Ana Sayfa Blog Sayfa 11

İstanbul Tohum Takas Şenliği katılımcılarıyla 6. defa yerel tohum ve yerel üretim için umudun kaynağı oldu

Yeryüzü Derneği ve Kadıköy Belediyesi’nin birlikte organize ettiği İstanbul Tohum Takas Şenliği 30 Nisan Pazar günü altıncı kez İstanbullularla buluştu. Koşuyolu’ndaki Alan Kadıköy’ün açık hava alanlarında düzenlenen şenlik katılımcı vatandaşlarla birlikte yerel tohum ve yerel üretim için bir kez daha umudun kaynağı oldu.

Tere, maydanoz, bal kabağı, kavun, karpuz, roka, biber, marul, barbunya ve fasulye tohumlarının dağıtıldığı şenlikte, yerel tohuma dikkat çekildi.

Şenlikte, moderatörlüğünü EkoIQ Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Barış Doğru’nun yaptığı panelde konuşan Prof. Dr. Ruhsar Yanmaz tohumların çeşitlerini, kullanımını ve verimliliğini anlattı. Panelin öteki konuşmacısı change.org Türkiye ve Good4trust kurucusu Dr. Uygar Özesmi ise yerel tohumları ve gıda seçimi yaparken yerel üretici seçmenin önemini vurguladı. Panel gelen soru ve yorumlarla bir hayli uzadı ama kimse şikayetçi değildi.

Tohum için kayıtlar alınırken öte yandan şenliğe özellikle davet edilen çocuk ve gençlere atölyeler düzenleniyordu. Çocuklara şenlikte cazibe alanı oluşturarak, katılımlarını sağlamak için her yıl olduğu gibi bu sen de yoğun çaba sarf edilmişti. Yazarlar, oyun kurucular çocuklarla birlikte çok değişik ve özellikle ahşaptan yapılmış oyuncaklarla birlikte oyunlar oynadılar. Oyunlara her yaştan insanın katılımıyla şenlik bir coşkuya evrildi.

Tohum Takas Şenliği’nin stantlar bölümüne İstanbul ve çevresinde üretim yapan, ileri dönüşüme katkı sağlayan kurumlar, topluluklar, küçük üreticiler, kooperatifler ve yayınevleri de davet edilmişti. Alana gelen Kadıköy Belediye Başkanı Av. Şerdil Dara Odabaşı, bütün stantlarda çalışanlarla tek tek tanışarak, katıldıkları için teşekkür etti.

Şenliğe dört binin üzerinde yurttaş ilgi gösterdi. Yerel tohum almak için İstanbul’un dört bir köşesinden kalkıp gelen, tohumlarını alan, kendi yetiştirdikleri tohumları Yeryüzü Derneği gönüllülerine emanet eden bu insanlar, yerel tohum ve yerel üretim için umudun kaynağı oldu.

6. İstanbul Tohum Takas Şenliği’nde toplam 7 bin 500 adet tohum paketi ücretsiz olarak dağıtıldı. Her bir paketteki tohumlar kentlilerin teras, balkon ya da arka bahçelerinde ekime uygun, az sayıda ama başlangıç için yeterli düzeydeydi. Tohum Takas Şenliği’nin temel amacının farkındalık uyandırmak ve yerel tohuma önem veren kentliler arasında etkileşimi sağlamak olduğunu söyleyen dernek gönüllerinin yüzü yoğun ilgiden dolayı gülüyordu.

Tohumlar dağıtıldıktan sonra bu kez gazeteci yazar Gürkan Akgüneş moderatörlüğünde foruma geçildi. Tohum ve Gıda Politikalarının tartışıldığı forum hararetli tartışmalarla ve gülen yüzlerle kapandı.

Şenliğin sonunda katılımcılar gelecek sene görüşmek üzere ayrılırken, tohum paketlerini çantalarına özenle yerleştirip, alandakilerle vedalaştılar.

18. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali başlıyor!

0

Bu yıl 18’incisi gerçekleştirilecek olan Uluslararası İşçi Filmleri Festivali, 2 Mayıs 2023 günü İstanbul’da yapılacak açılış etkinliği ile seyircisiyle buluşacak.

Bir hafta sürecek festivalde emek temalı filmlerin yanı sıra toplumsal cinsiyet eşitliği, kent/çevre, göç/mültecilik, insan hakları, sağlık konularını işleyen filmler de yer alıyor.

Festivalde; toplumsal cinsiyet eşitliği, kent/çevre, göç/mültecilik, insan hakları, sağlık konularını işleyen 58’i yerli, 25’i yabancı, toplam 83 film gösterilecek. Festivalin bu yılki seçkisinde Türkiye dahil 19 ülkeden, 21 uzun metrajlı, 62 kısa ve orta metrajlı kurmaca, belgesel ve animasyon film yer alıyor. İçlerinde Bir Kar Tanesinin Ömrü, Lacivert Gece, Yaban, Aga, Zero Fucks Given gibi uzun metraj kurmaca filmlerinin yanında, Yaramaz Çocuklar, Aşk Mark ve Ölüm, Her Şey Dahil, Fatma’dan 40 yıl Sonra, İşçilerin Haziranı, The Other Half gibi uzun metrajlı belgeseller de bulunuyor.

Festivalin açılış gecesi Şişli Belediyesi’ne ait Cemil Candaş Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek. Gecenin sunuculuğunu oyuncu Bülent Emrah Parlak üstlenecek ve müzik grubu Seyyah gecede sahne alacak. Festivalin bu yılki açılış filmi ise Cengiz Kaya’nın yönettiği ‘Aşk, Mark ve Ölüm.

Film, Almanya’daki Türkiyeli göçmen işçilerin, onların çocukları ve torunlarının yaşadığı bağımsız müzik kültürünün duyulmadık hikâyesini, arşiv görüntülerini kullanarak eğlenceli ve dolambaçlı bir dille anlatıyor.

Ayrıntılı bilgi çok yakında iff.org.tr‘de!

AKP’li yıllarda çocuk I: Eğitim sistemi bile yorgun

21 yıllık AKP iktidarının bugüne bıraktığı yıkıntılar saymakla bitmeyecek kadar çok. Bu yıkıntılar içerisinde eğitim ve çocuklara dair olanlar ise bir hayli fazla.

21 yılda eğitim konusunda olanlar deyince ilk akla gelen; eğitim bakanlarının her birinin sil baştan eğitim sistemini değiştirmesi. AKP; 21 yılda 7 eğitim bakanı eskitmiş, şu an ise 8. bakan görevde. 8 bakandan yalnızda biri eğitim fakültesi mezunu. 8 bakan içerisinde geri kalanlar ise hukuk, edebiyat, işletme, mühendislik fakülteleri kökenli. Bu alanlarda akademisyenlik yapan ise 3 bakan bulunuyor. 

Sistem bile yorgun; 6 kez lise, 3 kez üniversite sınavı değişti

Eğitim resmen AKP elinde oyuncağa çevrilmiş, gelenlerin hiçbiri gideni aratmamış ve yerine bir tur daha değişiklik yapmıştır. Bu değişikliklerden her biri bir öncekini aratır halde, eğitim sisteminin bağlamından kopuk olarak tasarlanmış ve neticesinde hiçbiri doğru bir niteliğe kavuşamamış; olan, bu sistem içinde gel git yapmak zorunda kalan çocuklar, gençler ve kafası karışan velilere olmuştur. 

21 yılda eğitimde yaşanan değişiklikler şu şekilde:

Katsayı arttırıldı

AKP’nin daha sonra Ergenekon ve Balyoz operasyonlarıyla tasfiye edeceği devlet içindeki kadrolarla çatışmasında, üniversite giriş sınavındaki katsayı uygulamasının önemli bir yeri oldu. İmam Hatip mezunlarının üniversitelere girebilmesi için verilen kavgada özellikle meslek lisesi öğrencilerinin durumu da kullanılmaya çalışıldı.

AKP iktidarı 2003’te, üniversiteye giriş sınavında katsayıları yeniden düzenledi. Siyasi bir çekişmenin sembolü haline gelen ve üniversite sınavını etkileyen katsayı problemi, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in talimatıyla yapılan değişiklikle daha da büyüdü. Alanından farklı bir bölümü tercih etmek isteyen öğrencilerin önündeki en büyük engel olan katsayı oranları 2003’teki düzenleme ile daha sorunlu hale geldi.

Katsayı uygulaması kaldırıldı

2009’da üniversiteye girişte katsayı kaldırıldı. Ancak çeşitli davalar sonucunda Mart 2010’da katsayı alan dışını seçenler için 0,12; kendi alanlarını seçenler için 0,15 olarak belirlendi. Farklı katsayıların kaldırılması için çalışan YÖK bu sefer bütün mezunların ortaöğrenim başarı puanının 0,15 olarak  sabitledi. Bu sefer Danıştay bunun eşitlik ilkesine aykırı olduğunu söyledi ve YÖK yeniden farklı bir katsayı tespit etti; farklı alan seçen adaylarda sonuç 0,13, kendi alanını seçen adaylarda 0,15 katsayısıyla çarpılacaktı. İtirazlar üzerine 2010’da tekrar başlanılan yere dönüldü. 

Katsayı uygulaması tekrar kaldırıldı

2011’de YÖK, katsayı uygulamasını tekrar kaldırdı. Katsayı, her aday için 0,12 oldu. Katsayı problemini kökten çözmeye kararlı olan YÖK, çok geçmeden tüm katsayı uygulamalarını kaldırmış oldu. 

Müfredat değişti

2004’te pilot uygulama ile başlayan değişiklik, 2005’te tüm okullarda uygulanmaya başladı. Eleştirel düşünme, problem çözme, yaratıcı düşünme gibi beceriler kazandırılması hedeflenen değişiklikte amaç öğrenciyi ezberden kurtarmaktı. Bulunan çözüm, sorunu gidermeye yaramadı. Okuma yazmada fişler, yerini seslere bıraktı. 

4+4+4 sistemi geldi

2012’de 4+4+4 olarak bilinen yeni sistemle eğitim sitemi baştan aşağı değişti. 8 yıllık zorunlu eğitim, yerini 4+4 ile kesintili eğitime bıraktı. Birçok çocuk, bu sistem yüzünden okula devam edemedi. Çocuk yaşta evliliklerin sayısı üzerinde bile etkili olan bu sistem günümüzde hala uygulamadadır. Bu uygulama imam hatip orta okullarının tekrar açılması, okula başlama yaşının 5- 5,5’a düşürülmesi, müfredatın değiştirilmesi, ders saatlerinin değişmesi ve seçmeli derslerin arttırılmasını da kapsayan bir değişiklikle geldi. Böylece müfredata “Hz. Muhammed’in Hayatı, Temel Dini Bilgiler, Kuranı Kerim, Yaşayan Diller ve Lehçeler” gibi dersler de seçmeli olarak eklenmiş oldu. Okul yaşının düşürülmesiyle oyun çağındaki çocuklar eğitim sistemine adapte olmakta zorlandı, milyonlarca çocuk okuma yazma öğrenemedi, özellikle yoksul bölgelerdeki okul mevcutları kapasitesinin çok üzerinde öğrenci ile eğitim vermek zorunda kaldı. 

Liseler 3 yıldan 4 yıla çıktı

2005’te liselerde eğitim süresi 4 yıla çıkarıldı. Bu değişiklik liselerdeki yabancı dil hazırlık sınıflarının kalkmasına neden oldu. Meslek liseleri ile diğer lise programlarının ilk yılı ortaklaştırıldı ve öğrencilere birinci yıl sonunda liseler arası değişiklik yapma hakkı tanındı. Sistem başarılı olamadı. 

LGS kaldırıldı, OKS getirildi

2005’te Liselere Giriş Sınavı (LGS) kaldırılarak Ortaöğretim Kurumları Sınavı (OKS) getirildi. İki sistemde de 3 yıllık ortaokul eğitimi sonunda tek sınav yapılıyordu. Fark ise OKS’nin sınav içeriği, müfredatı ve katsayılarındaydı.

Bakan aynı ama sınav yine değişti

2007’de, liselere giriş sistemi tekrar değişti. Tekli sınav, yerini her yıl girilecek üçlü sınava bıraktı. Yeni sistemin amacı dershanelere olan ihtiyacın azaltılması olarak duyuruldu ama sonuç öyle olmadı. Aksine dershane tercihleri daha da arttı, dershane gitme yaşı daha da düştü.

3’lü SBS’den tekli SBS’ye dönüş yapıldı

2010’da liselere girişte yapılan üçlü SBS, yerini tek bir sınava bıraktı. Bu değişimin sebebi olarak dershane bağımlılığının artması gösterildi. Oysa üçlü sınavın amacı bağımlılığı azaltmaktı.  

SBS gitti, TEOG geldi

2013’te SBS yerini TEOG’a bıraktı. Son derece karmaşık olan sistemde çocuklar 6 temel dersten, 12 ayrı merkezi sınava girdi. Sınavın açık uçlu sorular içermesi ve artık test sisteminden vazgeçilmesi için çalışmaların yapıldığını söyleyen bakanın uğraşları boşuna gitti. 

Genel liseler Anadolu Liselerine dönüştürüldü

2010 yılında düz lise olarak bilinen genel liselerin Anadolu lisesine dönüştürülmesine karar verildi. 2014’e kadar toplam 1953 genel lise, Anadolu lisesine dönüştürüldü. Meslek ve Anadolu lisesi olmak üzere iki tip okul kaldı.

ÖSS kalktı, YGS ve LYS geldi

2010’da üniversiteye giriş sınavı ÖSS, 10 yıllık uygulamanın ardından, yerini ikili sınava bıraktı. YGS ve LYS olarak iki aşamada planlanan üniversite sınavı, ÖSS öncesi uygulanan sisteme benzer hale geldi. YGS’de barajı geçenler, 5 ayrı alanda yapılan LYS’ye girmeye başladı ve ayrıca puan türleri de değişmiş oldu.

Her okula bir akıllı tahta uygulaması

2011’de FATİH Projesi ile ülke genelinde 620 bin derslikte akıllı tahta kullanarak dersleri dijital ortama taşımayı hedefleyen MEB, bu kapsamda sınıflara dizüstü bilgisayar, projektör ve internet altyapısı sağlamak üzere yola çıktı fakat projenin hedefine ulaştığı söylenemez. Eğitimde alt yapı sorununu okullara akıllı tahta takarak çözebileceğini düşünen bir bakış açısı da tarihin tozlu sayfalarına karıştı.

Kılık kıyafet yönetmeliği değişti

2012’de okullardaki kılık kıyafet yönetmeliğinde değişikliğe gidildi. Değişikliğe göre öğrenciler; okul, sınıf ve şubelerde tek tip kıyafet giymeye zorlanamayacaktı. İmam Hatip’te okuyan veya seçmeli Kuran’ı Kerim dersi alan kız çocukları başlarını örtebilecek, dendi. Bu, konuya dair atılan ilk adımdı. 

Dershaneler kapatıldı, özel okul oldu

Dershanelerin özel okula dönüştürülmesini düzenleyen kanunla, Öğretim Kurumları Kanunu’ndan dershane tanımı çıkarıldı. Kanuna göre dershaneler, Temmuz 2019’a kadar özel okullara dönüşecekti. Cemaat ve iktidar kavgalarının gölgesinde şahit olduğumuz bu hamleler sonucunda dershanelerin kapatılması ve dönüştürülmesi üzerine çokça durum gerçekleşti. Dershanelerle ilgili kanuna CHP itirazıyla yürütmeyi durdurma kararı verildi. Yeni yönetmelikte özel öğretim kursu tanımı getirildi. Sonrasında Danıştay, özel kurslarda “üç bilim grubunda kurs açma” maddesiyle ilgili yürütmeyi durdurma kararı verdi. Yapılan düzenlemeyle 8 bilim grubunun 5’inden kurs açılması hakkı tanındı.

Öğrenciler çok uzaklarda okullara yerleştirildi

2014’te TEOG yerleştirme sonuçlarıyla tercih yapmayan öğrencilerin kayıtları sistem tarafından otomatik olarak yapıldı. Buna göre çocuklar evlerinden yüzlerce kilometre uzaklıktaki okullara yerleştirildi. 

Türban ortaöğretimde resmen serbest bırakıldı

2015’te öğrencilerin kılık ve kıyafetlerine dair yönetmelikte yapılan değişiklik Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yönetmelikle, ortaokul ve liselerde başörtüsü serbest bırakıldı. Bunun yanında ‘saç boyama, vücuda dövme ve makyaj yapma, pearcing takma, bıyık ve sakal bırakma’ yasaklandı. Vücudu belli eden kıyafetler, tayt ve etek boyuna ise kısıtlama getirildi. 

Üniversitelerin puan türü değiştirildi

2015’te, YGS’ye 2 ay kala, YÖK; hukuk başta olmak üzere pek çok programın puan türünü değiştirdi. Ayrıca üniversiteye girişte fakültelere taban puan getirildi. İlk uygulama tıp ve hukuk fakültelerinde oldu. Sınava giren birçok genç, bu hamle ile mağduriyet yaşadı.

Proje okullar uygulaması başladı

Yasası 2014’te çıkan proje okullar ile ilgili okulların belirlenmesi, yönetici görevlendirilmesi, öğretmen atamasına ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle belirlendi. Böylece proje okul olarak belirlenen ülkenin en yüksek puanlı 150 okulu doğrudan bakanlığa bağlanmış; okullara yapılacak kadro atamaları, MEB Öğretmen Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği dışına çıkarılmıştır. 2017’de bu sistem genişletilmiş, 500’ün üzerine okula öğretmen atama isteyemez duruma gelmiştir. Veliler ve öğrenciler de proje okulların getirdiği sorunlar nedeniyle sıkça sokağa çıkmıştır.

Açık uçlu sorular kaldırıldı

ÖSYM, 2016 yılında üniversite sınavına açık uçlu soru uygulamasını getirdi. Bu uygulama, yeni üniversiteye geçiş sınavında kaldırıldı. Liselere geçişte de uygulanması düşünülen bu sorular, TEOG ile birlikte kaldırıldı.

KHK’ler ile 41 bin 397 eğitimci kamudan ihraç edildi

OHAL ile kamudan ihraç edilen 116,196 kamu görevlisinin %36’sı eğitim kurumlarından oldu. İhraç edilen eğitimci sayısı, darbe yaptığı gerekçesiyle ihraç edilen asker sayısından daha fazla oldu. Toplamda 41 bin 397 eğitimci kamudan ihraç edildi.

Müfredat yine değiştirildi

MEB, 2017’de ilkokul, ortaokul ve liseyi kapsayan 172 sınıf düzeyi için 53 dersin taslak öğretim programını askıya çıkardı. Taslağı inceleyen uzmanların yorumlarına göre Atatürk’e ilişkin bilgiler daraltıldı; evrim teorisi biyoloji dersinden, İsmet İnönü 2. Dünya Savaşı konusundan çıkarıldı. Felsefenin ünite sayısı azaltıldı. 15 Temmuz darbe girişimi müfredata eklendi. Bunun yanında 11 ve 12. sınıflarda alan dersleri zorunlu olmaktan çıkarılırken din derslerinin sayısı arttırıldı. Suudi Arabistan’ın liselerin şeriat bölümlerinde 8-10 saat, İran’da ‘Din ve Hayat’ dersi adı altında 3-4 saat din dersi verilmekteyken Türkiye’de İmam hatip olmayan lise türlerinde dahi seçmeli derslerle birlikte din dersi saati 15’e yükseltilmiş oldu.

Öğretmenlerin performansı ölçülecek

2017’de Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde bütün öğretmenlere yönelik uygulanması için ‘Öğretmen Performans Değerlendirme ve Aday Öğretmenlik İş ve İşlemleri Yönetmeliği’ taslağı hazırlandı. MEB’in hayata geçirmeye çalıştığı performans değerlendirme sisteminde öğretmenlerin her yıl öğrenci, veli ve eğitim yöneticilerinin değerlendirmesi ile performans belirleme yapılacak. Bakanlık, 4 yılda bir düzenleyeceği sınavla öğretmenlerin ‘mesleki yeterliliklerini’ ölçecek.

El yazısı programdan kaldırıldı

12 yıllık zorunlu eğitimde el yazısı kaldırıldı, dik yazı – el yazısı öğretme kararı öğretmene bırakıldı. Aynı okulda farklı sınıflarda farklı şekilde öğretilen yazı karışıklığa neden olunca MEB kararı okul zümresinin vermesini, zümre kararına göre her okulda tek bir yazı tip uygulanmasına karar verildi. 

YGS ve LYS kaldırıldı, YKS geldi

2017’de Üniversiteye girişte YGS ve LYS kaldırılarak yerine yeni sınav sistemi getirildi. Adı Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) oldu. Öğrencilerin sabah ilk basamak olan Temel Yeterlilik Testi’ne (TYT), öğleden sonra ise Alan Yeterlilik Testleri’ne (AYT) girecek olması çok eleştirildi. İlk YKS 2018’de yapıldı.

TEOG gitti, LGS geldi

Bakan Avcı’nın gidişinden sonra Erdoğan, bu sınavın saçma olduğu ve kaldırılması gerektiği söylemi üzerine büyük bir sıçrayış yaşayan eğitim bakanlığı sınırlarını zorladı ve çıtayı en üste taşıdı(!). Açıklamanın üzerinden 78 saat geçmişti ki yeni sınav sistemi hazırlanmıştı bile. 21 yıllık iktidar sürecinde tek bir çocuğun bile baştan sona tek bir sistem ile mezun olamamasının sebebi işte bu tutumun ta kendisidir. TEOG yerine Veli Tercihine Bağlı Serbest Kayıt Sistemi adı verilen yeni sistemle öğrencilerin evlerine en yakın 5 okuldan birini tercih edeceği bir sistem getirildi. Nitelikli okullara girmek isteyen öğrenciler ise “isteğe bağlı olarak” merkezi sınava girecek. Yeni sistemi “Eğitim Bölgesi ve Sınavsız Mahalli Yerleştirme Sistemi” olarak açıklayan Bakan Yılmaz, kısaca “Liseye Geçiş Sistemi” dedi bu sınava. Bu sistem o kadar zor ve aslında Türkiye koşullarına uymayan bir haldeydi ki, yakınında istediği türden okul olmadığı için istediği liseye yazılamayan, mecburen imam hatip lisesine gitmek zorunda kalan, bir okul tıklım tıklımken diğeri boş olan okullar sorununu ortaya çıkardı. 

Pandemi ile eğitim öğretim 1,5 yıl sekteye uğradı

Pandemi ile birlikte eğitime ara verildi. Online olarak yürütülmek üzere başlayan eğitimde fırsat eşitliği sağlanamadı. İnternet alt yapısı yetersizliği ile birçok çocuk eğitimden koptu, çocukların işçileşme ve evlendirilme oranı artış gösterdi. Şiddet ve istismar durumu arttı. 

Sınav süresi ve baraj puanında tek seferliğine değişiklik yapıldı

2020’de YÖK, Temel Yeterlilik Testi’ndeki (TYT) 135 dakikalık süreye yalnızca bu yıl için 30 dakika daha ilave süre eklenerek 165 dakikaya çıkarıldığını açıkladı. 180 baraj puanı da bu yıl ile sınırlı kalmak şartıyla 170’e çekildi.

7 yıl aradan sonra yapılan Şura’nın hedefi din eğitimi oldu

Söylemlerden sıralara adım adım ilerleyen dindar nesil yetiştirme gayesi, 7 yıl aradan sonra 2021’de yapılan eğitim şurasında iyice ayyuka çıktı. İtirazlara rağmen 4-6 yaş arası okul öncesi gruplarına din eğitimi şuradan çıkan temel başlık oldu. 

Öğretmenlik Meslek Kanunu Çıkarıldı

Kanuna öğretmenleri ve meslek örgütlerini dahil etmeyen iktidar 2021’de öğretmenler için 10 yılda 1 kariyer atlayacağı bir sistem kurdu. Böylece öğretmenler sınava girecek ve başarılı olanlar unvan alacak. Unvan alan öğretmenler daha fazla maaş alacak, öğretmenler arasında kademe farkı olacak. Öğretmenlik kariyer basamakları sınavının ilki 2022 yılında gerçekleştirildi. Eğitim niteliğini sınavla arttırmaya(!) alışkın olan sistem tüm öğretmen sorunlarını göz ardı ederek sisteme bir sınav daha eklemiş oldu.

MESEM programı ile çocuk işçilik hedeflendi

MESEM uygulaması ile meslek liselerinde okuyan öğrenciler 4 gün işletmelerde çalışırken, 1 gün okula gitmeye başladı. 2022 yılıyla birlikte uygulanan bu programa 8. sınıfı bitirdikten sonra dahil olunabiliyor. “Haftada 1 gün okul”, “Maaş ve sigorta!”, “İş garantisi!” sloganlarıyla MESEM’lere öğrenci çekmeye çalışan MEB’in amacı eğitim mi, çocuk işçiliği mi, genç işsizlik oranını düşürmek mi belli değil. İşletmeleri özendirmek için devlet öğrencilerin sigortası yanında alacakları ücretleri de ödüyor. Akademik başarısı düşük olan ve devam sorunu olan çocukları eğitime dahil etme amacıyla ortaya konan bu programın 8. sınıf bitiminden itibaren öğrenci kabul etmesi ise bunun doğru olmadığını ortaya koydu. Özellikle yoksul kesimin eğitim için burayı tercih etmesi ile eşitsizlik artıyor. Bakan istediği kadar övünsün, devlet eliyle çocuk işçi yaratıyor. 

YKS’de baraj kalktı

Yükseköğretim Kurulu 2022 yılında üniversite sınavlarındaki barajları kaldırdı. YÖK tarafından yapılan açıklamaya göre; “SAY, SÖZ, EA ve DİL puan türlerinde sınav puanı hesaplanması için uygulanmakta olan TYT puan türünde 150 puan almış olma şartı ile yerleştirme puanlarının hesaplanmasında TYT puan türü için 150, SAY, SÖZ, EA ve DİL puan türleri için 180 olan sınav puanı barajı uygulaması kaldırdı.”

ÖSYM’nin tarihi, çalıntı sınavlarla dolu

Türkiye’de geçmişten bugüne sınav sorularının çalınmasına şahit oluyoruz. Bildiğimiz son çalıntı sınav, 2022 KPSS olsa da bu ÖSYM’nin ilk çalıntı sınavı değil. İlk olarak 1973 yılında üniversite sorularının özel bir dershaneye verildiği açığa çıkmıştı. Bunun üzerine sınav iptal edilmişti. Benzer bir durum yine 1992 anadolu liseleri sınavında yaşanmış, sınav tekrar edilmişti. 1999’da bu sefer ÖSS’nin iki kitapçığının çalındığının ortaya çıkmasıyla sınav ileri bir tarihe ertelenmişti.

Bilinen ilk çalıntı olayı, 2009 yılında Polis Meslek Yüksek Okulları Öğrenci Adaylığı Sınavı’nda yaşandı. Sınavın çalındığı ortaya çıkınca sınav tekrarlandı. Çalıntı sınavın soruşturması iktidar tarafından sır gibi saklansa da cemaat bağlantılarıyla iki kitapçığın kaybolduğu ortaya çıkmıştı.

Aradan 1 yıl geçmişti ki bu sefer de benzer bir şekilde 2010’daki KPSS’de bir şaibe ortaya çıkmıştı. KPSS’nin eğitim bilimleri bölümündeki sorularda 110 ve üzeri doğru yapan kişiler evli, akraba ve aynı yerlerde oturan kişiler çıkmıştı. Sınav yine iptal edilmiş, dönemin başbakanı Erdoğan o dönem cemaat bağlantılarıyla sınavın çalındığı söylentilerini yalanlamıştı. Sonraki yıllarda Devlet Denetleme Kurulu’nun 2010 yılında çalıntının kaynağını Gülen cemaati olarak tespit ettiği ortaya çıkmıştı. İlerleyen zamanlarda sınavın genel kültür kısmı sorularının da şaibeli olduğu ortaya çıktı.

Her alandan sınavlar çalındı

Sınav çalıntıları hız kesmeden ve her alanda devam ediyordu. Aradan yine bir yıl geçmişti ki 2011 yılında bu sefer de Yurtdışı Yükseköğretim Diplomaları Denkliği İçin Seviye Tespit Sınavı Tıp Doktorluğu 2. Aşama Sınavı üzerine şaibe düşmüştü. 100 sorudan 75’inin eski sorular olduğu tespit edilmiş, sınav iptal edilmişti.

İktidar ve cemaat el ele yıllarca birçok alanda sınavları çalmış, kendi istediği kişileri istediği yere koymayı başarmıştı. Yıllar sonra başlayan cemaat-AKP kavgası sonrası herkes eteğindeki taşları dökmüş, iktidar 2002-2013 arası yapılan sınavların hepsinde şaibe olduğunu kabul etmişti. Öyle ki Ankara Başsavcılığı’nın talebiyle istihbarat birimlerinin yaptığı araştırma sonucunda, bu dönemdeki tüm ÖSYM sınavlarının çalındığı ortaya çıkmıştı. Bu anlaşılanlar, halkın baskısı ve tepkisi sonucu iptal ettirilmiş olsa da; ortaya çıkmayan, çalındığından habersiz olduğumuz onlarca sınav yapılmıştı.

10 yılda onlarca sınav çalındı

Komiser Yardımcılığı Sınavları, 2009 Polis Koleji Sınavı, 2010 SHÇEK Müfettiş Yardımcılığı Sınavı, 2011 Adalet Bakanlığı Yazı İşleri Müdürlüğü Sınavı, 2012 yılında yapılan KPSS ve Adli Yargı Hakim ve Savcı Seçme Sınavı, Polis Akademisi Sınavı, Astsubaylık Sınavı, 2014 LYS… Cemaat-AKP kavgası sonucunda çalındığı ortaya çıkan bu sınavlar için soruşturmalar açılmış ve devam ederken bu sınavlardan doğru haksız olarak kadrolaşan kişiler ve beraberinde binlerce onlarca kişi kamudan ihraç edilmişti. AKP, fırsat bu fırsat diyerek cemaat bağlantısı olmayan binlerce insanı da ihraç etmişti.

Merve Büyüktaş’ın Sendika.org’a hazırladığı yazı dizisinin birincisi.

İlginizi çekebilir | YÖK’ten 3 günde planlanabilecek üniversite programı

Düzce Üniversitesi’nde soruşturma mobbing uygulayana değil, şikayet edene açıldı

Düzce Üniversitesi Akçakoca Bey Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde akademik ve idari personele mobbing uygulayan dekan vekili Ayfer Gedikli, üniversite yönetimine çok sayıda delille şikayet edilmesine rağmen soruşturma mobbing yaptığı iddia edilen kişiye değil mobbingi şikayet edenlere açıldı.

Üniversite yönetimi tarafları dinlemeden, somut delilleri incelemeden idari soruşturma başlatılmasına yer olmadığına karar verdi. Mobbing uygulayanların herhangi bir soruşturmaya tabi tutulmadığı Düzce Üniversitesi’nde mobbinge uğrayan ve Gedikli hakkında şikayette bulunan öğretim elemanlarına disiplin soruşturması açıldı.

Kamu Denetçiliği Kurumu’ndan tavsiye kararı

Mobbinge uğrayan öğretim elemanıları TBMM Kamu Denetçiliği Kurumu’na (KDK) başvurdu. Başvuru sonucunda KDK, Düzce Üniversitesi Rektörlüğü’ne mobbing yapan kişi hakkında gerekli inceleme ve soruşturmaların yapılması, yönünde bir tavsiye kararı verdi. İlgili kanun uyarınca üniversitenin gerçekleştirdiği işlemlerin 30 gün içinde KDK ve başvuruyu yapan kişiye bildirilmesi zorunlu. İlgili ombudsman kararına buradan ulaşılabilir. Ancak ombudsmandan hala bir bildirim alınamadığı belirtildi.

İlk mobbingi değil

Dekan vekilinin iki öğretim elemanını farklı zamanlarda odasına çağırıp, makam üstünlüğünü kötüye kullandığı, bağırıp çağırdığını kadro tehdidi ile baskı yaptığını kendi lehine kağıt imzalattırdığı da iddialar arasında. Farklı bölümlerdeki öğretim elemanlarına da mobbing uygulandığı ve bazı öğretim elemanlarının maruz kaldıkları mobbingden dolayı terapi almak zorunda kaldığı da ifade edildi.

Alıntı: Sendika.Org

Kadın Savunma Ağı’ndan 1 Mayıs’a çağrı

Beş yıl önce “kadın kadını savunur” diyerek yaptığımız çağrıyı, yaşamakta olduğumuz olağanüstü politik koşulları dikkate alarak bir kez daha yineliyoruz:

Bu memlekette seçimin hiçbir zaman sandığa sığmadığını biliyoruz, değiştirme irademize ve gücümüze sahip çıkıyoruz! Bu olağanüstü süreçte “seçmenler” olarak değil, diktatörlük rejimini değiştirme iradesine ve kararlılığına sahip bir mücadelenin gücüyle konuşuyoruz! meşruluğunu kaybetmiş bir rejime karşı itaatsizliğin meşru gücünü de biliyoruz. Bu yüzden erkek şiddetine, İslamcılığa, emek sömürüsüne karşı mücadele içinde ördüğümüz feminist-öz savunma ağlarımıza ve mücadele ortaklıklarımıza, en çok bu tarihsel kırılma anında ihtiyacımız olduğunu vurguluyoruz. Diktatörlüğe karşı öz-savunma meşrudur; feminist öz bilincimizle, amasız ve fakatsız, yaşadığımız şiddetin ve yıkımın failini açıkça suçluyoruz!
AKP , bedenimizi ve ülkemizdeki her bir toprak parçasını sömürü ve rant alanı haline getiren; insan hayatını, hayvanları, doğayı kendi kar merkezli soygun sistemine tabi kılan; bizleri aileye hapsetmeye, dini baskılar, ekonomik şiddet ve zor aygıtlarıyla zapt-u rapt altına almaya çalışan patriyarkal kapitalist barbarlığın cisimleşmiş iktidarıdır.

Suçluyu durdurmaya, hesap sormaya çağırıyoruz!

Karanlık cephenize pabuç bırakmıyoruz! Unutmuyoruz ve affetmiyoruz! Hele hiç mi hiç helalleşmiyoruz! Soracağımız hesaptan, geri alacağımız haklardan, yaşayacağımız hayatlardan, kuracağımız kentlerden ve ülkeden, geleceğimizden ve dünyamızdan vazgeçmiyoruz! Elimizdeki tüm mücadele ve öz savunma araçlarını kullanarak hayatımızı ve haklarımızı savunacağız! Bu karanlık cepheye hayatımızın tek bir kırıntısını bile vermeyeceğiz, hukuk ve insanlık dışı yöntemlerle elde ettikleri görkemli servetlerle, hepimiz için yaşanabilir kentler, umutlu bir ülke ve gelecek inşa edeceğiz!

Bu kavganın öznesi biziz, bu yüzden bu kavgada hiçbir güce hayatımızı teslim etmeyeceğiz; mücadelemizi ve irademizi delege etmeyeceğiz, hayatlarımızdan, haklarımızdan, arzularımızdan, birbirimizden vaz geçmeyeceğiz. Piyasacı, gerici, kadın düşmanlarının iktidar hesaplarının altında ezilmeyeceğiz; İstanbul Sözleşmesini bile tereddütsüz imzalayacağız diyemeyen bir muhalefetin çizdiği hareket sınırlarının içine sıkışmayacağız; sol, sosyalist, devrimci muhalefetten seçim sürecini toplumsal-politik bir itaatsizlik dalgasına dönüştürmek için aldığı veya almadığı sorumluluğu beklemeyeceğiz; biz kadınlar kendimiz adına, kendimiz için, hep birlikte harekete geçeceğiz. Seçimlerde sonuç ne olursa olsun kadın düşmanı polikalarla mücadele etmeye devam edeceğiz! Ne istediğimizi çok iyi biliyoruz:

-İstanbul Sözleşmesi
-6284
-Erkek şiddetine karşı cezasızlığın son bulması
-Çocuklara yönelik her türlü istismar ve suçun son bulması
-Başta gösteri ve örgütlenme hakkımız olmak üzere tüm demokratik-politik haklarımız; diktatörlüğün baskı politikaları yüzünden cezaevlerinde bulunan tüm tutsakların serbest bırakılması
-Güvenceli ve insanca-eşit koşullarda istihdam, kocadan ve babadan bağımsız sosyal güvence, bakım emeğinin tanınması ve bakım yükünün toplumsallaştırılması, sağlık ve eğitim haklarımız başta olmak üzere tüm temel toplumsal- haklarımızın güvence altına alınması
-Doğa yağmasının son bulması, finansallaştırılmış ve her türlü doğal afet karşısında güvencesiz hale gelen ve toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren kent-konut modelleri yerine afetlere karşı güvenli, erkek şiddetine karşı korunaklı sosyal konut-kent modelleri
-Depremden etkilenen milyonlarca insanın piyasa koşullarında sefalete terk edilmemesi; yeniden borçlandıkları bir hayatta kalma mücadelesine mahkûm edilmemesi; depremde yaşanan yıkımın ve toplumsal kıyımın tüm sorumlularının yargılanması ve depremden etkilenen herkesin kaybının karşılanması için yağmalanan servetlerin kamulaştırılması, sermayenin vergilendirilmesi; devletin deprem bölgesinde, gönüllülerin, kadınların sırtına yıktığı tüm toplumsal sorumluluklarını yeniden üstlenmesi. Deprem bölgelerinin halkın söz ve karar sahibi olduğu bir süreçle yeniden inşasına kadar bölgede kalanlara acil ve ücretsiz konteynır, hijyen ürünleri, erişilebilir sağlıklı su ve gıda, tuvalet, duş, yaşlı ve çocuk bakımevleri, yemekhaneler, çamaşırhaneler, sağlık ve eğitim hizmetleri sağlanması, erkek şiddetine karşı önleme, müdahale ve koruma mekanizmalarının acilen kurulması; enkaz çalışmalarının oluşturduğu tehlikelerin ortadan kaldırılması,

Tüm kadınları, evde, sokakta, işte, okulda, sandıkta, çadırda, nerede olursak olalım birbirimizin hayatına sahip çıkarak, diktatörlük rejimini ülkemizden ve hayatımızdan def eden, patriyarkal kapitalizmin yerine yaşam merkezli yeni bir toplumu yaratan kurucu bir güç olarak örgütlenmeye çağırıyoruz. 

Önümüzdeki 1 Mayıs’ta yoksullaşan, emeği, bedeni sömürülen, bakım yükü ile ezilen kadınlar olarak feminist kortejde buluşuyoruz.

Deprem bölgesindeki kadınlar, LGBTİ+’lar ve çocuklar için acil talepler

Halkevci Kadınlar; deprem bölgesinde kadınlar, LGBTİ+’lar ve çocuklar için alınması gereken acil önlemlere dair taleplerini açıkladı. Son talepte İstanbul Sözleşmesi’nin başta deprem bölgeleri olmak üzere tüm ülkede uygulanması gerektiği ifade edildi.

Halkevci Kadınlar deprem bölgesinde kadınlar, LGBTİ+’lar ve çocuklar için acil alınması gereken önlemlere ilişkin taleplerini şöyle açıkladı:

  • Kadın hastalıkları ve doğum hizmetlerinin ücretsiz ve nitelikli verileceği sağlık kurumları bir an önce işler hale getirilmelidir.
  • Hamile ve emziren kadınların sağlık hizmetlerine erişimi mümkün olduğunca bulundukları yerde ve ücretsiz sağlanmalıdır, bunun için gezici sağlık ekipleri oluşturulmalı, olanların sayısı arttırılmalıdır.
  • Afet bölgelerinde istenmeyen gebeliklerin ve cinsel yolla bulaşan hastalıkların önlenmesi, kadınlarda hijyen sorunu nedeni ile sık görülen vajinal enfeksiyonların tedavisi için gerekli kondom, doğum kontrol ve ertesi gün hapları, ilaç ve kremler temin edilmeli, tüm kadınlar ve LGBTİ+’ların erişimi sağlanmalıdır.
  • Kadınların psikososyal destek alabileceği ulaşılabilir sağlık birimleri oluşturulmalıdır.
  • Depremden sonra göç etmek zorunda kalan kadınlar, çocuklar ve LGBTİ+’lar için gittikleri illerde psikososyal destek sağlanmalı, temel ihtiyaçları giderilmeli, ihtiyaç doğrultusunda hukuki destek sağlanmalıdır.
  • Kadınların hak ihlallerine karşı başvuru yapabilecekleri çok dilli acil önlem merkezleri açılmalıdır.
  • Şiddete karşı destek alabilecekleri ŞÖNİM’e başvuru imkanı sağlanmalı, kadın sığınma evleri açılmalıdır.
  • Bakım emeği kolektifleştirilmeli; ortak çamaşırhaneler, aşevleri, kreşler, yaşlı bakımevi ve rehabilitasyon merkezleri açılmalıdır.
  • Geçici barınma alanları başta olmak üzere deprem bölgelerinde kadınların güvenliği için gerekli aydınlatma sağlanmalıdır.
  • Kadınların kendini güvende hissedebilecekleri, özbakımlarını yapabilecekleri, yaşam alanlarında söz sahibi olabilecekleri nitelikli ve sağlıklı barınma alanları yaratılmalıdır.
  • Kadın sağlığı ve güvenliği için deprem bölgesindeki seyyar tuvalet ve duş kabini sayısı arttırılmalıdır.
  • Kürtaj hakkına erişim ücretsiz ve acil sağlanmalıdır.
  • Şiddet sonrası hayatta kalanların hangi destek mekanizmalarına erişebilecekleri acilen açıklanmalıdır. Bu vakalara ilişkin veri tutulmalıdır.
  • Ayrımcılık nedeniyle desteklere erişemeyen kadınların ve çocukların anadilde destek alabilecekleri merkezler kurulmalıdır.
  • Hayatta kalan engelliler, deprem nedeniyle engelli duruma gelenler ve bakıma muhtaç hasta ve yaşlılar için bakım merkezleri açılmalıdır.
  • İstanbul Sözleşmesi başta deprem bölgeleri olmak üzere tüm ülkede uygulansın!

Kadın, doğa ve kesişen tahakküm: Av ihalelerinden İstanbul Sözleşmesi’ne, Kuzey Ormanları’ndan 6284’e

0

Hem ekofeminizm hem vegan feminizm kadınların, doğanın ve hayvanların üzerindeki ataerkil kapitalist baskının nasıl ortak sömürü hikayeleri ortaya çıkardığını yıllardır tartışıyor. Üstelik bunu, sadece bu akademik çalışmaların ya da bu düşüncelerin etrafında gelişen aktivist hareketlerin ışığında değil, gündelik yaşantılarımızda karşımıza çıkan örneklerden de anlayabiliriz. Nitekim Gina ve Dina’yı rahatça öldüren, Karaburun kumsalına düşünmeden beton döken, hayvanların yaşam alanlarına saldırıp onları öldüren, kadınların yaşamı üzerinden pazarlıklar yapan tastamam aynı sistem değil mi?

İstanbul Sözleşmesini tırnaklarıyla kazıyarak elde eden bu coğrafyanın kadın hareketi, Osmanlı’dan günümüze Ermeni, Kürt, Rum, Türk, Yahudi, Alevi kadınların bir arada yürütülen bir mücadele tarihine sahip. Dernek ve basın ile başlayan, lobi çalışmalarından sokak eylemlerine taşan feminist mücadelenin kazanımlarından biri olan İstanbul Sözleşmesi, tahrik indirimi gibi yollarla uygulatmayan bir yönetimin imzasıyla geçersiz sayıldı. Aynı imza, kanal İstanbul projesine de atıldı. Yani tek bir imzayla hem kadının hem doğanın katli normalleştirildi.

Aynı şekilde Kuzey Ormanları ve diğer doğal alanları tehdit eden, yok eden bu zihniyet, hiçbir savunu hareketinin sesini dinlemiyor. Öyle ki Kuzey Ormanları Savunması, yıllardır doğanın sömürüsünü, yanlışları ve mücadeleyi gündeme taşıyor ama ne yazık ki buradaki mücadele de yok sayılıyor ve burası da rant ile yok ediliyor.

Tahakkümün kaderdaş eylediği bir başka tür de hayvanlar. Doğal alanlara insan müdahalesiyle yaşam alanları daraltılırken av ihaleleriyle ölüme gönderiliyor. Her ne kadar iptal kararları alınmış gibi görünse de yeni ihaleler ile hayvanların spor adı altında öldürüldüğü bir düzen kuruluyor.

Benzer düzen kadınlar için de yaşam hakkını, özgürlüğünü görmezden gelen farklı bir plan yapıyor. Türcülük ve cinsiyetçilik işte tam da burada kesişiyor. Avcılık ihaleleriyle hayvanların yaşam hakkı nasıl umursanmıyorsa 6284 Sayılı Kanunu kaldırmak üzerine yapılan pazarlık da kadının varlığını, özgürlüğünü umursamıyor. Bunlar hep iç içe mevzular ve ardı ardına geliyor. Kadının, doğanın ve insan olmayan hayvanların üzerindeki tahakküm, sömürüyü ve şiddeti normalleştirirken tüm özgürlükleri pazarlık konusu yapabiliyor.

Yüzyıllardır süren ataerkil kapitalist ve insan üstünlüğüne dayanan bu sistem elbette ki iktidar değişikliğiyle ortadan kalkmaz ama seçime giden bizlerin sanıyorum ki şunu düşünmesi gerekiyor. Haklarımızı savunmamız, derdimizi anlatmamız için daha demokratik bir ortama ihtiyacımız var. Anca o zaman kadınların gasp edilen haklarını, talan edilen doğayı, hayvanların bizden aşağı olmadığını sesimiz kısılmadan anlatabiliriz. Aksi takdirde bizi neyin beklediğini muhaliflerin idam edildiği, kadınların zehirlendiği İran’dan, oy kullandığı için parmağı kesilen Afgan kadınlardan, kız çocukları okusun dediği için vurulan Malala’dan hepimiz tahmin edebiliyoruz.

Yeşil Düşünce Derneği’nin İklim Okulu 29-30 Nisan’da!

“Kimseyi Arkada Bırakmadan: Batı Karadeniz’de İklim Hareketinin Güçlendirilmesi projesi kapsamında gerçekleştirilecek İklim Okulu ve forum etkinlikleri ile yerel yönetim, sivil toplum, devlet kurumları ve halk, iklim adaleti için bir araya gelecek.

Yeşil Düşünce Derneği, 2009 yılından beri iklim krizi ve sebepleri ile iklim krizini önlemek için çözüm önerileri, iklim afetleri ve etkileri ile iklim adaleti konularında çalışmalar yürütüyor. 2021 yılının Ağustos ayında Kastamonu’da meydana gelen sel felaketinin Bozkurt ilçesinde yarattığı tahribat ve bunun iklim adaleti bağlamında değerlendirilmesine yönelik saha çalışması ve rapor sunumu gerçekleştirmişti. Bu sene, bölgedeki iklim afetleri konusunda çalışmalarını derinleştiren dernek iklim krizinin sonucunda medyada gelen afetlere karşı kırılganlığı giderek artan Batı Karadeniz Bölgesi’nde, iklim krizi ve iklim adaleti konularının görünürlük kazanmasına destek olmak için Fransız Büyükelçiliğinin desteği ile “Kimseyi Arkada Bırakmadan: Batı Karadeniz’de İklim Hareketinin Güçlendirilmesi” projesini yürütüyor.

Nisan sonunda Batı Karadeniz’e ‘İklim Okulu’ için çağrı

Proje kapsamında 29 Nisan’da Zonguldak’ta, 30 Nisan’da Kastamonu’da, birer gün sürecek bir ‘İklim Okulu’ gerçekleştireceğini duyuran dernek, yerel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve halkın katılımını önemsediklerini belirtiyor.

Kastamonu ve Zonguldak’ta iklim krizine adaptasyon ve dayanıklılık kazanma süreçlerinde sivil toplumun katılımının sağlanmasına destek olması planlanan proje ile, sivil toplum ve yerel yönetim paydaşlarının iklim krizi ve etkilerine dair bilimsel verilerin paylaşılması da amaçlanıyor.

Projede, hak temelli sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin ve yerel yönetimlerin iklim değişikliği adaptasyonu ve dirençliliği konularında iş üretmesinin, iklim adaleti konusunda bilgi ve deneyim aktarımı sağlanmasının önemi vurgulanıyor.

29 Nisan’da Zonguldak TMMOB Makine Mühendisleri Odası’nda, 30 Nisan 2023 Kastamonu Ticaret ve Sanayi Odası’nda, 10:00 – 17:30 saatleri arasında gerçekleşecek İklim Okulu’na katılmak isteyenlerin başvuru formunu doldurması yeterli.

Proje hakkında detaylı bilgi edinmek ve için derneğin sosyal medya hesapları takip edilebilir veya derneğin internet sayfası ziyaret edilebilir.

Batı Karadeniz’de İklim Değişikliği ve Etkileri

İklim değişikliği Akdeniz Bölgesinde kendini yangınlarla gösterirken, Karadeniz’de aşırı yağış ve sel felaketleri olarak gözleniyor. 2021’de Kastamonu’da, 6 Şubat depremlerinden sonra Şanlıurfa’da yaşanan sel felaketi gibi felaketlerin ana kaynağı, iklimin değişmesi sebebiyle ortaya çıkan sıcak dalgaları ile gelen kuraklık ve sonrasında gerçekleşen aşırı yağışlardır. Ormanlık alanlarla tarım arazilerinin tahribi, dere yataklarının daraltılması ve betonlaştırılması, dere yataklarında kentleşme gibi insan kaynaklı eylemler, aşırı yağışların felakete neden olmasını sağlar. Değişen iklim, gerçekleşen sel ve kuraklık gibi afetlerin sıklığını arttırarak toparlanma süresini daraltır.

2019’da planlama yapıldı ancak sonuç görülmedi

Aşırı yağışlara ve kuraklığa dayanıklı kent planlamaları ile doğru arazi ve havza kullanımı ile onarıcı planlamalar yapılarak felaketlerin boyutları, can ve mal kaybı en aza indirilebilir.

Avrupa Birliği tarafından finanse edilen ve tek yararlanıcısı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olan İklimİn projesi kapsamında ‘İklim Değişikliğinin Bilimsel Temelleri ve Türkiye’ye Etkileri’ adlı çalışma gerçekleşti. Bu çalışma ardından Bakan Murat Kurum 12 Temmuz 2019 tarihinde ‘Karadeniz Bölgesi İklim Değişikliği Eylem Planını’ kamuoyu ile paylaştı ve basın açıklamasında, ‘6 ay içinde tüm hazırlıkların tamamlanacağını ve kamuoyu ile paylaşılacağını’ bildirdi (https://www.youtube.com/watch?v=hDbs9lg1M1I). Ancak üzerinden 2 sene geçtiği halde hiçbir plan yürürlüğe konmadan sel Kastamonu’yu vurdu. Adı Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı olarak değişen bakanlık sayfalarında ya da çalışmaları arasında, iklim eylem planı çalışmaları hala kamuoyu ile paylaşılmış değil.

Hasta kadın mahpuslar için siyasetçilere çağrı

Hasta kadın mahpusların sağlık ve yaşam hakkı için çalışmalarına devam edeceğini açıklayan Aysel Tuğluk İçin Bin Kadın Kampanya grubu, “Bu kampanya için yola çıktığımızda söylediğimiz söz halen gereğini koruyor, hasta mahpusların göz göre göre ölüme mahkum edilmesine izin vermeyeceğiz çünkü biz yaşamı, yaşam hakkını savunuyoruz” diyerek 21 Mart’ta açıklama yapmıştı. Şimdi, seçim sürecinde hasta mahpusların durumunun gündemine alınması için tüm muhalefet partilerine açık mektup yayımlayan kadınlar “Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinde, siyasi partilerin ve ittifakların olduğu kadar tek tek adayların da gündeminde hasta tutsaklar konusu olmak zorundadır” diyerek çağrı yaptı.

Hasta tutsakların tahliyesinin seçim bildirgelerinin ve yargı reformuna dönük çalışmaların bir parçası olması gerekliliğini vurgulayan kadınlar, tüm siyasetçileri hasta tutsakların yaşama hakkına sahip çıkmak için gereken tüm tedbirlerin alınması konusundaki planlarını kamuoyuna açıklamaya davet etti.

Kadınların mektubunun tamamı şöyle:

“Bizler hasta kadın mahpusların sağlık ve yaşam hakkı için mücadele eden bir grup kadınız. Türkiye’deki cezaevlerinde birçoğu ağır hasta olan yüzlerce mahpus var. İnsan Hakları Derneği Merkezi Hapishane Komisyonu verilerine göre, Nisan 2022 itibari ile cezaevlerinde 651’i ağır olmak üzere 1517 hasta mahpus bulunuyor. Sadece 2021 yılı içinde, yedisi infaz ertelemelerinden kısa bir süre sonra olmak üzere en az 59 hasta mahpus yaşamını yitirdi.

Bizler hasta siyasi tutsaklardan biri olan Aysel Tuğluk’un sağlık durumunun hızla kötüye gittiği bir dönemde, 2022 yılı başında, Aysel Tuğluk İçin 1000 Kadın kampanyasını başlattık. Aysel Tuğluk şahsında, birçoğu ağır hasta olan yüzlerce diğer hasta tutsağın evinde ve sevdiklerinin arasında yaşama ve tedavi görme hakkını savunmak için yan yana geldik.

Aysel Tuğluk Türkiye’de mücadele eden ve dünyanın farklı yerlerinden bu mücadeleye destek veren kadınların emeği ve çabasıyla, artık cezaevinde değil. Fakat bu kampanya için yola çıktığımızda söylediğimiz söz hâlâ geçerliliğini koruyor; hasta tutsakların göz göre göre ölüme mahkum edilmesine izin veremeyiz!

Herkesin sağlıklı yaşama hakkı vardır ve bu hakkın savunulması hepimiz için önemlidir. Cezaevlerinde yaşama hakkı korunmuyorsa ve tehdit altındaysa, demokrasi ve insan hakları askıya alınmışsa, dışarıda da özgür ve demokratik bir yaşam sürdürülemez.

Yirmi yıllık AKP iktidarının yaşamı ve yaşatmayı öncelemediği, yurttaşların sağlıklı ve güvenli biçimde yaşamasına yönelik tedbirleri hiçbir şekilde almadığı gerçeğiyle, 6 Şubat 2023 tarihli depremde bir kez daha çok acı biçimde yüzleştik. Deprem toplumsal ve siyasal alanda gerçek bir yıkım yarattı. Bunun bir sonucu olarak cezaevlerindeki hasta tutsaklar kaderlerine ve ölüme terk edildi. Bizler onların sesini duyuyor ve bu sesin her yerden duyulmasını sağlamak istiyoruz. Aysel Tuğluk’tan sonra şimdi de cezaevlerindeki diğer hasta kadın tutsaklar için mücadeleyi sürdürüyoruz. Bugün birçoğu sadece ve sadece düşünce ve ifade özgürlüğü, toplantı ya da gösteri özgürlüğü kapsamındaki eylem ve sözleri nedeniyle cezaevinde olan tutsakların, AKP-MHP iktidarının siyasi rehineleri olduğunu biliyoruz. Hasta siyasi tutsaklar özgürlüklerinden sonra yaşamlarıyla da tehdit ediliyor ve toplumsal muhalefet bu yolla da yılgınlığa sürüklenmek isteniyor.

Devletin sağlıklı yaşam hakkını bütün hasta tutsaklar için korumak yükümlülüğü vardır. Bu konuda ideolojik nedenlerle çifte standart gözetilemez. Hasta tutsakların bir an evvel tahliye edilerek yakınlarının gözetiminde, sağlıklı koşullarda ve insan onurunu zedelemeden tedavi olma hakkına kavuşmalarını istiyoruz. Bu talebin demokratik bir gelecek beklentisinin parçası olduğu inancıyla, mücadelemizi hasta kadın tutsaklar için sürdürme kararlılığımızı ilan ediyoruz.

Önümüzde, çok kısa süre sonra bir seçim var. Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinde, siyasi partilerin ve ittifakların olduğu kadar tek tek adayların da gündeminde hasta tutsaklar konusu olmak zorundadır. Bu demokrasinin gereğidir. Siyaset alanının en öncelikli vaatleri arasında olması gereken yaşama hakkının savunulmasıdır. Cezaevlerindeki hayatlar kolaylıkla vazgeçilir olduğu sürece, dışarıdaki hayatlarımızın kıymetli ve güven içinde olması mümkün değildir.

Bu düşünceyle, hasta tutsakların tahliyesinin seçim bildirgelerinin ve yargı reformuna dönük çalışmaların bir parçası olması gerekliliğini önemle vurgulamak istiyoruz. Bu insanların çoğunun siyasi görüşleri sebebiyle işkence, baskı ve tecride maruz kalıp sistematik olarak sağlık hizmetlerinden mahrum bırakıldıkları için hasta olduklarının da bilinciyle, hasta tutsakların tahliyesinin seçim bildirgelerinin ve yargı reformuna dönük çalışmaların bir parçası olması gerekliliğini önemle vurgulamak istiyoruz. Hasta tutsaklar için bir özgürlük talebinin gündeme alınması da çok değerli bir çaba olacaktır.

Hasta tutsakların yaşama hakkına sahip çıkmanızı bekliyor, sizi, bu konuda gereken tüm tedbirlerin alınması ya da yapılması gereken her şeyin yapılmasına katkı sunmaya ve bu konudaki planlarınızı kamuoyuna açıklamaya davet ediyoruz.”

“HASTA KADIN MAHPUSLAR İÇİN BİN KADIN” KİMDİR?

2022 yılı başında, Aysel Tuğluk İçin 1000 Kadın kampanyasıyla Aysel Tuğluk şahsında, birçoğu ağır hasta olan yüzlerce mahpusun evinde ve sevdiklerinin arasında yaşama ve tedavi görme hakkını savunmak için yan yana gelen kadınlar, yürüttükleri kampanya ile Aysel Tuğluk’un cezaevinde çıkması sürecinde etkili olmuşlardı. Kampanyaya ülke içinden binlerce kadın destek verirken, uluslararası alanda da büyük destek görmüş ve hasta mahpusların durumunun gündeme getirilmesi konusundaki çabalara katkı sunmuştu.

Bu yılın Mart ayında yeni bir açıklama yayımlayan kadınlar, Aysel Tuğluk için yürütülen kampanya sürecinde söyledikleri sözün halen gereğini koruduğunu ve hasta mahpusların göz göre göre ölüme mahkum edilmesine izin vermeyeceklerini dile getirmişlerdi.

“Aysel Tuğluk İçin 1000 Kadın kampanyasını başlatan ve yürüten bizler şimdi başka hasta kadın mahpusların sağlık ve yaşam hakkına sahip çıkıyoruz ve bu talebin demokratik bir gelecek beklentisinin parçası olduğu inancıyla mücadelemizi hasta kadın mahpuslar için sürdürme kararlılığımızı ilan ediyoruz.” diyerek yeni bir çağrı yapmışlardı.

Siyasetçilere gönderdikleri açık mektup ile kadınlar, seçim sürecinde siyasi partilerin, ittifakların ve adayların hasta tutsaklar konusundaki tutumlarını demokrasinin bir gereği olarak açıklaması gerektiğinin altını çizerek, hasta mahpuslara özgürlük talebinin gündeme alınmasını istedi.

https://1000kadin.org/

Kayıp, yas ve ötesi

0

Aslında hepimiz yaşam kadar ölümün de kaçınılmaz olduğunu biliriz. Tıpkı kazanmak kadar kaybetmek gibi. Ancak birçoğumuz kazanılan başarıları, doğumları, elde edilen kazançları coşkuyla kabul ederken; bizden gidenleri, kaybettiklerimizi ve geri getiremeyeceklerimizi kabul etmek kısmında zorlanırız. Tabii ki her insan hayatı boyunca birçok kayıp yaşar. Büyürken, gelişirken ve yaşlanırken hayatının her bir basamağında ardında bırakmak zorunda kaldığı yaşantılar deneyimler. Olduğumuz konumdan geriye dönüp baktığımızda bizle var olanlar kadar hala bizimle yola devam etmeyen birçok yaşantıya tanıklık ederiz. Bu yaşantılar bir organı, bir uzvu kaybetmek gibi daha somut kayıplar olabilirken, gelişimsel bağlamda anne sevgisini kaybetmeye yönelik kayıp da olabilir. Ekonomik kayıplar, sağlığa ilişkin kayıplar ve özgürlüğün kaybedilmesi gibi durumlar da kayıp dediğimiz olgunun çatısı altında değerlendirilmektedir. Dolayısıyla kayıp çok çeşitli formlarla insan hayatına sirayet etmektedir.

Ancak kayıp dediğimizde zihnimize en çok gelen ‘ölüm’ kavramı diğer kayıp yaşantılarından farklılık göstermektedir. Bu fark ölümün; kaçınılmaz, kesin ve geri döndürülemez olmasından kaynaklanmaktadır. Böylesine kesin bir durumun insanı ve onun psikolojisini etkilemesi ise kaçınılmazdır. Ancak bu etkiyi belirleyen birtakım değişkenler bulunmaktadır. Bu değişkenler; kaybedilen kişinin kim olduğu, kaybedilen kişiyle kurulan ilişkinin niteliği, kişinin nasıl öldüğü ve geleneksel yas tutma biçimleri olarak sıralanabilir (Zara, 2011). Tüm bu belirleyicilerin yanısıra kayıptan sonra ortaya çıkan yasın belirli aşamaları bulunmaktadır. İlk aşama ‘şok’ evresidir. Bu evre aslında o kaçınılmaz haberin ilk alındığı anı tarif eder. Kişi karşılaştığı bu keskin gerçeklik karşısında şoka uğrar ve bu olayı anlamlandırması güçleşir. Bu evreyi takiben kişi ‘inkar’ evresine geçiş yapar. Başa çıkılması gereken duygusal yük o kadar fazladır ki bu gerçeklik kabul alanımıza doğrudan giremez. Bu yükü kaldırabilmek adına uzun vadede negatif sonuçlara yol açacak olan inkar mekanizması devreye girer. Bu şekilde kişi geçici, kısa süreli bir rahatlama deneyimleyebilir. Daha sonra ‘arzu etme/özleme’ evresi sahneye gelir. Bu arzu o kadar dayanılmazdır ki kişinin vereceği birincil duygusal tepkiler arasında yalnızlık ve öfke ortaya çıkabilmektedir. Bu öfkenin eşlik ettiği ve belki de en sık duyulan cümle ise ‘Neden Ben?’ şeklinde kişisel bir sorgulamayı içerir. Bu sorgulamaya eşlik eden diğer aşama ise ‘çaresizliktir’. Yaşanılan olay o kadar sarsıcıdır ki geleceğe yönelik hayaller umut duygusunu içermez. Tabii ki bu durumdan etkilenen sadece gelecek kavramı değildir. Kişinin güncel hayatında olan iş, okul, sosyalleşme gibi ortamlarda da isteksizlik ve ilgi kayıpları oluşabilmektedir. Son aşama ise ‘Yeniden Organize Olma ve Kabul’ evresidir. Bu evrede artık kişi hayatına yeni dinamikler eklendiğini kabul eder. Kişi bu  yeni dinamiklerle bir nevi kendini yeniden organize eder ve inşa eder. Hayatındaki yeni dinamiklerle var olan yas süreci biraz daha sakinleşmeye başlamıştır. Kişi, belli bir süre askıya aldığı kendisi ve hayatındaki önemli işler için yeniden yatırım yapmaya başlar.

Yas süreçleri bahsedildiği gibi beş temel aşamada gerçekleşse bile herkesin süreci kendine özgüdür; tıpkı parmak izlerimiz gibi… Kaybı deneyimleyen kişinin bağlanma örüntüsü, kişiliği, mizacı ve sosyal destek ağı gibi etmenler kişilerin yas sürecini birbirinden ayırıp çeşitlendirmektedir. Bu çeşitliliklerin arasında bazı durumlar yas sürecini daha sağlıklı atalatabilmemize yardımcı olur. Bu yardımcıların başında ‘kaybı tek başına yaşamamak’ gerektiği yer alır. İnsan sosyal bir varlıktır. Yaşadığı durum her ne kadar zorlayıcı olsa da bunun etkisini hafifletebilmek için etrafında güvendiği kişilere ihtiyaç duyar. Yas sürecinizde size eşlik edecek güvendiğiniz birinin varlığı koruyucu bir rol üstlenmektedir. Kaybettiğimiz kişinin yokluğunda anlayış gösterecek ve dinleyecek birinin varlığı yas sonrası gelişim için alan açmaktadır. Tüm bu zorlayıcı atmosferin etkisi altındayken fiziksel ihtiyaçları gözetebilmek ve bu alanlara yatırım yapmak da bir o kadar kıymetlidir. Uyku saatlerinin, beslenmenin ve sağlığın titizlikle takip edilmesi gerekir. Sanılanın aksine yas giden kişinin ardından derin bir sessizliğe gömülmek değildir. Aksine kabul dediğimiz kavram, başımıza gelen olayın yaşanabilir olmasıyla eş değerdir. Kaybedilen kişi hakkında konuşmak, o kişiye dair hislerimizi dile getirebilmek yas sürecimizde duygularımıza yer açar. Bu duygulara açtığımız yer ise kendiliğimizi yeniden inşa edeceğimiz o sahnenin ayak sesleri gibidir. Ayak seslerini ne kadar iyi işitirsek, onların yaşanmasına ne kadar izin verirsek özünde oldukça zorlayıcı olan bu süreci o kadar sağlıklı atlatabiliriz.

Hayatımız boyunca gelişir ve değişiriz. Tüm bu gelişim ve değişim basamaklarında her duyguya yer açarız. Tüm bu duygular bizi bir önceki olduğumuz kişiden farklı kılar. Bazı duygular içtenlikle kabul edilirken bazılarını bu kabulün dışında tutmak için özel çaba sarf ederiz. Ancak duyguların tekrarlayıcı olmak gibi bir özelliği vardır. Özellikle işlemlenemeyen her duygu kendini pek çok formda tekrar gösterecektir; bazen bedende olan bir duyum, bazen de vücut ağrıların bir sebebi… Bu noktada o duygudan kaçmak kısır bir döngü yaratacaktır ki bu döngü hayatın pek çok alanında kendi varlığını doğrulayacaktır. Tam da burada en etkili çözüm o duyguyu yaşamaktır. Hiçbir maske veya baskı altında olmadan duygunun yarattığı tüm hisleri doyasıya yaşamak.. Bu satırları okurken belki sizin de kayıba ilişkin anılarınız zihninize gelmiştir.

Acı ama gerçek, acı ama geçecek.. Yeter ki ‘ben ne hissediyorum’ diyebilelim.

Kaynakça

Zara, A. (2011). Kayıplar,  yas tepkileri ve yas süreci. Yaşadıkça, 73, 90.