‘Film Festivali’ kavramını ilk öğrendiğim, sinema çevremi genişleten, işimi yapmayı öğrendiğim, kısacası Sinema evim… Bendeki yeri her zaman ayrı olacak olan Ankara Uluslararası Film Festivali, 30 yaşına bastı. 30. Yılda herkeste büyük bir heyecan vardı, dile kolay 30 yıl… 30. yılında da sinemaseverlere salonlarını açan festival, her yıl daha da güzelleşiyor ve eksiklerini tamamlamak için çaba sarf ediyor. Sevgili İrfan abi ve İnci abla bu festival için çok önemli isimler. Umarım festivalin uzun süre yaşaması için çabalarını devam ettirecekler. Gelecekte onların yerine gelecekler; tıpkı onların Mahmut Tali Öngören’in kıymetini bildikleri gibi, Demirkol ailesinin de kıymetini her zaman bilecekler. Ayrıca birkaç yıldır festivalin törenleri ve organizasyonu için emeği olan Hacer Yıldız’a ve festival bünyesinde bulunan tüm ekibe teşekkürleri sunmak gerek…


Bu yıl özellikle sosyal medya üzerine iyi bir çaba sarf edilmişti, bu önemli bir ayrıntı. Ve uluslararası seçkideki filmlerin daha iyi filmlerle düzenlendiğini görmek sevindirici. Hatta bazı filmlere söyleşi için yönetmen ve oyuncu çağrılması da ayrı bir mutluluk kaynağı. Özellikle 21.30 seansında “Pis Tanrı” filmini izlememiz ve filmin oyuncusu Vicky Night’ın katılması ve söyleşinin uzunca sürmesi oldukça keyif vericiydi. Ulusal Yarışma’da ise Adana ve İstanbul Film Festivallerinden gelen birçok film ile yeniden buluşuldu. Filmlerde genel anlamda sıkıntılarla karşılaşsak da ulusal yarışmanın olması ve o filmlerle buluşmak her zaman umut ve mutluluk verici. Ödül sonuçları da tahminin çok dışına çıkmadı, doğru filmlere doğru ödülleri gitti. Tabi ki burada jüri başkanı Tolga Karaçelik’in hakkaniyetli biri oluşunun etkisi de çok önemli.
Moderatörlüğünü yürüttüğüm “Kardeşler” filminin söyleşisinde olmaktan ayrıca bir keyif aldım. Yönetmen sevgili Ömür Atay, söyleşi sonunda “Ankara izleyiciyle ilk defa buluştum. Çok sağlam ve sıkı sorular geldi, zorlandığım bile oldu.” diyerek, Ankara izleyicisinin nitelikli sorularının kaçmadığını da belirtmiş oldu.

Festivalde Mahmut Tali Öngören En İyi İlk Film ödülünü alan Nebula filminin yönetmeni Tarık Aktaş ile de röportaj yaptık..

Festivalde ‘Görülmüştür’ filmiyle ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülünü kazanan Berkay Ateş ile filme dair sohbet ettik 6. Seans’ta…

Festivalde izlediğim filmlerden değerlendirmeler ise şu şekilde:

PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI / Yönetmen: Zoltan Fabri


1968 yılı Orta Avrupası’ndan Ferenc Molnar eserinin sinema uyarlaması, Ankara Film Festivali’inde hayat buluyor. Efsane roman Pal Sokağı Çocukları’nın ilk uyarlamalarından bir tanesi, Zoltan Fabri yönetmenliğinde renkli olarak beyazperdede izleme zevki veriyor.
Budapeşte’de iki karşıt çocuk çetesi Kızıl Gömlekliler ve Pal Sokağı çocukları yani Cam Macunu Derneği, bir oyun sahası için adeta savaşta. Pal Sokağı Çocukları’nın oyun sahanı olan alan, onlar için çok değerlidir. Küçük çocuk Nemezcsek, yaşının verdiğiyle hem ürkektir ama bir o kadar da sözünün eri bir kahramandır. Pal Sokağı Çocukları, küçük yaştakı Nemezcsek’i ilk başta dışlasalar da onu kendi ailelerinden biri olarak görmeye başlayacaktır, hatta Kızıl Gömleklikler bile…

Nemezcsek karakteri üzerinden dönen hikaye, çok naif ve tatlı bir nostalji yaşatıyor adeta. Pal Sokağı Çocuklarından birisi olmak için verdiği çaba, takdire şayan. Yakalanış olmasına ve daha da iyi bir teklifin karşısına gelmesine rağmen arkadaşlarına ihaneti bir kez bile aklından geçirmeyişi, onlar için soğuk dereye girişi ve tüm bunların sonucunda yaşam sonuyla burun buruna gelişi… Filmin her bir sahnesi ilmek ilmek işlenmiş gibi adeta, özellikle Nemezcsek için… Kızıl Gömlekliler’in orman içindeki dere kenarları, seraları, ateş yaktıkları bölüm gibi yerler ise çok güzel yaratılmış. Sahanın olduğu yer de keza öyle. Hatta sokaklar, okul, evler. O dönemde bile sanat yönetimi için nasıl bir çaba verildiğinin göstergesi bu aslında. Ayrıca kendi içlerinde macun derneği kuran çocukların hikayesi ise filme oldukça espri katıyor ve filme güldürmeli bir nefes katıyor.


Dönemin çocuk oyuncusu Anthony Kemp, yürekleye işyene bir performansla gümünüzü selamlıyor. Nemecsek’in ürkekliği, arkadaşları ve saha için verdiği mücadele, bu mücadele için hasta olmayı göze alması, buna rağmen kendini düşünmeden dostluk için verdiği savaşı o yaşına rağmen gözlerden yaş akıta akıta sergiliyor. Çok yaşa Anthony Kemp !

ÜÇ KARDEŞLER / Yönetmen: Edward Berger


İlk gösterimin 2019 Berlin UFF2de yapan “Üç Kardeşler”, Edward Berger’in yönetmenliğinde, üç kardeşin hayatına bakışları ve kardeşlerin buluştuğu noktadaki problemlerin içinde kendi mutluluklarını arayışlarını anlatıyor.
Eşinden ayrılmış, hayatını her gün başka bir kadınla geçiren ve yaptığı iş konusunda yalan söyleyen genç bir adam olan Stephan, kızının kendine gelmesiyle bir anda hayatındaki dönüm noktasını fark eder. Stephan’ın hayatı ile ilgili biraz sönük anlatım tercihiyle hareket edilmiş olsa da, bu bölüm diğer bölümlere göre ilerlemekte zorlanmış durumda. Kızının kaybolması durumu da heyecanlanma etkisi verse de, finalinde saçma bir noktaya doğru evriliyor.


Eşi ile İtalya’ya tatile giden Julie’nin ise; geçmişten gelen acısı, tatilde yaşadığı sıkıntı ile aynı seviyeye gelince dönüm noktası dediğimiz olaya geliyoruz. Aslında hikayenin en duygulandırıcı ve başarılı kısmı burası oluyor. Julie’nin sokakta bir köpeğe çarpılmasıyla ve o köpeği kurtarmak için verdiği mücadele çok iyi anlatılıyor. Hatta bunun kaybettikleri çocuklarına bağlanması durumu dahiyane bir senaryo ile buluşuyor.
İş hayatı son derece başarısız olan Tobias ise, anne ve babayı ziyarete giden tek çocuk olarak farkını koyuyor. Aile kurmuş olan bir adamın, bir anda hatta hasta olan anne baba fazlalığı görmeye başlaması durumu oldukça iyi anlatılıyor filmde. Hatta Tobias’ın ailesi olsa da yalnızlığı ve kabuğuna çekilişi, bunu son derce iyi çekilmiş olan bir bar sahnesiyle açmaya çalışması ama başaramaması…
Kino filmleri arasında farkını ortaya koyan Üç Kardeşler, sinematografisi ve başarılı oyunculuk performanslarıyla da belli ediyor kendini.

KÜÇÜK LİMAN / Yönetmen: Iveta Grofova


Yurtdışı birçok festivalden ödüllerle ayrılan 2017 Slovak yapımı ‘Küçük Liman’, Iveta Groforva’nın üçüncü uzun metrajlı filmi olarak festivalde yer alıyor. Annesi ve büyükannesi ile yaşayan Jarka’nın; annesinin kimi zaman sevdiği, kimi zaman da yeterince ilgi göstermediği hayatına odaklanıyor
Jarka, büyükannesinin ölümünden sonra bir de annesinin tatile gitme kararıyla evde bir başına kalacağı gerçeğiyle karşılaşır. Annesinin peşinden gitmeye kakar veren Jarka, bunu başaramaz. Karşısına terkedilmiş ikiz bebekler çıkar. Bu bebekleri bırakamayan Jarka, onlara bir kulübede bakmaya karar verir. En yakın arkadaşı Kristan da ona destek olmaya karar verir. İki küçük çocuk evlerinden kaçar ve bir ‘ailemsi’ hayatın içine girerler.
Annesinden bulamadığı o ‘şefkat’ duygusunu, kendisine emanet edilen ama aslında terk edilmiş bebeklerde bulmaya çalışan Jarka’nın hayatı; duyguların yoğun olduğu ama ajitasyonun olmadığı özgün bir senaryo çizgisiyle ilerliyor. Jarka’nın sevgisiz kalışı, en yakınlarından şefkat göremeyişi, yalnız başına kalışı, ama tek dostunun onun yanında her zaman oluşu ve en kötü zamanında ona destek oluşu… Bu o kadar gerçek ki aslında, çevremize bir göz attığımızda bu duygunun aslında ne kadar gerçekçi oluşu gözlerimize çarpabiliyor. Filmin çok başarılı denmesi bile az kalacak olan görüntü yönetiminin üstüne, bir de 3D modelleme çalışmaları da var. Özellikle mavi küçük kulübenin bir gemi gibi ilerleme sahnesi ve karıncaların Jarka’nın yüzüne gezinmeleri gibi sahneler oldukça başarılı.


Vanessa Szamuhelova’nın küçük yaşına rağmen taş çıkartan bir performansla karşımızda olduğunu söyleyebiliriz. O küçük kızın yaşadığı ‘annesizlik’ yaşamasını, yanından annesi olmasına rağmen ona annelik etmeye tenezzül bile etmeyen bir kadınla yaşadığı sıkıntılı duyguyu, adeta içimizde yaşatıyor. Hele ki ‘annesizlik’ yaşayan bir kızın ‘annelik’ yapma çabasını ve sevgiyi o bebeklerde aramasını, umudun içimde hiçbir zaman eksik olmamasına işaret ederek hissettiriyor. Küçük Kristian’ı canlandıran Matus Bacisin de Szamuhelova’ya eksik kalmayan bir performansla eşlik ediyor.

VAMPİR NOSFERATU / Yönetmen: Werner Herzog


Festival kapsamında bu yıl ‘Herzog’ filmlerinden oluşturulan özel “Werner Herzog Retroperspektifi” seçkisi ise festival takipçilerini meraklandıran bir gelişmeydi. Ben de Herzog filmlerinden sadece ‘Vampir Nosferatu’ yu izleyebilme şansı buldum. 1979 yapımı filmde Bir emlak satışı için Transilvanya’ya gönderilen Jonathan Harker’ın Vampir Kont Dracula ile bir arata gelişi ve o tanışmadan sonra olayların çığırından çıkışını izliyoruz.


Hareketli ve bir o kadar da gerin bir nostalji havası estiren film, oldukça sakin başlıyor. Birkaç sahnesiyle gerin bir havanın oluşacağını hissedebiliyorsunuz elbet, ama sakin havanın gerginliğe dönüşümü de kademe kademe oluyor. Bu kademeli ilerleme de filme artı veren bir özellik. Dracula’nın Harker’ın karısının fotoğrafını görmesiyle birlikte olayların kopuşu ve o dakikadan sonra kanların daha da arta arta dökülmesi de kimine göre göz kapatıcı, benim için ise dehşetle izletici bir unsur haline getirebiliyor.


Filmde eşşiz performanslarıyla Dracula’ya hayat veren Klaus Kinski, Jonathan Harker’a hayat veren Bruno Ganz ve eşini canlandıran Isabelle Adjani’yi izliyoruz. Belki ölüm sahneleri, dönemin çekim ve oyunculuk tekniğine göre biraz yapmacık kalıyor gibi görünüyor. Ama genel anlamda iyi bir seyir yaşatıyor oyuncular. ‘Vampir Nosferatu’ döneminin farklı anlatım yapısıyla şaşırtan bir film olarak günümüzde de keyifle izlenebilir.

PİS TANRI / Yönetmen: Sacha Polak

2019 Sundance’de ‘En İyi Uluslararası Film’ adaylarından bir tanesi olan “Pis Tanrı”, erkek arkadaşı tarafından asit saldırısına uğrayan ve hasara uğrayan cildi nedeniyle yakınları tarafından hoş karşılanmayan Jade’in hayatını konu alıyor.


Yönetmen Sacha Polak, üçüncü uzun metrajlı filminde ustaca çalışılmış bir sinematografiye imza atıyor. Jade karakteri çerçevesinde, planlı ve doğru bir stratejiyle yola çıkılan bir senaryo görebilmek mümkün. Jade’in haksızlığa uğrayışı, bir anlık öfkeyle kalkışılan kötülüğün aslında tüm hayatı etkilemesi, bu etkilenmeyle genel ihtiyaçları karşılamak zorundalığıyla yapılmaması gereken şeylere kalkışmak, annelik duygusunun karşılık bulamaması ve aşkın her zaman yanı başında olması, ama bunun en yakınına zarar verecek olması… Hayatın adil olmaması meselesi, senaryoyu dinamik tutan en büyük etken konumunda.


Filme en büyük artı kazandıran etkenlerden birisi ise, kuşkusuz Vicky Knight. Genç oyuncu Vicky Knight ise ilk oyunculuk performansında oldukça başarılı bir performans sergiliyor. Gerçekte bir yangında vücudunun bir kısmında hasar oluşan Knight, Jade’in yaşadığı buhranı ve duygusunu adeta kendi içinde yaşıyor ve izleyenlere de yaşatıyor.

GÜVEN / Yönetmen: Sefa Öztürk


Sefa Öztürk’ün yönettiği, Bülent Çolak ile Gözde Çığacı’ın başrollerini paylaştıkları “Güven”, festivallerde ve vizyonda kaçırdığım filmler arasındaydı. Ankara’da yakalayabildiğim film; dışarından sıradan bir karı koca olarak görünen Ali ve Meryem’in karşılarına Meryem’in eski sevgilisi ve aynı zamanda Meryem’in çocuğunun babası olan Ferit’in gelişiyle yaşanan durumları konu alıyor. Filmde hayatın ta kendisinin sorgulaması, üç karakter üzerinden ve ‘güven’ duygusunun aşılanmasıyla çözülmeye çalışılıyor.


Filmdeki ‘güven’ ve olağandışı hayatsal sorunların çatısı iyi kurgulanmış durumda. Fakat filmin teknik anlamdaki zayıflığı, maalesef senaryoya da etki eder durumda. Aslında iyi bir noktadan çıkış yakalayan film, finale doğru büyük düğümlere geliyor ve bu düğümler çözülemez hale geldiğinde de filmi anlayabilmek güçleşebiliyor. Filmdeki ışık yetersizliği ve kamera kullanımının son derece hızlı oluşu da filmi izlemeyi güçleştiren unsurlar.

Filmde Bülent Çolak’ın başarılı bir performansla karşımıza çıktığını söyleyebiliriz. Ali karakterini tam anlamıyla ‘yaşamış’ olan Çolak, karakterin her duygusunu izleyenlere başarıyla hissettiriyor. Gözde Çığacı’nın film için doğru cast olduğundan pek emin olamadığımı söylemeliyim. Çünkü Meryem karakteri için yaşanmışlıklarından dolayı ağırlaşmış, hayattan nefret eden, hayatının büyük bir çoğunluğu çocuğuna ayrılmış ve ona sahip çıkan Ali’ye de minneti bulunmakta. Fakat Çığacı, bu karakteri gereğinden fazla hareketli oynamış ve inandırıcılığı hissedememe durumu var. Ahmet Kaynak’ın da iyi performansla yer aldığı filmde, komiser olarak yer alan Serkan Keskin de kaliteli bir faktör olarak filmin içinde.

SUÇ UNSURU / Yönetmen: Süleyman Arda Eminçe

Kısa filmleriyle tanınan Süleyman Arda Eminçe’in ilk uzun metrajlı filmi Suç Unsuru, Eminçe’nin gerçekten bire bir yaşadığı bir olaydan esinlenilerek beyazperdeye aktarılıyor. İki ev arkadaşı olan Celal ve Buğra, bir sabah ansızın bir polis ekibi tarafından baskına uğrar. Evlerinde ‘suç unsuru’ olduğuna dair bir ihbar ve savcılık emri gelmiştir. Ve olaylar birbirini, evde geçen soruşturmada kovalar.

Filmin hikayesinin yaşanan bir olaydan esinlenilerek oluşturulması bile, kaliteli bir senaryo kokusu almamızı sağlayan bir etken. Filmi geneli öğrenci evinde geçmekte, sadece giriş sahnesi farklı bir yerde geçiyor. Filmlerin tek mekânda geçme hissi, filmi izlerken bende bunalma hissi oluşturur her zaman. Ancak Suç Unsuru’nu izlerken bunu hissetmedim, hatta birçok yerinde oldukça kahkaha bile attım. Eğlendiren sahnelerde son derce eğlendim, kimi sahnede şoke oldum ve afalladım. Her bir duyguyu yaşatan bir film Suç Unsuru… Yönetmen Süleyman Arda’nın başarılı bir sinema gözü olduğunu söyleyebiliriz, sinemanın gerçeklerini tek bir mekânda kullanmayı iyi bir şekilde kıvırmış durumda.

Filmin her bir oyuncusu çok güzel performanslara imza atar durumda. Ama özellikle Bülent Çolak’a ayrı bir dikkat çekmek gerek. Çolak, baş komiser rolünde çok doğru bir seçim olduğu ve izleyen hiçbir kimseyi yanıltmadığı bir gerçek. Her sahnesinde çok akıllıca, nerede ne yapacağını çok iyi bilen bir performansla izleyici karşısında Çolak. Koray Erkök’ün de parlayan bir yıldız olduğunu görebiliyoruz. Sahne sahne duygu değişimleri çok temiz bir şekilde gözlemlenebiliyor Erkök’ün… Ayrıca bir dikkat de Burak Sarımola’ya. Yandan yandan dikkatleri çeken Sarımola’ya eşsiz performansı için güzel bir tebriği sunmak gerek…


NEBULA / Yönetmen: Tarık Aktaş


Tarık Aktaş’ın ilk uzun metrajlı filmi “Nebula”; Hay adındaki bir gencin 7 yaşında yaşadığı kötü bir anının, yıllar sonra yaşadığı bir olayla bağ kurmasına doğru evrilmesini merkezine alıyor.
Film kurmaca bir hikâye olarak karşımıza çıksa da;

oyunculuklardan dolayı belgesel ve değişik sahnelerinin de içinde yer almasından kaynaklı deneysel bir havaya da bürünür halde. Özellikle ilk sahnelerde at ile olan bölümlerde deneysel havayı söyleyebiliriz. Ölmüş bir at ile karşılaşan küçük çocuğun, çocuklukla atın içine bakma merakı ile ilgili iyi bir bağ kurulmuş. Hatta atın bölgesi ile ilgili sahne de gerçekçi ve mide bulandırıcı hissi yaratılarak çekilmiş, Allahtan maket olarak çekildiğini öğrenmemle rahatladım. Filmin oyuncularının ilk defa oyunculuk yapan kişiler olduğu oldukça belli olmakta ve bunun da etkisiyle belgesel-vari bir hayada geçen filme doğru kaydığımızı belirtmek gerek.


Nebula’nın teknik açıdan da iyi bir iş sonucu olduğunu söyleyebiliriz. İlk yönetmenliğe göre iyi bir yönetim ve şekli şemali düzgün bir senaryo ile bir aradayız. Yönetmen, oyunculuk tecrübesi olmayan bir cast ile yola çıkmayı tercih etse de, bunun filme negatif bir etki verdiğini dile getirmeden etmemek gerek.