Ana Sayfa Blog Sayfa 3

Yalnız Çoraplar Çekmecesi

Yalnız Çoraplar Çekmecesi, ironik anlatımı, sahici karakterleri ve incelikli diliyle; gülümsetiyor, düşündürüyor ve içe işliyor.

Yazarımız Derya Gül’ün üçüncü kitabı “Yalnız Çoraplar Çekmecesi” Kadınca Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım Bülteni

“Gülmek, kadınların tarihin ciddiyetine attığı en hafif ama en keskin cevaptır,” der Virginia Woolf. Tıpkı Derya Gül’ün “Yalnız Çoraplar Çekmecesi” romanında olduğu gibi…

Yalnız Çoraplar Çekmecesi, hayatın tam da içinden seslenen, birbirinden farklı sekiz kadının hikâyesini anlatıyor. Hikâyenin odak noktasında ise Susam, Meltem ve Hayat var. Susam, ölmüş kocasıyla hâlâ sohbet eden, iç dünyası hayal kırıklıkları ve kahkahalarla örülü bir kadın. Meltem, her şeyi doğru yapmasına rağmen bir türlü şansı yaver gitmeyen, talihsizlikle inatlaşan bir ressam. Hayat ise birbirinden farklı mizaçtaki bu yedi kadına da umut, cesaret ve destek veren, ismi gibi hayat dolu bir kadın.

Hayatın kadınlara biçtiği rolleri sorgulayan, toplumsal beklentileri mizahla yerle bir eden bu roman; zorluklarla baş etmeyi, dostluğun iyileştirici gücünü ve yalnızlıktan kendine bir dünya kurmayı anlatıyor. Gündelik hayatın trajikomik hikâyeleriyle örülen roman, ironik anlatımı, sahici karakterleri ve incelikli diliyle; gülümsetiyor, düşündürüyor ve içe işliyor.

Çünkü Kafka’nın da dediği gibi “En derin acıların içinden bazen öyle bir kahkaha yükselir ki, insanın içine işler.

Hatırlamak devrimci bir eylemdir

Hatırlamak, ruhun kendine tuttuğu aynadır. Ve unutmamak insanın kendine sadık kalma biçimlerinin belki de en incelikli, en yaratıcı olanıdır.

Bazen bir davranışla, bir dokunuşla, bir sessizlikle gelir hatırlamak ve o an, geçmiş yalnızca bir anı değil, bütünlüğümüzü korumamıza yardım eden bir bağ, bir yankı olur. Çünkü devrim, yalnızca ileriye doğru yürümek değil, geriye bakabilme cesaretidir.

Zaman çoğu kez doğrusal anlatılır: Bir başlangıç, bir yön, bir son. Oysa belki de en radikal yürüyüş, geçmişe doğru yapılanıdır. Hatırlamak unutturulmak isteneni yeniden dile getirmek, yok sayılanı yeniden kurmak, sahip olunmayanı yeniden sahiplenmektir.

Umutsuzlukla bakan gözler için belki de çare, Anadolu’nun kadim hafızasında saklıdır. Bazen geriye bakmak, ileri gitmenin tek yoludur.

Burdur’un yüksek ve taşlı tepelerinde yükselen Kibyra, yalnızca mermerlerin değil, halk iradesinin de şekil bulduğu bir kentti. Burada kararlar, saray duvarlarında değil, agora meydanında yankılanan halk sözleriyle alınırdı. Aristokrasinin ya da Roma’nın yazmadığı yasalarla yönetilirdi bu şehir.
Bir kentin kendi adaletini kurması, halkın kendi kaderine söz söylemesi — bugün düş gibi gelen bu düşünce, Kibyra’da bir vakit yaşamıştı. Kibyra, halkın kendi sesine, kendi aklına ve kendi geleceğine olan inancının taşla örülmüş bir anıtıydı.

Efes, zenginliğin ve sömürünün aynı anda kol gezdiği bir liman şehriydi. Roma’nın doymaz eli kutsal alanlara bile uzanmış, tapınaklar bile ticaretin birer aracı olmuştu. Ama halk yalnızca baş eğmedi. 2’nci yüzyılda yükselen direniş, dini ve ekonomik tahakküme karşı bir uyanışa dönüştü.
Kutsal olanı geri alma arzusu, mistik bir arayıştan politik bir eyleme evrildi. Ve Efes halkı, tapınak gölgelerinde adaleti aradı; bulduklarında, bir anlığına da olsa kendi düzenlerini kurdular.

Attalos Hanedanı sona erdiğinde Roma’nın gözleri Bergama’ya çevrildi. Ama halk, topraklarının sadece bir ganimet olmadığını göstermek için ayağa kalktı. Zanaatkârlar, çiftçiler, köleler — birlikte yeni bir yönetim hayal ettiler. Kısa sürdü belki bu düş, ama güçlüydü. Bergama, yalnızca kültürün değil, halkın örgütlü cesaretinin de hafızasında yaşamaya devam etti.

Ve şimdi unuttuysan ya da hiç bilmiyor isen hatırlatmak isterim… Çünkü bir Yunan Tanrıça sözü der ki “Mnēmoneuein estin zēn!

Hatırlamak, yaşamaktır!

Ve yaşam, hatırlayanlar için daha derin, daha dirençli bir yoldur.

Kaynak

  • Walter Benjamin – “Tarih Kavramı Üzerine”
  • “Türkiye’nin Antik Kentleri” – Hasan Malay
  • “The Hellenistic World and the Coming of Rome” – Erich Gruen

Barbarları Beklerken’in Siyah Gözlüklerini Çıkarmak

0

John Maxwell Coetzee, “Güney Afrikalı – Avustralyalı romancı, deneme yazarı, dilbilimci, çevirmen ve 2003 Nobel Edebiyat Ödülü sahibidir.” Barbarları Beklerken (Waiting for the Barbarians) romanı, “sömürgecilik ve vicdan” meseleleri üstüne yazılmıştır. Romanla ilgili dilimizde epey kalem oynatılmış olmasına karşın söylenmesi gereken bir şeyler hâlâ var görünüyor. Romana bu eksende gelin birlikte bakalım.

Barbarları Beklerken’in Belirsizlikleri

1980 yılında yazılmış olan Barbarları Beklerken, “yersiz” bir romandır. Başka bir ifadeyle Coetzee, romandaki olayların geçtiği yerlere ad vermemiştir. Bu nedenle belki de romanda geçen mekânlar bir bilgisayar oyunu evrenini çağrıştırır. Sıcakla kavrulan çöl, soğukla ve fırtınayla mücadele edilen yollar… Diğer yandan yazarın hayatını referans alarak roman mekânının Güney Afrika olduğunu iddia edenler de vardır.

Coetzee, roman evreniyle yarattığı belirsizliği kahramanlarıyla da sürdürür. Kahramanlarının çoğu adsızdır.  Beklenen barbarlarla ilgili de çekik gözlü olmaları dışında çok fazla bilgiye yer verilmez.

Romanın Seyri

Romanın anlatıcısı ve kahramanı olan yargıç, hâlinden memnun hayatını sürdürmekte ve emekliliği beklemektedir. Entelektüel anlamda sıkıcı bulduğu bu hayatı aşmak için tarihi eserler toplar. Günlük yazar. Canı her istediğinde yanına gittiği ve gönlünü okşayan bir hayat kadınını ziyaret eder. Kararlarına ihtiyaç duyulan meseleler bile önemli meseleler değildir.

Derken, Albay Joll, sınırdaki bu yerleşim yerine gelir. Albay Joll’ün ayırt edici ilk niteliği siyah camlı gözlük kullanıyor olması olarak verilir. Albay, bu çöl ikliminde gözleri koruduğu için bu gözlükleri kullandığını söyler. Onun geldiği yerde herkes bu gözlüklerden kullanıyordur. Dilerseniz biz bu gözlüklere karanlık yanın görünür olmasının metaforudur diyelim. Yargıç da bir süre sonra bu tip gözlük kullanmaya başlayan insanların çoğaldığından bahseder.

Albay Joll’ün bu sınır yerleşkesine gelme nedeni, imparatorluğa karşı girişileceği söylenen bir barbar saldırısını araştırmaktır. Diğer yandan hırsızlık suçuyla orada bulunan bir baba ve oğlu da bu konuyla ilgili sorgulamaya karar verir. Bu sorguların sonucunda baba işkenceyle öldürülür. Yargıcın bu olaya karşı tavrı, ölü babanın hemen ortadan kaldırılmasını istemek olur. Olanları onaylamıyordur ama bu konuda bir şeyler yapacak hali de yoktur.

Albay Joll, yanına oğulu alarak barbarlara doğru sınır yerleşkesinden ayrıldığında, yargıç olacaklardan habersiz kendi hayatına çekilir. Çok geçmeden Albay Joll döner. Dönüşünde esir olarak yanında getirdiği barbarlar (bu kimseler aslında göçebe çiftçi ve balıkçı halkların insanlarıdır) vardır.

Sınır yerleşkesinin olmayan hapishanesi yerine barbarlar bir avluya koyulur. Günümüzde yakalanan mülteciler de benzer yerlere koyulmuyor mu?

Saldırı yapacakları şüphesi kisvesine büründürülerek toplanan bu insanlarla sınır yerleşkesi insanları arasında, imparatorluk emelleri olmasa, her şey süt liman kalacaktır. Getirilen insanlarla, sınır insanları arasında hiçbir sorun yoktur. Sınır insanları, bu insanlara yemek ve su vermekte, barbar olduğu söylenen insanlar da sakince beklemektedir.

Çok geçmeden Albay Joll, sadist doğası ve düşmanlık bilincinin yansıması olan sorgularına başlar. Bu işkenceler sonucunda, getirilenlerin bazıları ölür. Albay raporunu sunma gerekçesiyle oradan ayrılır. Yargıcın tavrı yine değişmez. Olanları görmezden gelmeyi seçer. Adamlarına, kalan insanların gönderilmesi ve tüm izlerin yok edilmesi, avlunun tekrar eski haline getirilmesi emrini verir.

Kalan

Günler sonra sınır yerleşkesinin sokaklarında bir dilenci kızla karşılaşır. 

Başak Çeliktemel şöyle aktarır sonrasında olanları, “Ayakları kırılmış, kör bir kıza iş verir ve kendini onun bakımına adar. Bununla da yetinmeyecektir; gölü, çölü, bataklıkları ve dağları aşarak onu insanlarına teslim edecektir.” Bu aktarım, olanları bağlamından çıkaran bir bakış içeriyor. Çünkü Yargıç, Albay Joll ya da daha sonra gelen birliklerin kumandanı gibi işkenceyi içselleştirmiş bir cani olmasa da yaptıkları kızın yaralarını onarmaya adanmış davranışlar olarak da okunamaz. Buyurun, kızla karşılaşmasından sonra olanlara beraber bakalım.

Yargıç, kızla karşılaşmasının ardından onu evine götürecek ve onun ayaklarını yıkamaya başlayacaktır. Bu ilk zamanlar, kızın ayaklarını yıkarken yerde uyuyakalır. Daha sonraki günlerde onu yıkamaya ve onunla uyumaya başlar. Sınır yerleşkesinin yargıcı, hakkında söylentiler çıktığına emindir. Kızın kim olduğu, aralarındaki yaş farkı ve ilişkileriyle ilgili konuşulduğunu tahmin etmektedir. Kızın onun yanında ne işi vardır? Bu nedenle ona bir iş ayarlar. Ritüellerine devam etmekte ve bir yandan da kızı anlamaya çalışmaktadır. Kızı üzen sorular sorar. Kendisi beklediği cevapları alamamaktan üzülür. Genç bir adam olmamasına kafayı takar. Yaşananlar ve yaşamak istedikleri onu sıkmaktadır. Bir süre sonra da hayat kadınını ziyaretlerine geri döner. Kendi soru ve sorgulamalarından yorularak kış başında başlayan bu süreci, kışın bitimine dek sürdürür.

Yolculuk

Havalar uzun bir yolculuğa çıkmaya imkân tanıyınca bir grup adamıyla kızı barbarlara götürmek üzere yolculuğa çıkar. Aslında bu yeni kararı da, görmezden gelme ve yüzleşmek istemediği şeylerden kaçma tavrının bir yansımasıdır. Albayın gelişiyle ve yaptıklarıyla suya bir taş atılmıştır ve o suyun durulmasını beklemiştir. Kızla karşılaşması da suya atılan ikinci taştır. Suyun yeniden durulması için ondan kurtulmalıdır.

Kitap içinde ayrı bir bölüm olarak okunabilecek ve ustalıkla yazılmış yolculuk bölümü etkileyicidir. Çıkılan bu zorlu yolculuk bir grup barbarla karşılaşılana kadar sürer. Kızı kabilesine götürmesini barbarlardan istemeden önce kıza kendisiyle geri dönmesini söyler. Dileği, kızın kendisiyle kalmasıdır. Böylece, kendi davranışları meşrulaşacak ve onun gizli sömürüsü de onaylanacaktır. Kız geri dönmeyi istemez. O, yargıcın yanındaki “rahat!” hayatındansa kendi kabilesinin yanına dönmeyi istemektedir. Yargıç, bu karardan hoşlanmasa da karşı çıkmaz. Belki karşılaşılan barbarların yanındaki güçsüzlüğündendir bu kabulleniş belki de kızın kararına duyduğu saygıdan.

Dönüş

Yargıç ve adamları geri döndüğündeyse onları tatsız bir sürpriz beklemektedir. Sınır yerleşkesindeki imparatorluk askerleri değişmiş; yeni gelenler, barbarlara kızı götürmesini bir işbirliği olarak algılamış ve uygunsuz davranışlarından dolayı onu sorgulamaya karar vermiştir. Gücü ve yetkileri elinden alınır. Buna karşı çıksa da başarılı olamaz.

Karşı Çıkış

Albay Joll yeniden barbar avından döndüğünde, halkın önünde barbarlara kötü davranır. Onları dövdürür. Halk eğleniyor görünmektedir. Adamlarının ardından halktan bir kızdan da barbarları dövmesini ister. Yargıç bu duruma öfkelenir ve artık dayanamaz. Onların ahlaklarını bozduklarını haykırır. O, albay ve adamları gittiğinde ahlakı bozulan ve insanlığını kaybeden bu halkla kalacaktır. Yargıç düşmanlaşan bir toplumda kimsenin eskisi gibi ve rahat olamayacağının farkındadır. Karşı çıkışı o kadar haklıdır ki insanın içini titretir.

“Baskıya başkaldırmayan kişi kendine karşı adaletsizdir.” der Cibran. Barbarları Beklerken’in yargıcı da kendine karşı daha fazla adaletsiz olamayacak noktaya geldiğinde başkaldırmayı seçer. Şimdiye kadar sürdürdüğü hayatın sakinliğiyle, Albay Joll ve adamlarının gidici, kendilerinin kalıcı olduğunun bilinciyle sessizliğini korumuştur ama artık ortada ne bu rolün nimetleri ne de böyle devam ederse rahat yaşanan bir hayat kalacaktır.

Sorgu için Albay Joll’ün karşısına çıkarıldığında da ona, asıl düşmanın onlar olduğunu ve  iğrenç işkenceciler olduklarını haykırır. Bu okurun içini rahatlatmak dışında bir şeyi değiştirir mi? Hayır. Kendisi bir tutuklunun haklarından bile mahrum bırakılmış bir ötekidir artık.

İşkencecilere işkenceden sonra nasıl yemek yiyebildiklerini sorduğunda da suçlanan kendisi olur. Maalesef ki insanlık tarihi de böyle olaylarla doludur. Belirsiz bir kıtlık ortamı ve korkuya dayalı şiddet yeryüzünde kol gezer ve düşmanlık da öyle. Savaşlar böyle doğar. Küresel sömürü çarklarını böyle işletir.

Sonuçta

En sonunda barbarlar, albay ve adamlarını korkutarak kaçırır. Ortada mağdur olmayan kimse kalmamış gibidir.

Coetzee’nin büyük başarısı tüm bunları görünür kılmasında yatar.

Roman deyip geçmeyin dostlar, varsa fark etmeden taktığınız kara gözlükleriniz, çıkarın derim. Rengarenk ve dostça bakın dünyaya. Başkalarının çıkarları uğruna birbirine düşman olmaktansa dünyayı daha yaşanılır bir dünya kılmaya çalışmak da mümkün. Bir aradalığın iyiliğine olan güvenle sağlıcakla kalmanızı dilerim.

Alıntılar ve yararlanılan kaynaklar:

Doğanın kadim savaşçısı manolya

0

Zarafetten gelen bir kuvvet var bence. Eğer bu, doğada bir çiçek olsaydı, manolya olurdu.
Sade olan her şey, en güçlü mesajı verir. Sade olan nettir. Net olan, gerçek güvendir.
Gerçek güven ise en büyük güçtür. Doğa, her zaman buna en güzel örnekleri barındırır.

Yumuşacık taç yapraklarıyla zarafetin cisimleşmiş hali gibi görünse de, aslında manolya, doğanın kadim savaşçılarından biridir. Tarihteki en eski çiçeklerden biri olan manolya, yaklaşık 95 milyon yıl önce, dinozorlarla aynı gökyüzünü paylaşırken açmaya başlamış bir çiçektir. Gücün ve zarafetin simgesi nasıl olmasın ki? Bu kadar sade, narin ve güçlü olmanın kutsallıkla ödüllendirilmesi gayet tabii.

Botanik açıdan bakıldığında, manolya (Magnolia), Magnoliaceae familyasının üyelerindendir. Ağaçları, genellikle her dem yeşil ya da ilkbaharda yaprak döken türlere sahiptir. Çiçekleri büyük, çok kokulu olmayan; limonsu krem, pembe ya da mor tonlarındadır.

Kalın yaprakları ve sağlam çanak yapısıyla yalnızca güzellik değil, direnç de taşır.
Milyonlarca yıl önce, arılar henüz yokken bu kalın yapraklar bazı canlılar için güvenli bir sığınak olmuş olmalı. Bu dayanıklılık, onu yalnızca doğada değil, insanın hafızasında da kalıcı kılmıştır.

Batı’da zarafet ve soyluluğun simgesiyken, Doğu’da daha derin anlamlar taşır. Çin’de manolya, yüzyıllardır kadın güzelliği ve temiz ruhla özdeşleştirilir. Feng Shui’de beyaz manolya, evin enerjisini arındırmak ve dinginlik getirmek için kullanılır.

Amerika’nın güney eyaletlerinde ise manolya; hem direncin hem de zarafetin sembolüdür. Özellikle kölelik sonrası dönemde, Afro-Amerikan topluluklarında güzellik içinde güç bulmak anlamında metaforik bir yere sahiptir.

Bir manolya ağacının gölgesi, geçmişin izlerini taşıyan ama kökleriyle bugünü saran bir tür sessiz tanıklık gibidir.

Türkiye’de ise özellikle Ege ve Marmara’da park ve bahçelerin gözdesidir. Kokusu nostaljiyi çağrıştırır, sanki eski bir mektup zarfından süzülen bir parfüm gibi. Yeşilköy’de bir sabah yürüyüşü, Fatih’te bir akşam gezisi, Büyükada’da eski bir köşkün bahçesi ya da bir şiirin dizeleri… Manolya, tüm bu anıların arasından sessizce geçer.

Sadeliği, netliği ve kuvvetli direnciyle, Osmanlı döneminde bahçe düzenlemelerinde çalışan Almanlar tarafından dikildiği tahmin edilen manolya ağaçları, gölgelerinde dinlenmek için hâlâ yıllardır güven verir.

Yoktur bir ağaç gibisi, gövdesine sarılmadan durasın…

Tesadüf değildir ki milyonlarca yıl önce dinozorların yok oluşuna tanıklık eden manolyalar, tüm narinliğiyle var olma savaşının kazananıdır.

Yararlanılan Kaynak: Botanitopya-Benan Kapucu -Açık Radyo

İlgini çekebilir:

Çevre dostu mimarinin örneği: Sürdürülebilir yaşam, Casa Cosecha de Lluvia ve yağmur suyu yönetimi

Casa Cosecha de Lluvia, dağların kalbinde sürdürülebilirliğin ve yenilikçiliğin mükemmel bir örneğini sunuyor. Yağmur suyunu arıtan bu etkileyici yapı, çevre dostu tasarımıyla size ilham verecek!

Robert Hutchison Architecture ve Javier Sanchez Arquitectos tarafından tasarlanan Casa Cosecha de Lluvia (Yağmur Hasadı Evi) Mexico City’nin yaklaşık 140 kilometre batısında, Temascaltepec kasabasında inşa edilen etkileyici bir yapıdır. Bu dağ evi, sadece estetik açıdan değil, aynı zamanda sürdürülebilirlik ve çevresel duyarlılık açısından da dikkat çekici bir projedir.

Tasarım ve Konsept

Casa Cosecha de Lluvia, doğanın ve çevrenin tüm unsurlarını harmanlayarak tasarlanmış bir yapıdır. Robert Hutchison Architecture ve Javier Sanchez Arquitectos, bu projede geleneksel mimari unsurları modern teknolojilerle birleştirerek eşsiz bir tasarım ortaya koymuşlardır. Evin tasarımı, çevresindeki doğal peyzaj ile uyumlu olacak şekilde planlanmış ve yerel malzemeler kullanılarak inşa edilmiştir. Bu yaklaşım, yapının çevreyle bütünleşmesini sağlamış ve estetik açıdan doğal bir uyum yakalamıştır.

Sürdürülebilirlik ve Su Yönetimi

Casa Cosecha de Lluvia’nın en dikkat çekici özelliklerinden biri, yağmur suyunu toplama ve arıtma sistemidir. Evin tasarımı, yağmur suyunun etkin bir şekilde toplanmasını sağlayan bir altyapıya sahiptir. Çatı sistemleri ve su kanalları, yağışları toplayarak bu suyu depolama tanklarına yönlendirir. Depolanan su, evin çeşitli ihtiyaçları için kullanılmadan önce özel bir arıtma sisteminden geçirilir.

Bu sistem, suyun kalitesini artırarak güvenli bir şekilde kullanılmasını sağlar. Ayrıca, yerel su kaynaklarına olan bağımlılığı azaltır ve çevresel etkileri minimize eder. Bu yaklaşım, suyun sürdürülebilir bir şekilde yönetilmesini ve korunmasını sağlayarak, bölgedeki su krizine karşı etkili bir çözüm sunar.

Çevresel ve Toplumsal Etkiler

Casa Cosecha de Lluvia, çevresel sürdürülebilirlik açısından önemli bir örnek teşkil etmektedir. Proje, doğal kaynakların korunmasına ve çevre kirliliğinin azaltılmasına katkıda bulunur. Ayrıca, yerel malzemelerin ve işçiliklerin kullanılması, bölge ekonomisine destek olur ve yerel toplulukla olumlu bir ilişki kurulmasını sağlar.

Projenin etkisi sadece çevresel değil, aynı zamanda toplumsaldır. Casa Cosecha de Lluvia, yerel halk için bir eğitim aracı olabilir, sürdürülebilir yapıların ve su yönetim sistemlerinin faydalarını gösterir. Bu tür projeler, benzer bölgelerdeki diğer projelere ilham kaynağı olabilir ve çevre dostu mimarinin önemini vurgular.

Casa Cosecha de Lluvia, modern mimarlık ve sürdürülebilirlik prensiplerinin mükemmel bir birleşimidir. Robert Hutchison Architecture ve Javier Sanchez Arquitectos’un tasarımında ortaya koydukları yenilikçi su yönetim sistemi, hem estetik hem de çevresel anlamda dikkat çekici bir başarıdır. Bu dağ evi, sadece doğa ile uyumlu bir yaşam alanı sunmakla kalmaz, aynı zamanda çevresel duyarlılığın ve sürdürülebilirliğin önemini vurgular. Gelecekte benzer projelerin bu tür sürdürülebilir çözümleri entegre ederek çevresel etkileri azaltması beklenmektedir.

Project ekibi; Robert Hutchison, Javier Sanchez, Sean Morgan ve Berenice Solis.

Yapı mühendisi; Bykonen Carter Quinn.
Müteahhit ise Mic Mac Estructuras.

Fotoğraf ekibi; Cesar Bejar, Benedikt Fahlbusch, Alberto Kritzler ve Laia Rius Solá.

Bu da ilginizi çekebilir:

Sürdürülebilir mimari tasarımın yeni yıldızı: Ahşaptan ayırt edilemeyen pirinç kabuğu yapı malzemesi

Çiftçilerin isyanını, toprağın çığlığını duydun mu?

0

Dünyanın dört bir yanında çiftçiler meydanlarda seslerini yükseltiyor. Peki neden? Çünkü toprağın gerçek sahipleri, artık daha fazla susamıyor. Çığlıkları dünyaya yayılıyor, kulak veren var mı?

Çiftçinin cebindeki delik büyük. Mazot, gübre, tohum… Maliyetler uçuyor, ama ürün fiyatları yerinde sayıyor. Haliyle çiftçi de düşünüyor: “Üretmesem, parayı faize yatırsam daha mı iyi?” Kısa vadede haklı gibi görünebilir, ama toprağın ruhu sadece para kazanmaktan ibaret değil; üretmek, yaratmak gerek.

Toprağa dönmek, geleceği yeşertmek gerek. Çiftçiler sadece ekonomiyle değil, doğanın hışmıyla da mücadele ediyor. Aşırı sıcaklar, kuraklık, seller… Bir yılın emeği, tek bir fırtınada yok olup gidiyor. İklim değişikliği, tarımın dengelerini alt üst ediyor. Şimdi tarımda yeni bir dönem var: Hayatta kalma mücadelesi.

Tarım politikaları? Tam bir trajedi. Devlet destekleri büyük şirketlerin kasasına akarken, küçük çiftçiler kendi yağlarında kavrulmaya çalışıyor. Ama artık yeter! Küçük balık da isyan ediyor, çünkü köşeye sıkışmış durumda. Ve herkes biliyor ki, bu oyunun kuralları acımasız.

Borçlar çiftçinin omzunda devasa bir yük. Kredilerle ayakta kalmaya çalışıyorlar ama geri ödeme? Tam bir çıkmaz sokak. Borç batağı öyle bir hâl almış ki, bazıları için bu yükten kurtulmanın yolu kalmamış. Bu acı gerçekle yüzleşmek zorundayız: Borçlar, çiftçilerin yaşamını tehdit ediyor.

Toprak ve su, çiftçi için her şey demek. Toprak, sadece geçim kaynağı değil; yaşamın, kültürün, geleceğin temeli. Ama büyük şirketler gelip bu toprakları ellerinden aldığında, çiftçiler köşeye sıkışıyor. Su kaynakları ticarileştiğinde, isyan etmekten başka çare kalmıyor. Çünkü toprak ve su olmadan, hiçbir şey mümkün değil.

Çiftçilerin isyanı, sadece onların değil, hepimizin meselesi. Onların toprağa döktüğü alın teri, hepimizin geleceği. Bu çığlığı duymazsak, toprağın ve emeğin değersizleştiği bir dünyada yaşamak zorunda kalabiliriz.

Farkında mısın? Fark et isterim.


7. Uluslararası Solo Çağdaş Dans Festivali 31 Ağustos-1 Eylül’de Cermodern’de

0

Çağdaş/kavramsal dans alanında bireysel hareket üzerine farklı bir bakış sunmayı amaçlayan 7. Uluslararası Solo Çağdaş Dans Festivali 31 Ağustos – 1 Eylül tarihlerinde CerModern Açık Hava Sahnesi’nde izleyiciyle buluşuyor!

Sanatın tüm disiplinleriyle doğrudan ilişki kurmayı amaçlayan CerModern, günümüz dans sanatının en özgün yorumlarından olan bireysel dans kategorisine özel bir alan açıyor. Bu sene de “Düşünen Beden” kavramsalıyla izleyiciyle buluşacak olan festival, Türkiye’den ve dünyadan 21 sanatçıyı 2 gün boyunca Ankara’da ağırlayacak. Etkinlikte, ulusal ve uluslararası dans sanatçılarının performansları, atölye programları ve partiyle izleyiciye zengin bir program sunulacak.

Solo Çağdaş Dans Festivali ile ülkemizde modern dansın gelişimine katkıda bulunmak, tanıtmak, uluslararası düzeyde işbirliği yaratmak ve en önemlisi çağdaş sanatın toplumsal bir etkinlik olması amaçlanıyor.

CerModern Kültür ve Sanat Programları Yönetmeni Zihni Tümer ise dünyada köklü bir geleneği olan çağdaş dansın 50’li yıllardan bu yana ülkemizde, özellikle Ankara’da kurumsallaştığını, üstlendikleri sorumluluğun dansın marka değerine katkıda bulunmak olduğunu ifade etti.

İtalya, Arjantin, İspanya, Portekiz, Polonya, Gürcistan, Litvanya, Çekya ve Almanya’dan katılacak olan dans sanatçıları CerModern Açık Hava Sahnesi’nde performanslarını sergiliyor olacak. CerModern tarafından yürütülen programın danışma ekibi bu alanda öncü çalışmalar yapan Deniz Alp, Özgür Adam ve Galip Emre’den oluşuyor.

Biletler, Biletinial’da satışta!

Yeşil mimarinin geleceği: Tarımsal atıklardan mimarinin zirvesine; mısır koçanları karbon emici duvarlara dönüşüyor

Tarım atıklarının mucizevi dönüşümüne tanık olun: Mısır koçanlarından üretilen karbondioksit emen duvar kaplamalarıyla yeşil mimarinin geleceği şekilleniyor! Sürdürülebilirliğin sınırlarını zorlayan bu yenilikçi projeyi keşfedelim!

İnşaat ve mimarlık dünyası, sürdürülebilirlik arayışında her geçen gün daha yenilikçi çözümler geliştiriyor. Doğal kaynaklar hızla tükeniyor ve iklim değişikliği etkilerini her yerde hissettiriyor.

Peki, biz bu değişen dünyada ne yapmalıyız?

İşte tam bu noktada, StoneCycling, Circular Matters ve Studio Nina van Bart’ın birlikte yürüttüğü muhteşem bir proje devreye giriyor. Tarımsal atıkları yenilikçi bir yaklaşımla dönüştürerek sürdürülebilir mimaride çığır açıyorlar. Mısır koçanlarından üretilen karbondioksit emen duvar kaplamaları, hem çevreye fayda sağlıyor hem de estetik açıdan büyüleyici. Bu yazıda, yenilikçi projenin etkileyici detaylarını keşfedecek ve mısır koçanlarının nasıl çevre dostu yapı malzemelerine dönüştüğünü okuyacaksınız!

Mısır koçanları, tarımsal faaliyetlerin bir yan ürünü olarak bol miktarda bulunan ve genellikle atık olarak değerlendirilen bir malzemedir. Ancak, mısır koçanlarının içerdikleri karbon nedeniyle karbondioksit emme potansiyelleri bulunmaktadır. Bu özellikleri sayesinde, mısır koçanlarının yapı malzemesi olarak kullanılması, binaların karbon ayak izini azaltmaya yardımcı olur.

Malzeme şirketi StoneCycling, danışmanlık firması Circular Matters ve tasarım aşamasın da Studio Nina van Bart’ın imzasını taşıyor. Bu yenilikçi yeşil çevre uygulamaları kadar, bu projelerin arkasında yer alan şirketlerin de önemi büyük. Şimdi, sürdürülebilirliği ve estetiği bir araya getiren bu heyecan verici girişimlerin arkasındaki vizyoner şirketler hakkında sizlere bilgi vermek istiyorum.

StoneCycling sürdürülebilir bina malzemeleri üretmeye odaklanmış bir şirkettir. Şirket, inşaat atıklarını ve geri dönüştürülmüş malzemeleri kullanarak yeni yapı malzemeleri yaratır. StoneCycling, atıkları yenilikçi ve estetik açıdan hoş malzemelere dönüştürme konusunda bir öncüdür. Mısır koçanlarının kullanımı da bu sürdürülebilirlik yaklaşımının bir parçasıdır.

Circular Matters, döngüsel ekonomiyi destekleyen projeler ve malzemeler geliştiren bir girişimdir. Mısır koçanlarını duvar kaplamalarına dönüştürme projesi, atık yönetimi ve geri dönüşümün nasıl inovatif ürünlere dönüştürülebileceğine dair güzel bir örnek teşkil eder. Bu tür projeler, hem çevresel fayda sağlar hem de malzeme israfını azaltır.

Studio Nina van Bart, yaratıcı ve sürdürülebilir tasarım çözümleri geliştiren bir stüdyodur. Mısır koçanlarını kullanarak karbondioksit emen duvar kaplamaları üretmek, stüdyonun çevre dostu tasarım ve malzeme araştırmalarına verdiği önemi gösterir. Bu tür projeler, estetik ve sürdürülebilirliği bir araya getirerek yenilikçi çözümler sunar.

Karbondioksit emme kapasitesi

Mısır koçanlarının karbondioksit emme kapasitesi, bu malzemelerin yapısında bulunan doğal karbon bileşikleri sayesinde mümkündür. Karbon, belirli koşullar altında atmosferden karbondioksiti emebilir ve bu sayede çevreye yayılan karbon miktarını azaltabilir. Mısır koçanlarının duvar kaplamalarında kullanılması, binaların iç mekan hava kalitesini iyileştirebilir ve genel olarak daha sürdürülebilir bir yapı çevresi oluşturabilir.

Üretim süreci

Mısır koçanlarından karbondioksit emen duvar kaplamaları üretmek, birkaç aşamalı bir süreç gerektirir:

  1. Toplama ve Hazırlık: Mısır koçanları, tarımsal alanlardan toplanır ve temizlenir.
  2. Parçalama ve İşleme: Koçanlar, uygun boyutlarda parçalara ayrılarak işlenir.
  3. Karbonlaştırma: Parçalanmış mısır koçanları, karbon emme kapasitelerini artırmak amacıyla belirli bir ısı ve basınç altında karbonlaştırılır.
  4. Kompozit Malzeme Üretimi: Karbonlaştırılmış koçanlar, diğer bağlayıcı malzemelerle karıştırılarak kompozit yapı malzemesi haline getirilir.
  5. Şekillendirme ve Kaplama: Elde edilen kompozit malzeme, istenilen boyut ve şekillerde duvar kaplamaları olarak şekillendirilir ve son olarak yüzey işlemleri yapılır.

Potansiyel faydaları ve uygulama alanları

Çevresel fayda

Mısır koçanlarından üretilen karbondioksit emen duvar kaplamaları, çevresel faydaları ile öne çıkar. Bu kaplamalar, atmosferdeki karbondioksiti emerek, binaların karbon ayak izini azaltır ve böylece iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir rol oynar. Ayrıca, tarımsal atıkların değerlendirilmesiyle atık yönetimi sorunlarına da çözüm sunar.

Sürdürülebilir malzeme

Mısır koçanları, yenilenebilir bir kaynak olması nedeniyle sürdürülebilir bir yapı malzemesi olarak kabul edilir. Bu malzemelerin kullanımı, inşaat sektöründe sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşmada önemli bir adım teşkil eder. Doğal ve yenilenebilir malzemelerin tercih edilmesi, çevre dostu binaların inşasını destekler.

Estetik ve fonksiyonellik

Mısır koçanlarından üretilen duvar kaplamaları, estetik açıdan çekici ve fonksiyonel bir çözüm sunar. Doğal malzemelerin kullanımı, iç mekan tasarımlarında sıcak ve doğal bir atmosfer yaratır. Ayrıca, bu kaplamalar, iç mekan hava kalitesini iyileştirebilir ve enerji verimliliğine katkıda bulunur.

Uygulama alanları

Bu yenilikçi duvar kaplamaları, çeşitli uygulama alanlarına sahiptir:

  • İç Mekan Tasarımı: Estetik ve sürdürülebilir duvar kaplamaları, iç mekan tasarımlarında kullanılabilir.
  • Yeşil Binalar: Karbon ayak izini azaltmak isteyen binalar için ideal bir malzeme olabilir.
  • Ticari ve Konut Projeleri: Hem ticari hem de konut projelerinde, çevre dostu ve estetik çözümler sunar.
  • Kamu Binaları ve Eğitim Kurumları: Sürdürülebilir ve sağlıklı yapı malzemeleri kullanımı, kamu binaları ve eğitim kurumları için önemlidir.

Bu tür projeler, mimarlık ve inşaat sektöründe çevreye duyarlı çözümler geliştirilmesine ve uygulanmasına katkıda bulunarak, daha sürdürülebilir bir gelecek için önemli adımlar atılmasını sağlar. Bu yenilikçi yaklaşım, hem çevresel fayda sağlamakta hem de estetik ve fonksiyonelliği bir araya getirerek, sürdürülebilir mimarlık alanında yeni ufuklar açmaktadır.

Hep birlikte, daha yeşil ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etme yolunda atacağımız bu adımlar, gezegenimizi koruma mücadelemizde büyük bir fark yaratacak!


Bu da ilginizi çekebilir:

Sürdürülebilir mimari tasarımın yeni yıldızı: Ahşaptan ayırt edilemeyen pirinç kabuğu yapı malzemesi https://gaiadergi.com/surdurulebilir-mimari-tasarimin-yeni-yildizi-ahsaptan-ayirt-edilemeyen-pirinc-kabugu-yapi-malzemesi/

Yasayı sokakta biz yazacağız!

Toplumda bir karşılığı olmayan ve fakat iktidar tarafından köpürtülen Güvenli Sokaklar Derneği’nin oluşturduğu fason algı sonucunda, adı hâlâ “hayvanları koruma” olan 5199 numaralı yasadan “koruma” kavramı söküp çıkartıldı. Adı hayvanları korumak olan yasa geçtiğinde ise artık “insan yaşamı” odağa alınarak, çıkarlar çatıştığı anda hayvanların katli ve tecriti yasalarla korunmuş olacak. Yasal her kanunun meşru olmadığını sokakta haykıran milyonların karşısında ise vahşet çığırtkanları var. Yıllardır, özellikle sosyal medya mecralarında başlattıkları dezenformasyon dolu manipülasyon çalışmaları ile sokakta yaşayan köpekleri düşmanlaştıran, iktidarın faşizmi inşasında köpeklere dönük nefreti araçsallaştırmasına olanak tanıyan, sokakları güvenli hale getireceği iddiası ile her köşe başını hayvanların kanı ile sulamaya ant içmiş, mahalle sakinlerimiz olan köpeklere dönük şiddet çağrıları yapan ve bu şiddetin toplumu sürükleyeceği travmalardan bihaber olan Güvenli Sokaklar Derneği var. Bu derneğin kurucusu ise cins köpek üreterek satan bir köle taciri.

Hayvanları korumayı bir türlü başaramayan 5199 sayılı kanun ise 2004 yılında “oy birliğiyle” kabul edilmişti. Bugünün katliam çığırtkanları o günlerde gözleri yaşlı, merhamet timsalleri olarak boy gösteriyorlardı. Partili cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşi de bu sürecin en önemli figürü idi. Fakat oybirliği ile kabul edilse de bu yasanın buyurduğu gibi, hayvanların sokaklarda, yaşadıkları mahallelerde yaşam kalitelerini artıracak önlemler hiçbir zaman alınmadı. Bugün hedef haline getirilen 6. maddede ifade edilen Kısırlaştır-Aşılat-Yerinde Yaşat modeli hiç denenmedi. Bugün bu maddenin yerine önerilen Kısırlaştır-Aşılat-Barınaklarda Topla-Sahiplendir modeli ve ötenaziyi örtülü olarak geçirecek yasa tasarısı ise iktidar vekillerinin Tarım Komisyonu’nda sahip oldukları çoğunluk vasıtasıyla mecliste oylanmak üzere geçti ve dün itibarıyla genel kurulda tartışılmaya başlandı. Bu akşam da oylamaya geçilerek, sokakta yaşayan hayvanların idam fermanına son mühür basılmış olacak.

Komisyon süresince başkanın, AKP ve MHP’li üyelerin tarihe geçen utanmazlıklarıyla muhalefetten yükselen her türlü sağduyulu sese kulak tıkadıklarına, tek adamdan gelen emre nasıl koşulsuzca itaat ettiklerine şahit olduk. Muhalefetin toplayamazsın, hapsedemezsin, öldüremezsin derken kullandığı argümanlar bilimsel, hukuki ve etik pek çok açıdan kurulmuş olmasına rağmen iktidarda hiçbir karşılık bulmadı. Hipnotize olmuş gibi, gözlerini kan bürümüş halde köpeklerin türlü işkencelerle toplatılmaları, ölüm kamplarında her türlü istismara açık şekilde hapsedilmeleri, uyutma/ötenazi gibi sözde insani katliam planlarıyla öldürülmeleri geçtiğimiz hafta mecliste AKP ve MHP vekillerinin sırıtışları arasında geçirildi. İlk maddenin okunmasından itibaren bu sırıtışı suratlarına asan bu vekillerin tarih önünde hesap vereceklerine güvenimiz elbette tam. Fakat biz bu sırıtışın nasıl bir örgütlü kötülükten kaynaklandığını, bu özgüvenin nereden geldiğini de anlamalıyız. Yaşamı savunanlar endişeyle, kendi türünden olmayan bir canlının yaşamı için mücadele ederken; sırıtanlar kendi ceplerinin, ekonomik işbirliklerinin derdinde, halkın iradesini de yok sayarak, kendi tabanlarına da meydan okurcasına meclisten sanki ilaç, mama, inşaat şirketleri yönetircesine bu katliam planından nasıl nemalanacaklarını düşünüyorlar elbette! Toplamadan başlayarak öldürmeye kadar yaşanacak her süreç hangi patronlara peşkeş çekilecek, kimler cebini dolduracak…

Genel kurul süreci ise aynı utanmazlık ile devam ediyor. İktidar vekilleri tartışmalar süresince koltuklarında oturmayı bile gereksiz buluyorlar. Muhalefetin rasyonel argümanları meclis kürsülerinden çıkıp bir duvara çarpıp dönüyor sanki. Oluşan yankıya dikkat edilmeli fakat! Vekillerin sesleri mecliste sağır kulaklara, donuk zihinlere ulaşamıyor olsa da sokaklarda, meydanlarda, evlerde, işyerlerinde insanlar kulak kesilmiş bu sesi dinliyorlar. Yaşamın nasıl savunulduğunu, insanın da bir hayvan olarak diğer hayvanlara, canlılara ihtiyacını, birlikte yaşamın olanaklarını kimseyi öldürmeden bulmanın yolunu tartışıyor ve mahallelerindeki köpekleri toplamaya gelenlere karşı nasıl mücadele edeceklerini planlıyorlar. Meclisten kovulan halk, parklarda toplanıp genel kurulu canlı yayından birlikte takip ediyor, kendi kurulunu kendi komisyonunu kurmanın olanaklarını araştırıyor. Mecliste yaşamı savunan vekiller de bu iradeden güç alarak uzun ve yorucu toplantılara rağmen inatla yaşamı savunmaya devam ediyorlar!

Ve yaşamdan yana tüm tarafların ısrarla vurguladıkları bir şey var: Hiçbir zaman denenmeyen Yakala-Kısırlaştır-Yerinde Yaşat modelini deneyelim, kısırlaştırma seferberliği ile birkaç yıl içerisinde popülasyonu kontrol altına alalım! Fakat iktidar gerçekten yaşatmak istiyor mu? Hayvanlar için sokaklara dökülen bir kesimin de sürekli attığı slogandaki gibi “devlet yaşatır, devlet öldürmez” mi?

Hatırlayalım, bu yasa 2004 yılında oy birliğiyle kabul edilmişti. Bu tarihten itibaren yasanın belediyelere yüklediği sorumluluklar birkaç örnek dışında yerine getirilmedi. Peki, yasaya açıkça karşı çıkmayı da göze alarak bu belediyeler görevlerini neden yerine getirmedi? 2004 öncesinde popülasyon kontrol yöntemi olarak uygulanan Yakala-Öldür politikası ve belediye pratiklerine bu davranışın yerleşmesinde aranabilir bunun cevabı. Şu soruyu sormak gerekir: Oy birliğiyle, yaşatmak için bir yasa çıkartılmış olsa da, hayvanların yaşamı gerçek anlamıyla herhangi bir kamu yetkilisinin umurunda mı? 2004 yılında, yıllarca kendilerini öldüren, aç bırakan, dağa taşa atan belediyelerin korumasına verilen sokakta yaşayan köpekler başta olmak üzere pek çok hayvan, gerçek anlamda hiç korunmuş mudur? Bu yasanın açıkça en büyük handikabı, hayvanların cellatlarının korumasına terkedilmesidir. 20 yıl sonra ise gelinen noktada zaten hiçbir zaman korumak istemeyen, yasaları çiğneyen, hayvanlar için ayrılan bütçeyi nereye harcadığı belli olmayan, yasada geçici bakımevi olarak geçen alanları hayvanlar için cinsel ve fiziksel istismarın yaşandığı nihayetinde de deterjanlarla, zehirlerle, küreklerle ya da bakımsızlıktan öldürüldükleri alanlara çeviren belediyeler zaten hiç yaşatmak istemiş miydi? Belediyeleri denetimsiz bırakan devlet kurumları yani devlet yaşatır mı?

Kimden kimi yaşatmasını istiyoruz?

Yasa yokken zaten öldürülen hayvanlar yasanın gölgesinde de farklı biçimlerle öldürülmeye devam etmiştir. Yasal düzlem biçim değiştirse de hayvanlar hep aynı şekilde ölmüştür: Zehirlenerek, dövülerek, tecavüz edilerek, kürekle kafasına vurularak, açlığa susuzluğa terkedilerek… Denetimsizlik, yetkililerin hesap vermeyecek olmalarına duydukları kayıtsız şartsız güven sürdükçe de hayvanlar hiçbir zaman korunamayacaktır. Hayvanlar yasa korumasında olsun ya da olmasın hep aynı kişiler tarafından ve hep aynı şekilde öldürüldü, istismar edildi, tecavüze uğradı.

Şimdi de yasa tekrar biçim değiştiriyor. Hâlâ görüşülüyor olsa hayvan hakları savunucuları olarak farkındayız, istedikleri gibi geçirecekler. Fakat bir farkla! Geçirdikleri yasayı kabul etmeyen kitlelere karşı, yasal ama hukuksuz, adaletsiz bir yasa geçirecekler. Ve günlerdir sokaklarda haykırdığımız gibi bu sefer halk kendi iradesini ortaya koyacak ve ilgili tüm öznelerle yan yana gelip bu yasayı tanımayacağız! Yasayı sokakta biz yazacağız!

25 Mayıs’tan bu yana Ankara, İstanbul, Adana, Antalya, Alanya, İzmir ve Trabzon’da ve pek çok ilçede sokaklarda köpeklerin yaşam hakkını savunan hak savunucuları olarak toplumda yarattığımız farkındalığı çoğaltacak, sokaklarımızı da biz güvenli hale getireceğiz sokaklarımızda yaşayan hayvanlarımızı da biz koruyacağız. Mecliste günlerdir yaşananlar çok açıkça göstermiştir ki bu meclis kendisini ortadan kaldırmıştır. Saray’dan gelen kapalı zarfların onay mercii haline gelmiş bu meclisi tanımıyoruz! Halkı meclisini halktan çalanları da kapı dışarı edeceğiz!

Ankara’da kurduğumuz Kuğulu Komisyon ile yaşam hakkı savunucularıyla, hukukçularla, veteriner hekimlerle, hekimlerle, öğretmenlerle, felsefecilerle, sosyologlarla, psikologlarla ve ilgili tüm öznelerle bu yasayı biz yazacağız! İşgal edilmiş meclisi sokakta biz yeniden kuracağız!

#KatliamaOyumHayır çağrısı için milletvekili listesini içeren bağlantı https://docs.google.com/file/d/1eVTE2PkL3HlYnTsP7bjiwqPwGY4mSpW3/edit?filetype=msword

Yaşam İçin Yasa sosyal medya hesapları:
https://x.com/yasamicinyasa
https://www.facebook.com/yasamicinyasainisiyatifi/
https://www.instagram.com/yasamicinyasainisiyatifi/
https://yasamicinyasa.com

Sokaktayım Yanındayım sosyal medya hesapları:
https://www.instagram.com/sokaktayimyanindayim/
https://x.com/gerceksokakta

Hayvan, Yaşam, Özgürlük İnisiyatifi sosyal medya hesapları:
https://x.com/hayvan_yasam
www.instagram.com/hayvanyasamozgurluk/
https://www.facebook.com/hayvanyasamozgurluk

Dimitris Sotakis: “Kurgu söylemek istediklerimi söylemek için bir anahtar”

Dimitris Sotakis’ten ilk olarak Büyük Hizmetkar romanını okudum. Yarattığı heyecanla hemen diğer kitaplarına yöneldim. Bu arada arkadaşlarım da kitaplarını okumaya başladı. Yazı dili, anlatımı, romanlarına yerleştirdiği düşünceler, yarattığı duygular, bir süre bunlardan bahsettik. Derken bir söyleşi yapma fikri doğdu. Aşağıda bu söyleşiyi bulacaksınız. Keyifle okumanız dileklerimle.

Merhaba Sevgili Dimitris Sotakis, Sizinle söyleşmek büyük mutluluk. Önce okurlarımıza sizi tanıtmak isteriz. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Dimitris Sotakis kimdir? 

Kimliğiniz hakkında konuşmak o kadar kolay değil, özellikle de onu kendiniz tanımlamakta zorlanıyorsanız. Ben içinde yaşadığımız dünya hakkında kendi bakış açısını vermeye, insan olarak yaşadıklarımız hakkında kendi gerçeğini anlatmaya çalışan biriyim. Pratik olarak konuşursak, çoğunlukla roman yazıyorum ve çalışmalarımın dünyanın çeşitli yerlerine çevrildiğini görecek kadar şanslıyım, bu şüphesiz harika bir şey.

Bildiğimiz kadarıyla beşi Türkçeye çevrilmiş on bir romanınız ve bir de öykü derlemeniz var. Peki, bu listeye yenileri eklendi mi? 

Son kitabım “Yarım Kalp“, Türkiye’de sadece bu yıl TUDEM yayınları tarafından yayımlandı. Kaçırdığımız hayat ve onu geri kazanmak için gösterdiğimiz çaba hakkında bir kitap.

Kitaplarınızın Fransızca, Türkçe, Sırpça, İtalyanca, Felemenkçe, Çince ve Danca’ya çevrildiğini biliyoruz. Bunların dışında Yeni çeviriler oldu mu? Kimler daha çok sevdi Sotakis’i?

Kitaplarımın bu kadar çok dilde yayınlandığını görmek beni heyecanlandırıyor çünkü bu kadar farklı kültürlere ve yaşam tarzlarına sahip insanlarla iletişim kurmanın en iyi yolu bu, bu gerçekten harika bir duygu. Eminim milliyet sayılmaz, beni ilgilendiren insan unsurudur ama Türkiye’de çalışmalarımı beğenecek bu kadar çok okuyucu olduğu için çok mutluyum.

Yazıda ilhama mı yoksa çalışmaya mı inananlardansınız?

İlhama pek inanmıyorum, bence ilham, “çağırdığınızda“, yaratıcı bir moddayken, gelecektir. Kitaplarım çoğunlukla sembolik, fikirlerimi tanımlamaya, kendimi açıklamaya, kafamı kurcalayan meseleleri, insanlıkla ilgili meseleleri, insanların dünyanın bu çağında nasıl yaşadıklarını ele almaya çalışıyorlar, bu yüzden bu kitapları yazarken kendi sorularımı yapıyorum, en iyi yapabileceğim şey bu.

Romanlarınızda (tabii dilimize çevrilen) toplumsalın yan etkilerini deşifre eder bir haliniz var. Öyle ki bunu bir duygu olarak da okura geçirmeyi başarıyorsunuz. Niyetiniz bu mu oluyor yoksa bu bir sonuç mu?

Muhtemelen hem niyet hem de sonuçtur. İçimde çok sık olan ve kitaplarım için itici bir güç oluşturan bir şey, insanların mutluluğu elde etmek için neleri feda ettikleri, insanların bulundukları zamandan ve yerden zevk almak için yaptıklarıdır. Ama genellikle olan şey, insanların hayatın temel ilkelerini unutmasıdır, çok fazla hata yaparız ve bunu fark ettiğimizde geç olur.

Yine romanlarınızda hep bir delilik hali söz konusu. Sıkıcı gerçekliği esnetmek ve gerçeklikte kurguya yer açmak için olduğunu söylemişsiniz bir söyleşinizde. Bunu biraz açmanız mümkün mü? Ve karakterlerin bu delilik haline geçişlerini güçlü kılan yan, psikolojiye dair duyulan yoğun ilgiden mi besleniyor?

Bir şey yazdığımda amacım gerçeklikten kaçmaktır. Hayatlarımız çoğu zaman çok sıkıcıdır, gerçeklik çok öngörülebilir ve çok vasattır, bu yüzden sanat yeni yollar, üzerinde yürünecek yeni yollar açmanın bir yoludur. Bu yüzden kurgu benim için söylemek istediklerimi söylemek için büyük ve önemli bir anahtar. Bir okuyucu olarak basit bir gerçek hikaye beni cezbedemez, kendi hayatımda bile bir şeye girmek için her zaman rüya gibi bir öğeye ihtiyacım var.

Nasıl gelişiyor bir romanın yazılma süreci içinizde? Nelerden besleniyorsunuz? Nasıl çalışıyorsunuz? Mesela Yarım Kalp’e bakalım. Oradaki gibi hayallerinin peşinden gitmekten vazgeçmek üstüne düşünmek mi sizi bu romanı yazmaya sürükledi?

İnsanların beni tetiklediği izlenimine kapılıyorum. İnsanların ne söylediğini, benim ne gözlemlediğimi, nasıl düşündüklerini, gözlemlemek, dinlemek, en ufak ayrıntılara bile dikkat etmek her zaman çok önemlidir. Asla bir kitap yazmaya başlayamam, eğer kafamın içinde yazmadıysam, kitap önce içimde yazılır. Ama her zaman büyük bir fikir beni yönlendiren fikirdir, hikaye bazen söylemek istediklerim için bir bahanedir, bu yüzden hikayeyi fikirlerimi ifade etmek için kullanırım.

Hezeyanlar, rüyalar ve okuru yüz yüze bıraktığınız gerçeklik eleştirileri; bunları Dimitris Sotakis’in alametifarikaları olarak okuyabilir miyiz? Sizin hayatınızda da rüyalar bu kadar etkili mi?

Kesinlikle, hayatım bir rüya (umarım bir kabus değildir). Rüya, gerçeklikten sapma, benim güvenli zeminim, benim olarak tanıdığım yer. Bir rüya her zaman bir umudu gizler, hayatımızın sadece göründüğü gibi olmadığına dair bir umut, bu son değil, bekleyecek daha çok şey var. Bu yüzden hayallerim olmadan kaybolurdum.

Yapay zeka günümüzün en popüler konularından biri sizce edebiyata etkileri nasıl olacak?

Bence etkilemeyecek. Ya da sadece bir oyun olarak etkileyecektir, çünkü her şeyi ciddi şekilde etkilemez. İnsan doğası her zaman bir adım öndedir, hayatta kalmak ister, bu yüzden yapay zekanın bir düşman veya tehlike olmadığını düşünüyorum.

Bugünlerde üstünde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? 

Yarım Kalp sonuncusuydu ama eminim yakın gelecekte daha fazlası gelecek!

Son olarak Türkiye’deki yayınevinizin sonbaharda sizi Türkiye’ye davet etmek istediği yönünde duyumlar aldık. Doğru mudur? Okurlarınızla buluşmak için Türkiye’ye gelecek misiniz?

Bu doğru ve bu konuda çok hevesliyim! Türkiye’yi seviyorum ve oradayken her zaman harika zaman geçiriyorum! Yayınevim gerçekten harika ve kitaplarımla harika bir iş çıkarıyor ve bunu gerçekten takdir ediyorum. Türk okuyucularımdan çok sevgi görüyorum ve bunun için teşekkür ederim!

Okurlarımıza son olarak ne söylemek istersiniz?

Hepinizi çok yakında görmeyi umuyorum, bağlılığınız ve sahip olduğumuz iletişim için minnettarım.

Teşekkürler.

Dimitris  SOTAKİS, 1973’te Atina’da doğdu. İlk romanı Ev 1997’de yayımlandı. On bir romanı ve bir de öykü kitabı var. Kitaplarından, Soluğun Mucizesi (Türkçesi, Yılmaz OKYAY), Bir Süpermarketin Hikayesi (Türkçesi, Yılmaz OKYAY, İbrahim ARIK), Romanyalıyı Yiyen Yamyam (Türkçesi, Yılmaz OKYAY, İbrahim ARIK), Büyük Hizmetkar (Türkçesi: Fulya AKTÜRE), Yarım Kalp (Türkçesi: Fulya AKTÜRE)- TUDEM Deli Dolu Yayınları tarafından dilimize kazandırıldı.