Bir foseptik daha işte. Çukurda yuvarlandığımız bir sene daha bitti. Yuvarlandıkça daha da derinleşti çukur, sustukça dibe çöktük, sustukça kötüye gittik.

Susarken neler mi yaptık? Bol bol dizi izledik, tweetler attık, durum yazdık. Bol bol şükrettik. Çokça güzel şeyler diledik ama içimizden diledik. Yazın ayak fotoğrafı kışın kurdelelenmiş yemek fotoğrafları. Herkes “çok keyifli” taklidi yaptı. Halk öldü, asker öldü, polis öldü. Kimi kınadı, kimi nedense sevindi. Ölüme sevinilir mi? İnsan hep mi böyleydi, biz mi yeni fark ettik?

Kınamalar kısa sürdü. Zaten çoğu da laf olsun diyeydi. O kadar büyüdü, sakız gibi uzadı ki o klişeleşen kutuplaşma, insanlığımızdan utandık. Biri öldü, diğeri sevindi, “O PKK’liydi zaten” diyerek… Bir diğeri öldü, başka diğeri sevindi, “O çocuk öldüren polisti zaten” diyerek… Ölenlerin birçoğuna şehit denildi. Kimi askerdi, polisti şehit oldu, kimi devrimciydi devrim şehidi oldu, kimileri sokakta patlayan bombalarda öldü, onlar da şehit oldu. Darbe gördük, darbe görmemiş çocuklar olarak, sokağa çıkıp ölenler şehit oldu. Sokağa çıkmasaymış, öyle konuşmasaymış, devlete baş kaldırmasaymış, askere gitmeseymiş vicdani retçi olsaymış, polis olunur mu, olmasaymış. Ama olmuş. O sokağa çıkmış, diğeri askere gitmiş. Sonuçta hepsi ölmüş, ölenlere kimi şehit demiş, kimi ölü demiş, kimi bir şey diyememiş.

Ben bir şey diyemeyenlerdenim. Şehit ne ki? Kime göre şehit? Şehit olunca daha mı az ölünüyor. Bir sokağa adını veriyorlar veya bir okula. Sonra, sonrası yok, öldün, artık yoksun, kalanlar ise acınla baş başa. Biri ölüyor kimine göre katil oluyor, aynı anda başka biri o ölene “şehit” diyor. Başka biri ölüyor, bir densiz çıkıp ona “terörist” diyor, oysa ölen henüz 15 yaşında çocuk… Kim belirliyor şehit olmayı, ölümü kutsamayı falan? Ölümün kutsalı mı olur, saçma! Kutsal falan değil, cinayetlere yenik düşen bir ölüler sürüsü var ve bizim de o kalabalığa katılıp katılmamamız şans ve maalesef an meselesi. O gün Beşiktaş maçından çıkıp oralarda oyalanıyor olabilirdik, başka bir gün Güvenpark’ta otobüs bekliyor olabilirdik. Bir başka gün, İstiklal caddesinin tadını çıkarıyorken de o kalabalığa karışabilirdik.

Ölenler, daha kalabalık kalanlardan. Kalanlar sessiz çünkü. Kalanlar şükrediyor ölmediğine. Peki, yaşamak mı bu? Ahmet Şık mesela, Selahattin Demirtaş ve  Atilla Taş bile ya hu. Bu adam zamanında “ham çökelek” diyerek mi ülke bütünlüğünü tehdit etmiş? Yaşıyorlar, ama esaret altındalar. Biri gazeteci, biri halkın iradesi, biri şarkıcı. Biri yazdı, bir konuştu, biri tweet attı. İşte yaşamak buysa esaret altında yaşıyorlar bu insanlar da…

Kalbi atan ama beyin ölümü çoktan gerçekleşmiş başka bir yığın var ki bu yığın özgür olduğunu ve yaşadığını sanıyor. Devletin bekası için yaptığı her şey, yasak sözcükleri kullanmıyor, mantıklı gelse bile öğretilenden dışarı asla adım atmıyor. Onaylıyor topyekûn. Evleniyor, şemsiye gibi gelinlik giyiyoruz, bir daha giymeyeceğimiz şeylere bir sürü para veriyoruz. Haftasonumuz AVM’lerde geçiyor, ne bomba engelliyor havasız insan sahalarında vakit geçirmemizi ne de fahiş fiyatlar. Yırtıp atıyoruz kağıtları, ne de olsa kırtasiyeler her yerde. Süperötesi marketlerden paketlenmiş gıdalar alıyoruz, emülgatör tanrısına tapıyoruz. Vegan olacağız ama şu B12 yok mu, her vitaminimiz tam bir B12’miz yok, vegan da olamıyoruz. “Aman, böyle gelmiş böyle gider, ben mi kurtaracağım hayvancıkları?” diyoruz. Yulin Festivali’ne avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz, “Köpek yenir mi ya…” diyoruz, kuzucuklara hiç acımıyoruz?

Sokaklar bizim bırakmayacağız, bombalara alışmayacağız, dedik… Ama yapamadık. Sokaklar artık boş, bombalara da alıştık. Az kişinin ölümüne neden olduğu için çok da gündemde tutulmayan, bomba haberleri var. Kimi patlamada, hükûmet açıklama yaptı, sokağa çıkın, dedi. Kimi patlamada, halk sokağı sahiplendi. Sokağı sahiplenen halkı bile 2016’da ikiye bölmeyi başardılar.  İçtiği suyun şişesini çöp kutusuna atmayı bilmeyenler, darbe girişimine karşı mücadele edenler sokaklarda haftalarca mitingler, eylemler yaptı, hiçbir şekilde polis müdahalesiyle ve terörist” suçlamasıyla karşılaşmadı, darbelerle gözaltına kimse alınmadı. Miting alanlarını da öyle bir çerçeveye aldılar ki evine gitmek için illa o çerçevenin içinden geçeceksin. “Yok kardeşim ben o mehter marşlı alandan geçmek istemiyorum.” diyemiyorsun, zira FETÖCÜ olursun. Sol kesim sokağı sahiplendiğinde ise olanları bilmeyenimiz var mı? Vardır belki, yazayım. Darbelerle uzun gözaltlarına alındılar, “terörist” yaftalamalarıyla tutuklandılar. Sol, sağ diye ayırt etmeye de gerek yok aslında şimdi bunu. Bakın kimlere bu muameleyi yaptı devletin polisleri. İşimi istiyorum diyen öğretmenlere, emeğimi istiyorum diyen işçilere, özgürlüğümü istiyorum diyen kadınlara… Belki bu insanların içinde sol görüşlüsü yoktur. Vatandaşlık hakkı olan, “…kendi çıkarlarını korumak için eylem yapma hakkına sahiptir.” e dayalı hakkını kullanan insanlara yapılıyor bunlar.

KHK’lar çıktı sonra. Özgürlük, direniş falan diye açıklanan 15 Temmuz ve sonrasındaki sokak süreci, KHK’lar ile hukuksuz şekilde işlerinden atılanlar için işlemedi. Devlete biat etmeyen öğretmenlerimiz FETÖCÜ diye soruşturma yedi, işten çıkarıldı, hapse atıldı. Gazeteler kapatıldı, ifade özgürlüğü ayaklar altındaydı. Televizyon kanallarımız, internet medyalarımız, şimdi çoğu yok. Konuşan yandı, konuşmayan hâlâ mutlu.

Zaten herkes yaşadı, hep birlikte yaşadık bunları. Çokça da analizini yapacağız önümüzdeki aylar boyunca. Türkiye’de 2016 yılı içinde kaç kadın, erkekler tarafından öldürüldü, kaç çocuk istismarı yaşandı derken midelerimize kramplar gönderecek pek çok konu var.

Peki ne istiyoruz?

2017’den isteğimiz, haklara saygı ve empati. Bu olan ya bana olsaydı ne yapardım? Neden eşit haklara sahip olamayalım? Neden özgürlüğümüz düşündüklerimizden dolayı kısıtlansın? Neden yüzlerce yıldır konuşulan hak kavramını anlamakta bu kadar zorlanalım ki? Ne bir ırk üstün diğerinden, ne bir hayvan daha kıymetli ötekinden. Neden mücadele edip kazandığımız haklardan ödün verelim ki, neden bu yalakalık, neden bu riya?

Egoları bırakıp koca evrendeki minik noktalar olduğumuzu hatırlamalıyız. Beni cumhurbaşkanından, papayı nesli tükenmekte olan pandalardan ayıran nedir bu noktalar içinde? Koca bir hiç. O zaman “ne bu havalar” demeden geçemiyor insan. Bir ara sürekli “İnsan gerçekten hayret ediyor” modumuz vardı. (Gül sağ olsun lügatımıza işledi…) Hayretlerimiz kurudu.

Yeni anayasa sayesinde başımızda duracak insan, yaratıcı taklidi yapacak bize adeta. Bizse ezilmeye, ölmeye, hapsedilmeye devam mı edeceğiz? Bunun bir yolu, çaresi olmalı. Bu sene, biraz daha fazla düşünmemiz lazım hayatlarımız üzerine. Kim çiziyor bu rotayı? Neden dilediğimiz gibi özgürce konuşup düşünemeyelim ki? Nedir bunun engeli? Dört duvar hapishanelerse zira hepimizin sığacağı bir hapishane yok bu dünyada.

Daha da anlatacağız, buralardayız. Klişelerden kaçmayacağım. Sizi bunaltacağım. Çünkü Bilgi azaptır” der Voltaire. Azaplarla uyanıp sakinleşeceğiz. Azaplar bizi arındıracak günden güne. İsyan edip haykıracağım. Çünkü biliyorum, çoğumuz aynı şeyleri yaşıyoruz. Mutsuz olanlar farkında, mutlu olanlar ya görmezden geliyor -böylesi onun için daha huzurlu- ya da gerçekten bakış açısı dar, göremiyor. Böylesine kayıtsız kalıp mutlu olmaktansa mutsuz olmayı tercih ediyorum ve sizi azabı paylaşmaya davet ediyorum.