Ana Sayfa Blog Sayfa 12

YÖK’ten 3 günde planlanabilecek üniversite programı

YÖK Başkanı Erol Özvar 30 Mart’ta yaptığı açıklama ile üniversitelerin 3 Nisan’da açılacağını duyurdu. 3 gün içinde tüm hazırlıkların tamamlanacağına inandığını belirten Özvar, eğitimin isteğe göre uzaktan ya da yüz yüze yapılacağını söyledi

Üniversitelerin 2022-2023 Eğitim ve Öğretim Yılı Bahar Dönemi’ne ilişkin alınan yeni kararları açıklayan Özvar, devam şartı aranmadan eğitimin 3 Nisan’da başlayacağını ve isteyen öğrencilerin eğitime yüz yüze isteyenlerin uzaktan katılabileceğini, bunun için gereken çalışmaların ise 3 gün içinde tamamlanacağına inandığını söyledi. Özvar, bahar dönemi sınavlarının da “şeffaflık ve denetlenebilirlik” ilkesi ile çevrimiçi yapılacağını belirtti.

Dersler hem yüz yüze hem uzaktan eğitim ile verilecek

Bahar dönemi kararlarına göre bir ders hem uzaktan hem de yüz yüze eğitimle verilecek. Üniversiteliler diledikleri şekilde derslere katılım sağlayacak. Bunun için devam zorunluluğu kaldırılırken, üniversite eğitimlerinin en fazla %30’unun uzaktan öğretim yoluyla verilebileceği yönündeki kısıtlamanın uygulanmamasına karar verildi. Bu kapsamda yükseköğretim kurumlarının gerekli düzenlemeleri 3 Nisan’da başlayacak şekilde yapması gerekiyor.

Eğitim Sen: YÖK’ün söz konusu kararı, ciddiyetsiz, plansız ve kabul edilemezdir

“Uzaktan eğitim, yüz yüze eğitimin yerini tutamaz. Eğitim hakkının yaşam bulabilmesinin temel koşulu yüz yüze eğitimin yapılmasıdır. Üniversiteler sadece bilimsel eğitim ve öğretimin yapıldığı mekânlar değil, aynı zamanda öğrencilerin sosyalleşme alanı ve bu sosyalleşmenin de bir öğrenme alanı olarak tarif edildiği yerlerdir.

…Bu kararlar bir yandan üniversite gençliğinin eğitim hakkını engellerken bir yandan da öğretim elemanlarının emek sürecini olumsuz biçimde etkileyecektir. Yüz yüze yapılan dersin, ayrıca uzaktan eğitim sistemine dâhil edilecek olması öğretim elemanlarının iş yükünü iki kat arttıracak, araştırma ve akademik faaliyet sorumlulukları engellenecektir. Bu nedenlerle ‘Hem yüz yüze hem de uzaktan eğitim yapacağız, bunu da 3 gün içerisinde başlatacağız.’ diyen YÖK’ün söz konusu kararı, ciddiyetsiz, plansız ve kabul edilemezdir. Uzaktan eğitimde ısrarcı olmak bu gerçekleri yok saymak anlamına gelmektedir.“

YÖK’ten üniversitelilere teşekkür

Depremle birlikte üniversitelerin kapatılması ve yurtlarının boşaltılması ile birçok üniversiteliyi mağdur eden YÖK, bu kararları paydaşların ve üniversitelilerin taleplerini dikkate alarak ortaya koyduklarını söyledi. Özvar, ülkenin durumunu düşünerek esneklik sağladıklarını söyledi ve üniversitelilere gösterdikleri özveri ve sabır için teşekkür etti.

Her 6 üniversiteliden 1’i depremden doğrudan etkilendi

Yükseköğretim Kurulu olarak depremle birlikte üzerlerine düşeni devletin her kurumu ile ortaklaşarak yaptıklarını söyleyen Özvar, üniversite yurtlarının depremin hemen ardından vatandaşlara açıldığını ve vatandaşların her türlü ihtiyacının karşılandığını bu kapsamda önemli bir işlev gördüklerini söyledi.

Örgün üniversite eğitiminde toplam 4 milyon 187 bin öğrencinin olduğu ve bu öğrencilerin 676 bininin deprem bölgelerinde bir üniversitede okuduğunu belirten Özvar, depremle 1.589 üniversiteli ve 148 akademik ve idari personelin hayatını kaybettiğini söyledi. Bölgede bulunan 8 üniversite yerleşkesinde 4 binanın yıkık, 127 binanın ağır hasarlı, 427 binanın orta ve az hasarlı ve 642 binanın hasarsız olduğunu söyleyen Özvar, “Bununla birlikte, kampüslerimiz genel olarak şehirdeki diğer birçok kurum binalarına göre daha iyi durumdadır ve birçok yerde kamu hizmetleri bu kampüslerimiz aracılığıyla koordine edilmektedir.” dedi.

Deprem Bilinçlendirme Semineri’nden hap bilgiler

Halkevlerinin düzenlediği Ankara Afet Hazırlık Toplantıları, AKUT Derneği’nin Deprem Bilinçlendirme Semineri ile başladı. Ankara Afet Hazırlık Toplantılarının ilk oturumu olan deprem bilinçlendirme seminerinde AKUT gönüllüleri katılımcılara deprem öncesinde, deprem anında ve deprem sonrasında dikkat edilmesi gerekenlerleri anlattı. 

AKUT Gönüllüleri deprem konusunda tedbir alırken öncelik vermemiz gereken üç zorunluluğun altını çizdi:

  • Oturduğumuz bina zemin etüdü yapılmış, yönetmeliklere uygun inşa edilmiş depreme dayanıklı bir bina olmalı.
  • Yapısal olmayan unsurlar yani eşyalar duvara, tavana veya zemine sabitlenmeli.
  • Afet ve acil durum planı yapılmalı, afet çantası hazırlanmalı. 

Halkevleri’ne ve AKUT’a bu harika etkinlik için teşekkürler!

Deprem öncesinde, deprem anında ve deprem sonrasında neler yapmalıyız?

  • Afetin ne zaman, nerede olacağı belli değil; bu sebeple acil durum planını yaparken çeşitli ihtimalleri göz önüne alarak tüm aile fertlerinin olası bir durumda nerede toplanacağını, hangi yolların kullanılacağını planlayın ve yılda bir kere de tatbikatını yapın. 
  • Evinize ve işyerinize yakın toplanma alanlarını araştırın, öğrenin. 
  • İletişim sorumlusu belirleyin. İletişim sorumlusu operatörlerde yaşanacak sorunlar sebebiyle başka bir ilde yaşıyor olmalı. Herkesin birbirini arayıp hatları kilitlediği bir kaosa sebep olmamak için iletişim sorumlunuzla iletişime geçin.  
  • 112 acil durum numarasını telefonunuza kaydedin, bir yere yazın, panik halinde hatırlanamayabiliyor. 
  • Alternatif iletişim uygulamalarını telefonunuzda bulundurun (Twitter, bip, telegram, vs)
  • AKUT Güvendeyim  adlı uygulama olası bir afet durumunda sevdiklerinize tek tuşla aynı anda mesajınızı ve konumunuzu mesaj olarak gönderiyor.
  • Afet durumlarında doğalgaz, elektrik, su tesisatlarını otomatik kesen sistemler kurulmalı, tesisatları açma kapaması bilinmeli.
  • Evde bulundurduğumuz kimyasallar (temizlik malzemesi, çamaşır suyu tüp vs) birbiriyle karıştığında kimyasal tepkimeye girip sorunlara yol açabilir. Bu sebeple bu kimyasalların ihtiyaç kadarını bulundurmalıyız.
    AKUT’un bu kimyasallar için kurtarıcı şifresi: SİYA | Sınırlandırın. İzole edin. Yok edin. Ayrı saklayın. 

Deprem öncesinde neler yapacağız?

  • Evinizde tehlike avı yaparak risk yaratan eşyalarınız için önlemler alın. Yapısal olmayan unsurları sabitleyin. 1 metreden yüksek dolapların duvara monte edilmesi önemli. Bebeğiniz varsa devrilebilecek dolapların yanından bu bebek yataklarını uzaklaştırmak önemli. Avizeleri kancalamaktan ziyade daha sağlam olan dübellerle sabitlemekte fayda var. Yoksa sarsıntı halinde kancadan çıkabiliyorlar. Duvardaki televizyon, aplik ve tabloların da duvara sabitlenmesi gerekiyor.
  • Kaçış yolu üzerindeki sabit olmayan eşyaları kaldırın.
  • Doğalgaz sobaları ayaklarından yere bacasından da duvara sabitlenmeli, herhangi bir sarsıntı halinde gaz kaçağı veya yangın gibi sorunlara yol açabilir. 
  • Kitaplıklar duvara sabitlenmeli ve önlerine şerit çekilmeli. Ağırlıklı malzemelerin aşağıda, hafif malzemelerin yukarda olmasında fayda var. 
  • Evde tüp varsa sabitlenmeli. Sarsıntı halinde gaz kaçağı yaşanabilir. Evde mutlaka yangın tüpü bulundurulmalı. Olası bir yangın durumunda hızla müdahale etmek için gerekli ve yangın tüpünün de duvara sabitlenmesi gerekiyor. 
  • Binamız yıkılmasa bile devrilen eşyalar kapıların açılmasına engel olabilir bu nedenle eşyaların kaçış yolumuzu tıkamayacak şekilde yerleştirilmeli. 
  • Terlikilkyardım çantası ve su, hayati önem taşıyan bu üç malzemeyi mutlaka kendimize yakın bir yerde bulundurmalıyız. 
  • Perdeler mutlaka kapalı olmalı. Camlar içeri doğru kırılıp bize zarar verebilir. Perde bu zarara bir nebze engel olabilir. Ofislere cam filmi çekebiliriz kırılarak bize zarar vermesini engeller. 

Acil durum çantası: İlk 72 saat nelere ihtiyacımız olabilir?

Afetten sonraki ilk 72 saat altın saat olarak adlandırıyor. Altın saat çantası hazırlamamız gerektiğini söyleyen AKUT gönüllüleri, bu çantanın mutlaka 6 ayda bir yenilenmesi gerektiğinin de altını çiziyor.

Acil durum çantasında neler olmalı?

  • 3 gün yetecek kadar su 
  • Katı ve kuru gıda çabuk bozulmayan, uzun raf ömürlü (6 ayda 1 güncellenmeli)
  • İlk yardım çantası 
  • Transistörlü radyo (yedek pilleriyle birlikte)
  • Fener ve yedek pilleri 
  • Çakmak 
  • Düdük
  • Not defteri ve kalem 
  • Önemli evrakların fotokopileri- kimlik pasaport sigorta poliçeleri, tapular, arabanın ruhsatı vs (su geçirmez naylon poşet içinde olmalılar)
  • Nakit para (kredi kartları çalışmayabiliyor)
  • Evin, arabanın vs yedek anahtarları
  • Mevsimine göre kıyafet (6 ayda bir güncellenmeli) 
  • Bebek varsa; mama, biberon, bez 
  • Kullandığımız reçeteli ilaçların yedekleri

Çantanın çıkış yolumuzda, herkesin görebileceği, ulaşılabilir bir noktada olması gerekiyor. 

Deprem anı için yapılması gereken hazırlıklar 

  • Kaçma
  • Sarsıntı geçene kadar bekle
  • Üstüne devrilebilecek eşyalara dikkat et 
  • Sakin ol
  • Pencerelerden atlamayın, merdivenleri ve asansörleri kullanmayın. Yat korun tutun,* çök kapan tutun* pozisyonlarını alarak sarsıntının geçmesini bekleyin. 
  • Dışarıdaysanız elektrik tel ve direklerinden, ağaçlardan, araçlardan uzaklaşın. Çevrenizdeki binadan bina yüksekliğinin 1.5 katı kadar uzaklaşın. 

*Bu pozisyonlar depreme dayanıklı yapılmış sağlam bir binadaysanız koruyucudur. Depreme dayanıklı standartlarda yapılmamış ve yapısal olmayan unsurların sabitlenmediği binalarda koruyucu olmayabilir. 

Deprem sonrası için yapılması gereken hazırlıklar 

  • Acil durum çantanızı yanınıza alın ve acil durum planına uygun hareket edin. Sakin olup etraftakilerle birlikte hareket edin. Sorumlu olduğunuz kişiler varsa (hastalar, öğrenciler, askerler, müşteriler vs) onları asla terk etmeyin. Panik halinde sağa sola kaçışıp kaosu artırmayın.
  • Önce gaz, sonra elektrik, sonra su vana ve şalterlerini kapatın. Sıralama önemli. 
  • Gaz kokusu varsa elektrik şalterlerine ve düğmelerine kesinlikle dokunmayın. 
  • Komşularınızdan yardıma ihtiyacı olanlara mutlaka yardım edin ve oradan buluşma alanına ve toplanma alanına doğru gitmek üzere ayrılın. 
  • Telefonları meşgul etmeyin. İletişim önceliğini ilk yardım ihtiyacı olanlara sağlayın. İrtibat sorumlunuza sms ile durumunuzu bildirin. 
  • Sosyal medya aracılığıyla doğruluğundan emin olmadığınız bilgileri paylaşmayın. Kaos ve panik gibi olumsuzluklara sebep olmamak için emin olmadığınız bilgiyi yaymayın. 
  • Hasarlı, çatlak binalardan kesinlikle uzak durun. Yetkililer izin vermeden binanıza girmeyin.
  • Yetkililer izin verse bile binanıza girmeden önce doğalgaz ve elektrik sistemlerini uzman kişilere kontrol ettirin. Artçı sarsıntılardan dolayı bu tesisatlarda hasar, gaz kaçağı ortaya çıkmış olabilir. Bu yüzden mutlaka kontrolden sonra içeri girin. 
  • Dolapları dikkatli açın, içindekiler yer değiştirmiş olabilir.
  • Kapalı alanlarda sigara içmeyin, ateş başlatmayın. Gaz kaçağı ihtimaline karşı dikkatli olun. 

Yeryüzüne Dayanabilmek…

Düşünüyorum da acaba neden yazıyoruz? 

Hele ki günümüzde hiç kimsenin doğru dürüst okumadığını bilirken… O halde sadece kendimizi tatmin etmek için mi yazıyoruz? Yoksa bu, karşı koyamadığımız bir içgüdü mü? Neden yazıyoruz?  

Okumamak için insanların o kadar çok bahanesi var ki… Zamanım yok, kafam dolu, sıkılıyorum, başım ağrıyor, sevmiyorum gibi birçok haklı ya da haksız gerekçe… Kimseyi suçlayamayız. Okuyan bir avuç insan ise ya riske girmeyerek belirli yazarları okuyor ya da pazarlama kültürünün etkisiyle popüler yayınları tercih ediyor. 

Genelde ise gerçek olan şu ki pek fazla okumuyoruz. Çünkü okumak, yorucu bir şey. İnsanların farklı bir şey söylemediğine inanıyoruz belki de. Ya da gün içerisinde o kadar çok laf salatası dinliyoruz ki bünyemiz daha fazlasını kaldırmak istemiyor. Rutin ve sıkıcı hayatlarımızı daha da boğacak birkaç sayfayı okumak belki içimzden bile gelmiyor. Hatta “başkalarının hayal gücünü neden okuyayım ki” diyoruz kimimiz. Hem hangi birini takip edeceğiz artık, hangi birini okuyacağız? Sayfalar süren kelimelerin sonucunda hele ki hiçbir şey olmama ihtimali varsa… 

Okunmuyorsa yazdıklarımız, görülmüyorsa eserlerimiz, bu zorlu ve acımasız yolda neden ısrarla yürümeye devam ediyoruz? Sanatla uğraşan insanları ya anlamıyor ya çok geç anlıyor ya da zaten onları hiç tanıyamıyorsak, bu kimin ayıbı? Bizim mi, sanatçının mı yoksa bu saçma sistemin mi? 

Yalnız acı bir gerçek daha var belirtmek istediğim. O da şu: “İnsanlar genelde sizin yaptıklarınızı takdir etme eğiliminde olmuyor, çoğunlukla başkalarının sizi takdir etmesini takdir ediyor.” 

Bu da günümüzdeki başarı tutkusunun temelinde yatan kaygının belki de en önemli sebebidir. Sonuçta çok güzel eserler kaleme alsa da bir insan, keşfedilmediği, fark edilmediği veya görünür olmadığı anda kendi kendisiyle konuşan bir deli gibi beyhude bir çaba içerisinde çırpındığını hissediyor ya da bu, o kişiye hissettiriliyor.  

Sanatla ilgili herhangi bir üretim çabası içerisinde olmak eskiden de zor bir süreçti, şimdi de öyle… Ne var ki çağımızda sosyal medya gibi bir olanak sayesinde insanlara ulaşabilmek daha kolay. Fakat bu sefer de sorun, çok fazla insanın kendini ortaya koyma çabası varken, fark edilmenin hâlâ oldukça zor olması…  

Her şeyin ötesinde aslında sanatta temel yoksunluk, galerilerin, yayınevlerinin, dergilerin, küratörlerin, keşfetmek veya sanata artı değer katmaktan çok satışa odaklanmalarıdır. Çünkü bu, genelde tanınmamış, popüler olmayan veya belirli bir konumda var olmayan sanatçıya çok fazla yatırım yapılması gerektiğine, bunun da hem zaman hem de maliyet kaybına neden olacağına inanmalarından ötürüdür. Bir tür kumar oynamak gibi… Bu yüzden de satışı garanti veya en azından yüksek olan sanatçıya olanak sağlamak çok daha kârlı bir yatırım olarak değerlendirilir. Bu yanılgı da sistemi tıkar. Hep aynı isimlerin tekrarına dayalı bir sanat alanı oluşur.  

Ve bildiğiniz bu klasik hikâye en çok da sanat kapitalizmine hizmet eder. Çünkü her zaman birileri birilerini belirli çıkar uğruna destekler. Herhangi bir tarafta durmayan, sadece sanatıyla ayakta kalmaya çalışanlar ise birer gölge gibi zaman denilen en büyük yargıca güvenerek üretmeye devam ederler. 

Yine de o kadar fazla isim söz konusudur ki az sayıdaki sanatsever veya okuyucu da ister istemez bu sanat tekelinin çarkı içerisinde dönüp duranlara odaklanır. Yine de bir şekilde zamanında yıldızı parlayan fakat insanların asıl sevgi ve saygısının sanatına değil, sadece başarılı olmasına yani sadece şöhret olmasına bağlı olduğunu anlayan ve bu sahtelikten kaçmak için kendini insanlardan soyutlamaya başlayan Salinger gibi sanatçılar da vardır. 

Salinger, “Çavdar Tarlasındaki Çocuk” kitabı yayımlanıp uluslararası başarı sağladıktan sonra sadece üç kitap yazarak inzivaya çekilmiş, kimseyle görüşmemiş ve ömrünün sonuna kadar sadece yazmış, yazdıklarının hepsini de yok etmiştir.  

Kafka ise 1924’te hastalandığında ve öleceğini anladığında, arkadaşı Max Brod’dan son bir dilekte bulunmuş; yazdıklarının yakılmasını istemiştir.

Robert Musil ise ömrünü yazmaya adamış ama geçimini bile sağlayamamıştır. Buna rağmen çok kötü şartlarda yaşasa da yazmaya devam etmiştir. 

Bazı eserler defalarca kez yayınevleri tarafından reddedilmiştir. Mesela; Adam Faver’ın Olasılıksız kitabı 50 yayınevi tarafından, George Bernard Shaw’ın eserleri ise 60 yayınevi tarafından reddedilmiştir.  Yüzüklerin Efendisi ve Harry Poter kitapları “asla satılmaz” diye uzun süre basılmamıştır. John Kennedy Toole, başyapıtı olarak gördüğü “Alıklar Birliği” eserinin defalarca reddedilmesine dayanamayıp 32 yaşında intihar etmiş ve yazarın ölümünden 12 yıl sonra eseri Pulitzer ödülüne layık görülmüştür. 

Nitekim yazdıkları yıllarca yayınevleri tarafından reddedilmiş, bugünse gerek aldığı ödüllerle gerek satış rakamlarıyla insanı şaşırtan birçok eser vardır. Mesela; Marcel Proust (Kayıp Zamanın İzinde), George Orwell (Hayvan Çiftliği), Kant (Pratik Aklın Eleştirisi), William Golding (Sineklerin Tanrısı), Margaret Mitchell (Rüzgâr Gibi Geçti), Balzac (Cromwell), Sylvia Plath (Sırça Fanus) gibi… 

Peki, bunca şeye rağmen neden inatla sanat eseri üretmeye veya yazmaya devam ediyoruz? 

Kim bilir, belki de Tezer Özlü gibi yeryüzüne dayanabilmek için… Belki de deliliği kelimelerle yenmeye çalıştığımız için…

17 Mayıs Derneği Esenlik Buluşmaları yoga ve nefes çalışmalarıyla devam ediyor

17 Mayıs Derneği’nin LGBTİ+ aktivistlerini güçlendirmeye yönelik düzenlediği Esenlik buluşmaları yoga ve nefes çalışmalarıyla devam ediyor. 14 Mart ve 16 Mart tarihlerinde gerçekleşecek online çalışmalara katılmak için tıklayın.

Esenlik Programı kapsamında LGBTİ+’lar ve LGBTİ+ aktivistleri için düzenlenen buluşmada maksat gündemin şiddettine dair mücadele ederken bir nefes alanı açmak, bedene yansıyanları görmek ve birbirimize iyi gelmek.

14 Mart 2023, 10:30-11:30 – Sandalye Yogası 

16 Mart 2023, 20:00-21:00 – Nefes ve Meditasyon Çalışması

Son Kayıt Tarihi: 13.03.2023 

Kayıt yaptıran kişiler ile buluşma linkleri ve içerikler etkinlikten bir gün önce paylaşılacaktır. Kayıt yaptıran kişilere her iki buluşma için linkler gönderilecektir. Herhangi bir sorunuz olursa [email protected] veya [email protected] adresine yazabilirsiniz.

8 Mart’ta kadın işçilerin en güncel talepleri ve cinsiyet temelli eşitsizlikler

0

Her 8 Mart geldiğinde çevrenizde kadınlar ve erkeklerin gerçekten de eşit olup olamayacağını hala tartışanlar olduğunu görürsünüz. Bilhassa erkeklerin biyolojik, fizyolojik farklılıklar, fıtrat vb. gibi söylemlerle bahane üreterek eşit olamayacaklarını savunmaları için yetti artık diyebilirsiniz. Ataerkil toplum yapısında kadın erkek arasındaki bu çatışma ve eşitsizlikler kuşkusuz sınıf çatışmalarında patron ve işçiler arasındaki çelişkilerden daha fazlasını ifade eder ancak uzlaşmazlık bakımından bunlar benzer ve aynı sertliktedir diyebiliriz. Ve öyle öyledir ki nasıl ki kapitalizm yıkılmadan sınıf çelişkisi bitmeyecekse patriyarkal sistem yıkılmadığı müddetçe de erkekle kadın arasındaki bu çatışma ve çelişkilerde bitmeyecektir.

Yaklaşık üç yıldır İşçi Yaşamı ve Hakları Vakfı ile birlikte işçilerden gelen talepler doğrultusunda işçi hakları ile ilgili hak temelli toplantılar, eğitim ve atölye çalışmaları yapıyoruz, yeri geliyor işyerlerinde patronlara karşı hukuk mücadelesi veriyoruz. Çalışma yaşamında sınıfsal anlamda tüm işçileri ilgilendiren eşitsizlik, düşük gelir, işçi sağlığı iş güvenliği ihmalleri vb. gibi sorunlar oldukça katmerlenmiş durumda. Kadın işçilerin ise çok daha fazla konuda eşitsizliklerle ve ayrımcılıklarla mücadele ettiği ise artık bir gerçek.

Her ne kadar beyaz, mavi yaka gibi ayrımlar artık pek kullanılmasa da her iki durumda da hangi sektörde olursa olsun çalışan kadınların güvencesiz, kayıt dışı, esnek çalışma modellerine mecbur bırakıldığına tanık oluyor, erkeklerle cinsiyet temelinde eşitsizlik yaşadıklarını öğreniyoruz. Bunlar arasında en çok da ücret eşitsizliklerine ve ayrımcılıklara maruz kaldıklarını görüyoruz.

Bundan birkaç gün önce bir tekstil atölyesinden yapılan başvuruya göre bir kadın işçi aynı kıdeme sahip olmasına ve aynı işi yapmasına karşılık birlikte çalıştığı erkek arkadaşından daha düşük ücret alıyor, mesailerinin ödenmesi geciktiriliyor. Nasıl yaparım, nasıl mücadele ederim, haklarımı nasıl alırım diye öğrenmek istiyor. Ve bir de ekliyor: Bundan sonra bu haksızlığa tahammül etmek istemiyorum. Ve yine başka bir tekstil işçisi ağır çalışma koşullarına artık dayanamadığı için işten çıkmak istemesi durumunda tazminat haklarını alamayacağı için yaşadığı endişeleri paylaşıyor. Oysa haklı sebeplerle işi bırakması için o kadar çok öyküsü var ki. Elden maaş alma, mesailerin geç ödenmesi, hakaret, küfür kıyamet!

Bir başka sektörde, metalde çalışan kadın işçi ergonomik olmayan makinalarda çalışmaya zorlandığı için kas ağrıları olduğunu anlatıyor. Kadın işçiler işçi sağlığı iş güvenliğinin de cinsiyete takıldığını paylaşıyorlar. 

Gelen başvurular çeşitli, sorunlar çeşitli. Bir kadın akademisyen düşük ve devlet üniversitelerinde çalışan meslektaşlarından daha düşük ücretler almasını soruyor. Onun talebi de kadın bir akademisyen olarak akademide erkek meslektaşları gibi saygınlık görmek, araştırmalara daha fazla zaman ayırabileceği daha insani koşullarda çalışabilmek.

Bir başka başvuruda, bir özel okulda bu sefer güvencesizlik konusundan bahsedeceğim. Öğretmen arkadaşımız önce işe girerken yaşadığı cinsiyet ayrımcılığını ve yaşadığı güvencesizliği paylaşıyor. Evli misiniz, çocuk sahibi olmayı düşünüyor musunuz soruları hala çok güncel. Sonra yaptıkları iş sözleşmeleri aracılıyla nasıl tazminatsız bırakıldıklarını ve her sene yeni iş bakmak zorunda kaldıklarını anlatıyor. Bir başka kadın öğretmen ise aynı branşta aynı okulda çalıştığı meslektaşından daha düşük ücret aldığını ve bunu nasıl mümkün olabileceğini soruyor.

Liste uzadıkça uzuyor. İster mavi yaka deyin, ister beyaz. İster tekstil sektörü deyin, ister hizmet. Kadın işçiler en başta yaşadıkları cinsiyet eşitsizlikleriyle, işyerlerinde erkek mesai arkadaşlarından aldıkları daha düşük ücretlerle, ücret eşitsizliğiyle ve güvencesizlikle mücadele ediyorlar. Ve eşitlik istiyorlar. Hakça eşit çalışmak, eşit kazanmak istiyorlar. Uzun ve ağır çalışma saatlerine itiraz ediyorlar. İşçi Sağlığı iş güvenliği önlemleri alınırken erkek merkezli bir bakış açısının kendileri kapsamadığını söylüyor ve kabul etmiyorlar.

Bu 8 Martta da resmi tatil ve regli talebi gibi en acil talepler ise hala rafta. DİSK/ Genel İş Emek Araştırma Dairesi’nin bu yıl yayınladığı raporda da kadın istihdamında sınıfta kalındığı, 3 milyondan fazla kadının güvencesiz, kayıtdışı çalıştığı, sendikalılık oranlarının çok düşük ve deprem bölgesinde kadınların çok daha ağır koşullarda çalıştığı vurgulanmış.

Tüm bu tabloya rağmen kadın işçilerin yaşadıkları sorunları yakınmacı ve umutsuz bir yerden değil mücadele ufkuyla ve itiraz eden bir anlayışla taşıdıklarına tanık olmak ise umut verici. Eşit, özgür, kadınlar için şiddetsiz ve sömürüsüz bir dünya için var olsun 8 Mart’lar, var olsun kadınların mücadeleleri.

Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Dijital şiddete karşı dijital özsavunma

0

Bir 8 Mart’ı daha bir yandan dirençle, mücadeleyle, isyanla, bir yandan da çığ gibi büyüyen sorunlarla karşılıyoruz. Kadınları etkileyen bu sorunlardan biri de dijital şiddet. Stalkerware gibi yazılımlarla, bazen aile veya ilişki içinden başlayarak dijital şiddet katman katman artıyor. Dijital şiddete karşı durmak için hukuki yollar varken, diğer yandan dijital özsavunma mekanizmalarının da hayata geçmesi elzem.

Teknoloji kullanımının son yıllarda artmasıyla sokakta, evde veya işyerinde karşılaştığımız her türlü şiddet halleri çevrimiçi ortamlara da taşındı. Günümüzde dijital şiddet öylesine bir boyuta ulaştı ki; dijital şiddete uğrama korkusu, özellikle kadınlar olmak üzere toplumun büyük bir çoğunluğunun paylaşımlarında zaman zaman otosansür uygulamasına da neden olabiliyor. Dijital şiddet tehlikesi, insanların sosyal medyada kendini rahatça ifade edebilmesinin de önünde de büyük bir engel.

Kadınları orantısız bir şekilde etkileyen konular hakkında farkındalık yaratmak isteyen teknoloji şirketi Kaspersky, dijital dünyada kadınların, aile içi tacizde, tacizci kişilerin, kurbanlarını takip etmek için kullandıkları gizli gözetleme yazılımı olan stalkerware mağduru olduğunu açıkladı.  Kaspersky State of Stalkerware 2022 raporuna göre, geçen yıl dünya genelinde yaklaşık 30.000 mobil kullanıcı takip yazılımlarının hedefi oldu. Kaspersky Security Network’e göre ise 2022 yılında Türkiye, takipçi yazılımlardan en çok etkilenen 10. ülke oldu. Kaspersky Security Network’e göre ise 2022’de Türkiye ve Suudi Arabistan, kullanıcıların takipçi yazılımlardan en çok etkilendiği ülkeler arasında ilk 10’da yer alıyor. Genel olarak Kaspersky, dünya çapında 176 ülkede stalkerware vakaları tespit ederek dijital tacizin tüm ülkeleri etkileyen küresel bir sorun olmaya devam ettiğini açıklıyor.

Özel hayatın her anı takipte

Stalkerware, akıllı telefon cihazlarına gizlice yüklenebilen ve faillerin bireyin özel hayatının her anını, onların bilgisi olmadan izlemesine olanak tanıyan, piyasada bulunabilen bir yazılım olarak kısaca özetlenebilir. Failin bir cihaza fiziksel erişimini (ve giriş kodlarını) gerektirmesi nedeniyle, stalkerware genellikle taciz içeren ilişkilerde karşımıza çıkıyor. Kaspersky tarafından toplanan veriler anonimleştirilmiş olsa da diğer araştırmalar bu tür dijital şiddetten etkilenenlerin çoğunlukla kadınlar olduğunu gösteriyor. Dijital şiddetin, şiddetin bir başka boyutu olduğunu ve mağdurlar üzerinde gerçek ve olumsuz etkileri olan çevrimdışı şiddetin bir devamı olarak anlaşılması gerekiyor.

WWP EN İletişim Müdürü Anna McKenzie, konuyla ilgili şunları söylüyor: “The State of Stalkerware” raporu gibi çalışmalar, statükonun önemli bir teyididir ancak bunu değiştirmek için daha fazlasını yapmalıyız. Kaspersky ile iş birliği içinde geliştirip uyguladığımız #NoExcuse4Abuse hashtagi ile, teknoloji destekli istismar ve takipçi yazılımlara yönelik zararlı toplumsal tutumları ele almaya yönelik ilk adımımızı attık. Dijital cihazlar ve çevrimiçi alanlar, istismarcı kişilerin, partnerlerinin hayatları üzerindeki kontrollerini artırmaları için bir ortam sunuyor. Ancak, partnerin telefonunu kontrol etmek, e-postalarını okumak, konumundan haberdar olmak ve şifrelerini bilmek o kadar sıradan hale geldi ki, erkekler çoğu zaman istismarcı davranışları ifşa ettiklerinin farkında bile değil. Dijital şiddet konusunda yasal düzenleme, kapasite geliştirme ve genel farkındalık artırma ihtiyacının ötesinde, teknoloji destekli istismara ilişkin istismarı destekleyici tutumların yaygın bir şekilde ve erken yaşlardan itibaren ele alınmasının son derece önemli olduğuna inanıyoruz.”

Plan International’ın Ekim 2020’de açıkladığı, 22 ülkede yaşları 15-25 arasında olan 14 bin gençle yaptığı araştırma her 100 kadından 58’inin online zorbalığa uğradığını göstermişti. Bu kişilerin yüzde 19’u ise, çareyi sosyal medya hesaplarını kapatmak ve online hayattan uzaklaşmakta bulduğunu belirtmişti.

Uzmanlarca böyle bir şiddetle karşı karşıya kalınması durumunda ilk yapılması gerekenin; şiddete konu görselin veya yazışmanın ekran görüntülerinin alınması ve tespitinin sağlanması olduğu belirtiliyor. Dijital şiddet mağduru kadınlar, bu platform üzerinden şiddete konu içeriklerin anlık olarak tespitini yaptırıp, sonrasında yakınlarındaki bir notere gidip bu tespitleri belgelendirebiliyor. Diğer taraftan, dijital şiddete konu içerik kamuya açık bir paylaşım ise derhal erişiminin kaldırılması için yasal süreçlerin başlatılması gerektiği de ifade ediliyor. Yasal süreçler için gerekli ekonomik imkana sahip olamayanların ise; bulundukları şehirlerdeki baroların adli yardım bürolarına başvurarak, gerekli süreçleri başlatabilecekleri vurgulanıyor.

Özsavunma da çok önemli bir konu. Günümüzde artık özsavunmanın dijital bir boyutu da bulunuyor. Kadınların, erkeklere oranla 27 kat daha fazla dijital şiddete uğradığı gerçeğinden yola çıkarak bunlara yönelik savunma pratikleri geliştirmek gerekiyor. Mağdur kişinin güvenlik önlemleri alabilmesi, ifşa yöntemini kullanması, haklarını kullanıp hukuki mücadele yolunu seçmesi hep bu dijital özsavunmanın parçaları.

Felaketin görünmeyen yüzü: Depremden etkilenen hayvanlar

Depremin ardından birçok hayvan hakları grubu depremden etkilenen hayvanlar için bölgede arama kurtarma çalışmalarına başlamıştı. Animal Save Türkiye grubu da deprem bölgesine giderek ilanlar aracılığıyla hayvanları kurtardı ve bakım verenlerine ulaşabildiği hayvanları insan dostlarına ulaştırdı.

Grup, depremden etkilenen hayvanları güvenli şehirlere taşımaya ve yuvalandırmaya devam ediyor.

Animal Save Türkiye grubu arama kurtarma gönüllüleri

Depremden etkilenen 286 hayvan kurtardılar

6 Şubat’tan itibaren depremden etkilenen hayvanlar için kermesler yoluyla bağış toplayarak deprem bölgesine gitmek için yola çıkan Animal Save Türkiye, bugüne kadar deprem bölgesinden toplamda 286 kedi, köpek, kuş, tavşan ve horoz kurtardı.

Animal Save Türkiye İletişim Sorumlusu ve Hayvan Hakları Savunucu Doğa Giray, depremzede hayvanlar için yürüttükleri çalışmaları anlatıyor:

“Ekip olarak deprem bölgesine ikişer kişiden oluşan gruplarla git gel yapmaya başladık. Bölgedeki ihtiyaç malzemeleri, mamalar, hayvan box’ları ile araçlarımızı doldurup ihtiyaç sahibi kişilere ulaştırdık. Bir taraftan da her gidişimizde hasarlı binalardan çıkardığımız, sokaklarda yaşam savaşı veren kurtarabildiğimiz ve kurtarılmış ama ilk tedavisi yapılmış hayvanların Ankara’ya nakillerini gerçekleştirdik.”

Doğa ve Paşa
Doğa ve Paşa

Dayanışma sürecek

Giray, depremin ardından yaşanan süreçte yapılan yanlışlara da değiniyor:

“Keşke biz ve bizim gibi gönüllüler bu işi üstlenmek zorunda kalmasaydı. Sorumlular üzerine düşenleri en baştan beri yapsaydı bu kadar kayıp da yaşanmayacaktı. Ne yazık ki iş yine devlet kurumundaki kişilerden çok sivillere, gönüllülere düştü.

Gönüllü çalışan veteriner hekimlerle arama kurtarmacı arkadaşlarımızla dayanıştığımız günlerde şunu fark ettik; birileri yok etmeye çalıştıkça, kolaya kaçtıkça, kendi kazançlarını gözettikçe oradaki dayanışma, sevgi ve emekle birileri yaşatmaya çalışıyor. Gündem değiştikçe yardım çağrıları da medyada daha az duyulur hale gelmeye başladı ama biz dayanışmaya devam edeceğiz.

Deprem bölgesinden gönüllüler
Animal Save Türkiye, Gönüllü Veteriner Hekimleri Grubu Antakya ve Humane Society Global

Gönüllüler yokluk içinde hayvanları kurtarmaya devam ediyor

Giray, Hatay’da Gönüllü Veteriner Hekimleri Grubu’nun kurduğu, hayvanlar için oluşturulan tedavi merkezinden de bahsediyor:

Oraya günde 80-90 civarında yaralı hayvan geliyor. Yokluk içinde hayvanlar yaşatılmaya, tedavi edilmeye çalışılıyor. Biz de Gönüllü Veteriner Hekimleri Grubu ile koordineli çalıştık. Kurtardığımız hayvanları onlara götürdük. Veterinerler, her bir hayvanın canını gözeterek, uykusuz, yemek yemeden çalışıyorlar. Onların desteklenmesini ve yaptıklarının duyulmasını istiyoruz. Gönüllü Veteriner Hekimler deprem bölgesinde kalmaya devam ediyor. Birliğin amacı orada bir hayvan hastanesi kurmak… Biz de Animal Save Türkiye olarak destek olmak için hem bölgeden bizim kurtardığımız hem de artık yuva bulmak için uygun olan hayvanları Ankara ve İzmir’e nakletmeye devam etmek istiyoruz. Böylece tedaviye ihtiyaç duyan hayvanlar için de yer açılmış olacak.

Animal Save depremzede hayvanları yuvalandırıyor

Animal Save grubu hala deprem bölgelerinde hayvanların tedavilerini yaptırmaya ve sağlık durumu iyi olanlar için yuva arama çalışmalarına devam ediyor. Grup, depremden etkilenen hayvanları, ilanlarını sosyal medya hesaplarından paylaşarak yuvalandırıyor.

Animal Save Twitter

Animal Save Instagram

Hayalleri yarım kalmadı sadece korktular ama susmadılar…

0

Farkında olduğum şey sadece buydu; bir sistem tutturulmuş ve o sistemin onları koruduğuna inanan birkaç fanatiğin zaman içerisindeki kontrolsüz baskısının sonuçlarını izliyorum şu dünyada aklımı başıma aldığım yaşımdan itibaren…

Öyle bir korkmuşlar ki, gerçekleri görmekten hep kaçmışlar. Ben kaçmıyorum, onlar da kaçmadılar ve tüm bu fanatizmin korkunçluğuna karşı gelecek hep başka bir yol buldular kendilerine, asla vazgeçmediler ama onlar da korktular. Nasıl olur da kendisine can verdiği canlı, sevgisini katarak yarattığı bu dünya ondan bu denli nefret ett(irild)i. Daha fazlasını isteyip doyumsuzluğun kıyılarında dolanmak mıydı amaçları, yoksa daha güzeli arzulayıp hep birlikte, yan yana olabileceğini sanmak mıydı? Peki neden terk edip gitmediler bu kadar zulüm gördükleri bu dünyadan, neden kaçmadılar, saklanmadılar? Neden aynı şekilde karşılık vermediler de, sürekli kurdukları hayalin güzelliğini anlatmaya çabaladılar? Peki ya diğerleri? Neden korkuttular, neden korktular, ne sebeple bu kadar karanlığa boğuldular ve sonunda ne kazandılar? İşte tam da bu sorularla sürekli okuyor ve öğrenmeye çalışıyorum. Bununla yetinmeyip öğrendiklerimi aktarmak istiyorum, sırf bu sistemin nasıl hepimizi avladığını biraz olsun birilerine anlatabilmek için. “Neden” diye sorsun istiyorum başkaları da benim gibi. Başka türlüsü olsaydı, şimdi nasıl olurduk diye kendini, çevresini, ait olduğu sistemi sorgulasın istiyorum benim gibi.

İşte bu sebeplerle başladım kadın çalışmaları alanında araştırmaya, ısrarla tüm eleştirilere rağmen çabalamaya, sadece birileri benim/bizim gibi mi düşünüyor, yoksa ben mi/biz mi hayalperestiz diye? İlk olarak geçmişi anlamak lazım, neler olmuştu bugüne dek de bir arpa boyu yol alamayıp halen aynı hikayeleri, farklı farklı isimler ve coğrafyalarda görüyor ve de içten içe korkuyoruz onlar gibi mi olacak sonumuz, yoksa onların açtığı yolu ilerilere götürüp ulaşabilecek miyiz hayalimize diye? Önce devrimler dedim bu yüzden, çünkü sistemi yıkan ve toplumu birleştiren bir noktada bekliyordu dersler çıkarılmak üzere. Devrimlerde neler oldu, neler yapıldı veya yapılabilirdi ve sonrasında neleri ıskaladık da, halen aynı problemler güncelliğini koruyor?

Bu mesele bir ulusun değildi çünkü, tüm dünyayı ilgilendiren global bir konu. Öncelikle bunu idrak etmek iyi bir başlangıç olacaktı. Başladım üç devrimi araştırmaya kaynaklara daha rahat ulaşabileceğimi düşünerek ve yanıldım. Öyle bir yanıldım ki, tarih adeta yok edilmişti bu fanatikler yüzünden. Hiç kolay olmadı onlara ulaşmak, bulduklarımı okuyup anlayıp sindirmek ve kendi hislerimi eklemek.

O yüzden bir evlat vermiş gibi hissettim yalan yok bu kitabı yazarken. Şimdi aynı duygularla evladımı büyütmeye devam ediyorum…

Sevgiyle… Saygıyla…

https://www.kulekitap.com/kitap-basilanlar/kitap-baski-merve-fidan-ingiliz-fransiz-ve-amerikan-devrimlerinde-demokrasi-mucadelesi-veren-kadinlar-2541.html

Kadın Emeği Raporu: Kadınlar işsiz, kadınlar güvencesiz, kadınlar düşük ücretle kayıt dışı çalıştırılıyor

DİSK/Genel-İş’e bağlı faaliyet gösteren Emek Araştırma Dairesi, her yıl olduğu gibi bu yıl da Türkiye’de ve dünyada kadın emeğini incelediği Kadın Emeği Raporu’nu yayımladı. Rapora göre; Türkiye’de kadın istihdamı halen erkeklerin yarısı kadar, 3 milyondan fazla kadın güvencesiz çalışıyor, sendikalılık oranı çok düşük, depremden etkilenen bölgelerde ise durum çok daha vahim şekilde ilerliyor.

EMAR her yıl yayımladığı Kadın Emeği Raporu’nda bu yıl depremden etkilenen illerdeki kadınların çalışma hayatındaki durumunu öncelikli olarak inceledi. EMAR; kadın istihdamının zaten çok düşük olduğu Gaziantep, Adıyaman, Kilis, Hatay, Kahramanmaraş, Osmaniye, Şanlıurfa ve Diyarbakır’da bu durumun deprem ile birlikte daha da kötüleşeceğini belirtirken deprem bölgesinde istihdam edilen kadınların yarısının kayıt dışı çalıştırıldığını ve toplam kadın işsizliğinin yüzde 10’unun deprem bölgesinde yaşayan illerimizde olduğunu tespit etti.

Dünya’nın pek çok yerinde karar mekanizmaları 8 Mart, regl izni gibi konuları tartışıp hayata geçirirken biz Türkiye’deki kadınlar hala istihdam edilmek için çabalıyor, yasal çalışma saatlerine uygun ve güvenceli çalışmak için mücadele ediyoruz. Bu mücadelenin yanında hala aynı işi yapan erkekler kadınlara göre daha fazla kazanırken ailevi sebepler ve ev işleri nedeniyle istihdama katılamayan 12 milyonuz.

Türkiye’de Kadın İstihdamı: Ya yokuz ya da güvencesiz çalışıyoruz!

Toplam kadın istihdamının yüzde 32,5’i kayıt dışı ve güvencesiz çalıştırılırken 2022 yılı 4. çeyrek verilerine göre 10 milyon 298 bin kadın istihdamının yüzde 67,4’ü yani 6 milyon 951 bininin kayıtlı, yüzde 32,5’i yani 3 milyon 347 binin ise kayıt dışı çalıştırıldığının belirtildiği raporda her 10 kadından 3’ünün sosyal güvencesi olmadığı ortaya çıkıyor!

3,2 milyondan fazla kadın haftalık 45 saatten fazla çalıştırılıyor! Çalışma hayatındaki kadınların yüzde 32,4’ü (3 milyon 220 bin kişi) haftalık 45 saatin üzerinde çalıştırılıyor. Kayıtlı istihdamda haftalık 45 saatten fazla çalıştırılan kadın sayısı 2 milyon 231 bin kişi iken kayıt dışı istihdam ile birleştirildiğinde sömürü düzeninde çalışan kadın sayısı 989 bin!

Deprem bölgesinde çalışan her 2 kadından 1’i kayıt dışı!

EMAR’ın depremden etkilenen illerde yoğunlaştırdığı çalışmanın sonuçları oldukça ürkütücü. Bölgedeki kayıtlara göre işgücünün yüzde 73’ü yani 2 milyon 292 bini erkeklerden oluşurken yalnızca yüzde 16,7’si yani 837 bini kadınlardan oluşuyor. Çalışan 837 bin kadının yüzde 52’si ise kayıt dışı çalıştırıldıkları için işsizlik ödeneği, kısa çalışma ödeneği gibi haklardan da mahrum durumdalar. Kayıtlı çalışan kadınlar için ise başka bir sorun söz konusu: Sendikalı olamıyorlar. Çalışma hayatına katılan kadınların sendikalılık

Aynı işi yapan erkekler kadınlardan yüzde 20 daha fazla kazanıyor!

Raporda küresel bir sorun olan eşit işe eşit ücret mücadelesine de değiniliyor. Araştırmaya göre; küresel düzeyde kadınlar, erkeklere göre yaklaşık yüzde 20 daha az ücret alıyor. Küresel düzeyde ciddi bir eşitsizlik söz konusu iken Türkiye’de de erkeklerin kadınlara göre yüzde 20,84 fazla kazandığı görülmektedir. Cinsiyete ve çalışma biçimlerine göre ücret farkını incelediğimizde; kadın ve erkekler arasındaki ücret farkının olduğu çalışma biçimi yevmiyeli çalışan kadın ve erkeklerdedir. Yevmiyeli çalışan erkekler, yevmiyeli çalışan kadınlara göre yüzde 47,39 daha fazla kazanmaktadır. Ücretli maaşlı çalışanlarda ise bu fark yüzde 16’dır. Ücretli çalışan erkekler, kadınlara göre yüzde 16 daha fazla kazanmaktadır.

Kadın ve erkekler arasındaki ücret eşitsizliğinin belirleyicilerinden birisinin eğitim olduğunun altı çizilen raporda ücret eşitsizliğinin en çok yükseköğretim mezunu kadın ve erkekler arasında görüldüğü belirtiliyor. Buna göre; Lise altı eğitimli erkekler, bu gruptaki kadınlara göre yüzde 37,79 daha fazla kazanırken; yükseköğretim mezunu erkekler, yükseköğretim mezunu kadınlardan yüzde 24,6 daha fazla kazanıyor!

12 milyon kadın ev işleri, ailevi ve kişisel nedenlerle çalışma hayatına dâhil olamıyor

Toplumsal açıdan kadınlara atfedilen ev işleri, temizlik, çocuk, yaşlı ve hasta bakımı gibi işler nedeniyle kadınların büyük bir kısmı çalışma hayatına katılamadığının belirtildiği rapora göre; 9 milyon 663 bin kadın ev işleri nedeniyle çalışma hayatına dâhil olamıyor. Öte yandan ev işleri nedeniyle çalışma hayatında yer alamadığını belirten erkek verisinin bulunmadığını kaydeden Kadın Emeği Raporu’nda; benzer bir şekilde ailevi ve kişisel nedenlerle çalışma hayatına dâhil olamadığını belirten kadın sayısı 2 milyon 286 bin kişi iken erkek sayısı sadece 466 bin kişi.

EMAR’ın yapılacaklar listesi

· Deprem bölgesi için yapılan tüm desteklerde toplumsal cinsiyet eşitliği gözetilmelidir. Buralarda yaşayan kadınların ihtiyaçlarına yönelik özel düzenlemeler hayata geçirilmelidir.

· Deprem sonrası kurulan yaşam alanları kadın ve çocuk depremzedeler için güvenli hale getirilmelidir. Kadın ve çocukların hijyen ihtiyaçları kesintisiz ve sürekli olarak sağlanmalıdır.

· Deprem bölgesindeki kadın işsizliği ve kayıt dışı istihdam oranının yüksekliği de göz önüne alınarak tüm işsizler için ön koşul aranmaksızın işsizlik ödeneği ve gelir desteği verilmelidir.

· Deprem sonrası artacak yoksulluk nedeniyle kadın ve çocukların uğrayabilecekleri şiddet ve istismara yönelik koruyucu önlemler hayata geçirilmelidir.

· Kadın istihdamı hem kamuda hem de özel sektörde artırılmalıdır. Kadınların kayıt dışı çalıştırılmaları yasaklanmalıdır. Tüm kadınlar sosyal güvenceli ve tam zamanlı işlerde çalıştırılmalıdır.

· Kadınların sendikalara katılımı önünde engeller kaldırılmalı ve kadınların sendikalaşması için çalışmalar yürütülmelidir.

· İşyerlerinde daha çok kadınların maruz kaldığı şiddet, taciz ve mobbinge karşı koruyucu ve engelleyici düzenlemeler hayata geçirilmelidir.

· 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü, tüm çalışan kadınlar için resmi tatil olarak kabul edilmelidir.

· Başta yaşlı ve çocuk bakımı olmak üzere kadınların sorumluluğuna bırakılan ve kadınları çalışma hayatından uzaklaştıran bakım hizmetleri kamusal olarak desteklenmelidir. Ücretsiz kreş ve bakım evleri açılmalıdır.

· Kadın ve erkekler arasındaki ücret eşitsizliği giderilmeli, eşdeğerde işe eşit ücret politikası uygulanmalıdır.

· Kadınların ev içi ve ev dışı emeği değersizleştirilmemeli, ev içi emeğin görünür olması için çalışmalar yürütülmelidir.

Rapora ulaşmak için tıklayın.

Şubadap Çocuk’tan yeni albüm: Birimiz Hepimiz – Hepimiz Birimiz

Şubadap Çocuk, Birimiz Hepimiz – Hepimiz Birimiz adlı yeni albümünü yayınladığını duyurdu. Çekirdeksiz Domates, Fasa Fiso, Özgürlük gibi şarkılarıyla sadece çocukların değil yetişkinlerin de kulaklarında ve dillerinde yer edinen Şubadap Çocuk’un yeni albümü de tabii ki şahane! Şubadap Çocuk’un 5 şarkıdan oluşan ‘Birimiz Hepimiz – Hepimiz Birimiz’ albümü, ekibin gönlümüze taht kurduğu 2013 yılından bugüne yayınladığı 7. albüm.

Albümü öncelikle yalnızca kendi web siteleri subadapcocuk.org’dan ve ŞubadApp isimli mobil uygulamalarından yayınlayan ekip, şarkıların 12 Mart’tan itibaren tüm dijital platformlardan da dinlenebileceğini ifade etti. Peki albümün adı nasıl kondu, yeni albümde bizi hangi şarkılar karşılayacak, e tabii bu albümü nerelerden nasıl dinleyebileceğiz? Buyrunuz kendilerinden okuyalım:

“Birimiz Hepimiz, Hepimiz Birimiz için

Yakın zamanda büyük bir afet yaşadık. 6 Şubat Depremleri, tüm ülkeyi derinden etkiledi. Depremin yaralarını sarmak için belki devlet değil ama bütün halk seferber oldu, el ele verdi, birbirinin merhemi oldu ve böylece, bu albüme de ismini veren dayanışma cümlesini bir kez daha hatırladık: “Birimiz Hepimiz, Hepimiz Birimiz için

Bu afetin felakete dönüşmesinden en çok da çocuklar nasibini aldı. Biz bir taraftan deprem bölgesindeki çocuklar için neler yapacağımıza dair çalışırken, bir yandan da, birkaç hafta önce tamamladığımız bu albümü, çocuklarla bağımızı sürdürmek ve topluma moral olmak için yayınlamak istedik. Bu şarkılar umarız ki çocukların oyunlarına eşlik eder, mutluluk olur, dostluk olur, neşe olur; dahası güvenle yaşanabilecek bir dünyaya dair umut olur, filiz olur, feyz olur.  

5 yeni şarkı

Bu albümdeki şarkıları da öncekilerde olduğu gibi, çocuklar ve yetişkinlerle birlikte üzerine uzun uzun düşünerek, fikirler alarak oluşturduk. Sonra davul, gitarlar, trompet, akordiyon, flüt, keman, klarnet, mandolin ve piyanonun sesleri Harmandalı Kültür Sanat Derneği’nde birlikte müzik çalıştığımız çocukların sesleriyle birlik oldu ve bu birliği anlatmak için bu albümün ismini de ‘Birimiz Hepimiz – Hepimiz Birimiz’ koyduk. Şarkılarımız şöyle:

Dünya’nın Doğum Günü, dünyayı paylaşan herkesin sesleriyle katıldığı bir doğum günü kutlamasını anlatıyor. 

En İyisi Değil Bu Şarkı!, her yerde yarışmaya sürüklenen çocukların ‘en iyisi’ olmaya dair itirazını konu alıyor.

Okul Neresi?, Hababam Sınıfı’ndan Mahmut Hoca’nın ünlü cümlesinden de aldığı güçle, öğrendiğimiz ve öğrettiğimiz her yere ‘okul’ adını vermek istiyor.

Bir Şiir Yazdım, şiirleri kağıda, duvara ve buluta yazıp, herkesle buluşturuyor.

Çocuk Halayı, çalgıların birbiriyle dans ettiği, çocukların da dinlerken birlikte dans edebileceği bir şarkı olarak birlik olmayı övüyor.

Karşınızda Android’ler için ŞubadApp: Özgür yazılım, kolektif emek

Şarkıları önce kendi web sitemizde ve mobil uygulamamızda yayınlayacağız. 1 hafta sonra da şarkılar tüm dijital platformlarda olacak. Bu yayınlama tercihi neden yaptığımızı da kısaca anlatalım: Youtube, Spotify gibi dijital dinleme platformları, bütün müzik dinleme alışkanlığını kendine tabi kılıyor, hangi müziği nasıl dinleyeceğimizi belirler hale geliyor ve bunun üzerinden de, çok küçük bir bölümünü sanat üretenlere vererek büyük kârlar sağlıyor. Bu eşitsiz durum, bizler gibi eşit-özgür bir dünya için müzik üretenlerin müziğin dağıtımına dair ayrıca kafa yorması gerektiğini gösteriyor. Bu sebeple ŞubadApp uygulamasını oluşturduk.

Uygulama, özgür yazılım kullanarak ve gönüllü-kolektif emekle üretildi. Bu uygulamanın, şarkılarımızın ücretsiz ve reklamsız dinlenebileceği bir araç işlevi görerek önemli bir adım olabileceğini düşünüyoruz. Mobil uygulamanın yüklenmesini teşvik etmek için de albümü önce kendi alanlarımızda (web sitesi ve mobil uygulama) yayınlamaya karar verdik. Umarız ki ŞubadApp mobil uygulaması vesilesiyle müziğin de özgürce dinlenilmesine dair atılacak adımlara öncülük etmiş, katkı sunmuş oluruz.