“Şiddet ve ahlak arasındaki ilişkinin çerçevesi, hukuk ve adalet kavramları tarafından çizilir.”
Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Walter Benjamin[1]
Franz Kafka Ceza Kolonisinde[2] adlı öyküsünde mahkumun sırtına henüz kendisinin bile bilmediği bir suçu kazıyan ve bu yazılı suçun üzerinden kurbanını öldürünceye dek geçen bir işkence/ölüm makinesi tasvir eder. Bu tasvirdeki detaylar pek çok okuyucuda işkencenin ve cinayetin seyirlik bir etkinliğe dönüştürülmesi açısından dehşet, kurbanın yaşadığı çaresizlik açısından ise acıma duygusu uyandırır. Zira bu öyküde kurban neyle suçlandığını bilmeden, aklının alamayacağı bir acıya mahkum bırakılır. Okuyucuyu rahatsız eden bir diğer konu ise iktidarın yetkisinin sınırsızlığıdır. İktidar her an her şeyi suç addedebilirken uygulayacağı ceza için yeni yöntemler ve araçlar belirleyebilir. Bu sınırsızlık yalnızca kurmaca bir evrene değil, modern iktidar biçimlerine de aittir.
Kafka’nın öyküsünde mahkumun suçunun muğlaklığı ile iktidarın mutlaklığı bu işkence ve cinayet makinesinin yarattığı vahşetin ölçüsünü artırır. Pek çok öyküsünde olduğu gibi Kafka bu öyküsünde de bir dış gözlemcinin bakış açısından, kurulan bu işkence düzeneği ile insan türünün bürokratik aklıyla yaratabileceği şiddetin düzeyinin ne ölçüde absürtleşebileceğini tasvir eder. Bugün yalnızca Türkiye’ye değil, küresel ölçekte siyasi gelişmelere baktığımızda yaşananları kavramakta zorlanmamızın nedenlerinden biri de bu absürtlükten doğan o derin uçurumdur. Şiddet toplumun geneline yayılacak biçimde olağanlaştırıldıkça bireysel yaşamlarımızda etik referanslar bulmakta zorlanırız. Bugün bu etik uçurum Türkiye’de en çıplak haliyle insan-dışı hayvanlarla ilişkilerimizde mevcuttur.
Bu uçurum 2004’te kabul edilen Hayvanları Koruma Kanununda 2024 yılında gerçekleştirilen değişikliklerle insan-hayvan ilişkisinde derinleşti. İnsan yaşamı öncelenerek sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı bağlamında sokakta yaşayan hayvanlar insan yaşamı için bir tehdit unsuru olarak tanımlandı. Kanunun 2004’te kurulan hayvan refahını gözeten ekseni 2024’te antroposentrik bir alana kaydırıldı. Ve ardından sıradan vatandaşların da belediyelerin de fail olduğu, hayvanlara yönelik pek çok hak ihlali gerçekleşti, gerçekleşmeye devam ediyor. Ana akım ve sosyal medya platformları eliyle ise bu olaylar insanların güvenliğinin tesis edilebilmesi için gerekli, sıradan müdahaleler olarak yansıtılarak olağanlaştırıldı.
Yasa değişikliği henüz bir kulis haberi niteliğindeyken pek çok hayvan hakkı savunucusu; bu yasanın sokakta yaşayan hayvanların yok edilmesi için yaratılacak bir şiddet mekanizmasının bürokratik zeminini hazırlayacağını, bir katliama yol açacağını ve adeta bir ceza kolonisi kuracağını öngörerek yetkililere hayvanları da gözeten sağduyulu kararlar alma çağrısında bulunmuş olsa da, yasanın meclise gitmesi ve kabul edilmesi önlenemedi. Yasanın meclise taşınması süreci, bazı grupların sosyal medya aracılığıyla köpek popülasyonunun artışı ve özellikle çocukların güvenliği hakkında yanlış algı yaratması, zoonoz hastalıklar başta olmak üzere hayvanları düşmanlaştıran gerçek dışı haberlerle toplumu endişeye sürüklemesiyle hızlandı. Bu manipülatif sürece karşılık sokaklarda, barınaklarda, mecliste, pek çok şehirde aylarca eylemler gerçekleştirildi, gece-gündüz devam eden yaşam nöbetleri tutuldu. Yasaların öldürmek için değil yaşatmak için çıkarılması konusunda çağrılar yapıldı.

Meselenin yalnızca etik değil, aynı zamanda bilimsel ve ekolojik etkileri de gündem edildi. Asıl kabahatlinin doğaları gereği varlığını sürdürmek isteyen köpekler değil; insan, hayvan ve çevre sağlığını gözetmeyen belediye yetkilileri olduğu; bu yetkililerin, yirmi yıl boyunca kısırlaştırma ve aşılama yapmadıkları, hayvanlarla insanların ortak yaşamı için üzerlerine düşen görevi yerine getirmedikleri belirtildi. Bilim insanlarının ‘kısırlaştır-aşılat-yerinde yaşat‘ formülü ile bu artışın kısa zamanda kontrol altına alınabileceği, öldürmenin ise sorunu yalnızca kısa vadede çözülmüş gibi göstereceği çağrılarına ise kulak asılmadı. Hayvanların insan yaşamına doğrudan bir fayda sağlamasalar bile yaşam hakkına sahip oldukları tartışmasız olsa da; sokaklardan tecrit edilecek hayvanların yerini yaban hayvanlarının alacağı ve bunun insan yaşamı için öngörülemeyen sonuçları olabileceği meclise bilimsel referanslarla iletildi. Zira mahallelerde insanlarla birlikte yaşamaya alışmış bu hayvanlar, aynı zamanda yaban hayatı ile insan yaşam alanları arasında bir bariyer görevi görmektedir. Ve doğa boşluk kabul etmemekte, yok edilen köpeklerin yerini başka canlılar hızla almaktadır. Ve yine insan türü bu canlılara da yaşam hakkı tanımadan, ekolojik tahribatına hız kesmeden devam etmektedir.
Tüm çağrılara kulak tıkayan iktidar faturayı gerçek sorumlulara ödetmek yerine sokakta yaşayan hayvanların canıyla ödetmeye karar vererek asıl görevleri hayvanların tedavisi ve rehabilitasyonu iken; görevlerini suistimal edip, mesleki etik ilkelerine ihanet eden veteriner hekimleri ve belediye görevlilerini 7527 ile ödüllendirdi. Katliam yasasıyla birlikte, belediye barınakları sokakta yaşayan hayvanlar için birer ceza kolonisine dönüştü. Dayanılmaz tecrit koşullarına maruz bırakılan hayvanlar, akla hayale gelmeyecek zalimliklerle buz gibi ölümlere mahkum edildi. Hayvanlar sokaklardan adeta silindi, bakım veren insanlarsa marjinalleştirildi.
Bugün sokakta kuyruğunu bacakları arasına saklayarak, fark edilmemeyi umarak kaçan bir köpek, bir insanı tarih öncesi mitolojik bir varlıkla karşılaşmışçasına şaşırtabilir. Ve ilk şaşkınlığından kurtulan, vicdan sahibi herkes bu zavallı yaratığın başına gelebilecekleri düşünerek kahrolur.
Çünkü hayvanlar için kurulan ceza kolonisinde kurbanlara uygulanan şiddetin bir ölçüsü yok. Bu kolonide eski/yeni pek çok işkence ve öldürme tekniği uygulanmakta. Kafasını kürekle ezerek öldürme, vücuda yüksek doz anestezik madde ve/veya deterjan enjekte ederek öldürme, dirgenle öldürme, soğuk hava deposuna yarı baygın bırakarak öldürme, aç bırakarak öldürme, birbirlerini öldürmelerini/yemelerini sağlayacak ortamlar tasarlayarak öldürme, besleme yasağı koyarak öldürme, ateşli silahlar kullanarak öldürme, cinsel istismar ve tecavüzle öldürme, toplu mezarlara canlı canlı gömerek öldürme bugünkü iktidarın hayvanlar için belirlediği yok etme yöntemlerinden yalnızca bazıları. Keza barınaklardan gelen görüntüler de bu yöntemleri en çarpıcı biçimde ifşa etmektedir.
Bu ölçüsüz şiddet, yalnızca iktidarın değil, toplumun da failleştiği bir zeminde mümkün oldu. Halbuki yirmi yıldır yürürlükte olan Hayvanları Koruma Kanununun 6. maddesi kısırlaştırmayı, aşılamayı ve yerinde yaşatmayı belediyelerin görevleri arasında sayıyordu. Yirmi yıl boyunca kendi sınırlarındaki hayvanların sağlığını ve üreme faaliyetlerini kontrol etmek için aldıkları ödenekleri amacına uygun kullanmayan belediyeler katliam yasası yürürlüğe girdiğinde diğer belediyelerle öldürme yarışına girdiler. Sıradan insanlar belediyeleri arayarak sadece havlamasından rahatsız oldukları için sokaklarındaki köpeklerin toplatılması ve öldürülmesi için ihbarlar yağdırdılar. Belediyelerin yetişemediği yerlerde vatandaşlar kendilerine görev edinerek köpek avına çıktılar. Hayvan katilleri eylemlerini meşru göstermek için “devlet hayvanları öldürmemiz için yasa çıkardı” dediler. Hayvanlara tecavüz edenler, istismar edenler, seri hayvan katilleri mahkemede Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu belirterek ceza indirimi aldılar.
Fakat biliyoruz ki; hayvanlara yönelen bu şiddet istisnai değil, iktidarın genel yönetim anlayışının bir parçasıdır. Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu doğru olsa da günümüzde iktidar, hukuku uygulama biçimi ile şiddet üretmektedir. İktidar şiddeti yalnızca fiziksel olarak değil; dışlama, tecrit, hak gaspı ve kamusal alandan silme biçimlerinde de üretir. Kendi makbulü dışında kalan herkes bundan payını alır. Bu bağlamda sokakta yaşayan bir hayvanın başına gelenle muhalif bir siyasetçiye uygulanan tecrit ve yok etme politikası aynıdır. Refahı yalnızca patronlara sağlayan iktidar hayvanları da, emekçileri de aynı yoksul koşullara hapseder. Kadınların, LGBTİ+ların eril failler tarafından yok edilmesini hayvanların tüketilebilir nesneler olarak algılanmasından ayrı düşünemeyiz. İstismar karşısında çocukların sıkıştığı sessizlik ile hayvanların sıkıştığı sessizlik ise birbirine çok benzer.

İnsanların güvenliği bahane edilerek kurulan bu kolonide yalnızca hayvanlar değil onlar için mücadele eden insanlar da cezalandırılır. Poşetlere konularak çöp konteynerlerine atılan kedi ve köpeklerle ilgili ortaya çıkan görüntüler sonucu protesto hakkını kullanan insanlara bedel ödetilmeye çalışılması; yeni yasanın zorunlu kıldığı şekilde belediye barınaklarından sahiplenerek kurtardıkları hayvanlar üzerinden maddi ve manevi yıpratılmaya çalışılan insanların yaşadıkları; soğuk hava deposunda can çekişen köpeği görüp barınağa girmek isterken şiddete uğrayan, gözaltına alınan insanların başına gelenler bu sürecin bir parçasıdır. Köpeklere bakım verdiği için sosyal medyada hedef gösterilerek, barakasında yakılarak öldürülen Necla Teyze’nin başına gelen de bu sistematik cezalandırmanın en uç sonuçlarından biridir.
Nihayetinde katliam yasasına karşı yürütülen mücadele kazanılamamış olsa da bugün yürürlükteki yasanın da ötesine geçen hak ihlallerinin önlenebilmesi için yeni mücadele yollarının bulunması gerekmektedir. Bu noktada Anayasa Mahkemesi’ne yapılan iptal başvurusu gerekçeli kararı önemli bir yer tutmaktadır. Başvurunun 9’a 6 oy çokluğuyla reddedilmiş olması, her ne kadar kısa vadede hayvanlar lehine bir sonuç doğurmamış olsa da, oybirliğine varılamaması ve açıklanan kapsamlı karşı oy gerekçeleri, hayvan hakları açısından yeni mücadele yollarına işaret etmektedir.
Karşı oy gerekçelerinde; yasa değişikliğiyle somut bir sağlık tehlikesi bulunmaksızın hayvanların öldürülmesine izin verilmesinin hayvanların yaşam hakkına ve çevre hakkına aykırı olduğu; ölçütsüz ve belirsiz ifadelerle idareye geniş bir öldürme yetkisi tanımlandığı; istisna niteliğindeki uygulamaların olağan bir idari pratiğe dönüştürüldüğü vurgulanmıştır.
Ayrıca insan güvenliği ile hayvan yaşamı arasında adil bir denge kurulması gerektiği, daha hafif ve etkili önlemler mevcutken öldürmenin ölçülülük ilkesini ihlal ettiği ve bu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı sayılamayacağı belirtilmiştir.
İnsan–hayvan–çevre dengesinin hayvanlar aleyhine bozulduğu belirtilen karşı oy metinlerinde; hayvanların yaşam hakkının sahiplendirmeye bağlanamayacağı; devletin, hayvanların yaşamını üçüncü kişilerin inisiyatifine bırakmaksızın korumakla yükümlü olduğu; sahipsiz hayvanların hak öznesi olmaktan fiilen çıkarılmasının Anayasa’ya aykırı olduğu ifade edilmiştir. Bununla birlikte “bakım” yerine “sahiplik” anlayışının benimsenmesinin, hayvanların mülk olarak görülmesine yol açtığı; bu yaklaşımın hem etik hem de anayasal açıdan ciddi sorunlar barındırdığı ifade edilmiştir.
Ayrıca yaşam hakkının çevresel bütünlüğü ve hayvanları da kapsadığı, kitlesel öldürmelerin çevre hakkını ve yaşam hakkını ihlal ettiği; düzenlemelerin belirsiz, orantısız ve demokratik toplum düzeniyle bağdaşmadığı; veteriner hekimlere yönelik olarak getirilen yükümlülüklerin meslek etiği ve vicdan özgürlüğüyle çatıştığı hususları da açıkça ortaya konulmuştur.
Pek çok karara karşı oy veren iki hakimi özellikle anmak gerekir.
Engin Yıldırım hayvanların içkin değerine işaret ederek hak özneleri yerine üzerinde hak iddia edilebilen mülkiyet nesneleri olarak değerlendirilmelerini sorunsallaştırmıştır. Hayvanların yalnızca insan faydası çerçevesinde değerlendirilmesini problematize ederek hayvan haklarını güvence altına almak için yeni yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğunu belirtmiştir. Hayvanların duyarlılık ve menfaat sahibi varlıklar olarak anayasal korunmaya değer özneler olarak kabul edilmesi için hukuki sistem yapısı içerisinde yeni bir kişilik biçiminin tanımlanması gerektiğini belirtmiştir.
Aynı şekilde Kenan Yaşar, hayvanları duyarlı varlıklar olarak tanımlayarak hukuki koruma altına alan Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği gibi kuruluşların kararlarına Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerinin gereği olarak uyması gerektiğini belirtmiştir. Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelerin ve genel kabul görmüş etik ilkelerin de hayvanların öldürülmelerini değil kısırlaştır-aşılat-yerinde yaşat yöntemini öngördüğünü ifade etmiştir. 7527’nin belediyelere sahipsiz köpekleri toplama yükümlüğünü yüklerken, bakımevi kurma ve mevcut tesisleri iyileştirme ödevini 31 Aralık 2028’e ertelediğine işaret ederek; mevcut barınak kapasitesinin belirtilen tarihe kadar iyileştirilemeyeceğini, önce toplama-sonra altyapı mantığının hukuk devleti ilkesinin belirlilik ve öngörülebilirlik gerekleriyle bağdaşmadığını belirtmiştir. Normun, uygulanması imkansız bir yükümlülük öngörerek sokak hayvanlarını yıllarca belirsiz ve sağlıksız koşullara mahkum ettiğine işaret etmiş ve karşı oy gerekçesinde barınak yetersizliği sebebiyle hayvanların kontrolsüz biçimde öldürüldüğü, toplu olarak gömüldüğü veya çöp konteynerlerinde ölü köpeklerin bulunduğu vakalara yer vermiştir. Aynı zamanda yasada “insan ve hayvan sağlığı için tehlike teşkil eden” köpeklerin veteriner hekim tarafından veya gözetiminde öldürülmesine izin verildiğine ve fakat Veteriner Hekimler Yemini ile evrensel meslek ilkelerinin hekimlere tedavi edilebilir bir hayvanı öldürme yetkisi tanımadığına işaret etmiştir.
Engin Yıldırım ve Kenan Yaşar başta olmak üzere karşı oy kullanan AYM hakimlerinin katliam yasasının hayvan hakları ve insan hakları ile bağdaşmayan yapısı hakkındaki yorumlarından yola çıkılarak yeni bir mücadele hattının örülmesi şarttır. Bu mücadele hattı, hayvanların yaşam haklarını savunmanın etik yükümlülüğü dışında toplumsal çürümenin önüne geçilebilmesi için de bir zorunluluktur. Hayvanlarla kurduğumuz ilişkinin biçimi siyasi görüş, dini inanç gibi toplumu farklılaştıran önemli kategorilerden biridir. Hayvanlara davranış biçimimiz kendimizden daha zayıf olana nasıl davrandığımız hakkında da fikir verir. Bu sebeple hayvanlar dövüldükçe, tecavüze uğradıkça, öldürüldükçe insanların güvenliğinden, toplumsal değerlerin sağlamlığından şüphe duyulmalıdır.
Bugün hayvanlar için kurulan ceza kolonisi yalnızca hayvanları değil, hukuku, etiği ve birlikte yaşama fikrini de geri dönüşsüz biçimde tahrip etmektedir. Kafka’nın öyküsünde işkence/ölüm makinesinin de sonunda yaratıcısını yok ettiğini belirtmek lazım. Şiddet yüz değiştirse de tarihin hiçbir noktasında umut kadar ısrarlı ve örgütlü olamamıştır. Ve iktidarın kurduğu bu şiddet mekaniğinin kırılması için umudu büyütmekten, umudu örgütlemekten başka şansımız yoktur. Hayatlarımızı kuşatan iktidarın müdahalelerine umudumuzu örgütleyerek karşı koyalım. Hayvanlara verdiğimiz sözü unutmayalım: sokaktayım yanındayım!
[1]Kafka, F. (2007). Ceza kolonisinde : anlatılar I = Sämtliche Erzählungen / Franz Kafka ; çev. Tevfik Turan. Can.
[2]Çelebi, A. (Haz.). (2014). Şiddetin eleştirisi üzerine (2. bs.). Metis Yayınları.
(Eser içinde: Walter Benjamin, Jacques Derrida, Werner Hamacher, Giorgio Agamben, Robert M. Cover, Zeynep Direk)



























