Ana Sayfa Blog Sayfa 12

17 Mayıs Derneği Esenlik Buluşmaları yoga ve nefes çalışmalarıyla devam ediyor

17 Mayıs Derneği’nin LGBTİ+ aktivistlerini güçlendirmeye yönelik düzenlediği Esenlik buluşmaları yoga ve nefes çalışmalarıyla devam ediyor. 14 Mart ve 16 Mart tarihlerinde gerçekleşecek online çalışmalara katılmak için tıklayın.

Esenlik Programı kapsamında LGBTİ+’lar ve LGBTİ+ aktivistleri için düzenlenen buluşmada maksat gündemin şiddettine dair mücadele ederken bir nefes alanı açmak, bedene yansıyanları görmek ve birbirimize iyi gelmek.

14 Mart 2023, 10:30-11:30 – Sandalye Yogası 

16 Mart 2023, 20:00-21:00 – Nefes ve Meditasyon Çalışması

Son Kayıt Tarihi: 13.03.2023 

Kayıt yaptıran kişiler ile buluşma linkleri ve içerikler etkinlikten bir gün önce paylaşılacaktır. Kayıt yaptıran kişilere her iki buluşma için linkler gönderilecektir. Herhangi bir sorunuz olursa [email protected] veya [email protected] adresine yazabilirsiniz.

8 Mart’ta kadın işçilerin en güncel talepleri ve cinsiyet temelli eşitsizlikler

0

Her 8 Mart geldiğinde çevrenizde kadınlar ve erkeklerin gerçekten de eşit olup olamayacağını hala tartışanlar olduğunu görürsünüz. Bilhassa erkeklerin biyolojik, fizyolojik farklılıklar, fıtrat vb. gibi söylemlerle bahane üreterek eşit olamayacaklarını savunmaları için yetti artık diyebilirsiniz. Ataerkil toplum yapısında kadın erkek arasındaki bu çatışma ve eşitsizlikler kuşkusuz sınıf çatışmalarında patron ve işçiler arasındaki çelişkilerden daha fazlasını ifade eder ancak uzlaşmazlık bakımından bunlar benzer ve aynı sertliktedir diyebiliriz. Ve öyle öyledir ki nasıl ki kapitalizm yıkılmadan sınıf çelişkisi bitmeyecekse patriyarkal sistem yıkılmadığı müddetçe de erkekle kadın arasındaki bu çatışma ve çelişkilerde bitmeyecektir.

Yaklaşık üç yıldır İşçi Yaşamı ve Hakları Vakfı ile birlikte işçilerden gelen talepler doğrultusunda işçi hakları ile ilgili hak temelli toplantılar, eğitim ve atölye çalışmaları yapıyoruz, yeri geliyor işyerlerinde patronlara karşı hukuk mücadelesi veriyoruz. Çalışma yaşamında sınıfsal anlamda tüm işçileri ilgilendiren eşitsizlik, düşük gelir, işçi sağlığı iş güvenliği ihmalleri vb. gibi sorunlar oldukça katmerlenmiş durumda. Kadın işçilerin ise çok daha fazla konuda eşitsizliklerle ve ayrımcılıklarla mücadele ettiği ise artık bir gerçek.

Her ne kadar beyaz, mavi yaka gibi ayrımlar artık pek kullanılmasa da her iki durumda da hangi sektörde olursa olsun çalışan kadınların güvencesiz, kayıt dışı, esnek çalışma modellerine mecbur bırakıldığına tanık oluyor, erkeklerle cinsiyet temelinde eşitsizlik yaşadıklarını öğreniyoruz. Bunlar arasında en çok da ücret eşitsizliklerine ve ayrımcılıklara maruz kaldıklarını görüyoruz.

Bundan birkaç gün önce bir tekstil atölyesinden yapılan başvuruya göre bir kadın işçi aynı kıdeme sahip olmasına ve aynı işi yapmasına karşılık birlikte çalıştığı erkek arkadaşından daha düşük ücret alıyor, mesailerinin ödenmesi geciktiriliyor. Nasıl yaparım, nasıl mücadele ederim, haklarımı nasıl alırım diye öğrenmek istiyor. Ve bir de ekliyor: Bundan sonra bu haksızlığa tahammül etmek istemiyorum. Ve yine başka bir tekstil işçisi ağır çalışma koşullarına artık dayanamadığı için işten çıkmak istemesi durumunda tazminat haklarını alamayacağı için yaşadığı endişeleri paylaşıyor. Oysa haklı sebeplerle işi bırakması için o kadar çok öyküsü var ki. Elden maaş alma, mesailerin geç ödenmesi, hakaret, küfür kıyamet!

Bir başka sektörde, metalde çalışan kadın işçi ergonomik olmayan makinalarda çalışmaya zorlandığı için kas ağrıları olduğunu anlatıyor. Kadın işçiler işçi sağlığı iş güvenliğinin de cinsiyete takıldığını paylaşıyorlar. 

Gelen başvurular çeşitli, sorunlar çeşitli. Bir kadın akademisyen düşük ve devlet üniversitelerinde çalışan meslektaşlarından daha düşük ücretler almasını soruyor. Onun talebi de kadın bir akademisyen olarak akademide erkek meslektaşları gibi saygınlık görmek, araştırmalara daha fazla zaman ayırabileceği daha insani koşullarda çalışabilmek.

Bir başka başvuruda, bir özel okulda bu sefer güvencesizlik konusundan bahsedeceğim. Öğretmen arkadaşımız önce işe girerken yaşadığı cinsiyet ayrımcılığını ve yaşadığı güvencesizliği paylaşıyor. Evli misiniz, çocuk sahibi olmayı düşünüyor musunuz soruları hala çok güncel. Sonra yaptıkları iş sözleşmeleri aracılıyla nasıl tazminatsız bırakıldıklarını ve her sene yeni iş bakmak zorunda kaldıklarını anlatıyor. Bir başka kadın öğretmen ise aynı branşta aynı okulda çalıştığı meslektaşından daha düşük ücret aldığını ve bunu nasıl mümkün olabileceğini soruyor.

Liste uzadıkça uzuyor. İster mavi yaka deyin, ister beyaz. İster tekstil sektörü deyin, ister hizmet. Kadın işçiler en başta yaşadıkları cinsiyet eşitsizlikleriyle, işyerlerinde erkek mesai arkadaşlarından aldıkları daha düşük ücretlerle, ücret eşitsizliğiyle ve güvencesizlikle mücadele ediyorlar. Ve eşitlik istiyorlar. Hakça eşit çalışmak, eşit kazanmak istiyorlar. Uzun ve ağır çalışma saatlerine itiraz ediyorlar. İşçi Sağlığı iş güvenliği önlemleri alınırken erkek merkezli bir bakış açısının kendileri kapsamadığını söylüyor ve kabul etmiyorlar.

Bu 8 Martta da resmi tatil ve regli talebi gibi en acil talepler ise hala rafta. DİSK/ Genel İş Emek Araştırma Dairesi’nin bu yıl yayınladığı raporda da kadın istihdamında sınıfta kalındığı, 3 milyondan fazla kadının güvencesiz, kayıtdışı çalıştığı, sendikalılık oranlarının çok düşük ve deprem bölgesinde kadınların çok daha ağır koşullarda çalıştığı vurgulanmış.

Tüm bu tabloya rağmen kadın işçilerin yaşadıkları sorunları yakınmacı ve umutsuz bir yerden değil mücadele ufkuyla ve itiraz eden bir anlayışla taşıdıklarına tanık olmak ise umut verici. Eşit, özgür, kadınlar için şiddetsiz ve sömürüsüz bir dünya için var olsun 8 Mart’lar, var olsun kadınların mücadeleleri.

Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Dijital şiddete karşı dijital özsavunma

0

Bir 8 Mart’ı daha bir yandan dirençle, mücadeleyle, isyanla, bir yandan da çığ gibi büyüyen sorunlarla karşılıyoruz. Kadınları etkileyen bu sorunlardan biri de dijital şiddet. Stalkerware gibi yazılımlarla, bazen aile veya ilişki içinden başlayarak dijital şiddet katman katman artıyor. Dijital şiddete karşı durmak için hukuki yollar varken, diğer yandan dijital özsavunma mekanizmalarının da hayata geçmesi elzem.

Teknoloji kullanımının son yıllarda artmasıyla sokakta, evde veya işyerinde karşılaştığımız her türlü şiddet halleri çevrimiçi ortamlara da taşındı. Günümüzde dijital şiddet öylesine bir boyuta ulaştı ki; dijital şiddete uğrama korkusu, özellikle kadınlar olmak üzere toplumun büyük bir çoğunluğunun paylaşımlarında zaman zaman otosansür uygulamasına da neden olabiliyor. Dijital şiddet tehlikesi, insanların sosyal medyada kendini rahatça ifade edebilmesinin de önünde de büyük bir engel.

Kadınları orantısız bir şekilde etkileyen konular hakkında farkındalık yaratmak isteyen teknoloji şirketi Kaspersky, dijital dünyada kadınların, aile içi tacizde, tacizci kişilerin, kurbanlarını takip etmek için kullandıkları gizli gözetleme yazılımı olan stalkerware mağduru olduğunu açıkladı.  Kaspersky State of Stalkerware 2022 raporuna göre, geçen yıl dünya genelinde yaklaşık 30.000 mobil kullanıcı takip yazılımlarının hedefi oldu. Kaspersky Security Network’e göre ise 2022 yılında Türkiye, takipçi yazılımlardan en çok etkilenen 10. ülke oldu. Kaspersky Security Network’e göre ise 2022’de Türkiye ve Suudi Arabistan, kullanıcıların takipçi yazılımlardan en çok etkilendiği ülkeler arasında ilk 10’da yer alıyor. Genel olarak Kaspersky, dünya çapında 176 ülkede stalkerware vakaları tespit ederek dijital tacizin tüm ülkeleri etkileyen küresel bir sorun olmaya devam ettiğini açıklıyor.

Özel hayatın her anı takipte

Stalkerware, akıllı telefon cihazlarına gizlice yüklenebilen ve faillerin bireyin özel hayatının her anını, onların bilgisi olmadan izlemesine olanak tanıyan, piyasada bulunabilen bir yazılım olarak kısaca özetlenebilir. Failin bir cihaza fiziksel erişimini (ve giriş kodlarını) gerektirmesi nedeniyle, stalkerware genellikle taciz içeren ilişkilerde karşımıza çıkıyor. Kaspersky tarafından toplanan veriler anonimleştirilmiş olsa da diğer araştırmalar bu tür dijital şiddetten etkilenenlerin çoğunlukla kadınlar olduğunu gösteriyor. Dijital şiddetin, şiddetin bir başka boyutu olduğunu ve mağdurlar üzerinde gerçek ve olumsuz etkileri olan çevrimdışı şiddetin bir devamı olarak anlaşılması gerekiyor.

WWP EN İletişim Müdürü Anna McKenzie, konuyla ilgili şunları söylüyor: “The State of Stalkerware” raporu gibi çalışmalar, statükonun önemli bir teyididir ancak bunu değiştirmek için daha fazlasını yapmalıyız. Kaspersky ile iş birliği içinde geliştirip uyguladığımız #NoExcuse4Abuse hashtagi ile, teknoloji destekli istismar ve takipçi yazılımlara yönelik zararlı toplumsal tutumları ele almaya yönelik ilk adımımızı attık. Dijital cihazlar ve çevrimiçi alanlar, istismarcı kişilerin, partnerlerinin hayatları üzerindeki kontrollerini artırmaları için bir ortam sunuyor. Ancak, partnerin telefonunu kontrol etmek, e-postalarını okumak, konumundan haberdar olmak ve şifrelerini bilmek o kadar sıradan hale geldi ki, erkekler çoğu zaman istismarcı davranışları ifşa ettiklerinin farkında bile değil. Dijital şiddet konusunda yasal düzenleme, kapasite geliştirme ve genel farkındalık artırma ihtiyacının ötesinde, teknoloji destekli istismara ilişkin istismarı destekleyici tutumların yaygın bir şekilde ve erken yaşlardan itibaren ele alınmasının son derece önemli olduğuna inanıyoruz.”

Plan International’ın Ekim 2020’de açıkladığı, 22 ülkede yaşları 15-25 arasında olan 14 bin gençle yaptığı araştırma her 100 kadından 58’inin online zorbalığa uğradığını göstermişti. Bu kişilerin yüzde 19’u ise, çareyi sosyal medya hesaplarını kapatmak ve online hayattan uzaklaşmakta bulduğunu belirtmişti.

Uzmanlarca böyle bir şiddetle karşı karşıya kalınması durumunda ilk yapılması gerekenin; şiddete konu görselin veya yazışmanın ekran görüntülerinin alınması ve tespitinin sağlanması olduğu belirtiliyor. Dijital şiddet mağduru kadınlar, bu platform üzerinden şiddete konu içeriklerin anlık olarak tespitini yaptırıp, sonrasında yakınlarındaki bir notere gidip bu tespitleri belgelendirebiliyor. Diğer taraftan, dijital şiddete konu içerik kamuya açık bir paylaşım ise derhal erişiminin kaldırılması için yasal süreçlerin başlatılması gerektiği de ifade ediliyor. Yasal süreçler için gerekli ekonomik imkana sahip olamayanların ise; bulundukları şehirlerdeki baroların adli yardım bürolarına başvurarak, gerekli süreçleri başlatabilecekleri vurgulanıyor.

Özsavunma da çok önemli bir konu. Günümüzde artık özsavunmanın dijital bir boyutu da bulunuyor. Kadınların, erkeklere oranla 27 kat daha fazla dijital şiddete uğradığı gerçeğinden yola çıkarak bunlara yönelik savunma pratikleri geliştirmek gerekiyor. Mağdur kişinin güvenlik önlemleri alabilmesi, ifşa yöntemini kullanması, haklarını kullanıp hukuki mücadele yolunu seçmesi hep bu dijital özsavunmanın parçaları.

Felaketin görünmeyen yüzü: Depremden etkilenen hayvanlar

Depremin ardından birçok hayvan hakları grubu depremden etkilenen hayvanlar için bölgede arama kurtarma çalışmalarına başlamıştı. Animal Save Türkiye grubu da deprem bölgesine giderek ilanlar aracılığıyla hayvanları kurtardı ve bakım verenlerine ulaşabildiği hayvanları insan dostlarına ulaştırdı.

Grup, depremden etkilenen hayvanları güvenli şehirlere taşımaya ve yuvalandırmaya devam ediyor.

Animal Save Türkiye grubu arama kurtarma gönüllüleri

Depremden etkilenen 286 hayvan kurtardılar

6 Şubat’tan itibaren depremden etkilenen hayvanlar için kermesler yoluyla bağış toplayarak deprem bölgesine gitmek için yola çıkan Animal Save Türkiye, bugüne kadar deprem bölgesinden toplamda 286 kedi, köpek, kuş, tavşan ve horoz kurtardı.

Animal Save Türkiye İletişim Sorumlusu ve Hayvan Hakları Savunucu Doğa Giray, depremzede hayvanlar için yürüttükleri çalışmaları anlatıyor:

“Ekip olarak deprem bölgesine ikişer kişiden oluşan gruplarla git gel yapmaya başladık. Bölgedeki ihtiyaç malzemeleri, mamalar, hayvan box’ları ile araçlarımızı doldurup ihtiyaç sahibi kişilere ulaştırdık. Bir taraftan da her gidişimizde hasarlı binalardan çıkardığımız, sokaklarda yaşam savaşı veren kurtarabildiğimiz ve kurtarılmış ama ilk tedavisi yapılmış hayvanların Ankara’ya nakillerini gerçekleştirdik.”

Doğa ve Paşa
Doğa ve Paşa

Dayanışma sürecek

Giray, depremin ardından yaşanan süreçte yapılan yanlışlara da değiniyor:

“Keşke biz ve bizim gibi gönüllüler bu işi üstlenmek zorunda kalmasaydı. Sorumlular üzerine düşenleri en baştan beri yapsaydı bu kadar kayıp da yaşanmayacaktı. Ne yazık ki iş yine devlet kurumundaki kişilerden çok sivillere, gönüllülere düştü.

Gönüllü çalışan veteriner hekimlerle arama kurtarmacı arkadaşlarımızla dayanıştığımız günlerde şunu fark ettik; birileri yok etmeye çalıştıkça, kolaya kaçtıkça, kendi kazançlarını gözettikçe oradaki dayanışma, sevgi ve emekle birileri yaşatmaya çalışıyor. Gündem değiştikçe yardım çağrıları da medyada daha az duyulur hale gelmeye başladı ama biz dayanışmaya devam edeceğiz.

Deprem bölgesinden gönüllüler
Animal Save Türkiye, Gönüllü Veteriner Hekimleri Grubu Antakya ve Humane Society Global

Gönüllüler yokluk içinde hayvanları kurtarmaya devam ediyor

Giray, Hatay’da Gönüllü Veteriner Hekimleri Grubu’nun kurduğu, hayvanlar için oluşturulan tedavi merkezinden de bahsediyor:

Oraya günde 80-90 civarında yaralı hayvan geliyor. Yokluk içinde hayvanlar yaşatılmaya, tedavi edilmeye çalışılıyor. Biz de Gönüllü Veteriner Hekimleri Grubu ile koordineli çalıştık. Kurtardığımız hayvanları onlara götürdük. Veterinerler, her bir hayvanın canını gözeterek, uykusuz, yemek yemeden çalışıyorlar. Onların desteklenmesini ve yaptıklarının duyulmasını istiyoruz. Gönüllü Veteriner Hekimler deprem bölgesinde kalmaya devam ediyor. Birliğin amacı orada bir hayvan hastanesi kurmak… Biz de Animal Save Türkiye olarak destek olmak için hem bölgeden bizim kurtardığımız hem de artık yuva bulmak için uygun olan hayvanları Ankara ve İzmir’e nakletmeye devam etmek istiyoruz. Böylece tedaviye ihtiyaç duyan hayvanlar için de yer açılmış olacak.

Animal Save depremzede hayvanları yuvalandırıyor

Animal Save grubu hala deprem bölgelerinde hayvanların tedavilerini yaptırmaya ve sağlık durumu iyi olanlar için yuva arama çalışmalarına devam ediyor. Grup, depremden etkilenen hayvanları, ilanlarını sosyal medya hesaplarından paylaşarak yuvalandırıyor.

Animal Save Twitter

Animal Save Instagram

Hayalleri yarım kalmadı sadece korktular ama susmadılar…

0

Farkında olduğum şey sadece buydu; bir sistem tutturulmuş ve o sistemin onları koruduğuna inanan birkaç fanatiğin zaman içerisindeki kontrolsüz baskısının sonuçlarını izliyorum şu dünyada aklımı başıma aldığım yaşımdan itibaren…

Öyle bir korkmuşlar ki, gerçekleri görmekten hep kaçmışlar. Ben kaçmıyorum, onlar da kaçmadılar ve tüm bu fanatizmin korkunçluğuna karşı gelecek hep başka bir yol buldular kendilerine, asla vazgeçmediler ama onlar da korktular. Nasıl olur da kendisine can verdiği canlı, sevgisini katarak yarattığı bu dünya ondan bu denli nefret ett(irild)i. Daha fazlasını isteyip doyumsuzluğun kıyılarında dolanmak mıydı amaçları, yoksa daha güzeli arzulayıp hep birlikte, yan yana olabileceğini sanmak mıydı? Peki neden terk edip gitmediler bu kadar zulüm gördükleri bu dünyadan, neden kaçmadılar, saklanmadılar? Neden aynı şekilde karşılık vermediler de, sürekli kurdukları hayalin güzelliğini anlatmaya çabaladılar? Peki ya diğerleri? Neden korkuttular, neden korktular, ne sebeple bu kadar karanlığa boğuldular ve sonunda ne kazandılar? İşte tam da bu sorularla sürekli okuyor ve öğrenmeye çalışıyorum. Bununla yetinmeyip öğrendiklerimi aktarmak istiyorum, sırf bu sistemin nasıl hepimizi avladığını biraz olsun birilerine anlatabilmek için. “Neden” diye sorsun istiyorum başkaları da benim gibi. Başka türlüsü olsaydı, şimdi nasıl olurduk diye kendini, çevresini, ait olduğu sistemi sorgulasın istiyorum benim gibi.

İşte bu sebeplerle başladım kadın çalışmaları alanında araştırmaya, ısrarla tüm eleştirilere rağmen çabalamaya, sadece birileri benim/bizim gibi mi düşünüyor, yoksa ben mi/biz mi hayalperestiz diye? İlk olarak geçmişi anlamak lazım, neler olmuştu bugüne dek de bir arpa boyu yol alamayıp halen aynı hikayeleri, farklı farklı isimler ve coğrafyalarda görüyor ve de içten içe korkuyoruz onlar gibi mi olacak sonumuz, yoksa onların açtığı yolu ilerilere götürüp ulaşabilecek miyiz hayalimize diye? Önce devrimler dedim bu yüzden, çünkü sistemi yıkan ve toplumu birleştiren bir noktada bekliyordu dersler çıkarılmak üzere. Devrimlerde neler oldu, neler yapıldı veya yapılabilirdi ve sonrasında neleri ıskaladık da, halen aynı problemler güncelliğini koruyor?

Bu mesele bir ulusun değildi çünkü, tüm dünyayı ilgilendiren global bir konu. Öncelikle bunu idrak etmek iyi bir başlangıç olacaktı. Başladım üç devrimi araştırmaya kaynaklara daha rahat ulaşabileceğimi düşünerek ve yanıldım. Öyle bir yanıldım ki, tarih adeta yok edilmişti bu fanatikler yüzünden. Hiç kolay olmadı onlara ulaşmak, bulduklarımı okuyup anlayıp sindirmek ve kendi hislerimi eklemek.

O yüzden bir evlat vermiş gibi hissettim yalan yok bu kitabı yazarken. Şimdi aynı duygularla evladımı büyütmeye devam ediyorum…

Sevgiyle… Saygıyla…

https://www.kulekitap.com/kitap-basilanlar/kitap-baski-merve-fidan-ingiliz-fransiz-ve-amerikan-devrimlerinde-demokrasi-mucadelesi-veren-kadinlar-2541.html

Kadın Emeği Raporu: Kadınlar işsiz, kadınlar güvencesiz, kadınlar düşük ücretle kayıt dışı çalıştırılıyor

DİSK/Genel-İş’e bağlı faaliyet gösteren Emek Araştırma Dairesi, her yıl olduğu gibi bu yıl da Türkiye’de ve dünyada kadın emeğini incelediği Kadın Emeği Raporu’nu yayımladı. Rapora göre; Türkiye’de kadın istihdamı halen erkeklerin yarısı kadar, 3 milyondan fazla kadın güvencesiz çalışıyor, sendikalılık oranı çok düşük, depremden etkilenen bölgelerde ise durum çok daha vahim şekilde ilerliyor.

EMAR her yıl yayımladığı Kadın Emeği Raporu’nda bu yıl depremden etkilenen illerdeki kadınların çalışma hayatındaki durumunu öncelikli olarak inceledi. EMAR; kadın istihdamının zaten çok düşük olduğu Gaziantep, Adıyaman, Kilis, Hatay, Kahramanmaraş, Osmaniye, Şanlıurfa ve Diyarbakır’da bu durumun deprem ile birlikte daha da kötüleşeceğini belirtirken deprem bölgesinde istihdam edilen kadınların yarısının kayıt dışı çalıştırıldığını ve toplam kadın işsizliğinin yüzde 10’unun deprem bölgesinde yaşayan illerimizde olduğunu tespit etti.

Dünya’nın pek çok yerinde karar mekanizmaları 8 Mart, regl izni gibi konuları tartışıp hayata geçirirken biz Türkiye’deki kadınlar hala istihdam edilmek için çabalıyor, yasal çalışma saatlerine uygun ve güvenceli çalışmak için mücadele ediyoruz. Bu mücadelenin yanında hala aynı işi yapan erkekler kadınlara göre daha fazla kazanırken ailevi sebepler ve ev işleri nedeniyle istihdama katılamayan 12 milyonuz.

Türkiye’de Kadın İstihdamı: Ya yokuz ya da güvencesiz çalışıyoruz!

Toplam kadın istihdamının yüzde 32,5’i kayıt dışı ve güvencesiz çalıştırılırken 2022 yılı 4. çeyrek verilerine göre 10 milyon 298 bin kadın istihdamının yüzde 67,4’ü yani 6 milyon 951 bininin kayıtlı, yüzde 32,5’i yani 3 milyon 347 binin ise kayıt dışı çalıştırıldığının belirtildiği raporda her 10 kadından 3’ünün sosyal güvencesi olmadığı ortaya çıkıyor!

3,2 milyondan fazla kadın haftalık 45 saatten fazla çalıştırılıyor! Çalışma hayatındaki kadınların yüzde 32,4’ü (3 milyon 220 bin kişi) haftalık 45 saatin üzerinde çalıştırılıyor. Kayıtlı istihdamda haftalık 45 saatten fazla çalıştırılan kadın sayısı 2 milyon 231 bin kişi iken kayıt dışı istihdam ile birleştirildiğinde sömürü düzeninde çalışan kadın sayısı 989 bin!

Deprem bölgesinde çalışan her 2 kadından 1’i kayıt dışı!

EMAR’ın depremden etkilenen illerde yoğunlaştırdığı çalışmanın sonuçları oldukça ürkütücü. Bölgedeki kayıtlara göre işgücünün yüzde 73’ü yani 2 milyon 292 bini erkeklerden oluşurken yalnızca yüzde 16,7’si yani 837 bini kadınlardan oluşuyor. Çalışan 837 bin kadının yüzde 52’si ise kayıt dışı çalıştırıldıkları için işsizlik ödeneği, kısa çalışma ödeneği gibi haklardan da mahrum durumdalar. Kayıtlı çalışan kadınlar için ise başka bir sorun söz konusu: Sendikalı olamıyorlar. Çalışma hayatına katılan kadınların sendikalılık

Aynı işi yapan erkekler kadınlardan yüzde 20 daha fazla kazanıyor!

Raporda küresel bir sorun olan eşit işe eşit ücret mücadelesine de değiniliyor. Araştırmaya göre; küresel düzeyde kadınlar, erkeklere göre yaklaşık yüzde 20 daha az ücret alıyor. Küresel düzeyde ciddi bir eşitsizlik söz konusu iken Türkiye’de de erkeklerin kadınlara göre yüzde 20,84 fazla kazandığı görülmektedir. Cinsiyete ve çalışma biçimlerine göre ücret farkını incelediğimizde; kadın ve erkekler arasındaki ücret farkının olduğu çalışma biçimi yevmiyeli çalışan kadın ve erkeklerdedir. Yevmiyeli çalışan erkekler, yevmiyeli çalışan kadınlara göre yüzde 47,39 daha fazla kazanmaktadır. Ücretli maaşlı çalışanlarda ise bu fark yüzde 16’dır. Ücretli çalışan erkekler, kadınlara göre yüzde 16 daha fazla kazanmaktadır.

Kadın ve erkekler arasındaki ücret eşitsizliğinin belirleyicilerinden birisinin eğitim olduğunun altı çizilen raporda ücret eşitsizliğinin en çok yükseköğretim mezunu kadın ve erkekler arasında görüldüğü belirtiliyor. Buna göre; Lise altı eğitimli erkekler, bu gruptaki kadınlara göre yüzde 37,79 daha fazla kazanırken; yükseköğretim mezunu erkekler, yükseköğretim mezunu kadınlardan yüzde 24,6 daha fazla kazanıyor!

12 milyon kadın ev işleri, ailevi ve kişisel nedenlerle çalışma hayatına dâhil olamıyor

Toplumsal açıdan kadınlara atfedilen ev işleri, temizlik, çocuk, yaşlı ve hasta bakımı gibi işler nedeniyle kadınların büyük bir kısmı çalışma hayatına katılamadığının belirtildiği rapora göre; 9 milyon 663 bin kadın ev işleri nedeniyle çalışma hayatına dâhil olamıyor. Öte yandan ev işleri nedeniyle çalışma hayatında yer alamadığını belirten erkek verisinin bulunmadığını kaydeden Kadın Emeği Raporu’nda; benzer bir şekilde ailevi ve kişisel nedenlerle çalışma hayatına dâhil olamadığını belirten kadın sayısı 2 milyon 286 bin kişi iken erkek sayısı sadece 466 bin kişi.

EMAR’ın yapılacaklar listesi

· Deprem bölgesi için yapılan tüm desteklerde toplumsal cinsiyet eşitliği gözetilmelidir. Buralarda yaşayan kadınların ihtiyaçlarına yönelik özel düzenlemeler hayata geçirilmelidir.

· Deprem sonrası kurulan yaşam alanları kadın ve çocuk depremzedeler için güvenli hale getirilmelidir. Kadın ve çocukların hijyen ihtiyaçları kesintisiz ve sürekli olarak sağlanmalıdır.

· Deprem bölgesindeki kadın işsizliği ve kayıt dışı istihdam oranının yüksekliği de göz önüne alınarak tüm işsizler için ön koşul aranmaksızın işsizlik ödeneği ve gelir desteği verilmelidir.

· Deprem sonrası artacak yoksulluk nedeniyle kadın ve çocukların uğrayabilecekleri şiddet ve istismara yönelik koruyucu önlemler hayata geçirilmelidir.

· Kadın istihdamı hem kamuda hem de özel sektörde artırılmalıdır. Kadınların kayıt dışı çalıştırılmaları yasaklanmalıdır. Tüm kadınlar sosyal güvenceli ve tam zamanlı işlerde çalıştırılmalıdır.

· Kadınların sendikalara katılımı önünde engeller kaldırılmalı ve kadınların sendikalaşması için çalışmalar yürütülmelidir.

· İşyerlerinde daha çok kadınların maruz kaldığı şiddet, taciz ve mobbinge karşı koruyucu ve engelleyici düzenlemeler hayata geçirilmelidir.

· 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü, tüm çalışan kadınlar için resmi tatil olarak kabul edilmelidir.

· Başta yaşlı ve çocuk bakımı olmak üzere kadınların sorumluluğuna bırakılan ve kadınları çalışma hayatından uzaklaştıran bakım hizmetleri kamusal olarak desteklenmelidir. Ücretsiz kreş ve bakım evleri açılmalıdır.

· Kadın ve erkekler arasındaki ücret eşitsizliği giderilmeli, eşdeğerde işe eşit ücret politikası uygulanmalıdır.

· Kadınların ev içi ve ev dışı emeği değersizleştirilmemeli, ev içi emeğin görünür olması için çalışmalar yürütülmelidir.

Rapora ulaşmak için tıklayın.

Şubadap Çocuk’tan yeni albüm: Birimiz Hepimiz – Hepimiz Birimiz

Şubadap Çocuk, Birimiz Hepimiz – Hepimiz Birimiz adlı yeni albümünü yayınladığını duyurdu. Çekirdeksiz Domates, Fasa Fiso, Özgürlük gibi şarkılarıyla sadece çocukların değil yetişkinlerin de kulaklarında ve dillerinde yer edinen Şubadap Çocuk’un yeni albümü de tabii ki şahane! Şubadap Çocuk’un 5 şarkıdan oluşan ‘Birimiz Hepimiz – Hepimiz Birimiz’ albümü, ekibin gönlümüze taht kurduğu 2013 yılından bugüne yayınladığı 7. albüm.

Albümü öncelikle yalnızca kendi web siteleri subadapcocuk.org’dan ve ŞubadApp isimli mobil uygulamalarından yayınlayan ekip, şarkıların 12 Mart’tan itibaren tüm dijital platformlardan da dinlenebileceğini ifade etti. Peki albümün adı nasıl kondu, yeni albümde bizi hangi şarkılar karşılayacak, e tabii bu albümü nerelerden nasıl dinleyebileceğiz? Buyrunuz kendilerinden okuyalım:

“Birimiz Hepimiz, Hepimiz Birimiz için

Yakın zamanda büyük bir afet yaşadık. 6 Şubat Depremleri, tüm ülkeyi derinden etkiledi. Depremin yaralarını sarmak için belki devlet değil ama bütün halk seferber oldu, el ele verdi, birbirinin merhemi oldu ve böylece, bu albüme de ismini veren dayanışma cümlesini bir kez daha hatırladık: “Birimiz Hepimiz, Hepimiz Birimiz için

Bu afetin felakete dönüşmesinden en çok da çocuklar nasibini aldı. Biz bir taraftan deprem bölgesindeki çocuklar için neler yapacağımıza dair çalışırken, bir yandan da, birkaç hafta önce tamamladığımız bu albümü, çocuklarla bağımızı sürdürmek ve topluma moral olmak için yayınlamak istedik. Bu şarkılar umarız ki çocukların oyunlarına eşlik eder, mutluluk olur, dostluk olur, neşe olur; dahası güvenle yaşanabilecek bir dünyaya dair umut olur, filiz olur, feyz olur.  

5 yeni şarkı

Bu albümdeki şarkıları da öncekilerde olduğu gibi, çocuklar ve yetişkinlerle birlikte üzerine uzun uzun düşünerek, fikirler alarak oluşturduk. Sonra davul, gitarlar, trompet, akordiyon, flüt, keman, klarnet, mandolin ve piyanonun sesleri Harmandalı Kültür Sanat Derneği’nde birlikte müzik çalıştığımız çocukların sesleriyle birlik oldu ve bu birliği anlatmak için bu albümün ismini de ‘Birimiz Hepimiz – Hepimiz Birimiz’ koyduk. Şarkılarımız şöyle:

Dünya’nın Doğum Günü, dünyayı paylaşan herkesin sesleriyle katıldığı bir doğum günü kutlamasını anlatıyor. 

En İyisi Değil Bu Şarkı!, her yerde yarışmaya sürüklenen çocukların ‘en iyisi’ olmaya dair itirazını konu alıyor.

Okul Neresi?, Hababam Sınıfı’ndan Mahmut Hoca’nın ünlü cümlesinden de aldığı güçle, öğrendiğimiz ve öğrettiğimiz her yere ‘okul’ adını vermek istiyor.

Bir Şiir Yazdım, şiirleri kağıda, duvara ve buluta yazıp, herkesle buluşturuyor.

Çocuk Halayı, çalgıların birbiriyle dans ettiği, çocukların da dinlerken birlikte dans edebileceği bir şarkı olarak birlik olmayı övüyor.

Karşınızda Android’ler için ŞubadApp: Özgür yazılım, kolektif emek

Şarkıları önce kendi web sitemizde ve mobil uygulamamızda yayınlayacağız. 1 hafta sonra da şarkılar tüm dijital platformlarda olacak. Bu yayınlama tercihi neden yaptığımızı da kısaca anlatalım: Youtube, Spotify gibi dijital dinleme platformları, bütün müzik dinleme alışkanlığını kendine tabi kılıyor, hangi müziği nasıl dinleyeceğimizi belirler hale geliyor ve bunun üzerinden de, çok küçük bir bölümünü sanat üretenlere vererek büyük kârlar sağlıyor. Bu eşitsiz durum, bizler gibi eşit-özgür bir dünya için müzik üretenlerin müziğin dağıtımına dair ayrıca kafa yorması gerektiğini gösteriyor. Bu sebeple ŞubadApp uygulamasını oluşturduk.

Uygulama, özgür yazılım kullanarak ve gönüllü-kolektif emekle üretildi. Bu uygulamanın, şarkılarımızın ücretsiz ve reklamsız dinlenebileceği bir araç işlevi görerek önemli bir adım olabileceğini düşünüyoruz. Mobil uygulamanın yüklenmesini teşvik etmek için de albümü önce kendi alanlarımızda (web sitesi ve mobil uygulama) yayınlamaya karar verdik. Umarız ki ŞubadApp mobil uygulaması vesilesiyle müziğin de özgürce dinlenilmesine dair atılacak adımlara öncülük etmiş, katkı sunmuş oluruz.

Avcıpınarı Köyü Sakinleri: Avcıpınarı köylünündür; maden değil yaşam, şirket değil adalet istiyoruz

Sivas’ta bulunan ve sakinlerinin ana geçim kaynağı tarım ve hayvancılık olan Avcıpınarı Köyü’ne maden ocağı açılması kararı verildi. Doğal gaz boru hattının, sit alanlarının yakınına ve halkın geçim kaynağının tam ortasına kurulması planlanan maden ocağına “ÇED gerekli değildir” raporu veren bakanlık bu kararını asrın felaketi şeklinde ifade edebildiğimiz felaketin beşinci gününde, 10 Şubat 2023’te aldı.

Sivas’ın Yıldızeli ilçesinde yer alan Avcıpınarı Köyü sakinleri 10 Şubat 2023 tarihinde alınan maden ocağı kararına, köy halkına yaşam alanı kalmayacağı gerekçesi ile tepki gösterdi. Köy halkının Twitter’da açtığı Avcıpınarı Savunması adlı hesabında paylaşılan karar ve gerekçeler ise yakından tanıdığımız bir senaryoya işaret ediyor: Maden ocağı yine açılmaması gereken bir alana açılmak isteniyor. Tarım arazisi olan bölgede yaşamı sona erdirecek maden ocağı projesine karşı köy halkı ise şunu söylüyor: “Ülkeyi şirket gibi yöneteceğiz deyip köyleri tek tek şirketlere sattılar. Avcıpınarı köylünündür; maden değil yaşam, şirket değil adalet istiyoruz.”

Kurşun, çinko, bakır, gümüş ve altın araması yapılması planlanan maden ocağının kurulmak istediği alan halkın tarım ve hayvancılık yaparak geçimini sağladığı, doğal gaz boru hattına tehlikeli mesafede yakın ve Kilise Tepesi isimli sit alanına da 380 metre gibi yakın bir mesafede yer alıyor. Bütün bu olumsuzluklara rağmen ÇED gerekli değildir raporu alan proje köyü talan edecek, halka yaşam alanı bırakmayacak ve olası bir aksilikte doğalgaz boru hattı da risk oluşturuyor. Avcılar köyü sakinleri talan değil yaşam diyor ve ekliyor: Köyün il ve ilçeye tek ulaşım güzergâhı, proje uygulandığı vakit yıllar boyunca işgal edilecek, halk tarafından kullanımı şirket araçlarınca engellenecek. Kamyon ve diğer ağır vasıta araçların taşıdığı yük, yaydığı zararlı maddeler köylünün yaşamını tehdit edecek. Ana asfalttan maden alanına sapan yol köyün ortasından geçiyor. Maden sadece “açık araziyi” değil, köyün yerleşim yerlerini de talan ediyor. Şirket zararı tazmin edeceğini belirtiyor. Tazmin değil iptal istiyoruz. Seni burada istemiyoruz!

Sit alanına 380 metre, Sivas Kültür Varlıkları Koruma Bölge Müdürlüğü nerede?

AVC Anatolia Resources Madencilik adlı maden şirketinin maden ocağı, cevher zenginleştirme tesisi ve maden atık depolama tesisi için açmak Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na yaptığı başvuru olumlu sonuçlandı. Bakanlık tarafından ÇED gerekli görülmedi. Sonuçlarını bir bir yaşadığımız tedbirsizliklerin suçluları çalışmaya devam ediyor. Sit alanına ve doğal kaynaklara komşu olacak maden ocağına ve AVC Anatoli Resources adlı şirketin projesi doğal kaynaklardan, sit alanının korunmasından ve köy halkının can sağlığından daha kıymetli görülmüş olacak ki Sivas Kültür Varlıkları Koruma Bölge Müdürlüğü de konuya tepki vermedi.

Köy halkı Avcıpınar Savunması sayfasından destek istiyor ve ekliyor: Maden sahası köy topraklarında olmasına rağmen Kızılköy, Kavak, Sandal gibi sınır köyleri de etkiliyor. Civar köy muhtarları da projeye karşı çıkıyorlar. 1990 öncesinde aynı yerde bakır madeni işletilse de 90’ların başında faaliyetine son verilmişti. Bunun en büyük sebeplerinden birisi bölgedeki kanser vakalarının artması. Avcıpınarı ve civar köyler ciddi bir asbest yatağını barındırıyor. Bu nedenle burada maden aramak felaketin boyutunu daha da artırıyor. Avukatımız muhtarlık ve Ankara Köy Derneği adına dava açıyor. Birçok arkadaşımız da davaya müdahil olacaklar. Öte yandan bu savaşı kazanmak için daha kalabalık olmamız ve büyük bir kamuoyu baskısı yaratmamız gerekiyor.

#avcıpınarısavunması

#avcıpınarınısavun

Şimdi lütfen o tuttuğun nefesi bırakır mısın?

Bir yazı yazmaya başlayacağım ve nasıl başlayacağımı bir türlü bulamıyorum. Silip silip yeniden yazdığım ama bir türlü beni tam olarak tatmin etmeyen cümlelerden geçiyorum. Bunun nedeni aslında çok basit; anlatacağım şey hayati önemde, yaşam kalitemizi doğrudan etkiliyor, değiştirmek mümkün ve parayla satılmıyor. Duygularımıza, düşüncelerimize etki ettiği gibi onlara dair birçok ipucunu da içinde barındırıyor. Var olduğu sürece yokluğunu hissetmiyoruz. Yok olduğunda da olmadığımız aşikar. Biraz özbilinç, farkındalık ve çabayla elde edebileceğin sonuçlar kesinlik taşıyor ve nedense neredeyse hayatın kendisiyle özdeşleşen bu şey yokmuş gibi yaşamaya bırakılmışız. Bırakılmışız diyorum çünkü bu kadar hayati bir konuda bile bilgimiz neredeyse sıfır. Böyle yaşamamız normal karşılanıyor. Bunun değişmesi gerektiği aşikar olsa da okuyan yani yüzü aydınlığa dönük insanlarımız bile bunun farkında değiller. Nereden mi biliyorum? Elbette kendimden. Örneğin, neler olup bittiğiyle, fikirle, sanatla, edebiyatla ilgilenirken bedenle kurduğum ilişkiyi sadece görünüşe indirgediğimi kavramam epey zaman aldı. En çok da bu nedenle böylesine önemli bir konuya yani nefese giriş yapmanızı sağlayabilmek istiyorum.

Bir Şeyler Olurken

6 Şubat 2023’e gözlerimizi açtığımız günden bugüne kadar geçen zamanda olana bitene bakıp kahrolduğumuz, yardım için çırpındığımız, anlamaya çalışıp anlayamadığımız, unutmaya çalışıp unutamadığımız, isteyip de dile getiremediğimiz, görüp de söyleyemediğimiz, el uzatmak istesek de yaptığımızı yeterli bulamadığımız pek çok şey yaşadık, yaşıyoruz. Bir gecede savaştan çıkmışçasına yerle bir olan hayatlar gördük. Bu seferki savaş değildi, sadece deprem de değildi. Açgözlülük, para hırsı, ihmal, inkar, göz yumma, sencilik, bencilik, talan, hile ve benzeri nedenlerle çok şey kaybettik. İnsanlarımız canlarını, hayatlarını, yakınlarını, evlerini, güvenlik hislerini, bütünlük algılarını, sağlıklarını, geleceğe inançlarını kaybettiler. Tüm bunların salt tanıklığı bile zaman zaman nefes alamadığımızı hissetmemize yeterdi. Kaygı bozuklukları, kalp çarpıntıları, daralmışlık hissi… Yiyemedik, aç kaldık; yedik ama doymadık. Yattık, uyuyamadık; çok uyuduk ama dinlenemedik. Dikkatimiz dağıldı, algımız bozuldu ve muhtemelen hiç fark etmeden defalarca nefesimizi bloke ettik.

Nefes, varlığı doğumu, yokluğu ölümü gösteren bir beden ihtiyacı. Duygu durumlarımıza temposuyla eşlik ettiği gibi en ufak bir gerilimde ilk blokaj gören refleksimiz. Yanlış yaşam alışkanlıkları, rahatlama bilincinden yoksunluk, duygu durum kontrolünü bilmemek en ama en önemlisi de beden farkındalığından yoksunluk zaten nefesimizi sınırlayarak yaşam kalitemizi düşürüyordu. Üstüne bir de son büyük travmamız eklenince kim bilir bize neler oldu? Niye böyle bir toplumsallıkta yetiştirilip, canla özdeş bu hareketimizi yok saydığımız bilinmez ama değişmek ve değiştirmek mümkün.

Nefes

Nefes bir reflekstir ama nefes almak ve vermek davranışsaldır. Nefes alışımız ve verişimiz olumsuz alışkanlıklarımızla sürekli bozulur ve bir süre sonra bu bozulma biz fark bile etmeden kalıcı hale gelir. Hep alışmışızdır, kötü alışkanlıkların neler olduğunun belletilmesine oysa saatlerce sıralarda oturup, ders dinlememizin beklendiği sınıflarda bedenimizin yanlış oturma alışkanlıkları kazandığından bahsedilmez. Sırtımızda ağır çantalarla okula koşarken kamburlaşmaya başladığımız yeni yeni konuşulan konulardandır. Masabaşı işler, bastırılmışlıklarımız, bir türlü dile getiremediğimiz öfke, mutsuzluklar, haksızlıklar, yaşam döngüsünde içinde gözümüzü açtığımız sistemin doğal çıktısıdır ve hepsi nefesimizde kalıcılaşır.

Şimdi yani bugün ara sıra nefesine odaklanmanı istesem senden, bakar mısın, nefesine? Nefesin nasıl? Rahat mı, sık mı, yüzeysel mi? Nasıl soluyorsun? Nefesini nereye gönderiyorsun? Göğsüne mi, omuzlarına mı, karnına mı? Nefesini mi tutuyordun? Evet, bunu çok sık yapıyoruz. Dalmadan nefes tutulmaz sanırız ama gün içinde o kadar sık nefesi bloke ederiz ki şaşarsın. Bugün dikkat edersen belki sende fark edeceksin. O zaman, rahat bir soluk al ve ver olur mu? Burnunda bir tıkanıklık yoksa ve koşmuyorsan ya da temposu yüksek bir şey yapmıyorsan nefesini burnundan alıp, burnundan vermeye özen göster. Nefeslerin sakin ve derin olsun. Onu (nefesini) bilinçli olarak karnına gönder yani diyafram nefesi al ve ver.

Yenice gündemdeler; rahatlama, stres yönetimi, psiko-fizyolojik durumların iyileştirilmesi için bütüncül yaklaşımlar ve tüm bunlar için nefes farkındalığı. Tabii gündemde olmaları bu bilgilerin yeni olduğu anlamına gelmiyor. Sadece bütüncül tıp yaklaşımlarının kabulünün artması ve sosyal medyanın etkisiyle bilginin yaygınlaşma hızıyla bu konular bize kadar ulaşıyor. Yoksa henüz ne okullarda nefes eğitimi var ne de bunu önemseyen geniş kitleler ama olsun; bir gün mutlaka. Dediğim gibi bu konular, bu günlerde popülerleşmeye başladı. Binlerce yıldır bilinenler, tıptaki gelişmeler, şunlar bunlar derken, bilginin yaygınlaşması iyi oldu. Her popüler konu gibi sömürüye açık olsa da konumuza dönersem nefes tekniklerinin amacı; otonom sinir sistemini sempatik baskınlığından uzaklaştırmak ve vücuda gerekli olan havayı sağlamak.

İşin aslı bu konu da her konu gibi derya deniz ve derinleşmek mümkün. Şimdi sadece birkaç teknikten bahsederek size yardımcı olmak istiyorum. Basit ve kolay teknikler; yapmak için birkaç dakikanızı ayırmanız ya da sadece dikkatinizi yöneltmeniz yeterli. Nefes için söylenebilecek çok söz ve yapacak pek çok pratik var. Hem nefes kapasitesini artırmak hem de nefes akışını doğallaştırmak mümkün.

Senin İçin

İlk olarak, gün içinde dikkati nefesine getirmeni isteyeceğim. Bak bakalım nefesin nasıl? Sonra içindeki nefesi boşalt ve burnundan (içinden dörde kadar sayarken) nefesi karnına doğru al (diyafram nefesi), sakince burnundan ver (yine dörde kadar sayarak), bu şekilde, üç tekrar, beş tekrar yapabilirsin. Yapınca göreceksin, bunu yapmadan önceki halinden, bir tık daha iyisin. Daha sonra nefes alış ve verişlerin arasına boşluklar (dinlenmeler) ekleyebilirsin. Dört al, bir tut, dört ver. Bir tür kare gibi düşün ve ona doğru ilerle. Dört al, dört tut, dört ver ve dört tut. Bu süreleri uzatarak devam edebilirsin. Daha ileride, makbul olana yani nefes veriş sürenin, alış süresinden daha uzun olmasına ilerleyebilirsin. Nefes alıp verirken sadece nefesine odaklanmaya çalış. Nefesinin burun kanalarından geçişi, vücudunda aldığı yolla ilgilen. Hadi, lütfen, sen bunu hak ediyorsun. Gerildiğinde, modun düştüğünde, kızdığında, olumsuz düşüncelere kendini kaptırdığında hemen nefesine dön. Yürürken adımlarına eşlik etsin nefesin. Bunu iyi bir alışkanlık haline getir. Dört adımda nefes al, iki adım tut, dört adımda ver, iki adım tut gibi oyunlaştırabilirsin nefeslerini.

Nefes alışverişinden sonra duruşunun düzelmeye başladığını, kendini daha iyi hissettiğini göreceksin. Otururken, ayakta, yatarken, hiç farketmez, nefes çalışırken; mümkünse omurgan dik olsun.

Bizler genellikle, bir şey için bir şey yapmaya şartlanmış kuşaklarız. Mutlu olmak için alışveriş yapmak o kadar yaygın bir alışkanlık ki oysa mutluluk içeriden gelen bir his. Bir şey yapınca, bu yaptığına bağladığında mutluluğunu, sadece yapay bir mutluluk elde ediyorsun ve çoğun hemen sönümleniyor. Mutluluk için sana ve hepimize gereken, sağlıklı nefes ve biraz hareket. Bunların mutluluk hissini hemen aktive ettiğini göreceksin. İnanmıyorsan, yerinden kalkıp, beş, on kere zıplayabilirsin ve o zaman göreceksin ki içinden dışına doğru mutluluk hissi yayılmaya başlıyor. Biliyorum mesele mutluluk meselesi değil ama haydi şimdi kendin için bir şey yap ve bunu alışkanlık haline getir. İyi gelecektir.

Bir komşum var doksan dört yaşında, bir gün yorgun argın ve mutsuz eve dönerken, elimdeki poşetleri görüp otomata basmıştı. Bunu ara sıra yapar. Merdivenleri çıktım, kapıda beni bekliyordu. “Kızım,” dedi, “iyi günler de kötü günler de geçer.” Bu kadar basitti ve hayatın özeti gibiydi. Bu geçicilikte hoşlukla yaşamak varken ne çok… Neyse boşver şimdi bu ne çok olan şeyleri, kendin için iyi bir şey yap. Rahat ve bilinçli nefesler al ve ver.

Konuyla ilgili yazmaya devam eder miyim bilmiyorum. Düzgün beslenme, bol su, yeterli uyku, hareket ve nefesle kendine büyük bir iyilik yapabileceğini, nefesle ilgili pek çok egzersiz olduğunu, istersen bu konuda pek çok şey öğrenebileceğini biliyorum. Sonra bakarsın yaşam da gülümser, kendine ve çevrene ışık saçarsın. Kendini biraz daha iyi hissetmek senin de hakkın. Evet, elbette, bilinse de bilinmese de bazı gözümüzün önündeki şeyler sır gibi görünmezdir çevremizde, nefes de bunlardan biri sadece. Sevgilerimle, nefesine ve kendine iyi bakman ve sağlıcakla kalman dileklerimle.

Ekoloji örgütlerinden deprem raporu: “Felaket olan deprem mi, rant ve tahakkümle işleyen yönetim sistemi mi?”

Ekoloji Hareketleri Afet Grubu Diyarbakır, Adıyaman, Pütürge, Malatya, Elbistan, Nurhak, Narlı, Antep, Antakya, Defne, Samandağ’da yaptığı incelemeler ve görüşmelerin sonucunda bir deprem raporu hazırladı. Ekoloji örgütlerinde faaliyet gösteren ve depremin ilk gününden itibaren sahada arama kurtarma çalışması, fotoğraf ve video çalışması, dağıtım noktalarına destek çalışması, ev, sokak, büyük baş-küçük baş ve kümes hayvanlarının kurtarılması ve beslenmesi çalışması yapan kişilerin, heyete son gün katılan Türk Tabipler Birliği ve Doğanın Çocukları’nın gözlemleri ve aktarımları eklenerek hazırlanan rapor on bölümden oluşuyor.

Rapor son olarak bir soruyla bitiriliyor: “Hiyerarşik, bürokratik ve etik anlayışı olmayan işlevsiz kurumlarıyla devletin halka koşmadığı noktada yerelin ve kentin kendi örgütlülüğüyle etik bir kent yaşamı örmesi neden mümkün olmasın?”

Kentlerin inşası ekokırım suçları üzerinde yükselmiştir

Raporun ilk başlığı olan ”Kentlerin inşası ekokırım suçları üzerinde yükselmiştir” bölümünde afet gruplarının deprem bölgelerindeki yaptıkları inşaatların durum tespitleri ve analizleri yer alıyor. Ekoloji Afet Grubu bu bölümde, afetin şiddetinden ziyade denetimsizliğin ve doğa düşmanı, ekokırım suçlarıyla dolu yanlış yapılaşmanın sonuçlarının yaşandığını vurguluyor.

“Devlet çöktü” gerçeği bütün çıplaklığıyla karşımızdadır, enkazlar suç mahallidir”

Ekoloji Afet Grubu ikinci başlığında devletin depremden etkilenen bölgelerdeki varlığını araştıyor. Deprem bölgelerinde yapılan görüşmelerde en fazla duyulan isyanın “Devlet yoktu, devlet çöktü ve devlet hala yok” olduğu belirtilen raporda artık tek istekleri cenazelerini teslim alabilmek olan insanların en çok kullandığı cümlenin de “Yaşamlarına saygı duymadınız, ölülerine bari saygı duyun” olduğu belirtiliyor.

Temel gereksinimleri karşılamayan, karşılayanı da engelleyen devlet

Raporun üçüncü başlığında; kentlerin tamamına ilk günlerde, temel gıda desteğinin dahi ulaşmadığı, yağmacı algısı ve haberlerinden dolayı depremden etkilenen vatandaşların ihtiyaçlarını utanarak karşılamak zorunda kaldıkları, yardıma muhtaçlık hissi, sağlık hizmetlerine erişilememesinden bahsedilirken, demokratik kitle örgütü ve/veya muhalif siyasi partilerin bölgeye gönderdikleri tırlara OHAL bahane edilerek el konulduğu aktarılıyor.

“Yeni yaşamı nasıl var edebiliriz? Ekolojik bir yaşam mümkün”

Raporun sonuç bölümü, Ekoloji Afet Grubu’nun deprem sonrası sürece dair önerilerine yer veriyor. Öneriler şu şekilde:

  • Deprem sonrası başka illere göç etmek zorunda kalan insanların konut ve arsalarına kesinlikle el koyulmamalı, depremle yıkılan alanlar insansızlaştırılmamalı, yeniden kurulum sırasında özellikle farklı etnik yapı ve mezheplerden gruplar ile mülteciler ayrımcılığa maruz bırakılmamalıdır.
  • Kırsal alanlarda yaşayan köylüler geçici barınma gerekçesiyle bile olsa topraklarından koparılmamalı, doğayla organik bağları zedelenmemelidir. Köydeki yaşamın sürdürülebilirliği için köylerdeki hayvanlara yem teminine öncelik verilmelidir.
  • Depremin yaralarını sarmaya yönelik tüm politikalar, mevcut sosyal dokuyu korumaya ve yeniden kazanmaya yönelik olmalıdır. İşyerlerini kaybeden ve mülksüzleşen esnafın, yarı köle koşullarında, kayıt dışı sektörlerde sömürülmesine engel olunmalı, işlerini yeniden kurmak için yeterli ve karşılıksız devlet desteği sağlanmalıdır.
  • Depremin bir felakete dönüşmesinin gerçek sorumluları tüm idare kademeleri atlanmadan gerçek yargılanmaya tabi tutulmalıdır.
  • Yeni imar alanları içinde tarım alanları, dere yatakları ve biyoçeşitlilik açısından önemli olan alanlar kesinlikle yer almamalıdır.
  • Hükümetin, depremi kendi yandaş sermayedarları için fırsata çevirmesine izin verilmemeli, sözde enerji ihtiyacıyla başta fosil yakıtlı olmak üzere yeni santraller kurulmamalı, mevcutlarda kapasite artırılmamalı, betona dayalı inşaatlar, yeni çimento ve demir-çelik tesislerinin tam kapasite devreye girmesinin gerekçesi olmamalıdır.
  • Yeni yaşam alanlarının oluşturulma süreci aceleye getirilmemeli, yerelden insanların ortak istek ve kararı ile oluşturulmalıdır.
  • Kurulacak yeni yaşam alanı sadece evlerden ve ortak yaşam alanı oluşturacağı söylenilen park vb. yerlerden oluşamaz. Toplumsal yaşamın hayat bulacağı kolektif, dayanışmacı, üretken ve ekolojik yeni yaşam alanları oluşturulmalıdır.
  • Yerelde tüm kurulacak yeni yerleşim yerlerinin (kent ya da köy) ihtiyaçları tarihi, kültürü, halkların talepleri gözetilerek gerçekçi planlamalar doğrultusunda mikro bölgeleme çalışmalarıyla rant ve talan politikalarına kapalı olarak oluşturulmalıdır.
  • Yüzyıllar boyunca yaşayacağımız kentlerin aceleye getirilmeden, kimliksizleştirilmeden kurulması gerekmektedir.
  • Toplumsal hafıza, ileriye dönük yaşamın taşıyıcısıdır. Yaşadığımız deprem dahil öncesi ve sonrasındaki tüm toplumsal hafızanın yok edilmemesi gerekmektedir, bunun için tarihi ve kültürel yapılar korunmalı ve yaşam alanının tarihi yapısına uygun mimari anlayış benimsenmelidir.
  • Yeniden yapılanmada geleneksel meslekleri de kapsayan soyut kültürel miras korunmalıdır.
  • Meydanlar kentlerin hafızası ve ortak yaşam ve mücadele alanları olan meydanlar yapılmalı, bu meydanlar toplumlar arası kültürel çeşitliliği korumak, etkileşimi sağlamak ve demokratik işleyişi çoğaltmak için kullanılmalıdır.
  • Kentsel alanlar kadın, çocuk, erkek, engelli olarak sınıflandırılmamalı ve yaşam alanları bütünsel olarak ele alınmalıdır. Kentleri, kamusal alan kullanımı toplumsal, politik ve ekonomik olarak sınırlandırılmış kesimlerin erişimine açmak için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
  • Doğa üzerindeki mülkiyetçilik nasıl rantı doğuruyorsa hayvan üzerinde de mülkiyetçi bakış bireyci kapitalist bakışı ortaya doğurmaktadır. Hayvanlarla birlikte yaşam, hayvanların bakımı ve beslenmesi toplumsal yaşamın yeniden düzenlenmesini gerektirmektedir. Bu yeniden düzenlenme tüm türlerin yaşam hakkı ve eşitliği gözetilerek inşa edilmelidir.
  • Temsili demokrasi’ ve diğer hiyerarşik modellerin yerine, kentler, yaşamın her alanında kendi kendine yeten, radikal demokrasinin ifadesi olan halk meclisleri ve benzeri katılımcı araçlarla kararlar alabilen bir yatay örgütlenme modeline sahip olmalıdır.

Raporun tamamına ulaşmak için tıklayınız.