Bireyi kendisinden soyutlayan kültür endüstrisinin ürünleri bireyin kuracağı hayalleri, hedefleyeceği geleceği ve arzulayacağı nesneleri yaratıyor. Sınır tanımayan liberal-kapitalist politikaların bir sonucu olan tüketim toplumundaki birey, yine başka bir tüketim toplumu bireyi tarafından sömürülüyor. Sistem, topluma kanıksattığı tüketim arzusu ile ilk aşamada bireyin kendisini tüketiyor. Birey tükettikçe toplumdaki statüsü yükseliyor. Bir süre sonra bireyler artık sistem çarkının dişlileri haline geliyorlar. Statü farklılıkları, gelir eşitsizliği, emek sömürüsü, ahlaki bozulma, geliştirilemeyen bireysellik… Liste uzayıp gidiyor.

Tüketim toplumunun içinden çıkan sanatçı eserleriyle bu toplumu üreten sisteme başkaldırıyor. Çeşitli sanat alanlarından birçok sanatçı ortaya koyduğu  eserlerle tüketim toplumunu eleştiriyor. Sinema da üretildiği toplumdan etkilenen ve gerçeğin bir ayna gibi yansıtılabildiği bir sanat alanı olarak sanatçının eleştirisinin izleyiciye dokunabilmesini sağlıyor. Ken Loach ve Dardenne Kardeşler gibi isimlerin yanında birçok yönetmen de tüketim toplumunu eleştirme kaygısıyla filmler ortaya koymuşlardır. Günümüz dünyasına egemen sistemin bir sonucu olan tüketim kültürünü bir parça da olsa fark etmemizi sağlayacak filmleri sizin için derledim.

I, Daniel Blake (2016)

I, Daniel Blake günümüz Britanya’sında yaşayan, piyasa güçleri tarafından sömürülen ve kendi hayatını yönlendiremeyen 59 yaşında sıradan bir vatandaşın hayatından bir kesit sunuyor. Aslında mesleği marangozluk olan Daniel Blake’in kalp rahatsızlığından dolayı çalışmaması gerekir. Devlete işsizlik maaşı almak için başvurur ve bin türlü bürokratik engelle karşı karşıya kalır. Bütün bunlara rağmen, devlet onu yeterince iş aramamakla suçlar. Kendisi gibi toplumun dışına atılmış işsiz ve iki çocuk annesi olan Katie ile yolları kesişir. Kapitalizmin insandan saymadığı bu iki karakter, içinde bulundukları dünyada birbirlerine sarılarak ayakta kalmaya çalışırlar. Katie, parasızlıktan birkaç gün aç kalarak çocukları da yanındayken yemek bankasında artık daha fazla dayanamayıp konserveyi avuçlamıştır. Sıradan bir vatandaşın belki de sahip olduğu tek şey olan zaman bile egemen güç için o kadar değersizdir ki Daniel Blake’in zamanı bir yetkiliyle yaptığı uzun, anlamsız ve bir sonuca bağlanmayan telefon konuşmasıyla harcanır. Sistemin sömürdüğü bireylerin ahlaki bozulma sonucunda sistemin yardımcısı haline gelmeleri, sistemin kendisinden çok daha yıkıcı olmaktadır. Ken Loach, I, Daniel Blake ile devletin sosyal yardımı kesmesinin ölümcül bir sonuca neden olabileceğini göstermiştir. Yönetmen, çektiği filmlerle izleyicisine kendi yaşantılarını aktarır.

Yönetmen: Ken Loach

Rosetta (1999)

Belçikalı Jean-Pierre Dardenne ve Luc Dardenne de Ken Loach gibi toplumun dışına atılmış hayatları beyaz perdeye taşıyorlar. Rosetta, Dardenne kardeşlerin uzun metrajlı ikinci filmi. Rosetta güçlükle bulduğu işinden ayrılmamak için yaşam mücadelesi veren genç bir kadındır. Alkolik annesiyle birlikte bir karavanda yaşayan Rosetta, annesi gibi dilenmek istemez ve bunu gururuna yediremez. Annesi ile sürekli bir tartışma içindedir. Rosetta hayal kırıklıkları, içine attığı sıkıntıları, mide ağrıları ve yoksulluğu içinde yaşamaya çalışır. Onun tek istediği normal bir hayattır. Avrupa’nın ortasında Rosetta, toplumun alt kesiminden bir birey olarak yeterince gazı olmayan tüpüyle intihar bile edemez. Dardenne kardeşler, Rosetta’da işçi ve yoksul sınıftan olan genç bir kadının sistem tarafından nasıl yok edildiğini gözler önüne seriyor. Film yayınlandıktan bir süre sonra Belçika hükumetinin gençlerin işsizliğine bir önlem olarak Rosetta Planı’nı geliştirmesi, sinemanın başkaldırışının olumlu bir sonucudur.

Yönetmen: Jean-Pierre Dardenne & Luc Dardenne

Zerre (2012)

Tüketim kültürünü her toplum kendi ölçeği içinde yaşıyor. Zeynep, annesi ve zihinsel rahatsızlığı olan kızı ile birlikte yaşam için pek de elverişli olmayan bir evde kalıyor. Filmin ismi aslında bu kişilerin yaşamlarının sistem içindeki değerini çok iyi anlatıyor. Zeynep, her anne gibi kızıyla vakit geçirmek isterken kızının, annesinin ve kendisinin yaşamaya devam etmesi için çalışmak zorunda. Kiracılarının kaldığı eve elini kolunu sallayarak girebilen ev sahibi, tekstil atölyesindeki işçi kadınları bir “mal” gibi gören tacizci amirler aslında bu sistem çarkının dişlilerinin vücut bulmuş hali. Bu hayatta kalma savaşında Zeynep’in ailesinin yanında olan tek kişi Remzi’dir. Remzi, çalıştığı lokantadan kalan artık yemekleri onlarla paylaşır. Onlarınki sistem sömürüsüne karşı yapılan küçük ama umut verici bir yaşam mücadelesidir.

Yönetmen: Erdem Tepegöz

El Empleo (2008)

Saat 7:15. İsimsiz ve hissiz “kişilik” yine sıradan bir güne uyanır. Günlük rutiniyle hazırlanır ve diğer isimsiz ve hissiz kişiliklerin aracılığıyla iş yerine varır. İnsanın yarattığı ürüne yabancılaşması ve değersizleşerek bir süre sonra o ürüne dönüşmesini izliyoruz. İnsanlar birer masa, avize, sandalye veya taksi olabilirken bütün bu insanları araç olarak kullanan başka bir insanın işi de sadece üstünün paspası olmak olabilir. “Kişilik”, paspaslık statüsünden terfi ettikten sonra üzerine basan ayaklardan başka hiçbir şeyin değişmeyeceği ise ortada. Bu kısa filmde tüketim toplumu bireylerinin birbirlerini böylesine duygusuz bir şekilde kullanması absürt bir dille eleştirilmiştir.

Yönetmen: Santiago Bou Grasso