Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Sanatçıların Komedisi: İki Delilik / Pierrot & Harlequin

Paul Cézanne, 1888, Mardi gras (Pierrot et Arlequin)
Çoğumuzun genelde soytarı olarak nitelendirdiğimiz tiplemelerin özellikle 18. ve 19. yüzyıldaki eserlerde, sıkça karşımıza çıkmasının anlamını ve nedenini hiç merak etmiş miydiniz? Bu, zamanın bir modası mıydı, yoksa sanatçıların içerisinde bulundukları toplumsal düzene isyanlarının birer simgesi miydi? Belki de sanatçıların yalnızlığının ve melankolisinin bir dışavurumuydu.

Paul Cezanne’dan tutun Picasso’ya veya Gustave Flaubert’ten tutun Charles Baudelaire’ye kadar çok sayıdaki sanatçının eserlerine konu olan, aslında doğrusu “Pierrot ve Harlequin” olan bu tiplemelerin nereden ve nasıl şekillendiğine, gelin beraber bakalım. Bunun için önce 16. yüzyılın İtalya’sına, ardından Fransa’ya gideceğiz ve Commedia dell’Arte ile tanışacağız.

Sanatçıların Komedisi

Commedia dell’Arte, yaklaşık iki yüzyıl kadar Avrupa tiyatrosunu etkisi altına almış, çeşitli ülkelerin tiyatro yaşantılarını derinden etkilemiş İtalyan halk tiyatrosu geleneğinin adıdır. Söz konusu geleneğe adını veren deyimin anlamına bakmak, geleneğin kökenini saptamak için de ipuçları verir.

Gerald Kahan, Commedia dell’Arte deyiminin çevirisinin güçlüğünden söz açar ve yaklaşık olarak “sanatçıların komedisi” anlamına geldiğini, bir yandan da amatörlerin gösterilerini dışarıda bırakarak profesyonellerin gösterilerini ifade ettiğini söyler. Kahan, biçime verilen başka adlardan da söz eder: Commedia alla maschera (maskeli komedi), commedia improvviso (doğaçlama komedisi) ve commedia dell’Arte all’improvviso (doğaçlamaya dayalı komedi) gibi.

Commedia dell’Arte toplulukları genelde iki çift aşık, bir kadın uşak, bir capitano, iki zanni ve iki yaşlı karakterden oluşur.

Piyero ve Harlequin’in Kökeni

Piyero (Fransızca Pierrot) ve Arlecchino (İngilizcede Harlequin) karakterine gelirsek… Onlar birer “zanni” idi.

Zanni, Commedia dell’Arte’nin ilk dönemlerinde uşaklara verilen genel addır. Zanniler içerisinde Pedrolino, Arlechino, Brighella ve Pulcinella gibi karakterler ilk akla gelenlerdir. Birçok yazar Pedrolino’nun 17. yüzyıl Fransız Pierrot’unun doğrudan atası olduğu sonucuna varmaktadır.

Piyero (ya da Fransızca Pierrot), 16. yüzyılda İtalya’da Commedia dell’Arte’nin karakterlerinden biri olarak aslen ‘Pedrolino’ ismiyle İtalya’da ortaya çıkmış, daha sonra Fransız pandomimlerinde naif ve çekici Pierrot olarak muazzam popüler olmuştur. Sessiz, melankolik, romantik ve iyi niyetli bir soytarıdır. Yüzü beyaza boyalı, bol beyaz kostümlü ve büyük düğmelidir.

İlk dönemlerde dikkat çekecek biçimde var olmasa da Arlecchino (İngilizcede Harlequin), 17. yüzyılın ortalarından sonra zannilerin içinde en popüler olan tip haline gelmiştir. “Arlecchino” adı için pek çok teori öne sürülmüştür. Örneğin; bunlardan biri, Arlecchino’nun ismini “harle” ya da “herle” olarak bilinen renkli bir su kuşundan almış olduğudur.

Kurnazlık ve aptallığın bir karışımı olan Arlecchino, aynı zamanda becerikli bir dansçı ve akrobattır. Dönen her türlü entrikanın merkezinde yer alırken, çevik bir vücutta yavaş işleyen bir zekanın yansıması gibidir. Kostümü zaman içinde pek çok değişime uğramıştır; ilk dönemlerde düzensiz olarak serpiştirilmiş yamalardan oluşan bir kostüm giyerken, zamanla baklava biçiminde birbirine dikilen yamalardan oluşan bir kostüme ulaşılmıştır.

Peki, buraya kadar iyi hoş ama nasıl oldu da İtalyan komedi tiyatro topluluğu olan Commedia dell’Arte’den bu karakterler Balzac’ın kalemine veya Picasso’nun fırçasına kadar gelebildi diyorsanız, hikâyeyi bir de Serol Teber’den dinleyelim.

Sanatçıların Komedisinde Perde Arkası

“Medici Ailesi, 26 Şubat 1541 tarihinde, Floransa’da, karnaval eğlencesi kapsamında büyük bir balo düzenlemiş. Bu ünlü baloya gelenler, gerçek kimlikleri ile dış görünüşleri (Dianizos / Apollon) arasındaki farklılığı vurgulu biçimlerde göstermek için, yüzlerinin bir kısmını kapatan küçük maskeler takmışlardır. İzleyen yıllarda, Kuzey İtalya’nın, Padua kentinde bazı tiyatro gruplarının oyuncuları da yüzlerine maske takarak sahneye çıkmaya başlamışlardır.

Gino Severini, Pierrot With Guitar, 1923

Piyero tipi (Pierrot), olasılıkla böyle bir gelişmenin sonucunda, 1545 yılında Padua komedi tiyatrolarında ortaya çıkmıştır. 1570 yıllarından sonra, İtalyan komedi tiyatro grubu, Rönesans dönemi toplumsal çarpıklıklarını, moral sapmalarını, ikiyüzlülüklerini anlatabilmek için ağızlarını ve burunlarını açıkta bırakan, buna karşın yüzlerinin üst yarısını kapatan deri maskeler kullanarak Piyero tipini geliştirmiştir.

Artan toplumsal karmaşalar içinde, bazı sanatkârlar, kendilerinin kültürel, moral, ekonomik dışlanmışlıklarını anlatabilmek, çaresizliklerini vurgulayabilmek için, beyaz giysiler içinde, gene yüzlerinin üst yarısını kapsayan küçük maskelerle, kent sokaklarında gitar çalarak konumlarını anlatan hüzünlü şarkılar söylemeye başlamışlardır. Sonraki yıllarda Gino Severini, 1924 yılında bir seri Pierrot çalışmasıyla, bu müzisyen tiplerini resimlemiştir.

Piyero tipinin, Medici Ailesi’nden, Katharina del Medici (1519-1589) üzerinden ilk kez Lyon dolaylarına, sonra da Maria de Medici (1573-1642) üzerinden Paris’e davet edilen, İtalyan komedi tiyatro gruplarının Paris’te oynamaya başlamalarından sonra Piyero tipi dünya ölçeğinde ünlenmiştir.

Bu arada Antonie Watteau (1684-1721), piyero tipinin en güzel ve anlamlı anlatımını yaparak bu tipi ölümsüzleştirmiştir. Piyero, burada, toplumsallaşamayan, toplumun kenarından toplumu seyreden, istese de -artık- bu kalabalığın içine giremeyen, görevi -rolü- bitmiş, kenara itilmiş/atılmış bir sanatkâr, aydın, insan durumundadır… Hüzünle, güvensiz, ikircimli, güçsüz, tükenmiş ama her şeye karşın gene de ayakta durmaya çalışan, “garip bir insan” tipidir.

Piyero, dünyaya fırlatıp atılmışlığın saçmalığını gören, toplumsallaşamayışın, bu trajikomik durumun bilincinde olan, ancak yüzüne taktığı maske ile insanlar arasına katılabilen bir insandır.

Tek tümcede: Varoluşun saçmalığını sergilemektedir.

Nietzsche’nin Antik Grek trajedisi üzerine yazdıklarını anımsarsak, kültürün anahtarı, Dionizos değişimine, sevincine, coşkusuna değin uzanır. İnsan her şeyden önce bu varoluşun coşkusunu yaşamak istemektedir. Ancak bu yaşam, aklı simgeleyen Apollon tarafından dengelenmek istenmektedir. İnsan trajedisi Dionizos/Apollon çatışmasından başlamakta ve sürmektedir. Piyero, bu çatışmanın ve birliğin sanatkârlar katındaki ifadesini simgelemiştir. Piyero, içindeki tüm çocuksu duyguları, heyecanları, coşkuları yüzündeki Apollon maskesiyle bastırmaya çalışmakta, ancak başkalarından başka oluşu, gene de açık seçik görülebilmektedir.

Andre Derain, Harlequin and Pierrot,1924

Fransız Devriminin ve Napolyon savaşlarının etkisinde kendisini yenik düşmüş gibi duyumsayan 19. yüzyılın Fransız aydınları kendilerini bu onurlu, melankolik, genç bohem Piyero tipinde canlandırmıştır.

Dönemin hemen hemen tüm hüzünlü melankolik sanatçıları, artık insan içine maskesiz çıkılamayan, bu trajikomik koşullarda, modern toplumun giderek karikatürleşen durumunu sergilemeye çalışmışlardır.”*

*Serol Teber, Melankoli Normal Bir Anomali, OKUYAN US YAYIN, Sayfa 307-312

Gerçek şu ki Commedia dell’arte’nin mizahı sahneden hiç ayrılmadı. Aslında bu klişe karakterler ve abartılı hikâyeler yüzyıllardır izleyicileri eğlendirmeye devam etti (Shakespeare’in komedilerinden klasik Charlie Chaplin filmlerine ve hatta Monty Python and the Holy Grail, Dumb and Dumber gibi modern filmlerin komedi temeline kadar).

James Whiteside in Harlequinade. Photo: Marty Sohl. (Ratmansky’nin Harlequinade balesinde James Whiteside Harlequin rolünde)

Peki, edebiyattan sinemaya, sinemadan plastik sanatlara ve hatta baleye kadar önümüze sıklıkla çıkan Piyero ve Harlequin neden sanatçılar tarafından bu kadar fazla önemsenmiştir?

Serol Teber’in dediği gibi sanatçının toplumsal yapıya bir tepkisi midir? Nietzsche’nin de belirttiği üzere Dionizos ve Apollon ikiciliğinde, insanın içinde sürekli var olan o keskin çatışmanın bir yansıması mıdır?

Belki de bunların hepsidir.

İki Delilik

Charles Baudelaire’e göre Pierrot; ay kadar soluk, sessizlik kadar gizemli, yılan kadar esnek ve dilsiz, halk tarafından aşağılanmış, sanki unutkan dünyanın artık girmek istemediği bir kulübeyi andırmaktadır.

Pierrot’ya sempati duyan ilk sanatçılardan biri Antoine Watteau‘ydu. Onu üzgün, savunmasız ve yıpranmış bir figür olarak resmetti. Bu resimde Pierrot yapayalnız görülmektedir; her zaman dışlanmış, her zaman reddedilmiş bir ruh haliyle bize bakmaktadır. Kalabalığın içinde bile, gözyaşlarından yapılmış gibi beyaz ve kırılgan, bol saten bir giysi giymiştir. Yüzü derin bir üzüntü, huzursuzluk ve masumiyet yaymaktadır.

Dekadanlar Pierrot’yu, kendileri gibi, Schopenhauer’ın bir müridi, toy bir idealist olarak ele aldı. Sembolistler onu ruhsal duyarlılığın çatısı üzerinde çarmıha gerilmiş, acılar içerisinde bir dost olarak gördüler.

Yüzyıllar boyunca birçok sanatçı bu figürleri resmetti ve bunların arasında 20. yüzyıl modernistleri de vardı: Pablo Picasso, Juan Gris, Henri Matisse, Marc Chagall, Amedeo Modigliani, Gino Severini ve diğerleri… Pierrot sanat eserlerinde genellikle dünyanın trajik algısını sembolize etti, ancak iki dünya savaşı arasındaki dönemde imgesi, “kayıp neslin” karamsarlığını alegorik olarak somutlaştıran yeni ruh hallerini temsil etmeye başladı.

Pierrot nazik ve melankolik, Harlequin ise zeki ve bilgeydi. Görüntülerin bu çelişkili sembolizmi, iki dünya savaşı arasındaki bir dönemde sanatın ikircikli doğasıyla da uyuşmaktaydı.

Özellikle ekspresyonizmden sonra Pierrot karakteri gibi Harlequin karakteri de karşımıza sıklıkla çıkmaya başladı.

Tarot kartlarındaki fool figüründen iskambildeki joker kartına, Victor Hugo’nun Gülen Adam eserindeki Gwynplaine karakterinden Todd Phillips’in yönetmenliğini yaptığı Joker:İki Delilik filmine kadar birçok yerde Harlequin figürü karşımıza evrilerek çıkmaya devam etti.

Edward Hopper, Soir Bleu (Mavi Akşam), 1914

Pierrot, üzgün yüz ifadesiyle neşeli ve renkli Harlequin’e çarpıcı bir tezat oluşturmaktadır. Pierrot beyaz giysileri ile saflığı yani sanatçının masumiyetini, Harlequin ise yaratıcılığını ve zekasını temsil etmektedir.

Çağlar içerisinde eklemlenen birçok kavramla zenginleşen bu iki figür, her dönemde toplum tarafından dışlanmış bir halde tasvir edilmiştir. Sanki her ikisi de akıl ile kutsanmış bir toplumun ciddiyetinin altında yatan büyük komediyi gözler önüne sermek istemektedir.

İşte, belki de sanatçıların komedisi gerçek anlamda bunu simgelemektedir. Toplumla, otoriteyle, önyargılarla, yozlaşan kültürle, duyarsızlaşan bilinçle, körleşmiş sistemle ve en çok da kendisiyle sürekli bir mücadele halinde olan sanatçıların iç dünyasını yansıtmak ister gibidir.

Peki, ya sizce?

Kaynakça:

Lilith’in kızı Âdem Bölüm 4: Kiraz ağacının altında

0

Mert’in ukala tavırları Âdem’i baştan çıkarıyordu. Nereye gittiklerini hiç sormadı. Kısa bir süre sonra bahçesinde heybeti dillere destan kiraz ağacı olan salaş bir meyhaneye girdiler. Yalnızca birkaç eskimiş ahşap masasıyla, ağaç dallarının fener ve renkli loş ışıklarla süslendiği, denizin hemen dibinde, ıssız sayılabilecek köhne bir meyhaneydi. Gelişigüzel ortalığa saçılmış balıkçı ağlarının üstüne basmamaya özen göstererek masalarına oturdular. Âdem oturduğu an düşecek gibi olup toparlandı zira sandalyenin bir ayağı kırıktı. Mert hemen yeni bir sandalye bularak Âdem’i rahat ettirdi.

“Aç mısın?”

“Performansı etkilememesi için gösteriden önce yemek yemeyiz.”

“İçersiniz ama.” Mert büyük bir kahkaha attı. Sanki Âdem’i yıllardır tanıyormuş gibi garip bir samimiyet çabası vardı ya da bu onun doğal haliydi.

“İçkiyle çok aram yok. Bazen bira içeriz arkadaşlarla, nadiren de viski içerim.”

“O zaman bu gece ezberi bozalım. Ne dersin? Hemen halledip geliyorum.”

Mert siparişleri vermeye gittiğinde Âdem etraftaki diğer masalara baktı. Kendilerinden başka iki masa daha doluydu. Sanki şahsına münhasır ya da yakın dostlar için hazırlanmış bir mekandı burası. Oldukça şirin, sıcacık bir ortamdı. İçi huzurla doldu. Bu sıralar istediği her şey hiç bekletmeden peş peşe gerçekleşiyordu. “Güzel şeylerin bir anda olması klişe değil demek ki” diye düşündü. “Annemi istiyorum. Eğer hala hakkım kaldıysa anneme kavuşmayı diliyorum.”

Mert, peşinden koca bir tepsi ile gelen mekân sahibi Halil ile Âdem’i tanıştırdı. Memnun oldular. Halil orta yaşlarda, bezgin, münzevi bir adamdı. Üstü başı en az bu mekân kadar viraneydi. Adeta hayata kahredenlerdendi.

“Siz mezelerle başlayın, balıkları atarım şimdi. Buz biterse seslenirsiniz”.

Halil gittiğinde Mert rakısını Âdem’ in sahne başarısına kaldırarak kadeh tokuşturdu. Âdem ilk yudumunu suratını ekşiterek içse de alkolle gelen gevşeme her zaman hoşuna giderdi.

“Halil abiyi de bu mekânı da ayrı severim. İzmir’e her geldiğimde muhakkak uğrarım. Sen de beğendin mi?”

“Mekân çok huzurlu ama aklım Halil abide kaldı. Çok perişan bir hali var. Etkilendim.”

“Karısı öldü geçen sene. Bir tane çocukları olsaydı onunla avuturdu kendini. Olaydan sonra saldı her şeyi.”

“Hasta mıydı? Neden öldü? Kaza falan mı?”

“Boş ver şimdi onları. Ben seni tanımak istiyorum.”

Âdem, öldüğünü paylaşıp da sebebini saklamasına içerledi. Ketum biriydi Mert demek ki. Böyle bir konuyu kim olsa elbette merak ederdi.

“Hadi bitir de tazeleyim. Buzlar erimeden kadehler tükenmeli”.

Âdem ilk kadehi bitirdiğinde içten içe hakkında hiçbir şey bilmediği bu adamdan nasıl böylesine yoğun hoşlanabildiğini, sadece fiziksel çekimden dolayı bu ukala herifi neden bu denli arzuladığını kendisine kızarak sorguladı. “Belki de evlidir” diye düşündü. “Hakkında hiçbir şey bilmiyorum üstelik!” İçsel çatışma ve alkolün de etkisiyle ansızın ağzından çıkan soruya engel olamadı.

“Neden tanımak istiyorsun beni? Bu ilginin nedenini merak ediyorum açıkçası” dedi hırsla.

Mert öylesine geniş bir adamdı ki hiç bozulmadı Âdem’in bu ani tepkisine.

“Çünkü seni daha iyi anlamak ve sana daha yakın olmak istiyorum. Başarılı insanların hayat hikayelerini dinlemeyi de severim ayrıca”.

Âdem haksızlık ettiğini düşünerek yavaşladı. Yeni kadehinden iki yudum aldıktan sonra;

“Nerden başlayım bilemedim. Ne bilmek istiyorsun benimle ilgili?”

“Seni annene götüren hamur kokusundan başlayabiliriz mesela”.

Bu yanıtla affedildiğinden habersiz olan Mert, ilgiyle dinliyordu Âdem’i. Âdem hassas olduğu bu konuyu unutmadığı için hayli memnun bir halde başladı hikayesini anlatmaya.

“İstanbul’a on dokuz yaşımda geldim. Konservatuvar sınavlarını kazanınca gece kulübünde çalışmaya başladım. Gündüz okul, gece çalışma hayatı, hafta sonları yetişkinlere özel dans dersleri… Yoğun bir döngü, oldukça zorlayıcı bir süreçti. Mezun olduktan sonra biraz daha rahatladım tabii. Ailem Mardin’ de yaşıyor. Annem, babam ve iki abim. Muhafazakâr ve oldukça kalabalık, ataerkil bir aileyiz. Mardin’ in köklü, varlıklı ailelerinden. Aşiret gibi düşünebilirsin. Ayıp, günah, yasak üçlemesiyle büyütüldüm ben. Babam asla dans ile ilgilenmemi istemedi. İstemedi demek çok hafif kaldı, duyduğunda bildiğin dövdü beni. Erkek adam dans eder miymiş? Sen bizi rezil mi edeceksin diye öfkeyle saldırdı bana. Benim hayalim onların yani babam ve abilerimin kabusuydu. Kaçtım evden. Başka çarem yoktu. Çünkü dans etmemi bile istemeyen ailem cinsel kimliğimi öğrendiğinde dövmekle kalmaz öldürürdü beni. Çevrenin ne düşündüğü, benim ne istediğimden tartışmasız çok daha önemliydi. Yedi yıldır sadece annemle iletişimim var. Babamlar hala bilmez ne okuduğumu ne iş yaptığımı.”

“Hiç merak etmiyorlar mı seni?”

“İlk zamanlar gidebileceğim her yere, herkese sormuşlar. Bulamayınca bıraktılar peşimi. “Benim öyle bir oğlum yok, bize laf getirmediği sürece ne bok yiyorsa yesin” diyormuş babam. Abilerimde babamın yaveri. Onun lafı kanundur, el mahkûm itaat edecekler. Ben yine de tetikteyim, temkinli davranıyorum. Ne yapacağı hiç belli olmaz babamın. Gizlice iz sürüyor olabilir. Bunu annemle paylaşmaz çünkü annemin bir şekilde benimle iletişimde olduğunu ve bana haber uçuracağını düşünüyor olabilir. Tehlikeli ve sinsidir. Hiç güvenmem.”

Halil, ızgara balıkları ve buz dolu kovayı getirip hiç konuşmadan geri döndü mutfağına. Âdem kadehine buz koyduktan sonra balığını kılçıklarından ayırırken devam etti anlatmaya.

“Buraya ilk geldiğimde annemi okuldan samimi olduğum bir kız arkadaşımın telefonundan aradık. Hızlıca benim yeni numaramı verip kapattık. Yeni hattımı da yine bu arkadaşımın üzerine almıştım zaten. Sonra annem dökümlerden anlaşılmasın diye Diyarbakır’ a gittiği bir gün gizlice kendine yeni bir hat ve telefon almış. Mardin’ den alsa anında haberi giderdi babama. O aradıkça konuşuyoruz işte. Kaçtığım günden beri göremedim annemi. Ben arayamıyorum onu hatta yazamıyorum bile.”

“Yani annenin de senden haberi yok sanıyorlar.”

“Babam çok sıkıştırmış annemi. Şiddet bile uygulamıştır da annem söylemez bana. Her sorduğunda haberim yok deyip geçiştiriyormuş. Bir bilseler iletişimde olduğumuzu! Annemin hayatımla ilgili her detayı bildiğini bir duysalar…”

Mert, Âdem’in anlattığı her cümle için onlarca soru sorabilirdi ama onu incitmemek adına en merak ettiklerinden başladı.

“Peki İstanbul’a ilk geldiğinde zorlanmadın mı? Manevi kısmını bir şekilde halletsen maddi taraf affetmez, yutar insanı.”

“Ailem çok zengindir. Mardin’in her ilçesinde marangoz atölyelerimiz var bizim. Öyle bir varlıktan böyle bir yoksulluğa düşmek ilk başlarda epeyce zorladı beni. Annem para göndermek istedi fakat beni ifşa edebilecek her hareketten kaçındık. İstanbul’a giderken yirmi tane altın bilezik verdi bana. Bende liseden sonra sürekli babamın atölyesinde çalışıyordum zaten. Kaçmaya karar verdikten sonra bütün paramı biriktirdim.”

“Annen biliyordu yani terk edeceğini. Engellemedi mi seni?”

“Annem mantıklı kadındır. Zümrüt Sultan. Babamın çocukluğumdan beri üzerimde kurduğu baskı annemi benden daha çok yaraladı. “Git oğlum” dedi. “Git kurtar kendini. Burada gün yüzü yok sana.”

Âdem ıslak mendille ellerini silerken Mert üçüncü kadehleri artık sormadan dolduruyordu. Diğer iki masa boşalmış, hava serinlemişti. Halil evine giderken “Siz keyfinize bakın, ben sabah hallederim buraları” diyerek vedalaştı.

Âdem devam etti anlatmaya.

“Eşcinselim ben. Babam her zaman bendeki farklılığı çözmeye çalıştı. Yüzleşmekten ya da emin olmaktan korksa da bu belirsizlik yoruyordu onu. Fena halde sinirli olduğu bir gün açıktan “İbne misin oğlum sen? Yaşıtlarının çocuğu oluyor sen ne peşindesin?” diye sordu bana. Küçükken düğün, dernek ya da aile toplantılarına asla sokmazdı beni, dışarı çıktıklarında eve kilitlerdi, yaz tatillerinde Kuran kursuna gönderir, kalan zamanlarda da yanında, marangozhanede çalıştırırdı. Liseyi bitirdikten sonra ben konservatuar hayalleri kurarken babam “Adam ol” diyerek aklınca beni falanca ailenin kızıyla evlendirme planları yapıyordu. Orda kalmaya devam etseydim çok daha büyük sorunlar yaşayacağımıza emin olan annem kaçış planımı destekledi. Şimdi babamla ilgili korkularım ve anneme olan özlemimi saymazsak rahatım yerinde. Özgürüm en azından. Bir de toplum baskısı olmasa…”

“Toplum baskısı?”

Âdem, bu soruyu gerçekten soruyor musun dercesine baktı Mert’in yüzüne.

“Nerede yaşadığımızı unutmuş gibisin. Sence iki erkek el ele sokakta yürüse neler olur?”

“Tabii onu biliyorum ama belli etmediğin sürece sorun yaşamazsın ki.”

“Asıl sorun da bu değil mi zaten? Asıl sorun belli etmemek zorunda kaldığım bir hayatı yaşıyor olmam. Benim kime âşık olduğum, kiminle seviştiğim toplumu neden bu kadar çok ilgilendiriyor? Neden bu bir hastalık ya da sapkınlık gibi algılanıyor? Bu gerçeği yok saymak, ahlaksızlık olarak değerlendirmek ve dahi aşağılamak! Hiçbir zaman anlamayacağım.”

Mert, Âdem’i sakinleştirmek için konuyu değiştirerek farklı bir soruyla devam etti konuşmasına;

“Nasıl keşfettin bu yeteneğini? Ne zaman ne şekilde merak ettim doğrusu. Bu kadar baskıcı bir ailede dans etmek istemek devrimci bir hayal olmuş.”

“Kendimi bildim bileli dans etmek bana hep özgür hissettirdi. Çocukken ailem evde yokken perdeleri çekip aynanın karşısında dans ederdim. Annemin renkli başörtülerini kalçama ve bileklerime bağlardım. Makrome ipinden yeni örmeye başladığı el işlerini kafama geçirip saç yapardım. Annemin eteklerinden elbise yapardım kendime. Eğer evdelerse banyoya her girdiğimde dans ederdim. Onlar duş aldığımı sanırken ben suyun sesiyle dans ederek hayattan soyutlanırdım. Hiçbir şey yapamasam uyumadan önce sahnede dans ettiğimi hayal ederdim. Hayal de olsa gerçek kimliğime bürünebilmek mutlu ederdi beni. Bu kısa süreli masum danslar ile tatmin ederdim kendimi.”

“Peki şimdi duysalar ne olur? Yani ömrün boyunca kaçarak, saklanarak, tetikte mi yaşayacaksın? Mesela anneni hiç görmeyecek misin? Böyle bir hayat hayal bile edemeyeceğim kadar zorlayıcı olmalı.”

Mert hızlı gittiğini düşünerek aniden sustu.

“Özür dilerim. Seni zorlayacak sorular sordum sanırım. Anlatmak zorunda değilsin. Merakıma yenik düştüm.”

“Sorun yok. Cevapların hepsi ezberimde. Zaman alsa da hazmettiğim konular bunlar. Kaçabildiğim kadar kaçacağım. Aslında tanıdık biriyle karşılaşmadığım sürece zaten sorun yok. Annemi de günü birlik gidip görmeyi planlıyorum. Benim için tek sorun bir gün kimliğim, kimlikten kastım Âdem Hancıoğlu olarak okuduğum okul, yaptığım iş ya da eşcinsel olmamla alakalı herhangi bir şey duyulursa, babam ya da abilerim benim yüzümden o yüce ailemize ya da pek kıymetli eşine dostuna rezil olursa işte o zaman peşime düşer yaşatmazlar beni. Çünkü bu kara leke namus meselesi olur ve bu şekilde devam etmeleri çok zordur. Duyulduktan sonra insan içine çıkabilmeleri için bunu yapmak zorunda kalırlar. Bunun için şu an yapabileceğim hiçbir şey yok. Olmamasını sağlamaktan başka çözüm yolu yok diyelim.”

Mert, bugüne kadar lgbt bireylerin sorunlarına hem mesleki hem de özel ilişkilerinde fazlaca şahit olmuştu. Ancak Âdem’ in anlattıkları uç noktadaydı. Ölmekten bahsediyordu Âdem. Öldürülmekten!

“Peki son bir soru sorabilir miyim? Eğer özel olmayacaksa elbette. Bireysel sınırlarını işgal etmek istemem.”

Âdem, bu gece Mert hakkında hiçbir bilgiye ulaşamayacağını anladı. Çünkü Mert, Âdem’i duruşmada savunacakmışçasına hâkim olması gereken tüm detaylara odaklanmış, yırtıcı bir kuş gibiydi. Mesleki deformasyonun etkileri diye düşünürken “İstediğin her şeyi sorabilirsin” dedi gülümseyerek.

“Hiç destek aldın mı bir uzmandan? İhtiyacın olsa da olmasa da her zaman iyi hissettirir.”

“Ben bireysel olarak böyle bir destek almadım. Ama bir uzmanla olan ilk tecrübem ergenlik dönemlerimde, on üç yaşımdayken babamın zorlamasıyla gerçekleşti.”

Ada’nın Anısına… Bozcaada’da “Memet Ada Çocuk Kitaplığı” Kuruluyor

Çanakkale’nin Bozcaada ilçesinde yaşayan Azize Karabıyık, 2022 yılında hayatını kaybeden oğlu Mehmet Ada’nın anısını, eğitim gördüğü okulda yaşatmak için bir kampanya başlattı. Bozcaada İstiklal İlköğretim Okulu’nda kurulacak olan “Memet Ada Çocuk Kitaplığı” için kitap bağışı çağrısı yaptı.

Bozcaada’da yaşayan ve 2022 yılında henüz 18 yaşındayken hayata gözlerini yuman Memet Ada’nın ismi, kitapların sayfalarında yaşamaya devam edecek. 24 Haziran 2004 doğumlu olan ve Bozcaada İstiklal İlkokulu’nda birinci sınıfa başladığı yıl SSPE (Subakut Sklerozan Panensefalit) hastalığına yakalanan Memet Ada, uzun yıllar sürdürdüğü mücadelesini 5 Ocak 2022’de kaybetmişti.

Okul sıralarından kütüphane raflarına

Oğlunun yarım kalan okul heyecanını diğer çocukların eğitimine destek olarak tamamlamak isteyen anne Azize Karabıyık, Memet Ada’nın bir dönem öğrencisi olduğu Bozcaada İstiklal İlköğretim Okulu bünyesinde bir çocuk kitaplığı kurmak için kolları sıvadı. Karabıyık, “Memet Ada Çocuk Kitaplığı” ile adalı çocukların ufuklarını genişletmeyi ve onlara okuma alışkanlığı kazandırmayı hedefliyor.

“Birlikte Olabilir Miyiz?”

Bağışçılara ve dostlarına duygusal bir çağrıda bulunan Azize Karabıyık, projeyi şu sözlerle duyurdu:

“Merhaba dostlar, desteğinize ihtiyacım var. Bozcaada İstiklal İlköğretim Okuluna oğlum adına ‘Memet Ada Çocuk Kitaplığı’ yapabilmemiz için birlikte olabilir miyiz? 7-14 yaş arası ilk ve orta öğrenim çocuklarının hayatı öğrenmeleri ve eğitim hayatlarına destek olabilecek kitaplar yollayabilecek dostlara ihtiyacım var. Bu konuda destek olabilecek herkese şimdiden teşekkür ediyorum.”

Nasıl Destek Olabilirsiniz?

Kitaplık için özellikle 7-14 yaş grubuna hitap eden, çocukların kişisel gelişimine, hayal güçlerine ve akademik eğitimlerine katkı sağlayacak yeni veya temiz durumda olan kitaplar kabul ediliyor. Bağışta bulunmak isteyen hayırseverler, kitaplarını doğrudan aşağıdaki adrese gönderebilirler:

Kitap Gönderim Adresi: Alıcı: Azize Karabıyık Adres: Alaybey Mahallesi, Kemerbaşı Mevkii No: 5, Bozcaada / Çanakkale

Bu anlamlı kampanya, sadece bir kütüphane kurmayı değil, aynı zamanda zorlu bir hastalıkla mücadele eden bir gencin adını eğitimin ışığıyla ölümsüzleştirmeyi amaçlıyor.

Memet Ada Kitaplığı’nın açılışının 23 Nisan 2026’da gerçekleşmesi planlanıyor.

Lilith’in kızı Âdem Bölüm 3: İzmir

0

Bütün hengâme sona erdiğinde Âdem resmi baş dansçı olarak ilk gösterisine çıkacak olmanın gururuyla sıralarının gelmesini bekliyordu. Heyecanla perdenin arkasından izleyiciyi kontrol etti. İzmir seyircisi her zamanki gibi coşkuluydu. Ön sıralarda oturan torpillilere göz gezdirirken aşina olduğu bir simaya odaklandı. Çok iyi göremiyor olmasına rağmen hemen tanıdı bu yüzü. Mert gelmişti. En önde kalabalık bir grupla gözlerini sahneden ayırmadan sohbet ediyordu. “Benim için gelmiş olabilir mi? Ne alakası var diğer gösteriye gelirken beni tanımıyordu bile. Ama artık tanıyor. Ya bu defa tanımazsa.” Âdem gösteri öncesi kontrolsüz sorularla boğuşup modunu düşürmek yerine diğer dansçıların yanına giderek aynadaki suretine beğeniyle son kez baktı.

Bu defa morun tüm tonlarının büründüğü, tarlatanı olan uzun bir elbise giymişti. Sıklamen, pembe, eflatun… Siyah küt kâküllü peruk ile elbisenin şatafatı dengelenmişti. Mert’in de gösteriyi izleyecek olması Âdem’in üzerinde güçlü bir motivasyon kaynağı oldu. Yine büyülemeli yine hayran bırakmalıydı.

Gösteri sırasında sabit kalması gereken her anda gözlerini kapatan tülün ardından Mert’i gözetledi. Her kısa anda Mert’in kendisine odaklandığını görebiliyordu. Artık diğer seyircileri görmüyor, duymuyordu. Olanca neşesiyle dans ediyor, işi almış olmanın mutluluğuyla içten içe kendince başarısını kutluyordu. İzleyici ile selamlaştıktan sonra kulise giderken Mert’in tekrar gelmesi için içten içe yalvardı. Gözü kapıda hızlıca makyajını temizledi, peruğunu çıkardı. Gelen giden yoktu. Elbisesini çıkarıp astı, takılarından kurtuldu. Mert gelmiyordu. Âdem Hancıoğlu kimliğine geri dönerek ümitsizce dışarı çıktığında Mert’i kapıda onu beklerken buldu. Bu defa üstten üç düğmesi açılmış beyaz gömlek giymiş, saçları daha da uzamış ve sararmıştı.

Mert bembeyaz dişleriyle gülümserken ne kadar etkileyici olduğunun farkındalığıyla;

Bu defa rahatsız etmeden tebrik etmek istedim” dedi.

Âdem kurtulamadığı mahcup ifadesiyle “Çok naziksin, teşekkür ederim” diyebildi.

“Dışarıda bir şeyler yapmak ister misin farklı bir planın yoksa? Bu güzel İzmir gecesini uyuyarak yazık etmek istemezsin sanırım.”

“Evet olabilir. Pek uykum yok zaten. Gidebiliriz elbette”.

Âdem hevesli olduğunu gizleyerek kabul etmeyi başardı. Bu geceyi iyi değerlendirip Mert’in maksadını netleştirmeliydi lakin Âdem son derece etkilenirken, Mert yalnızca eğlenceli bir dost edinmek istiyor olabilirdi. Arabaya bindiklerinde Mert’in yanındaki arkadaşlarının onlara katılıp katılmayacağını merak ederek;

“Sen yalnız mı geldin gösteriye?”

“Hayır, arkadaşlar vardı ama hepsi evli barklı olduğu için dağıldık.”

“Dansla baya ilgilisin anlaşılan.”

“Arda benim çok eski müvekkilim. Paylaşımlarını takip ediyorum, yakınlardaysam da kaçırmıyorum diyelim. Ama bu akşam senin çıkacağını bildiğim için geldim.”

Âdem şaşkınlığını bastırmak için hızlıca konuyu değiştirdi.

“Avukat mısın? Bilmiyordum.”

Bilmen için iyi bir avukata ihtiyacın olması gerekirdi. Bilmemen daha iyi. Şanslısın.” Mert, bu kısacık cümlesiyle kendini överken Âdem’e de ne kadar şanslı olduğunu hatırlatmıştı. Şans konusuna içten içe gülen Âdem hiç renk vermeden yalnızca geceye odaklandı.

Hayvan Hukuk Özgürlük!

“Şiddet ve ahlak arasındaki ilişkinin çerçevesi, hukuk ve adalet kavramları tarafından çizilir.”
Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Walter Benjamin[1]

Franz Kafka Ceza Kolonisinde[2] adlı öyküsünde mahkumun sırtına henüz kendisinin bile bilmediği bir suçu kazıyan ve bu yazılı suçun üzerinden kurbanını öldürünceye dek geçen bir işkence/ölüm makinesi tasvir eder. Bu tasvirdeki detaylar pek çok okuyucuda işkencenin ve cinayetin seyirlik bir etkinliğe dönüştürülmesi açısından dehşet, kurbanın yaşadığı çaresizlik açısından ise acıma duygusu uyandırır. Zira bu öyküde kurban neyle suçlandığını bilmeden, aklının alamayacağı bir acıya mahkum bırakılır. Okuyucuyu rahatsız eden bir diğer konu ise iktidarın yetkisinin sınırsızlığıdır. İktidar her an her şeyi suç addedebilirken uygulayacağı ceza için yeni yöntemler ve araçlar belirleyebilir. Bu sınırsızlık yalnızca kurmaca bir evrene değil, modern iktidar biçimlerine de aittir.

Kafka’nın öyküsünde mahkumun suçunun muğlaklığı ile iktidarın mutlaklığı bu işkence ve cinayet makinesinin yarattığı vahşetin ölçüsünü artırır. Pek çok öyküsünde olduğu gibi Kafka bu öyküsünde de bir dış gözlemcinin bakış açısından, kurulan bu işkence düzeneği ile insan türünün bürokratik aklıyla yaratabileceği şiddetin düzeyinin ne ölçüde absürtleşebileceğini tasvir eder. Bugün yalnızca Türkiye’ye değil, küresel ölçekte siyasi gelişmelere baktığımızda yaşananları kavramakta zorlanmamızın nedenlerinden biri de bu absürtlükten doğan o derin uçurumdur. Şiddet toplumun geneline yayılacak biçimde olağanlaştırıldıkça bireysel yaşamlarımızda etik referanslar bulmakta zorlanırız. Bugün bu etik uçurum Türkiye’de en çıplak haliyle insan-dışı hayvanlarla ilişkilerimizde mevcuttur.

Bu uçurum 2004’te kabul edilen Hayvanları Koruma Kanununda 2024 yılında gerçekleştirilen değişikliklerle insan-hayvan ilişkisinde derinleşti. İnsan yaşamı öncelenerek sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı bağlamında sokakta yaşayan hayvanlar insan yaşamı için bir tehdit unsuru olarak tanımlandı. Kanunun 2004’te kurulan hayvan refahını gözeten ekseni 2024’te antroposentrik bir alana kaydırıldı. Ve ardından sıradan vatandaşların da belediyelerin de fail olduğu, hayvanlara yönelik pek çok hak ihlali gerçekleşti, gerçekleşmeye devam ediyor. Ana akım ve sosyal medya platformları eliyle ise bu olaylar insanların güvenliğinin tesis edilebilmesi için gerekli, sıradan müdahaleler olarak yansıtılarak olağanlaştırıldı.

Yasa değişikliği henüz bir kulis haberi niteliğindeyken pek çok hayvan hakkı savunucusu; bu yasanın sokakta yaşayan hayvanların yok edilmesi için yaratılacak bir şiddet mekanizmasının bürokratik zeminini hazırlayacağını, bir katliama yol açacağını ve adeta bir ceza kolonisi kuracağını öngörerek yetkililere hayvanları da gözeten sağduyulu kararlar alma çağrısında bulunmuş olsa da, yasanın meclise gitmesi ve kabul edilmesi önlenemedi. Yasanın meclise taşınması süreci, bazı grupların sosyal medya aracılığıyla köpek popülasyonunun artışı ve özellikle çocukların güvenliği hakkında yanlış algı yaratması, zoonoz hastalıklar başta olmak üzere hayvanları düşmanlaştıran gerçek dışı haberlerle toplumu endişeye sürüklemesiyle hızlandı. Bu manipülatif sürece karşılık sokaklarda, barınaklarda, mecliste, pek çok şehirde aylarca eylemler gerçekleştirildi, gece-gündüz devam eden yaşam nöbetleri tutuldu. Yasaların öldürmek için değil yaşatmak için çıkarılması konusunda çağrılar yapıldı.

Meselenin yalnızca etik değil, aynı zamanda bilimsel ve ekolojik etkileri de gündem edildi. Asıl kabahatlinin doğaları gereği varlığını sürdürmek isteyen köpekler değil; insan, hayvan ve çevre sağlığını gözetmeyen belediye yetkilileri olduğu; bu yetkililerin, yirmi yıl boyunca kısırlaştırma ve aşılama yapmadıkları, hayvanlarla insanların ortak yaşamı için üzerlerine düşen görevi yerine getirmedikleri belirtildi. Bilim insanlarının ‘kısırlaştır-aşılat-yerinde yaşat‘ formülü ile bu artışın kısa zamanda kontrol altına alınabileceği, öldürmenin ise sorunu yalnızca kısa vadede çözülmüş gibi göstereceği çağrılarına ise kulak asılmadı. Hayvanların insan yaşamına doğrudan bir fayda sağlamasalar bile yaşam hakkına sahip oldukları tartışmasız olsa da; sokaklardan tecrit edilecek hayvanların yerini yaban hayvanlarının alacağı ve bunun insan yaşamı için öngörülemeyen sonuçları olabileceği meclise bilimsel referanslarla iletildi. Zira mahallelerde insanlarla birlikte yaşamaya alışmış bu hayvanlar, aynı zamanda yaban hayatı ile insan yaşam alanları arasında bir bariyer görevi görmektedir. Ve doğa boşluk kabul etmemekte, yok edilen köpeklerin yerini başka canlılar hızla almaktadır. Ve yine insan türü bu canlılara da yaşam hakkı tanımadan, ekolojik tahribatına hız kesmeden devam etmektedir.

Tüm çağrılara kulak tıkayan iktidar faturayı gerçek sorumlulara ödetmek yerine sokakta yaşayan hayvanların canıyla ödetmeye karar vererek asıl görevleri hayvanların tedavisi ve rehabilitasyonu iken; görevlerini suistimal edip, mesleki etik ilkelerine ihanet eden veteriner hekimleri ve belediye görevlilerini 7527 ile ödüllendirdi. Katliam yasasıyla birlikte, belediye barınakları sokakta yaşayan hayvanlar için birer ceza kolonisine dönüştü. Dayanılmaz tecrit koşullarına maruz bırakılan hayvanlar, akla hayale gelmeyecek zalimliklerle buz gibi ölümlere mahkum edildi. Hayvanlar sokaklardan adeta silindi, bakım veren insanlarsa marjinalleştirildi.

Bugün sokakta kuyruğunu bacakları arasına saklayarak, fark edilmemeyi umarak kaçan bir köpek, bir insanı tarih öncesi mitolojik bir varlıkla karşılaşmışçasına şaşırtabilir. Ve ilk şaşkınlığından kurtulan, vicdan sahibi herkes bu zavallı yaratığın başına gelebilecekleri düşünerek kahrolur.

Çünkü hayvanlar için kurulan ceza kolonisinde kurbanlara uygulanan şiddetin bir ölçüsü yok. Bu kolonide eski/yeni pek çok işkence ve öldürme tekniği uygulanmakta. Kafasını kürekle ezerek öldürme, vücuda yüksek doz anestezik madde ve/veya deterjan enjekte ederek öldürme, dirgenle öldürme, soğuk hava deposuna yarı baygın bırakarak öldürme, aç bırakarak öldürme, birbirlerini öldürmelerini/yemelerini sağlayacak ortamlar tasarlayarak öldürme, besleme yasağı koyarak öldürme, ateşli silahlar kullanarak öldürme, cinsel istismar ve tecavüzle öldürme, toplu mezarlara canlı canlı gömerek öldürme bugünkü iktidarın hayvanlar için belirlediği yok etme yöntemlerinden yalnızca bazıları. Keza barınaklardan gelen görüntüler de bu yöntemleri en çarpıcı biçimde ifşa etmektedir.

Bu ölçüsüz şiddet, yalnızca iktidarın değil, toplumun da failleştiği bir zeminde mümkün oldu. Halbuki yirmi yıldır yürürlükte olan Hayvanları Koruma Kanununun 6. maddesi kısırlaştırmayı, aşılamayı ve yerinde yaşatmayı belediyelerin görevleri arasında sayıyordu. Yirmi yıl boyunca kendi sınırlarındaki hayvanların sağlığını ve üreme faaliyetlerini kontrol etmek için aldıkları ödenekleri amacına uygun kullanmayan belediyeler katliam yasası yürürlüğe girdiğinde diğer belediyelerle öldürme yarışına girdiler. Sıradan insanlar belediyeleri arayarak sadece havlamasından rahatsız oldukları için sokaklarındaki köpeklerin toplatılması ve öldürülmesi için ihbarlar yağdırdılar. Belediyelerin yetişemediği yerlerde vatandaşlar kendilerine görev edinerek köpek avına çıktılar. Hayvan katilleri eylemlerini meşru göstermek için “devlet hayvanları öldürmemiz için yasa çıkardı” dediler. Hayvanlara tecavüz edenler, istismar edenler, seri hayvan katilleri mahkemede Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu belirterek ceza indirimi aldılar.

Fakat biliyoruz ki; hayvanlara yönelen bu şiddet istisnai değil, iktidarın genel yönetim anlayışının bir parçasıdır. Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu doğru olsa da günümüzde iktidar, hukuku uygulama biçimi ile şiddet üretmektedir. İktidar şiddeti yalnızca fiziksel olarak değil; dışlama, tecrit, hak gaspı ve kamusal alandan silme biçimlerinde de üretir. Kendi makbulü dışında kalan herkes bundan payını alır. Bu bağlamda sokakta yaşayan bir hayvanın başına gelenle muhalif bir siyasetçiye uygulanan tecrit ve yok etme politikası aynıdır. Refahı yalnızca patronlara sağlayan iktidar hayvanları da, emekçileri de aynı yoksul koşullara hapseder. Kadınların, LGBTİ+ların eril failler tarafından yok edilmesini hayvanların tüketilebilir nesneler olarak algılanmasından ayrı düşünemeyiz. İstismar karşısında çocukların sıkıştığı sessizlik ile hayvanların sıkıştığı sessizlik ise birbirine çok benzer.

İnsanların güvenliği bahane edilerek kurulan bu kolonide yalnızca hayvanlar değil onlar için mücadele eden insanlar da cezalandırılır. Poşetlere konularak çöp konteynerlerine atılan kedi ve köpeklerle ilgili ortaya çıkan görüntüler sonucu protesto hakkını kullanan insanlara bedel ödetilmeye çalışılması; yeni yasanın zorunlu kıldığı şekilde belediye barınaklarından sahiplenerek kurtardıkları hayvanlar üzerinden maddi ve manevi yıpratılmaya çalışılan insanların yaşadıkları; soğuk hava deposunda can çekişen köpeği görüp barınağa girmek isterken şiddete uğrayan, gözaltına alınan insanların başına gelenler bu sürecin bir parçasıdır. Köpeklere bakım verdiği için sosyal medyada hedef gösterilerek, barakasında yakılarak öldürülen Necla Teyze’nin başına gelen de bu sistematik cezalandırmanın en uç sonuçlarından biridir.

Nihayetinde katliam yasasına karşı yürütülen mücadele kazanılamamış olsa da bugün yürürlükteki yasanın da ötesine geçen hak ihlallerinin önlenebilmesi için yeni mücadele yollarının bulunması gerekmektedir. Bu noktada Anayasa Mahkemesi’ne yapılan iptal başvurusu gerekçeli kararı önemli bir yer tutmaktadır. Başvurunun 9’a 6 oy çokluğuyla reddedilmiş olması, her ne kadar kısa vadede hayvanlar lehine bir sonuç doğurmamış olsa da, oybirliğine varılamaması ve açıklanan kapsamlı karşı oy gerekçeleri, hayvan hakları açısından yeni mücadele yollarına işaret etmektedir.

Karşı oy gerekçelerinde; yasa değişikliğiyle somut bir sağlık tehlikesi bulunmaksızın hayvanların öldürülmesine izin verilmesinin hayvanların yaşam hakkına ve çevre hakkına aykırı olduğu; ölçütsüz ve belirsiz ifadelerle idareye geniş bir öldürme yetkisi tanımlandığı; istisna niteliğindeki uygulamaların olağan bir idari pratiğe dönüştürüldüğü vurgulanmıştır.

Ayrıca insan güvenliği ile hayvan yaşamı arasında adil bir denge kurulması gerektiği, daha hafif ve etkili önlemler mevcutken öldürmenin ölçülülük ilkesini ihlal ettiği ve bu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı sayılamayacağı belirtilmiştir.

İnsan–hayvan–çevre dengesinin hayvanlar aleyhine bozulduğu belirtilen karşı oy metinlerinde; hayvanların yaşam hakkının sahiplendirmeye bağlanamayacağı; devletin, hayvanların yaşamını üçüncü kişilerin inisiyatifine bırakmaksızın korumakla yükümlü olduğu; sahipsiz hayvanların hak öznesi olmaktan fiilen çıkarılmasının Anayasa’ya aykırı olduğu ifade edilmiştir. Bununla birlikte “bakım” yerine “sahiplik” anlayışının benimsenmesinin, hayvanların mülk olarak görülmesine yol açtığı; bu yaklaşımın hem etik hem de anayasal açıdan ciddi sorunlar barındırdığı ifade edilmiştir.

Ayrıca yaşam hakkının çevresel bütünlüğü ve hayvanları da kapsadığı, kitlesel öldürmelerin çevre hakkını ve yaşam hakkını ihlal ettiği; düzenlemelerin belirsiz, orantısız ve demokratik toplum düzeniyle bağdaşmadığı; veteriner hekimlere yönelik olarak getirilen yükümlülüklerin meslek etiği ve vicdan özgürlüğüyle çatıştığı hususları da açıkça ortaya konulmuştur.

Pek çok karara karşı oy veren iki hakimi özellikle anmak gerekir.

Engin Yıldırım hayvanların içkin değerine işaret ederek hak özneleri yerine üzerinde hak iddia edilebilen mülkiyet nesneleri olarak değerlendirilmelerini sorunsallaştırmıştır. Hayvanların yalnızca insan faydası çerçevesinde değerlendirilmesini problematize ederek hayvan haklarını güvence altına almak için yeni yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğunu belirtmiştir. Hayvanların duyarlılık ve menfaat sahibi varlıklar olarak anayasal korunmaya değer özneler olarak kabul edilmesi için hukuki sistem yapısı içerisinde yeni bir kişilik biçiminin tanımlanması gerektiğini belirtmiştir.

Aynı şekilde Kenan Yaşar, hayvanları duyarlı varlıklar olarak tanımlayarak hukuki koruma altına alan Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği gibi kuruluşların kararlarına Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerinin gereği olarak uyması gerektiğini belirtmiştir. Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelerin ve genel kabul görmüş etik ilkelerin de hayvanların öldürülmelerini değil kısırlaştır-aşılat-yerinde yaşat yöntemini öngördüğünü ifade etmiştir. 7527’nin belediyelere sahipsiz köpekleri toplama yükümlüğünü yüklerken, bakımevi kurma ve mevcut tesisleri iyileştirme ödevini 31 Aralık 2028’e ertelediğine işaret ederek; mevcut barınak kapasitesinin belirtilen tarihe kadar iyileştirilemeyeceğini, önce toplama-sonra altyapı mantığının hukuk devleti ilkesinin belirlilik ve öngörülebilirlik gerekleriyle bağdaşmadığını belirtmiştir. Normun, uygulanması imkansız bir yükümlülük öngörerek sokak hayvanlarını yıllarca belirsiz ve sağlıksız koşullara mahkum ettiğine işaret etmiş ve karşı oy gerekçesinde barınak yetersizliği sebebiyle hayvanların kontrolsüz biçimde öldürüldüğü, toplu olarak gömüldüğü veya çöp konteynerlerinde ölü köpeklerin bulunduğu vakalara yer vermiştir. Aynı zamanda yasada “insan ve hayvan sağlığı için tehlike teşkil eden” köpeklerin veteriner hekim tarafından veya gözetiminde öldürülmesine izin verildiğine ve fakat Veteriner Hekimler Yemini ile evrensel meslek ilkelerinin hekimlere tedavi edilebilir bir hayvanı öldürme yetkisi tanımadığına işaret etmiştir.

Engin Yıldırım ve Kenan Yaşar başta olmak üzere karşı oy kullanan AYM hakimlerinin katliam yasasının hayvan hakları ve insan hakları ile bağdaşmayan yapısı hakkındaki yorumlarından yola çıkılarak yeni bir mücadele hattının örülmesi şarttır. Bu mücadele hattı, hayvanların yaşam haklarını savunmanın etik yükümlülüğü dışında toplumsal çürümenin önüne geçilebilmesi için de bir zorunluluktur. Hayvanlarla kurduğumuz ilişkinin biçimi siyasi görüş, dini inanç gibi toplumu farklılaştıran önemli kategorilerden biridir. Hayvanlara davranış biçimimiz kendimizden daha zayıf olana nasıl davrandığımız hakkında da fikir verir. Bu sebeple hayvanlar dövüldükçe, tecavüze uğradıkça, öldürüldükçe insanların güvenliğinden, toplumsal değerlerin sağlamlığından şüphe duyulmalıdır.

Bugün hayvanlar için kurulan ceza kolonisi yalnızca hayvanları değil, hukuku, etiği ve birlikte yaşama fikrini de geri dönüşsüz biçimde tahrip etmektedir. Kafka’nın öyküsünde işkence/ölüm makinesinin de sonunda yaratıcısını yok ettiğini belirtmek lazım. Şiddet yüz değiştirse de tarihin hiçbir noktasında umut kadar ısrarlı ve örgütlü olamamıştır. Ve iktidarın kurduğu bu şiddet mekaniğinin kırılması için umudu büyütmekten, umudu örgütlemekten başka şansımız yoktur. Hayatlarımızı kuşatan iktidarın müdahalelerine umudumuzu örgütleyerek karşı koyalım. Hayvanlara verdiğimiz sözü unutmayalım: sokaktayım yanındayım!


[1]Kafka, F. (2007). Ceza kolonisinde : anlatılar I = Sämtliche Erzählungen / Franz Kafka ; çev. Tevfik Turan. Can.

[2]Çelebi, A. (Haz.). (2014). Şiddetin eleştirisi üzerine (2. bs.). Metis Yayınları.
(Eser içinde: Walter Benjamin, Jacques Derrida, Werner Hamacher, Giorgio Agamben, Robert M. Cover, Zeynep Direk)


Devrim Partisi’nden Ankara ABD Büyükelçiliği önünde protesto: “İran’ın haklı direnişinin yanındayız”

ANKARA – Devrim Partisi, 1 Mart 2026’da Ankara’da ABD Büyükelçiliği önünde bir protesto düzenleyerek ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını hedef aldı. Eylemde yapılan açıklamada, saldırıların bölgesel savaşı derinleştirdiği savunuldu; kalabalık ise sık sık “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi!” ve “Emperyalizm yenilecek, direnen halklar kazanacak!” sloganları attı.

Büyükelçilik önündeki protestoda anti-emperyalist söylem öne çıktı. Devrim Partisi sözcüsü, “İran iddia edilen sorunların çözümü için müzakere halindeyken vurulmuştur” diyerek saldırının diplomatik süreç sürerken gerçekleştiğini savundu. Aynı konuşmada, “Emperyalist yalanların aksine bölgeyi ve dünyayı tehdit eden saldırganlık İran’dan değil ABD ve İsrail’den gelmektedir” ifadesi kullanıldı.

Eylem sırasında kalabalığın sık sık sloganlarla açıklamaya eşlik ettiği görüldü. “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi”, “Katil ABD Ortadoğu’dan defol” ve “AKP’nin ipleri ABD’nin elinde” sloganları protestonun en dikkat çekici mesajları arasında yer aldı. Bu sloganlar, eylemin yalnızca dış politikaya değil, Türkiye’nin bölgedeki pozisyonuna ilişkin eleştirileri de içerdiğini gösterdi.

Konuşmalarda İran’a yönelik saldırının daha geniş bir bölgesel stratejinin parçası olduğu görüşü dile getirildi. Devrim Partisi sözcüsü, Gazze, Lübnan ve Suriye’deki gelişmeleri de anarak İran’a dönük hamlenin “aynı stratejinin bir parçası” olduğunu öne sürdü. Aynı çerçevede, Türkiye’deki ABD askeri varlığı da hedef alındı. Kürsüden yapılan açıklamada, “Kürecik başta olmak üzere tüm ABD üslerine derhal el konulmalı, ülkemizdeki Amerikan askerleri sınır dışı edilmelidir” denildi.

Eylemde öne çıkan bir diğer mesaj, İran’la dayanışma vurgusu oldu. Sözcü, “İran’ın emperyalizme karşı haklı direnişinin yanındayız. ABD ve taşeronları mutlaka yenilecektir” sözleriyle protestonun siyasal çerçevesini özetledi. Kalabalık da bu çağrıya “Emperyalizm yenilecek, direnen halklar kazanacak” sloganıyla karşılık verdi.

Basın açıklamasında, Devrim Partisi’nin benzer başlıklarda daha önce de elçilik önündeki protestoları hatırlatıldı. Sözcü, “Yakın zamanda yine buradaydık. ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırılarına karşı ses çıkartmak için buradaydık” diyerek partinin eylemi daha geniş bir uluslararası siyasal çizginin devamı olarak sundu.

Atmosfer açısından bakıldığında, protestonun sert sloganların ve yüksek sesli çağrıların öne çıktığı, doğrudan siyasi mesaj vermeyi amaçlayan bir çizgide ilerlediği anlaşıldı. Eylem boyunca ABD, İsrail ve Türkiye’deki iktidara yönelik eleştiriler iç içe geçti; konuşmalar savaş karşıtlığı, anti-emperyalizm ve bölgesel dayanışma ekseninde şekillendi.

Ankara’da ABD Büyükelçiliği önünde düzenlenen Devrim Partisi protestosu, İran’a yönelik saldırılar üzerinden bölgedeki gerilime karşı sert bir siyasi itiraz niteliği taşıdı. Eylemde yapılan konuşmalar, saldırının yalnızca İran’ı değil tüm Ortadoğu’yu etkileyecek sonuçlar doğurabileceği tezine yaslandı. Sloganlar ve kürsü konuşmaları birlikte değerlendirildiğinde, protestonun temel mesajı ABD ve İsrail’in bölgedeki rolüne karşı çıkmak, Türkiye’nin bu denklemdeki pozisyonunu sorgulamak ve İran’la dayanışma çağrısı yapmak oldu.

(Sibel Tekin – Onur Metin)

Lilith’in kızı Âdem Bölüm 2: Sürpriz

0

Yoğun bir hafta sonunun ardından evine girdiğinde ev arkadaşları Selim ve Emre’nin gazeteden kestiği haberi bularak koltuğa oturdu. “Lilith’in Kızları Bodrum’u salladı”. Haberin hemen altında Âdem’in kocaman gülümsediği fotoğraf bulunuyordu. Haberciler elbette bilmezlerdi yalnızca bu haber yüzünden Âdem’in cinayete kurban gidip üçüncü sayfada manşet olabileceğini! Neyse ki bu tip magazin gazetelerini babası katiyen eve sokmazdı. Ancak rastgele internette veya gazetede gören birinin babasına hiç zaman kaybetmeden fısıldayacağı da muhakkaktı. Âdem fotoğrafına odaklandı. Hiç de ona benzemiyordu. “Bu kadar makyaja rağmen yine de beni tanıyan biri çıkarsa helal olsun ona” diyerek dansçıların isimlerini kontrol etti. Grup isminden fazlası yoktu. İlk önemli başarısını belgeleyen kesik gazete kağıdını çekmecesine saklayarak üniversiteden hocası ile buluşmak üzere hazırlanmaya başladı. Aslında bugünü dinlenerek geçirmek istese de Ege Hoca ile gösteri sonrası için sözleşmişlerdi.

Âdem’in hayatına dokunan bu adam İstanbul’daki tek kişilik ailesi olmuştu. Konservatuvarın sahne sanatları bölümünde modern dans için girdiği yetenek sınavından mezuniyetine kadar eli hep üstündeydi Ege Hocanın. Bu konuda onu keşfetmiş, ona inanmış, yol göstermiş ve koruyup kollayarak dar zamanlarında elinden geleni esirgememiş tek kişiydi.

Bütün şatafattan sonra bindiği belediye otobüsünü yadırgayarak ayakta duracak en uygun yere geçti. Sarsılan otobüste ayakta duracak yer bulduğu için bile şanslı olduğunu düşünürken “Bu şehirde araba sahibi olmak kesinlikle ihtiyaç” diye geçirdi içinden. Sözleştikleri mekâna vardığında Ege Hocanın karşısında planda olmayan birinin oturduğunu görerek bozuldu. Sevdiği insanlarla baş başa olmayı, ikili muhabbetleri seviyordu. Böylesi daha derin, daha tatmin ediciydi. Yüzeysel sohbetlerin gereği de faydası da yoktu. Masaya yaklaştığında bu kişinin menajer Arda olduğunu gördü. Sektörden tanıştıklarını bilmesine rağmen buluşmaya dahil edilmesine anlam veremedi. Beklentilerinden dolayı bu sürpriz kişinin Arda olması keyfini tekrar yerine getirdi. Sevindiği, utandığı, heyecanlandığı zamanlarda onu ifşa eden mahcup çocuksu ifade yeniden yerleşti yüzüne.

Hoş geldin Âdem. Bizde senden bahsediyorduk.”

Âdem sımsıkı sarıldı Ege Hocasına, Arda ile el sıkışarak yerine oturdu.

Arda Bey yeni gösterilerin koreografi çalışmaları için bugün buluşmak istedi. Hep birlikte olmakta sakınca görmedim.

Âdem “İyi düşünmüşsünüz Hocam” demekle yetindi. Aslında Arda ile konuşmak için can atıyordu ancak bu işi ona Ege Hocası ayarlamıştı. Âdem’i çalıştığı yerde izlemesi için ısrarla yönlendirmişti Arda’yı. Âdem içindeki heyecanı ortaya dökerek hocasını mahcup etmemek adına sessizce oturuyor, sadece çalışmalarla ilgili fikrinin sorulduğu konulara yanıt veriyordu. 

“Bu arada tebrik ederim Âdem. Lilith’in kızları gazetede yerini aldı. Senin büyük katkın sayesinde elbette. Eski baş dansçımız da çok başarılıydı ancak artık farklı bir sektörde çalışmak istediği için aramızdan ayrıldı.”

Âdem bunu bilmiyordu. Eski dansçının geçici bir süre için katılamayacağını düşünmüştü. Demek ki grupta doldurulması gereken bir boşluk vardı. Hatta son gösteride kendisinin doldurduğu bir boşluk!

“Şimdi yaz sezonundayız. Malum yabancı turistlerin eğlence kültürüne ayak uydurmamız gerekiyor. Otellerde yaptığımız gösterilere yerli turistlerin yarısı gelmezken yabancıların büyük çoğunluğu katılıyor. Sahnede yaptıklarımız ise zaten biletli olduğu için kimin geldiğiyle pek ilgilenmiyoruz açıkçası. Kimse zorla bilet alıp gelmez bizi izlemeye.”

Âdem kafasını sallayarak Arda’yı cevaplıyor, limonatasını içiyor ve Ege Hocasının gözlerinden bir mesaj almaya çalışıyordu.

“Amacımız yurt dışına açılmak. Bunun için farklı koreografi, kostüm, müzik, yeni dansçılar ve en önemlisi de…” Arda kahvesinden bir yudum içerek sigarasını yaktı. “Evet en önemlisi de yeni bir baş dansçıya ihtiyacımız var. Anlayacağın grup olarak ciddi bir değişim sürecine girmiş bulunuyoruz.”

Kısa bir sessizliğin ardından,

“Aslında ekipte uzun zamandır çalışan dansçı arkadaşlarımız var ancak baş dansçı olmak farklı bir olay. O ışığı göremiyorum onlarda. Eğitimden mi yaradılıştan mı kaynaklanıyor bilemem ama bu enerji çok farklı. Sahneyi dolduran, dansa hayat veren, seyirciyi gerçeklikten koparan bir enerji bu. Ve Âdem bu enerji net bir şekilde hatta gözle görülecek derecede mevcut sende.”

İltifatı mütevazılıkla kabul eden Âdem kafa karışıklığıyla savunmasız bir çocuk gibi ısınmış limonatasının son yudumunu içerken hocasıyla göz göze geldi. Ege Hoca, Âdem’in kıvranışlarını anlayarak bıyık altından gülüyor ve hiçbir yorumda bulunmuyordu.

“Ege çok bahsetti senden. Bir de sen anlat bakalım sevgili Âdem Hancıoğlu.”

Hocasından gözleriyle onay aldıktan sonra söze başlayan Âdem;

“Yirmi altı yaşındayım. Mardin doğumluyum.”

Arda gülmeye direnerek derhal araya girdi;

“Bu detaylardan haberim var yahu. Ev arkadaşlarınla İstiklal’de yaşadığına kadar hakimim konuya.”

Arda bunları Ege Hocadan zaten öğrenmişti. Onun merak ettikleri geçmiş değil gelecekti. “Hayallerin neler Âdem? Nedir hayattan beklentin?” diyerek babacan bir tavırla dile getirdi asıl merakını. Âdem her daim hayalleriyle iç içe yaşadığı için soru kolay yerden gelmişti.

“Profesyonel bir ekibe dahil olup büyük etkinliklerde yer almak istiyorum. Ben bu işin eğitimini aldım. Uzun zamandır beni izlediğiniz gece kulübünde çalışıyorum. Hala amatörlerle çalışıyor olmak yerimde sayıyormuşum gibi hissettiriyor. Elbette bu işler zaman alır ama ben çok emek verdim. Dürüst olmak gerekirse artık maddi, manevi tatmin olmayı hakkettiğimi düşünüyorum.”

Arda üç şişe en soğuğundan bira siparişi verdi. Âdem’in böylesi çekingen, mahcup duruşu ile sahnede fevkalade başarılı oluşunun yarattığı tezatlıktan etkilenmişti. Gerçi Ege boş yere kefil olmazdı kimseye. Biralar geldi. Arda, Ege Hocaya göz kırparak birasını havaya kaldırdı.

“Hadi bakalım Âdem. Amatörlükten profesyonelliğe geçişini kutlayalım o vakit. Eğer kabul edersen aramıza hoş geldin demek isterim”.

Masada Arda’yı gördüğü andan itibaren beklenti içinde olmasına rağmen yine de sersemleşmişti Âdem. Hayretler içerisinde dili tutularak birasını havaya kaldırdı. Bir şeyler söylemesi gerektiğinin farkındaydı. Önce Arda’ya sonra Ege Hocasına dönerek afallamış halde sakince teşekkür edebildi. Mahcup haline bir de mutluluğundan ağlayacakmış gibi duruşu eklenince Ege Hoca ayağa kalkarak sarıldı Âdem’e.

Tamam oğlum. Hayallerinin ilk adımını attık. Rahat ol biraz.” dedi kahkaha atarak.

Âdem nihayet “Kusura bakmayın. Ben aşırı mutluyum, çok şaşkınım” diyebildi.

“Asıl mesele ne biliyor musun Âdem? Eğitimine, emeğine elbette çok saygı duyuyorum. Fakat herkes halihazırda bir şeyler uğruna savaş vermiyor mu zaten? Sen de iyi bilirsin ki bizim sektörde bu saydıkların olmazsa olmaz hususlar değildir. Peki, olmazsa olmaz olan en önemli mesele nedir? Tabii ki yetenek! Demin de bahsettiğim gibi yetenekle gelen sahne enerjisi… Eğitim ve emek bu yeteneği besler beslemesine ama yeteneğin yoksa bu acımasız sektör ne eğitimini görür ne de emeklerine kıymet verir. Senin asıl ziyan etmemen, üstüne eğilmen gereken konu yeteneğindir. Maalesef bu böyle.”

Arda, söyledikleri konusunda Ege’den onay aldıktan sonra devam etti;

“Ben bu yetenekleri keşfederek izleyicisiyle buluşturuyorum. Aşıkları kavuşturmak gibi diyelim.”

Âdem onore oldu, güçlü hissetti kendini. Yıllardır eğitim ve tecrübe ile beslemiş olduğu yeteneği sonunda keşfedilmişti. Biraları tokuşturup küçük bir kutlama yaptıktan sonra detayları görüştüler. Sözleşme tarihi, yeni maaşı, sıradaki gösteri, mevcut işinden istifası… Âdem işi almanın şerefine Bodrum’da kazandığı paranın bir kısmıyla hesabı ödedi. Artık eve taksiyle dönmenin maddi olarak bir mahsuru olmadığına karar verdi ve yoldan geçen ilk boş taksiye atladı. Takside giderken çalan telefonunun annesi olması için yalvardı. Evet, arayan annesiydi.

“Kaan Bey’in telefonu buyurun”

“Oğlum. Babanlar evden çıkmadılar hiç ancak arayabildim. Nasıl geçti gösteriniz hızlıca anlatıver.”

“Annem çok başarılıydım. Hatta az önce bu grupla çalışmak için teklif aldım ve tabii ki hiç düşünmeden kabul ettim. Çok mutluyum annem içim içime sığmıyor. Keşke sana sarılabilsem şu anda.”

“Ah benim güzel yürekli evladım. Desene artık şehir şehir gezeceksin. Tam istediğin gibi.”

“Seni çok özledim be annem. Ne zaman kavuşacağız biz? Hep böyle gizli saklı kısa konuşmalarla mı geçecek ömrümüz?”

“Sen hayatta ol mutlu ol da bunlar teferruat be yavrum. Tek derdimiz özlem olsun. Bakalım elbet bir gün kavuşuruz. Sen önüne bak, beni düşünüp üzülme.”

Âdem, kavuşmanın hayalini teyit etmek istedi;

“Kavuşuruz değil mi annem?”

“Tabii yavrum. Muhakkak. Sen şimdi yeni işine odaklan. Öpüyorum güzel gözlerinden.”

Konuşmadan sonra çekinerek aynadan taksi şoförünü kontrol etti zira bu duygusal konuşmaya şoförün şahitlik etmesini istemezdi. Besbelli adamın hiç umurunda değildi. Az sonra inerek yürümeye başladı. O kadar mutluydu ki bunu tek başına hazmedemeyeceğini anlayıp ev arkadaşları Selim ve Emre’yi aradı. Akşam kutlama yapmaya karar verildikten sonra sağlam bir alışveriş yaparak evin yolunu tuttu. Birbirlerini pek göremeseler de gayet iyi anlaşıyorlardı. Hepsi aynı okulda, farklı bölümlerde okumuşlardı. İş, okul, özel hayat koşturmacasında birbirlerine ayıracak fazla zaman kalmıyordu. Buna rağmen iyi ve kötü günlerde güvenebileceği kişilerle aynı evi paylaşıyor olmak güç veriyordu Âdem’e. Yalnız değildi. Ege Hoca vardı. Selim ve Emre vardı. “İyi ki varlar” diye düşündü.

Birinci bölüm:

Lilith’in kızı Âdem Bölüm 1: Bodrum

0

Uçak gökyüzünde süzülürken bembeyaz bulutların arasında hayal alemine dalan Âdem gururla viskisini yudumluyordu. Bir amacına daha ulaşıyor olmak ve bunu zirvede kendince kutlamak keyfini hayli yerine getirmişti. Az sonra otele yerleşecek ve hiç dinlenmeden gece için provalara başlayacaklardı. Bugün, geçmişin tüm yüklerinden arınıp hafifleyerek sahnede bir kuş kadar özgür olmalıydı.

Milas havaalanına indiklerinde onları bekleyen araç gelene kadar telefonunu kontrol etti. Beklediği telefon gelmemiş, annesi henüz aramamıştı. Diğer dansçıları bunaltan yakıcı sıcak Âdem’i memleketi Mardin’e götürdü. Alışıktı taştan yansıyan sıcağın hararetine. Otele vardıklarında çekinerek kimliğini resepsiyon görevlisine uzattı. Ailesinin peşinde olma ihtimaline karşı huzursuz olsa da babasının polis, kendisinin de aranan bir suçlu olmadığını tekrar tekrar düşünerek rahatladı. Odasına yerleştikten sonra hızlıca sert bir kahve içerek kendine gelmeye çalıştı zira viskiye alışık olmayan bünyesi ona kimliğini hatırlatmakta her zaman sabırsız davranırdı. Dinlenecek zamanı olsa yalnızca filmlerde gördüğü bu saraydan bozma otel odasının tadını çıkarmak isterdi. Yumuşacık yatakta huzurlu bir uyku çekmek o an için Âdem’i oldukça cezbetmişti.

Kapısıyla telefonu aynı anda çaldığında arayanın annesi olduğunu gördü. “Siz gidin, ben hemen geliyorum” diyerek dansçı arkadaşlarını gönderdikten sonra sesini değiştirerek telefonu cevapladı.

“Kaan Bey’in telefonu buyurun”

“Korkma oğlum, benim. Vardınız mı? Merak ettim. Nasılsın?”

“İyiyim annem. Geldik. Biraz heyecanlıyım sadece.”

“Güzel heyecanlar bunlar. Sen yine sağı solu kolaçan et emi oğlum, dikkatli ol.”

“Hiç merak etme annem. İçin rahat olsun.”

“Yarın tekrar aramaya çalışırım ben seni. Öpüyorum yavrum”

“Ne zaman arayabilirsen ara annem. Öpüyorum ellerinden.”

Prova salonuna girdiğinde annesinin de tembihlediği gibi hızlıca etrafa göz attı. Her gittiği yerde temkinli olmak canını sıksa da canını kurtarmanın tek yolu buydu. Provanın gerginliğini atmak için gözlerini kapatarak kim bilir kaçıncı kez tekrarladığı manifestini bir kez daha sundu evrene; “Artık bu profesyonel ekiple birlikte çalışacağım. Eşsiz performansımla baş dansçılığa terfi ederek hakkettiğim organizasyonlarda yerimi alacağım.

Gözlerini açtığında menajer Arda’nın onu çalıştığı gece kulübünde izlediği geceyi minnetle andı. Hayatın, hayalini kurduğu fırsatı nihayetinde sunduğu geceyi…

Kuliste hazırlıklar devam ederken Âdem gördüklerini hafızasına detaylarıyla kazımak istedi lakin bu ortam ezberindekilerden hayli farklıydı. Her tarafta keyifle koşuşturan insanlar, ışıl ışıl makyaj aynaları ve parfüm kokuları kendini önemli hissettirdi. Sıra sıra asılmış rengarenk elbiseler, çeşit çeşit peruklar, yüzlerce makyaj malzemesi… İlk olarak askıda giyilmeyi bekleyen elbisesinin yanına gitti. Beyaz tüllerden, kupür kumaş ve dantellerle işlenmiş taşlı elbise tüm ihtişamıyla gelinliği andırıyordu. “Âdem Hancıoğlu makyaja lütfen”. İsmini duyduğunda makyözle göz göze geldi. Makyöz, gülen gözleriyle oturmasını işaret etti. İlk defa makyajını bir başkası yapacaktı. Ardından kuaför, taktığı pembe renkli peruğa şekil verirken seçmesi gereken takılar ve yüksek topuklu ayakkabılar yanına getirildi. Kirpik ve takma tırnakları da takıldıktan sonra artık hayran kaldığı elbisesiyle tek beden olmaya hazırdı. Saatler gece yarısını gösterdiğinde sahneden alkış ve çığlıklar arasında grup “Lilith’in Kızları” anons edildi. Menajerleri hepsine bol şans dileyerek seyircilerin arasında yerini aldı.

Âdem, müzik başladığında beyaz tüllerin içinde, yüksek topukların üzerinde, kimliğini gizleyen gösterişli makyajının ardında, kendisi olabilmenin olanca özgürlüğü ile sahnede koreografiye teslim oldu. Arkasındaki diğer dansçıları görmüyor olmasına rağmen kurulmuş bebek gibi senkronik olarak akışa mükemmel uyum sağlıyordu. Ruhunu besleyen her kıvrak kalça hareketi isyanı, her dönüşü sessiz bir çığlığı temsil ediyordu. Enerji fışkırarak izleyenleri kendine kilitleyen gözlerini zaman zaman kapatıyor ve açacağı anı çok iyi yakalıyordu. O, içindeki tutkuyla her hareketine ruh katarken, tüm bedeni esaretten kurtulmanın coşkusuyla bağımsızlığını kutlayarak dans ediyordu. Dünyadan soyutlanmış halde, müziğin ritmi ile kendinden geçiyor, izleyiciler hayranlık içinde çılgınca eğleniyordu.

Müzik durdu. Sahne karardı. Dansçılar nefes nefese kıpırtısız bir halde alkış beklerken kendinden geçen seyirciden gelen kıyamet gibi tezahüratla reverans yaparak izleyicileri selamladılar. Baş dansçı olarak böylesine kusursuz bir performans göstereceğini kendisi bile tahmin etmezdi. Kulise geçtiklerinde menajerleri aceleyle birkaç kişinin tebrik etmek istediğini duyurdu. Önden gelenler ekibe övgüler yağdırırken Âdem’in gözleri kapıya yaslanmış, uzun boylu, hayli bronzlaşmış, elinde bol buzlu viski kadehi bulunan kumral adamın gözleriyle selamlaştı. Davet olarak kabul edilen bu selamın ardından bu hoş adam hiç vakit kaybetmeden yanına geldi.

Merhaba, Mert Polat ben. Sizi tebrik etmek istedim, resmen büyülediniz.”

“Teşekkür ederiz. Âdem bende. Memnun oldum.”

Âdem, Mert’in gözlerindeki samimiyete kilitlendi. Hemen ardından gelen heyecanla karışık korku ne kadar bilindik olsa da kontrolünün dışında gelişiyordu. Nitekim bir gecede bu kadar mutlu olmaya alışkın değildi.

“İstanbul’da da sahne alıyorsunuzdur umarım, sizi tekrar izlemek isterim.”

Âdem mümkün olsa dile gelecek olan kalbinin sesini bastırmaya çalışarak; “Bu grupla ilk performansım. Ben de ilerleyen zamanda söylediğiniz gibi olmasını umuyorum” dedi ve konuşmayı yarıda keserek Mert’i selamladı.

Hızla makyajını temizlemeye başladı. Odasına bu şekilde gitmek, daha fazla dikkat çekmek istemiyordu. Âşık olduğu elbisesine zarar vermekten çekinerek dikkatlice tüm fazlalıklarından kurtuldu. Peruk, tokalar, takma tırnaklar, kirpikler, takılar, topuklular, elbise… Arınmaya çalıştığı tüm bu fazlalıklar aslında onun kadınlığını temsil eden, hissettiği eksikliği tamamlayan parçalardı. Gösteri öncesi Lilith’in kızı olabilmek için harcanan zaman kadar sonrasında Âdem Hancıoğlu kimliğine geri dönmek de hayli vakit alıyordu. “İkisi de benim” dedi içinden. “Elbiseli Âdem, kravatlı Âdem hatta çıplak Âdem!”.

Sabaha doğru odasına çıktığında manzaraya karşı oturup bir viski daha hazırladı kendine. Mutlu bir yorgunluktu hissettiği. “Bazı insanlar hayatı böyle yaşıyorlar demek ki. VIP uçuşlar, pahalı viskiler, beş yıldızlı oteller, çılgın partiler… İnsanları eğlendiren tarafta olmakla eğlenen insanların tarafında olmak! İki ayrı uç. Konfor, insanı içine çeken reddedilemez bir kolaylık sunuyor bazı şanslı hayatlara” diye geçirdi içinden. Asıl manevi taraftı Âdem’i ezen. Halledemediği, asla halledemeyeceğini düşündüğü, ruhundan tükürüp atmak istediği meseleler…

Telefonunu aldı. Annesini aramak, başarısını paylaşmak, mutluluğuna ortak etmek istedi. Yaralarına iyi gelen tek kişiyi arayamamak ve dahi yazamamak yaktı canını. Mardin’deki hırçın babasından ve iki azgın abisinden gizlice arayabildiği her anda oğlunu arayan, onu olduğu gibi kabullenerek bağrına basmış biricik annesine olan özlemi yoruyordu Âdem’i. Ne zamana kadar ailesinden kaçarak yaşayacaktı? Babası ya da abileri onu bulduğunda ne yapacaktı? Gözleri doldu. Yatağa bıraktı yorgun bedenini. Gözlerini kapattığında buz mavisi gömleği, dalgalı bal köpüğü saçları ile Mert belirdi hafızasında. Bakışlarından yaşam enerjisi fışkıran Mert. Mutluydu Mert. Öyle görünüyordu en azından. İnsanı içine çeken bir ses tonu vardı. Kendinden emin duruşu, rahat tavırları. Keşke biraz daha zamanım olsaydı derken sızarak uykuya daldı.

Sabah alarmla uyandığında ertelemek yerine derhal fırladı yatağından. Bu afili hikâyenin son saatlerinin hakkını vermek istiyordu. Uyumaya bile kıyamıyordu bu ortamda. Bir daha kim bilir ne zaman böyle bir organizasyona dahil olacaktı. Duşunu aldıktan sonra hazırlanarak kahvaltı salonuna indi. Gergin, kaçamak bakışlarla ortamı kolaçan ettikten sonra tabağını doldurmak üzere krep, pişi, pancake gibi yoğun hamurların piştiği bölüme geçti. Sabahın yedisi olmasına rağmen kuyruğa girmesi gerekti.

“Hmmm. Pek sağlıklı beslenmiyoruz anlaşılan.”

Tam ensesinde hissettiği bu sesle irkilen Âdem korkarak arkasını dönerken elindeki tabağı telaşla yere düşürdü. Tabak gürültüyle un ufak olurken Âdem utançla önce Mert’e hemen ardından her yöne savrulan porselen parçacıklarına donmuş halde bakakaldı. Mert son derece pişman, özür dileyerek tabak kırıklarını toplamaya çalışan Âdem’i masasına buyur etti. 

“Ben. Ben çok özür dilerim, düşüncesizlik ettim, aklım sıra espri yapacaktım.”

“Sorun değil, bir anlık boşluğuma geldi.”

“Kendimi affettirmek için sana güzel bir tabak hazırlayacağım. Lütfen otur, burada bekle beni.”

Âdem bulunduğu yere ait hissetmemenin verdiği eziklikle rezil olduğunu düşündü. Akşam dans ederken büyüyüp sahneyi dolduran o adam şimdi yerdeki kırık porselen parçalarından farksız görüyordu kendini. Ufak, aşağılanmış, paramparça… Sabahın köründe Mert’ in burada ne işi vardı? Aynı otelde kalıyorlardı belli ki. Peki, onu nasıl tanımıştı? Tanırdı elbette, kendisi de onu tanımamış mıydı?

“Sana bolca hamur getirdim. Tatlı, tuzlu nasıl seversin bilemediğim için çikolata ve peynir çeşitlerini de unutmadım.”

Âdem, Mert’in ilgisiyle biraz toparlanarak teşekkür ettikten sonra;

“Nasıl tanıdın beni? Akşam makyajımı bile silememiştim tanıştığımızda.”

Mert hınzırca gülerek;

“Gözlerinin derinliğindeki kırılganlıktan tanıdım seni.”

“Pişilere bakarken mi?”

Kahkaha attılar. 

“Sahi hamur seviyorsun.”

Âdem iştahla yediği pişiyi tabağın kenarına bırakarak peçeteye uzanırken;

“Yağda pişen hamur kokusu annemi hatırlatır bana. Daha bir tazeler çocukluğumu. Hatıraların derinine inmek için ideal bir uyarıcı diyelim.”

“Annen hayatta değil sanırım?”

“Hayatta ama çok uzun mesele. Bu konulara girmek için uygun bir gün değil.”

Kahvaltı keyifli bir sohbetle bittiğinde havuzda buluşmak üzere sözleştiler. Âdem odasına çıktığında dansçı arkadaşlarına onlara katılamayacağını yazdı. Yine o lanet olası karşılık bulamama endişesi ve yine o minnettar olunası heyecanın çatışmasını hissetti yüreğinde. Neler olduğunu anlamasa da kalan birkaç saati korkularına teslim etmemeye karar verdi. Keşke yeni bir şort alsaydı gelmeden önce, hele şu modası geçmiş terlikleri. Rengi atmış havlusunu götürmek gelmedi içinden.

Havuza gittiğinde Mert’in yanında kahkahalarla gülen kadınları gördü. Kur yapmak için abartılı kahkahalar atan bu yapay kadıncıklardan oldum olası nefret ederdi. En iyi müşteri kitlesi olmalarına rağmen nefret ederdi. Sanki drag queenleri kabullenmek üstün bir yetenekmiş gibi peşini bırakmaz, onlarca fotoğraf çekerlerdi çalıştığı gece kulübünde. Tanımadığı bu şımarık insanların sosyal medya hikayelerinde paylaştığı onlarca fotoğrafta kendisini her gördüğünde; diğerlerine karşı verilmeye çalışılan bir mesajın baş rolünde hissederdi. Kabul edilmesi gereken bir suç işlemiş gibi. Kullanılmış, aşağılanmış, ötekileştirilmiş… Kabul etmeyenler apayrı bir…

“Âdem gelsene.”

Mert’in sesiyle koptu nerede olduğunu unutturan düşüncelerinden. Sallanan ipliklerini kestiği şortu, çakma derisi çatlamış terlikleri ve soluk havlusu ile kur yapan kadıncıklarla tanıştırılmak üzere yüzüne eğreti bir gülümseme sabitleyerek attı adımını. Mert hiç bahsetmedi gecenin yıldızı olduğundan, kadıncıklar hiç merak etmedi kim olduğunu. Hayal ettiği gibi gitmiyordu havuz başı buluşması. Konuşmaları dinliyor, sohbete katılması gerekirse kısa cevaplarla geçiştiriyordu. Naneli limonatasını hızlıca bitirdikten sonra uçağa yetişmesi gerektiğini söyleyerek izin istedi Âdem. Daha fazla katlanmak istemiyordu bu sahte ortama. Üstelik hem son saatlerini ziyan etmişler hem de Mert’i daha yakından tanımasına engel olmuşlardı. 

“Sizlere iyi tatiller dilerim, memnun oldum tanıştığımıza.”

Mert el sıkışırlarken beklenmedik bir hareketle kendine çekerek yanaklarından öptü Âdem’i. Öpücüğün samimiyeti başarılar dilemesiyle yerini derhal resmiyete bıraktı. Kim bilir belki bir daha hiç görmeyeceği bu adamla vedalaşırken içi sızladı Âdem’in. Keşkelerle döndü odasına. Hemen balkona çıkarak Mert’i aramaya koyuldu. Mert kitabına gömülmüş, etrafında kimse kalmamıştı. “Benim gitmemi beklemiş sahtekârlar” diyerek hayıflandı. “Acaba tekrar gitsem mi?”. Mert kitabı kenara bırakarak havuza doğru yürümeye başladığında arzu dolu gözlerle izlendiğinden habersizdi. Geniş omuzları, sütun bacakları, sıkı kalçaları, uzun boyu, esmerleşmiş teni… Arzuyla iç geçiren Âdem, Mert havuzdan çıktıktan sonra ıslanmış saçlarından vücuduna akan suyu kıskandı. Bir telefon numarası bile alamadığına kahretti. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra şahane odası ve doyamadığı Bodrum ile vedalaşarak gitti havaalanına. Uçak tekrar bembeyaz bulutların arasında süzülürken Âdem tekrar daldı hayal alemine; Mert’ten etkilendiğini kabullenerek ve bir daha karşılaşmayı umut ederek…

“Ne alırdınız?”

“Viski! Bol buzlu lütfen.”

Devamı haftaya…

Cephede enerji hasadı: Mimariyi canlı bir organizmaya dönüştürme manifestosu

Modern mimaride “akıllı bina” denince aklımıza genellikle ne gelir? Sensörler, kilometrelerce kablo, otomasyon sistemleri ve dijital altyapılar… Peki, bir binanın zekası yazılımdan değil de biyolojiden gelseydi? Almanya’nın Hamburg kentindeki bu proje, mimari literatüre “yaşayan cephe” kavramını somut, nefes alan bir kanıt olarak sunuyor

Bina kabuğunu yalnızca bizi dış dünyadan ayıran o statik, sağır ve pasif bir sınır olarak gören anlayış artık geçmişte kalıyor. Bu eski paradigmanın yerini; çevreye tepki veren, enerji üreten ve adeta bir deri gibi nefes alan canlı bir organizma alıyor. İşte dünyanın ilk biyoreaktif cepheli binası: BIQ House.

Mimari ve biyolojinin füzyonu: SolarLeaf

Arup Mühendislik, SSC Strategic Science Consult ve Splitterwerk Mimarlık iş birliğiyle tasarlanan bu yapı, dış cephesinde standart cam paneller yerine içi su dolu şeffaf hazneler barındırıyor. Bu sisteme “SolarLeaf” adı veriliyor. Ancak bu suyun içinde çok özel misafirler var: Mikro-algler. Sistem, doğanın en eski, en ilkel ama en verimli enerji üretim yöntemini, yani fotosentezi modern mimariye entegre ediyor. Artık cephe sadece bir duvar değil, dikey bir laboratuvar.

Dinamik gölgeleme: Bina kendi güneş gözlüğünü takıyor

Bu binaya dışarıdan baktığınızda, cephenin yaşayan bir tablo gibi sürekli değiştiğini görürsünüz. Güneş ışığı yoğunlaştığında, panellerin içindeki mikro-algler bu enerjiyle beslenerek hızla çoğalmaya başlar ve fotosentez yapar. Bu biyolojik çoğalma, suyun rengini şeffaftan koyu yeşile döndürür.

İşte bu biyolojik tepki, binaya muazzam bir “dinamik gölgeleme” sağlıyor. Perde çekmeye veya metalik panjurları indirmeye gerek kalmadan aslında bina kendi “güneş gözlüğünü” takmış oluyor. Siz içeride serinliğin keyfini sürerken, yaşam alanınız doğal ışıktan da mahrum kalmaz. Doğa, teknolojinin yapamadığı o hassas dengeyi kendi kendine kurar.

Arup Mühendislik tarafından hazırlanan; BIQ House’un yaşayan cephesini, yosunların gerçek zamanlı hareketini ve sistemin işleyişini gösteren proje incelemesi.

Sürdürülebilirlik yetmez: Rejeneratif (onarıcı) mimari

Bu cepheyi sadece “gölge yapan bir mekanizma” veya basit bir enerji santrali olarak tanımlamak yetersiz kalır; BIQ House’u soluk alıp veren, beslenen ve dönüştüren bir metabolizma olarak hayal etmelisiniz.

  • Isı Enerjisi: Panellerin içindeki su, güneş ışığıyla ısınır. Bu sıcak su, binanın ısıtma sistemine entegre edilerek (bir güneş kolektörü gibi) kullanılır.
  • Biyokütle Enerjisi: Hızla büyüyen mikro-algler belirli aralıklarla sistemden hasat edilir. Bu “biyo-kütle”, binanın biyogaz tesisine gönderilerek fermantasyonla yakıta dönüştürülür.

Ayrıca mikro-algler yarattığı doğal yalıtım katmanı sayesinde, binanın soğutma yükü düşerken, su dolu paneller dışarıdaki trafik gürültüsüne karşı mükemmel bir ses yalıtımı sağlar.

Peki, yazın üretilen o muazzam ısı enerjisi ne olur? Sistem burada mühendislikten ziyade biyolojik bir refleks gösterir: İhtiyaç fazlası termal enerji, yerin derinliklerine açılan tuzlu su dolu kuyulara pompalanır. Yani bina, enerjisini tıpkı kış uykusuna yatan bir canlı gibi yeraltında depolar ve soğuk günler geldiğinde bu rezervi uykusundan uyandırarak sisteme geri kazandırır.

Rakamların diliyle konuşursak

Arup’un verilerine göre; güney cepheye yerleştirilen 129 adet panel, binadaki 15 dairenin ısı ihtiyacının üçte birini tek başına karşılıyor. Ancak asıl çarpıcı olan verimlilik oranıdır. Bugün çatılarımızda gördüğümüz standart güneş panelleri (PV) ışığı %12-15 verimle enerjiye dönüştürürken, SolarLeaf sistemi ısı (%38) ve biyokütle (%10) dönüşümüyle toplamda %48’lik bir verimliliğe ulaşıyor. Ayrıca sistemin içinde sürekli dolaşan minik “temizleyici parçacıklar”, camların iç yüzeyini bir fırça gibi temizleyerek yosunların cama yapışmasını engelliyor. Böylece cephe, her daim berrak ve izlenebilir kalıyor.

Dışarısı kadar içerisi de radikal. “Duvarsız” Yaşam BIQ House’un devrimci yanı sadece cephesinde değil, iç mekan kurgusunda da gizli. Binadaki dairelerin bir kısmı, geleneksel ayrımı reddediyor. Sabit duvarlar yerine, kullanıcıların ihtiyaçlarına göre şekillendirebileceği “isteğe bağlı” açık planlar sunuluyor. Dış cephedeki “uyarlanabilir” yapı, iç mekandaki “esnek” yaşamla birleşerek mimariyi bir bütün olarak geleceğe taşıyor.

BIQ House projesini sadece bir “yeşil bina” olmaktan çıkarıp devrimsel niteliğe taşıyan şey, kurduğu kapalı karbon döngüsüdür. Geleneksel binalar karbon salınımı yaparken, bu cephe karbonla beslenir. Binanın ısıtma sisteminden çıkan karbondioksit (baca gazı), atmosfere salınmak yerine cephedeki mikro-alglere “besin” olarak verilir. Mikro-algler bu CO2’yi emerek büyür ve biyokütleye dönüşür. Hasat edilen bu biyokütle, binanın biyogaz tesisinde yakılarak tekrar enerjiye (ısı ve elektriğe) çevrilir. Yani bina, kendi atığını kaynağa dönüştüren, doğadaki “atık yoktur” prensibini birebir uygulayan yapay bir ekosistem gibi çalışır. Ayrıca mikro-algler yarattığı doğal yalıtım katmanı sayesinde, binanın soğutma yükü ve dolayısıyla klima kaynaklı enerji sarfiyatı radikal oranda düşürülmüştür.

Tüketen değil, üreten mimari anlayışı.

BIQ House, bize teknolojinin her zaman metalik ve soğuk bir yüzü olmak zorunda olmadığını kanıtlıyor. Bu cephe tasarımı; binaların artık doğadan kopuk beton yığınları değil, ekosistemin döngüsüne katılan, yaşayan ve nefes alan birer organizma olabileceğinin en güçlü manifestosudur.

Bir sonraki yazımda, güneş battığında devreye giren bambaşka bir teknolojiyi; “karanlıkta ışıldayan betonları” inceleyeceğim.

Önceki Yazılarım:

Doğa kendi evini inşa ediyor: Karbon negatif bir yapı bloğu olarak “Kenevir Betonu”


Bir sandalyeyi yetiştirmek: Nucleo’nun Terra projesi üzerinden ekolojik tasarımın yeni dili

Kabul görmek lütuf değil haktır: Lilith’in kızı Âdem

2020’de ilk kitabı Sancı’yı okurla buluşturan Mine Soycan, 2025’te kanayan yaralarımızdan birine dokundu ve bu dokunuştan kabul görmenin bir lütuf değil apaçık, dümdüz bir hak olduğunu anlatmak isteyen Âdem doğdu; Lilith’in kızı Âdem!

Mine ile tesadüfen tanıştık. Yaklaşık 1 sene önce yayımlanan kitabını hediye etti bana ve Gaia’nın internet sitesinde bu kitabı yayımlamanın uygun olup olmayacağını sordu. Satacağı kitabı neden internette yayımlamak istediğini sordum. Derdim para değil, kitlelere ulaşmak dedi. Sanki yıllardır tanıdığım bir arkadaşımmış gibi hissettirdi bana, hâlâ hak odaklı kalan, parayı bağrına yavrusu gibi basmayan, gözünde sevginin ışığı sönmemiş biri var diye sevindim, ağlamaklı oldum hatta.

Mine Can

Kitabın kapağı şahane, ismi zaten nefes kesiyor. Peki, dedim Mine Can; neden yazdın bu kitabı, neydi seni harekete geçiren? Mine Can açıkladı: “Kimliğini, yönelimini, varoluş biçimini açıklamak zorunda bırakılan insanların yükünü yakından tanıyorum. Toplumun ‘normal’ diye kutsadığı kalıplara sığmayanların, sürekli kendini ispat etmeye zorlananların, var olmak için savaşmak zorunda kalanların hikâyesini Âdem ile sunmak istedim.Ötekileştirilenlerin hikayesini bulacaksınız bu kitapta dedi, var olma mücadelesini… Ve sonra beni etkileyen basit görünen, ay biliyoruz diyebileceğiniz ama aslında bilemediğimiz bir türlü idrak edilemeyen o enfes cümlesini kurdu: “Çünkü kabul görmek bir lütuf değil, haktır. Kimse kendisi olduğu için yalnız bırakılmamalıdır.

Sözün özü sevgili okur, Lilith’in Kızı Âdem, yalnızca bir roman değil; topluma tutulmuş bir ayna. Ve Mine Can “gerçek değişimin, o aynaya bakma cesareti gösteren herkesle başlayacağına” olan kuvvetli inancıyla bu kitabı sizlere her hafta bölüm bölüm sunacak.

Peki, bir sürü çok okunan, en popüler, milyon tık alan dergi-gazete-yayın varken neden Gaia, diye sordum, Mine Can cevabıyla hepimizi onure etti: “Gaia, ayrımcılığa karşı net bir duruşu olan, dışlayıcı dili reddeden bir platform olarak içime sinen tek adres oldu. Sözlerimi, toplumun ötekileştirdiklerine kucak açan ve bu savaşı sorgulayan bir alanda paylaşmak benim ilk önceliğimdi. Sessiz kalmayarak tarafını eşitlikten yana koyan Gaia’ya teşekkür ediyorum.”

Spoiler almayı da vermeyi de her zaman çok severim, bu sebeple eş dosttan az azar işitmedim. Ama çenemi tutacağım. Her Çarşamba Adem’in yaşamına tanıklık edeceğiz, sona geldiğimizde üzerine konuşup yazacağız. İlk bölüm 18 Şubat 2026’da, gelecek Çarşamba görüşmek üzere!

Yazar Hakkında

Mine Can, 1981 yılında Zonguldak’ın Ereğli ilçesinde doğmuştur. İstanbul Bilgi Üniversitesi MBA mezunu olup beş kedisiyle birlikte İstanbul’da yaşamaktadır. İlk kitabı “SANCI” 2020 yılında yayımlanmıştır. Müjdat Gezen Sanat Merkezinde Yaratıcı Yazarlık eğitimi alan yazar toplumsal sorunlara değinebilmek adına “Lilith’ in Kızı Âdem” kitabıyla ikinci kez okurlarıyla buluşmaktadır.