Okuma süresi: 13 dakika

Özcan Doğan ile son çıkan kitabı “Öyle değil mi Zehra?” odağında yaptığım söyleşi elbette ki Özcan Doğan’ın diğer kitapları; Bay How Ne Yapmalı?, Ayakları Pürdikkat Refakatçi Haydutlar, Kendime İyi Geceler, Yeryüzünde Sesler ve Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok kitaplarını da kapsayarak şekillendi. Özcan Doğan’ın altı kitabının her birini tek tek odağa çekerek en çok da kendisiyle uğraşan insanı konuştuğumuz, insanın kafasının içinde sürekli dönen düşünceleri, davranışları konuştuğumuz, bunun konumuzla ne ilgisi var derken, öyle değil mi ama, diyerek sorular yönelttiğimiz baştan sona çok kapsamlı ilerleyen söyleşimiz için buyurun lütfen.   

Aynur Kulak: Sizden başlamak istiyorum ilkin. Çevirmen, redaktör, yazar. Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu.  Edebiyata eklenen bir yolculuk değil de, edebiyatın içinden gelen bir yolculuğa benziyor sizinkisi. Edebiyat içerisindeki yolculuğunuz nasıl başladı?

Özcan Doğan: Evet, edebiyatın içinde bir yolculuk diyebilirim; lise yıllarından başlıyor, biraz klasik bir hikâye; üniversite yıllarında da devam etti; şiir yoğunluklu bir yönelimdi, araya düz yazılar giriyordu. Sonra bir tür zorunluluk halinde öyküye, düz yazıya yöneldim ve öylece yürümeye devam ettim. Ankara metrosunda yol alırken bir anda gelen bir şeydi bu. O ana kadar sıradan zannettiğim şeylerin aslında çok boyutlu olduğu izlenimine kapıldım ve bunu o boyuta kapılan bir karakter üzerinden anlatma ihtiyacı duydum. Kendime İyi Geceler’deki Muğ/tlak öyküsü o anların eseri. Sonrasında, zihnimde uçuşan şeyleri şiir değil de hikâye halinde anlatma arzusu hep ağır bastı; sonrası malum.

Edebiyatın bendeki tezahürü ona verdiğim anlamla şekilleniyor diyebilirim. Edebiyat tarzında düşünüp söylemeyi etkileyici ve çekici buluyorum. Bunun sebebi de edebiyatın nasıl bir şey olduğuyla, nasıl gerçekleştiğiyle ilgili. Bana göre edebiyat dünyayı algılama ve onunla ilişki kurma tarzlarımızdan biri. Felsefe ve bilim gibi. Felsefe kavramlar, bilim olgular üzerinden, sanat ise kurgular üzerinden dünyayı kavramaya ve anlatmaya çalışıyor diyebiliriz. Edebiyat da bir sanatsal etkinlik olarak kurgularla işliyor. Dünyayı kavrama veya anlatma yolunda sanatı yani kurguları seçmemizin iki sebebi var diye düşünüyorum: Birincisi sanatın estetik ve katarsis boyutu bizi kendine çekiyor; ikincisi hayatı bilimsel olgular ya da felsefi kavramlardan ziyade türlü kurgular halinde yaşamamız, yani gündelik hayatta zihnimizin kurgular ve yorumlarla işlemeye yatkın olması ve dolayısıyla hayatın farklı yansımalarını edebi kurgular içinde bulmamız. İşte sanat farklı kavrayışlara ve anlatımlara imkân verdiği için, edebiyatı dünyaya yönelme ve ilişkilenme yolu olarak tercih ediyorum sanırım, tercih yerine eğilim de diyebiliriz; elbette felsefe bunun ayrılmaz bir parçası, ama felsefi metinler yerine edebi metinler yazmamın ya da bende karşılık bulan şeyin edebiyat olmasının nedeni bunlardır.

Aynur Kulak: Bay How Ne Yapmalı? (2011 – Öykü),  Ayakları Pürdikkat Refakatçi Haydutlar (Roman), Kendime İyi Geceler (Öykü), Yeryüzünde Sesler (Roman), Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok (Öykü), Öyle Değil mi Zehra? (Roman – 2021). 10 yıl. Aslında ilgilendiğim şey ne kadardır yazdığınız, kaç kitap olmuş, yıllar, aylar vesaire değil. Kitaplarınızın hayatınıza etkisi oldu mu? Yazmanın önemi değil burada sormak istediğim; mesela yazmaya devam etme nedeniniz ya da belki de Öyle Değil Mi Zehra’dan sonra yazmayı bırakacak olmanız, kim bilir? Aranızdaki ilişki, aranızdaki mesele, aranızdaki etki.  

Özcan Doğan: Yazmam düşünmemin bir uzantısı gibi geliyor bazen. En çok da bu yüzden yazıyorum diyebilirim. Zira zihnimdeki şeyleri kağıda döküyorum nihayetinde. Gördüğüm, fark ettiğim, merak ettiğim, çözemediğim, içinde kaybolduğum şeyleri, dünyayla aramda olup bitenleri belli tarzlarda kavrayıp yine belli bir tarzla (edebiyat yoluyla) anlatma arzusu, ihtiyacı, itkisi ya da zorunluluğu, adını tam bilemediğim o şey yüzünden yazıyorum. Bunun karşımdaki insanla enteresan bir sohbete dalmaktan çok farkı yok benim için. Yazmanın hayatıma en büyük etkisi şu sanırım: Henüz yazmadığım zamanlarda zihnimde dolaşan ya da uçuşan şeyler sadece enteresan fikirler, izlenimler ve duyumlardı; yazmaya başladıktan sonra zihnimdeki tüm o şeylere aynı zamanda birer anlatı gözüyle bakmaya başladım ister istemez. Benim yazma sebeplerim bunlar ama sadece yazmak için yazmayı da çok kıymetli buluyorum; ama “ben kendim için yazıyorum” gibi sözleri pek inandırıcı bulmuyorum; kendin için yazıyorsan bizim bilmemize gerek yok, o halde neden insanlara ulaştırma ihtiyacı ya da isteği duyuyorsun, diye soruyorum ister istemez. “Gördüğüm, düşündüğüm, sezdiğim bir şeyler var ve insanlarla paylaşmak istiyorum, acaba onlar ne der” demeyi daha samimi buluyorum şahsen. Sadece yazmak gibi sadece okumak ve karşılığını kendi içinde yaşamak da çok kıymetli. Üstelik bazen istesek de anlatamayız bir kitaptan aldığımız ve bizi çok etkileyen şeyleri;  çok etkileyici bir film karşısında da bazen ne diyeceğimizi bilemeyiz; sezeriz, kavrarız, duyumsarız ama anlatamayız; belki de biz anlatamadığımız için gidip anlatabilen insanları okuyup izliyoruz zaten; kitaptan ne anladın? diye soranlara kitabı uzatıp vermek yeterli belki de. Yazmanın hayatıma en büyük etkisi daha çok düşünmeye ve anlatmaya itmesi, hayatı her an türlü kurgular üzerinden yeniden yorumlamaya yöneltmesi; bu yüzden zihnimin bir köşesinde ya da aldığım notlarda anlatılacak şeyler listesi uzadıkça uzuyor. Bir gün yazmayı bırakır mıyım, bilemiyorum, bırakmak hiç başlamamaktan daha zor, âdeta kötü bir alışkanlık gibi. Ama bir gün yazmayı bıraksam bile, hayatı benzer tarzlarda yaşamaya devam edeceğim sanırım; benim yazılarıma etkimle yazılarımın bana etkisi birbirine karışıyor bir yerlerde.

Aynur Kulak:Gitmesi gereken yerler, yapması gereken şeyler vardı.” Bay How Ne Yapmalı? ilk kitabınız ve alıntıladığım cümle kitabın ilk öyküsü Z den. Bay Zet ile tanışıyoruz. Kitaba da ismini veren Bay How ile tanışıyoruz sonra. “Bay How hayatının bir anında öylece durup kalmıştı; ve nasıl yeniden başlayacağını bilmiyordu.” Sonra Karanlığa Methiye öyküsünü okumaya başlıyoruz. Bu öyküdeki anlatıcı Bay Zet mi, Bay How mu? Hangisi? Belki ikisi de değil. Ne bileyim, belki de bir sokak hayvanı, tüm öyküyü onun gözünden okuyoruz belki de. “Zihnimdeki karmaşayla örülmüş bir rüyadan gerçeğe dönüyorum yeniden. Karşımda hayat duruyor.” Durumlar, kişiler, olaylar. Tüm bu birbirinin zıttı ikili duygular, durumlar eşliğinde “… sonsuza dek yaşamaya mahkum edildim.” diyen Ben Faust öyküsündeki Faust gibi bir hayatın ortasında kalakalıyoruz. Bay How Ne Yapmalı ile tüm zaafları, kararsızlıkları, yaşama uğraşlarıyla bir insan yapılandırmaya çalışmışsınız sanki. Oldu mu? Yapabildiniz mi?

Özcan Doğan: Bay How Ne yapmalı?’daki öyküler ve karakterle çok uğraştım ve hâlâ uğraşmaya devam ediyorum çeşitli suretlerde; bir şekilde karşımda ya da yanımdalar. Bay Zet ve Bay How bu dünyanın karşısında şaşıran ya da donup kalan karakterler. İkisi de bir şekilde bu dünyada ayrılıyor, kopuyorlar. Aralarındaki tek fark şu ki Bay Zet uyanarak bu dünyadan koparken, Bay How deyim yerindeyse zihnin geri dönüşü olmayan bir uykusuyla dünyadan kopuyor. Karanlığa Methiye’deki anlatıcı da onlara çok yabancı değil; Bay Zet ve Bay How’dan farkı, insanların dünyasına bir tür Hayvan Oluş’la tepki vermesi diyebilirim. Kendini sokakta birlikte yaşadığı köpekler gibi ya da köpekleri kendisi gibi algılıyor; tam olarak hangisi ben de bilmiyorum, bilmesem daha iyi olur diyorum; ikisi birbirine karışıyor, zihninden geçenlerden ve tepkilerinden bunu anlıyorum. Bay How ne yapmalı? Belki de zaten yapabildiği tek şeyi yapıyor, reddediyor, gitmeyi, yapmayı, uyumlu olmayı. Birçok karakterde bu tavır var diye düşünüyorum. Ama bu gerçeklerden, sorunlardan kaçmak, göz ardı etmek değil; onlar yaşadıkları sorunları, sancıyı, sıkışmayı, çıkışsızlığı aşıp “normale” dönmek yerine, bizzat bunları yaratan dünyayı reddediyor; sorun bende değil, bizzat bu sorunların kendisi sorun diyorlar. 

Aynur Kulak: İlk kitabınıza Bay How (Kim) ile başlamanız bir kimlik oluşturmadan ziyade girişilen bir kimliğini arama, bulmaya çalışma, bunun için bolca soru sorma, arkadan gelen kitaplar adına birer yol açıcı görevi görmüş sanki. Varlık veya yokluk üzerinden, var olma ve yok olma üzerinden kişinin kendisiyle yaptığı savaşın artık iyice kızışması hali hatta. Mesela Kendine İyi Geceler öykü kitabınızda bir öykü var ki bu öyküyü konuşmak isterim. İki Ölüm Bir Ceset. Var olma mücadelesi bu öykü ile birlikte naif olay veya durum üzerinden çıkıp varlığımızın her bir uzvunu ve ruhumuzun tüm hissiyatlarını parçalayacak derecede şiddetleniyor. Sadece uzuvlarımızla ilgili bir parçalanma değil asıl olarak duygularımızla ilgili (bir tür duygulanım bozukluğu da diyebiliriz) bir parçalanma, bozulma söz konusu sanki. İnsan dendiğinde ya da insan varlığı, tek bir şeyden, durumdan, olaydan, hissiyattan bahsetmek zor, öyle değil mi?

Özcan Doğan: Evet, insan sıkıntılı bir varlık ve bunun asıl sebebi istediği ve istemediği şeylerin iç içe geçmiş olması sanırım. Sözgelimi güzel bir hayat istiyor, ama bunun için hiç istemediği şeyleri yapmak zorunda kalıyor; buradan sıkıntı ve gerilimin çıkması kaçınılmaz artık. Belki de temel sebep insanların “var olma” üzerine kendi adına neredeyse hiç düşünmemesi; dış dünyada gördüğü hazır kalıplarla bir varoluş kurmaya çalışıyor, ama bu kendine ait bir tahayyül olmadığı için bir türlü dikiş tutturamıyor, başkasının ölçülerine göre dikilmiş bir elbiseyi giymeye benziyor biraz. Bay How Ne Yapmalı? Sıkıntı içindeki karakterlerin ortalıkta sorgulu gözlerle dolaştığı bir kitap. Benzer sıkıntılar, arayışlar ve sorular sonraki kitaplarda da devam ediyor. Son öykü kitabındaki kısa öykülerin kahramanları yaşadıklarının farkında olan ve bu farkındalığın sıkıntısını yaşayan, bir çıkış arayan ya da bekleyen kişiler. Ama dediğiniz gibi Bay How’dan sonraki kitaplarda “ne yapmalı?” dedikten sonra bulunan kimi cevaplar da var; ama iş bununla bitmiyor, zira “ne yapmalı” sorusuna bir yanıt bulduktan sonra “nasıl” yapmalı sorusuyla baş etmek gerekiyor; o  kitaplarda nasıl sorusuna da bir şekilde cevap bulup hayata geçirmeye çalışan karakterler var. Sözgelimi, Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok’ta yer alan aynı adlı öyküdeki Fulya. Ya da sizin bahsettiğiniz Kendime İyi Geceler’deki İki Ölüm Bir Ceset’in kahramanı; bu öyküde karakter ne ve nasıl yapacağını, neden yapacağını biliyor, en azından bildiğini düşünüyor (anlatıcı bunu tam olarak bilmese bile); aslında bu gelecekteki tüm soruları ortadan kaldırmaya yönelik bir cevap, zira bizzat geleceği yok ediyor. Bu öykünün farklı okumalara açık olduğunu düşünüyorum. Bir yanda, toplumsal olarak bedeni elinden alınan insanın bedenine sahip olma arzusu var diyebilirim, bunu tam olarak bu şekilde ifade etmese de. O ana kadar “şunu yap, şunu yapma” komutlarıyla yönetilen bedeni bu tahakkümden kurtarma, yani bir şekilde sahiplenme arzusu, yönetilemez bir beden yaratma yoluyla bedenli oluşu aşma arzusu. Onun varlıkla baş etme yöntemi de bu galiba; yok olmak. Öte yanda, ölüme dair saplantılı bir merak var; basitçe ölme değil, ölümü yaşama arzusu, ölümü ve öldürmeyi aynı bedende yaşamak. Bu iki nedeni kendisi için verimli bir şekilde birleştiriyor; bedeninden arzu duyarak ondan sıyrılıyor.  

Aynur Kulak: Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok. Özellikle öykü kitaplarınızın her birinde kitabın ortasına kondurduğunuz uzun bir öykü mevcut. Bu öykü kitabınızda da kitaba adını veren öykü; Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok öyküsü uzun bir öykü olarak karşımıza çıkıyor. Hakikaten de aslında başka bir şeyler anlatırken başka kısa kısa öyküler mevzubahisken, böyle uzun, neyin konuşulduğu tam belli olmayan, hangi durum ve olay örgüsü üzerinden seyredeceğimizin muğlaklığı ile okuduğumuz bir öyküde sonuç olarak konunun ne ile ilgili olduğunu merak etmekten kendimizi alamıyoruz. Konumuz tam olarak neyle ilgili Özcan Bey? Varlığımızı bunca meşgul eden şey/ler arasında hangi konuyu gözden kaçırıyoruz veya kaçırmamız isteniyor? Çünkü bu üçüncü öykü kitabınız ile birlikte birinci kitaptaki uyanma ve kimlik arayışı, ikinci kitaptaki parçalanma ile kendini bulma çabası; üçüncü kitapta gündelik konulardan tutalım da, insani, evrensel tüm konulara varana kadar başka şeyleri konuşmamız gerektiği, -artık konuşmamız gerektiği- noktasına varıyor. Hatta Zehra’ya sorulan Öyle Değil Mi Zehra sorusu, bu kitabın el vermesiyle şekilleniyor, ne dersiniz?

Özcan Doğan: Kitabın adı Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok ama buna rağmen çok farklı konulara girip çıkıyor. Ve bütün bunları yaparken söylediği bir şey var; “bütün bunlar böyle, evet, ama asıl konumuzla bir ilgisi yok; asıl konumuz bunları yaratan şey” diyor bir bakıma; bunu söyleyerek, bütün o öykülerdeki konuları aşarak bizi kitabın dışına gönderiyor. Aynı adlı öyküye gelince, anlatıcının bazı şeyleri anlatmayı es geçerek “bunun konumuzla bir ilgisi yok” demesinin temel sebebi konunun aslında bizzat kendisiyle ilgili olması tabii ki. Kendi hayatı, Fulya’nın yaptıkları ve anlattıkları karşısında, kendisini nasıl gördüğünü ve nerede konumlandırdığını bilmiyor; kendi kendisiyle yaşadığı karşılaşmalarda ne yapacağını şaşırıyor; “peki ben ne yapmalıyım” diye soruyor ama hem soruyu hem cevabı bizden gizliyor, tabii bulduğu bir cevap varsa. Öte yandan, Bunun Konumuzla Bir ilgisi Yok ifadesini, Katil Kim? öyküsünde bir anlatım yöntemi olarak da denedim; “Aslında buraya başka şeyler yazıyorum, ama sanki bunları yazmışım gibi okuyorsun” diyor anlatıcı. Adının aksine bir cinayet öyküsü anlatmıyor görünürde, ama “sanki bunları yazmışım gibi” demesinin sebebi de bu tam olarak; aslında bir cinayeti anlatmaya çalışıyor, ama yazar olarak ben de dahil öyküyü okuyanlar başka bir şey anlıyor, hep görünürdeki, yani sayfalarda görülenleri anlamakla yetiniyor. Anlatıcı dışında gerçeği fark edebilen tek kişi Kerem Koray. Bunun Konumuzla İlgisi Yok ifadesi bir yandan da edebi üslupla ilgili diyebilirim. Anlatı içinde bir tür anti-anlatı yaratmak ve bu anti anlatı yoluyla bir meta-anlatı üretmek ve aynı zamanda anlatının sınırlarını herhangi bir anlatının bulunmadığı bir alana kadar götürmek. Bunu bir yana bırakırsak, “konumuzla ilgisi olan şey” nedir? Söyleyebildiğim tek şey şu, yöneldiğimiz şeylerin çoğunun bizi yönelten şeylerle ilgisi yok. Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok’un Zehra’yla olan ilişkisine gelince, aradaki bağlantıya çok güzel temas etmişsiniz bence; Orman Yolunda adlı öyküde Zehra ve Ayhan var, oradaki ilişkileri bu kez romanda farklı bir hikâye olarak devam ediyor. Ama bu aramızda kalsın tabii 🙂

Aynur Kulak: Son kitabınız, Öyle Değil mi Zehra? Romanın anlatıcı kişisi; Ayhan, bize son derece sıkıcı bir ilişki, bir evlilik ilişkisi anlatıyor. Kavgalı gürültülü bir evlilik değil ama kesinlikle bir sorun var. Romanın farkı şu sanırım; bu yolunda gitmeyen şeyi/şeyleri evlilik müessesine yüklemiyor anlatıcı. Zehra’ya da yüklemiyor. Kendine de. Bu anlamda bir sorunu veya sorunları çözmeye de çalışmıyor. Evlilik böyledir ve böyle olunca da sonuç böyle oluyor diyor. Baştan sona, neden-sonuç ilişkisinin (Zehra ile Ayhan ilişkisinin değil) edilgenliği içerisinde yol alıyor hikaye. Hikayeye ilişkileri olan başka kişilerde dahil oluyor. Mesela Cem karakteri ile ilgili şöyle bir cümle var bu anlattığım yapıyı tam olarak niteler şekilde: “Cem kendisi gibi biri, hepsi o, bunun ne anlama geldiğini bilmesek de.” Tam da böyle, bu anlam veya anlamsızlık her ne olursa olsun çözülmeye çalışılmıyor. Ve roman şöyle bir ithafla bitiyor: “Kırk yıldır yaşamaya çalışan kendime.” İnsanın kendisi, kimliklerimiz, varlığımız, yokluğumuz, parçalanmalarımız, bölünmelerimiz kendimize doğru yaptığımız yolculuklarımızdan ibaret, öyle değil mi?

Özcan Doğan: Açıkçası romanı çok güzel özetlemişsiniz diyebilirim. Evet, Zehra ve Ayhan’ın ilişkisinde yolunda gitmeyen şeyler var, ama tam olarak ne olduğunu bilmiyorlar, sadece bunun nedenine dair bir fikre sahipler, o da evlilik denen şeyin zamanla tüm ilişkilere biçtiği kıyafetle ilgili. Zaman ve mekânın hareket tarzının sıradanlaşması, tekdüzeleşmesi, sonuçta yorucu ve boğucu hale gelmesi, albenisini yitirmesi. Bir şeyi arzulayarak yaptığımızda onun içinde aktığı zamana da biz yön veririz; ama zamanın kontrolü elimizden çıktığında, yani artık mecburiyetler ve rutinler devreye girdiğinde, bu kez o bize yön vermeye başlar ve peşinden sürüklenip dururuz. Ayhan ve Zehra bir şekilde bunu aşmaya çalışıyorlar; ne yapmaları gerektiğini de az çok biliyorlar, ama nasıl yapacaklarını kestiremiyorlar, belirsizlikler, çekinceler var. Zaten roman boyunca Ayhan’ın zihnine girip orada dolaşmamızın nedeni de bu belirsizlik. Bu süreci nasıl yaşadığına tanık oluyoruz. Bunu yapmamın bir nedeni de, kendi içine dalıp düşünen insanın zihninde neler oluyor, o zihin o anda nasıl çalışıyor, hangi gelgitler, iniş çıkışlar, arayışlar, koşturmalar, yakalanmalar oluyor, bunu aktarmak istedim. Ve okurken görüyoruz ki, kendi kendine konuşan insanın zihninde dolaşan her iki-üç cümleden biri sorulardan oluşuyor ve her bir soruda biraz daha dağılıyor, biraz daha terliyor (gerçek hayat da böyle değil mi?). Cem’e gelince, romanda çok sevdiğim bir karakter. Hattâ Ayhan gibi ben de ona özeniyorum bazen. Anlayamadığımız bir şeyi en basit yöntemle, yani bildiğimiz ve alıştığımız şeylerle açıklamanın kolaycılığına işaret ediyor bir yönüyle. Genel olarak insanda böyle otomatik diyebileceğimiz bir tepki var; zor ya da anlaşılmaz bir soruyla karşılaştığında en iyi bildiği ve artık ezberlediği cevabı veriyor, çünkü bu işine geliyor, farklı ve alışılmadık şeyler ona daima tekinsiz gelir ve bu yüzden alışıldık tepkiler vererek bunu atlatmaya, kovmaya çalışır. Bu romanı, kırk yıldır yaşamaya çalışan kendime ithaf etim, evet, tam da sizin dediğiniz gibi kendimle ve hayatla uğraşa boğuşa bu güne kadar geldim. İnsan en çok kendisiyle uğraşır zaten. Kafasının içinde türlü hallerde kendisi vardır; zihnine başka şeyleri ve kişileri davet ettiğinde bile, asıl sebep onlarla baş etmeye çalışmasıdır, ne diyeceğini, nasıl konumlanacağını çözmeye çalışır; yani odak yine kendisidir.

Aynur Kulak: Kitap kapaklarınızın kitap isimlerinizle beraber kitaplarınızın ana temalarını ortaya çıkarması adına çok etkili bulduğumu söylemek isterim. Hatta kitaplarınızın hikaye akışı ve kurgusuna, diline etki edercesine çok yerli yerinde tasarlanmış kapaklar. Bunun Konumuzla Ne İlgisi Var kitap kapağından bize doğru bakan kadının bakışı, Kendime İyi Geceler kitabının kapağı, Bay How Ne Yapmalı? yine aynı şekilde ve Öyle Değil Mi Zehra?’nın kapakları anlatılan hikayelerin tematik ve kurgu özelliklerine katkı sağlar derecede çok iyi. 

Özcan Doğan: Kitaplarımın kapakları beni de gerçekten tatmin eden şeyler. Hepsiyle uzun uzun uğraştık, en iyisini yakalamak için uzun araştırmalar yaptık. Bazen aradığım şeyi bulmaktan artık vazgeçtiğimde son anda karşıma çıktığı da oldu. Kitap kapağı kitabın hikâyesini anlatmaz belki ama kitabın verdiği duyguyu en kısa yolla anlatan şeydir ya da en azından bunu amaçlar. Kitapların kapakları arasında önceden planlanmış bilinçli bir bütünlük var diyemem; ama farklı hikâyeler anlatılsa bile bazı ortak izlenimler ve duyumlar yarattığı için aralarında doğal bir bütünlük var diyebilirim.

Aynur Kulak: Çevirmensiniz. Dünyada yazılmış çeşitli türde çeşitli edebi metinleri biz okuyucuya ulaştıran çevirmenler genelde görünmez ve bu görünmemelerine istinaden “görünmez kahramanlar” olarak nitelenirler, özrün kabahatten büyük olduğuna aldırmaksızın. Çevirmenlik nasıl bir yere konumlanıyor sizin için? Mesela edebiyat dünyasında çevirmenler olmasaydı, edebiyat dünyası diye bir şey olur muydu gibi bir soru sorsam, “yok canım abartmayın, tabii ki olurdu” mu dersiniz yoksa bir edebiyat dünyasından konuşuyorsak eğer, edebi metinlerden, bu duruma çevirinin etkisi olmazsa olmazlardandır mı dersiniz? Çevirisini yaptığınız yazarlardan hangisinden etkilendiniz diye de sorsam bu soruya ek, hangi yazarlar veya kitaplar ön plana çıkar?

Özcan Doğan: Çevirmenler özellikle ülkemizde büsbütün görünmezler diyebilirim. Küçük bir iyi okur kitlesi dışında okurlar için çevirmen neredeyse yok hükmünde. Çevirmenin aslında kendi dilinde yeniden yazdığı kitabı okuduğunu fark eden okur çok azdır. Yayıncılar tarafında da çevirmenlerin durumu pek iç açıcı değil. Çok az yayınevi çevirmene özen gösterip ve hakkını veriyor. Çevirmenler de sömürü çarkının içinde diyebilirim. Kısacası bu konuda dertliyiz. Çeviri olmasaydı edebiyat yine olurdu ama çok cılız kalırdı. Yıllardan beri okunan kitapların ezici çoğunluğu çeviri. Büyük yazarlar dediğimizde aklımıza çeviri yoluyla okuduklarımız gelir öncelikle. Örnek vermeye dahi gerek yok sanırım. Felsefe ve sosyal bilimler alanında bu çok daha belirgin. Çevirileri çıkarınca elinizde pek bir şey kalmıyor. Nedeni de gayet basit, özgün bilgi kaynakları sınırlı bir ülkeyiz. Elbette ki çeşitli alanlarda büyük emekler vererek özgün çalışmalar yapan kıymetli insanları ayrı tutuyorum. Benim için çeviri bir yandan iletişim ajanlığı, bir tür şifre çözücülük, diğer yandan yazarla dert ortaklığı yapmak gibi. Bir derdi var ve insanlara anlatmaya çalışıyor. Çeviri yaparken bu duyguya kapılırım sık sık. Yazarın derdini anlamadan okura bir şey söylemek zor. Çevirdiğim yazarlardan bir çoğundan şu veya bu ölçüde etkilendim şüphesiz. Ama özellikle Deleuze ve Tarde isimlerini verebilirim. Diğerlerinden de çok şey öğrendim.

Aynur Kulak: Öykü ve roman. Hangi türde yazarken kendinizi daha iyi ifade ettiğinizi düşünüyorsunuz? Böyle bir ayrım yapar mısınız ya da? Gerçi son yıllarda türler arasındaki, özellikle kurgu yapma esnasındaki dehlizlerde dolaşırken sınırlar ortadan kalkıyor ve biz kısa bir öyküde bile roman okuyormuş gibi bir tatmine ulaşabiliyoruz ama bu durum tür ayrımı yapmamızda bir kriter değil hâlâ. Bu bir hissiyat, duygu olarak yansımasını buluyor okurda; bu yüzden sordum aslında siz yazarken hangi türde duygularınızın tam ifadesinin ortaya çıktığını hissediyorsunuz?

Özcan Doğan: Yazarken belli bir türü hedeflemiyorum. Aklımdaki fikrin ve metnin karar verdiği bir şey genellikle. Öykü mü roman mı yazdığımı yazıp bitirdikten sonra anlıyorum desem abartmış olmam sanırım. Zihnimdeki temaların, fikirlerin, duyguların çoğu öykü halinde somutlaştı. Bazıları uzuyor, uzamaya devam edenler roman oluyor. Genellikle böyle. Ama başlarken “ben bunu kısa bir öyküyle anlatamam, mevzu karışık, bu uzar gider, hatta roman olur” dediğim anlar da oluyor. Ama sonuçta ortaya çıkan şey bundan bağımsız olarak yine kendi şeklini alıyor. Tür ayrımı yapmayı ben de çok anlamlı bulmuyorum. Kısa hikâye veya uzun hikâye demek bile yeterli belki de, sonuçta anlatılan ve akılda kalan bir hikâyedir. Yazarken odaklandığım tek şey kendimi en iyi şekilde ifade etmeye çalışmak doğal olarak. Ama yazma anından öncesine gidersek, kağıda dökülen her şey zihinde kısacık bir anlatı olarak doğduğu için, sonrasında bunun bir öykü halinde somutlaşması daha muhtemel benim için; ortaya çıkan metinlere bakarsak sonuç böyle zaten; bir an önce içimden çıkarmak, söyleyip rahatlamak istiyorum belki de; ama uzun sancılar çekince uzun metinler de çıkıyor haliyle.

Aynur Kulak: Pandemi dönemiyle birlikte farklı türde, konularda ve kurgu biçimleriyle yeni hikayeler okumaya başlayacağımız yönde bir eğilim var. Edebiyatı dönüştürecek mi bu pandemi süreci, ne dersiniz? Yoksa hayır, insan insandır son tahlilde, ilişki ilişkidir, varlık varlıktır, yokluk da yokluktur; teknik değişebilir, ifade değişebilir ama temeldeki neyse odur her şey, değişmez mi dersiniz?

Özcan Doğan: Belli bir hacmi, ömrü, etkisi olan her şey edebiyatı, genel olarak sanatı ve diğer alanları etkiliyor kaçınılmaz olarak. Pandeminin bir etkisi olacaktır elbette, ama edebiyat dünyasını dönüştürecek bir şey etki yaratacağını sanmıyorum; pandemiyle bambaşka bir edebiyat doğmayacak yani, olmasın da lütfen, sıdkımız sıyrıldı bu işten, edebiyatını pek de merak etmiyorum. Öte yandan edebiyat zaten hep değişegelen bir şey. Fakat belli bir olaydan ziyade, edebiyatı asıl etkileyen şey çağların dönüşümü; 18. Yüzyıl edebiyatı ile 20. Yüzyıl edebiyatının birbirinden çok farklı olması bizzat zamanın getirdiği bir şey. Bu iki çağdaki insan ilişkileri farklı olduğundan edebiyat da farklı şeyler anlatıyor. Bugün kentli insanların ilişkisini anlatan bir romanı üç asır önceki insanlara okusanız sizi çok ayıplarlardı muhtemelen. Evet, temelde yine insan ilişkileri var, başka türlüsünü de düşünemiyorum, dünyada kalan son iki insan bile bir şekilde temas kuracaktır, ama bugün insan da farklı, ilişkiler de, hikâyeler de. Pandemi edebiyattan önce hayatları değiştirdi doğal olarak. Biraz daha uzasa eskiden ne yaptığımızı unutacağız neredeyse, hani bir daha yapmasak tuhaf gelmeyecek gibi. Ama kendi adıma konuşursam, benim hayatım olumlu yönde etkilendi; pandeminin yarattığı belirsizlik duygusu, arkadaşlarımla birlikte yıllardır yapmaya çalıştığımız şeyi artık hayata geçirmek için adım atmamızı sağladı; Antalya’nın terk edilmiş bir dağ köyüne yerleşmekle meşgulüz aylardan beridir, ekip biçmek, birlikte paylaşarak yaşamak, kendine yeten bir yaşam kurmak derdimiz.