Berlin’den bu yana, genç bir yönetmenin yarattığı ‘zamanda durma’ hikayesi kulaktan kulağa yayıldı. Ve en sonunda kendi ülkesindeki festivallerde görücüye çıktı. Genç yönetmen Burak Çevik’in yönettiği ve senaryosunu kaleme aldığı “Tuzdan Kaide” yurtiçinde İstanbul, Ankara, Kayseri ve Adana Film Festivallerinden sonra 19 Ekim’de vizyona giriyor.

İzleyenleri ütopik ve benzersiz bir yola çıkaran film; 30’lu yaşlarda ölümsüz ve genç bir kadının hamile olduğunu öğrenmesi sonrası, ölmek üzere olan ikiz kız kardeşini aramasını konu alıyor. Özellikle zamanda durma üzerine yoğunlaşan filmde temsiller ve çizimle öne çıkıyor. Filmi yönetmeni Burak Çevik ve başrol oyuncusu Zinnure Türe ile konuştuk. Söz onlarda…

Burak Çevik: “Sinemanın temelinde var olan ‘zamanda kilitlenme’ üzerine düşündüm.”

Yönetmenlik hikayen nasıl başladı? Seni ilk uzun metrajlı filmini çekmeye götüren süreç nasıl ilerledi?

Kendimi bildim bileli, yani 12-13 yaşlarımdan bu yana, deli gibi film izleyen biriydim. Bir anlamda sinefil olarak tanımlayabilirim kendimi. Lise dönemimde kısa film çekmeye başladım. Onların vesilesiyle sinema bölümünü kazandım ve okumaya başladım. Mezun olduktan sonra daha çok deneysel çekimler üzerine yoğunlaştım. Onlarla hem pratik yapıyordum hem de hikâye anlatma pratiği üzerine düşünüyordum. Aynı zamanda “Fol” adı altında deneysel film gösteren bir oluşum başlatmıştım. Bu sırada yazdığım ufak tefek hikayeler, ilk başta orta metraj olarak düşünsem de beni uzun metraja doğru götüren süreci başlattı. El yordamıyla aradığım ve endüstrinin kurallarına çok fazla uymayarak imece usulü yapılmış bir film oldu.

Filmi kaç yaşında ve ne zaman yazmaya başladın?

Filmi ilk yazmaya başladığımda 22 yaşındaydım ve o dönem Mehmet Can Mertoğlu’nun “Albüm” filminin setinde çalışıyordum. 35mm çektikleri için filmi, onların peliküllerini taşıyordum. 3 günde bir Kayseri’deki sete gidip geliyordum. O dönem makaleleri okuyordum. İlk taslaklar set aralıklarında çıksa da, taslak  set yolundayken çıkmıştı. Mehmet Can’ı yıllardır tanıyorum ve bana çok iyi bir ilham oldu.

 “Tuzdan Kaide”nin ilk fikirleri nasıl oluştu?

2013 yılında bir not tutmuştum. Tsai Ming Liang’ın senaryo yazma pratiğinden esinlenerek 6-7 satırlık düz yazı gibi bir şeydi. Orada “bir kadın bunu yapıyor, şunu yapıyor…vs” gibi imajlar vardı. Kendi kendime  yazdığım imajları çekmek istiyorum dedim. Ama ben bunun için bir giriş-gelişme-sonuç çekmek ve klasik  hikâye anlatımına girmek istemiyordum. Çünkü bu anlatı biçimi bana öğrenilmiş ve formüle dayalı geliyordu. Beni asıl ilgilendiren mesele, sinemanın kendisiydi ve sinema üzerine düşünürken tüm karakterler ve imgeler ortaya çıktı. Sinemanın temelinde var olan “zamanda kilitlenme” üzerine düşündüm. Bergson; “18 kare (şimdi 24 kare) sabit, ama biz bunu akıcı şekilde görüyoruz.” diyor. Arka arkaya koyduğumuzda bir illüzyon yaratıyor sonuçta.  Ve en temelinde göz aldatmacasına dayanan bir mecra, nasıl iyilik doğurabilir ki? diye sorup sinema kötücüldür durumuna gelmesi, hayatında sinemanın yeri büyük olan benim için çarpıcıydı. Filmde geçen “Lut Kavmi” hikayesi de zamanda sabitlenme hikayesi. Orada geçen ‘tuzdan bir heykele dönüşen kadın’ imgesi de filme adını veren durumlardan bir tanesi. Negatif fotoğraf sekansının çıkış noktası da Sarkis’in İstanbul Bienali’nde sergilediği çalışmasından esinlenmeydi. Fransa’da ki ‘68 Ayaklanması’ndan çektiği görüntüleri negatiften sergilemişti. Bunu da “Süreç devam ediyor ve ben bunu basarak sabitleyemem.” demişti. 30-35 sayfalık kısa bir senaryo ortaya çıkınca, işe koyulduk.

Karakterin ölümsüzlüğü de buradan mı geliyor? Hatta bir sahnede dalga geçiyor “ben vampirim aslında” diye…

Aslında bahsettiğim tüm bu durumlar baş karakteri ölümsüz ve lanetli yapma fikrini beraberinde getirdi. Vampirim demesinde ne kadar ciddi ne kadar değil, bilemiyoruz.

Kadın karakterin bir adı da yok aslında, özel bir durum mu?

İhtiyaç yoktu aslında.  Çünkü o kadar diyalog yoktu zaten. Ben de senaryoda direk Zinnure’nin ismini kullanıyordum.

İmgeler ve simgeler daha ağırlıklı filmde, özellikle kırık kalp ve rahim görüyoruz. Sanırım daha çok onları ön plana çıkarmaya çalıştın?

Onların aslında bir temsil derdi var. Sinema üzerine düşünürken, temsiliyet üzerine de düşünüyorsun doğal olarak. Filmde birçok temsil öğesini kullanarak bir anlatım kurmaya çalıştım. Ultrason görüntüsü, animasyon, mimari ütopik çizim gibi öğeler kullandım. Temsil meselesi üzerine düşünürken, bu öğelerle birlikte bir hikâye kurmayı yeğledim.

Mekanların çizimlerle bir bağlantısı var mı peki, mekanlar da zamansız geldi bana…

Çizim-mekân bağlantısını bilemiyorum, ama bir zamansızlık üzerinden konuşabiliriz bunu. Sinemanın kendi hakikati ve gerçekliği olduğunu düşünüyorum. Bu kurulan bir gerçeklik ve yapay bir dünyadan bahsediyoruz. Kameraya bakılması, mekanlara bir tiyatro sahnesini izliyormuş gibi bakmamız da kurulmuş dünyayı gösteriyor. Bir film, sadece gerçekliği taklit edemez.  Zamansız ve mekânsız bir İstanbul, ama turistik bir yer olarak değil. Haliç’i görüyoruz mesela ama orası da en yıkık dökük yeri. Eğer bizim karakterimiz zamanda sabitse, çevresindeki her şey ölmekte.

Çizimlerden özellikle bir mezarın olduğu ve altında detaylı bir hikâye anlatılan sahne görüyoruz. O sahne ile ilgili nasıl bir detay verebilirsin?

O ütopik bir cenaze töreni aslında. “Bir mezar neyin temsili olabiir ki?” sorusu var orada. Benim için “Bir film neyin temsili olabilir ki?” nin referansı bir bakıma. Kendi içine yıkılan bir temsil de var. Çünkü mezar, ölen birinin temsildir. Başına gidersen ağlarsın, ama aslında o artık orada değildir.  Çizimdeki mezar öyle kuruldu ki, dağın içinde yer alan bir mezar söz konusu ve bir akarsu geçiyor içinden. Zamanla belki de kendini yok edecek bir mezar. Kendi ontolojisine de ters ve kendini yok eden bir temsilden bahsedebiliriz.

“Tuzdan Kaide”yi Türk  sinemasında hangi kategoriye koyabiliriz? Yoksa bir kategori ihtiyacı yok mu?

Bu sinema tarihçilerinin işi, tabii ki her isleyen bir kategoriye koyabilir. Ben film yaptığımı düşünüyorum ve deneysel bir kodlamaya girmiyorum. Ama yeni bir şey denediğimizi kabul ediyorum.

Yola çıktığın ilk fikirlerle kafanda oluşturmuş olduğun filmle, ortaya çıkan film aynı mı, içine sindi mi?

Her zaman derli toplu bir film olduğunu söyleyebilirim. Senaryo ve kurgu sürecinde Feride Çiçekoğlu’nun katkıları aslında bir düzen sağladı. Ama ben çekimlerde bir sürü alternatifi de denemeye çalıştım ve onları özellikle kurgu sürecinde bir arayıştaydım. Tabi ki memnun olmadığım yerleri var filmin. Ama genele baktığımda, en azında denediğimin boş olmadığını görüyorum. Bu yüzden keyfimiz yerinde.

Oyuncu kadrosuna baktığımızda kadın oyuncularla dolu olduğunu görüyoruz. Senaryoyla alakalı bir seçim miydi, yoksa kendiliğinden mi gelişti?

Senaryo ile ilgili bir durumdu. İlk başta bir erkek karakter telefonla konuşuyordu. Daha sonrasında biçimsel bir özellik olarak bunu istemedim. Çünkü izleyicinin, hamile bir kadının babayı aradığını düşünmesini istedim. 3 yıllık bir süreç olduğu için senaryo ve kurguda sürekli değişim yaşanıyordu. Kadın karakterler öne çıkınca mesela hamilelik durumu ve ikiz kız kardeşin aranması gibi durumlar da öne çıktı.

Oyuncu seçim aşamasında nelere dikkat ettin, özellikle Zinnure Türe ile buluşmanız nasıl oldu?

Filmi yazarken Zinnure ile çalışmak hep aklımdaydı. Tiyatro sahnesinde izlemiştim onu ve canlandırdığı karakterdeki donuk mimikleri ve enteresan gelen ses tonu hoşuma gitmişti. Filmde zamanda sabitleniş olan başrol karakterimiz için tam aradığım performanstı. Tabi bir de ilk filmim olduğu için iyi bir yoldaş olması da önemliydi baş oyuncumun. Bu süreçte filmin ilk kısımlarını çektik. İlk çekimleri kurguladıktan sonra Nazan Kesal, Nalan Kuruçim, Nihal Koldaş ve Banu Fotocan gibi rol almasını istediğim oyunculara bu kısa videoyu izlettim. Çünkü elimde kısa bir senaryo vardı ve o kısa senaryo onları ikna etmek için yeterli değildi. Ayrıca daha önce bir referansım yok, ilk filmim ve 22 yaşındayım. Böylece yapmaya çalıştığım işi daha iyi algıladılar. Elit İşcan’la çalışmayı çok istiyordum, çünkü “Hayat Var” filmindeki performansı benim için çok özeldir. Keza Esme Madra ve Ayşe Demirel ile çalışmayı istiyordum.

Çekimden önce provalar yaptınız mı oyuncularla?

Oyuncuların hepsiyle, her sahneyi çalıştık. Çok az bir sürede çektik çünkü. Oyuncular zaten çok hazırlıklı gelmişlerdi.

Kurgu aşamasında neler yaşadınız? “Tuzdan Kaide” bu, bitmiştir dediğin zamanı hatırlıyor musun?

Çekim süreci devam ederken, aralarda kurgulamaya başlamıştım filmi. Olduğunu düşündüğüm zaman da Feride Çiçekoğlu ile baktık. Ama o “bitmedi” dedi. Uzun uzun tartıştık bir kez daha. Onun analitik fikirleri filmi çok geliştirdi.

Berlin Film Festivali’nde prömiyer yaptın. Oradan nasıl tepkiler aldın?

Film gösterimi bittikten sonra bir sessizlik oldu tabii (Gülüyoruz). Çünkü belli ülkelerden belli kalıpta filmler bekleniyor. Kendi gerçekliğini yaratan ‘zamanda sabitlenmiş’ bir kadının hikayesi, çok politik bir meselesi ön planda olmayan bir filmi beklemiyorlardı bence. Salon dopdoluydu ve gösterimde güzel sorular da geldi. Ama İstanbul Film Festivali’nde Atlas Sinemasındaki gösterimde, Berlin’den daha heyecanlıydım. Çünkü yıllardır film izlediğim bir salon ve o perdede benim çektiğim filmin gösterilmesi daha büyük bir keyifti.

Ankara Uluslararası Film festivali nasıl geçti filmin açısından, festivalle ilgili neler demek istersin?

Benim ilk kısa filmim 2011’deki Ankara Film Festivali’nde gösterilmişti. O dönem benim için heyecanlı geçmişti. Şimdi ilk uzun metraj filmimle Ulusal Uzun yarışmada olmak keyif verici.

Yeni projelerin de var, Tuzdan Kaide’nin festival süreci yeni başlamışken yeni projenle ilgili desteklere giriyorsun. “Bir Gün ya da Günün Bir Parçası” ve yeni projelerle ilgili neler demek istersin?

İncil ve Kur’an’da da geçen “Yedi Uyurlar” hikayesi aslında o. Putperest bir toplumda, Allah’ın tek olduğunu söyleyen 6 genç, yanlarında da bir köpek var. Yaşadıkları toplumda ölümle cezalandırılmaları, oradan kaçıp bir mağaraya sığınmaları ve o mağarada ölümü beklemeleri üzerine bir hikâye. Bu hikâyeyi daha öznel bir yorumla, geçmişten alıntılarla yapmayı düşünüyorum. Ama uzun bir süreci var. Köprüde Buluşmalar’da Görsel Efekt ödülü aldı. Diğer bir projem ise; kriminal vaka üzerinden başlayıp romantik bir hikâyeye evrilen ve türlerin arasında geçişlerle birlikte kurmaca ve belgeseli karıştıracağım bir film yapmak. İsmi de Aidiyet olacak.

Zinnure Türe: “Duygularını, tamamen kendini korumak için sıfırlamış bir karakterden söz ediyoruz.”

Film için Burak Çevik’le buluşmanız nasıl oldu? Senaryoyu okuduğunda seni etkileyen şey ne oldu?

Tiyatro oyunumuzu oynadığımız mekânda, Burak’ların “Fol” film gösterimleri oluyordu. O gösterimler sırasında tanıştık ve zaman ilerledikçe film üzerine konuşmaya da başlamıştık. Mekânda karşılaştığımız he zaman çekimlerin yaklaştığını söylüyordu. Burak’ın nasıl bir dünyası olduğunu az çok tahmin edebiliyordum konuşmalarımızdan ve çok heyecanlanıyordum. Bir oyuncu için de çok onur edici bir şey bu, çünkü filmle birlikte uzun bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Senaryo yokken ilk başta Burak, kafasında oluşan fikirleri ve imajları hep anlatıyordu. Senaryo yazıldıktan sonra bir araya geldik ve üzerinden tekrar konuşmaya başladık. Benim için, konuşmaya başladığımız ilk günden bu yana bu proje vardı.

İlk sinema filmin oluğu için bir risk olabileceğini düşündün mü hiç?

Hiç öyle hissetmedim. Ben güvendiğim insanlarla çalışmayı seviyorum ve bu güveni hissetmemle birlikte bu projeye tamam dedim. Güven ilişkisi de filmi konuşmaya başladığımız andan beri hep vardı. Dolayısıyla benim için konforlu bir alan oldu.

Canlandırdığın karakterin bir adı yok, duygusu da yok gibi. Ama donuk ve soğuk bir kadın olduğunu anlayabiliyoruz. Karakteri nasıl yorumluyorsun?

Bence fazlaca duygusu olduğu için böyle görünüyor karakter. Kendini inanılmaz içinde tutan bir kadın. Petra von Kart’ın “Acı Gözyaşları”ndan uyarlama bir oyunca rol alıyordum daha önce. O karakterden biraz referans alıyordum. O kadar çok yıkım gördükten sonra, duyguları tamamen kendini korumak için sıfırlamış bir karakterden söz ediyoruz. Fazla duygunun sonunda gelinmiş bir nokta aslında duygusuzmuş gibi görünen o hal.

Çekim süreci nasıl geçti?

Burak inanılmaz bir yönetmen. Çok fazla kriz yaşanıyor, durumlar fazla ve kontrol edilmesi gereken bir sürü şey vardı. Burak, bu kadar çok zor şeyin altından sakinlikle kalkıyordu.  Çekimin gerçekleştiği dönem de çok hassas bir dönemdi. O ‘toplumsal travmaların’ olduğu dönemde, sette o güven ortamının oluşması ve ekibin birbirine kenetlenebiliyor olması çok önemli. Burak bunu sağlayabildiği için bu işi başardı. Sette neler yapacağını açık bir şekilde söylüyor olması da hepimizin işini kolaylaştırdı.

“Tuzdan Kaide” hayatına nasıl izler kazandırdı?

Ben filmi ilk defa Berlin’de izledim. Filmin ilk fikirlerini konuştuğumuz günden bu yana, “Tuzdan Kaide” bana çok şey kattı. Her sahnede hem kendi adıma hem de oyunculuk adına çok şey öğrendim. Nihal Koldaş benim hocamdır. Onunla beraber karşılıklı oynuyor olmak, çok keyifli ve bambaşka bir heyecan benim için. O sahne benim için çok özel. Biz çekime girmeden önce üzerine çok konuştuk ve uzun provalar yaptık. Okul yıllarıma döndüğümü hissettim (Gülüyoruz).