“Ankara adı kara
Bu yara başka yara
On yedi yaşındaydı
Kıyılır mı Erdal’a?”

 

25 Eylül 1961’de Giresun’a bağlı Şebinkarahisar’da doğdu. Daha sonra, 1970’li yıllarda ailesiyle birlikte Ankara’ya yerleşen Erdal, Ankara Yapı Meslek Lisesi’nde okumaya başlar ve burada devrimci mücadeleyle tanışır. O sırada Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği üyesi ve ODTÜ’lü Sinan Sümer, duvarlara slogan yazarken, dönemin MHP’li bakanı Cengiz Gökçek‘in koruması tarafından vurularak öldürülür.

(Cengiz Gökçek, Melih Gökçek’in yakınıdır ve belediye başkanı kadrosuna getirilmesinde önemli rol oynar. Milliyetçi Cephe Hükümeti – 31 Mart 1975’te, Süleyman Demirel’in başkanlığında kurulan bir koalisyon hükümeti –  Döneminde Sağlık Bakanı ve MHP içinde sevilen Gaziantep milletvekili Cengiz Gökçek, Ankara’da bulunan birçok ülkücü ismi bir araya getirerek, Melih Gökçek’in yakını olduğunu ve mutlaka belediye başkanı seçilmesini, kadronun da ülkücülerden olacağını söyleyecektir.)

2 Şubat 1980 günü, Sinan’ın ölümünü protesto etmek için toplanan 2 bin kişi arasında Erdal da vardır. O gün inzibat timiyle göstericiler arasında çıkan çatışmada bir inzibat askeri vurularak ölür. Yakalanan Erdal’ın yanında silah olduğu için cinayet onun üstüne kalır. Oysa otopsi raporunda da askerin Erdal’ın bulunduğu tarafa koşarken sırtından vurulduğu belirlenmiştir. Ankara merkez Komutanlığı’na götürülen Erdal şiddetli işkenceden geçirilir.

Bir hücreye konulur ve idamla yargılanmaktadır. Erdal, duruşmada, “Benim hakkımda peşin bir yargılama yapıldığı son derece açıktır. Nitekim benimle ilgili olayın ertesinde, Genelkurmay Başkanı’nın ‘Çoktandır idam olmuyor, bazı kişilerin idam edilmesi gerek.’ şeklinde demeç vermesi, benimle ilgili idam kararıdır. Ve size de bu konuda ulaştırılan emirlerin açıkça dışa vurulmasıdır.” der. Söz konusu Genelkurmay Başkanı, “Asmayalım da besleyelim mi?” cümlesini tarihe yazdıracak olan Kenan Evren’dir.

Yine savunmasında Erdal şu sözleri sarfedecektir: “Bugün devrimcileri ve onların bir parçası olan beni, aldığınız emirlere uygun olarak yargılayabilir ve ölüm cezası verebilirsiniz. Fakat bu ilelebet sürmeyecektir. Bir gün mutlaka sizin yerinizde halkımız olacak, sizi ve koruduğunuz düzeni yargılayacak ve doğru kararı verecektir.”

Askeri, Erdal’ın öldürdüğü iddiası çok zayıftır, deliller yetersizdir. Erdal doğduğunda babası 1962 yılının mart ayında doğmuş olan oğlunu, okula erken gidebilmesi için 6 ay büyük yazdırmış. 20 Kasım günü toplanan askeri Yargıtay Genel Kurulu, Erdal’ın idamına ilişkin kararını onar.

Erdal’ın duruşmalarda kendisine işkence yapıldığını belirtmesi de mahkeme başkanı tarafından “Bunların dava ile ilgisi yoktur.” sözleriyle karşılanır.

13 Kasım 1980 günü idam sehpasına götürüleceği zaman ceketini giyerken bir asker yardım etmek istedi. Erdal, “Kendim giyerim” der. Kelepçe vurulmasını istemez sadece. Son isteğini sorduklarında; sigara, der.

Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi‘nde infaz edilecek olan Erdal, son anlarında bile neşeli ve soğukkanlıdır. Gülümseyerek avukatına bakar ve göz kırpar. Sonra, tıpkı duruşmalarda olduğu gibi yine dimdik olarak sehpaya yürür. Saat sabaha karşı üçe on kala Erdal’ın boynuna ipi geçirilir. Ortamın sessizliğini Erdal’ın gür sesi bozar: “Faşizme ölüm, halka hürriyet” diyerek ayağının altındaki sehpayı tekmeleyen Erdal, arkasında kısa ama tertemiz bir yaşamın anılarını bırakır.

Erdal mektuplarında hep babasına güçlü olmasını yazmıştı. Ancak babası, olamadı ve idamdan sonraki bir yıl içinde öldü.

Erdal’ın Avukatı Nihat Toktay, davanın düzmece olduğunu şöyle ifade etmiş:

“Dava sürecinde olay yerinde keşif yapılmadı. Erdal’ın yaşının belirlenmesi için kemik incelemesi istedik, ama yapmadılar.

Olay yerinde birlikte tutuklanan 24 sanık da tanık olarak dinlenmedi. Ölen askerin üzerinden çıkan elbiseler Adli Tıp’a gönderilmedi.

Kurşunun mesafesine ilişkin bir inceleme yapılmadı ve yakın mesafe atışlarında meydana gelen etteki yanığa açıklama getirilmedi.

Olay yerinde kullanıldığı iddia edilen silahlar ile askerlerin silahlarının balistik incelemesi yapılmadı.

Tanık olarak dinlenen askerlerin ifadeleri arasındaki çelişkiler giderilmedi. Erdal’ın üzerinde bulunduğu 3,5 metrelik yükseklik ile askeri öldüren kurşunun giriş açısı ve yönü çelişiyordu. Ancak otopsiyi O.Ç. isimli bir stajyere yaptırdılar. Ancak bu isimde birinin varlığını tespit edemedik.”

Huriye Gül,  Bursa Haber Gazetesi’nde yayınlanan yazısında, O.Ç isimli o doktorla ilgili anısını şöyle kaleme alıyor:

“Sanırım 1993 yılıydı, iyi tanıdığım bu doktora gittim ve gözlerinin içine bakarak sadece ‘Neden yaptınız?’ diye sordum… Öylece baktı, soruyu tekrarladım… Anladı…

‘Çok yoksulduk, liseye lastik ayakkabıyla gittim’ dedi, sonra kendi kendine konuşurcasına ekledi: Çok korkmuştum.’

‘Hiç mi vicdanınız sızlamadı’ diye soracakken, lafı ağzımdan aldı; dedi ki: ‘Çok gençtim, önceleri değil, ama sonraları çok koydu.’

‘Oğlunuz dünyaya geldikten sonra mı?’ diye sordum, ‘Evet’ dedi.

‘Şimdi korkmuyor musunuz?’ diye sorduğumda ise hep korktuğunu söyledi.”

Huriye Gül yazısında doktor O.Ç’nin ölümünü ise şöyle anlatıyor:

“O.Ç. yine bir Aralık ayında felç geçirdi ve yatağa düştü…  Artık yürüyemiyor ve doğru dürüst konuşamıyordu…

Uzun süre yatalak yattı, bilenler çok çektiğini, yatak yaralarının açıldığını söylediler..

O.Ç. çok çekti, çeke çeke öldü… Epeyce sonra öğrendim, Aralık ayında öldüğünü söylediler…”

Erdal’ın annesine mektubu:

Sevgili Anneciğim!..

Uzun zamandır mektup yazamadım. Kusura bakma.

Ancak Salı günkü Demokrat Gazetesi’nde yayınlanan bir devrimcinin mektubu, cezaevindeki tüm devrimcilerin yaşamlarını, duygularını yansıttığından bu mektubu size gönderiyorum.

Mektup şöyle:

“Ana!..

Neden mi burdayım? Neden mi evimde değilim? Neden istediğim zaman yatıp kalkamıyorum? Niye istediğim kitabı, evdeki kanepeye oturup okuyamıyorum, düşünemiyorum, yazamıyorum? Ne mi arıyorum dört duvar arasında?

“O sözler ki kalbimizin üstünde dolu bir tabanca gibi ölüp ölesiye taşırız. O sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan, uğruna asılırız.”

Baharın, karın altından fışkırdığı bugünlerde içeride olmak, çiçek kokusunu alamamak, geniş yeşilliklerin güzelliğini görememek insanda anlatılması zor bir duyguyu yaratıyor. Ama bu duygu öyle karamsarlığın, yılgınlığın, bitkinliğin ve vazgeçmişliğin bir belirtisi olmuyor.

Aksine, bu duygu beni daha biliyor, daha hırçınlaştırıyor, bir yerlerden uzaklaştırıyor, bir yerlere yakınlaştırıyor. “Ne yapmalı?” “Nasıl savaşmalı?” sorusuna cevaplar arıyorum günlerce.

Sizi de düşünüyorum. İçeriye düşmeden önce anlatmak istediklerimi ama anlatamadıklarımı herhalde şimdi daha iyi anlayacaksınız. Bizi anlamayan analara, babalara, bacılara, eşe, dosta, herkese ama herkese anlatın daha vakit varken.

Henüz geç kalmamışken. Vaktim az da olsa var ve eğer biz değerlendirmesini bilirsek yeter de artar bile. Bu işi hep beraber yürütürsek ancak kazanabiliriz.

Omuz, omuza, bir birinden güç alarak, bir birine güç vererek. Ve anam, bu savaşı ne pahasına olursa olsun kazanmalıyız, kazanacağız. Kazanacağız ki çiçekli, mutlu günleri hep beraber görelim, senin torunların görsün ve torunlarının çocukları görsün.

Biz karşımızdakiler gibi bir avuç değiliz. Biz halkız. Bak sana bizden olanları iyiyi, güzeli, haklarını isteyenleri sayayım. Ben varım, babam var, sen varsın, kardeşlerim var, ablam bacım var, sonra köydeki dayılarım, şehirdeki amcalarım ve onların akrabaları, komşuları var, onların arkadaşları, onların oğulları, kızları, benim okul arkadaşlarım, onların arkadaşları, onların akrabaları, amcaları, dayıları var ve yine onların… saymakla bitiremeyeceğim kadarız biz.

Gördün mü ak saçlı boncuk gözlü anacığım saymakla bitiremiyorum. Yeter ki omuz verelim birbirimize. Yeter ki destek olalım ortak mücadelemizde.

Gelecek görüşte bana özgürlüğü, özgürlüğün tohumlarını getir. Ve demir parmaklıklara bütün bu yazdıklarımı düşünerek gözyaşlarını, mahzun bakışlarını bırakmadan git. Boynun bükük olmasın. Giderken gözün arkada kalmasın. Arkana bakma. Dışarıda da hep öyle ol.

Sana ve soranlara devrimci selamlar.”

Anne. Benim anlatmak istediklerimin hemen hemen hepsi bu mektupta var. Bu da cezaevindeki tüm devrimcilerin düşüncelerinin, yaşamlarının ve mücadelelerinin aynı olduğunu gösterir.

Bu yazdıklarımın yanı sıra sağlığınıza da dikkat edin ki yaşamın zorluklarına göğüs gerebilesiniz.
Size, akrabalara ve tüm arkadaşlara devrimci selamlar. Ellerinizden öperim.

Erdal

Son mektubu

“Sevgili annem, babam ve kardeşlerim,

Sizlere bugüne kadar pek sağlıklı mektup yazamadım. Ayrıca konuşma olanağımız ve görüşmemiz de olmadı. Zaten dışarıdayken de birbirimizi anlayacak şekilde konuşamadık. (Bu konuda sizlere karşı büyük oranda hatalı davrandım. Ancak bunu size karşı saygı duymadığım, bu nedenle böyle davrandığım şeklinde yorumlamamanızı dilerim) bu nedenle sizlere anlatacağım, konuşacağım çok şey var. Ancak olanak yok. Düşüncelerimi bu mektupla anlatmaya çalışacağım. Şu anda ne durumda olacağınızı tahmin ediyorum. Ama çok açıklıkla söylüyorum ki benim moralim çok iyi ve ölümden de korkum yok. Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını çok iyi biliyorum. Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum. Böyle düşünmem, böyle davranmam, halka ve devrime olan inancımdan gelmektedir. Ölümden korkmadığımı söylemem, yaşamak istemediğim, yaşamaktan bıktığım şeklinde anlaşılmamalı. Elbette ki hayatta olmayı ve mücadele etmeyi arzularım. Ancak karşıma ölüm çıkmışsa, bundan korkmamam, cesaretle karşılamam gerekir. Biliyorsunuz ki bu ceza işlediğim iddia edilen suçtan verilmedi. Asıl amaçlanan böyle bir olayla gözdağı vermek ve mücadeleyi engellemek hedefine dayalıdır. Bu nedenle sizinde bildiğiniz gibi, kendi hukuk kurallarını çiğneyerek bu cezayı verdiler.

Cezaevinde yapılan (neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. İşte bu durumda ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir. Ancak ben bu durumda irademi kullanarak, ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. Hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile. Sizlere bunları anlatmamın nedeni yaşamaktan bıktığım ya da meselenin önemini, ciddiyetini kavramadığım gibi yanlış bir düşünceye kapılmamanız içindir. Bütün bu yapılanlar, başımdan geçenler, kinimi binlerce kez daha arttırdı ve mücadele azmimi körükledi. Halka ve devrime olan inancımı yok edemedi. Mücadeleyi sonuna kadar, en iyi bir şekilde yürütmek ve yükseltmekten başka amacım yoktur. Mesele benim açımdan kısaca böyle. Ancak sizin açınızdan daha farklı, daha zor olduğunu biliyorum.

Anne, baba ve evlat arasındaki sevgi çok güçlüdür, kolay kolay kaybolmaz. Ve evlat acısının da sizin için ne derece etkili olacağını biliyorum. Ama ne kadar zor da olsa bu tür duygusal yönleri bir kenara bırakmanızı istiyorum. Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar. Sizlerden istediğim bunu böyle bilmeniz, daha iyi kavramaya çaba göstermenizdir. Zavallı ve çaresiz biriymiş gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar. Bu konuda ne kadar güçlü, ne kadar cesur olursanız, beni o kadar mutlu edersiniz. Hepinize özgür ve mutlu yaşam dilerim.

Devrimci selamlar, oğlunuz Erdal.”

Gencecik bir çocuğun soğukkanlılıkla katledilmesi, diktatörlüklerin aslında bir küçük çocuğun sessiz bakışıyla bile inanılırlıklarını yitirilebileceğini gösterdi bize. Biz şimdi siyah beyaz fotoğraflardaki o çocuğun bakışıyla bakıyoruz hayata. Unutulmasın ki katledilen o fidanın kökleri derin ve başka başka isimlerle yeniden yeşerecek hep.  Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmaz , Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük , Abdullah Cömert,  Ahmet Atakan… “Özgür olmak istiyoruz.” demenin meşruluğu evrenseldir. Selam olsun düşünene, sorgulayana, biat etmeyene, sesini yükseltene…

Kaynak: bianet, bursahaber, t24, Radikal