Şerivan Tutuş, 3. kişisel resim sergisi “Köklerin Göçü” ile Çankaya Belediyesi Zülfü Livaneli Kültür Merkezi’nde sanatseverlerle buluştu. Mustafa Doğan’ın küratörlüğünde düzenlenen sergi 2-20 Haziran tarihleri arasında ziyarete açık.
İlk kişisel resim sergisini Mart 2023’te Ankara’da açan sanatçı, profesyonel iş yaşamının da etkisiyle “göç” kavramı üzerine düşünmeye başladı. Tutuş, yaşamı göç ile şekillenen kişilerle temas kurdu ve bireysel hikayelerinde göçün etkilerini gözlemleme fırsatı buldu.
Tutuş, sadece dokunduğu öykülerle değil, kendi yaşam serüveni ve yolculuğu ile de kökünden kopmuş olmanın izini sürüyor.
İstanbul‘da yoğun ilgi gören sergi hakkında konuşan Tutuş, serginin hikayesini şöyle aktardı: “Göç’ü anlatmak için belki takvim sayfalarında kaybolmak gerekiyordu önce. Ama ben tabiatı kendime rota edinerek göçle yeniden varoluşu tercih ettim. Beyin göçü, İşçi göçü, Mevsimlik Göç, Sürekli Göç, Zorunlu Göç… Bu hikayeler binlerce rengin bir araya gelmesiyle ortaya çıktı.’’
22 resim ve tabii 22 hikayeden oluşan sergide bir de tatlı sürpriz var. Tutuş sergiye gelen insanları da hikayeye ortak etti, sanatseverler kış uykusundaki bir ağacı renklendirdi, böylece sanatın o renkli dünyası baharı getirdi bir ağaca…
“Köklerin Göçü”
Ben bir çam ağacıyım…
Kokusunu tanıdığım ve doğduğumdan beri köklerimin sımsıkı sarıldığı topraktan uzaktayım. Ben, Anadolu’dan başlayıp tüm dünyaya yayılan göçün bir parçasıyım.
Ben bir çam ağacıyım…
Başka nereye gider, nerede kök salarım ki? Dallarıma kuşlar başka nerede konar? Kozalaklarım başka hangi topraklarda tutunabilir ki?
Ahh, sorular!
Belki de her şey sizinle başladı. Ben kimim? Benim köklerim nerede? Neden buradayım?
Göçüm sorularla devam ediyorken ben sadece ait olmayı tekrar hissetmek istiyorum. Köklerim tekrar suya kavuşabilecek mi? Ya gittiğim yerde toprak beni kabul etmeyip köklerimi kırarsa? Toprağın, köklerimi kabul etmesi için daha ne kadar yolum var?
Bir anda karşıma çıkan başka çam ağaçlarının görkemiyle büyüleniyorum. Onları rahatsız etmemek için kıyıda köşede bir yer buluyorum. Toprak ananın özlediğim o tanıdık kokusu içime doluyor. Belki de o kadar zor olmaz yeni bir yuva bulup kabullenilmem.
Kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Geldiğim yere ne kadar da benziyor. Güneş, bütün renkleriyle gökyüzüne doğarken acaba ben bu renk sarmalının neresindeyim? Başımı indirip ormana tekrar baktığımda binlerce rengin hep beraber ışık saçarak dans ettiğini görüyorum.
Ben de o ışığın bir parçası olduğum için mutluyum. Artık kaygılanmaya gerek yok. Ve artık hangi renk olduğumun da bir önemi yok.
Şunu anlıyorum ki nereye gidersem gideyim köklerim hep benimle…
İşçi Yaşamı ve Hakları Vakfı gönüllüleri ile işçi hakları mücadelesini, vakıf gönüllülerinin çalışmalarını, kazanımlarını ve dayanışmayı konuştuk. İşçi mahallesi ismi ile vakfın yayın organı olma işlevini üstlenen internet sitesinde çok çeşitli bilgiler, adeta keşfedilmemiş bir cevher madeni gibi bizi bekliyor. Tüm emekçileri 4 Haziran’da İstanbul’da gerçekleştirilecek olan Haklarımızı Konuşuyoruz başlıklı etkinliğe davet ediyor ve sizleri emek üzerine söyleşimizle baş başa bırakıyoruz:
Yola çıkarken “Bu yaşamak telaşında hiç denenmeyeni, hiç yapılmayanı değil en çok yapılanı, en çok lazım olanı yapmak istiyoruz: Üretmek ve paylaşmak. Yaşadığımız haksızlıkların üzerine birlikte gidip, ürettiklerimizle, biriktirdiklerimizle birbirimize güç vermek istiyoruz. Birbirimize dokundukça güzelliğin, dayanışmanın ve yardımlaşmanın, neşenin, umudun, büyüdüğünü, adaletsizliklerin, hüznün, kederin, sorunların küçüldüğünü görmek istiyoruz” demişsiniz.İşçi Yaşamı ve Hakları Vakfı’nın kuruluş gayesini, amacını ve öyküsünü paylaşabilir misiniz?
Bu fikir ilk ortaya çıktığında her sektörden güvenceli- güvencesiz milyonlarca işçinin, binlerce yıllık mücadeleleriyle ve yasalarla güvence altına alınan haklarıyla donatılmış, patronlar karşısında bu kuşanmayla güçlenmiş olmalarının ne kadar önemli olduğunu düşünüyorduk. Buna emek mücadelemizin toplamı açısından baktığımızda sınıf çalışmalarının daha fazla yapılmasına her yerde, ne kadar çok ihtiyaç olduğunu fark ediyorduk. Ve etrafımızda mavi- beyaz yaka ayrımı olmaksızın işçilerin haklarını daha fazla bilmeleri, sahiplenmeleri ve önlerini bu haklarıyla açmaları gerektiğini düşünüyorduk. Bir işyerinde çalışırken en temel işçilik haklarının en asgari seviyelerde bile bilinmesinin pek çok hak kaybının önüne geçilebileceğini görüyorduk. Bu ihtiyaçtan yola çıkarak sınıf dayanışmasının ve mücadelesinin hem farklı mücadele örgütleriyle hem de farklı örgüt formları ve yöntemleriyle güçlendirilmesi gerektiği düşüncesiyle hareket ettik. Siyasal ve sendikal olarak kazanılmış bir mücadele tarihine, bizler de kendi deneyim ve bilgilerimizle, birikimimizle bir nebze de olsa katkı koyabileceğimizi düşündük. Ve işçilere haklarını anlatmanın, onların haklarını bilmelerini sağlayacak çeşitli araçlar geliştirmenin yollarını aradık. Bunu sağlayacak bir örgütlenmeye ihtiyaç duyduk. İşte tam da bu sebeple hiç denenmeyi, hiç yapılmayanı değil en çok yapılanı ve en çok lazım olanı yapmaya karar verdik. Ve işçi haklarının daha fazla işçi tarafından bilinir olmasını sağlamak için böyle bir çalışma yapmak için kolları sıvadık. Bu amaçla İşçi Yaşamı ve Hakları Vakıf Girişimiyle yeni bir oluşum başlattık. Oluşumumuz 2020’de 1 Mayıs’ın hemen ön günlerinde kendini deklare etse de biriktirerek ilerlemenin önemine inandığımızdan hala yeni bir oluşum olarak yolun başında olmanın heyecanını taşıyoruz. 3 yıldır bir yandan bize ulaşan işçilere temel haklarını anlatmak için etkinlikler ve toplantılar düzenliyor, bir yandan da daha geniş bir işçi kesimine ulaşmak için çalışmalar yapıyoruz.
“İşçi Mahallesi” söylemi bir metafor olarak sizler için ne ifade ediyor?
İşçi Mahallesi işçiden işçiye uzanan bir dayanışma köprüsüdür. İşçinin sözünün kurulduğu, hakkının savunulduğu, sesinin duyulduğu bir mahalledir. İşçi Mahallesi yaşadığı hak kayıplarına karşı yan yana durmayı seçen, mücadelelerle kazanılmış haklarını korumaya ve geliştirmeye çalışan, bir kuruş hakkını bile patronlara bırakmayı reddeden bir işçi birliğidir. Bu mahallede işçiler ve onların aileleri, çocukları ve onlarla dayanışma içerisinde olmak isteyen herkes vardır. Ve haklarını arayan tüm işçilere açıktır. Antikapitalizm bizi bu çalışmada buluşturan, ortaklaştıran en önemli başlıklardan birisidir.
Biz bu çalışmaya başladığımızda Dünya çapında bir salgının hepimizi ama en çok da emekçileri tehdit ettiği günlerden geçiyorduk. Pandeminin belirsizliklerle dolu olduğu o günlerde en dezavantajlı kesim olarak işçiler toplumun geneli görece daha konforlu bir şekilde “evde kal” çağrılarıyla korunabilmişken, işçiler üretime hiç ara vermeden çalışmak zorunda kalmışlardı. Evden çalışan kesimlerde mesai saatinin ortadan kalkmasıyla çalışma yaşamının en esnek haliyle ve zorluklarla karşılaşmışlardı. Bu süreçten en fazla etkilenen kesimlerin çalışmak zorunda bırakılan, ya da işsiz kalan ama her ikisinde de geçim derdinde yorulanlar olduğunu görmüştük. Yok sayılanlar, gözden çıkarılanlar yani.
En somut haliyle ve ilk elden ulaşmamız gereken kesimin, zorla ücretsiz izne çıkarılanlar, yıllık izin hakları ellerinden alınanlar, işten haksız bir şekilde atılanlar, ücreti ödenmeyenler, kalabalık yemekhanelerde yemek yemeye zorlananlar, hiçbir tedbir alınmadan, koruyucu önlem olmadan çalıştırılanlar, mobbinge uğrayanlar, inşaatlarda, fabrikalarda ölümle burun buruna ekmek kavgası verenler, hakaret edilenler, sesini duyuramayanlar olduğunu düşündük ve onlara ulaşmak istedik. İşte tüm bu zorlukları yaşayan işçileri mahallemizin çatısı altında birlikte haklarımızı öğrenmeye, haklarımız için de birlikte mücadele etmeye, buluşmaya çağırdık. Yaşamı ve haklarımızı çoğaltmamızın adresini “İşçi Mahallesi” olarak tanımladık.
Türkiye’de emek hareketinin durumunu, sendikalar ve sınıf örgütlenmelerini nasıl görüyorsunuz?
Emek hareketimiz ne kadar güçlü olursa, ne kadar çok sayıda sendika ve sınıf örgütlenmesi varsa o kadar iyi. Çünkü patronlar çok güçlü. Haklarını bilmeyen işçiler ise zayıf ve korunaksız. İşçilerin öz örgütleri olan sendikalarda toplu mücadeleler vermesinin yanında, bir işyerinde yalnızken de patron karşısında haklarını savunacak ve hak ihlallerini önleyebilecek donanıma sahip ve hazırlıklı olması ise çok önemli.
Türkiye siyasi ve emek hareketinin geçmişine baktığımızda işçi sınıfımızın çok görkemli bir mücadele tarihi olduğunu görürüz. 15- 16 Haziranlardan Büyük Madenci yürüyüşüne, Kavel direnişinden Tekel’ e kadar bu mücadele deneyimlerinin bugünlere aktarılması ve işçi sınıfı mücadelelerinden süzülüp gelen haklarımızın yasalar kapsamında korunması da aynı zamanda hepimizin bir görevi. Kazanılmış haklarımızın çarçur edilmesine izin verilmemesi ve ilerletilmesi, geliştirilmesi toplamda bir bütün olarak emek hareketinin üzerine düşen en önemli görevlerdendir. Bu görevlerin üstesinden gelmek ise güçlü bir sendikal hareket ve emek mücadelesiyle mümkün.
Türkiye’de her yıl açıklanan sendikal örgütlenmelerin niceliğine baktığımızda bu oranın giderek daha fazla düştüğüne tanık oluyoruz. İşçi sınıfı içerisinde örgütsüzlüğün bu şekilde yaygınlaşmasında neolibrealizm ile kayıtsız, güvencesiz, esnek çalışma biçimlerinin artmasının etkisinin olduğunu görmekteyiz. Bununla birlikte günümüzde mevcut sendikalara duyulan güvensizliğinde bunda payının olduğunu düşünüyoruz. Sendikalara duyulan güvensizliğe işçilerin birbirine güven duymaması da eklenince ortaya işçiler açısından daha olumsuz bir tablo çıkıyor. Sermaye kesimleri ortak çıkarlarını savunurken her türlü örgütlülüğü sağlayabiliyorken işçi ve emekçi kesimlerin bu görkemli mücadele tarihine rağmen günümüzde hakları konusunda daha az talepkâr olması ve güçsüz olması, örgütlenmeden uzak durması daha fazla kafa yormamız gereken de bir olgu olarak karşımızda duruyor. Bizlerin de bu yan yana gelişleri, dayanışmayı ve haklar mücadelesini büyütmek için daha fazla çalışmayı sağlamamız gerekiyor.
Türkiye’de çalışanların çalışma yaşamından kaynaklanan en önemli sorunları sizce nelerden oluşuyor. Vâkıfa yapılan başvurularda en çok hangi sorunlar öne çıkıyor?
Türkiye’de çalışma yaşamına ait sorunlar çok çeşitli başlıklarda karşımıza çıkıyor. Ayrıca işçilerin haklarını bilmemesi bu sorunların yarattığı sonuçları daha ağır hale getirebiliyor. Bizim vakfa gelen başvurularda en çok karşılaştığımız sorunların başında haksız biçimlerde işten çıkarmaların yaşanması geliyor. İşten çıkarmalar karşısında patronların ikame imzalatması ya da istifaya zorlaması halinde haklarını alamayan işçilerin bizlere başvurduklarını görüyoruz. Sendikaya üye olmak da en başta gelen işten çıkarılma sebepleri arasında. Ancak işverenler işten çıkartırken Kod 29, Kod 46 gibi fason sebepler üreterek sendika düşmanlıklarını gizlemeye ve yaptırımlarından korunmaya çalışıyorlar. Haksız fesih durumlarıyla karşılaşan işçiler kendilerini yalnız ve çaresiz hissetmemeliler. Böyle bir durumda hak kayıplarının önüne geçebilirler. Bir diğer sorun ise çalışma esnasında uğradıkları ayrımcılıklardır. Usulsüz olarak yer ve birimlerinin değiştirilmek istenmesi, örneğin bunlardan bir tanesi. İşten çıkarmak istedikleri işçileri bu yöntemle baskı ve mobbinge uğratabiliyorlar.
Ücretlerin düşük, çalışma koşullarının ağır, çalışma sürelerinin uzun olması aldığımız diğer başka başvuruların konusu oldu.
Bir diğer başvuru sebebi de ücret eşitsizlikleri oluyor. Kadın işçilerin bu konuda başvuruları oldu. Bir de vakıf üniversitelerinde çalışan akademisyenlerin ücret eşitsizlikleri ile ilgili güncel sorunlar yaşadıklarını biliyoruz.
Vakfımız İstanbul’da Bakırköy ilçesinde. İşçiler isterlerse yüz yüze, isterlerse sosyal medya adreslerimiz üzerinden bizlere ulaşabiliyorlar. Sorularını sorabiliyorlar.
Bugüne kadar yaptığınız çalışmalardan ve ileriye yönelik faaliyet planlarınızdan, hedeflerinizden bahseder misiniz?
Bizim çalışmalarımızın temelinde işçi haklarının daha fazla işçi tarafından bilinir hale gelmesinin sağlanması var. Bununla birlikte işçilerin yalnız kaldıkları anlarda dahi tek başına haklarını savunacak bir donanına sahip hale gelmelerini sağlamak var. Bu bakımdan temel işçi hakları ile ilgili etkinlikler yaptık şimdiye kadar. Bunun yolu da başlangıçta elbette bu işçilere ulaşmaktan geçiyor. Kendimizi anlatmak, daha fazla sayıda işçi tarafından tanınır hale gelmek, tanıtımımızı yapmak, propaganda çalışmaları yürütmek gerekiyor. İşçi havzalarında, atölyelerde, işyeri önlerinde bu konuda çeşitli propaganda çalışmaları yürüttük. Sosyal medya çalışmaları yaptık. Çeşitli bölgelerde el ilanları dağıttık.
Çeşitli başlıklarda ve tarihlerde “haklarımız nelerdir” kapsamında hem zoom üzerinden hem yüz yüze buluşmalar organize ettik. Bu başlıklar kişisel verilerin korunması kapsamındaki haklarımızdan, vakıf üniversitesi akademik ve idari çalışanlarının hakları, tekstil işçilerinin sorunlarından inşaat işçilerinin sorularına kadar farklı sektörlerden gelen işçilerin hakları ile ilgili başlıklar oldu.
Yürüttüğümüz bu çalışmalarla birlikte sokakta da bir ayağımızın olmasını çok önemsiyoruz. Bunun için işçi eylem ve grevlerindeki dostlarla yan yana gelmeye çalıştık. Bu kapsamda örneğin direnişlerini kazanımla sonuçlandıran Lila Kâğıt işçileri, Farplas işçileri ile grevdeki Bakırköy Belediyesi işçilerinin direnişlerini ziyaret ettik.
Elbette daha kapsamlı ve daha farklı çalışmalar da yapmak istiyoruz. İşçi Mahallesi işçilerin kendi içinde paylaşımı büyüttükleri ve hakları için birlikte mücadele ettikleri bir mecra. Dolayısıyla işçiden işçiye uzanan bir köprü. Önümüze koyduğumuz en önemli hedeflerden birisi de bu dayanışma kültürünün gündelik hayatlarında daha fazla yer bulması ve işçiden işçiye ulaşması. Örneğin işçi çocuklarının eğitim olanaklarına kadar dayanışmanın yaygınlaşması.
Kadın işçilerin işe alınırken, çalışırken, ücret alırken yaşadığı ayrımcılıkları biliyor, tanıyor ve bunların yaşamlarımız üzerindeki etkilerini azaltmak için yan yana ve dayanışma içerisinde olmak istiyoruz. Şiddet, taciz- tecavüz ve ayrımcılıkların önüne kolektif bir çaba ile geçmek istiyoruz.
İşçi Mahallesi olarak işçilerin yaşamları ve hakları ile ilgili olan meselelerde onların yanında ve onlarla birlikte çalışıyoruz. İşçilerin haklarının sonuncu sıralarda geldiği bu düzende emeğin değerinin bilinmesi için biz de çalışmalarımızla emek hareketine katkı sunmak istiyoruz.
Vakfın gönüllüleri ne gibi çalışmalar yapıyor?
Gönüllülerimiz hukuk eğitimleri, tanıtım ve propaganda, sosyal medya gibi çeşitli alanlarda kim hangi çalışmaya katkı sunmak isterse orada görev alıyorlar. Örneğin vakfımızın gönüllü avukatları hukuk çalışmaları yapıyorlar. Düzenlenen etkinliklerde haklar konusunda sunumlar gerçekleştiriyorlar. Gönüllülerimiz saha çalışmalarına katılıyorlar.
Şu an hemen önümüzdeki günlerde, 4 Haziran’da gerçekleştireceğimiz “Haklarımızı Konuşmak İçin Buluşuyoruz” adlı etkinliğimiz için çalışıyoruz.
4 Haziran’da gerçekleştirilecek olan “Haklarımızı Konuşuyoruz” etkinliği neleri kapsıyor, bu çağrı kimlere yapılıyor?
Bu buluşmada da yine haklarımızı konuşacağız. Kıdem hakkımızdan işe iade hakkımıza, sendikal haklardan doğum izni gibi en temel işçilik haklarımıza kadar soruların sorulacağı, deneyimlerin aktarılacağı, sorunların konuşulacağı ve çözüm önerilerinin sunulacağı bu etkinlikte çağrımız mavi ya da beyaz yaka ayrımı olmaksızın, farklı sektörlerde çalışan tüm işçilere. EYT yasasıyla pek çok sorunla yüz yüze bırakılan emeklilere, ücret eşitsizliğine uğrayan kadın işçilere, haksız bir şekilde işten çıkarılan işsizlere oldu.
AKP’li 21 yılda çocuk ve eğitim alanında yaşananları toparlamaya çalıştığımız yazı serisinin sonuncusu AKP’nin çocuk algısı üzerine. Çocuk algısı, çocuk ve eğitim alanında söylenenler, 21 yıllık çöküşün en belirgin örneklerinden bahsedeceğimiz bu son yazıda “Ne yapacağız?” sorusuna da cevap aradık.
AKP’li geçen 21 yılda özellikle eğitim alanında köklü değişiklikler yapıldığını biliyoruz. Eğitim, iktidarın kendi politikalarıyla şekillenecek bir nesli yaratmak için kullanabileceği en güçlü araç. AKP bu aracı ilk iktidar olduğu dönemden başlayarak yavaş yavaş ve devamında köklü hamlelerle kendi istediği şekilde biçimlendirmeye çalıştı.
Eğitimde değişmeyen tek şey okullarda kullanılan sıra ve masalar olarak kaldı. Müfredattan sınav sistemlerine, din derslerinden eğitim yıllarına, öğretmen olma koşullarından cemaatlerle işbirliğine kadar uzun bir yol katedildi. ‘Kindar ve dindar’ bir nesil yetiştirme arzusunda olduğunu söyleyen Tayyip Erdoğan ve onun izinden giden hükümetinin yıllar içinde yaptığı onlarca yanlış davranış ve söylediği onlarca yanlış söz, yapılmaya çalışılan kanunlar ve eğitim sistemindeki değişiklikler iktidarın çocuklara olan bakışının ne kadar tehlikeli ve yanlış olduğunu ortaya koydu.
AKP’li yıllarda itaatkar, özne olmayan, ‘hata’ yaptığında cezalandırılması gerekenler olarak görülen çocuklar; gelişimsel, psikolojik ve sosyal olarak iyiliği düşünülmeyenler olarak bir kenara itildi. Sadece eğitim denince akla gelen çocuklar, çocukları görmeyen çocukları yalnızca şov aracı olarak kullanan bir iktidarın eline kaldı. Pandemi, deprem gibi tüm toplumu etkileyen olaylar sonrasında ilk vazgeçilen, takip edilmeyen ve yok sayılanlar yine çocuklar oldu.
İstismar ve çocuk yaşta evlilikler
Ensar Vakfı’nda yaşanan çocuk istismarı sonrasında dönemin Aile Bakanı Sema Ramazanoğlu’nun “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” demesi aklımıza kazındı. Bu ülke sınırlarında yaşayan her çocuktan sorumlu olduklarını hatırlatmak zorunda kaldığımız iktidar bununla da yetinmedi ve bakan, hakkında çocuk ve kadın istismarını önlemede ihmali bulunduğu iddiasıyla verilen gensorunun reddedilmesi sonrasında kendisini tebriğe gelen AKP’li vekillerin tebriğini gülerek aldı.
Diyanet Vakfı’nın hazırladığı ‘İlmihal’ kitabında ergenliğe girmemiş çocukların evliliğine ilişkin “Ergenlik biyolojik olgunluğu ifade eder. Bu da insandan insana göre değişir” ifadeleri yer aldı. Diyanet’in benzer açıklamaları farklı zamanlarda tekrar etti. Depremle birlikte evlat edinme koşullarının kolaylaştırıldığı ve çok fazla başvurunun yapıldığı sırada Diyanet, “Dinimizde kimsesiz çocukların bakım ve gözetilmesi tavsiye edilmiş olmakla birlikte hukuki birtakım sonuçlar doğuran bir evlatlık müessesesi kabul edilmiş değildir. Buna göre, evlat edinenle evlatlık arasındaki bu ilişki sebebiyle bir evlenme engeli doğmadığı gibi, evlatlığın kendi öz anne babasının yerine, evlat edinenlerin nesebine kaydedilmesi de caiz değildir. Ayrıca evlatlık olarak büyütülen çocukla, evlat edinenler arasında birbirlerine mirasçı olma hakkı da söz konusu değildir” dedi. Bunun üzerine eleştiri alan ve yanlış anlaşıldığını dile getiren yetkililer, çocuk yaşta evlilik ve istismar gibi durumların dinen önünü açan açıklamalarıyla yıllardır sahnede söz alıyor.
Çocuk istismarı yasası
2016’da Meclis’te kurulan Boşanmaların Önlenmesi Komisyonu, hazırladığı raporla, çocuk istismarcısının tecavüz ettiği çocukla 5 yıl boyunca ‘sorunsuz’ ve ‘başarılı’ bir ‘evlilik’ sürdürmesi halinde denetimli serbestlikten yararlanmasını öneriyordu. Çocuklara cinsel istismar suçlarında mağdur ve failin evlenmesi halinde, cezanın ertelenmesini ya da hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını öngören düzenleme birkaç kez meclise getirilmiş ve dönemin adalet bakanı Bozdağ, “Düğün yapılmış, dernek yapılmış, gelmişler, hediyeleri takmışlar, resmen evlenmişler” ve “küçüğün rızası” diyerek önergeyi savunmuştu.
Çocukların can güvenliği
Recep Tayyip Erdoğan kolluk kuvvetlerinin ölümüne sebep olduğu çocuklar için şöyle dedi: “Güvenlik güçlerimiz, çocuk da olsa kadın da olsa kim olursa olsun gereğini yapacaktır.” Meclis Milli Eğitim Komisyonu üyesi ve AKP milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı, yeni müfredatın içeriğinde yer alan cihat kavramı için “Cihat bilmeyen çocuğa matematik öğretmenin faydası yok” dedi. Şu anki Aile Bakanı Derya Yanık, 6 Şubat depremi sonrası çocukların cemaat evlerine gönderildiği haberleri üzerine “Bizim Menzil Cemaati’ne ya da x, y, z herhangi bir yere verecek bir çocuğumuz yok ama insanlar kendi çocuklarını diledikleri yerde bulundurabilirler, buna da karışacak halimiz yok” açıklamasında bulundu. Bakan, çocukların güvenliğinin aileden bile önce devlet tarafından sağlanması gerektiğinden bihaber bu açıklamasıyla hafızamızda yer edindi.
Her 23 Nisan’da aynı tutum ve davranışlar
Tayyip Erdoğan’ın bu 23 Nisan’da depremden etkilenen çocuklarla yaptığı devir sırasında Enerji Bakanı koltuğuna oturan çocuğa “Bu muhalefet, bizim dilimizden anlamıyor ya” dedi. Çocuk kendisini anlamayarak “Nasıl yani?” diyerek cevap verdi.
Bakan Derya Yanık’ın bir önceki 23 Nisan’da koltuğunu devrettiği çocuğun aslında koruma altında olduğu ve bakanın çocuğu ifşa ettiği yetmezmiş gibi bir de “Tabii Ramazan olduğu için bir şey ikram edemedik. Ramazan’dan sonra aynı evde, koruma evinde kaldığı beş arkadaşıyla birlikte bize misafir olarak gelecek. O zaman çikolata ve çay hakkımızı kullanacağız” diyerek, çocuklara tek bir dini dayattığı bu şov, siyaset için hiçe sayılan çocuklara bir başka örnek oldu.
Yine bir 23 Nisan ve yıl 2014. Başbakan bu sefer Ahmet Davutoğlu. Koltuğunu devrettiği çocuğa muhalefet partileriyle ilgili bir soru gelmesi üzerine çocuğun kulağına eğilen Davutoğlu, “Bol keseden atıyorlar” dedi.
Çalışmak zorunda kalan çocuklar
Gelelim önceki dönem Milli Eğitim Bakanı olan Ziya Selçuk’a. Bir Türkiye gerçeği olan mevsimlik işçi çocuklar için çözüm aramak yerine tarlada karşılaştığı çocuğa kitap veren bakan, karşılığında domates aldı. Çocuk işçiliği ile mücadele etmek yerine çocuk işçiliğini meşru hale getiren uygulamalar ve düzenlemeler ile iktidarın çocuklara bakışı bir kez daha ayyuka çıkmış oldu.
İktidar eliyle istismar
Tayyip Erdoğan’ın çocuk algısının yansımalarını deprem bölgesinde bulunan çocuklar üzerinde de gördük. İktidarda bulunduğu 21 yılın her döneminde çocuklarla ilgili yanlış algısına şahit olduğumuz Erdoğan, en son 9 Şubat’ta Gaziantep ziyareti sırasında özellikle böylesi bir dönemde en çok hassasiyet kurulması gereken çocuklara para verdi. Yine deprem bölgesi Adıyaman’da konuşma yapan Erdoğan’ın kürsüsü önüne çocuklar dizildi, Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu ise bu çocuklardan birinin şapkasını çıkararak kafasını kameralara çevirdi.
Daha önceki yıllarda, Rize’de bir açılış konuşmasının kurdele kesimi sırasında bulunan çocuklardan birinin kurdeleyi önden kesmesiyle Erdoğan çocuğun kafasına mikrofonla vurdu. Durup bir düşünelim sorun bir çocuğun kurdeleyi önden kesmesi mi yoksa çocukları oraya dizerek görüntü verenlerde mi? Yine başka bir konuşmasında Tayyip Erdoğan, mikrofonu bir çocuğa verdi ve çocuk da Kemal Kılıçdaroğlu’na hain diyerek Erdoğan’ı sevdiğini söyledi. Arkasında duranlar ise buna gülerek ve bu söylemlerden hoşnut olarak onu dinledi.
Gençler de nasibini aldı
Yurt sayıları ve kapasite yetersizliğine ilişkin eleştirileri ve öğrencilerin tepkilerini provokasyon olarak niteleyen Erdoğan, “Rakamlar apaçık ortadayken her kim yurtlar üzerinden, yurt kapasitesi üzerinden başka ülkeleri örnek göstererek bizi eleştiriyorsa ya cahildir ya art niyetlidir ya da öğrencilerimizi tahrik etmeye çalışan bir provokatördür” ifadelerini kullandı. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk ise bir konuşmasında şöyle dedi: “Herkes üniversiteli olmak zorunda değil. Sen ağa ben ağa, bu inekleri kim sağa?”
Öğretmenler de nasibini aldı
Ziya Selçuk’un bir de öğretmenlere sözü vardı: “Öğretmenlerin maaşı Milli Eğitim’e yük.” Daha sonra yanlış anlaşıldığını söyleyen bakan, “Öğretmenlerin bu konuda kalpleri kırıldıysa bir kahve içerek gönüllerini alırım” dedi. Ziya Selçuk gibi öğretmenlere laf eden bir diğer bakan ise Necdet Tekin’di. Kendisi “Öğretmenler isterlerse kendilerini yaksınlar, yine de yapacak bir şeyimiz yok” dedikten sonra sözlerini, “İsterlerse bordrolarını yaksınlar” şeklinde değiştirdi.
Benzer bir diğer tutum ise intihar eden öğretmenlerin ardından yine dönemin eski Milli Eğitim Bakanlarından Nabi Avcı tarafından sarf edilmişti: “Teknik tabiri nedir bilmiyorum ama bunu bile söyleyip söylememekte tereddüt ediyorum ‘Gösterişçi intihar eylemi’ diye bir sendromdan bahsediliyor. Aslında niyeti olmadığı halde etrafında ilgi uyandırmak veya ilgi çekmek veya isteklerinin yerine gelmesini sağlamak amaçlı.”
Yakın zamanda yapılan engelli öğretmen atamasında bulunan Erdoğan, tören sırasında bir engelli öğretmene “Ama sen pek engelliye benzemiyorsun, engelli misin?” diye sordu.
Bir Milli Eğitim Bakanı düşünün…
Bir Milli Eğitim Bakanı düşünün, liyakatsiz atamaları kabul ediyor. Kendisi Ziya Selçuk. 2018 yılında yapılan atamaları, 15 Temmuz’a bağlayan Bakan Selçuk, “Türkiye o dönem kendisini savunmak ile meşguldü” diyerek kendini aklamaya çalışıyor.
Bir Milli Eğitim Bakanı düşünün, idaresinden sorumlu olduğu okullarla iletişimi yok, kendisi şu anki Bakan Mahmut Özer. Pandemide okullara para yardımı yapıldığını ama okulların harcamadığını söyleyip velilere çağrı yapıyor:”Okullarımızın şu ana kadar kullandığı para miktarı 2,5 milyar. 1 milyar 400 milyon hâlâ hesaplarda kıymetli okul yöneticilerimizin kullanmasını bekliyor. Garip olan şey şu, bazı okul yöneticilerimiz 1 TL bile harcamamışlar. Muhtemelen haberleri yok. Onun için okullarınıza gittiğiniz zaman söyleyin bakanlık para göndermiş kırtasiye malzemesi alın, bizi boşu boşuna uğraştırmayın. Temizlik malzemesini alın. Küçük onarımları yapın deyin. Arkadaşlar bizim bütçeyle ilgili Allah’a şükür hiçbir sıkıntımız yok.”
Her çocuk için bu ülkeyi hep birlikte yeniden kuracağız
“Bir kereden bir şey olmaz” diyenlerin, “Cemaate gidiyorlarsa ailenin tercihi, biz karışamayız” diyenlerin, miting meydanlarında sahneye çıkardıkları çocukları hoşlarına giden bir şey dediğinde alkışlayan, hoşlarına gitmeyen bir davranışta bulunduğunda kafalarına mikrofonla vuranların, deprem bölgelerindeki çocuklara para verenlerin, çocuk yaşta evlilikleri onaylayanların, istismara uğrayan çocuklar için ‘küçüğün rızası’ diyenlerin, çocukları işçileştiren, devlet eliyle çocukları sermayeye teslim eden ve bununla övünenlerin, kürsülerin önüne çocukları dizenlerin ve yüzlerini zorla ekrana çevirenlerin, savaş çığırtkanlıklarıyla ülkemize gelen ve ülkemizde doğan çocukları yok sayanların, “Sen hiç engelliye benzemiyorsun” diyenlerin algısıyla değil…
Anne karnından başlayarak yetişkin olana kadar her çocuğun her ihtiyacının karşılandığı, can güvenliği ve vücut bütünlüğünün korunduğu, eşit ve ulaşılabilir sağlık, eğitim, ulaşım, barınma ve beslenmenin sağlandığı, adil, bilimsel, özgür ve nitelikli bir yaşam için her hak ve hizmetten faydalanmayı sağlayan bir çocuk ve sosyal hizmet politikasıyla hem yıkıntıların hem de karanlığın içinden, her çocuk için uygun bir şehri ve ülkeyi hep birlikte kuracağız. Çünkü bir şehir ve bir ülke çocuklar için yaşanabilirse herkes için yaşanabilirdir.
Gündem şu an bu iki kavramdan çok da bağımsız bir noktada değil. Size şimdi ufak bir düşünce egzersizi yaptırmak istiyorum. Bana katılabilirsiniz veya eleştirmek istediğiniz çok nokta olabilir; ama kendinize bu yazıyı okurken itibar mı özgüven mi sorarak düşüncelerinizi tekrar gözden geçirin.
Yüzyıllardır aynı kavgayı veren ve muhalefet olan bir taraf vardı zaten; coğrafyası, ırkı, kökeni, rengi, dili, toplumdaki statüsü (!) ne olursa olsun aynıydık hep. Kimi zaman pasif agresif bir muhalefet yaptık, kimi zaman en önde, en aktif olanlar olduk kavgalarımızda. Kimse öyle ya da böyle, bir şekilde susturamadı. Dedim artık ben de susmayacağım! Kadınlardan anlattım, onların mücadelelerini paylaştım, okudum, öğrendim, öğrettim, tartıştım, etiketlendim, konuştum, konuşuldum, ama susturul(a)madım. Bilgi güçtür sandım, daha da okumak ve öğrenmek için can attım, bana da şans verirler mi dedim!? Yanlış bu! Kimse şans vermez, ikna etmeye çalışırsınız ama zaten onların akıllarında belli bir karar vardır, onlar aksine sizi ikna etmeye çalışırlar. Görülmez, görünmez olursunuz! Rosa Parks beni duyuyor musun? Seni çok iyi anlıyorum yaşadıklarından yıllar sonra, çok değil 18 yıldır bu dünyada değilsin ve çok bir şey değişmedi ne yazık ki! Nasıl umut kırıcı bir tablo var inanamazsın.
Okursun, kendini donanımlı hale getirirsin, görünür olmak ve “ben” demek istersin. Sen artık ülken, ailen ve en önemlisi kendin için bir şeyler yapmak istersin. Sonuç düşüncelerin, duyguların, algıların katledilir. Sen sanki hiçbir şey bilmeyen, hiçbir işe yaramayan, “ederin bu kadar, giderin şu kadar” olursun. Duyuyor musun beni Rosa Luxemburg! Bolşevikler yok ama başkaları var! O seçilmişler (!) emeğine değer biçmeye devam ediyorlar. Ya sen Clara! Clara Zetkin sen olanları görüyor musun? “Hayatın olduğu her yerde savaşmak istiyorum” demiştin. Gel de burada savaş, o katılaşmış ruhlarla, yozlaşmış fikirlerle savaş! “O kitaplardan, daha çocukken, insanın inancı uğruna ölmeye hazır olması gerektiğini öğrendim.” Ben o inanç uğruna, yaşarken ölüyorum itibarımın, özgüvenimin delik deşik edildiği, kimin benim sahibim miymiş neymiş konuşulduğu, haklarımın ve ideallerimin bana sorulmadan tartışılıp karara bağlandığı şu güzel (!) dünyada. Neredeyse bir asır geçti ölümünün üzerinden, bak nerede dünya? Okuyorsun, hayat için savaşıyorsun ve bir bakıyorsun sen bir hiçsin, hiç. Sana bir şans dahil çok görülüp, yoktan sebeplerine inandırılmayı kendine hazmedemiyorsun.
Okullar okursun, diller öğrenirsin, bilginin peşinde koşarsın, yeteneklerinle her şeyi başarırım sanarsın. Dur bakalım! Öyle kolay değil. Sen ne sandın kendini I. Elisabeth falan mı? Onun hakkında bile araştır bak, önce bakire miymiş neymiş yok kutsal mıymış o yazıyor! Niye niye? O mu görülüyor bir tek sahi? Ben tutmuş ne diyorum, okudum ettim falan. Benim mi yeteneklerim görülecek de, ederim belirlenecek de, ben de toplumda saygın bir statüde olacağım! Peh! Gör bak gör! Hiçbir şey değişmedi, asırlar geçti, şu dünyada kemiklerin bile kalmadı hala benim ne olduğum, nasıl bir kadın olduğum konuşuluyor!
Hayaller kuruyorsun, hedefler koyuyorsun, o hedeflere yürümüyorsun engelli koşu yapıyorsun! Niye mi? Çünkü sen eş de olmak istiyorsun, anne de olmak istiyorsun, başarılı bir kadın da! Hepsini yapabilirsin esasında. Ama sana soruyorlar işte neyi ne kadar ‘yapabilirsin ki’? Hakkında karar veriyorlar, çocukla bu tempo olur mu? Aynı pozisyondaki iş kadına olur mu? Ama kadın o kadar yol gider mi? Böyle uzar bu sorular. Hiç soruldu mu bir erkeğe? Beyefendi çocuğunuzla ilgilenebilecek misiniz bu tempoyla? Ailenizin size ihtiyacı olur mu bu çalışma saatleriyle? Seyahat engeliniz var, aile ile zor falan? Alnınızı karışlamak istiyorum ben! Görün Manchesterli işçi kadınlar! Çocuklarınıza afyon verip uyuttunuz, evlerde 21 saat çalıştınız! Ne değişti? Kırdık mı önyargıları? Aksine hem cinslerimiz bile yöneltti bu soruları bize! İnandırılmaya çalışılıyoruz, inandırılmaya. Akıllarındaki kalıplara sokulmaya çalışılıyoruz!
Hadi diyelim girdin bir işe, ulaştın hayallerine. Peki ne kadar alabiliyorsun hak ettiğini? İstediğin pozisyon seni altın tepside bekliyor mu? Bekleyen var, o ayrı! Tanıyorsan birilerini bekler o seni, hiç tasalanma! Ama tırnaklarınla kazıdın, hem okudun hem çalıştın, haksızlıklara susmadın, konuştun anlattın. Ulaştın mı bari aynı haklara, hak ettiğin konuma, hayallerine? İnsan gibi yaşayabildin mi hem zamanını hem paranı yatırdığın aklınla, fikrinle? Yoksa inandırılmaya çalışıldın yine o bahanelere, altı boş nedenlerle “üzgünüz, sizinle devam edemeyeceğiz” cümlelerini işitmeye? Soruyorum ya soruyorum. Bak, Nezihe Muhiddin! Kadını topluma yaklaştırayım, pardon toplumu kadına yaklaştırayım diye uğraştın da, oldu mu bak, oldu mu? Bir arpa boyu yol alabildik mi? Halen bu söylediklerimi yaşamadınız mı? Hayalleriniz yıkılmadı mı? Sustunuz mu, susmadınız mı?
Birileri sorar şimdi, evet beni gündem yakından ilgilendiriyor, ama bunlar daha çok ilgilendiriyor. Farklı yerlerden, isimlerden, olaylardan, örneklerden kısaca anlattım işte. Daha da veririm isterseniz yüzlerce örnek, yüzlerce sebep. Ne değişti? Söyleyin! Aştık mı engelleri, düğümlendi mi boğazımızda yine cümlelerimiz, akıttık mı yine gözyaşlarımızı? Kimin umrunda? Benim umrumda! Tek bir insanım ama, benim umrunda! Umursadığım bir bu kaldı zaten, tek bile kalsam beni inandıramayacaklar! Peki ya sen? Ya siz inanacak mısınız?
Türkiye’de 30 tarikat, bu tarikatlara bağlı 400’ün üzerinde cemaat ve bu cemaatlerin sahip olduğu birçok vakıf, dernek vb. bulunuyor. Bu yapılar devlet okullarında; Dersimi Camide Yapıyorum Protokolü, İyilik Okulu Protokolü, Değerler Eğitimi Protokolü, Medeniyet ve Değerler Protokolü, Mescitsiz Okul Kalmasın Protokolü gibi eğitimde işbirliği protokolleri ile yer edindi.
Bu dizinin ilkinde sistem değişikliklerine ve çalınan sınavlara, ikincisinde eğitim yatırımlarındaki azalma ve sonucunda çocuk yaşta evlilik ve çocuk işçiliğinin artışına, üçüncüsünde ise öğretmenler, atamalar ve okulların fiziki durumlarına değinmiştik. Bunların her biri ile iç içe geçen ve her haberde kısım kısım da olsa bahsettiğimiz eğitimde niteliksizleşme, dinci eğitim ve cemaatlerin eğitim üzerindeki etkisini burada daha geniş bir açıyla inceleyeceğiz.
2002 yılından bu yana AKP, iktidar olduğu 21 yılda cemaatlerle yan yana yürüdü, cemaatler devletin her türlü kadrosunda yer edindi. Özellikle eğitim alanında cemaatlerle işbirlikleri yapıldı, devlet yerine cemaatler öğrenci yurtları açtı. Yoksul insanların devletin olmadığı yerde tek çaresi cemaatler oldu. Cemaatler devlet/AKP eliyle 21 yılda kurumsallaştı. Öyle ki eğitim bütçesinden onlara pay ayrıldı. Cemaat yurtlarında çocuklar şiddet gördü, istismara uğradı, psikolojik olarak yıpratıldıkları için intihar etti ya da yetersiz güvenlikli alanlarda ölüme terk edildiler.
AKP çocukları tarikat ve cemaatlere teslim etti
AKP ve Gülen Cemaati el ele binlerce çocuk ve gencin hayatıyla oynarken iktidar kavgası ayyuka çıktı, AKP 2016’da darbe olarak adlandırdığı yer kavgasından galip çıkarak destek aldığı ve destek verdiği Gülen Cemaati ile bağlarını kopardı. Bir cemaat gitti, on cemaat geldi. Onlarca cemaat ile yoluna devam eden AKP, 21 yılda taşrada okuyan ya da yoksul olan her çocuğu tarikat ve cemaatlere teslim etti.
21 yılda 20 bin civarında köy okulu ve 250’ye yakın yatılı okul kapatıldı
Devlet yurtlarının yetersizliği, kapasite azlığı öğrencileri cemaat yurtlarına mecbur bıraktı. Sadece yoksulluk değil, başka bir seçenek olmaması da hem öğrencileri hem de aileleri cemaate mecbur etti. Ortaokula giden çocukların kaldığı devlete ait yatılı bölge okulları yıllar içinde sürekli azaldı. 2002 yılından bu yana 20 bin civarında köy okulu ve 250’ye yakın yatılı okul kapatıldı. 2020’de sadece 302 tane kalan yatılı bölge ortaokulu sayısı 2021’de 286’ya düştü. 65 bin 637 olan öğrenci sayısı da 57 bin 50’ye düştü. 2002’de ise bu rakam 280 bine yakındı. 2002 ila 2022 arasında ise yatılı okulu sayısı yüzde 40 azalırken, burada kalan çocuk sayısı yüzde 80 azaldı.
Her 8 üniversiteliden sadece 1’ine yurt düşüyor
Tarikat yurtları eğitim kademelerinin hepsinde yer alıyor. İlkokul, ortaokul ve üniversite yurtları bulunan çeşitli cemaatlere ait yurtlar var. Öğrenci Sendikası’nın Barınma Sorunu 2022 raporuna göre Türkiye’de 3 bin 331 tarikat yurdu bulunuyor. 2016’dan beri nitelikli bir yurt artışı yaşanmazken öğrenci sayısı giderek artıyor. Aradaki boşluğu ise son 10 yılda yurt sayısını 3’e katlayan cemaat yurtları dolduruyor. Sadece İstanbul’da 21 devlet yurdu 18 bin kapasite ile hizmet verirken cemaatlere ait yurtların kapasitesi ortalama 7000 civarında öğrenci alıyor.
Anadolu Ajansı’nın Eylül 2022’de Erdoğan’ın 105 yeni yurt açılışı haberine göre; Türkiye’de 2002 yılında yurtlarda 182 bin olan yatak kapasitesi, 2022 yılına gelindiğinde 4,6 kat artarak 850 bine ulaştı. 20 yıl önce Türkiye’de toplam 190 olan yurt sayısı ise 4 kattan fazla artış göstererek 800’e yükseldi. Erdoğan’ın açtığını söylediği 105 yurdun hangileri olduğunu bilmesek de şunu biliyoruz: Yurt sayısı 21 yılda 4 kat artış gösterse de üniversiteli sayısı 2002-2003 yılında açık öğretim dahil 1 milyon 918 bindi. 2023’te ise açık öğretim hariç 6 milyon 950 bin 142 öğrenci bulunuyor. Kısacası sadece örgün eğitimde bulunan 8 öğrenciden sadece birine yurt düşüyor.
MEB bütçesinin yüzde 3’ü cemaatlere gidiyor
AKP hükümeti boyunca Türkiye’de tarikat, cemaat ve bunların uzantıları olan yapılaşmaların sayıları sürekli arttı. Yüzde yüz bilinmese bile 30 tarikat, bu tarikatlara bağlı 400’ün üzerinde cemaat ve bu cemaatlerin sahip olduğu birçok vakıf, dernek vb. bulunuyor. Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Esergül Balcı’nın 2018’de yaptığı çalışmanın raporuna göre, İstanbul’da 445 tekke açıktan faaliyet yürütüyor. Türkiye’de bu tarikatlarla doğrudan ilişki halinde 2,6 milyon kişi bulunurken bunların 1 milyonu aktif üye durumunda. İrili ufaklı ve birbirleriyle bağlantılı binlerce İslami öbek içerisinde sadece MEB ile değil, devletin her kademesinde işbirlikleri yapan AKP, sadece bununla kalmadı. Her skandalda tarikat ve cemaatleri korumayı tercih etti, skandallar sonrasında açılan davaların hepsine yayın yasağı geldi, bakanlar tarikat ve cemaatleri çocuklara karşı savunmaktan geri durmadı. Bu yapılaşmalar yasal olmadıkları için kurdukları vakıflar ve dernekler üzerinden özellikle MEB ile her yıl işbirlikleri yapıldı, buralara MEB bütçesinden pay ayrıldı. MEB 2023 bütçesinin yüzde 3,09’u dini vakıf ve derneklerin de içlerinde bulunduğu kurumlara ayrıldı.
Cemaatin önerdiği ‘eğitimciler’ MEB’de öncelikli
Cemaat ve tarikatların kolları olarak faaliyet yürüten dernek ve vakıflar aracılığı ile her alanda devlet kurumlarıyla ortak çalışmalar yapan AKP, 2022 sonunda MEB’in cemaatlerle yaptığı protokolleri uzattı. Örneğin Hayrat Vakfı ile yapılan protokole göre cemaat, çocuklara direkt eğitim verebilecekken bu eğitimin maddi kaynağını ise MEB sağlıyor. Bu işbirlikleri ile tarikat ve cemaatler okul içinde ve dışında çocuklarla bir araya gelebiliyorlar. Yaz okulu açabiliyor, kurs ve seminerler verebiliyorlar. Bunların tanıtım, yer vb. ihtiyaçlarını ise MEB karşılıyor. Çocuk istismarlarıyla gündeme oturan Ensar Vakfı ve İlim Yayma Cemiyeti ile yapılan protokoller bu vakıf ve cemaatlerin devlet okullarında daha kolay faaliyet yürütebilmesi için isteklerine göre düzenlenebiliyor. Örneğin bu düzenlemelerden biri cemaat uzantılarının önereceği eğitimcilerin MEB’de öncelikli olacağına dair bir anlaşma olabiliyor. Cemaatler sadece okullarda değil, halk eğitim merkezlerinde ve bu merkezlerin dışında da faaliyet gösterebiliyor.
MEB’in saymakla bitmeyecek kadar vakıf ve dernekle işbirliği var
2016’da Gülen cemaatinin tasfiyesiyle boşalan devlet kadroları Ensar Vakfı başta olmak üzere birçok tarikat ve cemaat yapılanmalarıyla dolduruldu. Adlarını sık sık şiddet, işkence, taciz, istismar ve yangın, patlama gibi olaylar sonrasında ölen çocuklarla duyduğumuz bu vakıf ve dernekler eğitim alanında özellikle çalışma ve faaliyet sürdürüyor. İHH, Hizmet Vakfı, Hayrat Vakfı, Furkan Vakfı, Birlik Vakfı, Server Vakfı, Ensar, TÜGVA ve Sosyal Doku Vakfı, Diyanet Vakfı, İnsan Vakfı, Okçular Vakfı, Gülberenk Değerler Eğitimi Derneği, Deniz Feneri Derneği, İlim Yayma Cemiyeti, Müftülükler gibi dini vakıf ve benzeri yapılar devlet okullarında; Dersimi Camide Yapıyorum Protokolü, İyilik Okulu Protokolü, Değerler Eğitimi Protokolü, Medeniyet ve Değerler Protokolü, Mescitsiz Okul Kalmasın Protokolü gibi eğitimde işbirliği protokolleri ile yer edindi. Örneğin bu protokoller ile okul öncesi eğitim kurumlarında 4-6 yaş çocuklar için Kuran kursu açılmasına imkan sunuldu. Her okula bir cami yapıldı. Ayrıca Gençlik ve Spor Bakanlığı kendisi yurt açmak yerine İlim Yayma Cemiyeti’ne yurtlar açtı.
Yoksulluk en büyük neden
AKP’li yıllar 3’te belirttiğimiz üzere yoksulluk çocukların okulu bırakmaları, çalışmaları ve evlendirilmeleri üzerinde büyük bir etken. Bu çocuklar yanında eğitime devam edenler içinse cemaat, tarikat vb. oluşumların eline düşme tehlikesi çok büyük. 21 yılda her yoksul aile çocuklarını bu yurtlara bırakmak, bu cemaatlerden destek almak zorunda kalır hale geldi. Özellikle taşrada ve eğitim kurumuna kolay ulaşılamayan yerlerde eğitime ulaşım, barınma büyük ölçeklerle cemaatler eliyle gerçekleşir hale geldi. Devlet imkan tanımadıkça, yoksullar cemaatlere mecbur hale geldi. Sadece tarikat ve cemaatler değil, Diyanet de yurt açıyor. MEB ve YÖK bu sorunu çözmek adına adım atmazken, Diyanet bunu yapacak para ve kadroyu tesis edebiliyor. Özellikle son yıllarda sürekli ülke gündemine düşen ve böylece haberimiz olan; tarikat, cemaat, Diyanet, MEB yurt ya da evlerinde yaşananlar; istismar, cinsel istismar, baskı, şiddet olaylarıyla birlikte düşünüldüğünde tablo daha da vahim boyutlara ulaşıyor. Eğitim ve çocuk politikalarının böyle bir zihniyete teslim edildiği AKP’li yıllarda çocuklar, çeşitli istismarlara maruz kalıyor. Çocuklar buralarda can güvenliği ve vücut bütünlüğünün korunması gibi temel insani haklarından bile mahrum kalıyor. Buna dayanamayan gençler intihar ediyor.
Devlet çocuk ve gençlerin yaşadığı her şeyden sorumludur
Sadece cemaat yurtlarında değil, devlet yurtlarında da cemaatler iş yapabiliyor. Yani devlet yurdu olması cemaat baskısı olmadığı anlamına gelmiyor. Bu yurtlarda açıktan yapılan cemaat propagandaları yıllardır devam ederken, yurtlara konan manevi rehber adı altındaki teşkilat üyeleri ile devlet yurtlarında kadrolaştırılan cemaatler, varlığını sürdürmeye devam ediyor. Bu yapılaşmalar, bu tarikat çalışmaları gizli bir faaliyetle değil, açıktan ve planlı bir şekilde yürütülmeye devam ediyor. “Yemekhane kartımda para kalmamış, sadece bir liram var” diyerek intihar eden Sibel, tarikat baskısıyla üst üste intiharların yaşandığı üniversite yurtlarında intihar eden Halil, Muhammet Emre, Muhammet, cemaat yurdunda yaşadıklarına dayanamayarak intihar eden Enes, yoksulluk ve cemaat baskısının gençleri ne hale getirdiğinin açık kanıtıdır. Bunların yanında bu yurtlarda istismara uğrayan ve hayatını kaybeden onlarca çocuk için “Bir kereden bir şey olmaz” diyenlerden, devlet korumasına ihtiyaç duyan çocukları aile oraya veriyorsa biz karışamayız diyen ve bu örgütleri beslemeye devam eden devlet her intihardan, her kayıptan her istismardan ve geleceksizleştirilen her çocuktan sorumludur.
Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün personel sayısı 7 yılda yüzde 81 arttı
MEB’e bağlı müdürlükler arasında Din Öğretimi Müdürlüğü adı altında bir müdürlük bulunuyor. 2022 yılında müdürlüğün amaçlarında yapılan değişiklikle amacı “Gençlere tüm dinler hakkında yansız ve tanıtıcı bilgiler vermek” olan müdürlüğün yeni amacı “Gençleri İslam dışı inançlara ilgi duymaktan korumak” oldu. Bu müdürlük, bilinene göre 2017’den bu yana mali olarak bütçesini tutturamıyor ve her yıl bütçesini neredeyse yarısı kadar aşıyor. 2022’de Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi bu müdürlüğe hafızlık eğitimine yönelik yetki ve karar tamamıyla verildi. Böylece müdürlük, merkezden herhangi bir izin almaksızın istediği kurumla işbirliği de yapabilecek konuma geldi. Etki alanını giderek genişleten Din Öğretimi Genel Müdürlüğü, 2014 yılından 2021 yılına kadar toplam 44 milyar 397 milyon TL harcadı. Müdürlüğü personel sayısı ise 2014-2021 döneminde yüzde 81 arttı. Bütçesi de her yıl yüzde otuzun üzerinde arttırılan bu müdürlük yanında Din Hizmetleri ve Yaygın Din Eğitimi’ne 2023 yılı için ayrılması teklif edilen ödenek, 2022 yılına göre yüzde 126 daha fazla. Böylece, Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle yürütülen din hizmetleri ve yaygın din eğitimi için teklif edilen ödenek, kadının güçlenmesi ve uzay ve havacılık gibi programlara ayrılan ödeneğin 10 katına çıktı.
AKP’li yıllarda çocuk politikalarının sonuçlarını incelediğimiz serinin üçüncüsünde odağımız okulların fiziki durumu, niteliği ve öğretmenlerin durumunun 21 yıllık dönüşümü oldu. Özelleştirme sürecinde okullar satılmadı belki ama özel okulların toplam okul sayısına oranı katlandı. Öğretmenler ihtiyaç olmasına rağmen atanmayarak özel okullarda güvencesiz çalışmaya mahkum ediliyor. Çocuklar 4+4+4’le birlikte örgün eğitimden kopuyor. Kriz anlarında akla ilk gelen ise okulları kapatmak oluyor.
AKP’li yıllarda eğitimde fırsat eşitliği uçurumu büyüdü. Eğitim niteliksizleşti, birçok eğitim kurumunun içi boşaltıldı. Özel okullar ve devlet okulları arasındaki nitelik farklı arttı. Okulların fiziki koşulları da, öğretmen sayıları da okulların niteliğinin düşmesinde önemli bir noktada yer alıyor. Eğitimde nitelik yanında eğitim politikalarından doğrudan etkilenen ve 21 yılda itibar kaybeden, sürekli sınava ve performans değerlendirilmesine sokulan öğretmenleri de unutmamak gerekir.
Öğretmenler çok düşük ücretlerde özel sektöre mecbur bırakılırken, binlerce öğretmen atanmayıp işsiz bırakıldı. Öğretmen açığı devam ederken pandemi sonrası bile yeni okullar ve az mevcudiyetle bu sorunu çözmeyen iktidar sadece ders içeriği, yetersiz yatırımlar ve gericileşme ile bilimsel ve laik eğitime karşı değil, topyekûn bir meslek grubuna savaş açmış oldu. Sözleşmeli binlerce eğitim emekçisi oluştu.
Açık öğretimdeki çocuk sayısı özel okuldaki çocuk sayısından fazla
MEB’in Haziran 2022’de açıkladığı verilere göre örgün eğitimde bulunan toplam 19 milyon 155 bin 571 çocuk var. 15 milyon 839 bin 140 çocuk resmi, 1 milyon 578 bin 233 çocuk özel ve 1 milyon 738 bin 198 çocuk açık öğretim kurumlarında eğitim alıyor. Bu rakamlara göre açık öğretime kayıtlı çocuk sayısı, özel okullara kayıtlı çocuklardan daha fazla. Bu durum uzun yıllardır böyle.
Açık öğretime yönelmenin tohumları 4+4+4 ile atıldı, bu dönem açık öğretim kayıtları belirgin bir fark göstererek hızla çoğaldı. Sistemin gelmediği ve liselerin zorunlu olmadığı 2011- 2012 eğitim yılında açık öğretim lisesine giden öğrenci sayısı (Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre) 611 bin 44 iken, 4+4+4’le birlikte yani 2012-2013 yılında bu sayı 804 bin 523’e, 2013-2014 eğitim öğretim yılında ise 901 bin 487’ye çıkmıştı. MEB’e göre bu rakam 1 milyon 12 bin 349. Zorunlu eğitime rağmen artan rakamlar her yıl artmaya devam etti, sadece açık lise değil, açık orta öğretimde de binlerce çocuk eğitime devam ediyor.
Özel okulların resmi okullara oranı 21 yılda yüzde 2’den 25’e yükseldi
2002 yılında 35 bin 133 okul, 10 milyon 331 bin 645 öğrenci ve 373 bin 303 öğretmen bulunuyordu. Yıl 2023, 70 bin 383 okul, 19 milyon 155 bin 571 öğrenci, 1 milyon 139 bin 673 öğretmen bulunuyor. Bu sayıların artması, nitelikli bir artışı göstermiyor elbette. Bugün sınıfların yüzde 54’ünde öğrenci sayısı 37’nin üzerinde. 2003’te özel okulların resmi okullara oranı yüzde 2, 2023’e gelindiğinde bu oran yüzde 25’e yükseldi. 2002-2003 eğitim ve öğretim yılında özel okullarda kayıtlı öğrencilerin toplam öğrenci sayısına oranı yüzde 1 iken, geçen 21 yıl içinde 8 kat artarak yüzde 8.2’ye ulaştı.
Bir devlet okulunun nüfusu bir özel okul nüfusunun 2,5 katı
Türkiye’de bulunan 70 bin 383 okul içinde devlete ait okul sayısı 56 bin 200 iken, özel okul sayısı 14 bin 124’tür. Devlet ve özel okul öğrenci sayıları karşılaştırıldığında, bir devlet okuluna düşen öğrenci sayısı ortalama 282 olurken, bir özel okula düşen öğrenci sayısı ortalama 112 olmaktadır. Bu da bir devlet okulunun nüfusunun özel okul nüfusundan 2,5 kat daha fazla olduğunu gösteriyor.
Özel okulda öğretmen başına 10 öğrenci, devlet okulunda 17 öğrenci düşüyor
Türkiye çapında devlet ve özel okullarda toplam 1 milyon 139 bin 673 öğretmen görev yapmaktadır. Haziran 2022 itibariyle devlet okullarında çalışan öğretmenlerin sayısı 975 bin 698’dir. Bu öğretmenlerin 95 bin 773’ü sözleşmeli öğretmen olarak çalışmaktadır. Özel okullarda çalışan öğretmen sayısı ise 163 bin 975’tir. Bir özel okulda öğretmen başına ortalama 10 öğrenci düşerken, bir devlet okulunda öğretmen başına ortalama 17 öğrenci düşmektedir. Bu da bir devlet okulunda öğretmen başına düşen öğrenci sayısının özel okuldaki öğrenci sayısından 1,7 kat daha fazla olduğunu olduğunu ortaya koyuyor.
Devlet okullarında bir dersliğe düşen öğrenci sayısı, özel okuldakinin neredeyse 2,5 katı
Bunun yanında resmi okullarda 608 bin 903, özel okullarda 140 bin 551 olmak üzere örgün eğitimde toplam 749 bin 454 derslik kullanıldı. Devlet okulu öğrenci sayısını derslik sayısına böldüğümüzde derslik başına 26 öğrenci, özel okulda ise derslik başına 11 öğrenci düşüyor. Bu da devlet okulundaki bir dersliğe, özel okuldaki bir derslikten 2,3 kat daha fazla öğrenci düştüğünü gösteriyor. Sınıf mevcudiyetinin bu orantısızlığı ve öğretmen başına düşen öğrenci sayısının fazlalığı maddi koşulları iyi olan ailelerin özel okulları tercih etmesinde önemli bir nokta oluyor.
Avrupa’da 1 öğretmene ortalama 13,5 öğrenci düşüyor
Avrupa ülkelerinde öğretmen başına düşen çocuk sayısı 13,5 Türkiye’de bu rakam 17. Tabi bu rakam ortalama bir veri sunuyor. Eğitim Sen verilerine göre Türkiye’deki okulların yüzde 54’ünde sınıf çoğunluğu oranı 37 öğrencinin üzerinde. Yapılması gereken tek şey ise okul ve derslik sayısını arttırmak. Ama AKP’nin böyle bir derdi yok, AKP’li yıllarda MEB bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay 17,18’den 9,18’e düşmüş bulunuyor. Öğretmen maaşları önceki bakana göre bir ‘yük’. Sınıf mevcutlarının 55-60 arasında olduğu okullar da var, birleştirilmiş sınıflar da.
Okul çağında olup okula gitmeyen 432 bin 956 mülteci çocuk var
2021 Milli Eğitim Bakanlığı açıklamalarına göre eğitim kademelerinde toplamda 938 bin 138 mülteci çocuk okula giderken, eğitim çağında olup okula gitmeyen 432 bin 956 çocuk bulunuyor. Bu rakamı toplam okul sayısına böldüğümüzde ortalama her okula 13 çocuk düşmekte. Mültecilerin yoğunlaştıkları iller ve bu illerdeki büyük çoğunlukta yoksul bölgelerdeki okullarda eğitim almalarıyla birlikte birçok eşitsizlik ortaya çıkıyor. Yoksul bölgelerdeki okullarda sınıf mevcudiyetleri 35 ve üzeri, bu sınıflarda ise birden fazla mülteci çocuk var. Bu koşullarda eğitim veren öğretmenler nitelikli eğitim vermekte zorlanıyor.
Öğretmenler kalabalık sınıflarda okuma yazma bilmeyen çocuklara eğitim verirken bir yandan da Türkçe bilmeyen çocuklara dil öğretmeye çalışmakta, böylece eğitim niteliği düşmektedir. Çünkü sınıf mevcudiyetinin fazlalığı her çocukla tek tek ilgilenmeye imkan, mülteci çocuklar için ayrı ve özel bir program yürütülmesine ise izin vermiyor.
Öğretmen ataması ihtiyacın yarısı kadar bile olmuyor
Her yıl 110 bin civarı öğretmen mezun oluyor, öğretmenlerin 20 bini emekli oluyor. Atama bekleyen 600 bin öğretmen var. Her yıl bu rakama 110 bin civarı öğretmen eklenirken, ortalama 37 bin civarı öğretmen atanıyor. 2022 Sayıştay rakamlarına göre 138 bin atanmaya ihtiyaç varken, yine 2022 MEB verilerine göre bu rakam 100 bin.
Oysa önceki dönem Milli Eğitim Bakanı olan Ziya Selçuk “Sistem tamamıyla doldu, fazla açığımız yok” açıklamasını yapmıştı. En az 100 bin öğretmen açığı olduğu ortadayken, AKP 21 yılda atanamayan öğretmenler ordusu yaratmış bulunuyor. MEB öğretmen açığını kapatmayan atamalar yapmaya devam ediyor. Yüksek atamaların gözüktüğü yıllar öğretmen açığının tamamlanmadığı ve ikinci atamaların yapıldığı yıllar oldu. 21 yıllık AKP döneminin tek seferde yapacağı en yüksek atama 2023’te yapılacak 44 bin 890 öğretmen ataması ile olacak.
Öğretmenler sözleşmeli olarak güvencesiz ve düşük ücretlere çalıştırılıyor
MEB’de görevli 95 bin 773 öğretmen sözleşmeli olarak çalışıyor. MEB Mart 2023’de 44 bin 890 sözleşmeli öğretmen daha alınacağını açıkladı. Kabaca 150 bin sözleşmeli öğretmen çalıştırabilen MEB, atama için bekleyen 600 bin öğretmeni atamak yerine öğretmen eksiğini öğretmenleri güvencesiz ve düşük ücretlerde çalıştırarak tamamlıyor. Sözleşmeli öğretmenler sadece 10 ay maaş alıyor. 2020 yılı rakamlarına göre hala 7 binin üzerinde birleştirilmiş sınıf, sınıf ortalaması 37’nin üzerine olan binlerce okul bulunurken ihtiyacın altında atama yapılmasının tek bir açıklaması oluyor. Öğretmenler bütçede yük olarak görülüyor. Bunun yanında pedagojik formasyon almamış, eğitim fakültesi mezunu olmayan, hatta kimi zaman lise mezunu ve politik tutumlarla sözleşmeli öğretmen olanlar bulunuyor.
Her şey planlı, her şey plana uygun
MEB, 2022 yılı sonuna kadar 5 yaş grubunda okul öncesi okullaşma oranını yüzde 100’e çıkartmayı hedeflediğini açıkladı. Bu kapsamda 2021 Kasım ayında açıklama yapan Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer, 2022 yılı sonuna kadar 3 bin yeni anaokulu ve 40 bin yeni ana sınıfı yapılacağını duyurmuştu. Peki 2022’de atanan 20 bin öğretmen içinde kaçı okul öncesi öğretmeni? Cevap, 7 bin 503. 3 bin anaokulu ve 40 bin anasınıfı için 7 bin 503 öğretmen nasıl yetecek?
Buradan da anlaşılacağı gibi AKP neyi önceliyorsa eğitim de onu önceliyor. Eğitim sistemi tam anlamıyla iktidarın hatta Erdoğan’ın isteğiyle şekilleniyor. AKP, 2022 MEB Şurası’ında 5 yaş/okul öncesi eğitimde din eğitimini onaylamıştı. Kısacası her şey planlı, her şey plana uygun.
Din kültürü öğretmeni ataması her yıl en çok atama yapılanlar arasında
Okul öncesi öğretmenlerden sonra atama yapılan diğer branşlar ise sırasıyla şöyle; 2 bin 223 kontenjanla sınıf öğretmenliği, bin 250 kontenjanla özel eğitim öğretmenliği, bin 218 kontenjanla din kültürü ve ahlak bilgisi ve bin 4 kontenjanla ilköğretim matematik öğretmenliği ataması yapıldı. Bir yılda sadece; 616 Türk dili ve edebiyatı, 552 Türkçe, 480 fen bilimleri, 467 rehberlik, 450 İngilizce, 351 sosyal bilgiler, 345 tarih, 306 fizik, 288 beden eğitimi, 232 kimya, 202 coğrafya, 193 Arapça, 177 felsefe öğretmeni atandı. 2023 yılında yapılacak 44 bin 890 öğretmen atamasının 7 bin 878’i sınıf öğretmenliği, 3 bin 604’ü rehberlik, 3 bin 269’u okul öncesi, 2 bin 656’i ilköğretim matematik ve 2 bin 604’ü din kültürü ve ahlâk bilgisi alanında yapılacağı açıklandı.
Din kültürü ve ahlak bilgisi alanında yapılan atamalar her yıl olduğu gibi diğer en çok atama yapılan branşlar arasında yer aldı. Türkiye’de İmam hatip olmayan lise türlerinde dahi seçmeli derslerle birlikte din dersi saati ondan fazla yükseltilmiş oldu. Bu nedenle her atamada en yüksek atama sayıları içerisinde hep din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenleri yer alıyor.
Kriz anlarında ilk yapılan okulları kapatmak oluyor
Sadece pandemi ile geçen 2020-2021 yıllarında yüz yüze eğitime geçiş diğer birçok ülkenin aksine Türkiye’de uzun zaman aldı. Bu süreç milyonlarca çocuğu pek çok açıdan olumsuz etkiledi, iktidar kriz anlarında eğitimi bir çırpıda kenara bırakmayı, kolaya kaçmayı adet edindi. Türkiye’de okulların fiziki koşulları, sınıfların durumu ve sınıf mevcudiyetlerinin olumsuz koşulları pandemide bir kez daha ortaya çıktı. Bu koşullara uygun olmayan okullar için bakanlık önlem alıp gerekli yatırım ve atamaları yapmak yerine eğitime uzun süre ara vermeyi tercih etti.
6 şubat tarihli ve 10’dan fazla şehrin etkilendiği deprem sonrasında da aynı tepkiyi gördük. İktidar olağan dışı bir durumla karşılaştığında ilk olarak çocukları evlerine göndermek ve her kademede eğitime ara vermek dışında bir çözüm bulamıyor/bulmayı tercih etmiyor. Sadece deprem bölgelerinde değil, eğitim tüm Türkiye’de eğitimi 2 hafta sekteye uğradı, deprem bölgelerinde ise geçen yaklaşık 3 ay sonrasında eğitimin 24 Nisan’da başlayacağı duyuruldu ama nitelikli olarak eğitim başlamadı. Okulların sadece eğitim verilen kapalı alanlar olmadığını aynı zamanda bir sosyalleşme ve etkileşim alanı olduğunu da düşünmek gerekirse ikincil travmayla etkilenen çocuklar bir de okuldan uzaklaştırıldı. Deprem bölgelerindeki çocuklar rutinlerine geri dönemedi. Oysa bir arada bulunan ve yaşıtlarıyla yetişkinlerden daha iyi iletişim kuran çocuklar için okullar iyileşme ve travmayı birlikte aşmanın da en önemli ve güvenli alanlarını inşa eder.
21 yılda da sadece 5 bin okulun depreme dayanıklılığı kontrol edilmiş
Okullarla ilgili 2022’de açıklama yapan Mahmut Özer, 2011-2022 arasında 5 bin okulu depreme dayanıklılık testinden geçirdiklerini ve bin 500 okulun depreme dayanıklı çıkmadığını söyledi. Bunun yanında 2000 okulun ise güçlendirmeye uygun çıktığı ve bu kapsamda güçlendirildiğini söyleyen Özer, Türkiye’de 2007’de çıkan deprem yönetmeliğinden önce yapılmış 31 bin 307 okul bulunduğunu belirtti. Türkiye’de 56 bin 200’ü resmi okul olmak üzere toplam 70 bin 383 okul bulunuyor. 10 yılda sadece 5000 okulu kontrol edebilen iktidar, yol yapmakla övünmeye devam etsin, çocuklar güvenliği belli olmayan okullarda okumak zorunda kalıyor. 6 Şubat depremiyle birlikte Özer, depremden etkilenen illerde okulların 24 tanesinin yıkıldığını, 83 tanesinde ağır hasar olduğunu ve geri kalanların tespitine devam ettiklerini duyurmuştu. TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası (JMO), mart ayında ülke genelinde 4 bin 159 okulun deprem riski yüksek alanlarda bulunduğunu, ülke genelinde 191 okulun doğrudan fay hattı üzerinde yer aldığı açıkladı. Depremle birlikte İstanbul Valiliği, 20 Şubat Pazartesi günü okulların açılmasıyla 93 riskli okulun boşaltılacağını, bu okullarda eğitim öğretim gören öğrencilerinin başka okullara nakledileceğini duyurdu. Depremden 14 gün sonra İstanbul’daki 93 okulun risk kaynaklı boşaltılması gösteriyor ki güvenli olmayan birçok okulda çocuklar eğitim almaya devam ediyor.
21 yılda okul başına ancak bir kütüphane kurabildi
TÜİK 2020 verilerine göre, Türkiye genelinde 2020 yılında 1 milli kütüphane, bin 213 halk kütüphanesi, 606 üniversite kütüphanesi ve 32 bin 158 örgün ve yaygın eğitim kurumu kütüphanesi var. Örgün ve yaygın eğitimde toplam 32 bin 158 kütüphane bulunmakta. Bu sadece örgün eğitim olarak düşünüldüğünde bile kütüphane sayısı okul sayısının yarısı kadar. 2021 yılına geldiğimizde ise Özer, Emine Erdoğan’ın himayesinde ülke genelinde Kütüphanesiz Okul Kalmayacak Projesi’ni başlattıklarını söyledi. Bu kapsamda 1 yıl içerisinde kütüphanesi olmayan 16 bin 361 okula kütüphane kurduklarını söyleyen bakan, 222 milyon lira ödenek kullandıklarını açıkladı. AKP, 21 yıllık iktidarlığının son 1 yılında her okula bir kütüphane açmayı başarabildi.
Bunların yanında okulların diğer fiziki koşullarına bakılırsa, 2016-2017 arasında Eğitim Sen’in yaptığı bir araştırmaya göre 100 okuldan 82’sinde spor salonu, 51,9’unda laboratuvar, 34,4’ünde ise deney vb. araçlar bulunmuyor.
Çocuklar cezaevine giriyor, cezaevinde okuldan kopuyor
Hapishanedeki çocuk sayısı 2002’de 1497 iken, bu sayı 2021 yılına gelindiğinde yüzde 71 artış ile 2 bin 560 oldu. Cezaevlerinde çocuk hükümlü sayısının artmasının nedenleri arasında eğitim ilk sıralarda yer alıyor. Ekonomik durum, eğitime erişim vb. azaldıkça çocuklarda suç işleme oranları artıyor. Türkiye’de dokuz çocuk kapalı ceza infaz kurumu, dört eğitim evi var. Bu hükümlü çocuk sayısı için yeterli kapasitede olmadığı için çocuklar yetişkin cezaevlerinde kalıyor. Çocuklar hapisteyken de eğitimden kopuyor. Her 10 çocuktan yalnızca biri eğitim alabiliyor. Eğitim evlerinde kalan hükümlü çocuklar kurum dışındaki eğitim kurumlarına devam edebilirlerken, tutuklanarak çocuk kapalı ceza infaz kurumunda tutulan çocuklar örgün eğitimden faydalanamıyor. Ceza Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün önceki yıl verilerine göre tutuklu 2 bin 510 çocuğun 261’i okuma yazma bilmiyor, 128 çocuk ise hiçbir okulu bitirememiş. Eğitim durumu bilinmeyen 51 çocuk var.
Farklı işkollarında çalışan öğretmenler için iş kazası riski artıyor
Atanamayan 600 bin öğretmenden birçoğu farklı meslek gruplarında çalışmak zorunda kalıyor. ÖSYM son verilerine göre 386 bin 875 öğretmen atanmak için KPSS’ye girdi. KPSS’ye girmesine rağmen atanmayan, girmekten vazgeçen, umudunu kaybeden yüz binlerce öğretmen olduğu düşünülürse bunlardan ortalama 37 bin öğretmeni atamak soruna yara bandı takmaktan öteye gitmiyor. Öğretmenler dershanelerde düşük ücretle çalışmaya, devlette açlık sınırında istihdam edilmeye bunun yanında yetişmedikleri alanlardan farklı iş kollarında çalışmak zorunda kalıyor. Hamallık, garsonluk, kuryelik, tezgahtarlık, işportacılık ve benzeri birçok işkolunda çalışan öğretmenlerin, bu koşullarda iş kazasıyla ölüm riski artıyor.
“Gösteriş için intihar ediyorlar”
Bunun yanında bir de atanamadığı için intihar eden öğretmenler var. 2017’de 52, 2018-2019’da 42 öğretmen intihar etti. Bu üç yıl içinde sadece 100’e yakın öğretmenin intihar etti. Bununla birlikte İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi ve diğer kurumların verilerine göre sadece son 10 yılda atanamadığı için intihar eden öğretmen sayısı 300’den fazla. İktidar buna karşı bir önlem almak yerine öğretmenlerin gösteriş için intihar ettiğini söylüyor: 2016 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı intihar eden öğretmenler için “Öğretmenler ilgi çekmek için intihar ediyor. Gösterişçi intihar eylemi diye bir sendromdan bahsediliyor.” dedi.
21 yılda öğretmen sendikalarına üyelik azaldı
Sadece mecburi ihtiyaçlar için kullanılan/yeten eğitim bütçesi yeni yatırımlar yapmaya yetmiyor, buna gerek de duyulmuyor. Eğitimde niteliksizleşme her alanda ortaya çıkıyor. Herkes birini koruyor ve kolluyor, korunmayan ve kollanmayanlar ise ihraç edilme kisvesi altında susturuluyor. Düşük maaş, iş yükü ve iktidar baskısı altında çalışmak zorunda kalan öğretmenler kariyer ve performans hedefleri ile sürekli kontrol altında tutulmaya çalışılıyor, öğretmen sendikalarına üyelik azalıyor. 2002 yılında 373 bin 303 öğretmenden 300 bine yakını sendikalıyken, bugün 1 milyon 139 bin 673 öğretmenden sadece 840 bine yakını sendikalı. Özel kurumlarda çalışmak zorunda kalan öğretmenlerin durumu ise genel hatlarıyla şöyle: Öğretmenler uzun saatler çalışmaya zorlanıyor. Haftasonu, resmi tatiller ve bayramlarda da çalışmak zorunda kalıyor. Bunun yanında bir de asgari ücret altında çalışanlar var. Kurum resmi olarak öğretmenlerin hesaplarına asgari ücret yatırıp el altından bu paranın bir kısmını geri istiyor.
Bir sanat eseri bir ayna gibi sanatçının iç dünyasını, sanatçının yaşadığı dönemin düşünce biçimini, toplumun inançlarını, sanatçının kültürünü ve eğitimini yansıtmaktadır.
Sanat tarihinde «ayna» birçok eserde karşımıza çıkar. Fakat «ayna»nın resimde kullanılması, eserin çağına ve o zamanki sanat akımına paralel farklı amaçlarla olabilmektedir.
Basit yapısına rağmen seyredenin narsist duygu, düşünce ve davranışlarını harekete geçiren ayna, zengin metaforlara sahip olması nedeniyle her dönem sanatçıların sıkça kullandığı önemli bir nesne konumundadır. Sanatçıların aynaya olan ilgisi, görüntünün yansıtılması ile sınırlı değildir. Birçok metafor yaratmaya olanak vermesi nedeni ile sanatçılar için ayna hep sıradışı bir kullanım nesnesi olmuştur. Aynanın mekanı ve nesneyi yansıtma, çoğaltma, anlamlandırma gibi sanatın önemli kavramlarını çözmede sanatçıya fırsatlar sunması günümüz sanatçılarının da ilgi odağındadır. Dönemlerin toplumsal yapıları değiştikçe aynaya yüklenen anlamlar ve aynanın kullanım şekli kendiliğinden değişim göstermektedir.
Platon şiirden yola çıkarak şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Sanat bir taklittir, dış dünyanın yansıtılmasıdır. Yansıtma kuramına göre sanatçı, kendisi de bir idea’nın kopyası olan dünyaya bir ayna tutmaktadır.”
İşte, uzun yıllar boyunca resim sanatı da doğayı ve insanı taklitle sınırlı kaldığından ayna çoğunlukla ya bir metafor ya da belirli bir amaca hizmet eden bir temsil olarak kullanılmıştır. Bu dönemlerde aynanın eserde olmasının bir anlamı vardır ama aynanın başlı başına yansıtma dışında bir işlevi yoktur.
Resmin, gerçeğin taklidi olması sebebiyle sanatta “gerçek nedir” tartışması sanat akımlarının da temel noktalarından biri haline gelmiştir. Gerçekliğin ne olduğu tartışılırken ayna da gerçekleri yansıtan bir nesne olarak sanat tarihinde bu tartışmaların odak noktasında yer almış, gerçeklik algısı şekillendikçe farklı anlamlara ve açılımlara sahip olmuştur.
Ele alacağımız ilk eser üzerinde hâlâ çokça yorum yapılan, sadece döneminin değil sanat tarihinin de en önemli eserlerinden biri olan Van Eyck’in «Arnofini’nin Evlenmesi»isimli eseridir. Van Eyck, Rönesans döneminin sanatçısıdır ve en önemlisi Kuzey Avrupa Rönesans Sanatının da öncüsüdür.
Sanatçı: Van Eyck Eser Adı: The Arnolfini Portrait Oluşturulma Dönemi: 1434 Teknik: Meşe paneli üzerine yağlıboya Ölçü: 82 cm x 60 cm Sergilendiği Yer: National Gallery
Rönesans sanatı, uzun zamandır hakim olan sanat anlayışının değişmeye başladığı bir dönemdir. Önceki dönemlerde hakim olan sanat ise dini ögeler barındıran genelde de ikonografik olan resimlerdir. Fakat Rönesansla beraber sanatta da değişim rüzgarları esmeye başlamıştır. Antik Yunan ve Roma dönemlerinin sanat anlayışı tekrar canlanmış, perspektif konusunda ciddi çalışmalar yapılmıştır.
Kuzey Avrupalı olan Jan van Eyck’in “Arnolfini’nin Evlenmesi” adlı 1434 tarihli eserinde birçok nesne, sembol olarak kullanılmıştır. Döneminde bile oldukça aykırı ve avangard olan bu eser hakkında, çok fazla yorum bulunmaktadır. Eserdeki semboller farklı uzmanlar tarafından ele alınmıştır ve oldukça detaylıdır. Avizede yanan tek mum, pencere önündeki portakal, Giovanna’nın hamile olduğu veya olmadığı (ki o dönemde evlilik öncesi gebelik çok büyük bir tabudur), çiftin ellerinin pozisyonu, ahşap heykelcikler vb. Biz ise burada konumuz gereği, sadece ayna üzerinde duracağız.
Eyck yağlıboya tekniğini geliştirdiği için resim sanatında önemli bir yer edinmiştir fakat onun diğer bir önemli özelliği Ortaçağ geleneklerinden ve kurallarından sıyrılan ilk ressam olmasıdır.
O zamana kadar kilisenin ve soyluların hizmetinde olan sanat ilk kez bunun dışına çıkmış ve para karşılığında sanat yapılmasının önü açılmıştır. Bununla birlikte ilk kez resmin konusuna günlük yaşam dahil olmuştur.
Resimde, zengin bir tüccar olan Giovanni Arnolfini ve Giovanna Cenami adlı bir çiftin evlilik anı betimlenmiştir. Bu tablo kimi sanat tarihçilerine göre bir düğün ve yemin anı, kimilerine göre ise zaten evli olan bir çiftin portresini yansıtmaktadır. Ancak bir başka teoriye göre ise bu tablo bir anma resmidir. Tablodaki kadının ölümü üzerine yapılmıştır.
Gombrich’ göre “Arnolfi’nin Evlenmesi” adlı eser, tarihte ilk kez sanatı, sözcüğün tam anlamıyla, bir görgü tanığı durumuna getirmiştir. Gombrich’in böyle demesinin nedeni aynada sanatçının o ana şahitlik edenleri de resmetmesinden ve aynanın üzerine “Van Eck buradaydı” diye imza atmasından ötürüdür.
Ayna bu eserde yansıtma özelliği ile paralel, tarihî bir ana şahitlik eden ressamın varlığının da temsilcisi konumundadır. Ve bu sanat tarihinde gerçekten de bir ilktir.
Ele alacağımız ikinci eser ise üzerinde hâlâ tartışmaların devam ettiği ve birçok ünlü ressama ilham kaynağı olan Velasquez’in 1656 tarihli «Nedimeler» adlı eseridir.
Klasizm Sanat Akımı 16. yüzyıl başlarında önce İtalya’da, daha sonraki yüzyılda da Fransa ve öteki Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan, eski Yunan ve Lâtin sanatını örnek alan sanat akımıdır. Bu dönemde özellikle Roma sanatı irdelenmiş, mitoloji derinlemesine incelenmiş ve bu da eserlere yansımıştır. Klasizm, Maniyerizm, Barok, Rokoko ve Neo-klasizm gibi akımların tümünü kapsayan dönemdir.
Sanatçı: Diego Velázquez Eser Adı: Las Meninas Oluşturulma Dönemi: 1656 Teknik: Tuval üzerine yağlıboya Ölçü: 318 x 276 cm Sergilendiği Yer: Prado Müzesi
Eserde, ressam Velasquez resmin sol tarafında büyük bir resim yaparken görülmektedir. Atölyenin arka tarafında ise koyu renkli çerçeve içinde büyük bir ayna yer almaktadır. Aynadaki görüntü, kırmızı bir perdenin altından portreleri için poz veren ve sahneyi izlemekte olan, kral ve kraliçenin boy portrelerini yansıtmaktadır. Bu yüzden izleyici de kral ve kraliçenin görüş açısındaki atölyeyi ziyaret ederek bir grup insanı görebilmektedir. Kompozisyonun ortasında yerleşmiş birçok figür olsa da, ayna arka planda bulunmasına rağmen resme önemli bir katkı sağlamıştır. Velasquez’in resminde aynanın yarattığı muamma günümüze kadar sanat tarihçilerinin ilgisini çekmiştir.
Resimde betimlenen sahneye bizzat şahit olan kral ve kaliçe o anın izleyicisi konumundadır ve biz ancak bunu onları yansıtan aynadan görürüz. Fakat aynı zamanda onların o ana şahitlik ettikleri gibi şu anda bu resme şahitlik edenler de izleyicidir. Valenquez izleyici olarak bizi konumlandırırken, kendi eserini de bir ayna gibi konumlandırır. Böylece ayna yansıtmanın dışında, mekan içerisinde uzamı, uzam içerisinde de mekanı yaratarak, varoluşu sorgulayan bir metafor haline dönüşür.
Sanatçı: Peter Paul Rubens Eser Adı: Venus At Her Toilet Oluşturulma Dönemi: 1608 Teknik: Tuval üzerine yağlıboya Ölçü: 137 x 110 cm Sergilendiği Yer: Thyssen-Bornemisza Museum, Madrid, Spain
İnceleyeceğimiz üçüncü eser Barok sanatının önemli sanatçılarından biri olan Peter Paul Rubens’in 1608 tarihli “Venus At Her Toilet” isimli eseridir. Roma mitolojisinde aşkın ve güzelliğin koruyucusu Venüs, birçok sanat eserine konu olmuştur. Bu resimde de Rubens, Venüs’ü güzelliğin sembolü olarak ele alırken, bunu bir ayna ile Venüs’e de onaylatır. Bu noktada ayna, güzelliğin yansımasına hem şahitlik eder hem de bunu onaylar. Sanat tarihinde aynada kendine bakan figür resimlerini incelediğimizde ki bazılarını burada ele alacağız, çoğunlukla bu figürlerin kadın olduğunu fark ederiz. Bunun nedeni bu eserde de aslında bariz şekilde temsil edildiği üzere kadın ve güzellik kavramlarının iç içe geçmesinden ötürüdür. Kadın, sanat tarihinde estetik kaygının genelde öznesi konumundadır ve bu noktada ayna onun güzelliğini onaylayan veya reddeden bir otoriteyi simgeler. Bir yansıtıcı olarak ayna, estetiğin de tek otoritesi konumundadır. Şu ünlü lafta olduğu gibi: Aynalar yalan söylemez!
İnceleyeceğimiz dördüncü eser Goya’nın “Till Deat” adlı gravürü. Goya’nın eserleri genelde Romantizm akımı içerisinde kabul edilir. Ne var ki Goya’nın gravürleri romantizm akımının dışına çıkar ve aslında yıllar sonra ortaya çıkacak sürrealizmin ilham kaynağı olur.
Romantizm akımı, klasisizm akımına tepki olarak doğmuş, akademik sanatın o her şeyi idealize eden, kutsallaştıran tavrına karşı, eserlerin dünyayı anlamak ve tecrübe etmek için mantık ile düzen kadar his ve duyguların da aynı derecede önemli olduğu vurgulanmıştır. Romantizm, bireysel hak ve özgürlük arayışında bireysel hayal gücünü ile sezgileri savunmuştur.
Geleneksel sanatın sona erişinin müjdecisi olan Francisco Goya, modern sanatın da babası olarak kabul edilmektedir. Goya, gravürlerinde gerçeküstücü öğelerle sembolik imgeleri bir araya getirmiştir ve bu eserleriyle İspanyol halkına seçtiği yoldaki hataları göstererek onları uyarmak istemiştir.
Sanatçı: Francisco Goya Eser Adı: Till Death (Hasta la Muerte) Oluşturulma Dönemi: 1799 Teknik: Gravür baskı Ölçü: Height: 22.1 cm (8.7 in); Width: 15.4 cm (6 in)) Sergilendiği Yer: Brooklyn Museum
Till Death yani Ölüme Kadar (Hasta la Muerte) eseri, 1799 Los Caprichos serisinden Plaka 55’tir. Plakanın konusu olan tema, Osuna’nın Dowager Düşesi’ne, ayrıca kibri ve çirkinliği ile ünlü Kraliçe María Luisa’ya bir referans olarak yorumlanmıştır. Merkezindeki figür, yetmiş beşinci yaş gününü kutlamaya hazırlanan kibirli bir kadın veya ölümün kendisinin bir temsili olarak çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Yatak odasındaki aynanın karşısında oturmuş, yeni bir başlık denerken, hizmetçisi ve iki genç adam -muhtemelen onun sözde hayranları- küçümsemelerini gizlemeye çalışmaktadır.
Goya bu eserinde, aristokrat, kraliçe veya üst tabakadan kişilerin yaşlılıkta bile kaybolmayan kibrini yansıtmak amacıyla ayna nesnesini kullanmıştır. Bu noktada ayna bir yansıtıcı olarak yansıttığı öznede, gençlik ve güzellik yitip gitse bile ölene kadar devam eden kibirin yansıtıcısı konumundadır.
İnceleyeceğimiz beşinci eser, Gustave Courbet’in 1866 yılında resmettiği «Jo, The Beautiful Irish Girl» isimli eseridir.Courber, Realizm akımın en önemli temsilcilerindendir.
19. yüzyılın ortalarında kendini göstermeye başlayan ve yeni-klasikçilik ile romantizme tepki olarak doğan gerçekçilik akımı, dönemin akademik ve sosyo-kültürel sınırlamalarına karşı çıkışla başlamıştır. Gerçekçi yaklaşım, idealist yaklaşımın karşıtıdır. Realist dönemde işlenen resimlerdeki insanlar, toplum içinde nerede bulunuyorsa, hangi konumdaysa resim içinde de aynı konumda yer almıştır.
Sanatçı: Gustave Courbet Eser Adı: Jo, the Beautiful Irish Girl Oluşturulma Dönemi: 1866 Teknik: Tuval üzerine yağlıboya Ölçü: 55.9 x 66 cm Sergilendiği Yer: Metropolitan Museum of Art
“Jo, the Beautiful Irish Girl” eserinde, aynaya bakan genç kadın Courbet’nin modeli ve metresi Joanna Heffernan’a aittir. O dönemlerde kadın modeller, toplum içerisinde düşük bir statüye sahiptir. Jo, aynada kendini incelediğinde, yaşamını sürdürebilmesi tamamen görünüşüne bağlı olduğundan, onun için bu hayati bir eylemdir. Bu bağlamda ayna yine estetik kaygının öznesi olan kadının nesnesidir fakat bu eserdeki fark, aynanın bireyi kuşatan toplumsal gerçeği olduğu gibi yansıtmasıdır yani kadının yaşlanma ve güzelliğinin solması kaygısını bireysellikten çıkarıp, toplumun ona dayattığı bir durum olarak ortaya koyar. Joanna’nın aynaya yansıyan görüntüsü yoktur çünkü ressam onun aynaya yansıyan görüntüsü ile değil, aynaya bakma eylemi ile ilgilenmektedir. Aynada Joanna’nın ne gördüğü artık önemli değildir, toplumun onun nasıl gördüğü önemlidir ki nitekim Joanna’nın kaygıyla ve hüzünle aynada kendini incelemesi, bu gerçekle yüzleşmesi anlamına gelmektedir. Courbet bu eserde aynayı, bireyin toplumsal gerçeklerle yüzleşmesi adına bir metafor olarak kullanmıştır.
İnceleyeceğimiz altıncı eser, Edouard Manet’in «A Bar at the Folies-Bergere» isimli eseridir. Manet, İzlenimcilik akımının en önemli temsilcilerindendir.
Empresyonizm adı, Claude Monet’in İzlenim, Gündoğumu adlı resminden kaynaklanır. Empresyonist sanatçılara göre, resim sanatı izlenimlerin yansıtılması olayıdır. Empresyonist sanatçı doğrudan doğruya gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri esas almaktadır.
Sanatçı: Edouard Manet Eser Adı: A Bar at the Folies-Bergere Oluşturulma Dönemi: 1882 Teknik: Tuval üzerine yağlıboya Ölçü: 96 cm x 1,3 m Sergilendiği Yer: The Courtauld Gallery
Édouard Manet’nin en ünlü resimlerinden olan “Folies Bergère’de Bir Bar” ölümünden bir yıl önce yaptığı son başyapıttır.
Paris’in ünlü eğlence mekanı olan Folies Bergère, 1880’lerin başında popüler bir mekan haline gelmiştir. Eserin odak noktasında bulunan kişi, o dönem Folies-Bergère’de çalışan Suzon adlı bir kadındır. Suzon’ın donuk ifadesinin ardında dalgın bir bakışın gizlendiği fark edilmektedir. İçinde bulunduğu mekana ve oradaki diğer insanlara dış görünüşüyle uyum sağlamayı başarmış olmasına rağmen, içten içe kendini oraya ait hissetmeyen biri gibi etrafa bakınmaktadır. Gözlerinde neredeyse ağlamak üzere olduğuna dair bir ifade yakaladığımız bu kadın, ellerini önündeki mermer tezgaha yaslayarak etrafında olup bitenleri izlemektedir.
Suzon dışında mekanda bulunan diğer insanlar hakkında bilgi edinmek için tek referans noktamız aynadır ki birçok detay içermektedir. Resmin sağ tarafına baktığımızda ise aynanın yansımasından Suzon’ın bir erkekle konuştuğu görülmektedir. Ancak ilk bakışta onu incelediğimizde yüzünde, birine odaklandığına dair hiçbir ifadeye rastlamamıştık. İşte tam da bu noktada, Manet’nin yansıma konusunda ne yapmak istediğine dair bir ikilem doğmaktadır. Yansımada görüldüğü üzere adamın Suzon’a çok yakın bir noktada durduğu ve doğrudan ona baktığı görülürken, Suzon’ın bakış açısı takip edildiğinde karşısındakinin daha uzakta bulunması gerektiği fark edilmektedir. Yani iki açı karşılaştırıldığında kesişim yakalanamamaktadır.
Manet, resimlerinde nadiren doğrusal perspektif kullanmış ve arka planların düz görünmesini sağlamıştır. İşte bu tabloda sanki bu fikirle oynamaktadır. Aynanın camı düz bir yüzeydir ancak yansıtma yeteneği sayesinde izleyici için yepyeni bir dünya yaratmaktadır. Ayrıca Manet, perspektiflerle hem gerçek hem de mecazi anlamda oynamıştır. Kelimenin tam anlamıyla, kızla konuşan adam görüş alanımızın dışındadır. Onun sadece yansıması görülmektedir.
Manet, metaforik olarak resmin doğası hakkında yorum yapmaktadır. Rönesans’tan beri resim, aynada gördüğümüz gibi hayatı doğru bir şekilde tasvir etmek zorunda kalmıştır. Manet bu görüşe katılmamakta ve her şeyin bir perspektif meselesi olduğunu belirterek öznelliği benimsemektedir. Dolayısıyla da Manet, bu resminde aynanın gerçekliği yansıtmadığını, aynaların da tıpki resimler gibi aldatıcı olduğunu ve her şeyin bizim bakış açımıza göre oluşturulduğunu ayna metofuruna göndermede bulunarak ifade etmiştir.
İnceleyeceğimiz yedinci eser Paul Klee’nin 1934 tarihli «In The Magic Mirror» isimli eseridir. Paul Klee, Ekspresyonizm, Kübizm ve Soyutlama gibi birçok akıma dahil olan eserler üretmiş bir sanatçıdır ama genelde dışavurumcular arasında ismi anılmaktadır.
Günümüz resminde hâlâ etkisini devam ettiren Dışavurumculuk akımı, savaşlar ve endüstrileşmenin getirdiği sosyal problemlere karşı protest duruş gösteren bir grup sanatçının, nesneler dünyasını bırakıp, kendi içsel yolculukları sonucu ortaya çıkan yeni bir sanatsal ifade biçimidir.
Sanatçı: Paul Klee Eser Adı: In the Magic Mirror Oluşturulma Dönemi: 1934 Teknik: Tuval üzeri yağlıboya Ölçü: 66 × 50 cm Sergilendiği Yer: Art Institute of Chicago
Klee’nin 1933’te iktidardaki Nazi Partisi tarafından dejenere bir sanatçı olarak damgalanmasından kısa bir süre sonra Almanya’daki konumunu kaybetmesi ve İsviçre’ye zorla taşınmasından kısa bir süre sonra üretilen Sihirli Aynada eseri, onun hayal kırıklığını temsil etmektedir. Klee’nin “bir çizgiyi yürüyüşe çıkarmak» olarak adlandırdığı yöntemi gösteren, kıvrımlı bir kırmızı çizgi, bir yüzün özelliklerini betimleyerek tuvalin merkezini bükmekte ve aşağıya doğru devam etmektedir. Kaştaki sıkı kıvrımlar, figürün konsantre olduğunu gösterirken, burun ve ağız arasındaki zıt yönlülük kaygıyı göstermektedir. Düğümlü kaş, gözyaşı şeklindeki gözler ve kara kalp, endişe, sıkıntı ve acıyı ifade etmektedir.
Paul Klee, bu eserinde ayna nesnesini hiç kullanmadan, aynada yansıyan bir yüzü bize yansıtmıştır. Resim, aynanın kendisidir ve oradan bize doğru bakan bu yüz ise sanatçının duygularının bir temsilidir. Resmini bir ayna gibi konumlandıran Klee, bu esere Sihirli Aynada ismini verirken de aslında bir yüzün görüntüsünün altındaki ruh halini bize yansıtan esere atıfta bulunmuş, aynayı içine çeviren sanatçı, resmi de bize ayna olarak çevirmiştir.
Sanatçı: Pablo Picasso Eser Adı: Girl Before A Mirror Oluşturulma Dönemi: 1932 Teknik: Tuval üzeri yağlıboya Ölçü: 162.3 cm × 130.2 cm Sergilendiği Yer: Museum of Modern Art
İnceleyeceğimiz sekinci eser de Pablo Picasso’nun «Girl Before A Mirror» eseridir. Picasso, Kübizmin en önemli temsilcilerindendir.
20. yüzyıl içinde doğan ve önemli ölçüde etkinlik kazanan bir akım olan Kübizm, Cézanne’ın doğadaki her şeyin geometrik bir biçimde ifade edileceği fikrinden doğar. Kübist sanatçılar, dünyanın birebir temsilinden uzaklaşarak, doğanın geometrik şekillerden meydana geldiği iddiası ile yola çıkmış, resimlerinde her şeyi geometrik formlar olarak resmetmişlerdir.
1932 tarihli Aynanın Önündeki Kız , Picasso’nun metresi Marie-Thérèse Walter’ın portresidir.
Aynadaki yansımasına bakan Marie-Thérèse’nin görüntüsü, kendisinin daha karanlık bir versiyonunu göstermektedir. Yüzünün bir tarafı yumuşak bir tonda ve diğer tarafı cafcaflı, parlak bir renkle boyanmış olan yüzün ikiliği dikkat çekmektedir. Yüzün bir tarafı ay, bir tarafı güneş gibidir ve yüz de küçük bir aynayı andırmaktadır. Yüzün ikiye bölünmüş gibi görünmesi, Picasso‘nun bizzat tanıdığı Marie-Therese‘nin genç kızlıktan kadınlığa attığı adımı temsil etmektedir. Fakat aynada yansıyan yüz tamamen farklıdır. Gerçeğine oranla daha koyu ten rengi, gözleri yerinde siyah büyük delikler vardır ve daha yaşlıdır. Ayrıca vücut da daha orantısızdır.
Picasso, bu eseriyle aynayı geleceğe açılan bir pencere gibi konumlandırmıştır. Aynadaki görüntü, Marie-Therese‘nin yaşlılığıdır ve ölümü temsil etmektedir. Işığın yerini karanlığa bırakması, kibrin yerini, üzüntüye bırakması, solan gençlik ve güzelliğin geçiciliğini simgelemektedir. Ayna nesnesi yine kadının estetik kaygısı ile buluşmuş fakat bu sefer ayna geleceği gösteren sihirli bir ayna gibi konumlandırılmıştır. Resmin arka planındaki çapraz kare desenler ise Picasso’nun kendisini simgelemektedir. Resimlerinin çoğunda kendini Harlequin olarak gösteren Pablo Picasso, insanın ölümlü olduğunu ama eserleri sayesinde adının ölümsüzleşebileceğini ifade etmek istercesine kendini aynadan yani gelecekte onu da bekleyen ölümden soyutlamıştır.
İnceleyeceğimiz dokuzuncu eser de Marcel Duchamp’ın “Miroir” adlı eseridir. Duchamp, Dadaizmin en önemli temsilcilerindendir.
Dünya Savaşı’nın katliamlarına duyulan nefret ve tiksintiden doğan Dadaizm, teknolojik ilerlemeye körü körüne bağlanmanın yüzeyselliğini, Avrupa toplumunun yozlaşmasını, savaş, toplum, gelenek, din ve sanat gibi tüm yerleşik değerleri protesto etmek amacıyla kurulmuş bir akımdır.
Sanatçı: Marcel Duchamp Eser Adı: Miroir Oluşturulma Dönemi: 1964 Teknik: Ahşap çerçeve içerisinde ayna Ölçü: 47.8 x 37.8 cm Sergilendiği Yer: Christies
Duchamp’ın Miroir eserini de bu bakış açısı ile değerlendirdiğimizde Duchamp, ayna nesnesini bir tuvale kopyalamaktansa yani gerçekliği taklit etmektense, nesneyi olduğu gibi izleyicinin önüne koyarak onları gerçeğin kendisiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Böylece Duchamp, ayna nesnesinin kendisini bir esere dönüştürerek, hiçbir ilüzyon, çarpıtma, sembolizm veya metafor kullanmadan izleyicinin gerçeklik algısının ve düşüncesinin tamamen kendisine ait olduğunu yalın bir şekilde ortaya koymaya çalışmıştır. Bu noktada ayna, izleyiciye hiçbir müdahalede bulunmadan sanat gibi gerçekliğin de kişinin algılyabildiği kadar olduğunun somut bir nesnesi olarak konumlanmaktadır. Tüm eserleri gibi bu eser de içinde bulunduğu çağa ve o çağın sanatına bir başkaldırıdır.
İnceleyeceğimiz onuncu eser, Rene Magritte’in 1937 tarihli “Not to Be Reproduced” adlı eseridir. Magritte, Sürrealizmin en önemli temsilcilerinden biridir.
Dada’nın yıkıcı temelleri üzerine kurulmuş olan Sürrealizm akımı, Dada’ya kıyasla daha az provokasyona yer verip, daha çok sistematik üretimin yolunu açmıştır. Hem Dada hem de Sürrealizm, ulusal duyarlıktan tiksinmiş ve bir tür evrensellik düşüncesiyle hareket etmiştir. Bilinçaltının dizginsiz işleyişinden ilham alan üretimlerin peşinden koşmuş olan Sürrealizm, psikanaliz ve Freud’un düşüncelerinden oldukça etkilenmiştir.
Sanatçı: René Magritte Eser Adı: Not to Be Reproduced Oluşturulma Dönemi: 1937 Teknik: Tuval üzeri yağlıboya Ölçü: 81.3 cm × 65 cm Sergilendiği Yer: Museum Boijmans Van Beuningen
“Not to Be Reproduced” isimli resimde ayna karşısında ayakta duran bir adam vardır. Aynadan onun yüzünü görmeyi beklerken sırtını görmekteyiz yani resme bakarken bulunduğumuz yerdeki görüntüyü görmekteyiz. Buna rağmen aynanın önünde duran kitap yansıması doğrudur. Yansımasını gördüğümüz kitap Edgar Alan Poe’nun tamamlanmış tek romanı olan Arthur Gordon Pym’in Öyküsü’nün Fransızca kopyasıdır. Resimde yüzünü göremediğimiz adam Magritte’in arkadaşı ve patronu sürrealist şair Edward James’dir. Figürlerin sadece sırtını gördüğümüz tablolar, genelde belli belirsiz bir hüzün ve yalnızlık taşır. Ancak Magritte’in dünyası çok farklıdır. Magritte resimde bizi gerçeklik labirentinde dolaştırır. Kendimizi sorgularsak “biz kimiz” sorusu gerçekte “kim olduğumuz, kendimizi nasıl gördüğümüz ve olmak istediğimiz kişi” olarak üç yönlüdür. Resim bize öznelerin gerçek görüntülerini sorgulamamız gerektiğini anlatır. “Gördüğümüz şeyler aslında gerçekten olduğu gibi midir?” sorusu Sürrealizmin önemli konularından biridir.
Magritte, bu eserinde ayna nesnesini, kişinin özbenliğinin sorgulanması adına metaforlaştırmıştır. Aynada gördüğümüz kendimizin veya sosyal hayatta da karşımızda olan kişinin özbenliği, görüntüsünün çok ötesindedir, onu göremeyiz çünkü o en derinlerde saklı olandır. Bu anlamda Magritte, bireyin özvarlığının bilinçaltında saklı olduğunu ifade etmektedir. Kişinin kendisinin bile çoğu kez göremediği bu gizli alan, Magritte için aynaya yansımayan öznenin görüntüsü gibi bizi o noktada terk eder. Yalnızlığımız bu noktada başlar. Özvarlığımızı sorguladığımızda görünenin ötesine bakmamız gerektiğini vurgulayan Magritte, ayna nesnesini benliğimiz, aynayı ayna yapan sırrı da biz biz yapan bilinçaltımızla metaforlaştırmıştır.
İnceleyeceğimiz on birinci eser Hans Hoffman’ın 1962 tarihli «Aynadaki Gibi (Veluti in Speculumé)» eseridir. Hans Hoffmann Soyut Dışavurumculuk akımı içerisinde eserler üretmiştir.
Soyut sanat, 20. yüzyıl modernizminin başlıca ifade biçimi olmuş, 19. yüzyıl sonunda İzlenimciler’den başlayarak gelişen soyutlama eğilimi, sanatçıların görünen dünyanın gerçekliğinden aşama aşama kopuşunu beraberinde getirmiştir. İsviçreli ressam Paul Klee’ nin altını çizdiği gibi, “dünya korkunçlaştıkça, sanat da soyutlaşmış” görünmektedir.
Sanatçı: Hans Hofmann Eser Adı: Veluti in Speculum Oluşturulma Dönemi: 1962 Teknik: Tuval üzeri yağlıboya Ölçü: 216.5 x 186.7 cm Sergilendiği Yer: Metropolitan Museum of Art
20. yüzyılın en başarılı soyut ressamlarından ve etkili öğretmenlerinden biri olan Hans Hofmann’ın bu eseri, eşine bir övgü olarak yaptığı bir grup resim olan Renate serisindendir. Hofmann, renkli dikdörtgenlerle resimlerinde biçim ve renk gerilimi yaratmaya çalışmış, resmini `karşıtlıkların vücut bulduğu yer` olarak tanımlamıştır. «Aynadaki Gibi» eserinde, Hoffman ayna nesnesini hiç kullanmadığı gibi herhangi başka bir nesne de kullanmamıştır. Resimde bir temsil yoktur, sadece adı bize bunun ayna olduğuna ilişkin bir ipucu vermektedir. Resimde görülen belki karşısında asılı duran duvarı bize yansıtan bir aynadır veya kendisine aynada bakan bir kadının geometrik soyutlamasıdır. Ya da Hoffmann’ın kendi zihnine tuttuğu aynadaki yansımalardır gördüklerimizdir. Belki de hiçbirisidir.
Şayet soyut sanattan bahserderken, sanatın saf sanat olarak ele alındığını yani resimde görülen temsili, soyutçuların tabiriyle gerçeğin bir kopyasını görmeye odaklanmak yerine, eseri sadece renk, biçim ve kompozisyon olarak ele almamız gerektiğini düşünürsek, bu eserde ayna diğer nesneler gibi var olan anlamından kopar ve her şeye anlam yükleyen insana bir atıfta bulunur. Hoffman, bu eseriyle ayna kavramını, tarafsız, anlam yüklenmemiş, biçimlendirilmemiş formlar ve renklerle bize sunarak, bizim kavramı temsilinden bağımsız bir şekilde düşünmemizi yani ayna kavramı ile temsilsiz yüzleşmemizi sağlamaya çalışmıştır.
İnceleyeceğimiz on ikinci eser Kavramsal Sanatın en önemli sanatçılarından biri olan Joseph Kosuth‘un “Bir ve Üç Ayna” (1965) isimli eseridir.
Kavramsal Sanat, sanat pratiklerinin değişip dönüştüğü ve sanatın nesneye olan gereksiniminin tartışmaya açıldığı 1960’lı yıllarda oluşan bir eğilimdir. Kavramsal sanatçılar, sanat yapıtının maddi varlığına değil, kavramsal varlığına önem vermişlerdir. Felsefi bir altyapıyla kavramsallığa vurgu yapan sanatçılar, görsel ifadelerini ortaya koyarken dili bir araç olarak kullanmışlardır.
Sanatçı: Joseph Kosuth Eser Adı: One and Three Mirrors Oluşturulma Dönemi: 1965 Teknik: Ayna, Fotoğraf ve Metin Sergilendiği Yer: Castelli Gallery
Joseph Kosuth’un “Bir ve Üç Ayna” (1965) eseri, bir ayna, mekanı yansıtan o aynanın fotoğrafı ve yine o aynanın kavramsal açıklamasını içerir.
Kosult, diğer çalışmalarında olduğu gibi bu eserinde de bizi belirli bir kavramı farklı açılardan değerlendirmemiz adına kavramı nesneden dışarı çıkartmıştır. Böylece, kavramın tanımı için kelimeleri, kavramın nesnesi için nesnenin kendisini ve kavram ile nesne arasındaki bağıntıyı bozuma uğratmak için de nesnenin kopyasını bize sunmaktadır. Kosult, ayna kavramını bize üç farklı bakış açısıyla sunmaktadır. Bir başka deyişle burada üç tane mi ayna vardır, yoksa bir tane mi diye sormamıza neden olabilecek bir kavramsal çözümleme ile bizi karşı karşıya bırakmaktadır. Bu noktada Kosult, kavramın imgelenmesine yönelik bir göndermede bulunmaktadır. Ayna dediğimizde aklımızda canlanan imgelemin kavramla ilişkisini ele aldığımızda tek bir referans yoktur. Birçok farklı deneyim bize ayna kavramını şekillendirmemiz adına kaynak oluşturur. Sonuçta bir kavramı nasıl algıladığımız, bizim kim olduğumuzu yansıtan bir ayna görevi de görmez mi? Kosult bu çalışmasında aynayı hem kavramsal olarak sorgularken hem de bizim kavramları algılamamızın bir yansıması adına da metafor olarak kullanmıştır.
Günümüz de ise ayna, tüm bu geçmişten gelen özelliklerine ek olarak parlak yüzeye sahip bir nesne olarak kabul edildi ve mekanlar arası geçişleri olanaklı kılan sihirli bir nesneye dönüştü.
Aynanın resmini yapan eski dönem sanatçıların aksine günümüz sanatçıları, parlak yüzeye sahip tüm nesneleri ayna olarak kabul edip evrene ve yaşama dair düşüncelerini görsel dille biçimlendirmede aynaları veya ayna gibi yansıtıcı nesneleri hazır nesne olarak kullanmışlardır. Yani ayna, sanat yapmada kullanılan bir tür materyal özelliğine kavuşmuştur.
Son olarak inceleyeceğimiz eserler postmodernist bakış açısıyla üretilmiştir. Postmodernizmi bir akım olmaktan çok eleştirel bir tutum olarak görmek yerinde olacaktır. Geçerli bir kurama sahip olmaksızın, kuralsızlığın getirmiş olduğu çoğulcu bir anlayışla yapılan eserler belli bir birikim üzerinde gelişen süreci ifade etmekte kullanılabilirler. Postmodernizm tutarlı bir hareket olarak tanımlanamaz ve kesin özelliklerden yoksundur.
İnceleyeceğimiz on beşinci eser Anis Kapor’un “Cloud Gate ve Sky Mirror” eserleridir.
Sanatçı: Anish Kapoor Eser Adı: Cloud Gate Oluşturulma Dönemi: 2006 Teknik: 168 paslanmaz çelik plakadan Ölçü: 20×10 m Sergilendiği Yer: Millennium ParkSanatçı: Anish Kapoor Eser Adı: Sky Mirror Oluşturulma Dönemi: 2006 Teknik: Gökyüzüne doğru açılı, cilalı paslanmaz çelikten içbükey plaka Ölçü: 6 metre genişlik, 10 ton ağırlık Sergilendiği Yer: Wellington Circus, Nottingham, England
Yansıtıcı yüzeylerin olanaklarını keşfetmeye devam eden Kapoor’un çalışmalarının hemen hepsinde ilgi alanı uzay, uzam, mekan, boşluk, dualite ve özellikle varlık ile yokluktur. Kapoor’un bu eserlerinde de var olan yokluk hissi engin bir boşluğu temsil ederken aynı zamanda her şeyi içerir ve izleyiciyi bir geçiş yolu vasıtasıyla başka bir zihin durumuna sürükler. İzleyenlerin heykele her baktığında kendi yansımasını görmesi, kendisiyle heykel arasında bir bağ kurmasını sağlar. Her yansıma bir varoluş kanıtı gibidir. Yumuşak kıvrımlı dinamik yapısı ile de hiçbir yansımayı üzerinde sabit tutmamakta ve sürekli hareket ettirmektedir. Bir çekim alanı oluşturan heykel, gökyüzünü, bulutları ve güneşi izleyiciler ile buluşturmaktadır. Kaapor’un aynaları veya ayna görevi gören yansıtma özelliği ile ayna gibi konumlanan paslanmaz çelikten eserleri, insanı kendisine baktığı ve kendisine odaklandığı sınırlı boyuttaki bir aynadan kurtararak, onu çevresi ve diğer insanlarla bir arada görebileği devasa boyutlara ulaştırır. Bu noktada Kapoor, insanı kendi zihnine hapseden varoluş sorununu, tüm evrene yayarak ben kimim sorusunu bütünsel bir alana taşır. Aslında Kapoor, üç boyutlu heykeline, dördüncü boyutu ekleyerek, hipergerçek bir imge yaratıyor. İlginç olansa, bu yaratım tarzının, kendini sonsuz kere tekrar etmeye açık bir üsluba sahip olmasıdır. Bu sayede, gerçeğe ilişkin son sözün söylenemeyeceği bir imge silsilesiyle karşılaşırız.
Son olarak inceleyeceğimiz eser, “Arte Povera” adlı İtalyan Avangard gruplaşmasının önde gelen figürlerinden biri olan Michelangelo Pistoletto’nun 20 Ekim 2016 tarihinde, Paris’te WNH Galeri’deki Respect isimli performansıdır.
Sanatçı: Michelangelo Pistoletto Eser Adı: Respect Oluşturulma Dönemi: 2016 Teknik: Enstalasyon ve Performans Sergilendiği Yer: WNH Galeri – Paris
Pistoletto’nun performans çalışmasında, galeri mekanının duvarlarına yerleştirilmiş oldukça büyük ebatlarda 23 adet çerçevelenmiş ayna bulunmaktadır. Pistoletto, geniş bir izleyici kitlesinin önünde, elinde bir balyozla galeri mekanında bir süre gezindikten sonra aynaları kırmaya başlamıştır. Her kırılan aynanın arka yüzeyinin farklı bir renge boyalı olduğunu ve boyalı yüzey üzerinde dünyanın en çok konuşulan dillerinde, ‘saygı’ sözcüğünün yazılı olduğu görülmüştür.
Pistoletto, 1962’lerden itibaren ‘ayna’nın kendisini araştırılacak, üzerinde düşünceler geliştirilecek bir öge olarak belirlemiştir. Sanat ve Kuram, Değişen Fikirler Antolojisi adlı kitapta, Pistoletto şunları yazar: “İnsan hep kendini tanıma çabası içinde kendisini ikiz kılmaya çalışmıştır. İnsanın kendisini aynada tanır gibi bir su gölcüğünde kendi imgesini tanıması belki de yaşadığı ilk gerçek halüsinasyonlardan biriydi. Ve insan zihninin bir parçası, hep kendisinin çoğaltılmasına bağlı kalmıştır. Zaman geçtikçe, bu ikizleşme, bu iki katına çıkma süreci daha da sistemli, daha da emin şekillerde kullanılmaya başlandı. Akıl benliğinin yansımasına dayanan bir temsil yarattı. Ve sanat bu temsilin özelliklerinden biri oldu”.
Pistoletto’nun aynaya bakarken öğrendiği şey, sanat ve hayatın bir olmasıdır ve ona göre; sanat yapmak için kullanılan materyallerden biri de toplumun kendisidir. Aynayı hem bireysel hem de toplumsal kimlikle özdeşleştirmiş, bu noktada birey, toplum ve sanat gibi her şeyin aslında bir yansıma olduğunu savunarak sanki aynaya da bir ayna tutmak istemiştir.
Metafor Olarak Ayna – Burçin ERDİ ES – Dr. Öğrt. Üyesi, Namık Kemal Üniversitesi, Araştırma Makalesi
Gombrich, Ernst, Sanatın Öyküsü, İstanbul, Remzi Yayınevi, 1997.
Sanatçının Aynası , Dr. Öğr. Üyesi Mahpeyker YÖNSEL, Araştırma Makalesi, Social Sciences Studies Journal
AKP’li yıllarda çocuk politikalarının sonuçlarını incelediğimiz serinin ikincisinde odağımız evlendirilmeye zorlanan ve çalışmak zorunda bırakılan çocuklar.
Bütçede eğitime ayrılan payın azalması, 4+4+4 ile zorunlu eğitimden kopuşun kolaylaşması ve gerici kuşatmanın yaygınlaşmasıyla evlendirilmeye zorlanan çocuk sayısındaki artış arasındaki paralellik dikkat çekiyor. Ülke genelindeki yoksullaşmayla birlikte çalışmak zorunda bırakılan çocuklar arasındaki paralellik de dikkat çeken bir diğer ilişki.
Sadece eğitim denince akıllara gelen çocuklar 21 yılda yapılan politikalarla okuldan koparıldı, çalıştırılan ve evlendirilen çocuk sayısı her geçen gün daha da arttı. AKP’nin çocuklara verdiği değer önceki Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un mevsimlik işçi olduğu için okula gidemeyen çocuğa kitap verip karşılığında domates aldığı görüntülerle aklımıza kazındı. Bakanın çocuk işçiliğini meşrulaştırması bu kadarla da kalmadı, çocukların çalıştırılması, evlendirilmesi, öldürülmesi 21 yılda devlet eliyle meşrulaştırıldı.
Aslan payını ayırıyorlarmış!
İktidarın “Aslan payını ayırıyoruz” dediği MEB bütçesinin merkezi yönetim bütçesi içindeki oranı her geçen yıl erimeye devam ediyor. 2023 yılında 9,64 olan oran, 2010 yılından bugüne görülen en düşük oran oldu. Yüksek enflasyona rağmen 21 yılın en düşük 5 oranından biri 2023 yılına ait oldu. Pandemi bile MEB bütçesini arttırmak için gerekçe olmadı. Sadece asgari ihtiyaçlar dikkate alınarak ayarlanan MEB bütçesi, yıllardır yeni yatırımlar için neredeyse hiç kullanılmadı. Rakamsal olarak artış olduğu düşünülse de doğrudan eğitim hizmetlerine yönelik yatırımlar açısından bütçelerde gerçek anlamda bir artışın yapılmadığı görülmektedir. Eğitim bütçesinin milli gelire oranı OECD ortalaması olan yüzde 6’ya 21 yılda hiç ulaşamadı.
Kaynak: Eğitim Sen
İktidarın yaklaşımı: “Eğitimde asıl yük öğretmen maaşı”
MEB’in artan ama merkezi bütçe içinde sürekli daralan payının en büyük harcama kalemi önceki dönemin eğitim bakanı Ziya Selçuk tarafından “Eğitimde asıl yük öğretmen maaşı” şeklinde değerlendirilmişti. Selçuk’un “Eğitimde asıl yük öğretmen maaşı ile ilgilidir. Öğretmen maaşlarından dolayı yatırıma fırsat kalmıyor. … Yani asıl yük kira varsa kirada ve öğretmen maaşındadır. Geri kalan yük vergi yüküdür ve elektrik, su parasıdır” şeklindeki açıklaması da eğitimde zorunlu kalemler dışında harcama yapacak bütçe olmadığını ortaya koydu. MEB öğretmen maaşını öne sürse de ne gereğinden fazla öğretmen kamu görevinde, ne de öğretmenler çok yüksek maaşlar alıyor. MEB bütçesinin (2023) yüzde 78,70’i personel giderleri iken yüzde 9,18’i sermaye giderleri, 8,95’i mal ve hizmet alımı ve yüzde 3,09’u ise içinde dini vakıf ve derneklerin de olduğu kâr amacı gütmeyen kuruluşlara yapılan transferlerden oluşuyor. Devletin eğitim bütçesi her yıl azalırken halkın cebinden çıkan eğitim harcamaları her gün artıyor.
Eğitim yatırımları 21 yıl öncesinin epey gerisinde
MEB bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında yüzde 17,18 iken bu oran 2009’da en düşük oranı olan 4,57’yi görmüş, 2023’te ise 9,18’de kalmıştır.
Kaynak: Eğitim Sen
Eğitim piyasacı hale geldi, eşitlik yerini sınıfsal ayrıma bıraktı
21 yılda öğrenci ve veliler müşteri haline gelirken, eğitimde piyasalaşma arttı. Mahalleden mahalleye bile değişen eğitim kalitesi ve olanakları, kısa mesafelerdeki eğitim alanları arasında bile derin bir uçurum yarattı. Kamusal kaynakların eşit kullanımı tarih oldu. Devlet okulları işletmeye dönüştü, özellikle meslek liselerinde açılan işyerleri ile döner sermayeye para akışı eğitim adı altında öğrencilerin işgücü ile sağlanmaya çalışıldı. Kamu kaynakları özel okullara aktarıldı, devlet okulları kendi kaderine teslim edildi.
Okullaşma oranı düşüyor
Kaynak: Eğitim Sen
Okullaşma oranları açısından son on yılın en dikkat çekici verisi, ilkokulda okullaşma oranının yüzde 99,57’den yüzde 93,16’ya düşmesi, ortaokulda okullaşma oranının yüzde 95,68’den yüzde 89,84’e gerilemesidir. Lisede okullaşma oranı ise yüzde 67,37’den 53,55’e düştü. Okullaşma oranının düşmesine neden olan durumların başında çocukların ekonomik kaygılarla aile ekonomisine dahil olması ve evlendirilmesi ve bu nedenlerle okulun bırakılması ya da örgün eğitim terk edilerek açık öğretim okullarına geçiş yapılması gelmektedir.
Aile onayı ile evlendirilen kız çocuk sayısı oğlan çocuk sayısından 21 kat daha fazla
Çocuk yaşta zorla evlilikler özellikle 4+4+4 sistemi ile zorunlu eğitime vurulan darbe ile belirgin oranda çoğalmıştı. Bu artış pandemiyle birlikte daha da artmış, devlet yüz yüze eğitime geçişi uzattıkça birçok çocuk okuldan koptu. Bu dönemde sadece evlilikler değil, istismar ve şiddet de artış gösterdi, çocukların fiziki ve psikolojik iyiliklerinin takibi zorlaştı. Çocuk yaşta evlilik ve devamında gelen 18 yaş altı doğum oranları artmaya devam etse de resmi verilerde takip yapmak zorlaştı, resmi nikah yapılmayan tüm evlilikler bu verilerden doğal olarak çıkarıldı. Çocuk yaşta evlilikle gelen istismar, şiddet arttı çocukların eğitim, sağlık ve istihdam hakkı çocukların ellerinden alındı.
TÜİK’in 2022 yılı İstatistiklerle Çocuk verilerine göre, kız çocuklarının toplam resmi evlenmeler içindeki oranı yüzde 2,3. Rapora göre toplam resmi evlilik sayısı ise 561 bin 710. Resmi evlilik sayısının yüzde 2,3’ü hesaplandığında 12 bin 919 kız çocuğunun erken yaşta evlendirildiği görülüyor. Son 10 yılda resmi verilere göre toplam 302 bin 159 kız çocuğu evlendirilmiş.
2002-2021 yılları arasında TÜİK’in açıkladığı verilere göre 16 ve 17 yaşında olup aile onayı ile evlendirilen kız çocukları sayısı 731 bin 16, oğlan çocuklarının sayısı ise 34 bin 795. Aile onayı ile evlendirilen kız çocuklarının sayısı, oğlan çocuklarının sayısının 21 katı. Bu sayı 16-17 yaş ve aile onayı ile yapılan resmi evliliklerin sonucunda ede edilen veri. Resmi nikah olmayan, 16 yaş altında olan çocuklar bu verilere dahil değil. 2002 – 2021 arasında sadece 16-17 yaşında aile onayı ile evlendirilen 1 milyona yakın çocuk var.
UNFPA’nın 1993-2018 yılları arası yaptığı araştırmaya göre Türkiye’de 18-45 yaş arasındaki her 5 kadından 1’i çocuk yaşta evlendi. Çocuk yaşta evlenen her 3 kadından biri ise yine çocuk yaşta anne oldu. Yine çocuk yaşta evlenen kadınların yarısı şiddete maruz kaldı. TÜİK resmi verilerine göre her yıl binlerce çocuk anne oluyor. Bunlardan bazıları 15 yaşından küçük. Resmi verilere göre 2021 yılında 15 yaşında küçük 117 olmak üzere toplam 7 bin 190 çocuk doğum yaptı. Aynı verilere göre 2020 yılında çocuk yaşta doğum sayısı 8 bin 304, 2019 yılında 10 bin 138. Bu sayı 2019’da 152; 2018’de 187 ve 2017 yılında 273 idi. 18 yaşından küçük toplam çocuk anne sayısı 8 bin 271.
Türkiye çocuk yaşta evliliklerde Avrupa’da birinci
UNICEF’in çocuk evlilikleri 2021 raporunda Türkiye, 202 ülkenin yer aldığı 18 yaşından önce evlenen çocuk oranları listesinde yüzde 14,7 oranı ile 87. sırada yer aldı. İMDAT Derneği 2020 yılı Türkiye Çocuk Evlilikleri Raporu’na göre Türkiye, 15 yaş ve öncesinde evlenen çocuk oranı sıralamasında ise yüzde 2 oranına sahip ve Avrupa’da çocuk evliliklerinde birinci sırada. Ayrıca 25 Şubat 2021 tarihinde yayınlanan TÜİK evlenme istatistiklere göre, 2020 yılında 16-17 yaş grubundaki kız çocuklarının yaklaşık yüzde 88’i kendilerinden 4 ila 33 yaş büyük erkeklerle evlendirilmiş.
Sadece 2019’da 16 yaşındaki 11 bin 473 çocuğun yaşı büyütüldü
Adalet Bakanlığı’nın 2021 adli istatistiklerine göre toplamda cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar kapsamında 50 bin 370 dosya açılmış bunlardan 20 bin 459’u çocuklara yönelik cinsel istismar davası. 2020’de bu rakam toplam 40 bin 819 dosyada 17 bin 948, 2019’da ise 49 bin 57 dosyada 22 bin 689’u çocuklara yönelik cinsel istismar suçları olmuş. 2012’de çocuğun cinsel istismarı davalarındaki suç sayısı 17 bin 589’du.
Adalet Bakanlığı’nın 2019 yılı verilerine göre 16 yaşındaki çocuk için evlenme izni talebi ile aile mahkemelerinde açılan dava sayısı 13 bin 282. Bu davaların 11 bin 473’ü kabul edildi.
2002-2017: 440 bin çocuk istismar sonucu hamile kaldı
Eğitim Sen 2016-2017 Eğitim-Öğretim Yıl Sonu Eğitimde Cinsiyetçilik Raporu’na göre 2017 yılının ilk beş ayında en az 182 çocuk cinsel istismara maruz bırakıldı. Yine 2002’den bu yana 18 yaşın altında 440 bin çocuk maruz bırakıldığı istismar sonucu hamile kaldı. 15 yaşın altında istismara uğrayarak hamile kalan çocuk sayısı ise 15 bin 937 olarak kayıtlara geçti.
Devlet istismar vb. konularda 2017’den beri veri paylaşmıyor. Veriler çeşitli kurumlardan elde ediliyor.
Yoksulluk arttıkça çocuklar işçileşiyor
TÜİK 2022 yılı istatistiklerine göre 6 aydan büyük çocukların sadece yüzde 57,8’i süt ve süt ürünü tüketebiliyor. Yine aynı yaş grubu için her gün ekmek/makarna grubu tüketen çocuk sayısı oranı yüzde 62,4. Çocuklardan sadece yüzde 50,5’i her gün meyve, yüzde 33’ü ise sebze tüketebiliyor. 6 aydan büyük çocuklardan sadece yüzde 12,7’si et, tavuk veya balığı her gün tüketirken fasulye, nohut, mercimek gibi kuru baklagilleri her gün tükettiği belirtilen çocukların oranı yüzde 10,9.
TÜİK’e göre son 1 yılda sinema ve/veya tiyatroya giden 6-17 yaş grubundaki çocukların oranı yüzde 39,1 oldu. Çocuklar bu etkinliklere katılamama sebebi olarak yüzde 40,1 oranında, ailelerin maddi olarak bu etkinlikleri karşılayamamasını gösterdi.
Yaş grubu 15-17 olan çocuklarda işgücüne katılma oranı yüzde 18,7 oldu
TÜİK Hanehalkı İşgücü Araştırması 2022 yılı sonuçlarına göre 15-17 yaş grubundaki çocukların işgücüne katılma oranı yüzde 18,7 oldu. İşgücüne katılma oranı oğlan çocuklar için yüzde 27, kız çocuklar için yüzde 10. 2021 yılı verilerine göre çocukların işgücüne katılma oranı yüzde 16,4, 2019 sonuçlarına göre; 5-17 yaş grubunda çalışan çocuk sayısı 720 bin kişi olup çalışan çocukların yaklaşık yüzde 20’si 14 yaş ve altında. Yine 2019’daki verilere göre çalışan çocukların yüzde 34,3’ü eğitime devam etmedi. 5-14 yaş grubundaki çalışan çocukların yüzde 71,9’u, 15-17 yaş grubunda çalışan çocukların ise sadece yüzde 64,1’i çalışırken eğitime devam etti.
Sadece MESEM’e kayıtlı 1 milyon 326 bin 357 çocuk işçi var
1 gün okul 4 gün iş sloganıyla lise eğitimi boyunca sermayeye teslim edilen çocukların sayısı 1 milyon 326 bin 357 oldu. Sadece SGK verilerine göre çırak ve stajyer adı altında çalışan çocuk sayısı 2 milyon. Bu alanda da devlet tarafından nitelikli bilgiler sunulmuyor. Sadece bir yıl içinde 15-17 yaş çocuk işçi sayısının önceki yıla oranla yüzde 2,3 arttığını görüyoruz. Sigortasız çalışan çocuklar, kayıt dışı çalışan mülteci ve göçmen çocuklar bu verilere dahil değil. En son 2009 yılında elde edilen TÜİK’in 720 bin çocuk işçi verisi göçmen, mülteci, kayıt dışı çocuk çalışanlar da eklendiğinde Türkiye’de milyonlarca çocuk işçi olduğu anlaşılıyor.
Son 10 yılda en az 616 çocuk iş kazası sonucu öldü
İSİG Meclisi 2022 verilerine göre 14 yaş ve altı 211, 15-17 yaş 405 olmak üzere son 10 yılda en az 616 çocuk çalışırken hayatını kaybetti. İSİG verilerine göre 2018-2022 yılları arasında iş cinayetleri sonucu ölen 14-17 yaş arası çocuk sayısı ise en az 330. İSİG Meclisi iş cinayetleri raporlarına göre; 2013 yılından bugüne geçen on yılda en az 616 çocuk çalışırken hayatını kaybetti. Bu çocukların 96’sı kız 520’si oğlan. 4’ü 4 yaşında, 5’i 5 yaşında, 4’ü 6 yaşında, 5’i 7 yaşında, 12’si 8 yaşında, 12’si 9 yaşında, 24’ü 10 yaşında, 13’ü 11 yaşında, 32’si 12 yaşında, 39’u 13 yaşında, 61’i 14 yaşında, 87’si 15 yaşında, 123’ü 16 yaşında ve 195’i 17 yaşında. SGK kayıtlarına göre; 2013-2021 yıllarını kapsayan 9 yılda 102 çocuk çalışırken hayatını kaybetti. Bu çocukların 3’ü kız 99’u oğlan. 4’ü 14 yaşında, 7’si 15 yaşında, 35’i 16 yaşında ve 56’sı 17 yaşında.
Zaman akıp gider… İnsan bu hayattan geçerken nice mevsimleri ve nice baharları da beraberinde yaşar. Belki farkındadır, belki de bilincinde değildir ama kaç kez kim bilir bir ağacın çiçek açışına şahitlik etmiştir, kaç kez yeşeren tabiatın şenlenmesine tanık olmuştur. Zaman ve hayat hızla geçerken içerisine nice mutluluk, nice hüzün ve nice beklenti sığdırmışızdır. Her ne olursa olsun hayallerimizi ise hep başka baharlara taşımasını bildik. Çünkü bahar bizi sevindirendir, umuttur bir nevi. Bahar, bizler için yepyeni heyecanlar, yepyeni beklentiler demektir.
Baharın gelişiyle bahçeler yeşillenir, tabiat canlanır sanki şarkı söylemeye başlar. Kuşlar ve tüm yaratılmışlar buna eşlik eder. Kıştan çıkan tabiat, bahar ile yeniden sanki taze bir ruh kazanır. İşte bu nedenle baharın gelişine kayıtsız kalmak imkânsızdır. Toplumumuzda ve binlerce yıl öncesinde bile baharın gelişi çeşitli ritüeller ile kutlanmaktadır. Onlardan biri de bugün olan, Hıdırellez. İslam’da Hıdırellez, İslam öncesi Şaman Türk inanışlarında Bahar Bayramı, Rum Ortodokslar’da Aya Yorgi Günü, Katolikler’de Aziz George Günü olarak anılır ve hatta milattan önceki tarihlerde, Sümerlerde bile kendisini gösteren kutsal ve değerli bir gün olarak karşımıza çıkar.
İsim olarak Hızır ve İlyas’ın buluştuğuna inanılan gündür. Hızır, Kuran-ı Kerim’de; “Kullarımızdan bir kula katımızdan rahmet vermiş ve yine O’na tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” olarak bahsedilen, Hz. Musa’nın yol arkadaşı ve bir nevi mürşididir. Hızır, hepimizin bildiği gibi zor anlarda aniden ortaya çıkan, herkese yardım eden mistik bir kişiliktir. Yemyeşil giyinir ve bastığı yerler de yeşile bürünür. Hızır, peşinden baharı da sürükler getirir gittiği yerlere. İlyas ise semavi dinlerin tümü tarafından varlığı kabul edilen, Hz. Musa sonrası dönemde İsrail Krallığı’na gelen peygamberlerden biridir. Tevrat’ta bahsedildiği üzere İlyas da Hızır benzeri özellikler taşımaktadır. Özellikle Tevrat’ta İlyas’ın kuraklık dönemlerinde bereket getirici yağmurlar yağdırması, ekinlerin artması gibi doğayı canlandıran olaylara vesile olduğu bilinmektedir. İşte Hızır ve İlyas; bu iki kudretli ve mistik kişinin buluşması bugünkü Hıdırellez inancını doğurmuştur. Tabi bu inanış, İslam öncesi Türk paganizminde de mevcuttur. Hızır bir nevi bizim ruhumuzun içinde bulunan güçtür. Henüz ortaya çıkmamış ve farkına pek varılmamış olan güç, İlyas ise nûr’dur, aydınlıktır. Gücün ve ışığın birleşmesidir Hıdırellez.
Gök bilimi açısından da Hıdırellez’in anlamı çok eski tarihlere kadar uzanır. Zira Ülker Takım Yıldızı’nın görünmeye başladığı tarihtir Hıdırellez. Başta Sümerlerin olmak üzere Türklerin, Yahudilerin ve daha nice medeniyetin en eski ve kadim kozmolojik figürü olan altı köşeli yıldız Heksagram (Davud Yıldızı) işte bu Ülker Yıldızı’nın işaretidir. Homeros’tan Hayyam’a kadar tarihte pek çok büyük şahsiyet, Arapların Cahiliye döneminden İran’a, Antik Yunan’dan İsrâiliyat’a kadar bu geniş coğrafya Ülker’den “Yedi Kız Kardeş” olarak bahseder. İşte Hıdırellez bir yandan da; Mehmet Akif’in “Yedi Kandilli Süreyya” dediği ile Yunan mitolojisinde Pleiades “Yedi Kız Kardeş” olarak da bilinen yedi yıldızlı küme olan Ülker’in gökyüzünde kendisine yer bulmasının da kutlanışıdır ayrıca. Orta Asya kültürlerinde Ülker’i şekil olarak uzun saçlı bir Türk Alp’ine benzetirlerdi ve güzel Venüs (Zühre) ile Alp buluşunca “bahar” geldi derlerdi.
Doğa Ana’ya ve şaman kökenli inanışlara çokça sahip olduğumuz için biz baharın gelişiyle sevinci, ruhsal temizlenmeyi, arınmayı ve yenilenmeyi kutluyoruz aslında. Orta Asya Türkleri baharın gelişiyle arınmaya girer, kendilerini günahlardan, kötü ruhlardan uzak tutarlardı. Bahar, yeni bir kapıdır. Baharın gelişi doğanın uyanışıdır. Doğa nasıl ki arınıp yeni çiçeklere, yeni yeşilliklere bürünüyorsa, insan da doğa gibi kendi ruhu üzerindeki eski kıyafetleri çıkarır ve doğaya ayak uydurur vaziyette kendini arındırır.
Hıdırellez’de en çok bilinen ritüellerden biri ateş yakıp üzerinden atlamaktır. Bu uygulama, kötü ruhlardan arınma, günahlardan uzaklaşma, bahara yani yeni döneme daha hafif daha temiz olarak girme maksadıyla yapılır. Bunun yanı sıra, gül ağacına çaput bağlamak, dileklerde bulunmak, toplu yemek ziyafetleri, kırlara (Hıdırlık) çıkıp eğlenmek, evlenmek veya ev almak için çeşitli ritüeller yapmak da Hıdırellez gecesi yapılan ve eski Türk inanışlarından devam eden uygulamalardan bazılarıdır.
Ve gelelim Hıdırellez inancının tarihte ilk sahneye çıktığı yere; Sümerlere. Aşk Tanrıçası, Ana Tanrıça İnanna ve eşi Tanrı Tammuz arasında geçen hikâyeye göre; Ana Tanrıça İnanna, Tanrı Tammuz’u cezalandırır ve Tammuz senenin altı ayını yeryüzünde, altı ayını da yeraltında geçirmek zorunda kalır. Tammuz bitki tanrısıdır, doğanın kalbidir. Tammuz da yukarıda bahsettiğimiz üzere tıpkı Hızır gibi, bastığı yerleri yeşertir. Tammuz’un adım attığı yerlerde çiçekler açar, doğa şenlenir. İşte bu altı ay yeraltında kaldıktan sonra yeryüzüne çıkacağı tarih, Hıdırellez günüdür. Bugün, Hıdırellez’de tekrardan Tammuz yeryüzüne çıkar.
Yeryüzüne çıkması ile bahar gelmeye başlar. Doğa hareketlenir, ağaçlar yeşermeye başlar, kuşlar şarkı söylercesine bu durumu kutlamaya başlar. Tammuz yeryüzüne çıktıktan sonra tarihteki ilk resmi evlilik gerçekleşir ve Tanrıça İnanna ile düğünü olur. Hem baharın gelişi hem de Tammuz’un evliliği ile doğa üzerinden o kuruluğu atar. Tabiat şekil değiştirir. Ekinler bereketlenir. İnsanlar yiyecek nimetlerin artışını seyreder. Halk coşku içerisindedir. Bunu bir şenlik gibi kutlamaya başlarlar. Toplanırlar, yemek hazırlarlar, dans ederler. Yeşillikler içerisinde şimdilerde mesire alanlarına çıkıp eğlenilmesi gibi eğlenceler düzenlerler. Çünkü Tammuz yeryüzündedir. İnanna mutludur, Ana Tanrıça eşine kavuştuğu için insanlar da mutludur. Her ikisi de doğayı bereketlendirir.
Mitolojik açıdan biraz daha değerlendirmek gerekirse eğer; İnanna, sembol olarak Zühre yani Venüs yıldızını temsil eder. Zaten Babil’de ismi İştar (Star) adıyla anılırdı. Sembolü ise; altı veya sekiz köşeli yıldız! Ve Asur’da bu yıldız yerini gül sembolüne bırakır. Hıdırellez’de sadece gül ağacına dilekte bulunmak, işte bunun bir ufak örneği sadece. Bir başka örneğine enteresan bir şekilde Âşık Veysel’in bir şiirinde denk geliyoruz. Şöyle yazmıştı;
Mecnun’um Leyla’mı gördüm Sandım ki Zühre yıldızı Bilmem hangi burç yıldızı Ben bu sırra eremedim
Ve son nefes; Zühre, Venüs yıldızının Arapça adı. Sümer Tanrıçası İnanna, yukarıda söylediğimiz üzere Venüs yıldızını simgeliyor. İnanna’ya Mecnun gibi çoban olan Tanrı Tammuz âşık oluyor. Yani bizim Leyla ile Mecnun hikâyelerinin asıl kaynağı!
Daha ileri gidersek Âşık Veysel’e de Onu koyana da ayıp olur. Zira sevgilinin büyülü bakışları bizleri deler de geçer.
Kısaca; hangi dine, hangi inanışa sahip olursanız olun; Hıdırellez tüm inançların ortak değerlerinden biri olmaya devam edecektir. Bahar’ın gelişi hepimizin günü, Hıdırellez beş bin yıldan beridir hepimizin bayramı. Aylardan Mayıs, günlerden Hıdırellez; gününüz hep güneşli talihiniz hep bol olsun. Hızır gününüz kutlu olsun.
Düzce Üniversitesi Akçakoca Bey Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekan Vekili Ayfer Gedikli’nin akademik ve idari personele mobbing uyguladığı yönünde deliller sunulsa da kendisine herhangi bir soruşturma açılmamasına ve mobbinge uğradığı için şikayette bulunanlara soruşturma açıldığına dair Sendika.org haberine Küçükçekmece 3. Sulh Ceza Hakimliği tarafından erişim engeli getirildi.
Gedikli hakkında TBMM Kamu Denetçiliği Kurumu’na (KDK) yapılan başvuru sonrasında tavsiye niteliğinde ‘soruşturma açılması’ yönünde karar verdi. KDK, mobbinge dair yapılan başvuruların somut delil olmasa bile şüphe uyandıran nitelikte olması halinde bile soruşturma açılması gerektiğinin altını çizerek üniversite yönetiminin kararını hukuka aykırı buldu.
İlgili ombudsman kararına taraflara bir bildirim yapılmazken Gedikli, haberimiz hakkında ‘kişilik haklarına saldırı’, ‘küçük düşürücü’ gibi suçlamalarla mahkemeye başvurdu. Gedikli ayrıca konuyla alakası olmamasına rağmen ‘yurt dışında yayın yaptığımızı’ iddia etti.
İlgili KDK kararına buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.