Okuma süresi: 5 dakika

Nurhan Suerdem’in Maruzatım Var öykü kitabı insanlığın birkaç maruzatını dile getirmiyor sadece. Ya da insanların sistem içindeki çırpınışlarına bir durum değerlendirmesi de yapmıyor Bin itiraz, bin başkaldırı ve bin isyan var öykülerin her birinde. Nurhan Suerdem ile yapmış olduğum söyleşide sistemi, düzeni, toplumsal hafızayı, kadını, erkeği, çocuğuyla insanların hayat uğraşları içerisinde girdikleri mücadeleleri son derece kapsamlı bir şekilde konuştuk 2020 Haldun Taner Öykü Ödülüne de layık görülen Maruzatım Var’ı mutlaka okuyun. Tabii ki söyleşimizi de. Buyurun lütfen. 

Aynur Kulak: Maruzat kelimesinin tanımını düşündüğümüzde maruzatlarımız kelimenin tanımındaki gibi naif bir noktada değil artık.  Üstelik bu kelime ile olan anlam ilişkimiz çok kısa bir sürede değişti. Sizin kitaptaki öyküleri kaleme aldığınız zaman dilimi ve şu sıralar içinde bulunduğumuz durumları kapsayan meseleler dahi maruzatlarımız açısından önemli farklar yaratıyor. Mağdurluklarımız maruzatlarımızın hep ve daima önünde olacak artık diyebilir miyiz? 

Nurhan Suerdem: Haklısınız, bu kitapta yer alan öyküler belli bir zaman dilimine yayılmış öyküler. Ancak ne yazık ki bizi meşgul eden konular ülkemizde değişmediği gibi. Her geçen gün daha da artıyor ve çeşitleniyor. Kadın konularından gidecek olursak, anıt sayaca her gün birden fazla cinayetin eklenmesi, taciz vakalarında artış, nafakaya bakış açısı, İstanbul Sözleşmesi’nin sorgulanıyor oluşu, din hocalarının, diyanetin kadınlar üzerinden toplum mühendisliğine soyunmaları, LGBTİ i’lere bakış konusunda iyileşme var derken eski günlere dönülmesi, çocuk yaşta evlilikleri caiz göstermeye çalışan anlayış…  Bunun dışında hukuk ve adalet sisteminin çöküşü, parlamenter sitemin sadece görüntüden ibaret kalması, gözünün üstünde kaşın ver demenin bile neredeyse suç sayılması, topluma söylenilen yalanlarla günü kurtarmaya iktidardakilerin bekâsını sağlamaya çalışılan politikalar, bilime inancın kalkması, eğitim sisteminde çağdışı uygulamalar, saymakla bitmeyecek ne yazık ki.

Maruzatım Var kitabınızın içinde on öykü var. Zamanla oluşan, zamana yayılan duygu durumları, mağduriyetlerimiz, mutsuzluklarımız, mutluluklarımız, çabalarımız, maruzatlarımız ve her biri ayrı ayrı ifadesini bulan başlangıç ve yola devam ediş tercihleri farklı olan öyküler… On öykünün bir araya gelişi, bir kitabı oluşturmasındaki yaşanmış deneyimler öykülerin yolculuğuna nasıl sirayet etti? 

Emeklilik sonrası kendime ait bir zamana kavuşmam ve bu zamanı değerlendirmek için arayışlarım beni öykü yazmaya yöneltti. 2013 yılından bu yana yazıyorum. Atölyelere katıldım.  Maruzatım Var bu yolculuk sırasında çıkan öyküler. Atölyede yazdıklarım olduğu   gibi, sonrası yazdıklarım da var. Yayınevine başvurduğum dosya ile kitap arasında da fark var.  Dosyada bazı öyküleri bütünlüğe uymuyor diye çıkardık, elimde mevcut diğer öykülerden seçerek kitabı oluşturduk. 

Öykülerimde yaşanmışlıkların rolü çok büyük. Otobiyografik anlamda değil, aklımı kurcalayan beni rahatsız eden, öfkelendiren okuduğum gördüğüm tanık olduğum olaylar duygular, var bu öykülerin içinde. 

Öykülerdeki geçmiş zaman koridorları, eninde sonunda baş başa kaldığımız yalnızlıklar; öykülerdeki adamların yalnızlıkları, kadınların yalnızlıkları hatta Oturan Mavi Bulut’un Eksik Listesi öyküsündeki çocuk yalnızlığı… Maruzatım Var içindeki öykülere birçok anlam yüklenebilir fakat asıl olarak “yalnız kalanlar” ve “hep  yalnız kalacaklar” üzerine maruzat belirten öyküler ile karşı karşıyayız sanki. Gündelik şartlar, günümüz dünyası yalnızlık üzerine inşa ediliyor diyebilir miyiz?

İçinde yaşadığımız dünyanın bir sorunu yalnızlık. Küreselleşen dünyada çaresizleşen, yalnızlaşan insan, kentleşmeyle birlikte zayıflayan sosyal ilişkiler, beton kutularında yaşayan, beton kutularındaki bölmelerinde çalışan insanlar, artan iletişimsizlik, karşı karşıya gelerek konuşarak, belirli bir zamanı dokunarak hissederek paylaşmak yerine kısıtlı kelimelerle dijital ortamlarda kurulan sanal ilişikler. Evde odadan odaya mesajlaşan çiftler, restoranda arkadaşlarıyla yemek yerken bir kutlama yaparken dahi elden düşmeyen telefonlar sadece o anı görüntülemek için harcanan çabalar. Birbirini anlama duymaya vakti olmayan insanlar. Yarın öbür gün mağazadan seçip eve getirdiğimiz bizimle uyumlu robotlarla kuracağımız ilişkiye arkadaşlığa dönülebileceğini düşünüyorum bu yalnızlığın.  

Kitabın son öyküsü Yetişkin Oyunları ve Asliye Hukuk Hakimliği’ne öykülerinize parantez açmak istiyorum. Yetişkin Oyunları’nda, “Kimse memnun değil hayatından, hepsinin düşünceleri, yorgunlukları, mutsuzlukları, yüzlerinde asılı kalmış”deniyor. Tam da olması istenen bu muydu diye sormak istiyorum çünkü aynı öyküde; “Bir zamanlar on sekiz yaşından küçükleri kendi oyunlarına dahil etmek isteyenlerin aç gözlerini hatırlatıyor.” diye bir cümle de var. Toplumu oluşturan bireyler olarak kendi ismimizi bulmak adına Asliye Hukuk Hakimliği’ne verdiğimiz dilekçeler tam da onların istediği topluma dönüşmemiz adına hep yok sayıldı değil mi? Kişisel öykülerimizde bizim için bırakılan boşlukları iyi bir şekilde doldurmazsak toplumsal hafızamızın boş tenekelerden farkı kalmayacak sanki ne dersiniz?    

Dilekçelerimiz sümen altı edildi, bazı konularda dilekçe yazılamadı, bazılarında kırmızı çizgimiz dendi konuşulamadı bile. İktidarların işine geliyor hafızasız bir toplum yaratmak, yönetebilmek için. Ne kadar silebilirler ve onun yerine kendi uygun gördüklerini yapıştırmayı başarabilirlerse o kadar iyi. Bizler de ne kadar direnebilirsek o kadar iyi; yazdıklarımızla, kayıt altına alabildiğimiz sözlü tarihle. 

Toplum bilinci çok da gelişmemiş, toplum hafızası manipülasyonlarla dolu bir coğrafyada  kadın olarak varlık göstermek, okumak, çalışmak, çocuk yetiştirmek, hatta kız çocuğumuz olursa eğer, kız çocuğu büyütmek/yetiştirmek adına yaşadığımız zorluklara karşılık yine de bazı normların dışına çıkamamak, yine de görülmemek, anlaşılmamak, namusun tanımı olmak zorunda kalarak sözlü ve fiziksel şiddete maruz bırakılmak her gün tüm kadınların yaşadığı bir rutin neredeyse. Toplum içinde daha esaslı ve gerçek başarılara imza attığımız halde neden günah keçisi ilan edilip, tüm yükleri taşımak zorunda kalıyoruz?  

Günah keçisi olmak cennetten kovulmaktan bu yana kadınlara vurulan bir yafta. Erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına inanılan kadının haddini bilmeyerek elmayı merak etmesi ve onu kendi yediği gibi efendisine de yedirmesi en büyük suçu. Ondan sonra bu değişmemiş. Tarih boyunca kutsal kitaplarda var olmaya devam etmiş. Kadın erkekler için evde çocuk doğuran, bakan, evin tüm ihtiyaçlarını karşılayan, dışarda ise arzularını gideren bir araç. “At avrat silah” Erkeğin tanımı bu açıdan hiç değişmedi. Modernleşmeyle birlikte atın yerini arabası, silahının yerini yeri geldi işi, mevkii, yeri geldi erkekliği, yeri geldi gerçek silahı aldı. Dünyada da böyle. Muhafazakâr devlet politikaları bu anlayışı besliyor. Erkekler, birbirleriyle yarışırken kadının kendine rakip olmasını kaldıramıyor. Kadın haddini bilsin, elinin altında olsun, yönetebildiği bir özne olarak kalsın istiyor. 

Öykülerdeki mizah konusuna da değinmek istiyorum. İleri toplumların çözdüğü ama bizim hala çözemediğimiz meseleleri yaşamaktan mütevelli ortaya çıkan mizahın yansımalarını görüyoruz öykülerinizde. Mizahın ironiyi ilk etapta atlamamıza sebebiyet veren absürtlükte yaşandığı toplumumuzda sizce mizahtan anlıyor muyuz? Mizahtaki “örtük dram” sanki görülmek istenmiyor.

“İffet bir kadın ismi değildir aynı zamanda süsüdür” şeklindeki saçmalığı ciddi ciddi dile getiren anlayışa ancak ironiyle cevap verebilirdim. Bu çağda bunları mı konuşuyoruz derken daha da fazlası söylenir oldu. Burada eril iktidarı temsil eden hâkimden talebim; anlaması, kanunları ona göre değiştirmesi veya uygulamasıydı. Yeter ki istesin. Yoksa kadınlar değiştirecek her şeyi. Buna inanıyorum. Er veya geç. 

Koş Sevil Koş! öyküsündeki Sevil’in durumu mesela, aile içinde rollerin kadın erkek arasında eşit olmamasının bir göstergesi. Kadınlar her yaşta üstlendikleri yüklerle yaşamaya mahkûm. Aile içindeki erkek bireylerin hiç umurunda değil, işlerine böylesi iyi geliyor. Anadan babadan gördükleri de böyle. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin eğitimin her aşamasında yer alması, hem kadınlarımızın hem de erkeklerimizin bunun farkına vararak yetişmeleri çok önemli. Bizim için uzun bir yol.

Maruzatım Var kitabınız kısa bir süre sonra bir yaşına basacak ve bu bir yıllık süreçte hem dünya hem de ülkemiz böyle böyle şeyler olacak denseydi inanmayacağımız bir süreçten geçiyor hala. Hem dünya hem de içinde yaşadığımız toplum tüm bu süreçlerden gerekli dersleri çıkarabilecek miyiz, ne dersiniz? 

Maruzatım Var Aralık 6 Aralık’ta bir yaşına basacak veya bu yazı yayınlandığında basmış olacak. O günden bugüne yaşam birden ve inanılmaz ölçekte değişti. Dünya artık geçmişin dünyası değil. Covid19 salgını karşısında koskoca devletler çaresiz kaldı. Küresel iklim sorunları onun getirdiği felaketler, kuraklık sorunları kendini hissettirmeye başlarken bir de bu salgınla karşılaştık hem de birden bire. Devletlerin sağlık sistemleri sağlık politikaları, sosyal devlet olamamaları sorgulanmaya başlandı. Aslında bu noktada hâlâ bir şansımız var. Hem bireysel hem de küresel anlamda. Bütün yaptıklarımızı görüp ders almak ve düzeni değiştirmek, doğaya hükmederek değil onunla barış içinde yaşamak.  Bu şansı ne kadar değerlendirebileceğiz, olumlu olacak mı emin değilim. Çok umutsuz olmak da istemiyorum,  ama insanların bitmeyen güç savaşı, kapitalist sistemin, neoliberal politikaların doğa dahil tüketmeye, sömürmeye yönelik anlayışı devam ettiği sürece pek de fazla bir şey beklemek olası değil.  Kısaca insan yine eski insan olursa değişim mümkün görülmüyor.