Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Hayvan Hukuk Özgürlük!

“Şiddet ve ahlak arasındaki ilişkinin çerçevesi, hukuk ve adalet kavramları tarafından çizilir.”
Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Walter Benjamin[1]

Franz Kafka Ceza Kolonisinde[2] adlı öyküsünde mahkumun sırtına henüz kendisinin bile bilmediği bir suçu kazıyan ve bu yazılı suçun üzerinden kurbanını öldürünceye dek geçen bir işkence/ölüm makinesi tasvir eder. Bu tasvirdeki detaylar pek çok okuyucuda işkencenin ve cinayetin seyirlik bir etkinliğe dönüştürülmesi açısından dehşet, kurbanın yaşadığı çaresizlik açısından ise acıma duygusu uyandırır. Zira bu öyküde kurban neyle suçlandığını bilmeden, aklının alamayacağı bir acıya mahkum bırakılır. Okuyucuyu rahatsız eden bir diğer konu ise iktidarın yetkisinin sınırsızlığıdır. İktidar her an her şeyi suç addedebilirken uygulayacağı ceza için yeni yöntemler ve araçlar belirleyebilir. Bu sınırsızlık yalnızca kurmaca bir evrene değil, modern iktidar biçimlerine de aittir.

Kafka’nın öyküsünde mahkumun suçunun muğlaklığı ile iktidarın mutlaklığı bu işkence ve cinayet makinesinin yarattığı vahşetin ölçüsünü artırır. Pek çok öyküsünde olduğu gibi Kafka bu öyküsünde de bir dış gözlemcinin bakış açısından, kurulan bu işkence düzeneği ile insan türünün bürokratik aklıyla yaratabileceği şiddetin düzeyinin ne ölçüde absürtleşebileceğini tasvir eder. Bugün yalnızca Türkiye’ye değil, küresel ölçekte siyasi gelişmelere baktığımızda yaşananları kavramakta zorlanmamızın nedenlerinden biri de bu absürtlükten doğan o derin uçurumdur. Şiddet toplumun geneline yayılacak biçimde olağanlaştırıldıkça bireysel yaşamlarımızda etik referanslar bulmakta zorlanırız. Bugün bu etik uçurum Türkiye’de en çıplak haliyle insan-dışı hayvanlarla ilişkilerimizde mevcuttur.

Bu uçurum 2004’te kabul edilen Hayvanları Koruma Kanununda 2024 yılında gerçekleştirilen değişikliklerle insan-hayvan ilişkisinde derinleşti. İnsan yaşamı öncelenerek sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı bağlamında sokakta yaşayan hayvanlar insan yaşamı için bir tehdit unsuru olarak tanımlandı. Kanunun 2004’te kurulan hayvan refahını gözeten ekseni 2024’te antroposentrik bir alana kaydırıldı. Ve ardından sıradan vatandaşların da belediyelerin de fail olduğu, hayvanlara yönelik pek çok hak ihlali gerçekleşti, gerçekleşmeye devam ediyor. Ana akım ve sosyal medya platformları eliyle ise bu olaylar insanların güvenliğinin tesis edilebilmesi için gerekli, sıradan müdahaleler olarak yansıtılarak olağanlaştırıldı.

Yasa değişikliği henüz bir kulis haberi niteliğindeyken pek çok hayvan hakkı savunucusu; bu yasanın sokakta yaşayan hayvanların yok edilmesi için yaratılacak bir şiddet mekanizmasının bürokratik zeminini hazırlayacağını, bir katliama yol açacağını ve adeta bir ceza kolonisi kuracağını öngörerek yetkililere hayvanları da gözeten sağduyulu kararlar alma çağrısında bulunmuş olsa da, yasanın meclise gitmesi ve kabul edilmesi önlenemedi. Yasanın meclise taşınması süreci, bazı grupların sosyal medya aracılığıyla köpek popülasyonunun artışı ve özellikle çocukların güvenliği hakkında yanlış algı yaratması, zoonoz hastalıklar başta olmak üzere hayvanları düşmanlaştıran gerçek dışı haberlerle toplumu endişeye sürüklemesiyle hızlandı. Bu manipülatif sürece karşılık sokaklarda, barınaklarda, mecliste, pek çok şehirde aylarca eylemler gerçekleştirildi, gece-gündüz devam eden yaşam nöbetleri tutuldu. Yasaların öldürmek için değil yaşatmak için çıkarılması konusunda çağrılar yapıldı.

Meselenin yalnızca etik değil, aynı zamanda bilimsel ve ekolojik etkileri de gündem edildi. Asıl kabahatlinin doğaları gereği varlığını sürdürmek isteyen köpekler değil; insan, hayvan ve çevre sağlığını gözetmeyen belediye yetkilileri olduğu; bu yetkililerin, yirmi yıl boyunca kısırlaştırma ve aşılama yapmadıkları, hayvanlarla insanların ortak yaşamı için üzerlerine düşen görevi yerine getirmedikleri belirtildi. Bilim insanlarının ‘kısırlaştır-aşılat-yerinde yaşat‘ formülü ile bu artışın kısa zamanda kontrol altına alınabileceği, öldürmenin ise sorunu yalnızca kısa vadede çözülmüş gibi göstereceği çağrılarına ise kulak asılmadı. Hayvanların insan yaşamına doğrudan bir fayda sağlamasalar bile yaşam hakkına sahip oldukları tartışmasız olsa da; sokaklardan tecrit edilecek hayvanların yerini yaban hayvanlarının alacağı ve bunun insan yaşamı için öngörülemeyen sonuçları olabileceği meclise bilimsel referanslarla iletildi. Zira mahallelerde insanlarla birlikte yaşamaya alışmış bu hayvanlar, aynı zamanda yaban hayatı ile insan yaşam alanları arasında bir bariyer görevi görmektedir. Ve doğa boşluk kabul etmemekte, yok edilen köpeklerin yerini başka canlılar hızla almaktadır. Ve yine insan türü bu canlılara da yaşam hakkı tanımadan, ekolojik tahribatına hız kesmeden devam etmektedir.

Tüm çağrılara kulak tıkayan iktidar faturayı gerçek sorumlulara ödetmek yerine sokakta yaşayan hayvanların canıyla ödetmeye karar vererek asıl görevleri hayvanların tedavisi ve rehabilitasyonu iken; görevlerini suistimal edip, mesleki etik ilkelerine ihanet eden veteriner hekimleri ve belediye görevlilerini 7527 ile ödüllendirdi. Katliam yasasıyla birlikte, belediye barınakları sokakta yaşayan hayvanlar için birer ceza kolonisine dönüştü. Dayanılmaz tecrit koşullarına maruz bırakılan hayvanlar, akla hayale gelmeyecek zalimliklerle buz gibi ölümlere mahkum edildi. Hayvanlar sokaklardan adeta silindi, bakım veren insanlarsa marjinalleştirildi.

Bugün sokakta kuyruğunu bacakları arasına saklayarak, fark edilmemeyi umarak kaçan bir köpek, bir insanı tarih öncesi mitolojik bir varlıkla karşılaşmışçasına şaşırtabilir. Ve ilk şaşkınlığından kurtulan, vicdan sahibi herkes bu zavallı yaratığın başına gelebilecekleri düşünerek kahrolur.

Çünkü hayvanlar için kurulan ceza kolonisinde kurbanlara uygulanan şiddetin bir ölçüsü yok. Bu kolonide eski/yeni pek çok işkence ve öldürme tekniği uygulanmakta. Kafasını kürekle ezerek öldürme, vücuda yüksek doz anestezik madde ve/veya deterjan enjekte ederek öldürme, dirgenle öldürme, soğuk hava deposuna yarı baygın bırakarak öldürme, aç bırakarak öldürme, birbirlerini öldürmelerini/yemelerini sağlayacak ortamlar tasarlayarak öldürme, besleme yasağı koyarak öldürme, ateşli silahlar kullanarak öldürme, cinsel istismar ve tecavüzle öldürme, toplu mezarlara canlı canlı gömerek öldürme bugünkü iktidarın hayvanlar için belirlediği yok etme yöntemlerinden yalnızca bazıları. Keza barınaklardan gelen görüntüler de bu yöntemleri en çarpıcı biçimde ifşa etmektedir.

Bu ölçüsüz şiddet, yalnızca iktidarın değil, toplumun da failleştiği bir zeminde mümkün oldu. Halbuki yirmi yıldır yürürlükte olan Hayvanları Koruma Kanununun 6. maddesi kısırlaştırmayı, aşılamayı ve yerinde yaşatmayı belediyelerin görevleri arasında sayıyordu. Yirmi yıl boyunca kendi sınırlarındaki hayvanların sağlığını ve üreme faaliyetlerini kontrol etmek için aldıkları ödenekleri amacına uygun kullanmayan belediyeler katliam yasası yürürlüğe girdiğinde diğer belediyelerle öldürme yarışına girdiler. Sıradan insanlar belediyeleri arayarak sadece havlamasından rahatsız oldukları için sokaklarındaki köpeklerin toplatılması ve öldürülmesi için ihbarlar yağdırdılar. Belediyelerin yetişemediği yerlerde vatandaşlar kendilerine görev edinerek köpek avına çıktılar. Hayvan katilleri eylemlerini meşru göstermek için “devlet hayvanları öldürmemiz için yasa çıkardı” dediler. Hayvanlara tecavüz edenler, istismar edenler, seri hayvan katilleri mahkemede Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu belirterek ceza indirimi aldılar.

Fakat biliyoruz ki; hayvanlara yönelen bu şiddet istisnai değil, iktidarın genel yönetim anlayışının bir parçasıdır. Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu doğru olsa da günümüzde iktidar, hukuku uygulama biçimi ile şiddet üretmektedir. İktidar şiddeti yalnızca fiziksel olarak değil; dışlama, tecrit, hak gaspı ve kamusal alandan silme biçimlerinde de üretir. Kendi makbulü dışında kalan herkes bundan payını alır. Bu bağlamda sokakta yaşayan bir hayvanın başına gelenle muhalif bir siyasetçiye uygulanan tecrit ve yok etme politikası aynıdır. Refahı yalnızca patronlara sağlayan iktidar hayvanları da, emekçileri de aynı yoksul koşullara hapseder. Kadınların, LGBTİ+ların eril failler tarafından yok edilmesini hayvanların tüketilebilir nesneler olarak algılanmasından ayrı düşünemeyiz. İstismar karşısında çocukların sıkıştığı sessizlik ile hayvanların sıkıştığı sessizlik ise birbirine çok benzer.

İnsanların güvenliği bahane edilerek kurulan bu kolonide yalnızca hayvanlar değil onlar için mücadele eden insanlar da cezalandırılır. Poşetlere konularak çöp konteynerlerine atılan kedi ve köpeklerle ilgili ortaya çıkan görüntüler sonucu protesto hakkını kullanan insanlara bedel ödetilmeye çalışılması; yeni yasanın zorunlu kıldığı şekilde belediye barınaklarından sahiplenerek kurtardıkları hayvanlar üzerinden maddi ve manevi yıpratılmaya çalışılan insanların yaşadıkları; soğuk hava deposunda can çekişen köpeği görüp barınağa girmek isterken şiddete uğrayan, gözaltına alınan insanların başına gelenler bu sürecin bir parçasıdır. Köpeklere bakım verdiği için sosyal medyada hedef gösterilerek, barakasında yakılarak öldürülen Necla Teyze’nin başına gelen de bu sistematik cezalandırmanın en uç sonuçlarından biridir.

Nihayetinde katliam yasasına karşı yürütülen mücadele kazanılamamış olsa da bugün yürürlükteki yasanın da ötesine geçen hak ihlallerinin önlenebilmesi için yeni mücadele yollarının bulunması gerekmektedir. Bu noktada Anayasa Mahkemesi’ne yapılan iptal başvurusu gerekçeli kararı önemli bir yer tutmaktadır. Başvurunun 9’a 6 oy çokluğuyla reddedilmiş olması, her ne kadar kısa vadede hayvanlar lehine bir sonuç doğurmamış olsa da, oybirliğine varılamaması ve açıklanan kapsamlı karşı oy gerekçeleri, hayvan hakları açısından yeni mücadele yollarına işaret etmektedir.

Karşı oy gerekçelerinde; yasa değişikliğiyle somut bir sağlık tehlikesi bulunmaksızın hayvanların öldürülmesine izin verilmesinin hayvanların yaşam hakkına ve çevre hakkına aykırı olduğu; ölçütsüz ve belirsiz ifadelerle idareye geniş bir öldürme yetkisi tanımlandığı; istisna niteliğindeki uygulamaların olağan bir idari pratiğe dönüştürüldüğü vurgulanmıştır.

Ayrıca insan güvenliği ile hayvan yaşamı arasında adil bir denge kurulması gerektiği, daha hafif ve etkili önlemler mevcutken öldürmenin ölçülülük ilkesini ihlal ettiği ve bu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı sayılamayacağı belirtilmiştir.

İnsan–hayvan–çevre dengesinin hayvanlar aleyhine bozulduğu belirtilen karşı oy metinlerinde; hayvanların yaşam hakkının sahiplendirmeye bağlanamayacağı; devletin, hayvanların yaşamını üçüncü kişilerin inisiyatifine bırakmaksızın korumakla yükümlü olduğu; sahipsiz hayvanların hak öznesi olmaktan fiilen çıkarılmasının Anayasa’ya aykırı olduğu ifade edilmiştir. Bununla birlikte “bakım” yerine “sahiplik” anlayışının benimsenmesinin, hayvanların mülk olarak görülmesine yol açtığı; bu yaklaşımın hem etik hem de anayasal açıdan ciddi sorunlar barındırdığı ifade edilmiştir.

Ayrıca yaşam hakkının çevresel bütünlüğü ve hayvanları da kapsadığı, kitlesel öldürmelerin çevre hakkını ve yaşam hakkını ihlal ettiği; düzenlemelerin belirsiz, orantısız ve demokratik toplum düzeniyle bağdaşmadığı; veteriner hekimlere yönelik olarak getirilen yükümlülüklerin meslek etiği ve vicdan özgürlüğüyle çatıştığı hususları da açıkça ortaya konulmuştur.

Pek çok karara karşı oy veren iki hakimi özellikle anmak gerekir.

Engin Yıldırım hayvanların içkin değerine işaret ederek hak özneleri yerine üzerinde hak iddia edilebilen mülkiyet nesneleri olarak değerlendirilmelerini sorunsallaştırmıştır. Hayvanların yalnızca insan faydası çerçevesinde değerlendirilmesini problematize ederek hayvan haklarını güvence altına almak için yeni yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğunu belirtmiştir. Hayvanların duyarlılık ve menfaat sahibi varlıklar olarak anayasal korunmaya değer özneler olarak kabul edilmesi için hukuki sistem yapısı içerisinde yeni bir kişilik biçiminin tanımlanması gerektiğini belirtmiştir.

Aynı şekilde Kenan Yaşar, hayvanları duyarlı varlıklar olarak tanımlayarak hukuki koruma altına alan Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği gibi kuruluşların kararlarına Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerinin gereği olarak uyması gerektiğini belirtmiştir. Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelerin ve genel kabul görmüş etik ilkelerin de hayvanların öldürülmelerini değil kısırlaştır-aşılat-yerinde yaşat yöntemini öngördüğünü ifade etmiştir. 7527’nin belediyelere sahipsiz köpekleri toplama yükümlüğünü yüklerken, bakımevi kurma ve mevcut tesisleri iyileştirme ödevini 31 Aralık 2028’e ertelediğine işaret ederek; mevcut barınak kapasitesinin belirtilen tarihe kadar iyileştirilemeyeceğini, önce toplama-sonra altyapı mantığının hukuk devleti ilkesinin belirlilik ve öngörülebilirlik gerekleriyle bağdaşmadığını belirtmiştir. Normun, uygulanması imkansız bir yükümlülük öngörerek sokak hayvanlarını yıllarca belirsiz ve sağlıksız koşullara mahkum ettiğine işaret etmiş ve karşı oy gerekçesinde barınak yetersizliği sebebiyle hayvanların kontrolsüz biçimde öldürüldüğü, toplu olarak gömüldüğü veya çöp konteynerlerinde ölü köpeklerin bulunduğu vakalara yer vermiştir. Aynı zamanda yasada “insan ve hayvan sağlığı için tehlike teşkil eden” köpeklerin veteriner hekim tarafından veya gözetiminde öldürülmesine izin verildiğine ve fakat Veteriner Hekimler Yemini ile evrensel meslek ilkelerinin hekimlere tedavi edilebilir bir hayvanı öldürme yetkisi tanımadığına işaret etmiştir.

Engin Yıldırım ve Kenan Yaşar başta olmak üzere karşı oy kullanan AYM hakimlerinin katliam yasasının hayvan hakları ve insan hakları ile bağdaşmayan yapısı hakkındaki yorumlarından yola çıkılarak yeni bir mücadele hattının örülmesi şarttır. Bu mücadele hattı, hayvanların yaşam haklarını savunmanın etik yükümlülüğü dışında toplumsal çürümenin önüne geçilebilmesi için de bir zorunluluktur. Hayvanlarla kurduğumuz ilişkinin biçimi siyasi görüş, dini inanç gibi toplumu farklılaştıran önemli kategorilerden biridir. Hayvanlara davranış biçimimiz kendimizden daha zayıf olana nasıl davrandığımız hakkında da fikir verir. Bu sebeple hayvanlar dövüldükçe, tecavüze uğradıkça, öldürüldükçe insanların güvenliğinden, toplumsal değerlerin sağlamlığından şüphe duyulmalıdır.

Bugün hayvanlar için kurulan ceza kolonisi yalnızca hayvanları değil, hukuku, etiği ve birlikte yaşama fikrini de geri dönüşsüz biçimde tahrip etmektedir. Kafka’nın öyküsünde işkence/ölüm makinesinin de sonunda yaratıcısını yok ettiğini belirtmek lazım. Şiddet yüz değiştirse de tarihin hiçbir noktasında umut kadar ısrarlı ve örgütlü olamamıştır. Ve iktidarın kurduğu bu şiddet mekaniğinin kırılması için umudu büyütmekten, umudu örgütlemekten başka şansımız yoktur. Hayatlarımızı kuşatan iktidarın müdahalelerine umudumuzu örgütleyerek karşı koyalım. Hayvanlara verdiğimiz sözü unutmayalım: sokaktayım yanındayım!


[1]Kafka, F. (2007). Ceza kolonisinde : anlatılar I = Sämtliche Erzählungen / Franz Kafka ; çev. Tevfik Turan. Can.

[2]Çelebi, A. (Haz.). (2014). Şiddetin eleştirisi üzerine (2. bs.). Metis Yayınları.
(Eser içinde: Walter Benjamin, Jacques Derrida, Werner Hamacher, Giorgio Agamben, Robert M. Cover, Zeynep Direk)


Devrim Partisi’nden Ankara ABD Büyükelçiliği önünde protesto: “İran’ın haklı direnişinin yanındayız”

ANKARA – Devrim Partisi, 1 Mart 2026’da Ankara’da ABD Büyükelçiliği önünde bir protesto düzenleyerek ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını hedef aldı. Eylemde yapılan açıklamada, saldırıların bölgesel savaşı derinleştirdiği savunuldu; kalabalık ise sık sık “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi!” ve “Emperyalizm yenilecek, direnen halklar kazanacak!” sloganları attı.

Büyükelçilik önündeki protestoda anti-emperyalist söylem öne çıktı. Devrim Partisi sözcüsü, “İran iddia edilen sorunların çözümü için müzakere halindeyken vurulmuştur” diyerek saldırının diplomatik süreç sürerken gerçekleştiğini savundu. Aynı konuşmada, “Emperyalist yalanların aksine bölgeyi ve dünyayı tehdit eden saldırganlık İran’dan değil ABD ve İsrail’den gelmektedir” ifadesi kullanıldı.

Eylem sırasında kalabalığın sık sık sloganlarla açıklamaya eşlik ettiği görüldü. “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi”, “Katil ABD Ortadoğu’dan defol” ve “AKP’nin ipleri ABD’nin elinde” sloganları protestonun en dikkat çekici mesajları arasında yer aldı. Bu sloganlar, eylemin yalnızca dış politikaya değil, Türkiye’nin bölgedeki pozisyonuna ilişkin eleştirileri de içerdiğini gösterdi.

Konuşmalarda İran’a yönelik saldırının daha geniş bir bölgesel stratejinin parçası olduğu görüşü dile getirildi. Devrim Partisi sözcüsü, Gazze, Lübnan ve Suriye’deki gelişmeleri de anarak İran’a dönük hamlenin “aynı stratejinin bir parçası” olduğunu öne sürdü. Aynı çerçevede, Türkiye’deki ABD askeri varlığı da hedef alındı. Kürsüden yapılan açıklamada, “Kürecik başta olmak üzere tüm ABD üslerine derhal el konulmalı, ülkemizdeki Amerikan askerleri sınır dışı edilmelidir” denildi.

Eylemde öne çıkan bir diğer mesaj, İran’la dayanışma vurgusu oldu. Sözcü, “İran’ın emperyalizme karşı haklı direnişinin yanındayız. ABD ve taşeronları mutlaka yenilecektir” sözleriyle protestonun siyasal çerçevesini özetledi. Kalabalık da bu çağrıya “Emperyalizm yenilecek, direnen halklar kazanacak” sloganıyla karşılık verdi.

Basın açıklamasında, Devrim Partisi’nin benzer başlıklarda daha önce de elçilik önündeki protestoları hatırlatıldı. Sözcü, “Yakın zamanda yine buradaydık. ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırılarına karşı ses çıkartmak için buradaydık” diyerek partinin eylemi daha geniş bir uluslararası siyasal çizginin devamı olarak sundu.

Atmosfer açısından bakıldığında, protestonun sert sloganların ve yüksek sesli çağrıların öne çıktığı, doğrudan siyasi mesaj vermeyi amaçlayan bir çizgide ilerlediği anlaşıldı. Eylem boyunca ABD, İsrail ve Türkiye’deki iktidara yönelik eleştiriler iç içe geçti; konuşmalar savaş karşıtlığı, anti-emperyalizm ve bölgesel dayanışma ekseninde şekillendi.

Ankara’da ABD Büyükelçiliği önünde düzenlenen Devrim Partisi protestosu, İran’a yönelik saldırılar üzerinden bölgedeki gerilime karşı sert bir siyasi itiraz niteliği taşıdı. Eylemde yapılan konuşmalar, saldırının yalnızca İran’ı değil tüm Ortadoğu’yu etkileyecek sonuçlar doğurabileceği tezine yaslandı. Sloganlar ve kürsü konuşmaları birlikte değerlendirildiğinde, protestonun temel mesajı ABD ve İsrail’in bölgedeki rolüne karşı çıkmak, Türkiye’nin bu denklemdeki pozisyonunu sorgulamak ve İran’la dayanışma çağrısı yapmak oldu.

(Sibel Tekin – Onur Metin)

Lilith’in kızı Âdem Bölüm 2: Sürpriz

0

Yoğun bir hafta sonunun ardından evine girdiğinde ev arkadaşları Selim ve Emre’nin gazeteden kestiği haberi bularak koltuğa oturdu. “Lilith’in Kızları Bodrum’u salladı”. Haberin hemen altında Âdem’in kocaman gülümsediği fotoğraf bulunuyordu. Haberciler elbette bilmezlerdi yalnızca bu haber yüzünden Âdem’in cinayete kurban gidip üçüncü sayfada manşet olabileceğini! Neyse ki bu tip magazin gazetelerini babası katiyen eve sokmazdı. Ancak rastgele internette veya gazetede gören birinin babasına hiç zaman kaybetmeden fısıldayacağı da muhakkaktı. Âdem fotoğrafına odaklandı. Hiç de ona benzemiyordu. “Bu kadar makyaja rağmen yine de beni tanıyan biri çıkarsa helal olsun ona” diyerek dansçıların isimlerini kontrol etti. Grup isminden fazlası yoktu. İlk önemli başarısını belgeleyen kesik gazete kağıdını çekmecesine saklayarak üniversiteden hocası ile buluşmak üzere hazırlanmaya başladı. Aslında bugünü dinlenerek geçirmek istese de Ege Hoca ile gösteri sonrası için sözleşmişlerdi.

Âdem’in hayatına dokunan bu adam İstanbul’daki tek kişilik ailesi olmuştu. Konservatuvarın sahne sanatları bölümünde modern dans için girdiği yetenek sınavından mezuniyetine kadar eli hep üstündeydi Ege Hocanın. Bu konuda onu keşfetmiş, ona inanmış, yol göstermiş ve koruyup kollayarak dar zamanlarında elinden geleni esirgememiş tek kişiydi.

Bütün şatafattan sonra bindiği belediye otobüsünü yadırgayarak ayakta duracak en uygun yere geçti. Sarsılan otobüste ayakta duracak yer bulduğu için bile şanslı olduğunu düşünürken “Bu şehirde araba sahibi olmak kesinlikle ihtiyaç” diye geçirdi içinden. Sözleştikleri mekâna vardığında Ege Hocanın karşısında planda olmayan birinin oturduğunu görerek bozuldu. Sevdiği insanlarla baş başa olmayı, ikili muhabbetleri seviyordu. Böylesi daha derin, daha tatmin ediciydi. Yüzeysel sohbetlerin gereği de faydası da yoktu. Masaya yaklaştığında bu kişinin menajer Arda olduğunu gördü. Sektörden tanıştıklarını bilmesine rağmen buluşmaya dahil edilmesine anlam veremedi. Beklentilerinden dolayı bu sürpriz kişinin Arda olması keyfini tekrar yerine getirdi. Sevindiği, utandığı, heyecanlandığı zamanlarda onu ifşa eden mahcup çocuksu ifade yeniden yerleşti yüzüne.

Hoş geldin Âdem. Bizde senden bahsediyorduk.”

Âdem sımsıkı sarıldı Ege Hocasına, Arda ile el sıkışarak yerine oturdu.

Arda Bey yeni gösterilerin koreografi çalışmaları için bugün buluşmak istedi. Hep birlikte olmakta sakınca görmedim.

Âdem “İyi düşünmüşsünüz Hocam” demekle yetindi. Aslında Arda ile konuşmak için can atıyordu ancak bu işi ona Ege Hocası ayarlamıştı. Âdem’i çalıştığı yerde izlemesi için ısrarla yönlendirmişti Arda’yı. Âdem içindeki heyecanı ortaya dökerek hocasını mahcup etmemek adına sessizce oturuyor, sadece çalışmalarla ilgili fikrinin sorulduğu konulara yanıt veriyordu. 

“Bu arada tebrik ederim Âdem. Lilith’in kızları gazetede yerini aldı. Senin büyük katkın sayesinde elbette. Eski baş dansçımız da çok başarılıydı ancak artık farklı bir sektörde çalışmak istediği için aramızdan ayrıldı.”

Âdem bunu bilmiyordu. Eski dansçının geçici bir süre için katılamayacağını düşünmüştü. Demek ki grupta doldurulması gereken bir boşluk vardı. Hatta son gösteride kendisinin doldurduğu bir boşluk!

“Şimdi yaz sezonundayız. Malum yabancı turistlerin eğlence kültürüne ayak uydurmamız gerekiyor. Otellerde yaptığımız gösterilere yerli turistlerin yarısı gelmezken yabancıların büyük çoğunluğu katılıyor. Sahnede yaptıklarımız ise zaten biletli olduğu için kimin geldiğiyle pek ilgilenmiyoruz açıkçası. Kimse zorla bilet alıp gelmez bizi izlemeye.”

Âdem kafasını sallayarak Arda’yı cevaplıyor, limonatasını içiyor ve Ege Hocasının gözlerinden bir mesaj almaya çalışıyordu.

“Amacımız yurt dışına açılmak. Bunun için farklı koreografi, kostüm, müzik, yeni dansçılar ve en önemlisi de…” Arda kahvesinden bir yudum içerek sigarasını yaktı. “Evet en önemlisi de yeni bir baş dansçıya ihtiyacımız var. Anlayacağın grup olarak ciddi bir değişim sürecine girmiş bulunuyoruz.”

Kısa bir sessizliğin ardından,

“Aslında ekipte uzun zamandır çalışan dansçı arkadaşlarımız var ancak baş dansçı olmak farklı bir olay. O ışığı göremiyorum onlarda. Eğitimden mi yaradılıştan mı kaynaklanıyor bilemem ama bu enerji çok farklı. Sahneyi dolduran, dansa hayat veren, seyirciyi gerçeklikten koparan bir enerji bu. Ve Âdem bu enerji net bir şekilde hatta gözle görülecek derecede mevcut sende.”

İltifatı mütevazılıkla kabul eden Âdem kafa karışıklığıyla savunmasız bir çocuk gibi ısınmış limonatasının son yudumunu içerken hocasıyla göz göze geldi. Ege Hoca, Âdem’in kıvranışlarını anlayarak bıyık altından gülüyor ve hiçbir yorumda bulunmuyordu.

“Ege çok bahsetti senden. Bir de sen anlat bakalım sevgili Âdem Hancıoğlu.”

Hocasından gözleriyle onay aldıktan sonra söze başlayan Âdem;

“Yirmi altı yaşındayım. Mardin doğumluyum.”

Arda gülmeye direnerek derhal araya girdi;

“Bu detaylardan haberim var yahu. Ev arkadaşlarınla İstiklal’de yaşadığına kadar hakimim konuya.”

Arda bunları Ege Hocadan zaten öğrenmişti. Onun merak ettikleri geçmiş değil gelecekti. “Hayallerin neler Âdem? Nedir hayattan beklentin?” diyerek babacan bir tavırla dile getirdi asıl merakını. Âdem her daim hayalleriyle iç içe yaşadığı için soru kolay yerden gelmişti.

“Profesyonel bir ekibe dahil olup büyük etkinliklerde yer almak istiyorum. Ben bu işin eğitimini aldım. Uzun zamandır beni izlediğiniz gece kulübünde çalışıyorum. Hala amatörlerle çalışıyor olmak yerimde sayıyormuşum gibi hissettiriyor. Elbette bu işler zaman alır ama ben çok emek verdim. Dürüst olmak gerekirse artık maddi, manevi tatmin olmayı hakkettiğimi düşünüyorum.”

Arda üç şişe en soğuğundan bira siparişi verdi. Âdem’in böylesi çekingen, mahcup duruşu ile sahnede fevkalade başarılı oluşunun yarattığı tezatlıktan etkilenmişti. Gerçi Ege boş yere kefil olmazdı kimseye. Biralar geldi. Arda, Ege Hocaya göz kırparak birasını havaya kaldırdı.

“Hadi bakalım Âdem. Amatörlükten profesyonelliğe geçişini kutlayalım o vakit. Eğer kabul edersen aramıza hoş geldin demek isterim”.

Masada Arda’yı gördüğü andan itibaren beklenti içinde olmasına rağmen yine de sersemleşmişti Âdem. Hayretler içerisinde dili tutularak birasını havaya kaldırdı. Bir şeyler söylemesi gerektiğinin farkındaydı. Önce Arda’ya sonra Ege Hocasına dönerek afallamış halde sakince teşekkür edebildi. Mahcup haline bir de mutluluğundan ağlayacakmış gibi duruşu eklenince Ege Hoca ayağa kalkarak sarıldı Âdem’e.

Tamam oğlum. Hayallerinin ilk adımını attık. Rahat ol biraz.” dedi kahkaha atarak.

Âdem nihayet “Kusura bakmayın. Ben aşırı mutluyum, çok şaşkınım” diyebildi.

“Asıl mesele ne biliyor musun Âdem? Eğitimine, emeğine elbette çok saygı duyuyorum. Fakat herkes halihazırda bir şeyler uğruna savaş vermiyor mu zaten? Sen de iyi bilirsin ki bizim sektörde bu saydıkların olmazsa olmaz hususlar değildir. Peki, olmazsa olmaz olan en önemli mesele nedir? Tabii ki yetenek! Demin de bahsettiğim gibi yetenekle gelen sahne enerjisi… Eğitim ve emek bu yeteneği besler beslemesine ama yeteneğin yoksa bu acımasız sektör ne eğitimini görür ne de emeklerine kıymet verir. Senin asıl ziyan etmemen, üstüne eğilmen gereken konu yeteneğindir. Maalesef bu böyle.”

Arda, söyledikleri konusunda Ege’den onay aldıktan sonra devam etti;

“Ben bu yetenekleri keşfederek izleyicisiyle buluşturuyorum. Aşıkları kavuşturmak gibi diyelim.”

Âdem onore oldu, güçlü hissetti kendini. Yıllardır eğitim ve tecrübe ile beslemiş olduğu yeteneği sonunda keşfedilmişti. Biraları tokuşturup küçük bir kutlama yaptıktan sonra detayları görüştüler. Sözleşme tarihi, yeni maaşı, sıradaki gösteri, mevcut işinden istifası… Âdem işi almanın şerefine Bodrum’da kazandığı paranın bir kısmıyla hesabı ödedi. Artık eve taksiyle dönmenin maddi olarak bir mahsuru olmadığına karar verdi ve yoldan geçen ilk boş taksiye atladı. Takside giderken çalan telefonunun annesi olması için yalvardı. Evet, arayan annesiydi.

“Kaan Bey’in telefonu buyurun”

“Oğlum. Babanlar evden çıkmadılar hiç ancak arayabildim. Nasıl geçti gösteriniz hızlıca anlatıver.”

“Annem çok başarılıydım. Hatta az önce bu grupla çalışmak için teklif aldım ve tabii ki hiç düşünmeden kabul ettim. Çok mutluyum annem içim içime sığmıyor. Keşke sana sarılabilsem şu anda.”

“Ah benim güzel yürekli evladım. Desene artık şehir şehir gezeceksin. Tam istediğin gibi.”

“Seni çok özledim be annem. Ne zaman kavuşacağız biz? Hep böyle gizli saklı kısa konuşmalarla mı geçecek ömrümüz?”

“Sen hayatta ol mutlu ol da bunlar teferruat be yavrum. Tek derdimiz özlem olsun. Bakalım elbet bir gün kavuşuruz. Sen önüne bak, beni düşünüp üzülme.”

Âdem, kavuşmanın hayalini teyit etmek istedi;

“Kavuşuruz değil mi annem?”

“Tabii yavrum. Muhakkak. Sen şimdi yeni işine odaklan. Öpüyorum güzel gözlerinden.”

Konuşmadan sonra çekinerek aynadan taksi şoförünü kontrol etti zira bu duygusal konuşmaya şoförün şahitlik etmesini istemezdi. Besbelli adamın hiç umurunda değildi. Az sonra inerek yürümeye başladı. O kadar mutluydu ki bunu tek başına hazmedemeyeceğini anlayıp ev arkadaşları Selim ve Emre’yi aradı. Akşam kutlama yapmaya karar verildikten sonra sağlam bir alışveriş yaparak evin yolunu tuttu. Birbirlerini pek göremeseler de gayet iyi anlaşıyorlardı. Hepsi aynı okulda, farklı bölümlerde okumuşlardı. İş, okul, özel hayat koşturmacasında birbirlerine ayıracak fazla zaman kalmıyordu. Buna rağmen iyi ve kötü günlerde güvenebileceği kişilerle aynı evi paylaşıyor olmak güç veriyordu Âdem’e. Yalnız değildi. Ege Hoca vardı. Selim ve Emre vardı. “İyi ki varlar” diye düşündü.

Birinci bölüm:

Lilith’in kızı Âdem Bölüm 1: Bodrum

0

Uçak gökyüzünde süzülürken bembeyaz bulutların arasında hayal alemine dalan Âdem gururla viskisini yudumluyordu. Bir amacına daha ulaşıyor olmak ve bunu zirvede kendince kutlamak keyfini hayli yerine getirmişti. Az sonra otele yerleşecek ve hiç dinlenmeden gece için provalara başlayacaklardı. Bugün, geçmişin tüm yüklerinden arınıp hafifleyerek sahnede bir kuş kadar özgür olmalıydı.

Milas havaalanına indiklerinde onları bekleyen araç gelene kadar telefonunu kontrol etti. Beklediği telefon gelmemiş, annesi henüz aramamıştı. Diğer dansçıları bunaltan yakıcı sıcak Âdem’i memleketi Mardin’e götürdü. Alışıktı taştan yansıyan sıcağın hararetine. Otele vardıklarında çekinerek kimliğini resepsiyon görevlisine uzattı. Ailesinin peşinde olma ihtimaline karşı huzursuz olsa da babasının polis, kendisinin de aranan bir suçlu olmadığını tekrar tekrar düşünerek rahatladı. Odasına yerleştikten sonra hızlıca sert bir kahve içerek kendine gelmeye çalıştı zira viskiye alışık olmayan bünyesi ona kimliğini hatırlatmakta her zaman sabırsız davranırdı. Dinlenecek zamanı olsa yalnızca filmlerde gördüğü bu saraydan bozma otel odasının tadını çıkarmak isterdi. Yumuşacık yatakta huzurlu bir uyku çekmek o an için Âdem’i oldukça cezbetmişti.

Kapısıyla telefonu aynı anda çaldığında arayanın annesi olduğunu gördü. “Siz gidin, ben hemen geliyorum” diyerek dansçı arkadaşlarını gönderdikten sonra sesini değiştirerek telefonu cevapladı.

“Kaan Bey’in telefonu buyurun”

“Korkma oğlum, benim. Vardınız mı? Merak ettim. Nasılsın?”

“İyiyim annem. Geldik. Biraz heyecanlıyım sadece.”

“Güzel heyecanlar bunlar. Sen yine sağı solu kolaçan et emi oğlum, dikkatli ol.”

“Hiç merak etme annem. İçin rahat olsun.”

“Yarın tekrar aramaya çalışırım ben seni. Öpüyorum yavrum”

“Ne zaman arayabilirsen ara annem. Öpüyorum ellerinden.”

Prova salonuna girdiğinde annesinin de tembihlediği gibi hızlıca etrafa göz attı. Her gittiği yerde temkinli olmak canını sıksa da canını kurtarmanın tek yolu buydu. Provanın gerginliğini atmak için gözlerini kapatarak kim bilir kaçıncı kez tekrarladığı manifestini bir kez daha sundu evrene; “Artık bu profesyonel ekiple birlikte çalışacağım. Eşsiz performansımla baş dansçılığa terfi ederek hakkettiğim organizasyonlarda yerimi alacağım.

Gözlerini açtığında menajer Arda’nın onu çalıştığı gece kulübünde izlediği geceyi minnetle andı. Hayatın, hayalini kurduğu fırsatı nihayetinde sunduğu geceyi…

Kuliste hazırlıklar devam ederken Âdem gördüklerini hafızasına detaylarıyla kazımak istedi lakin bu ortam ezberindekilerden hayli farklıydı. Her tarafta keyifle koşuşturan insanlar, ışıl ışıl makyaj aynaları ve parfüm kokuları kendini önemli hissettirdi. Sıra sıra asılmış rengarenk elbiseler, çeşit çeşit peruklar, yüzlerce makyaj malzemesi… İlk olarak askıda giyilmeyi bekleyen elbisesinin yanına gitti. Beyaz tüllerden, kupür kumaş ve dantellerle işlenmiş taşlı elbise tüm ihtişamıyla gelinliği andırıyordu. “Âdem Hancıoğlu makyaja lütfen”. İsmini duyduğunda makyözle göz göze geldi. Makyöz, gülen gözleriyle oturmasını işaret etti. İlk defa makyajını bir başkası yapacaktı. Ardından kuaför, taktığı pembe renkli peruğa şekil verirken seçmesi gereken takılar ve yüksek topuklu ayakkabılar yanına getirildi. Kirpik ve takma tırnakları da takıldıktan sonra artık hayran kaldığı elbisesiyle tek beden olmaya hazırdı. Saatler gece yarısını gösterdiğinde sahneden alkış ve çığlıklar arasında grup “Lilith’in Kızları” anons edildi. Menajerleri hepsine bol şans dileyerek seyircilerin arasında yerini aldı.

Âdem, müzik başladığında beyaz tüllerin içinde, yüksek topukların üzerinde, kimliğini gizleyen gösterişli makyajının ardında, kendisi olabilmenin olanca özgürlüğü ile sahnede koreografiye teslim oldu. Arkasındaki diğer dansçıları görmüyor olmasına rağmen kurulmuş bebek gibi senkronik olarak akışa mükemmel uyum sağlıyordu. Ruhunu besleyen her kıvrak kalça hareketi isyanı, her dönüşü sessiz bir çığlığı temsil ediyordu. Enerji fışkırarak izleyenleri kendine kilitleyen gözlerini zaman zaman kapatıyor ve açacağı anı çok iyi yakalıyordu. O, içindeki tutkuyla her hareketine ruh katarken, tüm bedeni esaretten kurtulmanın coşkusuyla bağımsızlığını kutlayarak dans ediyordu. Dünyadan soyutlanmış halde, müziğin ritmi ile kendinden geçiyor, izleyiciler hayranlık içinde çılgınca eğleniyordu.

Müzik durdu. Sahne karardı. Dansçılar nefes nefese kıpırtısız bir halde alkış beklerken kendinden geçen seyirciden gelen kıyamet gibi tezahüratla reverans yaparak izleyicileri selamladılar. Baş dansçı olarak böylesine kusursuz bir performans göstereceğini kendisi bile tahmin etmezdi. Kulise geçtiklerinde menajerleri aceleyle birkaç kişinin tebrik etmek istediğini duyurdu. Önden gelenler ekibe övgüler yağdırırken Âdem’in gözleri kapıya yaslanmış, uzun boylu, hayli bronzlaşmış, elinde bol buzlu viski kadehi bulunan kumral adamın gözleriyle selamlaştı. Davet olarak kabul edilen bu selamın ardından bu hoş adam hiç vakit kaybetmeden yanına geldi.

Merhaba, Mert Polat ben. Sizi tebrik etmek istedim, resmen büyülediniz.”

“Teşekkür ederiz. Âdem bende. Memnun oldum.”

Âdem, Mert’in gözlerindeki samimiyete kilitlendi. Hemen ardından gelen heyecanla karışık korku ne kadar bilindik olsa da kontrolünün dışında gelişiyordu. Nitekim bir gecede bu kadar mutlu olmaya alışkın değildi.

“İstanbul’da da sahne alıyorsunuzdur umarım, sizi tekrar izlemek isterim.”

Âdem mümkün olsa dile gelecek olan kalbinin sesini bastırmaya çalışarak; “Bu grupla ilk performansım. Ben de ilerleyen zamanda söylediğiniz gibi olmasını umuyorum” dedi ve konuşmayı yarıda keserek Mert’i selamladı.

Hızla makyajını temizlemeye başladı. Odasına bu şekilde gitmek, daha fazla dikkat çekmek istemiyordu. Âşık olduğu elbisesine zarar vermekten çekinerek dikkatlice tüm fazlalıklarından kurtuldu. Peruk, tokalar, takma tırnaklar, kirpikler, takılar, topuklular, elbise… Arınmaya çalıştığı tüm bu fazlalıklar aslında onun kadınlığını temsil eden, hissettiği eksikliği tamamlayan parçalardı. Gösteri öncesi Lilith’in kızı olabilmek için harcanan zaman kadar sonrasında Âdem Hancıoğlu kimliğine geri dönmek de hayli vakit alıyordu. “İkisi de benim” dedi içinden. “Elbiseli Âdem, kravatlı Âdem hatta çıplak Âdem!”.

Sabaha doğru odasına çıktığında manzaraya karşı oturup bir viski daha hazırladı kendine. Mutlu bir yorgunluktu hissettiği. “Bazı insanlar hayatı böyle yaşıyorlar demek ki. VIP uçuşlar, pahalı viskiler, beş yıldızlı oteller, çılgın partiler… İnsanları eğlendiren tarafta olmakla eğlenen insanların tarafında olmak! İki ayrı uç. Konfor, insanı içine çeken reddedilemez bir kolaylık sunuyor bazı şanslı hayatlara” diye geçirdi içinden. Asıl manevi taraftı Âdem’i ezen. Halledemediği, asla halledemeyeceğini düşündüğü, ruhundan tükürüp atmak istediği meseleler…

Telefonunu aldı. Annesini aramak, başarısını paylaşmak, mutluluğuna ortak etmek istedi. Yaralarına iyi gelen tek kişiyi arayamamak ve dahi yazamamak yaktı canını. Mardin’deki hırçın babasından ve iki azgın abisinden gizlice arayabildiği her anda oğlunu arayan, onu olduğu gibi kabullenerek bağrına basmış biricik annesine olan özlemi yoruyordu Âdem’i. Ne zamana kadar ailesinden kaçarak yaşayacaktı? Babası ya da abileri onu bulduğunda ne yapacaktı? Gözleri doldu. Yatağa bıraktı yorgun bedenini. Gözlerini kapattığında buz mavisi gömleği, dalgalı bal köpüğü saçları ile Mert belirdi hafızasında. Bakışlarından yaşam enerjisi fışkıran Mert. Mutluydu Mert. Öyle görünüyordu en azından. İnsanı içine çeken bir ses tonu vardı. Kendinden emin duruşu, rahat tavırları. Keşke biraz daha zamanım olsaydı derken sızarak uykuya daldı.

Sabah alarmla uyandığında ertelemek yerine derhal fırladı yatağından. Bu afili hikâyenin son saatlerinin hakkını vermek istiyordu. Uyumaya bile kıyamıyordu bu ortamda. Bir daha kim bilir ne zaman böyle bir organizasyona dahil olacaktı. Duşunu aldıktan sonra hazırlanarak kahvaltı salonuna indi. Gergin, kaçamak bakışlarla ortamı kolaçan ettikten sonra tabağını doldurmak üzere krep, pişi, pancake gibi yoğun hamurların piştiği bölüme geçti. Sabahın yedisi olmasına rağmen kuyruğa girmesi gerekti.

“Hmmm. Pek sağlıklı beslenmiyoruz anlaşılan.”

Tam ensesinde hissettiği bu sesle irkilen Âdem korkarak arkasını dönerken elindeki tabağı telaşla yere düşürdü. Tabak gürültüyle un ufak olurken Âdem utançla önce Mert’e hemen ardından her yöne savrulan porselen parçacıklarına donmuş halde bakakaldı. Mert son derece pişman, özür dileyerek tabak kırıklarını toplamaya çalışan Âdem’i masasına buyur etti. 

“Ben. Ben çok özür dilerim, düşüncesizlik ettim, aklım sıra espri yapacaktım.”

“Sorun değil, bir anlık boşluğuma geldi.”

“Kendimi affettirmek için sana güzel bir tabak hazırlayacağım. Lütfen otur, burada bekle beni.”

Âdem bulunduğu yere ait hissetmemenin verdiği eziklikle rezil olduğunu düşündü. Akşam dans ederken büyüyüp sahneyi dolduran o adam şimdi yerdeki kırık porselen parçalarından farksız görüyordu kendini. Ufak, aşağılanmış, paramparça… Sabahın köründe Mert’ in burada ne işi vardı? Aynı otelde kalıyorlardı belli ki. Peki, onu nasıl tanımıştı? Tanırdı elbette, kendisi de onu tanımamış mıydı?

“Sana bolca hamur getirdim. Tatlı, tuzlu nasıl seversin bilemediğim için çikolata ve peynir çeşitlerini de unutmadım.”

Âdem, Mert’in ilgisiyle biraz toparlanarak teşekkür ettikten sonra;

“Nasıl tanıdın beni? Akşam makyajımı bile silememiştim tanıştığımızda.”

Mert hınzırca gülerek;

“Gözlerinin derinliğindeki kırılganlıktan tanıdım seni.”

“Pişilere bakarken mi?”

Kahkaha attılar. 

“Sahi hamur seviyorsun.”

Âdem iştahla yediği pişiyi tabağın kenarına bırakarak peçeteye uzanırken;

“Yağda pişen hamur kokusu annemi hatırlatır bana. Daha bir tazeler çocukluğumu. Hatıraların derinine inmek için ideal bir uyarıcı diyelim.”

“Annen hayatta değil sanırım?”

“Hayatta ama çok uzun mesele. Bu konulara girmek için uygun bir gün değil.”

Kahvaltı keyifli bir sohbetle bittiğinde havuzda buluşmak üzere sözleştiler. Âdem odasına çıktığında dansçı arkadaşlarına onlara katılamayacağını yazdı. Yine o lanet olası karşılık bulamama endişesi ve yine o minnettar olunası heyecanın çatışmasını hissetti yüreğinde. Neler olduğunu anlamasa da kalan birkaç saati korkularına teslim etmemeye karar verdi. Keşke yeni bir şort alsaydı gelmeden önce, hele şu modası geçmiş terlikleri. Rengi atmış havlusunu götürmek gelmedi içinden.

Havuza gittiğinde Mert’in yanında kahkahalarla gülen kadınları gördü. Kur yapmak için abartılı kahkahalar atan bu yapay kadıncıklardan oldum olası nefret ederdi. En iyi müşteri kitlesi olmalarına rağmen nefret ederdi. Sanki drag queenleri kabullenmek üstün bir yetenekmiş gibi peşini bırakmaz, onlarca fotoğraf çekerlerdi çalıştığı gece kulübünde. Tanımadığı bu şımarık insanların sosyal medya hikayelerinde paylaştığı onlarca fotoğrafta kendisini her gördüğünde; diğerlerine karşı verilmeye çalışılan bir mesajın baş rolünde hissederdi. Kabul edilmesi gereken bir suç işlemiş gibi. Kullanılmış, aşağılanmış, ötekileştirilmiş… Kabul etmeyenler apayrı bir…

“Âdem gelsene.”

Mert’in sesiyle koptu nerede olduğunu unutturan düşüncelerinden. Sallanan ipliklerini kestiği şortu, çakma derisi çatlamış terlikleri ve soluk havlusu ile kur yapan kadıncıklarla tanıştırılmak üzere yüzüne eğreti bir gülümseme sabitleyerek attı adımını. Mert hiç bahsetmedi gecenin yıldızı olduğundan, kadıncıklar hiç merak etmedi kim olduğunu. Hayal ettiği gibi gitmiyordu havuz başı buluşması. Konuşmaları dinliyor, sohbete katılması gerekirse kısa cevaplarla geçiştiriyordu. Naneli limonatasını hızlıca bitirdikten sonra uçağa yetişmesi gerektiğini söyleyerek izin istedi Âdem. Daha fazla katlanmak istemiyordu bu sahte ortama. Üstelik hem son saatlerini ziyan etmişler hem de Mert’i daha yakından tanımasına engel olmuşlardı. 

“Sizlere iyi tatiller dilerim, memnun oldum tanıştığımıza.”

Mert el sıkışırlarken beklenmedik bir hareketle kendine çekerek yanaklarından öptü Âdem’i. Öpücüğün samimiyeti başarılar dilemesiyle yerini derhal resmiyete bıraktı. Kim bilir belki bir daha hiç görmeyeceği bu adamla vedalaşırken içi sızladı Âdem’in. Keşkelerle döndü odasına. Hemen balkona çıkarak Mert’i aramaya koyuldu. Mert kitabına gömülmüş, etrafında kimse kalmamıştı. “Benim gitmemi beklemiş sahtekârlar” diyerek hayıflandı. “Acaba tekrar gitsem mi?”. Mert kitabı kenara bırakarak havuza doğru yürümeye başladığında arzu dolu gözlerle izlendiğinden habersizdi. Geniş omuzları, sütun bacakları, sıkı kalçaları, uzun boyu, esmerleşmiş teni… Arzuyla iç geçiren Âdem, Mert havuzdan çıktıktan sonra ıslanmış saçlarından vücuduna akan suyu kıskandı. Bir telefon numarası bile alamadığına kahretti. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra şahane odası ve doyamadığı Bodrum ile vedalaşarak gitti havaalanına. Uçak tekrar bembeyaz bulutların arasında süzülürken Âdem tekrar daldı hayal alemine; Mert’ten etkilendiğini kabullenerek ve bir daha karşılaşmayı umut ederek…

“Ne alırdınız?”

“Viski! Bol buzlu lütfen.”

Devamı haftaya…

Cephede enerji hasadı: Mimariyi canlı bir organizmaya dönüştürme manifestosu

Modern mimaride “akıllı bina” denince aklımıza genellikle ne gelir? Sensörler, kilometrelerce kablo, otomasyon sistemleri ve dijital altyapılar… Peki, bir binanın zekası yazılımdan değil de biyolojiden gelseydi? Almanya’nın Hamburg kentindeki bu proje, mimari literatüre “yaşayan cephe” kavramını somut, nefes alan bir kanıt olarak sunuyor

Bina kabuğunu yalnızca bizi dış dünyadan ayıran o statik, sağır ve pasif bir sınır olarak gören anlayış artık geçmişte kalıyor. Bu eski paradigmanın yerini; çevreye tepki veren, enerji üreten ve adeta bir deri gibi nefes alan canlı bir organizma alıyor. İşte dünyanın ilk biyoreaktif cepheli binası: BIQ House.

Mimari ve biyolojinin füzyonu: SolarLeaf

Arup Mühendislik, SSC Strategic Science Consult ve Splitterwerk Mimarlık iş birliğiyle tasarlanan bu yapı, dış cephesinde standart cam paneller yerine içi su dolu şeffaf hazneler barındırıyor. Bu sisteme “SolarLeaf” adı veriliyor. Ancak bu suyun içinde çok özel misafirler var: Mikro-algler. Sistem, doğanın en eski, en ilkel ama en verimli enerji üretim yöntemini, yani fotosentezi modern mimariye entegre ediyor. Artık cephe sadece bir duvar değil, dikey bir laboratuvar.

Dinamik gölgeleme: Bina kendi güneş gözlüğünü takıyor

Bu binaya dışarıdan baktığınızda, cephenin yaşayan bir tablo gibi sürekli değiştiğini görürsünüz. Güneş ışığı yoğunlaştığında, panellerin içindeki mikro-algler bu enerjiyle beslenerek hızla çoğalmaya başlar ve fotosentez yapar. Bu biyolojik çoğalma, suyun rengini şeffaftan koyu yeşile döndürür.

İşte bu biyolojik tepki, binaya muazzam bir “dinamik gölgeleme” sağlıyor. Perde çekmeye veya metalik panjurları indirmeye gerek kalmadan aslında bina kendi “güneş gözlüğünü” takmış oluyor. Siz içeride serinliğin keyfini sürerken, yaşam alanınız doğal ışıktan da mahrum kalmaz. Doğa, teknolojinin yapamadığı o hassas dengeyi kendi kendine kurar.

Arup Mühendislik tarafından hazırlanan; BIQ House’un yaşayan cephesini, yosunların gerçek zamanlı hareketini ve sistemin işleyişini gösteren proje incelemesi.

Sürdürülebilirlik yetmez: Rejeneratif (onarıcı) mimari

Bu cepheyi sadece “gölge yapan bir mekanizma” veya basit bir enerji santrali olarak tanımlamak yetersiz kalır; BIQ House’u soluk alıp veren, beslenen ve dönüştüren bir metabolizma olarak hayal etmelisiniz.

  • Isı Enerjisi: Panellerin içindeki su, güneş ışığıyla ısınır. Bu sıcak su, binanın ısıtma sistemine entegre edilerek (bir güneş kolektörü gibi) kullanılır.
  • Biyokütle Enerjisi: Hızla büyüyen mikro-algler belirli aralıklarla sistemden hasat edilir. Bu “biyo-kütle”, binanın biyogaz tesisine gönderilerek fermantasyonla yakıta dönüştürülür.

Ayrıca mikro-algler yarattığı doğal yalıtım katmanı sayesinde, binanın soğutma yükü düşerken, su dolu paneller dışarıdaki trafik gürültüsüne karşı mükemmel bir ses yalıtımı sağlar.

Peki, yazın üretilen o muazzam ısı enerjisi ne olur? Sistem burada mühendislikten ziyade biyolojik bir refleks gösterir: İhtiyaç fazlası termal enerji, yerin derinliklerine açılan tuzlu su dolu kuyulara pompalanır. Yani bina, enerjisini tıpkı kış uykusuna yatan bir canlı gibi yeraltında depolar ve soğuk günler geldiğinde bu rezervi uykusundan uyandırarak sisteme geri kazandırır.

Rakamların diliyle konuşursak

Arup’un verilerine göre; güney cepheye yerleştirilen 129 adet panel, binadaki 15 dairenin ısı ihtiyacının üçte birini tek başına karşılıyor. Ancak asıl çarpıcı olan verimlilik oranıdır. Bugün çatılarımızda gördüğümüz standart güneş panelleri (PV) ışığı %12-15 verimle enerjiye dönüştürürken, SolarLeaf sistemi ısı (%38) ve biyokütle (%10) dönüşümüyle toplamda %48’lik bir verimliliğe ulaşıyor. Ayrıca sistemin içinde sürekli dolaşan minik “temizleyici parçacıklar”, camların iç yüzeyini bir fırça gibi temizleyerek yosunların cama yapışmasını engelliyor. Böylece cephe, her daim berrak ve izlenebilir kalıyor.

Dışarısı kadar içerisi de radikal. “Duvarsız” Yaşam BIQ House’un devrimci yanı sadece cephesinde değil, iç mekan kurgusunda da gizli. Binadaki dairelerin bir kısmı, geleneksel ayrımı reddediyor. Sabit duvarlar yerine, kullanıcıların ihtiyaçlarına göre şekillendirebileceği “isteğe bağlı” açık planlar sunuluyor. Dış cephedeki “uyarlanabilir” yapı, iç mekandaki “esnek” yaşamla birleşerek mimariyi bir bütün olarak geleceğe taşıyor.

BIQ House projesini sadece bir “yeşil bina” olmaktan çıkarıp devrimsel niteliğe taşıyan şey, kurduğu kapalı karbon döngüsüdür. Geleneksel binalar karbon salınımı yaparken, bu cephe karbonla beslenir. Binanın ısıtma sisteminden çıkan karbondioksit (baca gazı), atmosfere salınmak yerine cephedeki mikro-alglere “besin” olarak verilir. Mikro-algler bu CO2’yi emerek büyür ve biyokütleye dönüşür. Hasat edilen bu biyokütle, binanın biyogaz tesisinde yakılarak tekrar enerjiye (ısı ve elektriğe) çevrilir. Yani bina, kendi atığını kaynağa dönüştüren, doğadaki “atık yoktur” prensibini birebir uygulayan yapay bir ekosistem gibi çalışır. Ayrıca mikro-algler yarattığı doğal yalıtım katmanı sayesinde, binanın soğutma yükü ve dolayısıyla klima kaynaklı enerji sarfiyatı radikal oranda düşürülmüştür.

Tüketen değil, üreten mimari anlayışı.

BIQ House, bize teknolojinin her zaman metalik ve soğuk bir yüzü olmak zorunda olmadığını kanıtlıyor. Bu cephe tasarımı; binaların artık doğadan kopuk beton yığınları değil, ekosistemin döngüsüne katılan, yaşayan ve nefes alan birer organizma olabileceğinin en güçlü manifestosudur.

Bir sonraki yazımda, güneş battığında devreye giren bambaşka bir teknolojiyi; “karanlıkta ışıldayan betonları” inceleyeceğim.

Önceki Yazılarım:

Doğa kendi evini inşa ediyor: Karbon negatif bir yapı bloğu olarak “Kenevir Betonu”


Bir sandalyeyi yetiştirmek: Nucleo’nun Terra projesi üzerinden ekolojik tasarımın yeni dili

Kabul görmek lütuf değil haktır: Lilith’in kızı Âdem

2020’de ilk kitabı Sancı’yı okurla buluşturan Mine Soycan, 2025’te kanayan yaralarımızdan birine dokundu ve bu dokunuştan kabul görmenin bir lütuf değil apaçık, dümdüz bir hak olduğunu anlatmak isteyen Âdem doğdu; Lilith’in kızı Âdem!

Mine ile tesadüfen tanıştık. Yaklaşık 1 sene önce yayımlanan kitabını hediye etti bana ve Gaia’nın internet sitesinde bu kitabı yayımlamanın uygun olup olmayacağını sordu. Satacağı kitabı neden internette yayımlamak istediğini sordum. Derdim para değil, kitlelere ulaşmak dedi. Sanki yıllardır tanıdığım bir arkadaşımmış gibi hissettirdi bana, hâlâ hak odaklı kalan, parayı bağrına yavrusu gibi basmayan, gözünde sevginin ışığı sönmemiş biri var diye sevindim, ağlamaklı oldum hatta.

Mine Can

Kitabın kapağı şahane, ismi zaten nefes kesiyor. Peki, dedim Mine Can; neden yazdın bu kitabı, neydi seni harekete geçiren? Mine Can açıkladı: “Kimliğini, yönelimini, varoluş biçimini açıklamak zorunda bırakılan insanların yükünü yakından tanıyorum. Toplumun ‘normal’ diye kutsadığı kalıplara sığmayanların, sürekli kendini ispat etmeye zorlananların, var olmak için savaşmak zorunda kalanların hikâyesini Âdem ile sunmak istedim.Ötekileştirilenlerin hikayesini bulacaksınız bu kitapta dedi, var olma mücadelesini… Ve sonra beni etkileyen basit görünen, ay biliyoruz diyebileceğiniz ama aslında bilemediğimiz bir türlü idrak edilemeyen o enfes cümlesini kurdu: “Çünkü kabul görmek bir lütuf değil, haktır. Kimse kendisi olduğu için yalnız bırakılmamalıdır.

Sözün özü sevgili okur, Lilith’in Kızı Âdem, yalnızca bir roman değil; topluma tutulmuş bir ayna. Ve Mine Can “gerçek değişimin, o aynaya bakma cesareti gösteren herkesle başlayacağına” olan kuvvetli inancıyla bu kitabı sizlere her hafta bölüm bölüm sunacak.

Peki, bir sürü çok okunan, en popüler, milyon tık alan dergi-gazete-yayın varken neden Gaia, diye sordum, Mine Can cevabıyla hepimizi onure etti: “Gaia, ayrımcılığa karşı net bir duruşu olan, dışlayıcı dili reddeden bir platform olarak içime sinen tek adres oldu. Sözlerimi, toplumun ötekileştirdiklerine kucak açan ve bu savaşı sorgulayan bir alanda paylaşmak benim ilk önceliğimdi. Sessiz kalmayarak tarafını eşitlikten yana koyan Gaia’ya teşekkür ediyorum.”

Spoiler almayı da vermeyi de her zaman çok severim, bu sebeple eş dosttan az azar işitmedim. Ama çenemi tutacağım. Her Çarşamba Adem’in yaşamına tanıklık edeceğiz, sona geldiğimizde üzerine konuşup yazacağız. İlk bölüm 18 Şubat 2026’da, gelecek Çarşamba görüşmek üzere!

Yazar Hakkında

Mine Can, 1981 yılında Zonguldak’ın Ereğli ilçesinde doğmuştur. İstanbul Bilgi Üniversitesi MBA mezunu olup beş kedisiyle birlikte İstanbul’da yaşamaktadır. İlk kitabı “SANCI” 2020 yılında yayımlanmıştır. Müjdat Gezen Sanat Merkezinde Yaratıcı Yazarlık eğitimi alan yazar toplumsal sorunlara değinebilmek adına “Lilith’ in Kızı Âdem” kitabıyla ikinci kez okurlarıyla buluşmaktadır.

Alevi Yol İrfanında Hızır

1

Alevilikte Hızır, masallarda kalan gizemli bir kişi değildir. Sadece geçmişte yaşamış bir kahraman ya da olağanüstü güçleri olan biri de değildir. Hızır, hayatın içinde karşımıza çıkan bir bilinçtir.

Hızır; insanın egosunu, bencilliğini, “ben” demesini aşmayı öğrenmesidir. Nefsini tanıyıp onu terbiye edebilmektir. Kalp gözünü açmak; sadece bakmak değil, görebilmek demektir.

Zor bir an yaşadığında, kimsenin sana yardım etmeyeceğini düşündüğün bir anda; hiç beklemediğin birinden gelen destek varsa… İşte orada Hızır vardır.

Bir kapıda, bir yolda, bir durakta…
Bazen tanımadığın bir insanın uzattığı eldir Hızır.

Kâinattaki, doğadaki bilgeliği insana dair şifaya dönüştüren bir hekimdir. Canlı–cansız tüm varlığı birbirine bağlayan bir aşktır Hızır.

Alevi yolunda Hızır, paylaşmayı bilir. “Ben” değil, “biz” der. Eşitliği savunur, kimseyi ötekileştirmez. Herkesin doymasını, herkesin yaşamasını ister.

Hızır, bulunduğu yeri yeşertir. Emeğe saygı duyar, üretimi kutsal görür. Hazıra konmayı değil, alın teri dökmeyi öğretir.

Ama Hızır sadece iyi olmak değildir. Mazlumun yanında durmaktır. Haksızlığa “bana dokunmuyor” deyip susmamaktır. Zorbaya karşı cesaretle durabilmektir.

Alevi öğretisi der ki:
Hızır’ı dışarıda arama.
O bir yerden gelip seni kurtarmaz.
Hızır, senin içinde doğar.
Paylaştığında, yardım ettiğinde,
haksızlığa karşı ses çıkardığında,
bir canı incitmemeye çalıştığında
Hızır olursun.

Yani Hızır;
bir gün senin dara düşene uzattığın eldir,
bir gün bir başkasının sana uzattığı el…

Eskiler boşuna dememiş: “Her insan yılda bir kez Hızır ile karşılaşır.” Ama çoğumuz onu fark etmeyiz.

Çünkü Hızır; bazen yaşlı bir amca, bazen bir çocuk, bazen yolda karşılaştığın bir yabancı, bazen de sen olursun.

Alevi yolunun özü şudur: İyilik yap ama gösteriş için değil. Doğruyu savun ama çıkar için değil. İnsanı sev; çünkü insan Hak’kın aynasıdır.

Pir’in dediği gibi:
“Her gördüğünü Hızır bil ki, Ali’ye Selman olasın.”
Yani her insana, her cana bu bilinçle bak.
Belki de aradığın Hızır, çoktan sensindir.

Aşk ile… 🌿

Gökmen Savak
İzmir Alevi Kültür Dernekleri – Aliağa Şubesi

Bu yazı da ilginizi çekebilir: Bir Alevi dedesinden kurban bayramı mesajı

Doğa kendi evini inşa ediyor: Karbon negatif bir yapı bloğu olarak “Kenevir Betonu”

Gastronomi dünyasındaki “tarladan sofraya” (farm-to-table) konseptine hepimiz aşinayız. Peki, bu felsefeyi mimariye uyarlarsak nasıl olur? Geleneksel yapı endüstrisi, malzemeyi yerin metrelerce altından çıkaran, işleyen ve şantiyeye taşıyan sömürücü bir modele dayanır. Oysa İngiltere’nin Cambridgeshire bölgesindeki Flat House, bize malzemeyi aramak için uzağa gitmemize gerek olmadığını, onu “yetiştirebileceğimizi” kanıtlıyor.

Endüstriyel inşaat pratiklerinin ezberini bozan, bulunduğu tarlanın toprağından gökyüzüne uzanan bu proje, sadece bir konut değil; biyo-bazlı malzemelerin ölçeklenebilirliğine dair radikal bir manifestodur.

Sıfır Mil Mimarisi: Margent Farm

Projenin kalbi, 20 dönümlük bir kenevir tarlası olan Margent Farm. Çiftliğin sahibi Steve Barron ve vizyoner mimarlık ofisi Practice Architecture, radikal bir karar alıyor: “Bu evin taşıyıcı olmayan tüm dolgu duvarlarını, penceresinden baktığımızda gördüğümüz bitkilerden inşa edeceğiz.”

Sıfır mil tabiri aslında lojistik ve nakliye kaynaklı karbon ayak izini sıfırlamayı hedefleyen bir kavramdır. Buradaki temel motivasyon romantik bir doğa sevgisinin ötesinde, Gömülü Karbon” sorununa teknik bir çözümdür. Kenevir, hızlı büyüme döngüsü (yaklaşık 4 ay) sırasında atmosferden muazzam miktarda CO2 hapseder. Araştırmalar, 1 metreküp kenevir betonunun yaklaşık 300-500 kg CO2’yi bünyesinde tutabildiğini gösteriyor. Bu bitkiyi bir yapı bloğuna dönüştürdüğünüzde, karbonu duvarlara kilitlemiş ve yapıyı daha inşası bitmeden “karbon negatif” statüsüne taşımış olursunuz. Evin sahibi Steve Barron’un hesaplamalarına göre; Flat House’un inşasında kullanılan kenevirler, büyüme sürecinde atmosferden tam 24 ton karbonu emmiştir.

Bu projeyi daha iyi hissetmek ve atmosferi görmek isterseniz, evin sahibi Steve Barron’un anlatımıyla şu videoya göz atabilirsiniz:

Kenevir Betonunun (Hempcrete) Anatomisi

Teknik bir parantez açalım: Kenevir betonu, literatürde bilinen betonarme ile karıştırılmamalıdır. Bu malzeme, kenevir sapının odunsu iç kısmı olan kıtık (shiv) ile kireç bazlı bir bağlayıcının (lime binder) ve suyun karışımından oluşan bir biyo-kompozittir.

Çimento yerine kireç kullanılmasının mimari açıdan kritik bir sebebi vardır: Karbonatlaşma. Çimento hidratasyon (suyla reaksiyon) ile sertleşirken, kireç havadaki CO2’yi emerek zamanla kireç taşına dönüşür. Yani duvarlar, inşaat bittikten sonra bile atmosferden karbon emmeye ve sertleşmeye devam eder. Ancak bu malzemenin en büyük dezavantajı, yerinde döküm yapıldığında kuruma süresinin hava koşullarına bağlı olarak 6-8 haftayı bulabilmesidir.

Konstrüksiyon İnovasyonu: Kaset Tipi Prefabrikasyon

Flat House, yıllardır süregelen malzeme teknolojilerinden beslenen ancak bunları çağdaş yapım teknikleri için yeniden rasyonelize eden bir vizyonun ürünüdür. Mimarlar, kenevir betonunun yavaş kuruma dezavantajını prefabrikasyon teknolojisiyle aştılar.

Margent Farm arazisinde kurulan geçici bir üretim sahasında, ahşap karkaslar içine hazırlanan kenevir-kireç karışımı preslendi. Bu “Kaset Sistem” paneller, kontrollü ortamda kurutularak neme ve dış etkenlere karşı dirençli hale getirildi. Sonuç muazzam; Lego parçaları gibi sahaya getirilen bu paneller sayesinde, evin ana kabuğu sadece iki gün içinde ayağa kaldırıldı. Bu yöntem, biyo-malzemelerin sadece “eko-köylerde” değil, endüstriyel ve hızlı konut üretiminde de kullanılabileceğini kanıtlıyor.

Doğa ile Barışık Döngü: Atıksız Bir Gelecek

Flat House, sadece inşa edilen bir ‘bina’ değil, aynı zamanda ekolojik bir onarım projesidir. Geleneksel mimari genellikle doğadan alarak var olurken; bu proje doğaya geri vererek yükseliyor. Kenevirin büyüme sürecinde toprağı temizlemesi (fitoremediasyon), havadaki karbonu emmesi ve ömrünü tamamladığında binanın tamamen doğada çözünebilir olması, bizi ‘beşikten beşiğe’ (cradle-to-cradle) tasarım anlayışına götürüyor. Artık binaları doğanın üzerine dikilmiş birer beton blok olarak değil, o ekosistemin nefes alan, canlı ve döngüsel bir parçası olarak görmeliyiz.

Bu, doğaya hükmetmek yerine onunla iş birliği yapmanın en zarif yoludur…

Yapı Fiziği: Termal Kütle ve Higroskopik Kabuk

Bir mimar olarak Flat House’un kesitine baktığımızda, geleneksel “sandviç duvar” detayını görmeyiz. Modern duvarlar genellikle katmanlıdır: Tuğla, yalıtım (XPS/EPS), buhar bariyeri, alçıpan vb. Flat House’da ise duvar monolitik bir yapıdadır. Bu yapının üç süper gücü vardır:

  1. Termal Kütle ve Faz Kayması (Phase Shift): Malzeme ısıyı depolar ve yavaşça salar. Bu, iç mekanın yazın serin, kışın sıcak kalmasını sağlayan doğal bir iklimlendirme yaratır.
  2. Higroskopik Davranış (Nefes Alan Duvarlar): Yapı, “difüzyona açık” olarak tasarlanmıştır. Sentetik buhar bariyerleri kullanılmamıştır. Kenevir selülozu, ortamdaki nem arttığında nemi emer, hava kuruduğunda geri salar. Bu pasif nem kontrolü, küf riskini minimize ederken iç mekan hava kalitesini maksimize eder. Doğal malzemelerin bu özenli orkestrasyonu sayesinde bina; herhangi bir havalandırma kanalına veya mekanik ekipmana ihtiyaç duymadan nemi ve sıcaklığı kendi kendine regüle eder.
  3. Tam Bağımsız (Off-Grid) Yaşam: Pasif iklimlendirme stratejilerine ek olarak, ev enerjisini şebekeden değil, doğadan alır. Elektrik ihtiyacı çatındaki güneş panellerinden, ısınma ihtiyacı ise çiftlik atıklarını kullanan bir biyokütle kazanından karşılanır.

Vernaküler Bir Modernizm

Tasarım dili açısından Flat House, bölgenin tarımsal geçmişine saygı duruşunda bulunur. Dış cephede görülen oluklu levhalar metal değil, kenevir lifleri ve şeker bazlı doğal reçine ile üretilmiş özel biyo-kompozit panellerdir. Margent Farm’ın kendi geliştirdiği bu ‘Margell’ adlı malzeme, petrol türevi plastiklere veya yüksek enerjili metallere muazzam bir alternatiftir.

İçeride ise mimarlar “malzeme dürüstlüğü” ilkesini benimseyerek duvarları sıvasız bırakmıştır. Kenevirin saman sarısı, gözenekli ve sıcak dokusu, mekanın atmosferini belirler. Yüksek tavanlı, açık planlı yaşam alanı, bu doğal dokuyla birleştiğinde, modernizmin soğukluğundan uzak, sarmalayıcı bir “yuva” hissi yaratır.

Bir Prototip Olarak Gelecek

Flat House, bize sürdürülebilirliğin sadece güneş paneli takmak veya musluktan tasarruf etmek olmadığını; yapısal bir paradigma değişimi gerektirdiğini gösteriyor.

Tarımsal atıkların yapı elemanına dönüştüğü bu model, inşaat sektörünün karbon ayak izini silmekle kalmıyor; aynı zamanda tarım ekonomisine de yeni bir katma değer sunuyor. Toprağın üstünde yetiştirip, içinde yaşayabileceğimiz bir gelecek, Flat House ile artık bir ütopya değil, uygulanabilir bir mimari gerçeklik.

Önceki Yazılarım:


Bir sandalyeyi yetiştirmek: Nucleo’nun Terra projesi üzerinden ekolojik tasarımın yeni dili


Doğadan mimariye: Cam, deri ve çeliğin ötesinde ahşap atıklardan yeni nesil kompozitler

Bir sandalyeyi yetiştirmek: Nucleo’nun Terra projesi üzerinden ekolojik tasarımın yeni dili

Endüstriyel üretimin hakim olduğu bir çağda, tasarımın doğayla ilişkisi çoğu zaman “malzeme seçimi” düzeyinde kalır. Oysa bazı projeler, bu ilişkinin yalnızca yüzeysel bir tercih değil, bir yaşam biçimi olduğunu hatırlatır. İtalyan tasarım stüdyosu Nucleo’nun “Terra Grass Armchair” projesi, bu hatırlatmayı en yalın biçimde yapıyor:

Bir sandalye düşünün; üretilmiyor, yetiştiriliyor...

Nucleo, Piergiorgio Robino ve Andrea Sanna öncülüğünde, 2000 yılında SaloneSatellite’te ilk kez tanıttığı Terra projesiyle, tasarımı üretimden çok oluş süreci olarak ele aldı. 2016’da güncellenen versiyonu Terra v2.0, karton iskeletin lazer kesim teknolojisiyle düz paket halinde üretildiği ve kullanıcı tarafından monte edildiği bir yapıya dönüştü. Ancak Terra’yı mimari açıdan asıl ilginç kılan, malzeme ontolojisi üzerine kurulu yaklaşımıdır. Karton iskelet, üzerine doldurulan toprak katmanıyla birlikte “birim mobilya” olmaktan çıkar; yaşayan bir topografyaya dönüşür. Bu noktada proje, mobilya tasarımı ile peyzaj mimarlığı arasında bir ara form oluşturur, adeta bir mikro ekosistem gibi davranır.

Belki de Terra’nın asıl önerisi şudur: İnsan, doğayı şekillendiren değil, onunla birlikte şekillenen bir varlıktır.

Terra Grass Armchair yalnızca geri dönüştürülebilir malzemeleriyle değil, sürdürülebilirlik paradigmasını yeniden tanımlama biçimiyle öne çıkar. Burada sürdürülebilirlik, “enerji verimliliği” veya “malzeme döngüsü”nden çok, zaman kavramı üzerinden okunur. Çünkü Terra, tamamlanmış bir ürün değildir; sürekli değişir, büyür, biçimlenir ve sonunda çözülür. Bu yönüyle ephemeral architecture kavramının doğayla bütünleşmiş bir örneğini oluşturur. Karton çerçevenin biyobozunur yapısı sayesinde ürün, yaşam döngüsünü tamamladığında çevreye atık bırakmadan doğaya karışır. Böylece Terra, sadece formel olarak değil, ekolojik metabolizmasıyla da döngüsel bir sistemin parçası haline gelir. Bu, mimaride son yıllarda öne çıkan circular design yaklaşımının mikro ölçekteki bir karşılığıdır.

Terra, aslında üretimi kullanıcıya devrederek katılımcı tasarım ilkesini pratiğe dönüştürmüş oluyor. Her kullanıcı, kendi toprağının verimliliğine, bulunduğu iklime, uyguladığı bakıma göre farklı bir sonuç elde eder. Hiçbir Terra birbirinin aynı değildir, tıpkı hiçbir doğa parçasının birebir kopyalanamaması gibi. Bu durum, tasarım nesnesinin tekillik ve kontrol ilkelerine meydan okur. Kullanıcı burada yalnızca tüketici değil, sürecin bir parçası, bir tür “bahçıvan-tasarımcı”dır. Ve bu rol değişimi, tasarım etiğini sessizce yeniden tanımlar.

Terra’yı yetiştiren kişi, farkında olmadan tasarımın en eski sorusuna yaklaşır; belki de hepimizin zihninde yankılanması gereken o soruya:
Bir formu gerçekten tasarlamak mı, yoksa onun oluşmasına izin vermek mi daha değerlidir?

Terra’nın en çarpıcı yönlerinden biri, malzeme kavramını dinamik bir varlık olarak ele almasıdır.
Karton, bir süre taşıyıcı bir sistemdir; ardından yerini toprağa, sonrasında köklere bırakır. Malzeme burada bir araç değil, adeta bir evrim sürecidir. Bu “slow architecture” akımının ruhuna doğrudan temas ediyor. Tasarım, hızdan ziyade büyüme temposuna göre şekillenir. Yüzeyde beliren çim tabakası ise, yapının son aşamasıdır; fakat bu “bitmişlik” değil, “süreklilik” halidir.


Çim her mevsim yeniden doğar, solar, tekrar yeşerir...

Terra’yı yalnızca çevreci bir jest olarak değerlendirmenin yetersiz kaldığını düşünüyorum. O, insan–doğa–malzeme arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayan düşünsel bir sistem gibi. Belki de beni asıl etkileyen, estetik kaygılardan çok bu ideolojik netliktir; çünkü Terra, ürünü nesne olmaktan çıkarır ve insanı sürecin öznesine dönüştürür. Burada doğa, edilgen bir kaynak değil; tasarım ortağıdır. Terra da bulunduğu bağlama göre farklılaşır; her biri kendi mikro-ikliminde benzersizdir.

Belki de geleceğin mimarisi, artık yükselen değil; büyüyen mimaridir.
Ve belki de en kalıcı yapılar, doğanın kendisiyle geçici bir anlaşma yapanlardır.

Yapmak, bazen sadece izin vermektir

İlginizi çekebilir:

Doğadan mimariye: Cam, deri ve çeliğin ötesinde ahşap atıklardan yeni nesil kompozitler

Günümüzde karşı karşıya olduğumuz çevresel zorluklar, yenilikçi çözümler ve sürdürülebilir malzemeleri her zamankinden daha önemli hale getirdi. Doğal kaynaklarımız hızla tükenirken, iklim değişikliğinin yıkıcı etkileri ve çevre kirliliği büyük sorunlar olarak karşımıza çıkıyor.

Bu karmaşık dünyada, çevreye duyarlı ne gibi adımlar atabiliriz?

İşte bu noktada, biyoteknoloji alanında devrim yaratan Woodoo’nun ilham verici projeleri devreye giriyor. Gelin, bu yenilikçi girişimin doğa dostu çözümlerini birlikte keşfedelim!

Woodoo: Doğanın Gücünü Yeniden Keşfetmek

Woodoo, biyoteknoloji ve malzeme bilimi alanlarında uzmanlaşmış, Fransız kökenli bir girişim.

Peki, Woodoo’nun yaptığı bu kompozit malzemeler tam olarak nedir? Ağaç ve ahşap atıklarını, cam, deri ve çelik gibi malzemelere rakip olabilecek özelliklere sahip yeni malzemelere dönüştürüyorlar. Şirket, sürdürülebilirlik ve yenilikçiliği bir araya getirerek, ahşabın yanma, çürüme ve sertlik gibi dezavantajlarını gidererek yenilikçi bir çözüm geliştirdi.

Birlikte hayal edelim, ormanlardan gelen doğal bir malzemeyi alıp, modern dünyanın ihtiyaçlarına cevap veren harika ürünlere dönüştürmek, mükemmel bir yenilik. Hem de sadece çevreye duyarlı olmakla kalmayıp, estetik ve işlevsellikten de ödün vermiyorlar. ‘Solid’ adını verdikleri malzeme, inşaat sektöründe çeliğin yerine geçebilecek dayanıklılıkta. Ayrıca, Woodoo Slim adlı ürünleri, camdan daha hafif ve yarı saydam ahşap paneller sunarken, Woodoo Flexible Leather ise hayvan derisine kıyasla daha düşük karbon ayak izine sahip ve daha az su kullanılarak üretilen sürdürülebilir bir deri alternatifi olarak çeşitli alanlarda kullanılıyor.

Bu girişim, ağaç liflerini bağlayan ve doğal bir yapıştırıcı olarak işlev gören lignini kullanarak ahşabın moleküler yapısını güçlendirmeyi başardı. Lignin çıkarıldıktan sonra, yerine daha etkili bir bağlayıcı madde eklenmesiyle ahşap çok daha sağlam ve dayanıklı bir hale gelebiliyor. Aslında, ahşabın malzeme olarak kullanımındaki tüm dezavantajlar ligninin varlığından kaynaklanıyor; bu nedenle ligninin yerine daha güçlü bağlar oluşturan bir bağlayıcı madde eklendiğinde ahşap tamamen farklı ve geliştirilmiş bir özellik kazanıyor.

Şirket, yüksek CO2 depolama kapasitesine sahip kavak ağaçlarından elde edilen ahşap atıkları kullanmayı tercih ediyor. Bu tercih, genel merkezi Paris’te bulunmasına rağmen şirketin üretim tesisini Avrupa’nın en büyük kavak plantasyonlarından biri olan Troyes bölgesine kurmasını sağladı.

Lüks, otomotiv ve inşaat sektörlerine odaklanarak bu malzemeleri üretmek amacıyla iki sanayi tesisi işletmektedir. Beş yıl süren Ar-Ge çalışmalarının ardından elde edilen bu keşif, çeşitli uygulama alanlarına uygun yeni malzemeler geliştirilmesinin yolunu açtı. Şirketin yaklaşık 50 patent başvurusu bulunmaktadır ve lignin yerine kullanılan bağlayıcı madde hakkında henüz detaylı bilgi verilmemiştir. 2017 yılında mimar Timothée Boitouzet tarafından kurulmuştur. Boitouzet, projelerinde büyük oranda cam ve çelik kullandığından, bu malzemelerin yerini alabilecek düşük karbonlu ve yüksek performanslı alternatiflerin araştırılmasına karar verdi. Şirket, aslında alternatif dekarbonize kompozit malzemeler üretmektedir. Bu yenilikçi yaklaşım, özellikle inşaat sektörü olmak üzere birçok endüstride dönüşüm sürecini hızlandırdı. Woodoo, bugüne kadar LVMH, Volkswagen, Mercedes ve inşaat şirketi Garnica gibi firmalarla malzeme tedariki konusunda anlaşmalar imzaladı.

Modern dünyada çevre dostu ve sürdürülebilir malzemelere olan ihtiyaç hızla artarken, Woodoo bu ihtiyaca yenilikçi çözümler sunuyor. Şirket karbon negatif, güçlü ve yenilenebilir malzemeler geliştirmeyi amaçlıyor. İşte Woodoo’nun detaylı hedefi ve misyonu için benimsediği stratejiler:

Neden Ahşap?

Ahşap, yenilenebilir bir kaynak olarak çevresel sürdürülebilirliğin anahtarıdır. Her yıl 233 milyon hektar yeni orman alanı eklenmekte ve ahşap işlenmesi, diğer malzemelere göre dört kat daha az enerji gerektirmektedir. Ayrıca; 1 metreküp ahşap, 1 ton karbondioksiti atmosferden çekerek karbon negatif bir malzeme olma özelliği taşır.

Woodoo’nun Yaklaşımı: Ekosistemik Ormancılık

Woodoo, orman ürünlerini değerlendirirken çevresel sorumluluğu ön planda tutar. Şirketin benimsediği ekosistemik ormancılık, düşük değerli, hastalıklı ve atıl durumda olan ahşapları kullanarak bu kaynakları yeniden değerlendirir. Bu süreç, aynı zamanda biyolojik çeşitliliği korur ve ormanların uzun vadede karbon tutma kapasitesini artırır.

Geri Dönüşüm ve Yenilikçilik

Woodoo, geri dönüştürülebilir veya biyolojik bazlı bileşenler kullanarak malzemelerinin yeniden kullanımını, kompostlanmasını ve geri dönüşümünü sağlar. Ürünlerinin ömrü sona erdiğinde, hiçbir malzemenin boşa gitmemesi için döngüsel bir üretim modelini benimser.

Geleceğin Malzemeleri

Woodoo’nun misyonu, daha dayanıklı, daha çevre dostu ve yenilikçi malzemeler geliştirmek. Ahşap bazlı bu çözümler, sadece doğa dostu olmakla kalmaz, aynı zamanda modern dünyanın ihtiyaçlarına da cevap verir.

Hafif, form verilebilir ve UV dirençli bir kaplama ile yüksek performans sunar. Camdan yedi kat daha az karbon emisyonu üretir, yenilenebilir ve geri dönüştürülebilir. Bu malzemelerin öne çıkan bazı özelliklerine bir göz atalım:

  1. Yüksek Dayanıklılık: Ahşap liflerinin güçlendirilmesiyle elde edilen bu kompozitler, inanılmaz derecede dayanıklı. Öyle ki, çelik kadar güçlü olabilirler. Bu, özellikle inşaat ve otomotiv gibi sektörlerde büyük bir avantaj sağlıyor.
  2. Esneklik ve Hafiflik: Doğal ahşabın esnekliğini koruyan bu malzemeler, aynı zamanda hafif. Bu özellik, özellikle mobilya ve tasarım alanlarında büyük avantaj sağlıyor.
  3. Çevre Dostu: Ahşap atıklarını değerlendirerek düşük karbon ayak izi ile üretilen bu malzemeler, çevre dostu projeler için ideal. Gezegenimizi korumak için harika bir adım!
  4. Estetik ve Çok Yönlülük: Ahşabın doğal güzelliği ile modern teknolojinin olanaklarını birleştiren bu malzemeler, hem estetik açıdan çekici hem de çok yönlü. Her türlü tasarım ve dekorasyonda kullanılabilir.

Hayatın Her Alanında Woodoo

Woodoo’nun geliştirdiği bu yenilikçi kompozit malzemeler, pek çok alanda kullanılabilir. Düşünsenize, günlük hayatta karşımıza çıkabilecek birçok çok yerde bu malzemelere rastlayabiliriz:

  • İnşaat ve Mimarlık: Dayanıklılığı ve estetiği sayesinde, hem iç hem de dış cephelerde kullanılabilir. Modern mimaride yeni bir dönemi başlatabilir.
  • Mobilya ve Tasarım: Hafifliği ve esnekliği ile yenilikçi mobilya tasarımlarında ideal bir malzeme. Evinizi daha çevre dostu ve şık hale getirebilirsiniz.
  • Otomotiv: SLIM, otomotiv sektöründe ahşap esaslı akıllı yüzeyler yaratır. Yüksek dayanıklılığı ve düşük ağırlığı sayesinde, enerji verimliliği sağlar ve bu sektörlerde önemli bir avantaj sunar. Optik yetenekleri ve hafif yapısı sayesinde araçlarda yeni ve beklenmedik deneyimler sunar.
  • Moda ve Aksesuar: Deri benzeri özellikleri ile sürdürülebilir moda ürünlerinde kullanılabilir. Hem şık hem de çevre dostu aksesuarlar hayal edin!

Geleceğe Doğru: Sürdürülebilir Yenilikler

Woodoo’nun çalışmaları, biyoteknolojinin ve malzeme biliminin sunduğu olanakların sadece başlangıcını temsil ediyor. Ağaç ve ahşap atıklarının, geleceğin sürdürülebilir ve yüksek performanslı malzemelerine dönüştürülmesi, çevreye duyarlı inovasyonların kapılarını aralıyor.

Bu tür projeler, doğal kaynakların korunması ve yenilenebilir malzemelerin kullanımı açısından büyük önem taşıyor. Woodoo, doğanın sunduğu kaynakları yeniden keşfederek, modern dünyanın ihtiyaçlarına uygun çözümler sunmayı hedefliyor.

Woodoo’nun ağaç ve ahşap atıklarını kullanarak geliştirdiği kompozit malzemelerin etkileyici dünyasına bir yolculuk yaptık. Sürdürülebilirlik ve yenilikçiliğe dayalı bu süreç, gezegenimizi koruyarak ve geleceğe daha iyi bir dünya sunmak için hangi adımları atmamız gerektiğini gözler önüne serdi.

Birlikte daha yeşil ve sürdürülebilir bir geleceğe!

Bu da ilginizi çekebilir: