Ana Sayfa Blog Sayfa 9

Şehir Plancıları “yeni yüzyılda planlama yapmaya, kentsel yaşamı dönüştürmeye” çağırıyor

Şehir Plancıları Odası (ŞPO), şehir plancıları başta olmak üzere tüm yurttaşları, 8 Kasım 2023 tarihinde Ankara’da, yeni yüzyılda planlama teması ile gerçekleştirilecek Dünya Şehircilik Günü 47. Kolokyumu’na katkı koymaya davet ediyor.

Çağrı metninde; Planlama meslek alanındaki olumsuz gidişi tersine çevirmek ve kuruluş felsefesine geri dönmek amacıyla kamusal bilgi üretmek adına Cumhuriyetin yüzüncü yılına girerken bu seneki kolokyum temasının “Yeni Yüzyılda Planlama” olarak belirlendiğini belirten ŞPO, bu tema altında yürütülecek tartışmaların ülkenin yeni yüzyılında planlama meslek alanı ile birlikte coğrafyamızın ve toplumumuzun nitelikli, refah üreten, özgürlükçü bir yapıya sahip olmasına katkı sağlayacağını vurguluyor.

Bildiriler hangi konuda olmalı?

 Yeni Yüzyılda; 

  • Doğa olaylarının etkilerine karşı dirençli kentler ve yaşam alanları
  • Yeni yüzyılda yeniden bölge planlama
  • Planlamanın kurumsal yapısı (Mevzuat, plan üretim süreçleri ve  yönetsel yapı)
  • Planlama meslek alanı; aktörler, süreçler ve olanaklar
  • Planlamada dijital dönüşüm
  • Yerel yönetimler, katılım ve demokrasi
  • Kentsel mekan ve erişilebilirlik
  • Miras ve şehircilik: Kaybettiklerimiz ve yeni yüzyıla aktaracaklarımız
  • Mekanda/Toplumda Adalet ve Kentsel Politika
  • Kentsel tasarım uygulamaları ve yeni yüzyılda nitelikli kentsel mekanlar
  • Antroposen çağında ekoloji, kentleşme ve kırsal alanlar
  • Kentlerde demografik hareketlilik: çözülmeler, sorunlar, fırsatlar

Özet Gönderimi ne zamana kadar?

Kolokyumda sunulacak bildiri özetleri, özgün bir çalışmanın ürünü olup çalışmanın kapsam, amaç, yöntem ve sonuçlarını içerecek uzunluk ve kuramsal derinlikte hazırlanmalıdır (en az 500, en fazla 1000 sözcük). Özetlerde yazar(lar)a ilişkin kimlik tanımlayıcı bilgiler bulunmamalıdır. Kolokyuma farklı alanlarda ve meslek alanımıza dair farklı sektörlerde çalışan meslek mensuplarının bildiri sunması ve katılım göstermesi beklenmektedir. Özet göndermek isteyenlerin metinlerini aşağıda yer alan “Bildiri Özeti Gönder” butonu aracılığıyla veya [email protected]  adresine 7 Ağustos 2023 Pazartesi gününe kadar göndermesi beklenmektedir.

Bildiri özetleri; Bilim Kurulu tarafından kolokyum temasına uygunluk, bildirinin yöntem ve kapsamının net olarak açıklanması, çalışmanın özgünlük ve güncelliği, bildiri başlığının içeriği yansıtması ve bildirinin yeterli bilimsel içeriğe sahip olup olmadığı şeklindeki kriterler üzerinden değerlendirilecektir.

Ne zaman ne olacak?

Özet gönderimi için son tarih7 Ağustos 2023 Pazartesi
Bilim Kurulu Değerlendirmelerinin Tamamlanması4 Eylül 2023 Pazartesi
Bildiri Sahiplerine Kabul  Bildirimi11 Eylül 2023 Pazartesi
Program İlanı                                                        13 Ekim 2023 Cuma
Şehircilik Kolokyumu8 Kasım 2023 Haftası
Tam metinlerin teslimi23 Şubat 2024 Cuma

* Olası tarih değişikliklerini şehir plancılarının web sitesinden takip edebilirsiniz.

Halkevleri 17. Yaz Çocuk Buluşmaları 3 Temmuz’da Başlıyor

0

Halkevleri 17. Yaz Çocuk Buluşmaları bu yıl 3- 30 Temmuz arası yapılacak. Halkevleri’nin 17 yıldır kesintisiz şekilde sürdürdüğü çocuk çalışmaları ve Yaz Çocuk Buluşmaları bu yıl, “El ele veriyoruz, oyun kuruyoruz” çağrısıyla yapılıyor. 

Her yıl çok sayıda şehirde, onlarca gönüllünün yüzlerce çocukla buluştuğu Yaz Çocuk Buluşmaları bu yıl da farklı başlıklarda etkinlik, gezi ve oyunla yapılacak. Yaz Çocuk Buluşmaları’nda çocuklar, bilimle sanatla ve sporla buluşarak hem eğlenecek hem öğrenecek. Çocuklar oyunun içinde eğlenirken düşünecek, sorgulayacak.

Deprem bölgesinde bilfiil çocuk çalışması yürüten Halkevleri; Hatay, Maraş ve Malatya’da çocuk evleri kurdu. “Çocuklar için buradayız” diyerek hem deprem bölgelerindeki çocuklarla hem de deprem bölgelerinden diğer şehirlere göç eden çocuklarla bir fiil çalışmalar ve etkinlikler yaptı. Bu çalışmayı, her yıl yapılan Yaz Çocuk Buluşmaları’na katarak genişleten Halkevleri, bu yıl da bulunduğu her şehirde, birçok ilçede ve mahallede çocuklarla bir araya gelecek.

Depremle birlikte gösterilen yoğun dayanışma ve oyunun iyileştirici gücüne olan inançla yola çıkarak bu yıl ki çağrısını “El ele veriyoruz, oyun kuruyoruz” diyerek yapan Halkevleri, 17. Yaz Çocuk Buluşmaları’na tüm çocukları ve gönüllü olmak isteyen herkesi davet ediyor. Halkevleri Yaz Çocuk Buluşmaları’nda; yaratıcı drama, yoga, müzik, ritim, satranç, çocuklar için felsefe, eğlenceli bilim, eğlenceli matematik, eğlenceli İngilizce, masal, çocuk hakları, hayvan hakları, evrim, cinsiyet eşitliği gibi birçok alanda etkinlikler ve geziler düzenleniyor. Bu yılki çocuk buluşmaları; Ankara, Artvin, Antalya, İstanbul, İzmir, Samsun ve Hatay’da yapılacak.

*Etkinlik tarihleri il il değişiklik gösterebilir.

“El ele veriyoruz, oyun kuruyoruz. Sen de oyuna katıl”

7-12 yaş arası çocuk kaydı için: https://halkevleri.org.tr/halkevleri-17-yaz-cocuk-bulusmalari-cocuk-kaydi/

“El ele veriyoruz, oyun kuruyoruz. Gönüllü ol, oyuna katıl”

Gönüllü kaydı için: https://halkevleri.org.tr/halkevleri-17-yaz-cocuk-bulusmalari-gonullu-kaydi/

İletişim ve bilgi için; [email protected]

Cep Telefonu: 05337615263

UNDP Maraş’ta depremden etkilenen kadın işverenlerin toparlanması için hibe programı başlattı

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve Kahramanmaraş Ticaret ve Sanayi Odası (KMTSO), Türkiye’de Şubat ayında meydana gelen yıkıcı depremlerden zarar gören işletmelerin sahibi kadın girişimcilere yönelik 500.000 ABD Doları tutarında yeni bir hibe programı için güç birliği yapıyor. UNDP’nin erken toparlanma faaliyetlerinin bir parçası olan bu ortak girişim, depremde en ağır yıkıma uğrayan dört ilden biri ve depremin merkez üssü olan Kahramanmaraş’ta işletmelerini ayağa kaldırmaya çalışan 100’ü aşkın kadın işverene mali destek sağlayacak.

Girişim, Kahramanmaraş’ta kadın işverenlerle yapılan bir toplantıda, UNDP Türkiye Mukim Temsilcisi Louisa Vinton ve KMTSO Başkan Yardımcısı Hikmet Gümüşer tarafından başlatıldı. 

“Depremler Türkiye’de küçük işletmeler için çok yıkıcı oldu; en çok etkilenen yedi ilde 220.000 işletme tamamen yıkıldı” diyen Vinton sözlerini şöyle sürdürdü: “Kadın girişimcilere ve kadınların sahibi olduğu işletmelere cansuyu sağlayarak, sadece bireylerin geçim kaynaklarını eski haline getirmeyi değil, aynı zamanda bölgeye dönüşü teşvik edecek erdemli bir arz-talep döngüsü başlatmayı hedefliyoruz. UNDP, deprem bölgesindeki çalışmalarına dayanarak, benzer toparlanma programlarını başlatmak için hazırlık yapıyor.”

Kahramanmaraş’ta KMTSO tarafından kadınların yönettiği 355 işletme üzerinde yapılan ihtiyaç analizine göre, işletmelerin %38’i depremlerde tamamen yıkıldı, %90’ından fazlası da fiziksel hasara uğradı. Kadın işletme sahipleri, yıllık ortalama 1,43 milyon TL dolayında (70.000 ABD Doları) mali kayıp yaşadı. Depremde kadın işverenlerin %4’ü yaralandı, maalesef bazıları da yaşamını yitirdi. 

“Bu hibe programı ile, kadın işletmecilerimizin daha da güçlenmelerini ve yerel ekonomimizin canlandırılması için büyük katkı yapmalarını sağlayacak gerekli destek ve kaynakları sağlamayı hedefliyoruz” diyen KMTSO Başkan Yardımcısı Gümüşer sözlerini şöyle tamamladı: “UNDP Türkiye ile birlikte, kadınların yeniden gelişmesini ve Kahramanmaraş’taki erken toparlanma çabalarına dinamizm katmalarını sağlamaya kendimizi adadık.”

Hibe programından, 6 Şubat 2023 tarihinde ilk depremin meydana gelmesinden önce Kahramanmaraş’ta kayıtlı faali işletmesi olan kadınlar yararlanabilecek. Toplamda 11 milyon TL (500.000 ABD Doları) tahsis edilecek programda münferit hibe tutarı, 1 ila 6 ay sürecek projeler için 10.000 ila 300.000 TL arasında olacak. Hibe programının uygulanmasını, UNDP desteğiyle KMTSO yürütecek.

Hibe için uygun kabul edilecek faaliyetler arasında prefabrik veya konteyner işyeri kurulması; işyeri tadil, tamir ve restorasyonu; BT ekipman ve yazılımı, mobilya, makine ve ekipman, ve malzeme alımı yer alıyor. Üç veya daha fazla çalışanı olan işletmeler, üretim için makine ve ekipman alımına yönelik projeler, deprem nedeniyle engelli hale gelen kadınların sahip veya ortak olduğu işletmeler, kısmen veya tamamen hasara uğrayan işletmelerin sahibi olan işverenlere öncelik verilecek. Faaliyetlerine yeniden başlamak için sadece hafif onarımın gerektiği durumlarda, daha az hasarlı işletmelerin tamiri için küçük hibe verilecek.

Ayrıntılı bilgi ve uygunluk kriterlerinin yer aldığı “Hibe Başvuru Kılavuzu” için tıklayın.

Sürdürülebilir bir gelecek için bireysel önlemler ve enerji tüketimi araştırması

0

Son yıllarda, daha sürdürülebilir bir geleceğe olan ihtiyaç giderek daha belirgin hale geldi. Artan iklim değişikliği tehdidi, azalan doğal kaynaklar ve çevrenin sürekli bozulmasıyla birlikte, bireylerin daha sürdürülebilir bir yaşam tarzına doğru adım atması çok önemlidir. Günlük hayatımızda basit değişiklikler yaparak hem karbon ayak izimizi azaltabilir hem de gelecek nesiller için gezegenimizi koruyabiliriz. Bu içerikte, bireylerin daha sürdürülebilir bir geleceğe katkıda bulunmak için izleyebilecekleri birkaç ipucunu tartışacağız.

Enerji Tüketimi Araştırması

ExpressVPN’in enerji tüketimi araştırmasına göre, elektriği en çok tüketen araçların başında klima ve elektrikli su ısıtıcıları var. Bu elektronik eşyaları sırasıyla havuz su pompası ve elektrikli araç şarj etme geliyor.

Aynı araştırmaya göre, bir gece lambasını bir ay boyunca her gece açık bırakmak yaklaşık olarak 5$ olarak faturaya yansıyor. Çamaşır makinesinde çamaşırları sıcak su yerine soğuk su ile yıkamak bir yılda elektrik faturasında 150$ kadar tasarruf sağlayabiliyor.

Bireysel seviyede önlem almak enerji tüketimini evrensel olarak etkin bir şekilde değiştirebilir mi? Günde dünya genelinde neredeyse 320 milyar e-posta gönderiliyor. Bu da 215.730 kWh enerji tüketimi anlamına geliyor. Bir evin yirmi yıllık enerji tüketimine eşdeğer.  

Enerji Tasarrufu

Her şeyden önce, çevresel etkimizi azaltmanın en önemli yollarından biri enerji tasarrufudur. Evlerimizi daha enerji verimli hale getirerek ve genel enerji tüketimimizi azaltarak sera gazı emisyonlarını önemli ölçüde azaltabiliriz.

Kullanılmadıklarında ışıkları ve cihazları kapatmak, enerji tasarruflu cihazlar ve ampuller kullanmak ve evelerimizi uygun şekilde yalıtmak gibi basit eylemler önemli bir fark yaratabilir. Ek olarak, güneş panelleri ve rüzgar türbinleri gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapmak, fosil yakıtlara olan bağlılığımızı azaltmaya ve sürdürülebilir bir enerji geleceğini desteklemeye yardımcı olabilir.

İsrafı Azaltmak

Daha sürdürülebilir bir gelecek için israfı azaltmak da önemli bir faktördür. Geri dönüşüm ve kompostlaştırma yoluyla, atıkları düzenli depolama alanlarından uzaklaştırabilir ve sera gazı emisyonlarını azaltabiliriz. Ayrıca, yeniden kullanılabilir torbalar, şişeler ve kaplar kullanarak sıfır atık anlayışını benimsemek, okyanuslarımızdaki ve atık depolama sahalarımızdaki plastik kirliliğini azaltmada önemli bir etkiye sahip olabilir. Ayrıca, tüketim alışkanlıklarımıza dikkat etmek ve minimum ambalajlı veya geri dönüştürülmüş malzemelerden yapılmış ürünleri tercih etmek de atıkların azaltılmasına katkıda bulunabilir.

Su Tasarrufu

Su tasarrufu, sürdürülebilir bir geleceğe ulaşmada eşit derecede önemli bir faktördür. Evlerimizdeki kaçakları gidererek, az debili armatürler kullanarak ve yağmur sularını sulama amacıyla toplayarak su kullanımımızı önemli ölçüde azaltabiliriz. Ayrıca daha kısa duşlar alarak ve sadece çamaşır ve bulaşık makinelerini tam dolu çalıştırarak su tüketimimizin bilincinde olmak bu değerli kaynağın korunmasına yardımcı olabilir.

Ulaşım

Sürdürülebilirliğin genellikle gözden kaçan bir yönü ulaşımdır. Kişisel araçlara olan bağımlılığımızı azaltarak ve mümkün olduğunda toplu taşımayı, araba paylaşımını, bisiklete binmeyi veya yürümeyi tercih ederek karbon ayak izimizi önemli ölçüde azaltabiliriz. Ayrıca, yakıt tasarruflu veya elektrikli araçlara yatırım yapmak, ulaşımla ilgili sera gazı emisyonlarını azaltarak daha sürdürülebilir bir geleceğe de katkıda bulunabilir.

Gıda Seçimlerimiz

Son olarak, gıda seçimlerimiz sürdürülebilir bir gelecek yaratmada kritik bir rol oynuyor. Yerel çiftçileri destekleyerek ve organik ve sürdürülebilir kaynaklı ürünler satın alarak gıda sistemimizin çevresel etkisini azaltabiliriz. Ek olarak, bitki bazlı bir diyet benimsemek, sera gazı emisyonlarına büyük ölçüde katkıda bulunan besi hayvanı üretimi olduğundan, karbon ayak izimizi önemli ölçüde azaltabilir.

154 gazeteciden ortak açıklama: Daha fazla LGBTİ+’lara şiddet ve yasak haberi yazmak istemiyoruz

0

154 gazeteci ortak bir açıklama yayınlayarak, “Daha fazla LGBTİ+’lara şiddet ve yasak haberi yazmak istemiyoruz” dedi. Gazeteciler, LGBTİ+ Onur Ayı gelir gelmez yasaklar ve şiddetin başladığını belirterek, “LGBTİ+ Onur Yürüyüşleri’nde şiddeti değil, özgürlük mücadelesini kaydetmek isteriz” dedi.

Bugün (14 Haziran) yayınlanan metinde gazetecilerin de Onur Yürüyüşü alanlarındaki şiddetin mağduru olduğu vurgulandı.

Açıklamanın tam metni şöyle:

Daha fazla LGBTİ+’lara şiddet ve yasak haberi yazmak istemiyoruz!

LGBTİ+ Onur Ayı gelir gelmez, LGBTİ+’ların etkinlik ve yürüyüşlerine yasaklar başladı. Biz gazeteciler, her gün yeni bir polis şiddeti ve gözaltı haberi yazmak zorunda kalıyoruz. Oysaki, LGBTİ+’ların sesini, sözünü yazmak, çekmek, yayınlamak isteriz. LGBTİ+ Onur Yürüyüşleri’nde şiddeti değil, özgürlük mücadelesini kaydetmek isteriz.

Seçim sürecinde iyice yükselen bu düşmanlık siyasetine rızamız yoktur. Onur Yürüyüşü alanlarında gazeteciler olarak bizim de mağduru haline geldiğimiz şiddet, toplumsal barışı doğrudan tehdit ediyor.

Daha fazla LGBTİ+’lara şiddet ve yasak haberi yazmak istemiyoruz! Yetkililere sesleniyoruz: LGBTİ+’ların ifade ve örgütlenme özgürlüğünü ihlal etmeyi bırakın. Bırakın ki biz de işimizi yapalım, yazalım, çizelim.

LGBTİ+ Onur Ayı kutlu olsun!

İmzacı gazeteciler:

1.    Ahmet Ayva

2.    Ahmet Kanbal

3.    Ahmet Tirej Kaya

4.    Alev Karakartal

5.    Ali Kadir Güler

6.    Andres Mourenza

7.    Arzu Demir

8.    Aslı Alpar

9.    Aslı Ceren Aslan

10. Avşin Leyla Özgür

11. Ayşegül Özbek

12. Ayşen Güven

13. Ayşenur Dilan Karademir

14. Bahadır Özgür

15. Berivan Altan

16. Berkant Gültekin

17. Beyza Kural

18. Burcu Göknar

19. Canan Coşkun

20. Candan Yıldız

21. Cansu Acar

22. Cansu Erginkoç

23. Céline Pierre-Magnani

24. Cem Gurbetoğlu

25. Cengiz Aldemir

26. Cengiz Anıl Bölükbaş

27. Ceren Bala Teke

28. Ceren Bayar

29. Ceren İskit

30. Ceylan Sağlam

31. Cihan Ölmez

32. Çilem Küçükkeleş

33. Damla Tarhan Durmuş

34. Denizcan Abay

35. Derya Kap

36. Derya Okatan

37. Derya Saadet

38. Devrim Fındık

39. Devrim Orhan Koç

40. Didem Aslan Çetin

41. Dila Ak

42. Dilan Pamuk

43. Dilan Şimşek

44. Dilek Sarıgül

45. Dilek Şen

46. Diren Keser

47. Ece Aydın

48. Ece Toksabay

49. Eda Narin

50. Edanur Tanış

51. Elif Akgül

52. Elifnaz Ay

53. Emel Vural

54. Emre Caka

55. Emre Ünsallı

56. Erdoğan Alayumat

57. Ertürk Yılmaz

58. Esen Dolma

59. Esra Üşüdür

60. Evrim Kepenek

61. Eylem Esen Arabacı

62. Eylem Nazlıer

63. Eylül Deniz Yaşar

64. Fatih Aça

65. Fatma Yörür

66. Fedai Karakeçili

67. Fırat Can Arslan

68. Gamze Rastgeldi

69. Gamzegül Kızılcık Aykanat

70. Gökay Başcan

71. Gözde Çağrı Özköse

72. Gözde Demirbilek

73. Günsu Durak

74. Hale Gönültaş

75. Harun Arslan

76. Hayri Tunç

77. İlknur Karadeniz

78. İrfan Tuncçelik

79. İsmail Arı

80. Kaan Çeltik

81. Kadir Güney

82. Karin Karakaşlı

83. Kemal Avcı

84. Kerim Eren

85. Kültigin Kağan Akbulut

86. Leyla Alp

87. M. İrem Afşin

88. Mahir Bağış

89. Mehmet Emin Kurnaz

90. Melisa Ay

91. Meltem Akyol

92. Meltem İnci

93. Meltem Ulusoy

94. Mert Cengiz

95. Merve Güven

96. Metin Yoksu

97. Mevsim Altay

98. Mühdan Sağlam

99. Murat Kocabaş

100. Mustafa Kara

101. Mustafa Kömüş

102.Mustafa Kuleli

103.Nazlan Ertan

104.Necdet Oktay Apaydın

105.Nedim Türfent

106.Nevin Sungur

107.Nida Kara

108.Nisanur Yıldırım

109.Nurcan Gökdemir

110.Oğulcan Özgenç

111.Okan Yücel

112.Oktay ince

113.Ozan Kaplanoğlu

114.Ozan Ünlükoç

115.Özgür Şengül

116.Özgür Söylemez

117.Özlem Akarsu Çelik

118.Özlem Ateş

119.Pınar Erol

120.Pınar Gayıp

121.Rahmi Yıldırım

122.Rıza Yalçın Koçak

123.Rozerin Tek

124. Ruken Tuncel

125. Sabiha Temizkan

126.Seçil Epik

127.Seda Öz

128.Selahattin Oğuz

129. Selma Koçak

130  Serpil Ünal

131. Serra Akcan

132. Sevgim Denizaltı

133. Sibel Tekin

134. Sibel Yükler

135.Sinem Uğurlu

136.Songül Karadeniz

137.Sultan Eylem Keleş

138.Suzan Demir

139.Tanju Tariz

140. Tolga Balcı

141.Tugay Can

142. Tuğçe Yılmaz

143. Tuğrul Eryılmaz

144.Uğur Şahin

145. Vedat Yeler

146.  Yadigar Aygün

147. Yasin Durak

148. Yeşim Dokur

149. Yıldız Tar

150. Yüsra Batıhan

151. Yusuf Belek

152. Yusuf Çakmak

153.Yusuf Tuna Koç

154.Zeynep Kuray

Kaynak: KAOS.GL

Ouroboros: Ölümsüzlük ve sanat

0

Gılgamış destanı aslında insanlığın destanıdır. İnsanlığın ölümsüzlük arayışının alegorisi olan bu destanın sonunda ise yılan bir sembole dönüşür. Kendini yenileyebilen ölümsüzleşir. Bir diğer deyişle, varoluş dönüşebilmenin anahtarıdır. O yüzden de insan ancak kendini kendinden öte bir şeylere dönüştürebilirse var olmaya devam edebilir. Bir Ouroboros gibi…

Tarihte bilinen ilk yazılı destan, bir ölümsüzlük arayışına dairdir. Bu destan Sümerler tarafından yazılmış olan Gılgamış Destanı’dır.

Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü sonrasında ölüm korkusu yaşayan ve bu nedenle ölümsüzlük sırrını aramaya karar veren bir kahramandır. Bunun için tufandan sağ kurtulmuş olan ve tanrılar tarafından kendisine ebedilik verildiğine inanılan Utnapiştim’i bulmaya karar vermiştir. Utnapiştim, etrafı ölüm suları ile çevrili bir adada yaşamaktadır. Tüm zorluklara rağmen ölümsüzlüğün peşindeki Gılgamış ona ulaşmayı başarır. Utnapiştim, Gılgamış’ı bir dizi sınava tabi tutar ama Gılgamış bu sınavlarda başarılı olamaz. Ancak yine de Utnapiştim eşinin isteği üzerine, Gılgamış’a denizin dibinde bulunan gençlik verici bir otun sırrını açıklar. Bunun üzerine Gılgamış denizin dibine dalar ve otu bularak ondan bir filiz koparır. Otu alan Gılgamış, Uruk’a giderken bir pınarın başında su içmek için durur. Bu sırada otu bir yılana kaptırır. Yılan otu yer yemez deri değiştirerek gençleşir. Gılgamış ise ölümsüzlük şansını yitirerek Uruk’a eli boş döner.

Gılgamış destanı aslında insanlığın destanıdır. İnsanlığın ölümsüzlük arayışının alegorisi olan bu destanın sonunda ise yılan bir sembole dönüşür. Kendini yenileyebilen ölümsüzleşir. Bir diğer deyişle, varoluş dönüşebilmenin anahtarıdır. O yüzden de insan ancak kendini kendinden öte bir şeylere dönüştürebilirse var olmaya devam edebilir. Bir Ouroboros gibi…

Ouroboros, kendi kuyruğunu ısıran bir yılan ya da ejderha şeklinde resmedilen sembol.
Kendini yaratmayı sembolize eden kuyruğunu yutmuş bir yılan şeklidir. Yunanca’daki οὐροϐóρος, Latince’deki uroborus kelimesinden gelir ve bu sözcüklerin sözlük anlamı “kuyruğunu öldüren”dir. Yanar, döner gökkuşağı mitleri ile benzerlik gösteren sembol “doğanın ebedi döngüsü” ‘nü ifade etmektedir.

Var olmak bir seçim değil hiçbirimiz için ama yok olmak her birimizin eninde sonunda yürüdüğü karşı konulmaz tek gerçek. Ve buna anlam bulamayan insanın yaratıcı gücünün ebedî simgesi de sanat. Bir zamanlar buradaydım ama hâlâ da buradayım diyebilmenin somut bir kanıtı.

O yüzden de zamanın keskin dişlileri arasında direnen bir şövalye gibi kimi zaman… Kimi zaman hayatın en acı anlarında bile insana umut verebilen tek şey… Yok olmaya karşı en büyük direniş belki de… Ve acılarla örülü bir ömrü göze alabilmenin tuhaf gizemi içerisinde bambaşka bir evren…

Zamanın şahitliğini yapan sanatçı, çağının ötesine de geçmek zorundadır. Zamanını aşması, onun düşünce biçimi veya hayal gücünden öte sanatçının var olma sebebidir. Nitekim her sanatçı farkındadır ki ölümsüzlük iksiridir sanat. Fakat bu iksirin yan tesiri de vardır.  Yaratma ve kendini aşma dürtüsü insanı bambaşka bir evrene taşır. Orada sanatçı her zaman yalnızdır ve ömrü boyunca da yalnız kalacaktır. Kalabalıklar bile bazen tenha gelir çünkü içsel yalnızlığa mahkûm olmadan özgürleşemeyeceğini bilir. Bunun için de tek yol kendine koca bir evren yaratmaktır. O evrende tek başına olsa bile sanatçı, bir gün dünyadaki herhangi bir zamanda yaşayan herhangi birilerinin onun evrenini ziyaret edeceğini bilerek bu yalnızlığa katlanır.

Sanatçıların otobiyografilerini incelediğinizde birçok insana tuhaf gelen durumların, sözlerin veya tutumların altında yatan nedenlerden biri de budur. Bu yalnızlık, insanı deliliğin kıyılarına ve bazen de tam içerisine sürükler. Bu yüzdendir ki çağının yalanlarına, modası geçeceğini bildiği bakış açılarına, popülerliğe ve tutucu toplumun çökmüş sistemine pek aldırış etmez sanatçı.

İnsanların çoğu sanatı yüceltirken aynı zamanda sanatçıların hayatlarına da dışarıdan baktıkları zaman imrenirler. Halbuki görünen sadece sislerle kaplı buzdağının belirli bir parçasıdır. Sanatçıların bohem, özgür ve rahat oldukları sanılır ve bu büyük bir yanılgıdır. Çünkü sanatçı olmak büyük fedakarlıklar gerektirir.

Nitekim sanatın ne olduğunu anlamak bile ciddi bir süreçtir, bunun sadece yetenekle de alakası yoktur. Sanıldığının aksine sanat, belki de en fazla disiplin ve çalışma isteyen yegâne kavramlardan birisidir. Yıllarınızı değil, ömrünüzü adamanız gerekir. Üstelik bu süreç meşakkatli olduğu kadar da acı vericidir.

Bir sanat eseri herkese hitap etmeyebilir. Bunun çeşitli nedenleri de olabilir. Fakat bir eserin gerçekten sanat eseri olup olmadığını değerlendirmek için sanattan anlamanız gerektiği de bir gerçektir. Dijital baskı üzerine akrilik boya ile birkaç fırça darbesi vurulmuş bir çalışmayı yağlıboya tablo diye satın almışsanız eğer, oturup bir eserin iyi veya kötü olduğunu değerlendirmek adına da ne kadar bilginiz olduğunu biraz sorgulamanız gerekir. Ya da çok beğendiğiniz bir sanatçının eserlerinin başka bir ülkenin sanatçısının birebir kopyası olup olmadığını anlayamıyorsanız, yine biraz düşünmeniz gerekir ki bunlar sadece en basit örneklerden birkaçıdır. Özetle; bir sanat eserinin değeri, sizin onu güzel bulup bulmamanızdan çok daha fazla kritere dayanır.

Fikret Mualla / Yüksel Arslan / Kandinsky / Mehmet Siyahkalem

Zaten estetik ve güzellik kavramları da sıklıkla birbiri ile karıştırılır. Güzel olan bir şey estetik veya estetik olan bir şey de güzel olmak zorunda değildir. Bir sanat eserinin güzel olmaktan çok daha fazlasına ihtiyacı vardır. Tekniği, dönemi, getirdiği bakış açısı, yaratıcılığı, biricikliği, felsefesi, sürekliliği, zamanını ne kadar yansıttığı veya yansıtmadığı, ortaya koyduğu iddia, savunduğu fikir, ifade biçimi, çağının ötesine ne kadar geçebildiği, değerleri, tutumu, yenilikçiliği, evrenselliği, farklılığı gibi birçok parametre barındırır.

Tüm bunların ötesinde ise yüzyıllardır üzerine belki de en fazla tanım getirilen ve ne olduğu ya da ne olmadığı tartışılan kavramlardan birinin sanat olması da ayrı bir çelişkidir. Fakat enikonu düşünürseniz, olayın özü de budur. Sanat kalıplara sığmaz. Sığmaz çünkü sanat duvarda asılı duran bir resim, tozlu raflardaki bir kitap, kulaklardan silinmeyen ezgi, gözlerinizin önünden gitmeyen bir film karesi de değildir. Sanat yaşar. Yaşadığı için de her zaman yenidir. Çünkü onu her nesil farklı çağlarda farklı bakış açısıyla ele alır. Bu yüzden de sanat üzerine en fazla yorum yapılabilen ender kavramlardan birisi haline dönüşür.

Tüm bu kaos içerisinde sanatçı kimin ne diyeceğini pek umursamaz. Sadece yaratır. Küflü duvarlarla örülü, kırık dökük birkaç eşyasının üzerindeki paleti, boyaları, fırçalarıyla izbe atölyesinde de olsa, masmavi gökyüzünün altında parıldayan bir nehir kıyısında da olsa veya gurbette ya da şatafatlı bir şatoda olsa, fark etmez. Her şartta üretmeye çalışır.

Tüm bunlara rağmen sanatçı, sürekli kendini aşmanın çabası içerisinde yalnızlığını bile çoğaltabilen tek kişidir. Eserlerine kopyalar kendini ve ölümsüzleşir. Yüzyıllar sonra bile eserleriyle her birimize ironik bir şekilde gülümser ve sanki bize İsis gibi şöyle seslenir: “Hiçbir ölümlü benim peçemi kaldıramaz.”

Neden vegan oldum?

“Neden vegan oldum?” sorusuna kısa cevabım; hayvanlara eziyet çektirmeden, onları öldürmek amacıyla üretmeden, doğaya zarar vermeden ve sağlıklı yaşamak için.

Tüm bunlar insan üzerinde aynı anda etkili olmayabilir. Birisi için duyarlılığı olanların, diğer gerekçeler ile ilgili de farkındalığı zamanla artar.

Vegan olmaya karar vermek bir hayat tarzı seçimidir. İlk anda algılandığı gibi sadece et yememek, süt içmemek demek değildir. Hayvanlara zarar vermeden, çevreye zarar vermeden yaşamayı seçmek demektir. “Vegan” kelimesi, “vegetarian” kelimesinin ilk ve son hecelerini kırparak “hayvanların ürünlerinin de” kırpıldığının yani onların da yenilmemesi seçiminin güzel bir sembolik anlatımıdır. (Vegetarian)

“Vejetaryen” kelimesi ilk akla geldiği şekli ile “vegetable” yani sebzeden türememiştir. Latince “Vegetus” sözcüğünden türetilmiştir. “Canlı, neşeli, enerjik, hayat dolu” demektir.

Veganlığa eğilimli olan insanlar zorlanabileceklerini düşünerek çekinebiliyorlar. Rahatlıkla söyleyebilirim ki, vegan olmak zor değil. Hatta karar verdikten ve başladıktan sonra insan her geçen gün ne kadar doğru bir karar verdiğini daha çok anlıyor. Yıllar geçse bile her gün daha fazla… Çünkü çevremizde o kadar çok aksi yönde telkin var ki ve büyütülürken öğretilenlerin o kadar etkisinde oluyoruz ki, vegan beslenme sürecinde sağlıklı beslenmek amacıyla sürekli araştırıyorsunuz. Araştırdıkça her şeyin daha çok farkına varıyorsunuz. Vicdan rahatlığı, daha sağlıklı hissetmek, kan değerlerinize baktırdığınızda tüm değerlerin her zamankinden iyi olması, daha enerjik hissetmek her şeyi çok kolaylaştırıyor.

Benim görüşüme göre, her vegan aynı nedenle vegan olmaz ama sonuçta aynı noktada buluşurlar.

Şöyle ki;

Vegan olmak “düşünmek” ve “farkındalığın artması” ile oluşan bir sonuçtur. Her insan doğduğu, büyüdüğü çevrenin öğrettiklerini devam ettirir. Yaşça büyüyüp düşünmeye ve farkındalığı artmaya başladığında bu öğrendiklerini sorgulamaya başlar. Bu beslenme düzeni, çevreye duyarlılık gibi konularda da olur. Tabii ki bütün bunlar için yeniliğe açık ve esnek bir düşünme biçimine ihtiyaç var.

Veganlığın 3 ana temeli vardır:

  • İnsanın sağlığı,
  • Hayvanların eziyet çekmemesi ve öldürülmek için üretilmemesi,
  • Çevreye olan zararlı etkilerin azaltılması.

Bir insan bu 3 nedenin herhangi birisi sebebiyle hayvansal ürün tüketmemeyi seçebilir. Hayvansal ürün tüketmemek; hayvanlardan elde edilen et, süt, yumurta, bal gibi gıdaları yiyip içmemenin yanında, hayvanları bir üretim hammaddesi olarak kullanarak üretilmiş kıyafet, aksesuar, tekstil malzemeleri gibi ürünleri de kullanmamak demektir. Bu ürünleri kullanmak veya tüketmektense hayvansal olmayan ürünlerden yapılmış malzemeleri kullanmak ve tüketmek mümkündür. Bu karar, insanın sağlığı, hayvanların sağlığı ve çevre için olumlu sonuçlar doğurur.

Bu kararı vermenin kolaylığı veya zorluğu her insana göre değişir. Hayvansal gıdaların tadını ve kokusunu sevmek veya sevmemek, verilen kararları uygulamadaki kolaylığı belirleyen önemli etkenlerdendir. Burada; “damak tadı” ve “eziyet çektirmek, zarar vermek, öldürmek” arasındaki ikilemin farkında olmak gerekir.

Bahsettiğim gibi, vegan olmak isteyenlerin hepsinin farklı gerekçeleri vardır. Kimisi sağlığını, kimisi hayvanları, kimisi de hayvancılığın çevreye verdiği zararları gerekçe olarak görürler. Gerekçe ne olursa olsun bir noktadan başladıktan sonra gelinen nokta aynıdır. Çünkü veganlık hakkında araştırma yaptıktan sonra derinliklerine vakıf olurlar. Sağlık için başlayanlar hayvanlara yapılan eziyetlerin de farkına varır. Hayvanlar öldürülmek için üretilmesin diye başlayanlar, vegan beslenmenin kendi sağlığı için de yararlı olduğunun farkına varır. Çevre duyarlılığı için başlayanlar, hayvanlara sömürü yapıldığını keşfeder. Yani sonuçta ulaşılan nokta sağlık, hayvanlar ve çevre farkındalığının toplamıdır.

Ben çocukluğumdan beri hayvansal gıdaların tadını ve kokusunu sevmezdim. Düşünüldüğünde çocuklara hayvansal gıdalar genellikle zorla yedirilir. Çünkü çocuklar hayvansal gıdaların tadını ve kokusunu genellikle sevmezler. Geleneksel düşüncede hayvansal gıdaların tüketilmesinin gerekli olduğu zannedildiğinden çocuklara yapılan iyi niyetli baskılar olağan görülür. Hâlbuki bu, sadece kendinden önceki nesilden öğrenilenleri olduğu gibi kabul etmenin, düşünmemenin ve araştırmamanın sonucudur.

Vegan olmak sanıldığı gibi zor değil. Vegan ürünler gün geçtikçe market raflarındaki ve restoran menülerindeki yerini alıyor. Bunlar vegan olmayanların da damak zevkine hitap eden lezzetler. Aslında vegan ve vegan olmayan ürünlerin fiyat farkı çok fazla değil. Uygun fiyata satın alınabilecek baklagiller, sebzeler, meyveler, kuruyemişler, otlar, tohumlar ile evde kolaylıkla her türlü yiyecek hazırlanabilir. Türkiye’de veganların aşmakta zorlandığı nokta, sosyal çevreye yapılmaya mecbur kalınan açıklamalar ve bunun karşılığında alınan tepkilerdir. En sertinden en ılımlısına değişen şekillerde çeşitli tepkiler alınabilmekte. Veganlığı insanın kendisine yaptığı bir haksızlıkmış gibi, sağlıksız bir beslenme düzeniymiş gibi algılayan –öyle sanan- insanlardan; zaten kendisinin de hayvansal gıdaları pek sevmediğini ama bazı gıdalardan vazgeçemeyeceğini söyleyen, “yapabilir miyim acaba?” diye sorarak açık kapı bırakanlara kadar çok değişen yelpazede tepkiler olabiliyor. Ama biraz düşünen, araştırmaya, yeni fikirlere açık olanlar kabullenebiliyor ve beslenme düzeninin değişebileceğini, hayvanlara zulüm etmeden de sağlıklı beslenilebileceğini, hatta tek sağlıklı beslenme alternatifinin bu olduğunu keşfediyor. Bundan sonra çevre bilinci de ekleniyor.

Farkında olmak

Bu konuları açıklarken en çok kullandığım sözcükler; “farkında olmak”, “düşünmek”, “araştırmak”, “bilincine varmak”. Bunlar, fikirlerinde esnek olabilen insanlar için mümkün görünen özellikler. “Sandığı” veya “inandığı” bilgilerin doğruluğuna körü körüne bağlı insanlar için biraz daha zor olabilmektedir. Hayat tarzını değiştirebilecek kadar değişikliğe açık ve cesur olmak gerekir. Aslında bir karar verip artık ondan vazgeçmemek gerektiği gibi bir mecburiyet de hissetmemek gerekir. Bu, karar vermek konusunda çekince yaratır. Bir süre denenebilir. Kendisine uygun görenler devam edebilir. Sonuçta bu bir seçimdir.

Vegan olmak, bitkisel beslenmenin en son aşaması değildir. Dünyada insan çeşitliliği çok olduğu için, algı, yorum ve kavrayış da o denli çeşitli olabiliyor. Bitkilere de zarar vermek istemeyen ve sadece tohum yiyen insanlar olduğu da duyulabilir. Bu tarz hassasiyetlerin araştırılması gerekir diye düşünüyorum. Bitkilerin sinir sistemi olmadığı için acı çekmedikleri biliniyor. Hatta birçok otun budandığında daha çok dirileştiği ve canlandığı bir gerçek. Bu bilgilerin yanında şu şekilde düşünmek gerekir diye düşünüyorum; acı çekip çekmediği tartışmalı olan varlıklara odaklanmaktansa acı çektiği kesin olan varlıklara acı çektirmemeyi önceliğe almak daha mantıklı olacaktır.

Az önce bahsettiğim uç örnekler olabildiği gibi, bilinen hali ile veganlığa ulaşmak adım adım yol alınan bir süreç. Genellikle gidilen yoldan bahsedecek olursak; öncelikle kırmızı et, sonra beyaz et, balık ve diğer deniz hayvanları bırakılarak et tüketimi bırakılmakta, sonrasında hayvanların ürünlerine sıra geldiğinde ise süt ürünleri ve yumurta bırakılmakta, sonra farkındalık arttıkça bal tüketimi bırakılmaktadır. Hayvanların ve hayvan ürünlerinin kullanılarak ve hayvanlar üzerinde deneyler yapılarak üretilen kıyafet ve diğer kullanım ürünlerinin bırakılması da genellikle bu sürecin sonlarında farkına varılan bir süreç. Bu teker teker bırakmaya çeşitli isimler veriliyor. Et yemeyip sadece hayvansal ürün tüketenlere vejetaryen, sadece süt ürünleri tüketip başka hiçbir hayvansal gıda tüketmeyenlere lakto-vejetaryen, sadece yumurta tüketip başka hiçbir hayvansal gıda tüketmeyenlere ovo-vejetaryen denilmektedir. Lakto, süt şekeri “laktoz” nedeniyle bu ismi alıyor. Ovo ise Latince “ovum (yumurta)” kelimesinden geliyor. Buna benzer şekilde her adımın farklı bir ismi var. Bunlar bana göre sadece geçici evreler. Bu nedenle üzerinde çok durmaya gerek yok. Bu yolda olanlar nasıl olsa farkındalık ve araştırmalar sonucu veganlığa geçeceklerdir.

Ben bir vegan olarak herkesin vegan olmasını öneren, bunu öncelikle kendi sağlıkları için öneren biriyim. Çevremde et tüketmeyi bırakamıyorum diyenlere süt ve süt ürünlerini öncelikle bırakmasını tavsiye ediyorum. Çünkü memeliler arasında bebekken kendi annesinin sütünü içip sütten kesildikten ve katı gıdaya geçtikten sonra başka bir memelinin sütünü içmeye devam eden tek memeli insandır. Her memelinin sütünde kendi yavrusuna uygun maddeler vardır. Diğer memelilere zarardan başka bir şey vermeyecektir.

Hayvanlar, ürünlerinin alınabilmesi için endüstri içinde üretiliyorlar ve normal yaşam sürelerinden çok daha kısa yaşayabilip ölüyorlar. Örneğin 20-25 yıl yaşayabilen bir inek, hamile kalıp (aynı insan annesi gibi hamile kaldığında süt üretir) sütü sağılıyor ve sütten kesilince tekrar insanlar tarafından suni bir şekilde hamile bırakılıp tekrar makineye takılıyor. Yavrularından sürekli ayrılan ve bunun stresini yaşayan ve üstüste hamile kalıp sütü uzun süreler sağılan inekler 5-6 yılda ölüyorlar. Buzağılar zaten hemen kesimhaneye gönderiliyor. Yani can olarak değil et olarak bakılıyor hepsine. 

Tavuklar da 20 cm’lik dar kafeslerde önden yem ve su verilip arkadan yumurta alınan bir yaşayan fabrika olarak görülüyor. Onlar da kısa sürede ölüyor. Arıların da kışın yemek için kendileri için ürettikleri balı insanlar alıyor.

Bütün bu sömürü düzeninin dışında kalmak müthiş bir şey. İnsanın ihtiyacı olan tüm besinler de bitkisel besinlerden elde edilebiliyor.

Çünkü yenilen hayvanlar (İnek, koyun, dana vb.) zaten bitkisel beslenen canlılar. İnek de güçlü bir hayvan, at da, fil de, goril de. Bu kaslı ve güçlü hayvanlar doğada meyve, sebze, ot yiyorlar, kaslılar ve dayanıklılar. Bir at durmadan saatlerce koşabiliyor. Filin ve gorilin karşısında durabilen hayvan çok az. Belgesellerde görülebileceği gibi bir aslan, kaplan veya çita ceylanın peşinden koşuyor, çok hızlı depar atıyor ama ceylan koşmaya daha uzun süre dayanabildiği için, aslan, kaplan veya çita bir süre sonra yorularak pes ediyor.

Karşılaşılabilen bir başka söylem de, “besin zinciri” kavramıdır. Güçlü hayvanın güçsüz hayvanı yemesi ile açıklanan bu doğal gerçek, insan için geçerli değildir. İnsan zaten güç anlamında hayvanlar arasında en güçlü konumda değildir. İnsan doğal olmayan yöntemlerle avlanır, hayvanı veya hayvanının ürününü yemeye hazır hale getirir. Hâlbuki doğal olan, insanın çıplak bir şekilde doğaya çıkması, bir ineği veya danayı elleriyle ve dişleriyle öldürmesi ve parçalaması; sonrasında da çiğ bir şekilde yiyebilmesi ve sindirebilmesidir. İnsanda bunları yapacak donanım yoktur. Yani hâlihazırda yaşanan, doğal bir sürecin sonucu değildir.

Vücudumuzun ihtiyacı olan tüm maddeleri dışarıdan alıyoruz. Hepsi bitkisel beslenme ile karşılanabilmektedir. Bunun bir istisnası B12 vitaminidir. B12 de doğada mevcuttur fakat bitkilerin doğal, tozlu, bizim deyişimizle toz toprak içinde ve pis hallerinde bulunur. Hayvanların da vücudu B12 üretmez ve otlarken dışarıdan alırlar. B12 vücutlarına geçtiği için insanlar da bu hayvanı yediklerinde B12 almış olurlar. Fakat insan narin bir yapıdadır. Hayvanlar gibi doğada hijyen kurallarını sağlamayan ortamlardan beslenirse zarar görecektir. Hayvanların otladığı alanlarda böceklere ve çeşitli zararlılara karşı ilaçlama yapıldığından B12 üreten bakteriler de ölmektedir. Bu nedenle hayvanların yemlerine B12 takviyesi yapılmakta, bu sayede o hayvanı yiyen insanlar da B12 almış olmaktadır. Hayvansal gıda tüketilse de tüketilmese de kan testi ile bunun gibi gerekli maddelerin seviyesine baktırıp buna uygun beslenme ve takviye kullanımına geçilmelidir. Çünkü hayvanların otladığı meralarda da bahsedilen nedenlerle B12 eksikliği olabilmektedir. Bu kullanımın dozu da kısa bir araştırma ile öğrenilebilmektedir. İnsanların yemesi için üretilen hayvanların etlerinden bazı besin maddeleri karşılanabilmektedir. Ancak o hayvanlar da bu besinleri yedikleri ile karşılamaktadır. Yani genel bir kural olarak hayvanı değil hayvanın yediğini yemek daha mantıklı olacaktır.

Vegan beslenme ile ilgili ilk akla gelen sorulardan bir diğeri de protein alımının nasıl olduğudur. Protein her türlü besinde çeşitli miktarlarda bulunan, aminoasitten oluşan bir biyomoleküldür. Bitkisel beslenme ile eksiklik yaşanması söz konusu bile değildir. Kaslarını geliştiren veganlar ve vegan profesyonel sporcuların kas yapımı için gerekli protein vücutlarında olduğu için kasları gelişebilmektedir. Yinelemekte fayda var, her beslenme biçiminde olduğu gibi bitkisel beslenme için de bilinçli bir beslenme gerekmektedir.

Hayvanların tat ve koku duyuları insanlardan daha keskindir. Kendisine uygun olmayan bir yiyeceği yemez. Hâlbuki insan gözün gördüğü her şeyi küçük parçalara ayırıp ağzına atabilir. Bu anlamda önüne gelen etin ne süreçlerden geçip önüne geldiğini de pek düşünmez. Et onun için lezzeti hoşuna giden bir maddedir sadece. Onun hayvan olduğunu biliyor olsa da tamamen bilincinde değildir. Bu nedenle “neden et yemiyorsun?” veya “şunun etini de mi yemiyorsun?” gibi sorulara karşılık olarak “ölü hayvan yemiyorum.” denildiğinde rahatsız olurlar. Hâlbuki sadece bir gerçekten bahsediliyordur ve bunun bilincine varmanın kıyısından bile geçmek insanları rahatsız eder. Burada Paul McCartney’in bir sözünü düşünmemiz lazım: “Mezbahaların camdan duvarları olsaydı kimse et yemezdi.”

Veganlık bilincinin ve hayat tarzının yeni bir kavram olduğu ve yeni bir moda olduğu söylemleri ile karşılaşılabilir. Bunun için eskilerden bazı tanınmış isimlerden bahsetmek istiyorum. Pisagor, et yemezmiş ve vejetaryen ismi kullanılmaya başlamadan önce vejetaryenliği anlatmak için “Pisagor diyeti” ifadesi kullanılmaktaymış. Et yemeyen bazı tanınmış isimler; Socrates, Platon, Pisagor, Seneca, Aristoteles, Cicero, Leonardo da Vinci, Albert Einstein, Alexander Von Humboldt, Thomas Edison, Nikola Tesla, Charles Darwin, Isaac Newton, Francis Bacon, Henry Ford, Martin Luther King, Franz Kafka, Leo Tolstoy, Voltaire, Montaigne, Shakespeare, Mark Twain, George Bernard Shaw, Mahatma Gandi, Konfüçyüs, Johann Wolfgang Von Goethe, Benjamin Franklin, Antoni Gaudi, Brigitte Bardot, Jim Carrey, Richard Gere, Shania Twain, Bryan Adams, Alanis Morisette, Rachel McAdams, Steve Jobs, Christian Bale, Paul McCartney, Ringo Starr, Anne Hathaway, futbolcular Hector Bellerin, Chris Smalling, Sergio Aguero; sörf şampiyonu Tia Blanco; tenis oyuncuları Serena ve Venus Williams, Novak Djokovic; Formula-1 pilotu Lewis Hamilton; vücut geliştirme sporcusu Barny du Plessis; Milli Buz Hokeyi oyuncusu Başak Demirkol; dağcı Kerem Daşçıkaran.

Bu isimler, dünyaca ünlü isimler. Dünya çapında çok daha fazla ve çeşitli sektörlerden vejetaryen ve vegan var. Kısa bir araştırma ile hepsinin ismine ulaşılabilir.

Dünyada birçok şiddete karşı fikirler, felsefeler, anlayışlar var. Bunların en köklü ve önemlilerinden birisi “Ahimsa şiddetsizlik ilkesi”dir. Birçok doğu inanç sistemine etki etmiştir. “Şiddete başvurmama, saldırmama, zarar vermeme” anlamına gelir. Buna göre, insanlar barış içinde yaşamalı, bir canlıya zarar vermemelidir. Bu felsefe, birçok dini ve geleneği etkilemiştir. Veganlık ile aynı görüşte olduğu için incelenmesi gereken bir felsefe olduğunu düşünüyorum. İnsan ve hayvan öldürmeye eşit derecede karşı olan Maniheizm felsefesi de incelenebilir.

Vegan beslenmenin, diğer adıyla bitkisel beslenmenin, sağlıklı bir beslenme şekli olduğu bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. Bu beslenme düzeninde yüksek lif, yüksek antioksidan içeren besinlere daha fazla yer verilmekte ve hayvansal gıdaların getirdiği yüksek yağ ve kalorinin olumsuz etkilerinden uzak durulmaktadır. Tek başına bitkisel beslenme sağlık için yeterli değildir. Veganlığın temellerinden birisi olan “sağlık” söz konusu olduğunda, yenilen içilen her şeye dikkat etmek gerekir. Herkesin bildiği gibi sağlıklı bir beslenme için, un, tuz, şeker ve yağdan uzak durmak, olabildiğince minimum tüketmek gerekir. Bütün gün bitkisel beslenmeye uygun ve un, su, tuz, yağ ve sebzeden yapılmış sebzeli börek yenilse ve hareketsiz kalınsa sağlık tehlikeye girecektir. Bu nedenle dengeli beslenmek gerekmektedir. Sağlıklı yiyecek ve içecekleri öğrenip hepsinden azar azar tüketmek, vücudun ihtiyacı olan her vitamin, mineral, karbonhidrat, protein ve yağa ulaşmayı sağlayacaktır. Doktor kontrolleri aksatılmadan yürütülecek vegan yaşam tarzının içerdiği sömürüsüz, doğaya olabildiğince zarar vermeyen, sağlıklı bir hayat için ayrıca, stresten uzak hareketli bir yaşam tarzı, egzersiz, düzenli ve kaliteli uyku gibi etkenleri de hayata dâhil etmek gerekir. Kendini gerçekleştirmek olarak tanımlanan, bir amacı olan hayat; doğaya zarar vermeden, kendi sağlığı için de en doğrusunu yapmanın verdiği farkındalık, huzur ve tamamlanmışlık hissiyle daha fazla anlam kazanabilmektedir.

Tabiat rotasında bir yeniden varoluş hikayesi: Şerivan Tutuş | Köklerin Göçü

0

Şerivan Tutuş, 3. kişisel resim sergisi “Köklerin Göçü” ile Çankaya Belediyesi Zülfü Livaneli Kültür Merkezi’nde sanatseverlerle buluştu. Mustafa Doğan’ın küratörlüğünde düzenlenen sergi 2-20 Haziran tarihleri arasında ziyarete açık.

İlk kişisel resim sergisini Mart 2023’te Ankara’da açan sanatçı, profesyonel iş yaşamının da etkisiyle “göç” kavramı üzerine düşünmeye başladı. Tutuş, yaşamı göç ile şekillenen kişilerle temas kurdu ve bireysel hikayelerinde göçün etkilerini gözlemleme fırsatı buldu. 

Tutuş, sadece dokunduğu öykülerle değil, kendi yaşam serüveni ve yolculuğu ile de kökünden kopmuş olmanın izini sürüyor.

İstanbul‘da yoğun ilgi gören sergi hakkında konuşan Tutuş, serginin hikayesini şöyle aktardı: “Göç’ü anlatmak için belki takvim sayfalarında kaybolmak gerekiyordu önce. Ama ben tabiatı kendime rota edinerek göçle yeniden varoluşu tercih ettim. Beyin göçü, İşçi göçü, Mevsimlik Göç, Sürekli Göç, Zorunlu Göç… Bu hikayeler binlerce rengin bir araya gelmesiyle ortaya çıktı.’’

22 resim ve tabii 22 hikayeden oluşan sergide bir de tatlı sürpriz var. Tutuş sergiye gelen insanları da hikayeye ortak etti, sanatseverler kış uykusundaki bir ağacı renklendirdi, böylece sanatın o renkli dünyası baharı getirdi bir ağaca…

“Köklerin Göçü”

Ben bir çam ağacıyım…

Kokusunu tanıdığım ve doğduğumdan beri köklerimin sımsıkı sarıldığı topraktan uzaktayım. Ben, Anadoludan başlayıp tüm dünyaya yayılan göçün bir parçasıyım.

Ben bir çam ağacıyım…

Başka nereye gider, nerede kök salarım ki? Dallarıma kuşlar başka nerede konar? Kozalaklarım başka hangi topraklarda tutunabilir ki?

Ahh, sorular!

Belki de her şey sizinle başladı. Ben kimim? Benim köklerim nerede? Neden buradayım?

Göçüm sorularla devam ediyorken ben sadece ait olmayı tekrar hissetmek istiyorum. Köklerim tekrar suya kavuşabilecek mi? Ya gittiğim yerde toprak beni kabul etmeyip köklerimi kırarsa? Toprağın, köklerimi kabul etmesi için daha ne kadar yolum var?

Bir anda karşıma çıkan başka çam ağaçlarının görkemiyle büyüleniyorum. Onları rahatsız etmemek için kıyıda köşede bir yer buluyorum. Toprak ananın özlediğim o tanıdık kokusu içime doluyor. Belki de o kadar zor olmaz yeni bir yuva bulup kabullenilmem.

Kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Geldiğim yere ne kadar da benziyor. Güneş, bütün renkleriyle gökyüzüne doğarken acaba ben bu renk sarmalının neresindeyim? Başımı indirip ormana tekrar baktığımda binlerce rengin hep beraber ışık saçarak dans ettiğini görüyorum.

Ben de o ışığın bir parçası olduğum için mutluyum. Artık kaygılanmaya gerek yok. Ve artık hangi renk olduğumun da bir önemi yok.

Şunu anlıyorum ki nereye gidersem gideyim köklerim hep benimle…

Yeter ki renklerle köklerimi aydınlatayım.

Ey sonsuz ışık!

Kendimi sonsuzluğuna emanet ediyorum.

Renklerin dansında buluşmak üzere…

İşçiden işçiye uzanan bir dayanışma köprüsü: İşçi Yaşamı ve Hakları Vakfı | İşçi Mahallesi

İşçi Yaşamı ve Hakları Vakfı gönüllüleri ile işçi hakları mücadelesini, vakıf gönüllülerinin çalışmalarını, kazanımlarını ve dayanışmayı konuştuk. İşçi mahallesi ismi ile vakfın yayın organı olma işlevini üstlenen internet sitesinde çok çeşitli bilgiler, adeta keşfedilmemiş bir cevher madeni gibi bizi bekliyor. Tüm emekçileri 4 Haziran’da İstanbul’da gerçekleştirilecek olan Haklarımızı Konuşuyoruz başlıklı etkinliğe davet ediyor ve sizleri emek üzerine söyleşimizle baş başa bırakıyoruz:

Yola çıkarken “Bu yaşamak telaşında hiç denenmeyeni, hiç yapılmayanı değil en çok yapılanı, en çok lazım olanı yapmak istiyoruz: Üretmek ve paylaşmak. Yaşadığımız haksızlıkların üzerine birlikte gidip, ürettiklerimizle, biriktirdiklerimizle birbirimize güç vermek istiyoruz. Birbirimize dokundukça güzelliğin, dayanışmanın ve yardımlaşmanın, neşenin, umudun, büyüdüğünü, adaletsizliklerin, hüznün, kederin, sorunların küçüldüğünü görmek istiyoruz” demişsiniz. İşçi Yaşamı ve Hakları Vakfı’nın kuruluş gayesini, amacını ve öyküsünü paylaşabilir misiniz?

Bu fikir ilk ortaya çıktığında her sektörden güvenceli- güvencesiz milyonlarca işçinin, binlerce yıllık mücadeleleriyle ve yasalarla güvence altına alınan haklarıyla donatılmış, patronlar karşısında bu kuşanmayla güçlenmiş olmalarının ne kadar önemli olduğunu düşünüyorduk. Buna emek mücadelemizin toplamı açısından baktığımızda sınıf çalışmalarının daha fazla yapılmasına her yerde, ne kadar çok ihtiyaç olduğunu fark ediyorduk. Ve etrafımızda mavi- beyaz yaka ayrımı olmaksızın işçilerin haklarını daha fazla bilmeleri, sahiplenmeleri ve önlerini bu haklarıyla açmaları gerektiğini düşünüyorduk. Bir işyerinde çalışırken en temel işçilik haklarının en asgari seviyelerde bile bilinmesinin pek çok hak kaybının önüne geçilebileceğini görüyorduk. Bu ihtiyaçtan yola çıkarak sınıf dayanışmasının ve mücadelesinin hem farklı mücadele örgütleriyle hem de farklı örgüt formları ve yöntemleriyle güçlendirilmesi gerektiği düşüncesiyle hareket ettik. Siyasal ve sendikal olarak kazanılmış bir mücadele tarihine, bizler de kendi deneyim ve bilgilerimizle, birikimimizle bir nebze de olsa katkı koyabileceğimizi düşündük. Ve işçilere haklarını anlatmanın, onların haklarını bilmelerini sağlayacak çeşitli araçlar geliştirmenin yollarını aradık. Bunu sağlayacak bir örgütlenmeye ihtiyaç duyduk. İşte tam da bu sebeple hiç denenmeyi, hiç yapılmayanı değil en çok yapılanı ve en çok lazım olanı yapmaya karar verdik. Ve işçi haklarının daha fazla işçi tarafından bilinir olmasını sağlamak için böyle bir çalışma yapmak için kolları sıvadık. Bu amaçla İşçi Yaşamı ve Hakları Vakıf Girişimiyle yeni bir oluşum başlattık. Oluşumumuz 2020’de 1 Mayıs’ın hemen ön günlerinde kendini deklare etse de biriktirerek ilerlemenin önemine inandığımızdan hala yeni bir oluşum olarak yolun başında olmanın heyecanını taşıyoruz. 3 yıldır bir yandan bize ulaşan işçilere temel haklarını anlatmak için etkinlikler ve toplantılar düzenliyor, bir yandan da daha geniş bir işçi kesimine ulaşmak için çalışmalar yapıyoruz.

“İşçi Mahallesi” söylemi bir metafor olarak sizler için ne ifade ediyor?

İşçi Mahallesi işçiden işçiye uzanan bir dayanışma köprüsüdür. İşçinin sözünün kurulduğu, hakkının savunulduğu, sesinin duyulduğu bir mahalledir. İşçi Mahallesi yaşadığı hak kayıplarına karşı yan yana durmayı seçen, mücadelelerle kazanılmış haklarını korumaya ve geliştirmeye çalışan, bir kuruş hakkını bile patronlara bırakmayı reddeden bir işçi birliğidir. Bu mahallede işçiler ve onların aileleri, çocukları ve onlarla dayanışma içerisinde olmak isteyen herkes vardır. Ve haklarını arayan tüm işçilere açıktır. Antikapitalizm bizi bu çalışmada buluşturan, ortaklaştıran en önemli başlıklardan birisidir.

Biz bu çalışmaya başladığımızda Dünya çapında bir salgının hepimizi ama en çok da emekçileri tehdit ettiği günlerden geçiyorduk. Pandeminin belirsizliklerle dolu olduğu o günlerde en dezavantajlı kesim olarak işçiler toplumun geneli görece daha konforlu bir şekilde “evde kal” çağrılarıyla korunabilmişken, işçiler üretime hiç ara vermeden çalışmak zorunda kalmışlardı. Evden çalışan kesimlerde mesai saatinin ortadan kalkmasıyla çalışma yaşamının en esnek haliyle ve zorluklarla karşılaşmışlardı. Bu süreçten en fazla etkilenen kesimlerin çalışmak zorunda bırakılan, ya da işsiz kalan ama her ikisinde de geçim derdinde yorulanlar olduğunu görmüştük. Yok sayılanlar, gözden çıkarılanlar yani.

En somut haliyle ve ilk elden ulaşmamız gereken kesimin, zorla ücretsiz izne çıkarılanlar, yıllık izin hakları ellerinden alınanlar, işten haksız bir şekilde atılanlar, ücreti ödenmeyenler, kalabalık yemekhanelerde yemek yemeye zorlananlar, hiçbir tedbir alınmadan, koruyucu önlem olmadan çalıştırılanlar, mobbinge uğrayanlar, inşaatlarda, fabrikalarda ölümle burun buruna ekmek kavgası verenler, hakaret edilenler, sesini duyuramayanlar olduğunu düşündük ve onlara ulaşmak istedik. İşte tüm bu zorlukları yaşayan işçileri mahallemizin çatısı altında birlikte haklarımızı öğrenmeye, haklarımız için de birlikte mücadele etmeye, buluşmaya çağırdık. Yaşamı ve haklarımızı çoğaltmamızın adresini “İşçi Mahallesi” olarak tanımladık.

Türkiye’de emek hareketinin durumunu, sendikalar ve sınıf örgütlenmelerini nasıl görüyorsunuz?

Emek hareketimiz ne kadar güçlü olursa, ne kadar çok sayıda sendika ve sınıf örgütlenmesi varsa o kadar iyi. Çünkü patronlar çok güçlü. Haklarını bilmeyen işçiler ise zayıf ve korunaksız. İşçilerin öz örgütleri olan sendikalarda toplu mücadeleler vermesinin yanında, bir işyerinde yalnızken de patron karşısında haklarını savunacak ve hak ihlallerini önleyebilecek donanıma sahip ve hazırlıklı olması ise çok önemli.

Türkiye siyasi ve emek hareketinin geçmişine baktığımızda işçi sınıfımızın çok görkemli bir mücadele tarihi olduğunu görürüz. 15- 16 Haziranlardan Büyük Madenci yürüyüşüne, Kavel direnişinden Tekel’ e kadar bu mücadele deneyimlerinin bugünlere aktarılması ve işçi sınıfı mücadelelerinden süzülüp gelen haklarımızın yasalar kapsamında korunması da aynı zamanda hepimizin bir görevi. Kazanılmış haklarımızın çarçur edilmesine izin verilmemesi ve ilerletilmesi, geliştirilmesi toplamda bir bütün olarak emek hareketinin üzerine düşen en önemli görevlerdendir. Bu görevlerin üstesinden gelmek ise güçlü bir sendikal hareket ve emek mücadelesiyle mümkün.

Türkiye’de her yıl açıklanan sendikal örgütlenmelerin niceliğine baktığımızda bu oranın giderek daha fazla düştüğüne tanık oluyoruz. İşçi sınıfı içerisinde örgütsüzlüğün bu şekilde yaygınlaşmasında neolibrealizm ile kayıtsız, güvencesiz, esnek çalışma biçimlerinin artmasının etkisinin olduğunu görmekteyiz. Bununla birlikte günümüzde mevcut sendikalara duyulan güvensizliğinde bunda payının olduğunu düşünüyoruz. Sendikalara duyulan güvensizliğe işçilerin birbirine güven duymaması da eklenince ortaya işçiler açısından daha olumsuz bir tablo çıkıyor. Sermaye kesimleri ortak çıkarlarını savunurken her türlü örgütlülüğü sağlayabiliyorken işçi ve emekçi kesimlerin bu görkemli mücadele tarihine rağmen günümüzde hakları konusunda daha az talepkâr olması ve güçsüz olması, örgütlenmeden uzak durması daha fazla kafa yormamız gereken de bir olgu olarak karşımızda duruyor. Bizlerin de bu yan yana gelişleri, dayanışmayı ve haklar mücadelesini büyütmek için daha fazla çalışmayı sağlamamız gerekiyor.

Türkiye’de çalışanların çalışma yaşamından kaynaklanan en önemli sorunları sizce nelerden oluşuyor. Vâkıfa yapılan başvurularda en çok hangi sorunlar öne çıkıyor?

Türkiye’de çalışma yaşamına ait sorunlar çok çeşitli başlıklarda karşımıza çıkıyor. Ayrıca işçilerin haklarını bilmemesi bu sorunların yarattığı sonuçları daha ağır hale getirebiliyor. Bizim vakfa gelen başvurularda en çok karşılaştığımız sorunların başında haksız biçimlerde işten çıkarmaların yaşanması geliyor. İşten çıkarmalar karşısında patronların ikame imzalatması ya da istifaya zorlaması halinde haklarını alamayan işçilerin bizlere başvurduklarını görüyoruz. Sendikaya üye olmak da en başta gelen işten çıkarılma sebepleri arasında. Ancak işverenler işten çıkartırken Kod 29, Kod 46 gibi fason sebepler üreterek sendika düşmanlıklarını gizlemeye ve yaptırımlarından korunmaya çalışıyorlar. Haksız fesih durumlarıyla karşılaşan işçiler kendilerini yalnız ve çaresiz hissetmemeliler. Böyle bir durumda hak kayıplarının önüne geçebilirler. Bir diğer sorun ise çalışma esnasında uğradıkları ayrımcılıklardır. Usulsüz olarak yer ve birimlerinin değiştirilmek istenmesi, örneğin bunlardan bir tanesi. İşten çıkarmak istedikleri işçileri bu yöntemle baskı ve mobbinge uğratabiliyorlar.

Ücretlerin düşük, çalışma koşullarının ağır, çalışma sürelerinin uzun olması aldığımız diğer başka başvuruların konusu oldu.

Bir diğer başvuru sebebi de ücret eşitsizlikleri oluyor. Kadın işçilerin bu konuda başvuruları oldu. Bir de vakıf üniversitelerinde çalışan akademisyenlerin ücret eşitsizlikleri ile ilgili güncel sorunlar yaşadıklarını biliyoruz.

Vakfımız İstanbul’da Bakırköy ilçesinde. İşçiler isterlerse yüz yüze, isterlerse sosyal medya adreslerimiz üzerinden bizlere ulaşabiliyorlar. Sorularını sorabiliyorlar.

Bugüne kadar yaptığınız çalışmalardan ve ileriye yönelik faaliyet planlarınızdan, hedeflerinizden bahseder misiniz?

Bizim çalışmalarımızın temelinde işçi haklarının daha fazla işçi tarafından bilinir hale gelmesinin sağlanması var. Bununla birlikte işçilerin yalnız kaldıkları anlarda dahi tek başına haklarını savunacak bir donanına sahip hale gelmelerini sağlamak var. Bu bakımdan temel işçi hakları ile ilgili etkinlikler yaptık şimdiye kadar. Bunun yolu da başlangıçta elbette bu işçilere ulaşmaktan geçiyor. Kendimizi anlatmak, daha fazla sayıda işçi tarafından tanınır hale gelmek, tanıtımımızı yapmak, propaganda çalışmaları yürütmek gerekiyor. İşçi havzalarında, atölyelerde, işyeri önlerinde bu konuda çeşitli propaganda çalışmaları yürüttük. Sosyal medya çalışmaları yaptık. Çeşitli bölgelerde el ilanları dağıttık.

Çeşitli başlıklarda ve tarihlerde “haklarımız nelerdir” kapsamında hem zoom üzerinden hem yüz yüze buluşmalar organize ettik. Bu başlıklar kişisel verilerin korunması kapsamındaki haklarımızdan, vakıf üniversitesi akademik ve idari çalışanlarının hakları, tekstil işçilerinin sorunlarından inşaat işçilerinin sorularına kadar farklı sektörlerden gelen işçilerin hakları ile ilgili başlıklar oldu.

Yürüttüğümüz bu çalışmalarla birlikte sokakta da bir ayağımızın olmasını çok önemsiyoruz. Bunun için işçi eylem ve grevlerindeki dostlarla yan yana gelmeye çalıştık. Bu kapsamda örneğin direnişlerini kazanımla sonuçlandıran Lila Kâğıt işçileri, Farplas işçileri ile grevdeki Bakırköy Belediyesi işçilerinin direnişlerini ziyaret ettik.

Elbette daha kapsamlı ve daha farklı çalışmalar da yapmak istiyoruz. İşçi Mahallesi işçilerin kendi içinde paylaşımı büyüttükleri ve hakları için birlikte mücadele ettikleri bir mecra. Dolayısıyla işçiden işçiye uzanan bir köprü. Önümüze koyduğumuz en önemli hedeflerden birisi de bu dayanışma kültürünün gündelik hayatlarında daha fazla yer bulması ve işçiden işçiye ulaşması. Örneğin işçi çocuklarının eğitim olanaklarına kadar dayanışmanın yaygınlaşması.

Kadın işçilerin işe alınırken, çalışırken, ücret alırken yaşadığı ayrımcılıkları biliyor, tanıyor ve bunların yaşamlarımız üzerindeki etkilerini azaltmak için yan yana ve dayanışma içerisinde olmak istiyoruz. Şiddet, taciz- tecavüz ve ayrımcılıkların önüne kolektif bir çaba ile geçmek istiyoruz.

İşçi Mahallesi olarak işçilerin yaşamları ve hakları ile ilgili olan meselelerde onların yanında ve onlarla birlikte çalışıyoruz.  İşçilerin haklarının sonuncu sıralarda geldiği bu düzende emeğin değerinin bilinmesi için biz de çalışmalarımızla emek hareketine katkı sunmak istiyoruz.

Vakfın gönüllüleri ne gibi çalışmalar yapıyor?

Gönüllülerimiz hukuk eğitimleri, tanıtım ve propaganda, sosyal medya gibi çeşitli alanlarda kim hangi çalışmaya katkı sunmak isterse orada görev alıyorlar. Örneğin vakfımızın gönüllü avukatları hukuk çalışmaları yapıyorlar. Düzenlenen etkinliklerde haklar konusunda sunumlar gerçekleştiriyorlar. Gönüllülerimiz saha çalışmalarına katılıyorlar.

Şu an hemen önümüzdeki günlerde, 4 Haziran’da gerçekleştireceğimiz “Haklarımızı Konuşmak İçin Buluşuyoruz” adlı etkinliğimiz için çalışıyoruz.

4 Haziran’da gerçekleştirilecek olan “Haklarımızı Konuşuyoruz” etkinliği neleri kapsıyor, bu çağrı kimlere yapılıyor?

Bu buluşmada da yine haklarımızı konuşacağız. Kıdem hakkımızdan işe iade hakkımıza, sendikal haklardan doğum izni gibi en temel işçilik haklarımıza kadar soruların sorulacağı, deneyimlerin aktarılacağı, sorunların konuşulacağı ve çözüm önerilerinin sunulacağı bu etkinlikte çağrımız mavi ya da beyaz yaka ayrımı olmaksızın, farklı sektörlerde çalışan tüm işçilere. EYT yasasıyla pek çok sorunla yüz yüze bırakılan emeklilere, ücret eşitsizliğine uğrayan kadın işçilere, haksız bir şekilde işten çıkarılan işsizlere oldu.

AKP’li yıllarda çocuk V: AKP’nin çocuk algısı

AKP’li 21 yılda çocuk ve eğitim alanında yaşananları toparlamaya çalıştığımız yazı serisinin sonuncusu AKP’nin çocuk algısı üzerine. Çocuk algısı, çocuk ve eğitim alanında söylenenler, 21 yıllık çöküşün en belirgin örneklerinden bahsedeceğimiz bu son yazıda “Ne yapacağız?” sorusuna da cevap aradık.

AKP’li geçen 21 yılda özellikle eğitim alanında köklü değişiklikler yapıldığını biliyoruz. Eğitim, iktidarın kendi politikalarıyla şekillenecek bir nesli yaratmak için kullanabileceği en güçlü araç. AKP bu aracı ilk iktidar olduğu dönemden başlayarak yavaş yavaş ve devamında köklü hamlelerle kendi istediği şekilde biçimlendirmeye çalıştı.

Eğitimde değişmeyen tek şey okullarda kullanılan sıra ve masalar olarak kaldı. Müfredattan sınav sistemlerine, din derslerinden eğitim yıllarına, öğretmen olma koşullarından cemaatlerle işbirliğine kadar uzun bir yol katedildi. ‘Kindar ve dindar’ bir nesil yetiştirme arzusunda olduğunu söyleyen Tayyip Erdoğan ve onun izinden giden hükümetinin yıllar içinde yaptığı onlarca yanlış davranış ve söylediği onlarca yanlış söz, yapılmaya çalışılan kanunlar ve eğitim sistemindeki değişiklikler iktidarın çocuklara olan bakışının ne kadar tehlikeli ve yanlış olduğunu ortaya koydu.

AKP’li yıllarda itaatkar, özne olmayan, ‘hata’ yaptığında cezalandırılması gerekenler olarak görülen çocuklar; gelişimsel, psikolojik ve sosyal olarak iyiliği düşünülmeyenler olarak bir kenara itildi. Sadece eğitim denince akla gelen çocuklar, çocukları görmeyen çocukları yalnızca şov aracı olarak kullanan bir iktidarın eline kaldı. Pandemi, deprem gibi tüm toplumu etkileyen olaylar sonrasında ilk vazgeçilen, takip edilmeyen ve yok sayılanlar yine çocuklar oldu.

İstismar ve çocuk yaşta evlilikler

Ensar Vakfı’nda yaşanan çocuk istismarı sonrasında dönemin Aile Bakanı Sema Ramazanoğlu’nun “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” demesi aklımıza kazındı. Bu ülke sınırlarında yaşayan her çocuktan sorumlu olduklarını hatırlatmak zorunda kaldığımız iktidar bununla da yetinmedi ve bakan, hakkında çocuk ve kadın istismarını önlemede ihmali bulunduğu iddiasıyla verilen gensorunun reddedilmesi sonrasında kendisini tebriğe gelen AKP’li vekillerin tebriğini gülerek aldı.

Diyanet Vakfı’nın hazırladığı ‘İlmihal’ kitabında ergenliğe girmemiş çocukların evliliğine ilişkin “Ergenlik biyolojik olgunluğu ifade eder. Bu da insandan insana göre değişir” ifadeleri yer aldı. Diyanet’in benzer açıklamaları farklı zamanlarda tekrar etti. Depremle birlikte evlat edinme koşullarının kolaylaştırıldığı ve çok fazla başvurunun yapıldığı sırada Diyanet, “Dinimizde kimsesiz çocukların bakım ve gözetilmesi tavsiye edilmiş olmakla birlikte hukuki birtakım sonuçlar doğuran bir evlatlık müessesesi kabul edilmiş değildir. Buna göre, evlat edinenle evlatlık arasındaki bu ilişki sebebiyle bir evlenme engeli doğmadığı gibi, evlatlığın kendi öz anne babasının yerine, evlat edinenlerin nesebine kaydedilmesi de caiz değildir. Ayrıca evlatlık olarak büyütülen çocukla, evlat edinenler arasında birbirlerine mirasçı olma hakkı da söz konusu değildir” dedi. Bunun üzerine eleştiri alan ve yanlış anlaşıldığını dile getiren yetkililer, çocuk yaşta evlilik ve istismar gibi durumların dinen önünü açan açıklamalarıyla yıllardır sahnede söz alıyor.

Çocuk istismarı yasası

2016’da Meclis’te kurulan Boşanmaların Önlenmesi Komisyonu, hazırladığı raporla, çocuk istismarcısının tecavüz ettiği çocukla 5 yıl boyunca ‘sorunsuz’ ve ‘başarılı’ bir ‘evlilik’ sürdürmesi halinde denetimli serbestlikten yararlanmasını öneriyordu. Çocuklara cinsel istismar suçlarında mağdur ve failin evlenmesi halinde, cezanın ertelenmesini ya da hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını öngören düzenleme birkaç kez meclise getirilmiş ve dönemin adalet bakanı Bozdağ, “Düğün yapılmış, dernek yapılmış, gelmişler, hediyeleri takmışlar, resmen evlenmişler” ve “küçüğün rızası” diyerek önergeyi savunmuştu.

Çocukların can güvenliği

Recep Tayyip Erdoğan kolluk kuvvetlerinin ölümüne sebep olduğu çocuklar için şöyle dedi: “Güvenlik güçlerimiz, çocuk da olsa kadın da olsa kim olursa olsun gereğini yapacaktır.” Meclis Milli Eğitim Komisyonu üyesi ve AKP milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı, yeni müfredatın içeriğinde yer alan cihat kavramı için “Cihat bilmeyen çocuğa matematik öğretmenin faydası yok” dedi. Şu anki Aile Bakanı Derya Yanık, 6 Şubat depremi sonrası çocukların cemaat evlerine gönderildiği haberleri üzerine “Bizim Menzil Cemaati’ne ya da x, y, z herhangi bir yere verecek bir çocuğumuz yok ama insanlar kendi çocuklarını diledikleri yerde bulundurabilirler, buna da karışacak halimiz yok” açıklamasında bulundu. Bakan, çocukların güvenliğinin aileden bile önce devlet tarafından sağlanması gerektiğinden bihaber bu açıklamasıyla hafızamızda yer edindi.

Her 23 Nisan’da aynı tutum ve davranışlar

Tayyip Erdoğan’ın bu 23 Nisan’da depremden etkilenen çocuklarla yaptığı devir sırasında Enerji Bakanı koltuğuna oturan çocuğa “Bu muhalefet, bizim dilimizden anlamıyor ya” dedi. Çocuk kendisini anlamayarak “Nasıl yani?” diyerek cevap verdi.

Bakan Derya Yanık’ın bir önceki 23 Nisan’da koltuğunu devrettiği çocuğun aslında koruma altında olduğu ve bakanın çocuğu ifşa ettiği yetmezmiş gibi bir de “Tabii Ramazan olduğu için bir şey ikram edemedik. Ramazan’dan sonra aynı evde, koruma evinde kaldığı beş arkadaşıyla birlikte bize misafir olarak gelecek. O zaman çikolata ve çay hakkımızı kullanacağız” diyerek, çocuklara tek bir dini dayattığı bu şov, siyaset için hiçe sayılan çocuklara bir başka örnek oldu.

Yine bir 23 Nisan ve yıl 2014. Başbakan bu sefer Ahmet Davutoğlu. Koltuğunu devrettiği çocuğa muhalefet partileriyle ilgili bir soru gelmesi üzerine çocuğun kulağına eğilen Davutoğlu, “Bol keseden atıyorlar” dedi.

Çalışmak zorunda kalan çocuklar

Gelelim önceki dönem Milli Eğitim Bakanı olan Ziya Selçuk’a. Bir Türkiye gerçeği olan mevsimlik işçi çocuklar için çözüm aramak yerine tarlada karşılaştığı çocuğa kitap veren bakan, karşılığında domates aldı. Çocuk işçiliği ile mücadele etmek yerine çocuk işçiliğini meşru hale getiren uygulamalar ve düzenlemeler ile iktidarın çocuklara bakışı bir kez daha ayyuka çıkmış oldu.

İktidar eliyle istismar

Tayyip Erdoğan’ın çocuk algısının yansımalarını deprem bölgesinde bulunan çocuklar üzerinde de gördük. İktidarda bulunduğu 21 yılın her döneminde çocuklarla ilgili yanlış algısına şahit olduğumuz Erdoğan, en son 9 Şubat’ta Gaziantep ziyareti sırasında özellikle böylesi bir dönemde en çok hassasiyet kurulması gereken çocuklara para verdi. Yine deprem bölgesi Adıyaman’da konuşma yapan Erdoğan’ın kürsüsü önüne çocuklar dizildi, Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu ise bu çocuklardan birinin şapkasını çıkararak kafasını kameralara çevirdi.

Daha önceki yıllarda, Rize’de bir açılış konuşmasının kurdele kesimi sırasında bulunan çocuklardan birinin kurdeleyi önden kesmesiyle Erdoğan çocuğun kafasına mikrofonla vurdu. Durup bir düşünelim sorun bir çocuğun kurdeleyi önden kesmesi mi yoksa çocukları oraya dizerek görüntü verenlerde mi? Yine başka bir konuşmasında Tayyip Erdoğan, mikrofonu bir çocuğa verdi ve çocuk da Kemal Kılıçdaroğlu’na hain diyerek Erdoğan’ı sevdiğini söyledi. Arkasında duranlar ise buna gülerek ve bu söylemlerden hoşnut olarak onu dinledi.

Gençler de nasibini aldı

Yurt sayıları ve kapasite yetersizliğine ilişkin eleştirileri ve öğrencilerin tepkilerini provokasyon olarak niteleyen Erdoğan, “Rakamlar apaçık ortadayken her kim yurtlar üzerinden, yurt kapasitesi üzerinden başka ülkeleri örnek göstererek bizi eleştiriyorsa ya cahildir ya art niyetlidir ya da öğrencilerimizi tahrik etmeye çalışan bir provokatördür” ifadelerini kullandı. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk ise bir konuşmasında şöyle dedi: “Herkes üniversiteli olmak zorunda değil. Sen ağa ben ağa, bu inekleri kim sağa?”

Öğretmenler de nasibini aldı

Ziya Selçuk’un bir de öğretmenlere sözü vardı: “Öğretmenlerin maaşı Milli Eğitim’e yük.” Daha sonra yanlış anlaşıldığını söyleyen bakan, “Öğretmenlerin bu konuda kalpleri kırıldıysa bir kahve içerek gönüllerini alırım” dedi. Ziya Selçuk gibi öğretmenlere laf eden bir diğer bakan ise Necdet Tekin’di. Kendisi “Öğretmenler isterlerse kendilerini yaksınlar, yine de yapacak bir şeyimiz yok” dedikten sonra sözlerini, “İsterlerse bordrolarını yaksınlar” şeklinde değiştirdi.

Benzer bir diğer tutum ise intihar eden öğretmenlerin ardından yine dönemin eski Milli Eğitim Bakanlarından Nabi Avcı tarafından sarf edilmişti: “Teknik tabiri nedir bilmiyorum ama bunu bile söyleyip söylememekte tereddüt ediyorum ‘Gösterişçi intihar eylemi’ diye bir sendromdan bahsediliyor. Aslında niyeti olmadığı halde etrafında ilgi uyandırmak veya ilgi çekmek veya isteklerinin yerine gelmesini sağlamak amaçlı.”

Yakın zamanda yapılan engelli öğretmen atamasında bulunan Erdoğan, tören sırasında bir engelli öğretmene “Ama sen pek engelliye benzemiyorsun, engelli misin?” diye sordu.

Bir Milli Eğitim Bakanı düşünün…

Bir Milli Eğitim Bakanı düşünün, liyakatsiz atamaları kabul ediyor. Kendisi Ziya Selçuk. 2018 yılında yapılan atamaları, 15 Temmuz’a bağlayan Bakan Selçuk, “Türkiye o dönem kendisini savunmak ile meşguldü” diyerek kendini aklamaya çalışıyor.

Bir Milli Eğitim Bakanı düşünün, idaresinden sorumlu olduğu okullarla iletişimi yok, kendisi şu anki Bakan Mahmut Özer. Pandemide okullara para yardımı yapıldığını ama okulların harcamadığını söyleyip velilere çağrı yapıyor:”Okullarımızın şu ana kadar kullandığı para miktarı 2,5 milyar. 1 milyar 400 milyon hâlâ hesaplarda kıymetli okul yöneticilerimizin kullanmasını bekliyor. Garip olan şey şu, bazı okul yöneticilerimiz 1 TL bile harcamamışlar. Muhtemelen haberleri yok. Onun için okullarınıza gittiğiniz zaman söyleyin bakanlık para göndermiş kırtasiye malzemesi alın, bizi boşu boşuna uğraştırmayın. Temizlik malzemesini alın. Küçük onarımları yapın deyin. Arkadaşlar bizim bütçeyle ilgili Allah’a şükür hiçbir sıkıntımız yok.”

Her çocuk için bu ülkeyi hep birlikte yeniden kuracağız

“Bir kereden bir şey olmaz” diyenlerin, “Cemaate gidiyorlarsa ailenin tercihi, biz karışamayız” diyenlerin, miting meydanlarında sahneye çıkardıkları çocukları hoşlarına giden bir şey dediğinde alkışlayan, hoşlarına gitmeyen bir davranışta bulunduğunda kafalarına mikrofonla vuranların, deprem bölgelerindeki çocuklara para verenlerin, çocuk yaşta evlilikleri onaylayanların, istismara uğrayan çocuklar için ‘küçüğün rızası’ diyenlerin, çocukları işçileştiren, devlet eliyle çocukları sermayeye teslim eden ve bununla övünenlerin, kürsülerin önüne çocukları dizenlerin ve yüzlerini zorla ekrana çevirenlerin, savaş çığırtkanlıklarıyla ülkemize gelen ve ülkemizde doğan çocukları yok sayanların, “Sen hiç engelliye benzemiyorsun” diyenlerin algısıyla değil…

Anne karnından başlayarak yetişkin olana kadar her çocuğun her ihtiyacının karşılandığı, can güvenliği ve vücut bütünlüğünün korunduğu, eşit ve ulaşılabilir sağlık, eğitim, ulaşım, barınma ve beslenmenin sağlandığı, adil, bilimsel, özgür ve nitelikli bir yaşam için her hak ve hizmetten faydalanmayı sağlayan bir çocuk ve sosyal hizmet politikasıyla hem yıkıntıların hem de karanlığın içinden, her çocuk için uygun bir şehri ve ülkeyi hep birlikte kuracağız. Çünkü bir şehir ve bir ülke çocuklar için yaşanabilirse herkes için yaşanabilirdir.

Kaynak: Sendika.org

Yazı dizisinin 1. yazısıAKP’li yıllarda çocuk I: Eğitim sistemi bile yorgun

Yazı dizisinin 2. yazısıAKP’li yıllarda çocuk II: En az 765 bin çocuk ‘evlendirildi’, 2 milyon çocuk çalışmak zorunda

Yazı dizisinin 3. yazısı: AKP’li yıllarda çocuk III: Yeterli okul yapılmıyor, öğretmenler atanmıyor, kriz anında ilk kapatılan okullar oluyor

Yazı dizisinin 4. yazısı: AKP’li yıllarda çocuk IV: Cemaatlerle kol kola eğitim sistemi