Düzce Üniversitesi Akçakoca Bey Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde akademik ve idari personele mobbing uygulayan dekan vekili Ayfer Gedikli, üniversite yönetimine çok sayıda delille şikayet edilmesine rağmen soruşturma mobbing yaptığı iddia edilen kişiye değil mobbingi şikayet edenlere açıldı.
Üniversite yönetimi tarafları dinlemeden, somut delilleri incelemeden idari soruşturma başlatılmasına yer olmadığına karar verdi. Mobbing uygulayanların herhangi bir soruşturmaya tabi tutulmadığı Düzce Üniversitesi’nde mobbinge uğrayan ve Gedikli hakkında şikayette bulunan öğretim elemanlarına disiplin soruşturması açıldı.
Kamu Denetçiliği Kurumu’ndan tavsiye kararı
Mobbinge uğrayan öğretim elemanıları TBMM Kamu Denetçiliği Kurumu’na (KDK) başvurdu. Başvuru sonucunda KDK, Düzce Üniversitesi Rektörlüğü’ne mobbing yapan kişi hakkında gerekli inceleme ve soruşturmaların yapılması, yönünde bir tavsiye kararı verdi. İlgili kanun uyarınca üniversitenin gerçekleştirdiği işlemlerin 30 gün içinde KDK ve başvuruyu yapan kişiye bildirilmesi zorunlu. İlgili ombudsman kararına buradanulaşılabilir. Ancak ombudsmandan hala bir bildirim alınamadığı belirtildi.
İlk mobbingi değil
Dekan vekilinin iki öğretim elemanını farklı zamanlarda odasına çağırıp, makam üstünlüğünü kötüye kullandığı, bağırıp çağırdığını kadro tehdidi ile baskı yaptığını kendi lehine kağıt imzalattırdığı da iddialar arasında. Farklı bölümlerdeki öğretim elemanlarına da mobbing uygulandığı ve bazı öğretim elemanlarının maruz kaldıkları mobbingden dolayı terapi almak zorunda kaldığı da ifade edildi.
Beş yıl önce “kadın kadını savunur” diyerek yaptığımız çağrıyı, yaşamakta olduğumuz olağanüstü politik koşulları dikkate alarak bir kez daha yineliyoruz:
Bu memlekette seçimin hiçbir zaman sandığa sığmadığını biliyoruz, değiştirme irademize ve gücümüze sahip çıkıyoruz! Bu olağanüstü süreçte “seçmenler” olarak değil, diktatörlük rejimini değiştirme iradesine ve kararlılığına sahip bir mücadelenin gücüyle konuşuyoruz! meşruluğunu kaybetmiş bir rejime karşı itaatsizliğin meşru gücünü de biliyoruz. Bu yüzden erkek şiddetine, İslamcılığa, emek sömürüsüne karşı mücadele içinde ördüğümüz feminist-öz savunma ağlarımıza ve mücadele ortaklıklarımıza, en çok bu tarihsel kırılma anında ihtiyacımız olduğunu vurguluyoruz. Diktatörlüğe karşı öz-savunma meşrudur; feminist öz bilincimizle, amasız ve fakatsız, yaşadığımız şiddetin ve yıkımın failini açıkça suçluyoruz! AKP , bedenimizi ve ülkemizdeki her bir toprak parçasını sömürü ve rant alanı haline getiren; insan hayatını, hayvanları, doğayı kendi kar merkezli soygun sistemine tabi kılan; bizleri aileye hapsetmeye, dini baskılar, ekonomik şiddet ve zor aygıtlarıyla zapt-u rapt altına almaya çalışan patriyarkal kapitalist barbarlığın cisimleşmiş iktidarıdır.
Suçluyu durdurmaya, hesap sormaya çağırıyoruz!
Karanlık cephenize pabuç bırakmıyoruz! Unutmuyoruz ve affetmiyoruz! Hele hiç mi hiç helalleşmiyoruz! Soracağımız hesaptan, geri alacağımız haklardan, yaşayacağımız hayatlardan, kuracağımız kentlerden ve ülkeden, geleceğimizden ve dünyamızdan vazgeçmiyoruz! Elimizdeki tüm mücadele ve öz savunma araçlarını kullanarak hayatımızı ve haklarımızı savunacağız! Bu karanlık cepheye hayatımızın tek bir kırıntısını bile vermeyeceğiz, hukuk ve insanlık dışı yöntemlerle elde ettikleri görkemli servetlerle, hepimiz için yaşanabilir kentler, umutlu bir ülke ve gelecek inşa edeceğiz!
Bu kavganın öznesi biziz, bu yüzden bu kavgada hiçbir güce hayatımızı teslim etmeyeceğiz; mücadelemizi ve irademizi delege etmeyeceğiz, hayatlarımızdan, haklarımızdan, arzularımızdan, birbirimizden vaz geçmeyeceğiz. Piyasacı, gerici, kadın düşmanlarının iktidar hesaplarının altında ezilmeyeceğiz; İstanbul Sözleşmesini bile tereddütsüz imzalayacağız diyemeyen bir muhalefetin çizdiği hareket sınırlarının içine sıkışmayacağız; sol, sosyalist, devrimci muhalefetten seçim sürecini toplumsal-politik bir itaatsizlik dalgasına dönüştürmek için aldığı veya almadığı sorumluluğu beklemeyeceğiz; biz kadınlar kendimiz adına, kendimiz için, hep birlikte harekete geçeceğiz. Seçimlerde sonuç ne olursa olsun kadın düşmanı polikalarla mücadele etmeye devam edeceğiz! Ne istediğimizi çok iyi biliyoruz:
-İstanbul Sözleşmesi -6284 -Erkek şiddetine karşı cezasızlığın son bulması -Çocuklara yönelik her türlü istismar ve suçun son bulması -Başta gösteri ve örgütlenme hakkımız olmak üzere tüm demokratik-politik haklarımız; diktatörlüğün baskı politikaları yüzünden cezaevlerinde bulunan tüm tutsakların serbest bırakılması -Güvenceli ve insanca-eşit koşullarda istihdam, kocadan ve babadan bağımsız sosyal güvence, bakım emeğinin tanınması ve bakım yükünün toplumsallaştırılması, sağlık ve eğitim haklarımız başta olmak üzere tüm temel toplumsal- haklarımızın güvence altına alınması -Doğa yağmasının son bulması, finansallaştırılmış ve her türlü doğal afet karşısında güvencesiz hale gelen ve toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren kent-konut modelleri yerine afetlere karşı güvenli, erkek şiddetine karşı korunaklı sosyal konut-kent modelleri -Depremden etkilenen milyonlarca insanın piyasa koşullarında sefalete terk edilmemesi; yeniden borçlandıkları bir hayatta kalma mücadelesine mahkûm edilmemesi; depremde yaşanan yıkımın ve toplumsal kıyımın tüm sorumlularının yargılanması ve depremden etkilenen herkesin kaybının karşılanması için yağmalanan servetlerin kamulaştırılması, sermayenin vergilendirilmesi; devletin deprem bölgesinde, gönüllülerin, kadınların sırtına yıktığı tüm toplumsal sorumluluklarını yeniden üstlenmesi. Deprem bölgelerinin halkın söz ve karar sahibi olduğu bir süreçle yeniden inşasına kadar bölgede kalanlara acil ve ücretsiz konteynır, hijyen ürünleri, erişilebilir sağlıklı su ve gıda, tuvalet, duş, yaşlı ve çocuk bakımevleri, yemekhaneler, çamaşırhaneler, sağlık ve eğitim hizmetleri sağlanması, erkek şiddetine karşı önleme, müdahale ve koruma mekanizmalarının acilen kurulması; enkaz çalışmalarının oluşturduğu tehlikelerin ortadan kaldırılması,
Tüm kadınları, evde, sokakta, işte, okulda, sandıkta, çadırda, nerede olursak olalım birbirimizin hayatına sahip çıkarak, diktatörlük rejimini ülkemizden ve hayatımızdan def eden, patriyarkal kapitalizmin yerine yaşam merkezli yeni bir toplumu yaratan kurucu bir güç olarak örgütlenmeye çağırıyoruz.
Önümüzdeki 1 Mayıs’ta yoksullaşan, emeği, bedeni sömürülen, bakım yükü ile ezilen kadınlar olarak feminist kortejde buluşuyoruz.
Halkevci Kadınlar; deprem bölgesinde kadınlar, LGBTİ+’lar ve çocuklar için alınması gereken acil önlemlere dair taleplerini açıkladı. Son talepte İstanbul Sözleşmesi’nin başta deprem bölgeleri olmak üzere tüm ülkede uygulanması gerektiği ifade edildi.
Halkevci Kadınlar deprem bölgesinde kadınlar, LGBTİ+’lar ve çocuklar için acil alınması gereken önlemlere ilişkin taleplerini şöyle açıkladı:
Kadın hastalıkları ve doğum hizmetlerinin ücretsiz ve nitelikli verileceği sağlık kurumları bir an önce işler hale getirilmelidir.
Hamile ve emziren kadınların sağlık hizmetlerine erişimi mümkün olduğunca bulundukları yerde ve ücretsiz sağlanmalıdır, bunun için gezici sağlık ekipleri oluşturulmalı, olanların sayısı arttırılmalıdır.
Afet bölgelerinde istenmeyen gebeliklerin ve cinsel yolla bulaşan hastalıkların önlenmesi, kadınlarda hijyen sorunu nedeni ile sık görülen vajinal enfeksiyonların tedavisi için gerekli kondom, doğum kontrol ve ertesi gün hapları, ilaç ve kremler temin edilmeli, tüm kadınlar ve LGBTİ+’ların erişimi sağlanmalıdır.
Kadınların psikososyal destek alabileceği ulaşılabilir sağlık birimleri oluşturulmalıdır.
Depremden sonra göç etmek zorunda kalan kadınlar, çocuklar ve LGBTİ+’lar için gittikleri illerde psikososyal destek sağlanmalı, temel ihtiyaçları giderilmeli, ihtiyaç doğrultusunda hukuki destek sağlanmalıdır.
Kadınların hak ihlallerine karşı başvuru yapabilecekleri çok dilli acil önlem merkezleri açılmalıdır.
Şiddete karşı destek alabilecekleri ŞÖNİM’e başvuru imkanı sağlanmalı, kadın sığınma evleri açılmalıdır.
Bakım emeği kolektifleştirilmeli; ortak çamaşırhaneler, aşevleri, kreşler, yaşlı bakımevi ve rehabilitasyon merkezleri açılmalıdır.
Geçici barınma alanları başta olmak üzere deprem bölgelerinde kadınların güvenliği için gerekli aydınlatma sağlanmalıdır.
Kadınların kendini güvende hissedebilecekleri, özbakımlarını yapabilecekleri, yaşam alanlarında söz sahibi olabilecekleri nitelikli ve sağlıklı barınma alanları yaratılmalıdır.
Kadın sağlığı ve güvenliği için deprem bölgesindeki seyyar tuvalet ve duş kabini sayısı arttırılmalıdır.
Kürtaj hakkına erişim ücretsiz ve acil sağlanmalıdır.
Şiddet sonrası hayatta kalanların hangi destek mekanizmalarına erişebilecekleri acilen açıklanmalıdır. Bu vakalara ilişkin veri tutulmalıdır.
Ayrımcılık nedeniyle desteklere erişemeyen kadınların ve çocukların anadilde destek alabilecekleri merkezler kurulmalıdır.
Hayatta kalan engelliler, deprem nedeniyle engelli duruma gelenler ve bakıma muhtaç hasta ve yaşlılar için bakım merkezleri açılmalıdır.
İstanbul Sözleşmesi başta deprem bölgeleri olmak üzere tüm ülkede uygulansın!
Hem ekofeminizm hem vegan feminizm kadınların, doğanın ve hayvanların üzerindeki ataerkil kapitalist baskının nasıl ortak sömürü hikayeleri ortaya çıkardığını yıllardır tartışıyor. Üstelik bunu, sadece bu akademik çalışmaların ya da bu düşüncelerin etrafında gelişen aktivist hareketlerin ışığında değil, gündelik yaşantılarımızda karşımıza çıkan örneklerden de anlayabiliriz. Nitekim Gina ve Dina’yı rahatça öldüren, Karaburun kumsalına düşünmeden beton döken, hayvanların yaşam alanlarına saldırıp onları öldüren, kadınların yaşamı üzerinden pazarlıklar yapan tastamam aynı sistem değil mi?
İstanbul Sözleşmesini tırnaklarıyla kazıyarak elde eden bu coğrafyanın kadın hareketi, Osmanlı’dan günümüze Ermeni, Kürt, Rum, Türk, Yahudi, Alevi kadınların bir arada yürütülen bir mücadele tarihine sahip. Dernek ve basın ile başlayan, lobi çalışmalarından sokak eylemlerine taşan feminist mücadelenin kazanımlarından biri olan İstanbul Sözleşmesi, tahrik indirimi gibi yollarla uygulatmayan bir yönetimin imzasıyla geçersiz sayıldı. Aynı imza, kanal İstanbul projesine de atıldı. Yani tek bir imzayla hem kadının hem doğanın katli normalleştirildi.
Aynı şekilde Kuzey Ormanları ve diğer doğal alanları tehdit eden, yok eden bu zihniyet, hiçbir savunu hareketinin sesini dinlemiyor. Öyle ki Kuzey Ormanları Savunması, yıllardır doğanın sömürüsünü, yanlışları ve mücadeleyi gündeme taşıyor ama ne yazık ki buradaki mücadele de yok sayılıyor ve burası da rant ile yok ediliyor.
Tahakkümün kaderdaş eylediği bir başka tür de hayvanlar. Doğal alanlara insan müdahalesiyle yaşam alanları daraltılırken av ihaleleriyle ölüme gönderiliyor. Her ne kadar iptal kararları alınmış gibi görünse de yeni ihaleler ile hayvanların spor adı altında öldürüldüğü bir düzen kuruluyor.
Benzer düzen kadınlar için de yaşam hakkını, özgürlüğünü görmezden gelen farklı bir plan yapıyor. Türcülük ve cinsiyetçilik işte tam da burada kesişiyor. Avcılık ihaleleriyle hayvanların yaşam hakkı nasıl umursanmıyorsa 6284 Sayılı Kanunu kaldırmak üzerine yapılan pazarlık da kadının varlığını, özgürlüğünü umursamıyor. Bunlar hep iç içe mevzular ve ardı ardına geliyor. Kadının, doğanın ve insan olmayan hayvanların üzerindeki tahakküm, sömürüyü ve şiddeti normalleştirirken tüm özgürlükleri pazarlık konusu yapabiliyor.
Yüzyıllardır süren ataerkil kapitalist ve insan üstünlüğüne dayanan bu sistem elbette ki iktidar değişikliğiyle ortadan kalkmaz ama seçime giden bizlerin sanıyorum ki şunu düşünmesi gerekiyor. Haklarımızı savunmamız, derdimizi anlatmamız için daha demokratik bir ortama ihtiyacımız var. Anca o zaman kadınların gasp edilen haklarını, talan edilen doğayı, hayvanların bizden aşağı olmadığını sesimiz kısılmadan anlatabiliriz. Aksi takdirde bizi neyin beklediğini muhaliflerin idam edildiği, kadınların zehirlendiği İran’dan, oy kullandığı için parmağı kesilen Afgan kadınlardan, kız çocukları okusun dediği için vurulan Malala’dan hepimiz tahmin edebiliyoruz.
“Kimseyi Arkada Bırakmadan: Batı Karadeniz’de İklim Hareketinin Güçlendirilmesi” projesi kapsamında gerçekleştirilecek İklim Okulu ve forum etkinlikleri ile yerel yönetim, sivil toplum, devlet kurumları ve halk, iklim adaleti için bir araya gelecek.
Yeşil Düşünce Derneği, 2009 yılından beri iklim krizi ve sebepleri ile iklim krizini önlemek için çözüm önerileri, iklim afetleri ve etkileri ile iklim adaleti konularında çalışmalar yürütüyor. 2021 yılının Ağustos ayında Kastamonu’da meydana gelen sel felaketinin Bozkurt ilçesinde yarattığı tahribat ve bunun iklim adaleti bağlamında değerlendirilmesine yönelik saha çalışması ve rapor sunumu gerçekleştirmişti. Bu sene, bölgedeki iklim afetleri konusunda çalışmalarını derinleştiren dernek iklim krizinin sonucunda medyada gelen afetlere karşı kırılganlığı giderek artan Batı Karadeniz Bölgesi’nde, iklim krizi ve iklim adaleti konularının görünürlük kazanmasına destek olmak için Fransız Büyükelçiliğinin desteği ile “Kimseyi Arkada Bırakmadan: Batı Karadeniz’de İklim Hareketinin Güçlendirilmesi” projesini yürütüyor.
Nisan sonunda Batı Karadeniz’e ‘İklim Okulu’ için çağrı
Proje kapsamında 29 Nisan’da Zonguldak’ta, 30 Nisan’da Kastamonu’da, birer gün sürecek bir ‘İklim Okulu’ gerçekleştireceğini duyuran dernek, yerel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve halkın katılımını önemsediklerini belirtiyor.
Kastamonu ve Zonguldak’ta iklim krizine adaptasyon ve dayanıklılık kazanma süreçlerinde sivil toplumun katılımının sağlanmasına destek olması planlanan proje ile, sivil toplum ve yerel yönetim paydaşlarının iklim krizi ve etkilerine dair bilimsel verilerin paylaşılması da amaçlanıyor.
Projede, hak temelli sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin ve yerel yönetimlerin iklim değişikliği adaptasyonu ve dirençliliği konularında iş üretmesinin, iklim adaleti konusunda bilgi ve deneyim aktarımı sağlanmasının önemi vurgulanıyor.
29 Nisan’da Zonguldak TMMOB Makine Mühendisleri Odası’nda, 30 Nisan 2023 Kastamonu Ticaret ve Sanayi Odası’nda, 10:00 – 17:30 saatleri arasında gerçekleşecek İklim Okulu’na katılmak isteyenlerin başvuru formunu doldurması yeterli.
Proje hakkında detaylı bilgi edinmek ve için derneğin sosyal medya hesapları takip edilebilir veya derneğin internet sayfası ziyaret edilebilir.
Batı Karadeniz’de İklim Değişikliği ve Etkileri
İklim değişikliği Akdeniz Bölgesinde kendini yangınlarla gösterirken, Karadeniz’de aşırı yağış ve sel felaketleri olarak gözleniyor. 2021’de Kastamonu’da, 6 Şubat depremlerinden sonra Şanlıurfa’da yaşanan sel felaketi gibi felaketlerin ana kaynağı, iklimin değişmesi sebebiyle ortaya çıkan sıcak dalgaları ile gelen kuraklık ve sonrasında gerçekleşen aşırı yağışlardır. Ormanlık alanlarla tarım arazilerinin tahribi, dere yataklarının daraltılması ve betonlaştırılması, dere yataklarında kentleşme gibi insan kaynaklı eylemler, aşırı yağışların felakete neden olmasını sağlar. Değişen iklim, gerçekleşen sel ve kuraklık gibi afetlerin sıklığını arttırarak toparlanma süresini daraltır.
2019’da planlama yapıldı ancak sonuç görülmedi
Aşırı yağışlara ve kuraklığa dayanıklı kent planlamaları ile doğru arazi ve havza kullanımı ile onarıcı planlamalar yapılarak felaketlerin boyutları, can ve mal kaybı en aza indirilebilir.
Avrupa Birliği tarafından finanse edilen ve tek yararlanıcısı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olan İklimİn projesi kapsamında ‘İklim Değişikliğinin Bilimsel Temelleri ve Türkiye’ye Etkileri’ adlı çalışma gerçekleşti. Bu çalışma ardından Bakan Murat Kurum 12 Temmuz 2019 tarihinde ‘Karadeniz Bölgesi İklim Değişikliği Eylem Planını’ kamuoyu ile paylaştı ve basın açıklamasında, ‘6 ay içinde tüm hazırlıkların tamamlanacağını ve kamuoyu ile paylaşılacağını’ bildirdi (https://www.youtube.com/watch?v=hDbs9lg1M1I). Ancak üzerinden 2 sene geçtiği halde hiçbir plan yürürlüğe konmadan sel Kastamonu’yu vurdu. Adı Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı olarak değişen bakanlık sayfalarında ya da çalışmaları arasında, iklim eylem planı çalışmaları hala kamuoyu ile paylaşılmış değil.
Hasta kadın mahpusların sağlık ve yaşam hakkı için çalışmalarına devam edeceğini açıklayan Aysel Tuğluk İçin Bin Kadın Kampanya grubu, “Bu kampanya için yola çıktığımızda söylediğimiz söz halen gereğini koruyor, hasta mahpusların göz göre göre ölüme mahkum edilmesine izin vermeyeceğiz çünkü biz yaşamı, yaşam hakkını savunuyoruz” diyerek 21 Mart’ta açıklama yapmıştı. Şimdi, seçim sürecinde hasta mahpusların durumunun gündemine alınması için tüm muhalefet partilerine açık mektup yayımlayan kadınlar “Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinde, siyasi partilerin ve ittifakların olduğu kadar tek tek adayların da gündeminde hasta tutsaklar konusu olmak zorundadır” diyerek çağrı yaptı.
Hasta tutsakların tahliyesinin seçim bildirgelerinin ve yargı reformuna dönük çalışmaların bir parçası olması gerekliliğini vurgulayan kadınlar, tüm siyasetçileri hasta tutsakların yaşama hakkına sahip çıkmak için gereken tüm tedbirlerin alınması konusundaki planlarını kamuoyuna açıklamaya davet etti.
Kadınların mektubunun tamamı şöyle:
“Bizler hasta kadın mahpusların sağlık ve yaşam hakkı için mücadele eden bir grup kadınız. Türkiye’deki cezaevlerinde birçoğu ağır hasta olan yüzlerce mahpus var. İnsan Hakları Derneği Merkezi Hapishane Komisyonu verilerine göre, Nisan 2022 itibari ile cezaevlerinde 651’i ağır olmak üzere 1517 hasta mahpus bulunuyor. Sadece 2021 yılı içinde, yedisi infaz ertelemelerinden kısa bir süre sonra olmak üzere en az 59 hasta mahpus yaşamını yitirdi.
Bizler hasta siyasi tutsaklardan biri olan Aysel Tuğluk’un sağlık durumunun hızla kötüye gittiği bir dönemde, 2022 yılı başında, Aysel Tuğluk İçin 1000 Kadın kampanyasını başlattık. Aysel Tuğluk şahsında, birçoğu ağır hasta olan yüzlerce diğer hasta tutsağın evinde ve sevdiklerinin arasında yaşama ve tedavi görme hakkını savunmak için yan yana geldik.
Aysel Tuğluk Türkiye’de mücadele eden ve dünyanın farklı yerlerinden bu mücadeleye destek veren kadınların emeği ve çabasıyla, artık cezaevinde değil. Fakat bu kampanya için yola çıktığımızda söylediğimiz söz hâlâ geçerliliğini koruyor; hasta tutsakların göz göre göre ölüme mahkum edilmesine izin veremeyiz!
Herkesin sağlıklı yaşama hakkı vardır ve bu hakkın savunulması hepimiz için önemlidir. Cezaevlerinde yaşama hakkı korunmuyorsa ve tehdit altındaysa, demokrasi ve insan hakları askıya alınmışsa, dışarıda da özgür ve demokratik bir yaşam sürdürülemez.
Yirmi yıllık AKP iktidarının yaşamı ve yaşatmayı öncelemediği, yurttaşların sağlıklı ve güvenli biçimde yaşamasına yönelik tedbirleri hiçbir şekilde almadığı gerçeğiyle, 6 Şubat 2023 tarihli depremde bir kez daha çok acı biçimde yüzleştik. Deprem toplumsal ve siyasal alanda gerçek bir yıkım yarattı. Bunun bir sonucu olarak cezaevlerindeki hasta tutsaklar kaderlerine ve ölüme terk edildi. Bizler onların sesini duyuyor ve bu sesin her yerden duyulmasını sağlamak istiyoruz. Aysel Tuğluk’tan sonra şimdi de cezaevlerindeki diğer hasta kadın tutsaklar için mücadeleyi sürdürüyoruz. Bugün birçoğu sadece ve sadece düşünce ve ifade özgürlüğü, toplantı ya da gösteri özgürlüğü kapsamındaki eylem ve sözleri nedeniyle cezaevinde olan tutsakların, AKP-MHP iktidarının siyasi rehineleri olduğunu biliyoruz. Hasta siyasi tutsaklar özgürlüklerinden sonra yaşamlarıyla da tehdit ediliyor ve toplumsal muhalefet bu yolla da yılgınlığa sürüklenmek isteniyor.
Devletin sağlıklı yaşam hakkını bütün hasta tutsaklar için korumak yükümlülüğü vardır. Bu konuda ideolojik nedenlerle çifte standart gözetilemez. Hasta tutsakların bir an evvel tahliye edilerek yakınlarının gözetiminde, sağlıklı koşullarda ve insan onurunu zedelemeden tedavi olma hakkına kavuşmalarını istiyoruz. Bu talebin demokratik bir gelecek beklentisinin parçası olduğu inancıyla, mücadelemizi hasta kadın tutsaklar için sürdürme kararlılığımızı ilan ediyoruz.
Önümüzde, çok kısa süre sonra bir seçim var. Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinde, siyasi partilerin ve ittifakların olduğu kadar tek tek adayların da gündeminde hasta tutsaklar konusu olmak zorundadır. Bu demokrasinin gereğidir. Siyaset alanının en öncelikli vaatleri arasında olması gereken yaşama hakkının savunulmasıdır. Cezaevlerindeki hayatlar kolaylıkla vazgeçilir olduğu sürece, dışarıdaki hayatlarımızın kıymetli ve güven içinde olması mümkün değildir.
Bu düşünceyle, hasta tutsakların tahliyesinin seçim bildirgelerinin ve yargı reformuna dönük çalışmaların bir parçası olması gerekliliğini önemle vurgulamak istiyoruz. Bu insanların çoğunun siyasi görüşleri sebebiyle işkence, baskı ve tecride maruz kalıp sistematik olarak sağlık hizmetlerinden mahrum bırakıldıkları için hasta olduklarının da bilinciyle, hasta tutsakların tahliyesinin seçim bildirgelerinin ve yargı reformuna dönük çalışmaların bir parçası olması gerekliliğini önemle vurgulamak istiyoruz. Hasta tutsaklar için bir özgürlük talebinin gündeme alınması da çok değerli bir çaba olacaktır.
Hasta tutsakların yaşama hakkına sahip çıkmanızı bekliyor, sizi, bu konuda gereken tüm tedbirlerin alınması ya da yapılması gereken her şeyin yapılmasına katkı sunmaya ve bu konudaki planlarınızı kamuoyuna açıklamaya davet ediyoruz.”
“HASTA KADIN MAHPUSLAR İÇİN BİN KADIN” KİMDİR?
2022 yılı başında, Aysel Tuğluk İçin 1000 Kadın kampanyasıyla Aysel Tuğluk şahsında, birçoğu ağır hasta olan yüzlerce mahpusun evinde ve sevdiklerinin arasında yaşama ve tedavi görme hakkını savunmak için yan yana gelen kadınlar, yürüttükleri kampanya ile Aysel Tuğluk’un cezaevinde çıkması sürecinde etkili olmuşlardı. Kampanyaya ülke içinden binlerce kadın destek verirken, uluslararası alanda da büyük destek görmüş ve hasta mahpusların durumunun gündeme getirilmesi konusundaki çabalara katkı sunmuştu.
Bu yılın Mart ayında yeni bir açıklama yayımlayan kadınlar, Aysel Tuğluk için yürütülen kampanya sürecinde söyledikleri sözün halen gereğini koruduğunu ve hasta mahpusların göz göre göre ölüme mahkum edilmesine izin vermeyeceklerini dile getirmişlerdi.
“Aysel Tuğluk İçin 1000 Kadın kampanyasını başlatan ve yürüten bizler şimdi başka hasta kadın mahpusların sağlık ve yaşam hakkına sahip çıkıyoruz ve bu talebin demokratik bir gelecek beklentisinin parçası olduğu inancıyla mücadelemizi hasta kadın mahpuslar için sürdürme kararlılığımızı ilan ediyoruz.” diyerek yeni bir çağrı yapmışlardı.
Siyasetçilere gönderdikleri açık mektup ile kadınlar, seçim sürecinde siyasi partilerin, ittifakların ve adayların hasta tutsaklar konusundaki tutumlarını demokrasinin bir gereği olarak açıklaması gerektiğinin altını çizerek, hasta mahpuslara özgürlük talebinin gündeme alınmasını istedi.
Aslında hepimiz yaşam kadar ölümün de kaçınılmaz olduğunu biliriz. Tıpkı kazanmak kadar kaybetmek gibi. Ancak birçoğumuz kazanılan başarıları, doğumları, elde edilen kazançları coşkuyla kabul ederken; bizden gidenleri, kaybettiklerimizi ve geri getiremeyeceklerimizi kabul etmek kısmında zorlanırız. Tabii ki her insan hayatı boyunca birçok kayıp yaşar. Büyürken, gelişirken ve yaşlanırken hayatının her bir basamağında ardında bırakmak zorunda kaldığı yaşantılar deneyimler. Olduğumuz konumdan geriye dönüp baktığımızda bizle var olanlar kadar hala bizimle yola devam etmeyen birçok yaşantıya tanıklık ederiz. Bu yaşantılar bir organı, bir uzvu kaybetmek gibi daha somut kayıplar olabilirken, gelişimsel bağlamda anne sevgisini kaybetmeye yönelik kayıp da olabilir. Ekonomik kayıplar, sağlığa ilişkin kayıplar ve özgürlüğün kaybedilmesi gibi durumlar da kayıp dediğimiz olgunun çatısı altında değerlendirilmektedir. Dolayısıyla kayıp çok çeşitli formlarla insan hayatına sirayet etmektedir.
Ancak kayıp dediğimizde zihnimize en çok gelen ‘ölüm’ kavramı diğer kayıp yaşantılarından farklılık göstermektedir. Bu fark ölümün; kaçınılmaz, kesin ve geri döndürülemez olmasından kaynaklanmaktadır. Böylesine kesin bir durumun insanı ve onun psikolojisini etkilemesi ise kaçınılmazdır. Ancak bu etkiyi belirleyen birtakım değişkenler bulunmaktadır. Bu değişkenler; kaybedilen kişinin kim olduğu, kaybedilen kişiyle kurulan ilişkinin niteliği, kişinin nasıl öldüğü ve geleneksel yas tutma biçimleri olarak sıralanabilir (Zara, 2011). Tüm bu belirleyicilerin yanısıra kayıptan sonra ortaya çıkan yasın belirli aşamaları bulunmaktadır. İlk aşama ‘şok’ evresidir. Bu evre aslında o kaçınılmaz haberin ilk alındığı anı tarif eder. Kişi karşılaştığı bu keskin gerçeklik karşısında şoka uğrar ve bu olayı anlamlandırması güçleşir. Bu evreyi takiben kişi ‘inkar’ evresine geçiş yapar. Başa çıkılması gereken duygusal yük o kadar fazladır ki bu gerçeklik kabul alanımıza doğrudan giremez. Bu yükü kaldırabilmek adına uzun vadede negatif sonuçlara yol açacak olan inkar mekanizması devreye girer. Bu şekilde kişi geçici, kısa süreli bir rahatlama deneyimleyebilir. Daha sonra ‘arzu etme/özleme’ evresi sahneye gelir. Bu arzu o kadar dayanılmazdır ki kişinin vereceği birincil duygusal tepkiler arasında yalnızlık ve öfke ortaya çıkabilmektedir. Bu öfkenin eşlik ettiği ve belki de en sık duyulan cümle ise ‘Neden Ben?’ şeklinde kişisel bir sorgulamayı içerir. Bu sorgulamaya eşlik eden diğer aşama ise ‘çaresizliktir’. Yaşanılan olay o kadar sarsıcıdır ki geleceğe yönelik hayaller umut duygusunu içermez. Tabii ki bu durumdan etkilenen sadece gelecek kavramı değildir. Kişinin güncel hayatında olan iş, okul, sosyalleşme gibi ortamlarda da isteksizlik ve ilgi kayıpları oluşabilmektedir. Son aşama ise ‘Yeniden Organize Olma ve Kabul’ evresidir. Bu evrede artık kişi hayatına yeni dinamikler eklendiğini kabul eder. Kişi bu yeni dinamiklerle bir nevi kendini yeniden organize eder ve inşa eder. Hayatındaki yeni dinamiklerle var olan yas süreci biraz daha sakinleşmeye başlamıştır. Kişi, belli bir süre askıya aldığı kendisi ve hayatındaki önemli işler için yeniden yatırım yapmaya başlar.
Yas süreçleri bahsedildiği gibi beş temel aşamada gerçekleşse bile herkesin süreci kendine özgüdür; tıpkı parmak izlerimiz gibi… Kaybı deneyimleyen kişinin bağlanma örüntüsü, kişiliği, mizacı ve sosyal destek ağı gibi etmenler kişilerin yas sürecini birbirinden ayırıp çeşitlendirmektedir. Bu çeşitliliklerin arasında bazı durumlar yas sürecini daha sağlıklı atalatabilmemize yardımcı olur. Bu yardımcıların başında ‘kaybı tek başına yaşamamak’ gerektiği yer alır. İnsan sosyal bir varlıktır. Yaşadığı durum her ne kadar zorlayıcı olsa da bunun etkisini hafifletebilmek için etrafında güvendiği kişilere ihtiyaç duyar. Yas sürecinizde size eşlik edecek güvendiğiniz birinin varlığı koruyucu bir rol üstlenmektedir. Kaybettiğimiz kişinin yokluğunda anlayış gösterecek ve dinleyecek birinin varlığı yas sonrası gelişim için alan açmaktadır. Tüm bu zorlayıcı atmosferin etkisi altındayken fiziksel ihtiyaçları gözetebilmek ve bu alanlara yatırım yapmak da bir o kadar kıymetlidir. Uyku saatlerinin, beslenmenin ve sağlığın titizlikle takip edilmesi gerekir. Sanılanın aksine yas giden kişinin ardından derin bir sessizliğe gömülmek değildir. Aksine kabul dediğimiz kavram, başımıza gelen olayın yaşanabilir olmasıyla eş değerdir. Kaybedilen kişi hakkında konuşmak, o kişiye dair hislerimizi dile getirebilmek yas sürecimizde duygularımıza yer açar. Bu duygulara açtığımız yer ise kendiliğimizi yeniden inşa edeceğimiz o sahnenin ayak sesleri gibidir. Ayak seslerini ne kadar iyi işitirsek, onların yaşanmasına ne kadar izin verirsek özünde oldukça zorlayıcı olan bu süreci o kadar sağlıklı atlatabiliriz.
Hayatımız boyunca gelişir ve değişiriz. Tüm bu gelişim ve değişim basamaklarında her duyguya yer açarız. Tüm bu duygular bizi bir önceki olduğumuz kişiden farklı kılar. Bazı duygular içtenlikle kabul edilirken bazılarını bu kabulün dışında tutmak için özel çaba sarf ederiz. Ancak duyguların tekrarlayıcı olmak gibi bir özelliği vardır. Özellikle işlemlenemeyen her duygu kendini pek çok formda tekrar gösterecektir; bazen bedende olan bir duyum, bazen de vücut ağrıların bir sebebi… Bu noktada o duygudan kaçmak kısır bir döngü yaratacaktır ki bu döngü hayatın pek çok alanında kendi varlığını doğrulayacaktır. Tam da burada en etkili çözüm o duyguyu yaşamaktır. Hiçbir maske veya baskı altında olmadan duygunun yarattığı tüm hisleri doyasıya yaşamak.. Bu satırları okurken belki sizin de kayıba ilişkin anılarınız zihninize gelmiştir.
Acı ama gerçek, acı ama geçecek.. Yeter ki ‘ben ne hissediyorum’ diyebilelim.
Kaynakça
Zara, A. (2011). Kayıplar, yas tepkileri ve yas süreci. Yaşadıkça, 73, 90.
YÖK Başkanı Erol Özvar 30 Mart’ta yaptığı açıklama ile üniversitelerin 3 Nisan’da açılacağını duyurdu. 3 gün içinde tüm hazırlıkların tamamlanacağına inandığını belirten Özvar, eğitimin isteğe göre uzaktan ya da yüz yüze yapılacağını söyledi
Üniversitelerin 2022-2023 Eğitim ve Öğretim Yılı Bahar Dönemi’ne ilişkin alınan yeni kararları açıklayan Özvar, devam şartı aranmadan eğitimin 3 Nisan’da başlayacağını ve isteyen öğrencilerin eğitime yüz yüze isteyenlerin uzaktan katılabileceğini, bunun için gereken çalışmaların ise 3 gün içinde tamamlanacağına inandığını söyledi. Özvar, bahar dönemi sınavlarının da “şeffaflık ve denetlenebilirlik” ilkesi ile çevrimiçi yapılacağını belirtti.
Dersler hem yüz yüze hem uzaktan eğitim ile verilecek
Bahar dönemi kararlarına göre bir ders hem uzaktan hem de yüz yüze eğitimle verilecek. Üniversiteliler diledikleri şekilde derslere katılım sağlayacak. Bunun için devam zorunluluğu kaldırılırken, üniversite eğitimlerinin en fazla %30’unun uzaktan öğretim yoluyla verilebileceği yönündeki kısıtlamanın uygulanmamasına karar verildi. Bu kapsamda yükseköğretim kurumlarının gerekli düzenlemeleri 3 Nisan’da başlayacak şekilde yapması gerekiyor.
Eğitim Sen: YÖK’ün söz konusu kararı, ciddiyetsiz, plansız ve kabul edilemezdir
“Uzaktan eğitim, yüz yüze eğitimin yerini tutamaz. Eğitim hakkının yaşam bulabilmesinin temel koşulu yüz yüze eğitimin yapılmasıdır. Üniversiteler sadece bilimsel eğitim ve öğretimin yapıldığı mekânlar değil, aynı zamanda öğrencilerin sosyalleşme alanı ve bu sosyalleşmenin de bir öğrenme alanı olarak tarif edildiği yerlerdir.
…Bu kararlar bir yandan üniversite gençliğinin eğitim hakkını engellerken bir yandan da öğretim elemanlarının emek sürecini olumsuz biçimde etkileyecektir. Yüz yüze yapılan dersin, ayrıca uzaktan eğitim sistemine dâhil edilecek olması öğretim elemanlarının iş yükünü iki kat arttıracak, araştırma ve akademik faaliyet sorumlulukları engellenecektir. Bu nedenlerle ‘Hem yüz yüze hem de uzaktan eğitim yapacağız, bunu da 3 gün içerisinde başlatacağız.’ diyen YÖK’ün söz konusu kararı, ciddiyetsiz, plansız ve kabul edilemezdir. Uzaktan eğitimde ısrarcı olmak bu gerçekleri yok saymak anlamına gelmektedir.“
YÖK’ten üniversitelilere teşekkür
Depremle birlikte üniversitelerin kapatılması ve yurtlarının boşaltılması ile birçok üniversiteliyi mağdur eden YÖK, bu kararları paydaşların ve üniversitelilerin taleplerini dikkate alarak ortaya koyduklarını söyledi. Özvar, ülkenin durumunu düşünerek esneklik sağladıklarını söyledi ve üniversitelilere gösterdikleri özveri ve sabır için teşekkür etti.
Her 6 üniversiteliden 1’i depremden doğrudan etkilendi
Yükseköğretim Kurulu olarak depremle birlikte üzerlerine düşeni devletin her kurumu ile ortaklaşarak yaptıklarını söyleyen Özvar, üniversite yurtlarının depremin hemen ardından vatandaşlara açıldığını ve vatandaşların her türlü ihtiyacının karşılandığını bu kapsamda önemli bir işlev gördüklerini söyledi.
Örgün üniversite eğitiminde toplam 4 milyon 187 bin öğrencinin olduğu ve bu öğrencilerin 676 bininin deprem bölgelerinde bir üniversitede okuduğunu belirten Özvar, depremle 1.589 üniversiteli ve 148 akademik ve idari personelin hayatını kaybettiğini söyledi. Bölgede bulunan 8 üniversite yerleşkesinde 4 binanın yıkık, 127 binanın ağır hasarlı, 427 binanın orta ve az hasarlı ve 642 binanın hasarsız olduğunu söyleyen Özvar, “Bununla birlikte, kampüslerimiz genel olarak şehirdeki diğer birçok kurum binalarına göre daha iyi durumdadır ve birçok yerde kamu hizmetleri bu kampüslerimiz aracılığıyla koordine edilmektedir.” dedi.
Halkevlerinin düzenlediği Ankara Afet Hazırlık Toplantıları, AKUT Derneği’nin Deprem Bilinçlendirme Semineri ile başladı. Ankara Afet Hazırlık Toplantılarının ilk oturumu olan deprem bilinçlendirme seminerinde AKUT gönüllüleri katılımcılara deprem öncesinde, deprem anında ve deprem sonrasında dikkat edilmesi gerekenlerleri anlattı.
AKUT Gönüllüleri deprem konusunda tedbir alırken öncelik vermemiz gereken üç zorunluluğun altını çizdi:
Oturduğumuz bina zemin etüdü yapılmış, yönetmeliklere uygun inşa edilmiş depreme dayanıklı bir bina olmalı.
Yapısal olmayan unsurlar yani eşyalar duvara, tavana veya zemine sabitlenmeli.
Afet ve acil durum planı yapılmalı, afet çantası hazırlanmalı.
Halkevleri’ne ve AKUT’a bu harika etkinlik için teşekkürler!
Deprem öncesinde, deprem anında ve deprem sonrasında neler yapmalıyız?
Afetin ne zaman, nerede olacağı belli değil; bu sebeple acil durum planını yaparken çeşitli ihtimalleri göz önüne alarak tüm aile fertlerinin olası bir durumda nerede toplanacağını, hangi yolların kullanılacağını planlayın ve yılda bir kere de tatbikatını yapın.
Evinize ve işyerinize yakın toplanma alanlarını araştırın, öğrenin.
İletişim sorumlusu belirleyin. İletişim sorumlusu operatörlerde yaşanacak sorunlar sebebiyle başka bir ilde yaşıyor olmalı. Herkesin birbirini arayıp hatları kilitlediği bir kaosa sebep olmamak için iletişim sorumlunuzla iletişime geçin.
112 acil durum numarasını telefonunuza kaydedin, bir yere yazın, panik halinde hatırlanamayabiliyor.
Alternatif iletişim uygulamalarını telefonunuzda bulundurun (Twitter, bip, telegram, vs)
AKUT Güvendeyim adlı uygulama olası bir afet durumunda sevdiklerinize tek tuşla aynı anda mesajınızı ve konumunuzu mesaj olarak gönderiyor.
Afet durumlarında doğalgaz, elektrik, su tesisatlarını otomatik kesen sistemler kurulmalı, tesisatları açma kapaması bilinmeli.
Evde bulundurduğumuz kimyasallar (temizlik malzemesi, çamaşır suyu tüp vs) birbiriyle karıştığında kimyasal tepkimeye girip sorunlara yol açabilir. Bu sebeple bu kimyasalların ihtiyaç kadarını bulundurmalıyız. AKUT’un bu kimyasallar için kurtarıcı şifresi: SİYA | Sınırlandırın. İzole edin. Yok edin. Ayrı saklayın.
Deprem öncesinde neler yapacağız?
Evinizde tehlike avı yaparak risk yaratan eşyalarınız için önlemler alın. Yapısal olmayan unsurları sabitleyin. 1 metreden yüksek dolapların duvara monte edilmesi önemli. Bebeğiniz varsa devrilebilecek dolapların yanından bu bebek yataklarını uzaklaştırmak önemli. Avizeleri kancalamaktan ziyade daha sağlam olan dübellerle sabitlemekte fayda var. Yoksa sarsıntı halinde kancadan çıkabiliyorlar. Duvardaki televizyon, aplik ve tabloların da duvara sabitlenmesi gerekiyor.
Kaçış yolu üzerindeki sabit olmayan eşyaları kaldırın.
Doğalgaz sobaları ayaklarından yere bacasından da duvara sabitlenmeli, herhangi bir sarsıntı halinde gaz kaçağı veya yangın gibi sorunlara yol açabilir.
Kitaplıklar duvara sabitlenmeli ve önlerine şerit çekilmeli. Ağırlıklı malzemelerin aşağıda, hafif malzemelerin yukarda olmasında fayda var.
Evde tüp varsa sabitlenmeli. Sarsıntı halinde gaz kaçağı yaşanabilir. Evde mutlaka yangın tüpü bulundurulmalı. Olası bir yangın durumunda hızla müdahale etmek için gerekli ve yangın tüpünün de duvara sabitlenmesi gerekiyor.
Binamız yıkılmasa bile devrilen eşyalar kapıların açılmasına engel olabilir bu nedenle eşyaların kaçış yolumuzu tıkamayacak şekilde yerleştirilmeli.
Terlik, ilkyardım çantası ve su, hayati önem taşıyan bu üç malzemeyi mutlaka kendimize yakın bir yerde bulundurmalıyız.
Perdeler mutlaka kapalı olmalı. Camlar içeri doğru kırılıp bize zarar verebilir. Perde bu zarara bir nebze engel olabilir. Ofislere cam filmi çekebiliriz kırılarak bize zarar vermesini engeller.
Acil durum çantası: İlk 72 saat nelere ihtiyacımız olabilir?
Afetten sonraki ilk 72 saat altın saat olarak adlandırıyor. Altın saat çantası hazırlamamız gerektiğini söyleyen AKUT gönüllüleri, bu çantanın mutlaka 6 ayda bir yenilenmesi gerektiğinin de altını çiziyor.
Acil durum çantasında neler olmalı?
3 gün yetecek kadar su
Katı ve kuru gıda çabuk bozulmayan, uzun raf ömürlü (6 ayda 1 güncellenmeli)
İlk yardım çantası
Transistörlü radyo (yedek pilleriyle birlikte)
Fener ve yedek pilleri
Çakmak
Düdük
Not defteri ve kalem
Önemli evrakların fotokopileri- kimlik pasaport sigorta poliçeleri, tapular, arabanın ruhsatı vs (su geçirmez naylon poşet içinde olmalılar)
Nakit para (kredi kartları çalışmayabiliyor)
Evin, arabanın vs yedek anahtarları
Mevsimine göre kıyafet (6 ayda bir güncellenmeli)
Bebek varsa; mama, biberon, bez
Kullandığımız reçeteli ilaçların yedekleri
Çantanın çıkış yolumuzda, herkesin görebileceği, ulaşılabilir bir noktada olması gerekiyor.
Deprem anı için yapılması gereken hazırlıklar
Kaçma
Sarsıntı geçene kadar bekle
Üstüne devrilebilecek eşyalara dikkat et
Sakin ol
Pencerelerden atlamayın, merdivenleri ve asansörleri kullanmayın. Yat korun tutun,* çök kapan tutun* pozisyonlarını alarak sarsıntının geçmesini bekleyin.
Dışarıdaysanız elektrik tel ve direklerinden, ağaçlardan, araçlardan uzaklaşın. Çevrenizdeki binadan bina yüksekliğinin 1.5 katı kadar uzaklaşın.
*Bu pozisyonlar depreme dayanıklı yapılmış sağlam bir binadaysanız koruyucudur. Depreme dayanıklı standartlarda yapılmamış ve yapısal olmayan unsurların sabitlenmediği binalarda koruyucu olmayabilir.
Deprem sonrası için yapılması gereken hazırlıklar
Acil durum çantanızı yanınıza alın ve acil durum planına uygun hareket edin. Sakin olup etraftakilerle birlikte hareket edin. Sorumlu olduğunuz kişiler varsa (hastalar, öğrenciler, askerler, müşteriler vs) onları asla terk etmeyin. Panik halinde sağa sola kaçışıp kaosu artırmayın.
Önce gaz, sonra elektrik, sonra su vana ve şalterlerini kapatın. Sıralama önemli.
Gaz kokusu varsa elektrik şalterlerine ve düğmelerine kesinlikle dokunmayın.
Komşularınızdan yardıma ihtiyacı olanlara mutlaka yardım edin ve oradan buluşma alanına ve toplanma alanına doğru gitmek üzere ayrılın.
Telefonları meşgul etmeyin. İletişim önceliğini ilk yardım ihtiyacı olanlara sağlayın. İrtibat sorumlunuza sms ile durumunuzu bildirin.
Sosyal medya aracılığıyla doğruluğundan emin olmadığınız bilgileri paylaşmayın. Kaos ve panik gibi olumsuzluklara sebep olmamak için emin olmadığınız bilgiyi yaymayın.
Hasarlı, çatlak binalardan kesinlikle uzak durun. Yetkililer izin vermeden binanıza girmeyin.
Yetkililer izin verse bile binanıza girmeden önce doğalgaz ve elektrik sistemlerini uzman kişilere kontrol ettirin. Artçı sarsıntılardan dolayı bu tesisatlarda hasar, gaz kaçağı ortaya çıkmış olabilir. Bu yüzden mutlaka kontrolden sonra içeri girin.
Dolapları dikkatli açın, içindekiler yer değiştirmiş olabilir.
Kapalı alanlarda sigara içmeyin, ateş başlatmayın. Gaz kaçağı ihtimaline karşı dikkatli olun.
Hele ki günümüzde hiç kimsenin doğru dürüst okumadığını bilirken… O halde sadece kendimizi tatmin etmek için mi yazıyoruz? Yoksa bu, karşı koyamadığımız bir içgüdü mü? Neden yazıyoruz?
Okumamak için insanların o kadar çok bahanesi var ki… Zamanım yok, kafam dolu, sıkılıyorum, başım ağrıyor, sevmiyorum gibi birçok haklı ya da haksız gerekçe… Kimseyi suçlayamayız. Okuyan bir avuç insan ise ya riske girmeyerek belirli yazarları okuyor ya da pazarlama kültürünün etkisiyle popüler yayınları tercih ediyor.
Genelde ise gerçek olan şu ki pek fazla okumuyoruz. Çünkü okumak, yorucu bir şey. İnsanların farklı bir şey söylemediğine inanıyoruz belki de. Ya da gün içerisinde o kadar çok laf salatası dinliyoruz ki bünyemiz daha fazlasını kaldırmak istemiyor. Rutin ve sıkıcı hayatlarımızı daha da boğacak birkaç sayfayı okumak belki içimzden bile gelmiyor. Hatta “başkalarının hayal gücünü neden okuyayım ki” diyoruz kimimiz. Hem hangi birini takip edeceğiz artık, hangi birini okuyacağız? Sayfalar süren kelimelerin sonucunda hele ki hiçbir şey olmama ihtimali varsa…
Okunmuyorsa yazdıklarımız, görülmüyorsa eserlerimiz, bu zorlu ve acımasız yolda neden ısrarla yürümeye devam ediyoruz? Sanatla uğraşan insanları ya anlamıyor ya çok geç anlıyor ya da zaten onları hiç tanıyamıyorsak, bu kimin ayıbı? Bizim mi, sanatçının mı yoksa bu saçma sistemin mi?
Yalnız acı bir gerçek daha var belirtmek istediğim. O da şu: “İnsanlar genelde sizin yaptıklarınızı takdir etme eğiliminde olmuyor, çoğunlukla başkalarının sizi takdir etmesini takdir ediyor.”
Bu da günümüzdeki başarı tutkusunun temelinde yatan kaygının belki de en önemli sebebidir. Sonuçta çok güzel eserler kaleme alsa da bir insan, keşfedilmediği, fark edilmediği veya görünür olmadığı anda kendi kendisiyle konuşan bir deli gibi beyhude bir çaba içerisinde çırpındığını hissediyor ya da bu, o kişiye hissettiriliyor.
Sanatla ilgili herhangi bir üretim çabası içerisinde olmak eskiden de zor bir süreçti, şimdi de öyle… Ne var ki çağımızda sosyal medya gibi bir olanak sayesinde insanlara ulaşabilmek daha kolay. Fakat bu sefer de sorun, çok fazla insanın kendini ortaya koyma çabası varken, fark edilmenin hâlâ oldukça zor olması…
Her şeyin ötesinde aslında sanatta temel yoksunluk, galerilerin, yayınevlerinin, dergilerin, küratörlerin, keşfetmek veya sanata artı değer katmaktan çok satışa odaklanmalarıdır. Çünkü bu, genelde tanınmamış, popüler olmayan veya belirli bir konumda var olmayan sanatçıya çok fazla yatırım yapılması gerektiğine, bunun da hem zaman hem de maliyet kaybına neden olacağına inanmalarından ötürüdür. Bir tür kumar oynamak gibi… Bu yüzden de satışı garanti veya en azından yüksek olan sanatçıya olanak sağlamak çok daha kârlı bir yatırım olarak değerlendirilir. Bu yanılgı da sistemi tıkar. Hep aynı isimlerin tekrarına dayalı bir sanat alanı oluşur.
Ve bildiğiniz bu klasik hikâye en çok da sanat kapitalizmine hizmet eder. Çünkü her zaman birileri birilerini belirli çıkar uğruna destekler. Herhangi bir tarafta durmayan, sadece sanatıyla ayakta kalmaya çalışanlar ise birer gölge gibi zaman denilen en büyük yargıca güvenerek üretmeye devam ederler.
Yine de o kadar fazla isim söz konusudur ki az sayıdaki sanatsever veya okuyucu da ister istemez bu sanat tekelinin çarkı içerisinde dönüp duranlara odaklanır. Yine de bir şekilde zamanında yıldızı parlayan fakat insanların asıl sevgi ve saygısının sanatına değil, sadece başarılı olmasına yani sadece şöhret olmasına bağlı olduğunu anlayan ve bu sahtelikten kaçmak için kendini insanlardan soyutlamaya başlayan Salinger gibi sanatçılar da vardır.
Salinger, “Çavdar Tarlasındaki Çocuk” kitabı yayımlanıp uluslararası başarı sağladıktan sonra sadece üç kitap yazarak inzivaya çekilmiş, kimseyle görüşmemiş ve ömrünün sonuna kadar sadece yazmış, yazdıklarının hepsini de yok etmiştir.
Kafka ise 1924’te hastalandığında ve öleceğini anladığında, arkadaşı Max Brod’dan son bir dilekte bulunmuş; yazdıklarının yakılmasını istemiştir.
Robert Musil ise ömrünü yazmaya adamış ama geçimini bile sağlayamamıştır. Buna rağmen çok kötü şartlarda yaşasa da yazmaya devam etmiştir.
Bazı eserler defalarca kez yayınevleri tarafından reddedilmiştir. Mesela; Adam Faver’ın Olasılıksız kitabı 50 yayınevi tarafından, George Bernard Shaw’ın eserleri ise 60 yayınevi tarafından reddedilmiştir. Yüzüklerin Efendisi ve Harry Poter kitapları “asla satılmaz” diye uzun süre basılmamıştır. John Kennedy Toole, başyapıtı olarak gördüğü “Alıklar Birliği” eserinin defalarca reddedilmesine dayanamayıp 32 yaşında intihar etmiş ve yazarın ölümünden 12 yıl sonra eseri Pulitzer ödülüne layık görülmüştür.
Nitekim yazdıkları yıllarca yayınevleri tarafından reddedilmiş, bugünse gerek aldığı ödüllerle gerek satış rakamlarıyla insanı şaşırtan birçok eser vardır. Mesela; Marcel Proust (Kayıp Zamanın İzinde), George Orwell (Hayvan Çiftliği), Kant (Pratik Aklın Eleştirisi), William Golding (Sineklerin Tanrısı), Margaret Mitchell (Rüzgâr Gibi Geçti), Balzac (Cromwell), Sylvia Plath (Sırça Fanus) gibi…
Peki, bunca şeye rağmen neden inatla sanat eseri üretmeye veya yazmaya devam ediyoruz?
Kim bilir, belki de Tezer Özlü gibi yeryüzüne dayanabilmek için… Belki de deliliği kelimelerle yenmeye çalıştığımız için…