Ana Sayfa Blog Sayfa 9

Bir depremin anatomisi: 1755 Lizbon Depremi

1 Kasım 1755 günü saat 9.40’ta, Avrupa’nın en büyük dördüncü kenti Lizbon’un neredeyse
tüm yerleşim alanlarını kullanılmaz hale getiren, Richter ölçeğine göre 8.5-9 şiddetinde bir deprem meydana geldi. Atlantik Okyanusu merkezli depremi tsunami izledi, binaların neredeyse hepsi yıkıldı, o dönemde nüfusu 200 bin olan Lizbon’da 50 bine yakın insan hayatını kaybetti.

1 Kasım günü, Portekiz’in en kutsal günü sayılan, Hristiyanların her yıl kutladığı Azizler Günüydü. Deprem, Azizler Günü için bütün şehirdeki kilise ve evlerde yakılan mumları devrilip korkunç bir yangına sebep oldu. Meşhur kiliseler, opera binaları, 70 bin kitabı barındıran bir kütüphane, ünlü ressamların eserleri… Hepsi yok oldu. Büyük Lizbon depremi, Portekiz’i ekonomik, sosyal ve siyasi anlamda o kadar etkiledi ki, Batı Avrupa’daki koloni imparatorluklarından sömürgeciliği en uzun süre sürdüren devlet olan Portekiz’de koloniciliğin sonunun gelmesine dahi sebep oldu.

1755 Lizbon depremi, Avrupa’da başlayan Aydınlanma Düşüncesinin fitilini ateşleyen en önemli olaylardan kabul ediliyor. Deprem, aydınlanma düşüncesi ile birlikte oluşan kilisenin otoritesinin ve iktidarların varlığının sorgulanması sürecine ciddi bir ivme kazandırıyor. Özellikle, felaket sırasında 40 kiliseden 35’inin yıkılıp genelevlerin yıkılmaması, mahkumların ölmemesi gibi olaylar geride kalan insanların tanrıyı ve kiliseyi sorgulamasına sebep oluyor. Kısaca, artık “Tanrı’nın işi ifadesi gönüllere teselli veren ve akılları teskin eden bir açıklama olmaktan çıkıp, yasal mesuliyetten kaçınmak için alaycı bir bahane haline geliyor.” Bu deprem, tüm dünyanın hafızasına silinmesi mümkün olmayan bir soru işareti kazırken, elbette ki dönemin filozofları için de önemli bir çalışma alanı yaratıyor.

Ünlü filozof Kant, Almanya’da sismoloji biliminin kurulmasına zemin hazırlayan, Lizbon depremi hakkında üç ayrı makale yayınlarken; yıkımdan etkilenen Rousseau, insanlar kırsal alanda daha geniş ve ferah şekilde yaşamalıdır diyerek, büyük ve kalabalık şehir fikrine şiddetle karşı çıkıyor. Voltaire ise din felsefesini, tanrının ilgisizliğini ve acımasızlığını eleştirdiği Lizbon Felaketi Üzerine Şiir’ini de tam da bu atmosferde yazıyor:

Ah talihsiz ölümlüler!
Ah şu acınası yer!
Ah korku içinde yaşayan tüm ölümlüler!
Faydasız acılar ebediyen sürüp giden!
Ve hatalı filozoflar, haykırarak, “her şey iyidir” diyen,
Haydi, gelin de dikkatle seyredin bu korkunç yıkıntıları,
Küllerini şu talihsizin,
Şu döküntüleri, şu kalıntıları,
Birbirinin üstüne yığılmış şu kadınları ve çocukları,
Parça parça mermerler altındaki şu dağılmış uzuvları!

Peki ya depremden sonrası?

Lizbon’un kentsel reformunda kilisenin ve zenginlerin itirazları tamamen bastırılıyor. 1755 depreminin ardından Portekiz Kralı José I, günümüzde Pompal Markisi olarak bildiğimiz dönemin Dışişleri Bakanı Sebastião José de Carvalho e Melo’yu görevlendiriyor. Pompal, tüm ülke genelinde bir anket uygulaması başlatıyor. Marki’yi, depremin neden ve sonuçlarının objektif bir bilimsel tanımını yapmaya çalışan ilk kişi olduğu için, modern sismolojinin öncüsü olarak tarihe kazıyacak bu ankette, deprem ve etkileriyle ilgili birçok soru bulunuyor.

Deprem ne kadar sürdü?
Kaç tane artçı sarsıntı hissedildi?
Ne tür hasarlar meydana geldi?
Hayvanlar garip davrandı mı?
Kuyularda ve su çukurlarında neler oldu?

Pombal ekibine üç askeri mühendis alıyor: Eugénio dos Santos, Carlos Mardel, Manuel da Maia. Yeni Lizbon Planı için dört seçenek arasından Santos’un “Temiz sayfa” planı seçiliyor: Lizbon’un aynı bölgede sıfırdan inşa edilmesine karar veriliyor. Şehrin yeniden yapılandırılması ise, kesin ve çığır açan önlemlere odaklanıyor: Binaların duvarlarına sallanan fakat yıkılmayan esnek bir yapı yerleştirilerek kafesleme yönetiminin kullanıldığı yenilikçi bir mühendislik yöntemi geliştiriliyor. Sarsıntıyı taklit etmek için askeri birlikler binaların etrafında yürüyüş yaptırılarak sismik tasarım özellikleri test ediliyor. Felaket durumunda tahliyeyi kolaylaştırmak için geniş alanlar ve dikey caddeler hayata geçiriliyor.

Evlerin iki kat ile sınırlandırılması öneriliyor; evlerin boyunun, sokağın genişliğini geçmeyecek ve bu sayede bir felaket anında sokakları geçilebilir kılacak şekilde olması gerektiği öngörülüyor. (Ancak bu önerinin uygulanamadığı söyleniyor.) Neredeyse tamamı yıkılmış olan şehrin yeniden inşasını hızlandırmak için, özellikle yeni kaldırımların yapılmasında yıkılmış binalardan bloklar kullanılıyor. Lizbon Depremi, tüm bu çalışmalar ile risk yönetimi kavramının doğuşuna sebep oluyor.

Lizbon’un yeniden inşasında şu amaçlara ulaşılıyor: Şehrin mümkün olan en modern düşünceyi yansıtması için geçmiş değerleri ve biçimleri reddeden, dikkatle geliştirilmiş bir hazırlık süreci benimseniyor. Şehrin estetik formu yeni değerleri yansıtacak şekilde geliştiriliyor. Lizbon, Kral’ın ve soyluların şehri olmaktan çıkıyor; halkın, tüccarın ve orta sınıfın dahil olabildiği bir “ev”e dönüşüyor. Lizbon, modern, fonksiyonel ve iyi düzenlenmiş bir şehir sıfatını kazanıyor.*

Anlayacağınız, Lizbon kelimenin tam anlamı ile sıfırdan inşa edilmiş bir şehir. Antropoloji
profesörü David Harvey, şehirleri yeniden inşa ederken kendimizi de inşa edebildiğimiz
gerçeğine işaret ediyor: “Şehir hakkı, kentsel kaynaklara erişim konusunda bireysel
özgürlükten çok daha fazlasıdır: Şehrin değişmesiyle kendimizi değiştirme hakkı
kazanırız.
” Bütün bu anlatılanlardan sonra, insan düşünmeden edemiyor: Günümüzden
yüzlerce yıl önce, neredeyse bir yıl kadar kısa bir zaman içerisinde gerçekleşebilmiş bu
dönüşüm ve değişim, neden ülkemizin 6 Şubat 2023 günü neredeyse tamamen yıkılan
şehirleri için de gerçek olmasın ki?

Kaynaklar: 1,2, 3, *4

İlginizi çekebilir:


Evvel Temmuz Festivali’nin Samandağ ayağı sona erdi: Sıra Defne’de

Halkın özgücü ile gerçekleştirdiğimiz Evvel Temmuz Kültür Sanat Festivali’nin Samandağ ayağının sonu geldik. “Ma rıhna nihna hon!” şiarıyla düzenlediğimiz festivalimiz ilk gün Limanköy’de çeşitli çocuk atölyeleri ve Merkez’de “Deprem, Yıkım ve Yeniyi İnşa” konulu panelimizle başladı.

#heryersahne ilkesiyle farklı günlerde farklı mahallelere odaklandığımız festivalimizde 8 Temmuz günü sahilde “Gençlik Burada” demek için bir voleybol turnuvası düzenledik. Ardından Mağracık’ta çocuk atölyeleri ve Merkez’de ise Mor Mikrofon Kadın Standup yapıldı. Geceyi Cihan Süner, Osii, Vodvil ve Praksis ekiplerinin yer aldığı harika bir gençlik konseriyle tamamladık.

9 Temmuz günü Kadınların Özneleşmesi ve Yerel Yönetimler ile ilgili panelimizle başladı. Yaralarımızı sarmak için konuşmaya ve dinlemeye ihtiyacımız olduğunun altını halkımızın dayanışmasıyla bir kez daha çizdik. Sonrasında çeşitli atölyeler ile Mızraklı Mahallesi’ndeki çocuklar ile buluştuk. Akşam Deniz’de Farfur’un harika sunumu ile sahne alan Ayhan Bağdat, Mücahit Göker ve Ma Rıhna Kolektif ile Arapça, Kürtçe ve Türkçe şarkılarla Halk Şenliği’nde halkımızla sevincimizi yeniden inşa ettik.

10 Temmuz günü Gençlik ve Toplumsal Mücadele Paneli’nde gençlerin özneleşmesi ve örgütlenme pratikleri tartışıldı. Ardından gençlik Ekinci’de Ali İsmail Korkmaz anmasında buluştu. Kuşalanı’nda gerçekleştirilen çocuk atölyeleri sonrası yapılan Çocuklar için Müzik ve Tiyatro sahnesinde Moyo Masal, Duvara Karşı Tiyatro ve Şubadap Çocuk ekipleri sahne alarak Evvel Temmuz Kültür Sanat Festivali’nin kadınların, gençlerin ve halkın festivali olduğu gibi çocukların da festivali olmasını vurgulanmış oldu.

Festival 12-13-14-15-16 Temmuz tarihlerinde Defne’deki etkinliklerle devam edecek. Sonrasında Arsuz ve Serinyol’da da etkinlikler gerçekleşecek. Festivalin tüm programına evveltemmuz.org adresinden ve @evveltemmuzksf sosyal medya hesaplarından ulaşabilirsiniz.

Manisa’dan İzmir’e Gelen Kapkara Dumanın Ardından

0

İzmir’in en yüksek noktası Bozdağlar’ın Kırklar Tepesi: 2159 metre, Murat Dağları’ndan doğan Gediz Nehri Foça’nın güneyinden Ege Denizi’ne dökülür. Hâlâ kirlilikle boğuşan bu güzel su kaynağımız bir gün temiz akacak mı diye yıllardır düşünür dururum. Düşünmek derman değil. 

Aslında insanın yapamadıklarını yaratan şeyler belki de onların şartlanmalarından oluşuyordur. Belki de biz de alıştık su kaynaklarımızın hızla kirlenmesine? Denizlerimiz, göllerimiz, nehirlerimiz, yeraltı sularımız hızla kirlenirken olanı biteni izlemeye… Peki nasıl onarılır? Düzgün, planlı, akılcı ve sağlıklı bir yaklaşımla neden olmasın? Karar vericiler istedikten, inandıktan ve çabaladıktan sonra… Bana düşen yazması elimden bu kadarı gelir.

Şimdi nereden çıktı Gediz Nehri demeyin, Gediz yıllardır aynı. 22 Haziran 2023 günü Manisa OSB’deki geri dönüşüm ve demir çelik üretimi yapılan bir fabrikada 16:20 sularında bir yangın çıktı. Fabrikada depolanan poliüretanın yanıcı olması ve rüzgarın etkisiyle yangın hızla büyüdü. Saat 17:30 sularıydı kapkara duman İzmir’in dağlarından körfeze doğru inmişti. Olayı bilmediğimden buralarda bir yerlerde yangın çıktığını sandım. Yanılmışım. Manisa’dan buraya onca yol bizim için uzak. Halbuki en küçük bir felaket bile eko-sistemde hepimizi doğrudan ya da dolaylı etkiliyor. Sabah soluduğumuz havada bile duyuluyordu plastiğin kokusu belki daha sonra dağıldı ya da o kokuya alıştık, duyarsızlaştık saatler geçtikçe. 

Cesur Yeni Dünya kitabında bütün bebekler önlerinde dizilmiş parlak kitaplara doğru emeklerken, onlara düşük doz elektrik verilir. Bize yapılan, tam olarak bu olmasa da, görmezden gelinen yeteneklerimiz, köreltilen isteklerimiz ve yanlış pekiştirilen eylemlerimiz (boş boş oturan bir çocuğa, “aferin sana ne uslu çocuksun” ya da hiçbir şey yapmayan bir kıza, “aman ne hanım hanımcık bir kız bu böyle,” vs) sonucunda şu an ki halimizdeyiz. Bir şey oluyoruz da, yüzdesini bilemediğim küçücük mutlu bir azınlığın dışında kaç kişi gerçekten ne istediğini, kim olduğunu fark ederek yaşıyor hayatını? Küçükken bitirmemiz gereken okullar, girmemiz gereken sınavlar, büyüyünce geçindirmemiz gereken kendimiz, ailemiz, derken ne suya bakacak halimiz kalıyor ne havaya… Hem baksak ne olacak ki?

Sadece, “Hava bedava/ bulut bedava” diye şiir dillendirdikten sonra… 

Asıl söylemek istediğim şu; eğer ki yapmak istediğimiz bir şeyler varsa ve şimdiye kadar yapamadıysak, şimdiye kadar yaptığımız şeylerde bir yanlışlık vardır. Başka şeyler yapmak lazım ki, o yapamadıklarımızı yapar olalım. Ya da o yaptıklarımız bizi biz yapmıştır ama başka şeyler de yapmalıyızdır ki yapamadığımız şeyleri de yapalım. Örneğin bu hızla kirlenen çevre meselelerinde başka bir şey daha yapmak lazım ama ne? Soruyu sorup, cevabı alan uzmanlarına ve yetkililere bırakıyorum. Şimdilik sadece soruyu sormayı bile bir şey olarak görüyorum.

Bazen bir şeyi gerçekleştirmek ne zor değil mi? Küçücük bir şeyi. Sevdiğimiz bir kitabı paylaşmayı mesela. Zaman herkes için kendi keyfince aktığından mıdır? Bazı şeylerin içinde ister istemez güç var. Kimi bu güçle duvar örer, kimi duvar yıkar. Kimi ördüğü duvardan bir kale yapar, kimi duvarların üstüne yazı yazar. O duvar yıkıldığında kalmasın diye yazar bunu, suya yazmaz, gider bunu duvara yazar. 

Aman değişmesin, dönüşmesin, aman hep aynı kalsın. Bir koltuk olsun, bir sandalye, bir bardak olsun, boş bir bardaktan farkı olmasın ama bir bardak olsun. Susadıkça su koyar içerim. Sonrası ne oluyor? Sonrasını bilemeyiz. Öncesi ne oluyor. Bu kadar sabitlerine bağımlı bir gelenek, ne oluyor, daha mı iyi, neye göre iyi? Bakıyorum, anlamaya çalışıyorum, olmuyor. Belki bu sonsuz bütünde bir nokta bile değil yaptığım ama olsun bütün gün plastik soluduğumuz, çevreyi korumak şöyle dursun, yaşadığımız dip dibe binalar arasında bir çevreye, bir eko-sisteme bağlı olduğumuzu neredeyse unuttuğumuz bilgisi de burada dursun. Belki ileride konuyla ilgili daha pozitif notlar da aktarırım size ama şimdilik durumumuz böyle.

Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Şehir Plancıları “yeni yüzyılda planlama yapmaya, kentsel yaşamı dönüştürmeye” çağırıyor

Şehir Plancıları Odası (ŞPO), şehir plancıları başta olmak üzere tüm yurttaşları, 8 Kasım 2023 tarihinde Ankara’da, yeni yüzyılda planlama teması ile gerçekleştirilecek Dünya Şehircilik Günü 47. Kolokyumu’na katkı koymaya davet ediyor.

Çağrı metninde; Planlama meslek alanındaki olumsuz gidişi tersine çevirmek ve kuruluş felsefesine geri dönmek amacıyla kamusal bilgi üretmek adına Cumhuriyetin yüzüncü yılına girerken bu seneki kolokyum temasının “Yeni Yüzyılda Planlama” olarak belirlendiğini belirten ŞPO, bu tema altında yürütülecek tartışmaların ülkenin yeni yüzyılında planlama meslek alanı ile birlikte coğrafyamızın ve toplumumuzun nitelikli, refah üreten, özgürlükçü bir yapıya sahip olmasına katkı sağlayacağını vurguluyor.

Bildiriler hangi konuda olmalı?

 Yeni Yüzyılda; 

  • Doğa olaylarının etkilerine karşı dirençli kentler ve yaşam alanları
  • Yeni yüzyılda yeniden bölge planlama
  • Planlamanın kurumsal yapısı (Mevzuat, plan üretim süreçleri ve  yönetsel yapı)
  • Planlama meslek alanı; aktörler, süreçler ve olanaklar
  • Planlamada dijital dönüşüm
  • Yerel yönetimler, katılım ve demokrasi
  • Kentsel mekan ve erişilebilirlik
  • Miras ve şehircilik: Kaybettiklerimiz ve yeni yüzyıla aktaracaklarımız
  • Mekanda/Toplumda Adalet ve Kentsel Politika
  • Kentsel tasarım uygulamaları ve yeni yüzyılda nitelikli kentsel mekanlar
  • Antroposen çağında ekoloji, kentleşme ve kırsal alanlar
  • Kentlerde demografik hareketlilik: çözülmeler, sorunlar, fırsatlar

Özet Gönderimi ne zamana kadar?

Kolokyumda sunulacak bildiri özetleri, özgün bir çalışmanın ürünü olup çalışmanın kapsam, amaç, yöntem ve sonuçlarını içerecek uzunluk ve kuramsal derinlikte hazırlanmalıdır (en az 500, en fazla 1000 sözcük). Özetlerde yazar(lar)a ilişkin kimlik tanımlayıcı bilgiler bulunmamalıdır. Kolokyuma farklı alanlarda ve meslek alanımıza dair farklı sektörlerde çalışan meslek mensuplarının bildiri sunması ve katılım göstermesi beklenmektedir. Özet göndermek isteyenlerin metinlerini aşağıda yer alan “Bildiri Özeti Gönder” butonu aracılığıyla veya [email protected]  adresine 7 Ağustos 2023 Pazartesi gününe kadar göndermesi beklenmektedir.

Bildiri özetleri; Bilim Kurulu tarafından kolokyum temasına uygunluk, bildirinin yöntem ve kapsamının net olarak açıklanması, çalışmanın özgünlük ve güncelliği, bildiri başlığının içeriği yansıtması ve bildirinin yeterli bilimsel içeriğe sahip olup olmadığı şeklindeki kriterler üzerinden değerlendirilecektir.

Ne zaman ne olacak?

Özet gönderimi için son tarih7 Ağustos 2023 Pazartesi
Bilim Kurulu Değerlendirmelerinin Tamamlanması4 Eylül 2023 Pazartesi
Bildiri Sahiplerine Kabul  Bildirimi11 Eylül 2023 Pazartesi
Program İlanı                                                        13 Ekim 2023 Cuma
Şehircilik Kolokyumu8 Kasım 2023 Haftası
Tam metinlerin teslimi23 Şubat 2024 Cuma

* Olası tarih değişikliklerini şehir plancılarının web sitesinden takip edebilirsiniz.

Halkevleri 17. Yaz Çocuk Buluşmaları 3 Temmuz’da Başlıyor

0

Halkevleri 17. Yaz Çocuk Buluşmaları bu yıl 3- 30 Temmuz arası yapılacak. Halkevleri’nin 17 yıldır kesintisiz şekilde sürdürdüğü çocuk çalışmaları ve Yaz Çocuk Buluşmaları bu yıl, “El ele veriyoruz, oyun kuruyoruz” çağrısıyla yapılıyor. 

Her yıl çok sayıda şehirde, onlarca gönüllünün yüzlerce çocukla buluştuğu Yaz Çocuk Buluşmaları bu yıl da farklı başlıklarda etkinlik, gezi ve oyunla yapılacak. Yaz Çocuk Buluşmaları’nda çocuklar, bilimle sanatla ve sporla buluşarak hem eğlenecek hem öğrenecek. Çocuklar oyunun içinde eğlenirken düşünecek, sorgulayacak.

Deprem bölgesinde bilfiil çocuk çalışması yürüten Halkevleri; Hatay, Maraş ve Malatya’da çocuk evleri kurdu. “Çocuklar için buradayız” diyerek hem deprem bölgelerindeki çocuklarla hem de deprem bölgelerinden diğer şehirlere göç eden çocuklarla bir fiil çalışmalar ve etkinlikler yaptı. Bu çalışmayı, her yıl yapılan Yaz Çocuk Buluşmaları’na katarak genişleten Halkevleri, bu yıl da bulunduğu her şehirde, birçok ilçede ve mahallede çocuklarla bir araya gelecek.

Depremle birlikte gösterilen yoğun dayanışma ve oyunun iyileştirici gücüne olan inançla yola çıkarak bu yıl ki çağrısını “El ele veriyoruz, oyun kuruyoruz” diyerek yapan Halkevleri, 17. Yaz Çocuk Buluşmaları’na tüm çocukları ve gönüllü olmak isteyen herkesi davet ediyor. Halkevleri Yaz Çocuk Buluşmaları’nda; yaratıcı drama, yoga, müzik, ritim, satranç, çocuklar için felsefe, eğlenceli bilim, eğlenceli matematik, eğlenceli İngilizce, masal, çocuk hakları, hayvan hakları, evrim, cinsiyet eşitliği gibi birçok alanda etkinlikler ve geziler düzenleniyor. Bu yılki çocuk buluşmaları; Ankara, Artvin, Antalya, İstanbul, İzmir, Samsun ve Hatay’da yapılacak.

*Etkinlik tarihleri il il değişiklik gösterebilir.

“El ele veriyoruz, oyun kuruyoruz. Sen de oyuna katıl”

7-12 yaş arası çocuk kaydı için: https://halkevleri.org.tr/halkevleri-17-yaz-cocuk-bulusmalari-cocuk-kaydi/

“El ele veriyoruz, oyun kuruyoruz. Gönüllü ol, oyuna katıl”

Gönüllü kaydı için: https://halkevleri.org.tr/halkevleri-17-yaz-cocuk-bulusmalari-gonullu-kaydi/

İletişim ve bilgi için; [email protected]

Cep Telefonu: 05337615263

UNDP Maraş’ta depremden etkilenen kadın işverenlerin toparlanması için hibe programı başlattı

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve Kahramanmaraş Ticaret ve Sanayi Odası (KMTSO), Türkiye’de Şubat ayında meydana gelen yıkıcı depremlerden zarar gören işletmelerin sahibi kadın girişimcilere yönelik 500.000 ABD Doları tutarında yeni bir hibe programı için güç birliği yapıyor. UNDP’nin erken toparlanma faaliyetlerinin bir parçası olan bu ortak girişim, depremde en ağır yıkıma uğrayan dört ilden biri ve depremin merkez üssü olan Kahramanmaraş’ta işletmelerini ayağa kaldırmaya çalışan 100’ü aşkın kadın işverene mali destek sağlayacak.

Girişim, Kahramanmaraş’ta kadın işverenlerle yapılan bir toplantıda, UNDP Türkiye Mukim Temsilcisi Louisa Vinton ve KMTSO Başkan Yardımcısı Hikmet Gümüşer tarafından başlatıldı. 

“Depremler Türkiye’de küçük işletmeler için çok yıkıcı oldu; en çok etkilenen yedi ilde 220.000 işletme tamamen yıkıldı” diyen Vinton sözlerini şöyle sürdürdü: “Kadın girişimcilere ve kadınların sahibi olduğu işletmelere cansuyu sağlayarak, sadece bireylerin geçim kaynaklarını eski haline getirmeyi değil, aynı zamanda bölgeye dönüşü teşvik edecek erdemli bir arz-talep döngüsü başlatmayı hedefliyoruz. UNDP, deprem bölgesindeki çalışmalarına dayanarak, benzer toparlanma programlarını başlatmak için hazırlık yapıyor.”

Kahramanmaraş’ta KMTSO tarafından kadınların yönettiği 355 işletme üzerinde yapılan ihtiyaç analizine göre, işletmelerin %38’i depremlerde tamamen yıkıldı, %90’ından fazlası da fiziksel hasara uğradı. Kadın işletme sahipleri, yıllık ortalama 1,43 milyon TL dolayında (70.000 ABD Doları) mali kayıp yaşadı. Depremde kadın işverenlerin %4’ü yaralandı, maalesef bazıları da yaşamını yitirdi. 

“Bu hibe programı ile, kadın işletmecilerimizin daha da güçlenmelerini ve yerel ekonomimizin canlandırılması için büyük katkı yapmalarını sağlayacak gerekli destek ve kaynakları sağlamayı hedefliyoruz” diyen KMTSO Başkan Yardımcısı Gümüşer sözlerini şöyle tamamladı: “UNDP Türkiye ile birlikte, kadınların yeniden gelişmesini ve Kahramanmaraş’taki erken toparlanma çabalarına dinamizm katmalarını sağlamaya kendimizi adadık.”

Hibe programından, 6 Şubat 2023 tarihinde ilk depremin meydana gelmesinden önce Kahramanmaraş’ta kayıtlı faali işletmesi olan kadınlar yararlanabilecek. Toplamda 11 milyon TL (500.000 ABD Doları) tahsis edilecek programda münferit hibe tutarı, 1 ila 6 ay sürecek projeler için 10.000 ila 300.000 TL arasında olacak. Hibe programının uygulanmasını, UNDP desteğiyle KMTSO yürütecek.

Hibe için uygun kabul edilecek faaliyetler arasında prefabrik veya konteyner işyeri kurulması; işyeri tadil, tamir ve restorasyonu; BT ekipman ve yazılımı, mobilya, makine ve ekipman, ve malzeme alımı yer alıyor. Üç veya daha fazla çalışanı olan işletmeler, üretim için makine ve ekipman alımına yönelik projeler, deprem nedeniyle engelli hale gelen kadınların sahip veya ortak olduğu işletmeler, kısmen veya tamamen hasara uğrayan işletmelerin sahibi olan işverenlere öncelik verilecek. Faaliyetlerine yeniden başlamak için sadece hafif onarımın gerektiği durumlarda, daha az hasarlı işletmelerin tamiri için küçük hibe verilecek.

Ayrıntılı bilgi ve uygunluk kriterlerinin yer aldığı “Hibe Başvuru Kılavuzu” için tıklayın.

Sürdürülebilir bir gelecek için bireysel önlemler ve enerji tüketimi araştırması

0

Son yıllarda, daha sürdürülebilir bir geleceğe olan ihtiyaç giderek daha belirgin hale geldi. Artan iklim değişikliği tehdidi, azalan doğal kaynaklar ve çevrenin sürekli bozulmasıyla birlikte, bireylerin daha sürdürülebilir bir yaşam tarzına doğru adım atması çok önemlidir. Günlük hayatımızda basit değişiklikler yaparak hem karbon ayak izimizi azaltabilir hem de gelecek nesiller için gezegenimizi koruyabiliriz. Bu içerikte, bireylerin daha sürdürülebilir bir geleceğe katkıda bulunmak için izleyebilecekleri birkaç ipucunu tartışacağız.

Enerji Tüketimi Araştırması

ExpressVPN’in enerji tüketimi araştırmasına göre, elektriği en çok tüketen araçların başında klima ve elektrikli su ısıtıcıları var. Bu elektronik eşyaları sırasıyla havuz su pompası ve elektrikli araç şarj etme geliyor.

Aynı araştırmaya göre, bir gece lambasını bir ay boyunca her gece açık bırakmak yaklaşık olarak 5$ olarak faturaya yansıyor. Çamaşır makinesinde çamaşırları sıcak su yerine soğuk su ile yıkamak bir yılda elektrik faturasında 150$ kadar tasarruf sağlayabiliyor.

Bireysel seviyede önlem almak enerji tüketimini evrensel olarak etkin bir şekilde değiştirebilir mi? Günde dünya genelinde neredeyse 320 milyar e-posta gönderiliyor. Bu da 215.730 kWh enerji tüketimi anlamına geliyor. Bir evin yirmi yıllık enerji tüketimine eşdeğer.  

Enerji Tasarrufu

Her şeyden önce, çevresel etkimizi azaltmanın en önemli yollarından biri enerji tasarrufudur. Evlerimizi daha enerji verimli hale getirerek ve genel enerji tüketimimizi azaltarak sera gazı emisyonlarını önemli ölçüde azaltabiliriz.

Kullanılmadıklarında ışıkları ve cihazları kapatmak, enerji tasarruflu cihazlar ve ampuller kullanmak ve evelerimizi uygun şekilde yalıtmak gibi basit eylemler önemli bir fark yaratabilir. Ek olarak, güneş panelleri ve rüzgar türbinleri gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapmak, fosil yakıtlara olan bağlılığımızı azaltmaya ve sürdürülebilir bir enerji geleceğini desteklemeye yardımcı olabilir.

İsrafı Azaltmak

Daha sürdürülebilir bir gelecek için israfı azaltmak da önemli bir faktördür. Geri dönüşüm ve kompostlaştırma yoluyla, atıkları düzenli depolama alanlarından uzaklaştırabilir ve sera gazı emisyonlarını azaltabiliriz. Ayrıca, yeniden kullanılabilir torbalar, şişeler ve kaplar kullanarak sıfır atık anlayışını benimsemek, okyanuslarımızdaki ve atık depolama sahalarımızdaki plastik kirliliğini azaltmada önemli bir etkiye sahip olabilir. Ayrıca, tüketim alışkanlıklarımıza dikkat etmek ve minimum ambalajlı veya geri dönüştürülmüş malzemelerden yapılmış ürünleri tercih etmek de atıkların azaltılmasına katkıda bulunabilir.

Su Tasarrufu

Su tasarrufu, sürdürülebilir bir geleceğe ulaşmada eşit derecede önemli bir faktördür. Evlerimizdeki kaçakları gidererek, az debili armatürler kullanarak ve yağmur sularını sulama amacıyla toplayarak su kullanımımızı önemli ölçüde azaltabiliriz. Ayrıca daha kısa duşlar alarak ve sadece çamaşır ve bulaşık makinelerini tam dolu çalıştırarak su tüketimimizin bilincinde olmak bu değerli kaynağın korunmasına yardımcı olabilir.

Ulaşım

Sürdürülebilirliğin genellikle gözden kaçan bir yönü ulaşımdır. Kişisel araçlara olan bağımlılığımızı azaltarak ve mümkün olduğunda toplu taşımayı, araba paylaşımını, bisiklete binmeyi veya yürümeyi tercih ederek karbon ayak izimizi önemli ölçüde azaltabiliriz. Ayrıca, yakıt tasarruflu veya elektrikli araçlara yatırım yapmak, ulaşımla ilgili sera gazı emisyonlarını azaltarak daha sürdürülebilir bir geleceğe de katkıda bulunabilir.

Gıda Seçimlerimiz

Son olarak, gıda seçimlerimiz sürdürülebilir bir gelecek yaratmada kritik bir rol oynuyor. Yerel çiftçileri destekleyerek ve organik ve sürdürülebilir kaynaklı ürünler satın alarak gıda sistemimizin çevresel etkisini azaltabiliriz. Ek olarak, bitki bazlı bir diyet benimsemek, sera gazı emisyonlarına büyük ölçüde katkıda bulunan besi hayvanı üretimi olduğundan, karbon ayak izimizi önemli ölçüde azaltabilir.

154 gazeteciden ortak açıklama: Daha fazla LGBTİ+’lara şiddet ve yasak haberi yazmak istemiyoruz

0

154 gazeteci ortak bir açıklama yayınlayarak, “Daha fazla LGBTİ+’lara şiddet ve yasak haberi yazmak istemiyoruz” dedi. Gazeteciler, LGBTİ+ Onur Ayı gelir gelmez yasaklar ve şiddetin başladığını belirterek, “LGBTİ+ Onur Yürüyüşleri’nde şiddeti değil, özgürlük mücadelesini kaydetmek isteriz” dedi.

Bugün (14 Haziran) yayınlanan metinde gazetecilerin de Onur Yürüyüşü alanlarındaki şiddetin mağduru olduğu vurgulandı.

Açıklamanın tam metni şöyle:

Daha fazla LGBTİ+’lara şiddet ve yasak haberi yazmak istemiyoruz!

LGBTİ+ Onur Ayı gelir gelmez, LGBTİ+’ların etkinlik ve yürüyüşlerine yasaklar başladı. Biz gazeteciler, her gün yeni bir polis şiddeti ve gözaltı haberi yazmak zorunda kalıyoruz. Oysaki, LGBTİ+’ların sesini, sözünü yazmak, çekmek, yayınlamak isteriz. LGBTİ+ Onur Yürüyüşleri’nde şiddeti değil, özgürlük mücadelesini kaydetmek isteriz.

Seçim sürecinde iyice yükselen bu düşmanlık siyasetine rızamız yoktur. Onur Yürüyüşü alanlarında gazeteciler olarak bizim de mağduru haline geldiğimiz şiddet, toplumsal barışı doğrudan tehdit ediyor.

Daha fazla LGBTİ+’lara şiddet ve yasak haberi yazmak istemiyoruz! Yetkililere sesleniyoruz: LGBTİ+’ların ifade ve örgütlenme özgürlüğünü ihlal etmeyi bırakın. Bırakın ki biz de işimizi yapalım, yazalım, çizelim.

LGBTİ+ Onur Ayı kutlu olsun!

İmzacı gazeteciler:

1.    Ahmet Ayva

2.    Ahmet Kanbal

3.    Ahmet Tirej Kaya

4.    Alev Karakartal

5.    Ali Kadir Güler

6.    Andres Mourenza

7.    Arzu Demir

8.    Aslı Alpar

9.    Aslı Ceren Aslan

10. Avşin Leyla Özgür

11. Ayşegül Özbek

12. Ayşen Güven

13. Ayşenur Dilan Karademir

14. Bahadır Özgür

15. Berivan Altan

16. Berkant Gültekin

17. Beyza Kural

18. Burcu Göknar

19. Canan Coşkun

20. Candan Yıldız

21. Cansu Acar

22. Cansu Erginkoç

23. Céline Pierre-Magnani

24. Cem Gurbetoğlu

25. Cengiz Aldemir

26. Cengiz Anıl Bölükbaş

27. Ceren Bala Teke

28. Ceren Bayar

29. Ceren İskit

30. Ceylan Sağlam

31. Cihan Ölmez

32. Çilem Küçükkeleş

33. Damla Tarhan Durmuş

34. Denizcan Abay

35. Derya Kap

36. Derya Okatan

37. Derya Saadet

38. Devrim Fındık

39. Devrim Orhan Koç

40. Didem Aslan Çetin

41. Dila Ak

42. Dilan Pamuk

43. Dilan Şimşek

44. Dilek Sarıgül

45. Dilek Şen

46. Diren Keser

47. Ece Aydın

48. Ece Toksabay

49. Eda Narin

50. Edanur Tanış

51. Elif Akgül

52. Elifnaz Ay

53. Emel Vural

54. Emre Caka

55. Emre Ünsallı

56. Erdoğan Alayumat

57. Ertürk Yılmaz

58. Esen Dolma

59. Esra Üşüdür

60. Evrim Kepenek

61. Eylem Esen Arabacı

62. Eylem Nazlıer

63. Eylül Deniz Yaşar

64. Fatih Aça

65. Fatma Yörür

66. Fedai Karakeçili

67. Fırat Can Arslan

68. Gamze Rastgeldi

69. Gamzegül Kızılcık Aykanat

70. Gökay Başcan

71. Gözde Çağrı Özköse

72. Gözde Demirbilek

73. Günsu Durak

74. Hale Gönültaş

75. Harun Arslan

76. Hayri Tunç

77. İlknur Karadeniz

78. İrfan Tuncçelik

79. İsmail Arı

80. Kaan Çeltik

81. Kadir Güney

82. Karin Karakaşlı

83. Kemal Avcı

84. Kerim Eren

85. Kültigin Kağan Akbulut

86. Leyla Alp

87. M. İrem Afşin

88. Mahir Bağış

89. Mehmet Emin Kurnaz

90. Melisa Ay

91. Meltem Akyol

92. Meltem İnci

93. Meltem Ulusoy

94. Mert Cengiz

95. Merve Güven

96. Metin Yoksu

97. Mevsim Altay

98. Mühdan Sağlam

99. Murat Kocabaş

100. Mustafa Kara

101. Mustafa Kömüş

102.Mustafa Kuleli

103.Nazlan Ertan

104.Necdet Oktay Apaydın

105.Nedim Türfent

106.Nevin Sungur

107.Nida Kara

108.Nisanur Yıldırım

109.Nurcan Gökdemir

110.Oğulcan Özgenç

111.Okan Yücel

112.Oktay ince

113.Ozan Kaplanoğlu

114.Ozan Ünlükoç

115.Özgür Şengül

116.Özgür Söylemez

117.Özlem Akarsu Çelik

118.Özlem Ateş

119.Pınar Erol

120.Pınar Gayıp

121.Rahmi Yıldırım

122.Rıza Yalçın Koçak

123.Rozerin Tek

124. Ruken Tuncel

125. Sabiha Temizkan

126.Seçil Epik

127.Seda Öz

128.Selahattin Oğuz

129. Selma Koçak

130  Serpil Ünal

131. Serra Akcan

132. Sevgim Denizaltı

133. Sibel Tekin

134. Sibel Yükler

135.Sinem Uğurlu

136.Songül Karadeniz

137.Sultan Eylem Keleş

138.Suzan Demir

139.Tanju Tariz

140. Tolga Balcı

141.Tugay Can

142. Tuğçe Yılmaz

143. Tuğrul Eryılmaz

144.Uğur Şahin

145. Vedat Yeler

146.  Yadigar Aygün

147. Yasin Durak

148. Yeşim Dokur

149. Yıldız Tar

150. Yüsra Batıhan

151. Yusuf Belek

152. Yusuf Çakmak

153.Yusuf Tuna Koç

154.Zeynep Kuray

Kaynak: KAOS.GL

Ouroboros: Ölümsüzlük ve sanat

0

Gılgamış destanı aslında insanlığın destanıdır. İnsanlığın ölümsüzlük arayışının alegorisi olan bu destanın sonunda ise yılan bir sembole dönüşür. Kendini yenileyebilen ölümsüzleşir. Bir diğer deyişle, varoluş dönüşebilmenin anahtarıdır. O yüzden de insan ancak kendini kendinden öte bir şeylere dönüştürebilirse var olmaya devam edebilir. Bir Ouroboros gibi…

Tarihte bilinen ilk yazılı destan, bir ölümsüzlük arayışına dairdir. Bu destan Sümerler tarafından yazılmış olan Gılgamış Destanı’dır.

Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü sonrasında ölüm korkusu yaşayan ve bu nedenle ölümsüzlük sırrını aramaya karar veren bir kahramandır. Bunun için tufandan sağ kurtulmuş olan ve tanrılar tarafından kendisine ebedilik verildiğine inanılan Utnapiştim’i bulmaya karar vermiştir. Utnapiştim, etrafı ölüm suları ile çevrili bir adada yaşamaktadır. Tüm zorluklara rağmen ölümsüzlüğün peşindeki Gılgamış ona ulaşmayı başarır. Utnapiştim, Gılgamış’ı bir dizi sınava tabi tutar ama Gılgamış bu sınavlarda başarılı olamaz. Ancak yine de Utnapiştim eşinin isteği üzerine, Gılgamış’a denizin dibinde bulunan gençlik verici bir otun sırrını açıklar. Bunun üzerine Gılgamış denizin dibine dalar ve otu bularak ondan bir filiz koparır. Otu alan Gılgamış, Uruk’a giderken bir pınarın başında su içmek için durur. Bu sırada otu bir yılana kaptırır. Yılan otu yer yemez deri değiştirerek gençleşir. Gılgamış ise ölümsüzlük şansını yitirerek Uruk’a eli boş döner.

Gılgamış destanı aslında insanlığın destanıdır. İnsanlığın ölümsüzlük arayışının alegorisi olan bu destanın sonunda ise yılan bir sembole dönüşür. Kendini yenileyebilen ölümsüzleşir. Bir diğer deyişle, varoluş dönüşebilmenin anahtarıdır. O yüzden de insan ancak kendini kendinden öte bir şeylere dönüştürebilirse var olmaya devam edebilir. Bir Ouroboros gibi…

Ouroboros, kendi kuyruğunu ısıran bir yılan ya da ejderha şeklinde resmedilen sembol.
Kendini yaratmayı sembolize eden kuyruğunu yutmuş bir yılan şeklidir. Yunanca’daki οὐροϐóρος, Latince’deki uroborus kelimesinden gelir ve bu sözcüklerin sözlük anlamı “kuyruğunu öldüren”dir. Yanar, döner gökkuşağı mitleri ile benzerlik gösteren sembol “doğanın ebedi döngüsü” ‘nü ifade etmektedir.

Var olmak bir seçim değil hiçbirimiz için ama yok olmak her birimizin eninde sonunda yürüdüğü karşı konulmaz tek gerçek. Ve buna anlam bulamayan insanın yaratıcı gücünün ebedî simgesi de sanat. Bir zamanlar buradaydım ama hâlâ da buradayım diyebilmenin somut bir kanıtı.

O yüzden de zamanın keskin dişlileri arasında direnen bir şövalye gibi kimi zaman… Kimi zaman hayatın en acı anlarında bile insana umut verebilen tek şey… Yok olmaya karşı en büyük direniş belki de… Ve acılarla örülü bir ömrü göze alabilmenin tuhaf gizemi içerisinde bambaşka bir evren…

Zamanın şahitliğini yapan sanatçı, çağının ötesine de geçmek zorundadır. Zamanını aşması, onun düşünce biçimi veya hayal gücünden öte sanatçının var olma sebebidir. Nitekim her sanatçı farkındadır ki ölümsüzlük iksiridir sanat. Fakat bu iksirin yan tesiri de vardır.  Yaratma ve kendini aşma dürtüsü insanı bambaşka bir evrene taşır. Orada sanatçı her zaman yalnızdır ve ömrü boyunca da yalnız kalacaktır. Kalabalıklar bile bazen tenha gelir çünkü içsel yalnızlığa mahkûm olmadan özgürleşemeyeceğini bilir. Bunun için de tek yol kendine koca bir evren yaratmaktır. O evrende tek başına olsa bile sanatçı, bir gün dünyadaki herhangi bir zamanda yaşayan herhangi birilerinin onun evrenini ziyaret edeceğini bilerek bu yalnızlığa katlanır.

Sanatçıların otobiyografilerini incelediğinizde birçok insana tuhaf gelen durumların, sözlerin veya tutumların altında yatan nedenlerden biri de budur. Bu yalnızlık, insanı deliliğin kıyılarına ve bazen de tam içerisine sürükler. Bu yüzdendir ki çağının yalanlarına, modası geçeceğini bildiği bakış açılarına, popülerliğe ve tutucu toplumun çökmüş sistemine pek aldırış etmez sanatçı.

İnsanların çoğu sanatı yüceltirken aynı zamanda sanatçıların hayatlarına da dışarıdan baktıkları zaman imrenirler. Halbuki görünen sadece sislerle kaplı buzdağının belirli bir parçasıdır. Sanatçıların bohem, özgür ve rahat oldukları sanılır ve bu büyük bir yanılgıdır. Çünkü sanatçı olmak büyük fedakarlıklar gerektirir.

Nitekim sanatın ne olduğunu anlamak bile ciddi bir süreçtir, bunun sadece yetenekle de alakası yoktur. Sanıldığının aksine sanat, belki de en fazla disiplin ve çalışma isteyen yegâne kavramlardan birisidir. Yıllarınızı değil, ömrünüzü adamanız gerekir. Üstelik bu süreç meşakkatli olduğu kadar da acı vericidir.

Bir sanat eseri herkese hitap etmeyebilir. Bunun çeşitli nedenleri de olabilir. Fakat bir eserin gerçekten sanat eseri olup olmadığını değerlendirmek için sanattan anlamanız gerektiği de bir gerçektir. Dijital baskı üzerine akrilik boya ile birkaç fırça darbesi vurulmuş bir çalışmayı yağlıboya tablo diye satın almışsanız eğer, oturup bir eserin iyi veya kötü olduğunu değerlendirmek adına da ne kadar bilginiz olduğunu biraz sorgulamanız gerekir. Ya da çok beğendiğiniz bir sanatçının eserlerinin başka bir ülkenin sanatçısının birebir kopyası olup olmadığını anlayamıyorsanız, yine biraz düşünmeniz gerekir ki bunlar sadece en basit örneklerden birkaçıdır. Özetle; bir sanat eserinin değeri, sizin onu güzel bulup bulmamanızdan çok daha fazla kritere dayanır.

Fikret Mualla / Yüksel Arslan / Kandinsky / Mehmet Siyahkalem

Zaten estetik ve güzellik kavramları da sıklıkla birbiri ile karıştırılır. Güzel olan bir şey estetik veya estetik olan bir şey de güzel olmak zorunda değildir. Bir sanat eserinin güzel olmaktan çok daha fazlasına ihtiyacı vardır. Tekniği, dönemi, getirdiği bakış açısı, yaratıcılığı, biricikliği, felsefesi, sürekliliği, zamanını ne kadar yansıttığı veya yansıtmadığı, ortaya koyduğu iddia, savunduğu fikir, ifade biçimi, çağının ötesine ne kadar geçebildiği, değerleri, tutumu, yenilikçiliği, evrenselliği, farklılığı gibi birçok parametre barındırır.

Tüm bunların ötesinde ise yüzyıllardır üzerine belki de en fazla tanım getirilen ve ne olduğu ya da ne olmadığı tartışılan kavramlardan birinin sanat olması da ayrı bir çelişkidir. Fakat enikonu düşünürseniz, olayın özü de budur. Sanat kalıplara sığmaz. Sığmaz çünkü sanat duvarda asılı duran bir resim, tozlu raflardaki bir kitap, kulaklardan silinmeyen ezgi, gözlerinizin önünden gitmeyen bir film karesi de değildir. Sanat yaşar. Yaşadığı için de her zaman yenidir. Çünkü onu her nesil farklı çağlarda farklı bakış açısıyla ele alır. Bu yüzden de sanat üzerine en fazla yorum yapılabilen ender kavramlardan birisi haline dönüşür.

Tüm bu kaos içerisinde sanatçı kimin ne diyeceğini pek umursamaz. Sadece yaratır. Küflü duvarlarla örülü, kırık dökük birkaç eşyasının üzerindeki paleti, boyaları, fırçalarıyla izbe atölyesinde de olsa, masmavi gökyüzünün altında parıldayan bir nehir kıyısında da olsa veya gurbette ya da şatafatlı bir şatoda olsa, fark etmez. Her şartta üretmeye çalışır.

Tüm bunlara rağmen sanatçı, sürekli kendini aşmanın çabası içerisinde yalnızlığını bile çoğaltabilen tek kişidir. Eserlerine kopyalar kendini ve ölümsüzleşir. Yüzyıllar sonra bile eserleriyle her birimize ironik bir şekilde gülümser ve sanki bize İsis gibi şöyle seslenir: “Hiçbir ölümlü benim peçemi kaldıramaz.”

Neden vegan oldum?

“Neden vegan oldum?” sorusuna kısa cevabım; hayvanlara eziyet çektirmeden, onları öldürmek amacıyla üretmeden, doğaya zarar vermeden ve sağlıklı yaşamak için.

Tüm bunlar insan üzerinde aynı anda etkili olmayabilir. Birisi için duyarlılığı olanların, diğer gerekçeler ile ilgili de farkındalığı zamanla artar.

Vegan olmaya karar vermek bir hayat tarzı seçimidir. İlk anda algılandığı gibi sadece et yememek, süt içmemek demek değildir. Hayvanlara zarar vermeden, çevreye zarar vermeden yaşamayı seçmek demektir. “Vegan” kelimesi, “vegetarian” kelimesinin ilk ve son hecelerini kırparak “hayvanların ürünlerinin de” kırpıldığının yani onların da yenilmemesi seçiminin güzel bir sembolik anlatımıdır. (Vegetarian)

“Vejetaryen” kelimesi ilk akla geldiği şekli ile “vegetable” yani sebzeden türememiştir. Latince “Vegetus” sözcüğünden türetilmiştir. “Canlı, neşeli, enerjik, hayat dolu” demektir.

Veganlığa eğilimli olan insanlar zorlanabileceklerini düşünerek çekinebiliyorlar. Rahatlıkla söyleyebilirim ki, vegan olmak zor değil. Hatta karar verdikten ve başladıktan sonra insan her geçen gün ne kadar doğru bir karar verdiğini daha çok anlıyor. Yıllar geçse bile her gün daha fazla… Çünkü çevremizde o kadar çok aksi yönde telkin var ki ve büyütülürken öğretilenlerin o kadar etkisinde oluyoruz ki, vegan beslenme sürecinde sağlıklı beslenmek amacıyla sürekli araştırıyorsunuz. Araştırdıkça her şeyin daha çok farkına varıyorsunuz. Vicdan rahatlığı, daha sağlıklı hissetmek, kan değerlerinize baktırdığınızda tüm değerlerin her zamankinden iyi olması, daha enerjik hissetmek her şeyi çok kolaylaştırıyor.

Benim görüşüme göre, her vegan aynı nedenle vegan olmaz ama sonuçta aynı noktada buluşurlar.

Şöyle ki;

Vegan olmak “düşünmek” ve “farkındalığın artması” ile oluşan bir sonuçtur. Her insan doğduğu, büyüdüğü çevrenin öğrettiklerini devam ettirir. Yaşça büyüyüp düşünmeye ve farkındalığı artmaya başladığında bu öğrendiklerini sorgulamaya başlar. Bu beslenme düzeni, çevreye duyarlılık gibi konularda da olur. Tabii ki bütün bunlar için yeniliğe açık ve esnek bir düşünme biçimine ihtiyaç var.

Veganlığın 3 ana temeli vardır:

  • İnsanın sağlığı,
  • Hayvanların eziyet çekmemesi ve öldürülmek için üretilmemesi,
  • Çevreye olan zararlı etkilerin azaltılması.

Bir insan bu 3 nedenin herhangi birisi sebebiyle hayvansal ürün tüketmemeyi seçebilir. Hayvansal ürün tüketmemek; hayvanlardan elde edilen et, süt, yumurta, bal gibi gıdaları yiyip içmemenin yanında, hayvanları bir üretim hammaddesi olarak kullanarak üretilmiş kıyafet, aksesuar, tekstil malzemeleri gibi ürünleri de kullanmamak demektir. Bu ürünleri kullanmak veya tüketmektense hayvansal olmayan ürünlerden yapılmış malzemeleri kullanmak ve tüketmek mümkündür. Bu karar, insanın sağlığı, hayvanların sağlığı ve çevre için olumlu sonuçlar doğurur.

Bu kararı vermenin kolaylığı veya zorluğu her insana göre değişir. Hayvansal gıdaların tadını ve kokusunu sevmek veya sevmemek, verilen kararları uygulamadaki kolaylığı belirleyen önemli etkenlerdendir. Burada; “damak tadı” ve “eziyet çektirmek, zarar vermek, öldürmek” arasındaki ikilemin farkında olmak gerekir.

Bahsettiğim gibi, vegan olmak isteyenlerin hepsinin farklı gerekçeleri vardır. Kimisi sağlığını, kimisi hayvanları, kimisi de hayvancılığın çevreye verdiği zararları gerekçe olarak görürler. Gerekçe ne olursa olsun bir noktadan başladıktan sonra gelinen nokta aynıdır. Çünkü veganlık hakkında araştırma yaptıktan sonra derinliklerine vakıf olurlar. Sağlık için başlayanlar hayvanlara yapılan eziyetlerin de farkına varır. Hayvanlar öldürülmek için üretilmesin diye başlayanlar, vegan beslenmenin kendi sağlığı için de yararlı olduğunun farkına varır. Çevre duyarlılığı için başlayanlar, hayvanlara sömürü yapıldığını keşfeder. Yani sonuçta ulaşılan nokta sağlık, hayvanlar ve çevre farkındalığının toplamıdır.

Ben çocukluğumdan beri hayvansal gıdaların tadını ve kokusunu sevmezdim. Düşünüldüğünde çocuklara hayvansal gıdalar genellikle zorla yedirilir. Çünkü çocuklar hayvansal gıdaların tadını ve kokusunu genellikle sevmezler. Geleneksel düşüncede hayvansal gıdaların tüketilmesinin gerekli olduğu zannedildiğinden çocuklara yapılan iyi niyetli baskılar olağan görülür. Hâlbuki bu, sadece kendinden önceki nesilden öğrenilenleri olduğu gibi kabul etmenin, düşünmemenin ve araştırmamanın sonucudur.

Vegan olmak sanıldığı gibi zor değil. Vegan ürünler gün geçtikçe market raflarındaki ve restoran menülerindeki yerini alıyor. Bunlar vegan olmayanların da damak zevkine hitap eden lezzetler. Aslında vegan ve vegan olmayan ürünlerin fiyat farkı çok fazla değil. Uygun fiyata satın alınabilecek baklagiller, sebzeler, meyveler, kuruyemişler, otlar, tohumlar ile evde kolaylıkla her türlü yiyecek hazırlanabilir. Türkiye’de veganların aşmakta zorlandığı nokta, sosyal çevreye yapılmaya mecbur kalınan açıklamalar ve bunun karşılığında alınan tepkilerdir. En sertinden en ılımlısına değişen şekillerde çeşitli tepkiler alınabilmekte. Veganlığı insanın kendisine yaptığı bir haksızlıkmış gibi, sağlıksız bir beslenme düzeniymiş gibi algılayan –öyle sanan- insanlardan; zaten kendisinin de hayvansal gıdaları pek sevmediğini ama bazı gıdalardan vazgeçemeyeceğini söyleyen, “yapabilir miyim acaba?” diye sorarak açık kapı bırakanlara kadar çok değişen yelpazede tepkiler olabiliyor. Ama biraz düşünen, araştırmaya, yeni fikirlere açık olanlar kabullenebiliyor ve beslenme düzeninin değişebileceğini, hayvanlara zulüm etmeden de sağlıklı beslenilebileceğini, hatta tek sağlıklı beslenme alternatifinin bu olduğunu keşfediyor. Bundan sonra çevre bilinci de ekleniyor.

Farkında olmak

Bu konuları açıklarken en çok kullandığım sözcükler; “farkında olmak”, “düşünmek”, “araştırmak”, “bilincine varmak”. Bunlar, fikirlerinde esnek olabilen insanlar için mümkün görünen özellikler. “Sandığı” veya “inandığı” bilgilerin doğruluğuna körü körüne bağlı insanlar için biraz daha zor olabilmektedir. Hayat tarzını değiştirebilecek kadar değişikliğe açık ve cesur olmak gerekir. Aslında bir karar verip artık ondan vazgeçmemek gerektiği gibi bir mecburiyet de hissetmemek gerekir. Bu, karar vermek konusunda çekince yaratır. Bir süre denenebilir. Kendisine uygun görenler devam edebilir. Sonuçta bu bir seçimdir.

Vegan olmak, bitkisel beslenmenin en son aşaması değildir. Dünyada insan çeşitliliği çok olduğu için, algı, yorum ve kavrayış da o denli çeşitli olabiliyor. Bitkilere de zarar vermek istemeyen ve sadece tohum yiyen insanlar olduğu da duyulabilir. Bu tarz hassasiyetlerin araştırılması gerekir diye düşünüyorum. Bitkilerin sinir sistemi olmadığı için acı çekmedikleri biliniyor. Hatta birçok otun budandığında daha çok dirileştiği ve canlandığı bir gerçek. Bu bilgilerin yanında şu şekilde düşünmek gerekir diye düşünüyorum; acı çekip çekmediği tartışmalı olan varlıklara odaklanmaktansa acı çektiği kesin olan varlıklara acı çektirmemeyi önceliğe almak daha mantıklı olacaktır.

Az önce bahsettiğim uç örnekler olabildiği gibi, bilinen hali ile veganlığa ulaşmak adım adım yol alınan bir süreç. Genellikle gidilen yoldan bahsedecek olursak; öncelikle kırmızı et, sonra beyaz et, balık ve diğer deniz hayvanları bırakılarak et tüketimi bırakılmakta, sonrasında hayvanların ürünlerine sıra geldiğinde ise süt ürünleri ve yumurta bırakılmakta, sonra farkındalık arttıkça bal tüketimi bırakılmaktadır. Hayvanların ve hayvan ürünlerinin kullanılarak ve hayvanlar üzerinde deneyler yapılarak üretilen kıyafet ve diğer kullanım ürünlerinin bırakılması da genellikle bu sürecin sonlarında farkına varılan bir süreç. Bu teker teker bırakmaya çeşitli isimler veriliyor. Et yemeyip sadece hayvansal ürün tüketenlere vejetaryen, sadece süt ürünleri tüketip başka hiçbir hayvansal gıda tüketmeyenlere lakto-vejetaryen, sadece yumurta tüketip başka hiçbir hayvansal gıda tüketmeyenlere ovo-vejetaryen denilmektedir. Lakto, süt şekeri “laktoz” nedeniyle bu ismi alıyor. Ovo ise Latince “ovum (yumurta)” kelimesinden geliyor. Buna benzer şekilde her adımın farklı bir ismi var. Bunlar bana göre sadece geçici evreler. Bu nedenle üzerinde çok durmaya gerek yok. Bu yolda olanlar nasıl olsa farkındalık ve araştırmalar sonucu veganlığa geçeceklerdir.

Ben bir vegan olarak herkesin vegan olmasını öneren, bunu öncelikle kendi sağlıkları için öneren biriyim. Çevremde et tüketmeyi bırakamıyorum diyenlere süt ve süt ürünlerini öncelikle bırakmasını tavsiye ediyorum. Çünkü memeliler arasında bebekken kendi annesinin sütünü içip sütten kesildikten ve katı gıdaya geçtikten sonra başka bir memelinin sütünü içmeye devam eden tek memeli insandır. Her memelinin sütünde kendi yavrusuna uygun maddeler vardır. Diğer memelilere zarardan başka bir şey vermeyecektir.

Hayvanlar, ürünlerinin alınabilmesi için endüstri içinde üretiliyorlar ve normal yaşam sürelerinden çok daha kısa yaşayabilip ölüyorlar. Örneğin 20-25 yıl yaşayabilen bir inek, hamile kalıp (aynı insan annesi gibi hamile kaldığında süt üretir) sütü sağılıyor ve sütten kesilince tekrar insanlar tarafından suni bir şekilde hamile bırakılıp tekrar makineye takılıyor. Yavrularından sürekli ayrılan ve bunun stresini yaşayan ve üstüste hamile kalıp sütü uzun süreler sağılan inekler 5-6 yılda ölüyorlar. Buzağılar zaten hemen kesimhaneye gönderiliyor. Yani can olarak değil et olarak bakılıyor hepsine. 

Tavuklar da 20 cm’lik dar kafeslerde önden yem ve su verilip arkadan yumurta alınan bir yaşayan fabrika olarak görülüyor. Onlar da kısa sürede ölüyor. Arıların da kışın yemek için kendileri için ürettikleri balı insanlar alıyor.

Bütün bu sömürü düzeninin dışında kalmak müthiş bir şey. İnsanın ihtiyacı olan tüm besinler de bitkisel besinlerden elde edilebiliyor.

Çünkü yenilen hayvanlar (İnek, koyun, dana vb.) zaten bitkisel beslenen canlılar. İnek de güçlü bir hayvan, at da, fil de, goril de. Bu kaslı ve güçlü hayvanlar doğada meyve, sebze, ot yiyorlar, kaslılar ve dayanıklılar. Bir at durmadan saatlerce koşabiliyor. Filin ve gorilin karşısında durabilen hayvan çok az. Belgesellerde görülebileceği gibi bir aslan, kaplan veya çita ceylanın peşinden koşuyor, çok hızlı depar atıyor ama ceylan koşmaya daha uzun süre dayanabildiği için, aslan, kaplan veya çita bir süre sonra yorularak pes ediyor.

Karşılaşılabilen bir başka söylem de, “besin zinciri” kavramıdır. Güçlü hayvanın güçsüz hayvanı yemesi ile açıklanan bu doğal gerçek, insan için geçerli değildir. İnsan zaten güç anlamında hayvanlar arasında en güçlü konumda değildir. İnsan doğal olmayan yöntemlerle avlanır, hayvanı veya hayvanının ürününü yemeye hazır hale getirir. Hâlbuki doğal olan, insanın çıplak bir şekilde doğaya çıkması, bir ineği veya danayı elleriyle ve dişleriyle öldürmesi ve parçalaması; sonrasında da çiğ bir şekilde yiyebilmesi ve sindirebilmesidir. İnsanda bunları yapacak donanım yoktur. Yani hâlihazırda yaşanan, doğal bir sürecin sonucu değildir.

Vücudumuzun ihtiyacı olan tüm maddeleri dışarıdan alıyoruz. Hepsi bitkisel beslenme ile karşılanabilmektedir. Bunun bir istisnası B12 vitaminidir. B12 de doğada mevcuttur fakat bitkilerin doğal, tozlu, bizim deyişimizle toz toprak içinde ve pis hallerinde bulunur. Hayvanların da vücudu B12 üretmez ve otlarken dışarıdan alırlar. B12 vücutlarına geçtiği için insanlar da bu hayvanı yediklerinde B12 almış olurlar. Fakat insan narin bir yapıdadır. Hayvanlar gibi doğada hijyen kurallarını sağlamayan ortamlardan beslenirse zarar görecektir. Hayvanların otladığı alanlarda böceklere ve çeşitli zararlılara karşı ilaçlama yapıldığından B12 üreten bakteriler de ölmektedir. Bu nedenle hayvanların yemlerine B12 takviyesi yapılmakta, bu sayede o hayvanı yiyen insanlar da B12 almış olmaktadır. Hayvansal gıda tüketilse de tüketilmese de kan testi ile bunun gibi gerekli maddelerin seviyesine baktırıp buna uygun beslenme ve takviye kullanımına geçilmelidir. Çünkü hayvanların otladığı meralarda da bahsedilen nedenlerle B12 eksikliği olabilmektedir. Bu kullanımın dozu da kısa bir araştırma ile öğrenilebilmektedir. İnsanların yemesi için üretilen hayvanların etlerinden bazı besin maddeleri karşılanabilmektedir. Ancak o hayvanlar da bu besinleri yedikleri ile karşılamaktadır. Yani genel bir kural olarak hayvanı değil hayvanın yediğini yemek daha mantıklı olacaktır.

Vegan beslenme ile ilgili ilk akla gelen sorulardan bir diğeri de protein alımının nasıl olduğudur. Protein her türlü besinde çeşitli miktarlarda bulunan, aminoasitten oluşan bir biyomoleküldür. Bitkisel beslenme ile eksiklik yaşanması söz konusu bile değildir. Kaslarını geliştiren veganlar ve vegan profesyonel sporcuların kas yapımı için gerekli protein vücutlarında olduğu için kasları gelişebilmektedir. Yinelemekte fayda var, her beslenme biçiminde olduğu gibi bitkisel beslenme için de bilinçli bir beslenme gerekmektedir.

Hayvanların tat ve koku duyuları insanlardan daha keskindir. Kendisine uygun olmayan bir yiyeceği yemez. Hâlbuki insan gözün gördüğü her şeyi küçük parçalara ayırıp ağzına atabilir. Bu anlamda önüne gelen etin ne süreçlerden geçip önüne geldiğini de pek düşünmez. Et onun için lezzeti hoşuna giden bir maddedir sadece. Onun hayvan olduğunu biliyor olsa da tamamen bilincinde değildir. Bu nedenle “neden et yemiyorsun?” veya “şunun etini de mi yemiyorsun?” gibi sorulara karşılık olarak “ölü hayvan yemiyorum.” denildiğinde rahatsız olurlar. Hâlbuki sadece bir gerçekten bahsediliyordur ve bunun bilincine varmanın kıyısından bile geçmek insanları rahatsız eder. Burada Paul McCartney’in bir sözünü düşünmemiz lazım: “Mezbahaların camdan duvarları olsaydı kimse et yemezdi.”

Veganlık bilincinin ve hayat tarzının yeni bir kavram olduğu ve yeni bir moda olduğu söylemleri ile karşılaşılabilir. Bunun için eskilerden bazı tanınmış isimlerden bahsetmek istiyorum. Pisagor, et yemezmiş ve vejetaryen ismi kullanılmaya başlamadan önce vejetaryenliği anlatmak için “Pisagor diyeti” ifadesi kullanılmaktaymış. Et yemeyen bazı tanınmış isimler; Socrates, Platon, Pisagor, Seneca, Aristoteles, Cicero, Leonardo da Vinci, Albert Einstein, Alexander Von Humboldt, Thomas Edison, Nikola Tesla, Charles Darwin, Isaac Newton, Francis Bacon, Henry Ford, Martin Luther King, Franz Kafka, Leo Tolstoy, Voltaire, Montaigne, Shakespeare, Mark Twain, George Bernard Shaw, Mahatma Gandi, Konfüçyüs, Johann Wolfgang Von Goethe, Benjamin Franklin, Antoni Gaudi, Brigitte Bardot, Jim Carrey, Richard Gere, Shania Twain, Bryan Adams, Alanis Morisette, Rachel McAdams, Steve Jobs, Christian Bale, Paul McCartney, Ringo Starr, Anne Hathaway, futbolcular Hector Bellerin, Chris Smalling, Sergio Aguero; sörf şampiyonu Tia Blanco; tenis oyuncuları Serena ve Venus Williams, Novak Djokovic; Formula-1 pilotu Lewis Hamilton; vücut geliştirme sporcusu Barny du Plessis; Milli Buz Hokeyi oyuncusu Başak Demirkol; dağcı Kerem Daşçıkaran.

Bu isimler, dünyaca ünlü isimler. Dünya çapında çok daha fazla ve çeşitli sektörlerden vejetaryen ve vegan var. Kısa bir araştırma ile hepsinin ismine ulaşılabilir.

Dünyada birçok şiddete karşı fikirler, felsefeler, anlayışlar var. Bunların en köklü ve önemlilerinden birisi “Ahimsa şiddetsizlik ilkesi”dir. Birçok doğu inanç sistemine etki etmiştir. “Şiddete başvurmama, saldırmama, zarar vermeme” anlamına gelir. Buna göre, insanlar barış içinde yaşamalı, bir canlıya zarar vermemelidir. Bu felsefe, birçok dini ve geleneği etkilemiştir. Veganlık ile aynı görüşte olduğu için incelenmesi gereken bir felsefe olduğunu düşünüyorum. İnsan ve hayvan öldürmeye eşit derecede karşı olan Maniheizm felsefesi de incelenebilir.

Vegan beslenmenin, diğer adıyla bitkisel beslenmenin, sağlıklı bir beslenme şekli olduğu bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. Bu beslenme düzeninde yüksek lif, yüksek antioksidan içeren besinlere daha fazla yer verilmekte ve hayvansal gıdaların getirdiği yüksek yağ ve kalorinin olumsuz etkilerinden uzak durulmaktadır. Tek başına bitkisel beslenme sağlık için yeterli değildir. Veganlığın temellerinden birisi olan “sağlık” söz konusu olduğunda, yenilen içilen her şeye dikkat etmek gerekir. Herkesin bildiği gibi sağlıklı bir beslenme için, un, tuz, şeker ve yağdan uzak durmak, olabildiğince minimum tüketmek gerekir. Bütün gün bitkisel beslenmeye uygun ve un, su, tuz, yağ ve sebzeden yapılmış sebzeli börek yenilse ve hareketsiz kalınsa sağlık tehlikeye girecektir. Bu nedenle dengeli beslenmek gerekmektedir. Sağlıklı yiyecek ve içecekleri öğrenip hepsinden azar azar tüketmek, vücudun ihtiyacı olan her vitamin, mineral, karbonhidrat, protein ve yağa ulaşmayı sağlayacaktır. Doktor kontrolleri aksatılmadan yürütülecek vegan yaşam tarzının içerdiği sömürüsüz, doğaya olabildiğince zarar vermeyen, sağlıklı bir hayat için ayrıca, stresten uzak hareketli bir yaşam tarzı, egzersiz, düzenli ve kaliteli uyku gibi etkenleri de hayata dâhil etmek gerekir. Kendini gerçekleştirmek olarak tanımlanan, bir amacı olan hayat; doğaya zarar vermeden, kendi sağlığı için de en doğrusunu yapmanın verdiği farkındalık, huzur ve tamamlanmışlık hissiyle daha fazla anlam kazanabilmektedir.