Ana Sayfa Blog Sayfa 184

The Dark Code: Duality konseptiyle 27-29 Nisan’da Çeşme’de

Mevsim geçişleri hep daha çok sorgulatır insana hayatı. Kışın bir bir solmaya başlayan renklerin ilkbaharda tekrar açışını gördüğümüzde, aslında bildiğimiz gerçeğe yeniden ve bir kez daha şaşırırız. Ölümün ardında hayat olduğunu, hayatın ardında ise ölüm olduğunu özümseriz. Tüm kırılganlığıyla yüzünü güneşe dönmüş bir papatyada faniliğin içindeki ebediyeti görürüz.

Mevsimlerin bizi içine çektiği makro kosmosa dair sorgulayışlar, ister istemez kendimizde son bulur. Öyle ya, bizler de bu düzenin ve döngünün birer parçası değil miyiz? Nedir zaman zaman bizi evrenin düzeninden ayrı olduğumuz yanılgısına düşüren? Ego mu? Kibir mi? Cevabı size kalmış. Ancak bu cevapla bitmez o sorgulayış. Anlarız ki tüm bu dev aynası duygu durumlarının bir de karşıtları vardır içimizde. Maddeye karşın ruh, karanlığa karşın aydınlık, egoya karşın hesapsız kitapsız sevgi… İşte  tüm evrenin üzerine kurulduğu ‘karşıtlıkların uyumunun’ birer mikro kosmos olan bizlere de aşkın olduğu gerçeği o anda sarıp sarmalar. Bize “Neden?” diye sordurtan karanlığın aslında varoluşu yaratan tutkunun özünde olduğu gerçeğiyle huzur çöker üzerimize. Yani diyorum ki, negatif pozitife koşar, pozitif negatife ve bu kinetik haldir öz’ü öz yapan. Gerek içimizde, gerek dışımızda…

Peki tüm bunların dans ve müzik ile ne ilgisi var?

Bunun cevabını The Dark Code etkinlik davetiyle veriyor. “Dark müzik, tınılarıyla içimizdeki karanlığı ve aydınlığı dengeleyen, bizi arındıran ve karşıt enerjisiyle bize güç veren özelliklere sahip.” diyen organizasyon, bizleri üç gün sürecek tribal bir yolculuğa çağırıyor.  “Dark müziğin bu derin anlamı eşliğinde, zıtlıkların savaşından doğan uyumu simgesel olarak dans ile yaşayacağız. Tıpkı düalitenin Heraklitos’a dansı hatırlatması gibi, bizler de içimizde ikiliği 27, 28, 29 Nisan’da yaşamın en önemli duygu ve enerji aktarım biçimlerinden olan dans ile simgeselleştireceğiz.”

Nerede toplanıyoruz?

Lokasyon Anatolia, Çeşme-İzmir. Organizasyon Halloween partisini de Anatolia’da gerçekleştirmişti. Katılanlar bilir, mekan tarihi ve fantastik yapısıyla tüm ziyaretçilerine oldukça keyifli zamanlar geçirtmişti. İlkbaharın gelmesiyle birlikte bu sefer Anatolia’nın dokusu bizlere katlanmış bir huzur sunacak gibi.

Line-up’ta kimleri misafir ediyoruz?

Öncelikle Dark Code’un bu etkinliğine de Amygdala. Sound System & Solutions ın en kaliteli ses sistemi Funktion One ile eşlik edeceğini söyleyelim. Üstelik de yenilenen setup’ı ve iki katına çıkarılan ses kalitesiyle…

Event, The Dark Code’un ruhuna uygun olarak yine  dark trance, forest, hitech ve psycore ağırlıklı bir akış hazırlamış. Avusturya’dan Infra / Tzu-Jan , Portekiz’den Khaos Sektor ve Brain Stretch, Hindistan’dan Psymind, Iran’dan Erf, Türkiye’den Mhakavaya ve Fortyfive live dinleyebileceğimiz isimler.  I-Touch, Pack, Gypsydelics, Magic, Saki gibi bir çok isim ise Dj-setleriyle  bizlerle olacak. Tam line-up’ı görüntülemek için tıklayınız

Sadece müzik mi?

Hayır tabii ki değil. The Dark Code öncelikle bir müzik buluşması ancak bu müzik içinde bir yaşam şekli barındırıyor. Bu yaşam tarzının sanat alanında yansımalarını Art Galeri, Cinema Dark, ateş şovları ve juggling atölyesinde göreceğiz. Ayrıca yoga ve masaj da etkinlikte bulunacak aktivitelerden.

Art galeride yer alacak sanatçılar kimlerdir, sinema akışı nasıldır, juggling atölyesinde eğitimi kim verecek gibi sorularınızın cevabını event sayfasında bulabilirsiniz.

Müzik prodüksiyon workshop’u yapılacak mı?

Evet, bu etkinlik öncesinde de workshop yapılacak. Event’ten bir gün önce, 26 Nisan’da, Anatolia’da gerçekleştirilecek olan workshop’un pilotluğunu Avusturya’dan konuğumuz olacak olan Tzu&jan ve Infra, Türkiye’den sayılı producerlarımızdan Mhakavaya ve Fortyfive yapacak. Detaylı bilgiyi event sayfasından edinebilirsiniz.

Neden olmasın? Gelin paylaşalım.

Uzay oteli, 2021 yılında hizmete giriyor [Konaklama bedeli sadece (!) 40 milyon Dolar]

0

Dünya’daki 5 yıldızlı otellerden sıkıldıysanız, uzayda bulunan ‘Space Hotel’ yani Uzay Otelini deneyebilirsiniz.

Eğer konsept bir otelde kaldıysanız, bunun ne kadar eğlenceli bir deneyim olduğunu da bilirsiniz. Dünyanın birçok yerini gezip gördüğünüzü düşünüyorsanız ve artık dünyadan çekip gitmek istiyorsanız 2021 yılında açılacak olan ‘Uzay Oteli’ni deneyebilirsiniz.

Orion Span adlı girişim, 2021 yılına kadar Aurora İstasyonunu bir otele dönüştürme projesi. Otel, dünyadaki otellerden hem konaklama hem de fiyatlandırma açısından epey farklı. Gezegenin yörüngesinde seyahat ederken peluş yataklar ve oda servisi bulamazsınız, ancak manzaranın eşsiz olacağı tartışmasız bir gerçek. Bu otel ilginizi çektiyse, cebinizin de hayal gücünüz kadar zengin olması gerekiyor.

Otelin konaklama fiyatı tam olarak belli olmamakla beraber, önceki uzay turistleri Uluslararası Uzay İstasyonu’nda kısa süreli konaklamalar için 40 milyon dolar kadar bir ücreti gözden çıkardı. Eğer siz de Uzay Otel’inde konaklamak isterseniz, şimdiden bekleme listesine girmek için 80 bin dolar kadar parayı Orion Span’a verip (bir nevi kapora) bu listeye dahil olabilirsiniz.

Kaynakbgr.com | Alıntıwebtekno.com | Kapak Görseli

Kafka’dan Şato: Tamamlanmamış bir kitaptan çok ötesi

“İlkbahara daha ne kadar var?”* Bu soru Kafka’nın Şato romanın sonlarında geçer. Yazar, herhangi bir soru olarak okunabilecek bu soruyu roman başkişisine sordurarak Şato’ya ulaşma arayışıyla şekillenen ve Şato’nun yakınlaşmaya çalıştıkça belirsizleşen, romanbaşkişini yoran ve kasvete sürükleyen arayış halinden başka bir duruma geçişin mümkün olduğunu gösteren umudunu göstermektedir. Ne zaman geleceği merak edilen ilkbaharla arzulanan, doğanın uyanışını yeniden deneyimlemek ya da cıvıldaşan kuşların seslerinden şen ezgiler dinlemek isteği değildir. “K. Köye ulaştığında akşamın geç saatiydi.”* ilk cümlesiyle başlayan romanda, sert kış koşullarının ortadan kalkmasıyla K.’nın Şato’yu aramaktansa gidebileceğine işaret etmektedir.

Kafka ve Şato

Bin dokuz yüz yirmilerde yazılmış eserin yazarı Kafka, doğduğu Prag’da Almanca konuşan bir Yahudi olarak hem Almanlar hem de Çekler tarafından “öteki” olarak düşünülebilecek bir kişidir. Hukuk öğrenimi görür. Büyük bir savaşın Avrupa’da milyonlarca insanın hayatını aldığı yıllarda yaşamıştır. Gaz odaları kurularak katliamlar yapılacak olan bir başka dünya savaşının arifesinde eserlerini çoğun geceleri yazdığı söylenmektedir.

Yazar olarak ünü dünyaya ölümünden sonra yayılır. Şato, ölmeden önce dostu Max Brod’a teslim ettiği ve tamamlayamadığı eseridir. Eseri arkadaşına yakılmasını istediğini söyleyerek verir. Bu isteği yerine getirilmemiştir. Kafka okurlarının hâlâ Şato’nun ulaşılmaz, soğuk, labirentti andıran yapısında kaybolmalarının nedeni elbette usta edebiyatçıya kulak asmayan Max Brod’un kitabı yayımlamayı seçmesinden kaynaklıdır.

Şato’nun ne anlatmak istediği söylemek tamamlanmamış bir eser söz konusu olduğunda bir hayalden öteye geçemez düşüncesindeyim. Fakat Şato’daki en önemli nokta; bu kitabın, Değişim / Dönüşüm ya da Dava’daki gibi bir seyir izlememesidir. Nihai sonla kendi kafkaesk dünyasının içinde kahramanını kurban eden yazar sanki Şato’da tüm o karanlık sonlardan farklı bir şey aramaktadır. Bu anlamda umut vericidir.

Romanın Doğası

Roman daha ilk sayfada tüm roman evreninin kilit cümlesini de okurla paylaşır. “Bu köy şatoya aittir,” diye bir cümleyi esere koyarak, K.’nın geldiği yerin tüm olanak ve olanaksızlıklarını da okura sunmuş olur. Burada edebiyat metninin temelini oluşturan çatışma, birey ile daha doğrusu bir toplulukla ona dışarıdan gelen kişi arasındadır. K.: Bir yabancıdır. Geldiği köy ve köyde bulunan her şey şatoya aittir. Bütün işleyişi ve ilişkileri belirleyen şatoyla kurulan ilişkidir. Anlatılmak istenen aristokrasisinin her yere nüfus eden organik yapısı içinde bireyin izleyebileceği herhangi bir yol olabilir.

Kitabın içinde kaybolmadan bu tamamlanmamış romanı bitiren okur için ancak başka bir durumu sezmek mümkündür.

Roman, kahramanların arasındaki ilişkiler aracılığıyla bir türlü ulaşılamayan şatoyu görünür kılar. Görünür kıldığı sadece bu değildir. Aynı zamanda bir şatonun varlığı demek, şatoya bağlı her kişinin -Köye sonradan gelen K. dışında herkes şatoya bağlıdır.- şato için çalıştığı anlamını taşımaktadır. Bu noktadan sonra bireylerden bahsetmek mümkün değildir. Tüm o yazı işleri, işlevi net hayat pratikleri içinde K.’nın neden şatoya ulaşmak istediği belirsizliğini korusa da roman, başkişisinin amacıyla yani şatoya ulaşma kararıyla şekillenir.

Yoksa Şato İle Temsil Edilen Edebiyat Mı?

Şato’nun bürokrasiyi anlattığı hakkında yazılan yazılarda sıkça karşılaşılabilecek bir tespittir. Oysa Kafka’nın yapmaya çalıştığı belki de sadece romanın başkişisi aracılığıyla kendi edebi serüvenin bir yansımasını yaratmaktır. Bu bağlamda şato, edebiyatın maskesini temsil edebilir. Roman, böyle okunduğunda Kafka’nın Şato’nun sonlarında K.’yı taşıdığı yerin anlamı daha da netleşmektedir.

O zaman K.’nın köyde kalışı ve daha da önemlisi belki de o köyden gitmek için içinde taşıdığı o belli belirsiz arzunun onu sormak zorunda bıraktığı soruya; “ilkbahara daha ne kadar var?”* ve aldığı cevaba buradan bakılabilir.

“- “İlkbahara mı? diye sordu Pepi. “Bizde kışlar uzundur, uzun ve tekdüze. Ama bizler aşağıda bundan yakınmayız, kışa karşı güvendeyizdir. Eh, bir gün bahar da gelir yaz da, ama daha var bunlara; ama insan anımsayınca bahar da yaz da kısa sürmüş iki günden fazla devam etmemiş gibi geliyor; o günlerde, en güzel günlerde bile bazen kar yağdığı olur.”*

Şato, roman boyunca ulaşılmaz varlığıyla orada durmaktadır. Köyde devam eden K.’nın macerasıysa tamamlanmamıştır. Bu durum, tıpkı Kafka’nın edebi serüvenini andırır. Şato, sonunu yazması okura kalmış bu romandır. Her okur onu farklı tamamlar. Her ilkbahar da düşlerimizi yeniden uyandırarak, kendi “şato”muza yeniden bakmayı doğuran bir imkandır. Dünyanın şatosu bitmez. Bir büyük yazarın bunu görünür kılması onun edebi dehasının okura armağanıdır.

*Franz Kafka, Şato. Almanca Aslında Çeviren: Regaip Minareci, İş Bankası Yayınları,Yedinci Basım, İstanbul, 2017.

Mu Tunç: “Punk filmi yapmak, Anti-kahraman filmi yapmak demek”

0

Acaba buralardan gidecek miyiz, yoksa kalıp yenilikler de katacağız? Sinemaseverler, bu ara müzik dolu bir filmle karşılaşmaya hazır olun. Burak Deniz ve Büşra Develi’nin başrollerini paylaştığı, Türkiye’nin ilk Punk filmi “Arada” festivallerin ardından vizyona merhaba diyor. Filmin yönetmeni Mu Tunç ile bir araya geldik ve ilk filminin heyecanını konuştuk. Gerçek hikayelerden esinlenerek oluşturduğu filmi Mu, punk elementlerini barındıran bir film yarattıklarından bahsederken bu tarz filmlerin yapılamayacağını söyleyenlere de bir mesaj veriyor. Müzik dolu bir şölen için Arada’yı kaçırmayın derim ve hemen Mu Tunç ile sohbetimize geçelim…

“Bu olayların hepsi, Merter – Küba Mahallesi’nde başladı.”

İlk olarak merak ettiğim şey, yönetmenlik maceranın nasıl başladığı… Kamerayla ilk buluşman nasıl gerçekleşti?

Benim kamerayla ilk tanışmam, ağabeyim Orkun Tunç’un Punk konserlerini çekmeye başlamamla oldu. O konserleri çekecek kimse yoktu o ara ve ben de konserlerin birçoğuna gidiyor, onlara destek oluyordum. 90’lar sonuydu o ara ve ilk el kameraları çıkmıştı. 12-13 yaşındaydım o zamanlar ve kameraya hevesim git gide artmaya başladı. 18’li yaşlarıma geldiğinde ise kamerayla ilgili ciddi şeyler düşünmeye başladım. İlk internet projem olan “Diary of Mu” yu ortaya çıkardım. Ben üniversitede Tasarım & Dizayn bölümü okudum. Bütün olayım da yeni bir şeyler tasarlamak üzerine hep. Zaman geçtikçe de uzun metrajlı film yapma isteğim oldu ve “Arada” ortaya çıktı.

“Arada”nın hikâyesini nasıl belirledin? Gerçek hikâyelerden de esinlenme var tabii. Ağabeyin ve senden hikâyeler filmde yer alıyor sanırım…

Evet baş karakterimiz hybrid bir karakter, abimden de benden de özellikleri var. Filmde izleyenler görecek; o hikayelerin hepsi, benin çocukluğumda gelişen olaylardı. Bizim babamız müzisyendi, Türk Sanat Musikisi sanatçısıydı ve darbe dönemiyle kariyeri sona erdi. Ağabeyim, Türkiye’de ilk Punk-hardcore albümlerinden birini yaptı. Bu olayların hepsi de Merter – Küba Mahallesi’nde başladı. Kendi yaşadıklarımı aktarmak istedim çünkü bu projeyle birlikte, kendimle barıştığımı düşünüyorum. Ben yaşadığım yerden mutlu değildim ve kendi hayatımdan utanan biriydim. Yaşadığım her şey bana değersiz ve alt sınıf öğesi şeyler gibi geliyordu. Benim bakış açım, o zamanlar yaşımın da getirisiyle, yanlıştı. Yurtdışına gittiğimde, kendimin yanlış olduğunu fark ettim. Yaşadığım yerin kültür anlamında değerli olduğunu gördüm. Mesela ilk punk konserlerinden bir tanesi, bizim apartmanın altında yapılmıştı. Hayatımdan o kadar nefret ediyormuşum ki, yanımdaki değerleri sonradan fark ettim.

“Ağabeyim, filmi çok destekledi.”

Bu filmi hazırlama aşamasında abine hiç bahsettin mi hikâyemizi yazıyorum diye?

Ağabeyim hiçbir şeyi bilmiyordu. Sonradan öğrendi.

Bu fikri ve filmi nasıl karşıladı peki?

Çok destekledi. O filmi izlerken bazı şeyleri fark etti. Yaşadıklarımızı unutuyormuşuz galiba, filmi izlerken olayları hatırlıyoruz. Babama bu filmden hiç bahsetmedim mesela, net bir fikri de yok. Filmin galasında izleteceğim ona. Onun fikirlerini de merak ediyorum.

“Arada” Türkiye’nin ilk Punk filmi olarak lanse edildi. Bir ilki yaratmanın nasıl bir hissi geliyor sana?

Ben bu filmi yaparken, böyle bir şeyi bilmiyordum. Bilseydim, çekim sürecinde bile aramızda konuşulurdu. Yola ilk punk filmini yapacağım diye çıkmadım. Derdim Punk hikayesi anlatmaktı tabi ve punk elementlerinin hepsini barındırıyor film. Türk sinema tarihinde de punk kelimesi, sadece Kemal Sunal’ın “Katma Değer Şaban” filminde geçiyor. Ama punk filmi olarak başka bir film yok. Punk filmi yapmak demek, Anti-kahraman filmi yapmak demek zaten. James Dean’in “Rebel Without a Cause” , Marlon Brando’nun “On The Waterfront” filmlerinde de mesela bu Holywood tekniğidir, ana karakter kendini sevdirmeye ve sürekli bir şeyler başarmaya çalışmaz. Arada da anlatmaya çalıştığımız o aslında.

Filmin plakçı sahnesinde Türkiye’den sanatçı çıkmasını zor olduğu, ama çıkanların da olduğu hep tartışılıyor. Genel olarak da bundan bahseden bir hal de var. Sen nasıl görüyorsun bunu?

Ben hep bunu duydum, sürekli bu ülkede bunlar yapılamaz denildi. Bu film de yapılamaz dediler hatta, sonuç itibariyle yaptık. Bu tamamen bunların yapılmasından korkan kişinin perspektifi. Bizim üst jenerasyonumuzun korkuları bunlar, onlardan gelen bir yüklenme bu. Hevesleri olan insanlara hayallerinin olmayacağını söylemek, kendi yaşadıkları korkuları yüklemek gibi bir şey. Filme bu sahneleri de bunların değişmesi ve bu düşüncedeki insanların yüzleşmelerini de istedim. Yapılamıyorsa bile, ben bunu kendim öğreneyim demek lazım.

Türkiye’de müzikal film yapılamaz algısı da var…

Neden yapılmasın ki? “Arada” yarı müzikal aslında düşünüldüğünde. Tabii dans eden insanlar yok, ama neredeyse yarısı müzikle geçiyor filmin. Bu filmler belki de bunun yapılmasına referans olacak.

“Burak Deniz ve Büşra Develi, bu filmi sahiplendi.”

Oyunculara gelecek olursak, iki sevgili çifti bir araya getirmek zor olsa gerek. Oyuncuların seçiminde nasıl kararlar verdin?

Ben de başroldeki ikilinin, gerçekten de sevgili birilerinin oynamasını istiyordum. Büşra Develi benim çok yakın arkadaşımdı. Ona bu projeyi anlatırken, o hemen bunun bir parçası olmak istediğini dile getirdi. Büşra da hemen Burak Deniz’den bahsetti. Burak’la tanışıktan sonra ondan çok iyi enerji aldım ve o da bu filmi sahiplendi, böylece filmin seviyesi de arttı. Gerçek hayatta da sevgili birilerini oynatmak zor tabi, her dakika sevgililerin birbirlerini görmesi problem olabiliyor. Ama biz bu süreci çok iyi yönettik. Onlar bu projeyi çok iyi sahiplendiler ve onlar için de güzel bir anı oldu bence. Burak’ın ilk sinema filmiydi ve anlamı da büyük.

Benim için oyuncu kadrosunun büyük bir bölümünün, punk kültürünü bilen ve inanan kişilerden oluşması çok önemliydi. Yan rollerdeki oyuncularımın da özel olmasını ve o kültürden olmalarını çok istedim. Ceren Moray, Bahçelievler’de büyüyen birisi olarak hep Punk’tı. Seda Akman, 90’lardan bu yana bu kültürü çok iyi bilen bir oyuncuydu. Selim Bayraktar ve Deniz Celiloğlu da öyle. Bu kadar güçlü bir kadroyla, hele ki ilk filmimde çalışıyor olmak, benim için mutluluk verici.

Çekim süreci nasıl geçti, ne zaman çekildi film?

13 Günde çekimlerimizi tamamladık. 2017 yaz aylarıydı.

“Bu film, 50 sene sonra izlediğinde de bir anlamı olsun diye zamansızlık yaratmak istedim.“

Film aslında 90’lar zamanında geçiyor ve sen bunu 2017 yılının sokaklarında yapmaya çalıştın. Bunu yapmak nasıl bir süreçti?

Tabii bu efekti yaratmak kolay olmadı. Ama ben 90’ları yapmaya çalışırken, bir zamansızlık da yaratmaya çalıştım. Filmin kendi içinde bir zamansızlığı olduğunu düşünüyorum. Günümüzde çevremize bakınca, 90’lada gibi giyinen insanlara da rastlıyoruz. Çekimlerde lenslerle ve renklerle ve kıyafetlerle aslında o 90’lar elementini yakalamaya çalıştık filmde. Bu zamansızlığı, film 50 sene sonra izlediğinde de bir anlamı olsun diye yaratmak istedim.

Filmde de bir yerlere gitmekle ilgili, bulunduğun yerden başka yere gitmekle ilgili birçok durum yaşanıyor. Sen de seyahat etmeyi seven birisin. Günümüzde de insanlar artık gitmek, kaçmak istiyor. Filmdeki “gitmek” meselesini bununla bağlayabilir miyiz?

Filmdeki “gitmek” meselesin bir yere pek bağlamıyoruz. Ben gitmek konusuna saplanmış bir çok insan görüyordum çevremde, ama bir cevabı yok sadece gitmeye fokuslanmış. Bu insanların doğru sorular sorup sormadıklarına emin olmadığım için bunu doğru bulmuyordum. Ben bu filmde, gitmek isteyen insanların, doğru soru sormaya çalışmaları için bir efor sarf etmelerini istedim. O soruyu yönlendirenin, bir atmosferde bir şey dikte edilmeden düşünmesi önemli. Eğer biri gidiyorsa mesela ne zaman uçak biletini alıyorsa, bir zaman söylemeli.

İlk filminden sonra kendine nasıl dersler çıkardın? Belirli kamera açıları, hareketleri vs belirledin mi?

Kendime kamera tarzları belirledim tabi ki. Çok fazla tripod kullanmıyorum ve pek de sevmiyorum. Ama daha çok freestyle takılmayı sevdim ve kameraya içgüdüsel yaklaşıyorum.

“Müzikle, çok fazla kültüre dokunmayı istedim.”

Müzik sürecinde, filmde de ilham olan abin Orkun Tunç ile çalıştınız. “Punk” türü film için müziklerdeki hummalı hazırlık nasıl geçti?
Müzik sürecinde abimle çalışmamızın benim için anlamı büyüktü. Filmde çok fazla kültüre dokunmayı istedim; Punk’ın yanında Türk Sanat Musikisi, Pop, Club gibi baya bir yere dağılıyor.

Türler konusu benim de dikkatimi çekti. Bir yerde Selda Bağcan’ın müzik tarzından konuşulurken, bir anda David Bowie’ye geçen bir hal de var…

Aynen öyle. Bence iyi müziğin ayrışması asla olamaz. Türk müziğindeki farklı tarzların mesela, çok apayrı ve zor kültürlermiş gibi algılanması hoşuma gitmiyordu. Sanki Punk ve elektro müziği kimse dinleyemezmiş gibi, hayır bunun sunuş biciyle alakalı bir durum bu. Filmde müziklerin Türkçe müzik olmasına özellikle dikkat ettik. Çünkü filmin, her yaş grubu tarafından sevilebilir kılınması önemliydi. Bugüne kadar festivallerdeki gösterimlerde, her yaş grubu tarafından film izlendi ve müzikler de sonuna kadar dinlendi.

Filmin prömiyeri “17. !F İstanbul Bağımsız Filmler Festivali”nde yapıldı. İstanbul, İzmir ve Ankara’da gösterildi. Neler düşünüyorsun?

Çok güzel geçti. Ben her şehirdeki gösterime gitmeye çalıştım, özellikle kendim istedim. !F’i çok değerli buluyorum, benim küçüklüğümde de kişisel zevklerimin gelişmesinde büyük rolü var bu festivalin. “Arada”nın !F’te gösterilmesi benim için inanılmaz bir keyif, tam da buraya uygun bir filmdi.

Yeni projelerin var mı? “Diary of Mu” projesi devam edecek mi? Yeni hikayelerin var mı, neler anlatmak istiyorsun?

İkinci filmimin senaryosunu yazmaya başladım. “Diary of Mu” yu devam ettirmeyi çok istiyorum, yapacağım gibi görünüyor. Dizi çekme isteğim de var. Ayrıca roman da yazıyorum. Bu ara çok yoğun geçiyor.

Kendini inşa eden insan

İnsan, öğütücü ve konuşucu. Benzemek üzere oluşturulmuş organik bedenin yanında, üzerinde farklı farklı tesirlerin olduğu maddeyi deneyimleyen arkadaşımız. İnsan, iki arada bir derede yani üç yolun arasında yürüyen ve bu deneyimlerinden gelen izlenimleri toplayan arkadaşımız.

İnsanın hem kendisini hem de dışarısı dediği dünyayı inşa etmesi üzerine biraz konuşalım. İnsanın dışında ne vardır ki inşa edilsin? İnsan, etrafındaki dünyayı fiziksel duyularıyla algılar ve bu algı sonucunda mekanik tepkiler verir. Bu kısmı zaten birçoğumuzun cebelleştiği yer. Dokunulabilir, görülebilir dünyaya güvenmek için verdiğimiz çaba.

İnsanın dışında çoğunlukla onun egosu, yani onun madde üzerindeki istekleri vardır.

Etrafımızdaki maddeler, bizim onu görme şeklimize göre tepki vermek üzere tesir altındadır. Ben madde üzerinde ne görmek istiyorum(?) İşte dostlar, varlıksal sorularınızdan birisi de bu olabilir. Çünkü, Muhammed Peygamber yukarıya sormuştur “Bana maddenin hakikatini göster” diye. Arabi’nin maddenin hakikatiyle ilgili Hikmetlerin Özü’nde birçok açıklaması mevcut. Etrafımızdaki madde bizim bildiğimiz anlamda hakikat değil. Peki, bizim etrafımızdaki bu madde dediğimiz şey de ne?

Sorular sorular, yahu amma çok soru var. Soruların olması iyidir çünkü bize ip ucu veriyor ve saksıyla aramızdaki kanalları aktif hale getiriyor. Bu beden organizasyonu beyin hücreleriyle idare ediliyor, düşünceler tesirler, rüyalar anlayışlar değerlendirmeler oraya akıyor. Dolayısıyla aramızdaki bağların sıkı olması ve onu daha yüksek merkezlerle bağ kurması için çabalamamız gerekiyor. Daha yüksek merkez? Bana maddenin hakikatini göster diye hangi merkeze soruyorsak daha yüksek merkez diye orayı alabiliriz.

Beyin yanmasın, kuantum da aynı kafalarda artık. Maddeyi, realiteyi sen yaratıyorsun diyor. Realite?

Etrafımdaki madde gerçekliği yani. Yukarıda da madde benim onlarda ne görmek istediğim dedik. O zaman soru şuraya doğru geliyor gençler, kim burada ne görmek istiyor da ben bu maddeler içindeyim? Ailemle ilişkilerim böyle, patronum bana kötü davranıyor, sevgilimle anlaşamıyorum, hayatta bir amacım yok, ofisteki şu elemana gıcık oluyorum vs de vs. Bunlar hep realite 🙂 Bunlar bizim etrafımızda birilerinin görmesi için oluşturduğumuz şeyler. Peki, o zaman ben o maddelerdeki görmek istediğimi çekip de, asıl görmem gerekeni anlarsam o zaman bu maddelerin benim etrafımda neden oluştuğunu da anlayabilirim.

Kafalar zehir gibi işliyor. Gençler doğru mantık silsilesindeyiz, ha gayret bazen birazdan mantığı da bırakacağız çünkü işler mantıkla bir yere kadar. Mantık ötesi bir inanç haline geliyor ve bu gelen hal seni mantıksız kılmıyor, o konuyla ilgili zihinsel sorgulama yapmıyorsun. Etrafımızda inşa ettiğimiz şeyler bizim ihtiyaçlarımız. Karşımızda çalışan adam bize bir şey anlatıyor. Biz neyi inşa ediyoruz? Babil kulesini mi yoksa egomuzu/zihnimizi paspas yapmaya çalışarak alçak gönüllülüğü mü inşa ediyoruz? Kendimizi, zihnimizi seviyoruz değil mi? Cevaplarımızı laf sokmalarımızı, bedenimizi… Tamam sevelim ama bu değil ki bizim etrafımızda şekillenecek gerçek. Bunların gerçek olmadığını içimizdeki ihtiyacın bir yansıması olduğunu bilelim. Bunu kalpten bilelim.

Görmeye duyduğumuz ihtiyaca bakalım. Duyularla elde edeceğimiz, etmek istediğimiz güveni biraz sorgulayalım. Göremediğimiz birçok fiziksel gerçeklik var, onlar yok mu? En ufak bir duyu kaybında etrafımızdaki gerçeklik değişiyor. Daha bu maddeler üzerindeki duygularımızı saymıyorum bile …

Kendimizi inşa ederken varlığımızın ihtiyaçlarına bakalım. Madde bizi tatmin etmek için değil, ihtiyaçlarımızı açmak ve onu hareket ettirirken ki izlenimleri için burada şekillendirmek için form biçim almış. Tek hakikat onun verdiği hisler olarak almadan inşa edelim kendimizi.

Yazıda kullanılan görseller & kapak dahil traciecheng.com’dan alınmıştır.

Klimt ve Schiele: Avrupa’yı dehşete düşüren ressamlar

Gustav Klimt ve Egon Schiele birçok skandala imza atan arkadaşlığı ve artistik bir özgür iradeyi paylaşan Viyana akımının iki dev sanatçısıydı.

İlk bakışta, Gustav Klimt ve Egon Schiele’nin arasında çok az ortak nokta olduğunu görürüz. Klimt yaldızlı kıyafetleri içinde, Viyana’nın elit tabakasını temsil eden protatipik bir duyumcuyken, takriben ondan 30 yıl sonra gelen meslektaşı Schiele, insan vücudunu tasvir eden çarpık düşünceleri ile çağdaş seyircileri şoke eden ve skandal yaratan ızdıraplı bir egoist idi. Yine de, hangi koşulda olursa olsun kendi sanatsal görüşlerini takip etmeye karar vermiş bu iki adam, 1918’deki grip salgını canlarına kast edene dek sürecek karşılıklı bir minnettarlık ve arkadaşlığı paylaşmışlardır.

Klimt, akademik resim sanatının geleneklerine sırtını dönmüştür. Tüm sanatçıların ait olmaya mecbur hissettikleri Künstlerhous’ın (bkz: Vienna Künstlerhous) boğucu kısıtlamalarına karşı gelen o ve onun gibi bir grup sanatçı arkadaşı Viyana Sezession (Ayrılık) adı verilen sanat hareketini kurmak için okuldan ayrıldılar.

Nuda Veritas by Gustav Klimt

Sandra Tretter’ın başında olduğu Klimt Derneği tarafından “Künstlerhaus Sezession’a karşı” diye özetlenen, “Nuda Veritas (1899)” adlı eserinde onun bu yeni yaklaşımının altı kışkırtıcı bir şekilde çizilmiştir. Çıplak bir kadının ayaklarının altında yanlışlıkların yılanı ölü bir şekilde yatarken, elinde doğruluk aynası tutar. Tam üzerinde, yaldızlı harflerle, Alman dramatist Schiller’den bir alıntı: “Yaptığın güzel şeylerle ya da sanatınla kimseyi memnun edemiyorsan, lütfen daha az uğraş. Çoğunluğu memnun etmek kötüdür.”

Klimt Viyana Üniversitesi Büyük Toplantı Salonu’nun tavanına resimler çizmesini isteyen bir kurulu kabul ettiğinde kesinlikle çoğunluğu memnun etmek gibi bir tehlikeye girmemişti, ki aynı zamanda kendine yeni bir yön çizdiğinin de farkında değildi.

Bu sene, Klimt, Schiele ve çağdaşlarının üzerine bir grup sergiye ev sahipliği yapan Viyana Leopold Müzesi Genel Müdürü Diethard Leopold, ”Üniversite bir bilim ve aydınlanma şöleni istedi” diye açıklıyor. “Felsefe”yi tasvir etmek için seçtiği cilalı çıplak figürleri ve uyuşuk ay şeklinde kafayı gördüklerinde dehşete kapılmışlardı. Günler içinde, üniversitenin 87 üyesi halka açık bir şekilde kurulu protesto ettiler ve kapatılması için de eğitim bakanlığına dilekçe verdiler.

Medicine by Gustav Klimt

Bir sonraki asıl curcuna “Tıp (Medicine)” ilk gösterime çıktığında geldi. Klimt’in aşağıdan bakıldığında vulvası (dişilik organı) daha belirgin gözüken çıplak, irice bir kadının kıvranan tasviri pornografik olarak suçlandı ve savcılar olaya dahil edildi. Resmin kaldırılmasına gerek duymamasına rağmen, çatışma devam etti ve ilk defa kültürel bir mesele parlementoda tartışmaya açıldı.

Klimt 1902’de, aleyhinde konuşulan görüşlere, bir kadının poposunu seyircilerine küstahça teşhir ettiği “Goldfish” çalışması ile bolca açıklık getirdi ki bu çalışmasını “Eleştirmenlerime” diye adlandırmış olmayı tercih ettiği söyleniyor.

Goldfish by Gustav Klimt

Her ne kadar bakanlık onu desteklese de, mürekkep balığına benzer şekilsiz bir yaratıkla çevrelenen bir tövbekar gibi resmettiği yapıtı “Jurisprudence” (Son karar), yeni bir endişeye sebep olduğunda, eserlerin, daimi olarak, tavan yerine bir galeride sergilenmesi şeklinde başka bir karara varıldı. Klimt çok kızmıştı, yeniliklerine geri dönmek ve resimleri vermemek için direndi. Bu isteği geri çevrilmişti ama kısa bir süre sonra Klimt, tabloları taşıyan adamları silahla alıkoyunca bakanlık teslim oldu.

Jurisprudence by Gustav Klimt

Klimt bir daha asla bir halk kuruluna talip olmadı. “Manzara ve insan portrelerine odaklanmaya başladı” diye açıklıyor Tretter bu durumu, ününü koruyacak ışıldayan toplum portrelerini de göz önünde bulundurarak.

İşte burda Klimt, parıldayan yüzeyin altında yatan o paslı gerçeği gün yüzüne çıkarmıştı: erkeklerin ihtiyaçlarını zevkle karşıladığı ve bu zevki karşılayan kadınların halk içinde kınandığı bir zina ve fuhuş dünyası. Ünlü yapıtı “Kiss (Öpücük)” bile ilk bakışta görüldüğü gibi değil. “Yakından bakarsanız eğer, adamın kolları çok çirkin ve erekte olmuş penisi tasvir ediyor. Adam cinsel isteğin bir kişiselleştirilmesi ama dışardan bakıldığında çok hassas ve sevgi dolu bir tablo gibi görünüyor.” diye not düşüyor Leopold.

The Kiss by Gustav Klimt

Tamamlanmış bir eserler bütünü

1907’de, hâlâ Güzel Sanatlar Akademisinde bir öğrenciyken ve akademik disiplinin hayal kırıklığı olduğunu düşündüğü sıralarda, Klimt’i arayıp bulan genç Shiele, sanatçının hiç de uzlaşmacı olmayan bu tavrını çok çekici buluyordu.

Erken bahşedilen doğuştan kabiliyetiyle, Shiele, en çok ailesini dehşete düşürmek için, küçük kız kardeşinin çıplak resmini kara kalemle çizen bir ergen olarak yeteneğini ortaya çıkarmıştı. Eğitimli bir psikoterapist olan Leopold’a göre, sanatçının ergenlik çağındaki kızlara yönelik bu büyük merakı, annesine beslediği karışık duygulara karşı verilmiş, daha sonraları da büyük bir skandala sebep olmaya devam edecek olan bir tepkinin parçasıydı.

Schiele’nin hiç şüphe götürmeyen yeteneği Klimt’in dikkatini çekmişti. Modeller temin edip, 1909 yılındaki Kunstchau sergisine davet ederek genç adama kol kanat gerdi ama ne yazık ki, büyük oranda ustası Klimt’tin tarzında olmasına rağmen, Schiele’nin dört tablosu da sergide çok fazla etki yaratamamıştı. Klimt onu bir tasarım topluluğu olan Wiener Werkstatte ‘in üyeleriyle de tanıştırmıştı, ama Schiele kartpostal tasarımları için onlara suluboya önerdiğinde, dekoratif sanatlar için gerekli olan akışkanlıktan yoksun olduğu için reddedildi.

Yeni dışavurum yolları arayışı içinde Schiele kendi vücudunu, sırf ilham olsun diye, sanat tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir tarza dönüştürdü. 1907’deki ilk nü otoportresinde, “Medicine” tablosundaki adı çıkmış kadın figürünü esas alarak, kendini toplumun geri kalanından dışlanmış, çaresiz ve kırılgan biri olarak resmetti.

Schiele’in çıplak vücudunun grotesk bir tasviri

Ressamın biçimsel denemeleri şimdilerde hızlı bir şekilde gelişiyor olmasına rağmen, gün yüzüne çıkan ızdıraplı eğri büğrü figürleri Viyana’da çok az ilgi gördü.

Schiele, sanatına olan geri dönüşten memnun kalmayarak, Klimt’in eski modellerinden Wally ile birlikte, krumau‘da küçük bir kasabaya sığındı. Çift kısa sürede tepki uyandırdı ve Schile bu dikkati dağıtmak içinse hiçbir şey yapmadı. Kasabanın gençleri başlarına üşüştü ve böylelikle ressam onu büyüleyen bu genç bedenleri çizme fırsatı yakaladı. Dedikodu yayıldı ve bahçede genç bir kızı çizmesi ayyuka çıktığında kasabayı terk etmeye zorlandı.

Başka bir skandal da Neulengbach’ta, bir genç kızın evinden kaçıp Egon ve Wally’nin yanına sığınmasıyla ortaya çıktı. Kızın babası, Schiele’yi kızını alıkoyma suçundan şikayet etti. Polis eve geldiğinde nü bir suluboya resme ve diğer 125 çalışmaya el koymuştu. Sorgulamadan sonra, küçük çapta alıkoymadan ve ahlaksızlığa teşvikten suçlu bulundu. Alıkoyma davası mahkemede düşürüldü ama gençlerin ziyaretlerini açıkça ortaya çıkaran suluboya yüzünden üç gün hapis cezası aldı.

Bu hapis cezası Schiele için bir dönüm noktası olmuş olmalı ki, bir daha asla adölasan nüleri çizmedi. Düşünceli arkadaşı Klimt onu portre ressamı olarak ona yeni bir iş olanağı sunan müşterilerle tanıştırdı. Savaş yılları ve sosyeteye daha uygun olan Edith Harms ile evliliği de onu daha olgun hale getirdi.

Savaş sonrasında, içinde, etraflarındaki çatlamış dünyayı onarmaya yardımcı olabilecek sanatçıların olduğu yeni bir toplum hayal etti. 1918’den “Friends (Arkadaşlar)” isimli, Klimt ve Schiele’nin altı diğer ressamla birlikte bir masanın etrafında oturduğu yarım kalmış çalışması, yaratmayı umduğu bu sanatsal kardeşliği övüyordu.

Klimt’in şubatta vefat etmesi üzerine, bu hayaller son buldu. Yıkılmış bir Schiele, kendinin ölüm yatağındaki resmini yaptı ve Sezession’un Bahar sergisinin düzenlenmesi için davet edildiğinde “Friends” çalışmasını, Klimt’in sandalyesini kederli bir şekilde boş bırakarak, serginin poster tasarımı olarak yeniden işledi.

Ustasının ölümü ve yeni eserlerinin görülmemiş başarısıyla, Viyana’nın önde gelen artistik bir figürü olmaya hazırlanıyordu ki, sadece sekiz ay sonra gribe yenik düştü. Daha neler yapabileceği düşüncesi ise, hem umut verici hem de sinir bozucu olarak kalıyor elimizde.

Kaynak: BBC 

Mert Ünnü ile röportaj: Yüzen Ev Projesi

“Hayallerin ömür boyu borçlandırılıp bir beton kütleye mahkum edilmesine yönlendirildiği günümüzde özellikle çevreye duyarlı ve sağlıklı yaşam öngörülerini dikkate alarak yaşamak isteyenler için yüzen ev betonlaşmaya en uygun alternatif olacaktır.” 

Dur durak bilmeden betonlaşan gûzide şehrim İstanbul’a bir alternatif konaklama fikri olarak ortaya çıkan Yüzen Ev Projesinden bahsetmek istiyorum sizlere. İlk olarak İndigo Dergisinde yayımlanarak tanıştığımız projenin sahibi Mert Ünnü, denizle iç içe geçirdiği çocukluğunun etkisiyle 1986 yılından bu yana gemi modelleri yapıyor. Dokuz kişisel ve üç karma olmak üzere 12 sergiye ev sahipliği ve 1997-2004 yılları arasında Yacht & Marine Aktüel dergisinde Amatör Tersane, Gemi Modelciliği ve çeşitli konularda 7 yıl boyunca sürekli yazarlık yapan Ünnü, şu anda Maltepe Üniversitesi Gemi ve Yat Tasarımı bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışıyor.

Kâh denize sıfır konumlanışı, kâh çevre dostu oluşu, kâh betona inat duruşu ile gri yaşantısından bıkmış her insanın hayallerini karşılayan yüzen ev projesini bir de sahibinden dinleyelim diyor, gerçekleştirdiğim röportajı sizlere sunuyorum. Keyifli okumalar…

Bu projenin fikri ne zaman ortaya çıktı?

Güneş enerjili “Yüzen ev” 1960’lı yılların denizle barışık İstanbul’undan esinlenerek tasarlanmış ve günümüzde yeniden deniz yaşamına dikkat çekmek, insanları deniz yaşamına yönlendirmek için projelendirilmiştir. 1960’lı yıllarda çoğunlukla banka ikramiyesi olarak verilen “yüzen ev”ler denizle barışık İstanbul halkı için göze aşina bir deniz aracıydı. Bir takım girişimcilerin kendi olanaklarıyla yaptığı yüzen evler de 1960’lı yıllarda mevcuttu. İki sandal üzerine inşa edilenler, duba üzerine inşa edilen denemeler o dönemde sıklıkla rastlanılan örneklerdendi. Bilhassa Bebek koyunda yüzen evlere sıklıkla rastlanırdı. Takip eden yıllarda genellikle rant uğruna denizden kopartılarak hakim kılınan beton yapılaşma ile yok olan plajlar, doldurulan deniz kıyıları İstanbul insanını denizden uzaklaştırdı ve denizle iç içe olan insanların denize sırtını dönmesiyle beraber “yüzen ev”ler de zamanla kaybolarak İstanbul tarihinde yerini aldı. Yüzen ev fikri de ilgiyi tekrar denize çekmek ve yoğun ve kontrolsüz betonlaşmaya bir karşı duruş maksadıyla tasarlandı.

“Sıkışık otobüsler yerine denize kıyısı olan semtlerde denize paralel hatlar, yüksek gökdelenler yerine belirli bölgelerde Yüzen Ev yerleşim alanları”

Sence İstanbul’da Yüzen Ev kültürü yaygınlaşır mı?

Üç bir yanı denizlerle çevrili, iki yarım adadan oluşan ülkemiz aslında yüzen ev kültürünün yaygınlaşması için ideal bir coğrafya. Bunun için betonun, asfaltın değil denizin ve deniz ulaşımının teşvik edilmesi gerekiyor. Sıkışık otobüsler yerine denize kıyısı olan semtlerde denize paralel hatlar, yüksek gökdelenler yerine belirli bölgelerde Yüzen Ev yerleşim alanları oluşturularak yüzen ev kültürü yaygınlaştırılabilir. Yüzen evin yer değiştirebilir özelliği de dinamik bir deniz yaşamı kültürü oluşmasını da sağlayabilir.

Evlerde elektriğin güneş enerjisi ile karşılanmasından bahsedelim biraz.

Yüzen ev dört ayrı seçenekle tasarlandı. Bunlar; dıştan takma makine seçeneği, içten takma şaft braket sistemli makine sistemi, hibrit makine sistemi ve tamamen elektrik motorlu olmak üzere dört farklı seçeneğe sahip. Hepsinin ortak yanı; tüm aydınlatma, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, fırın, ocak, iklimlendirme, seyir cihazları, televizyon ve müzik sisteminin tüm elektrik ihtiyacının güneş panelleriyle karşılanıyor olması. Rollbar üzerinde yer alan hardtop sistem üzerine yer alan güneş panelleri de ihtiyaca göre uzayıp panel alanını arttırarak elektrik ihtiyacını karşılamaktadır. Sıfır çevre kirliliğiyle yüzen ev tüm enerji gereksinimini kendi kendine karşılayabilir.

Haberde okuduğumuza göre camlardan da elektrik sağlanıyor. Bu konudan da kısaca bahsedebilir misin?  

Gelişen teknoloji yüksek şeffaflık içeren camlardan da elektrik üretme olanağı sağlıyor ve bu teknoloji her geçen gün daha da gelişiyor. Şeffaf ve esnek özelliğiyle içeriden dışarıyı seyrettiğimiz camlar aynı zamanda elektrik üretimini de sağlamakta. Bu camların isteğe bağlı bir seçenek olarak Yüzen Ev’de kullanılması da mümkündür ve kullanıcısına opsiyonel olarak sunulabilir.

Yüzen evlerin atığı nereye gidecek?

Yüzen evler bünyesinde iki atık su tankı ve bir katı atık tankı içeriyor. İlk atık su tankı gri su olarak tabir ettiğimiz lavabo, banyo sularını topluyor. İstenirse bu sular ihtiyaca göre filtrelenerek tekrar dönüştürülebiliyor. Örneğin tekne yıkama suyu veya temizlik suyu olarak kullanılabilir hale getirilebilmekte. Diğer atık su tankı ise tuvalet giderinin bağlı olduğu ve siyah su olarak adlandırdığımız tanktır. Bu tank dolum sınırına yaklaştıkça karadaki vidanjör benzeri sistemle ücret ödemeksizin çekiliyor ve tank tekrar boşaltılıp kullanıma devam ediliyor. Açık denizde çok uzun süre kalmak söz konusu olursa yine siyah su filtrelenerek denize zarar vermeyecek hale getirip dünya standartlarına göre karadan 12 nm uzakta, seyir halinde ve 50 metreden derin sularda boşaltımı yapılabiliyor. Fakat öncelik limanda, karada bu atıkların boşaltılması olmalıdır. Katı gıda atıkları ise yine aynı şekilde öğütülüp 10 mm’den daha küçük parçalara bölünerek uluslararası kurallara göre atık merkezlerine toplanıyor veya yine aynı şekilde karadan 12 nm uzakta, seyir halinde ve 50 metreden derin sularda boşaltımı yapılabiliyor. Fakat öncelik bağlı bulunduğu limanda veya varacağı limandaki atık merkezine boşaltımdır.

“Rant odaklı inşa ve imar hareketliliği dolayısıyla ülkemizde yüzen ev kültürü maalesef oluşamadı.”

Bu projenin dünyada örnekleri var mı? Türkiye standartlarında uygulamada farklılık olur mu?

Dünyada örnekleri var. Denize kıyısı olan kentlerde, nehirlere ve göllere sahip denizle barışık ve denizin getirilerinin farklında olan medeni ülkelerin çoğunda kullanılmaktadır. Dünyada ciddi bir piyasaya sahip olan yüzen evler ülkemizde yok denecek kadar az kullanılıyor. Rant odaklı inşa ve imar hareketliliği dolayısıyla ülkemizde yüzen ev kültürü maalesef oluşamadı.

Oysa Türkiye yüzen ev kullanıcısı diğer bütün ülkelere göre daha avantajlıdır. Zira üç bir yanı denizlerle çevrili iki yarım adadan oluşan ve bünyesinde bir iç deniz barındıran ülkemiz aldığı güneş ışığı oranının yüksekliği itibariyle de coğrafi olarak en ideal niteliklere sahiptir.

Sürekli avantajlarından bahsettik. Yok mudur hiç dezavantajı yüzen evlerin? 

Yüzen Ev projesi tasarım itibariyle hiçbir dezavantaj barındırmıyor. Aksine çevre dostu, sıfır kirlilik sunan doğa dostu bir tasarımdır. Fakat yerleşim bölgelerinde plansız olarak konumlandırılması halinde yoğunluğa dayalı bir sıkıntının yaşanması dezavantaj olarak nitelendirilebilir. Ticari maksatlı kullanımda kontrolsüzlük ve denetimsiz olarak muadillerinin üretilmesi neticesinde sayı artışının aşırılaşması söz konusu olursa bu bir dezavantaj olarak nitelendirilebilir.

“Hayallerin ömür boyu borçlandırılıp bir beton kütleye mahkum edilmesine yönlendirildiği günümüzde özellikle çevreye duyarlı ve sağlıklı yaşam öngörülerini dikkate alarak yaşamak isteyenler için yüzen ev betonlaşmaya en uygun alternatif olacaktır.”

Fotoğraf. Bilge İyibozkurt
Betonlaşmaya bir alternatif olabilir mi gerçekten?

Betonlaşmaya muhakkak bir alternatif olabilir. Birçoğumuzun hayali yalı veya deniz manzaralı ev sahibi olmak olduğunu varsayarsak müthiş yüksek bir maliyet ortaya çıkıyor. Oysa yüzen ev bugün itibariyle 400.000.-TL’den başlayan fiyatları itibariyle yalı konforunu üzerine seyir olanağı da katarak sağlayabiliyor. Ayrı bir yazlığa gerek kalmadan denizle iç içe bir yaşam olanağı yüzen ev ile mümkündür.
Hayallerin ömür boyu borçlandırılıp bir beton kütleye mahkum edilmesine yönlendirildiği günümüzde özellikle çevreye duyarlı ve sağlıklı yaşam öngörülerini dikkate alarak yaşamak isteyenler için yüzen ev betonlaşmaya en uygun alternatif olacaktır. Bu sayede yeşil alanların korunması, tarihi dokunun korunması, deniz kültürünün gelişmesi, doğaya saygının artması ve betona mahkum edilen hayatların denize açılması mümkün olacaktır. Zira medeniyete açılmanın yolu denizlerden geçer. İnsanlar arasında yapılan sosyal araştırmalara göre deniz seviyesinde yaşayanların en çok oksijenden faydalanabilenler olduğu ve en zeki olan insanlarında deniz seviyesinde yaşayanlar olduğu tespit edilmiştir.

“Denize sırtını dönerek oturmayı tercih eden bir toplumda gerçek anlamda denizle yaşamak isteyenlerin sayısı fazla olmadığından sabit kullanıcı manasında ütopik bir artış olacağını beklemiyorum.”

Çok ütopik düşündüğümüzde, denizde kontrolsüz tekneleşmeye sebep olabilir mi? 

Bu çok doğru bir yaklaşım. Şayet yüzen evler ticarete haddinden fazla alet edilirse (kiralama, tur, günlük-haftalık-aylık kiralama, turizm amaçlı kullanım vs.), kontrolsüz muadillerinin üretilmesine müsaade edilirse ve denetlenemezse sayılarının kontrolsüz artması mümkün olabilir. Fakat denize sırtını dönerek oturmayı tercih eden bir toplumda gerçek anlamda denizle yaşamak isteyenlerin sayısı fazla olmadığından sabit kullanıcı manasında ütopik bir artış olacağını beklemiyorum.

Aynı zamanda Deniz Taksi projesinin de sahibisin. Bu proje neden tercih edilmedi?

Deniz Taksi projesini Türkiye’de ve hatta dünyada ilk gündeme getiren ve Türkiye’de ilk tasarım tescil belgesi alan ben oldum. Projeyi basına vermemi takiben gerek yazılı, gerek görsel medyada büyük ilgi gördü. Hemen hemen tüm ulusal TV kanallarında röportajlarım mevcut. Günlük gazete ve aylık sektör dergileri de projeye büyük ilgi gösterdi. Projeyi gören İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Kadir Topbaş projemi o dönem başkanlığına aday olduğu İstanbul’da seçim propagandalarında hayata geçirmek istediğini sıklıkla kullandı. Ardından İDO ile görüşmelerimizde proje İstanbul deniz koşullarına uygun bulunmadı fakat projem formu değiştirilerek tarafımın onayı alınmaksızın kullanıldı. Oysa formu değiştirilerek katamaran yapıda uyguladıkları projenin uygun olmadığı büyük zararlar neticesinde anlaşıldı. Oysa ben projemi hiçbir çıkar gözetmeksizin, dikkati denize ve deniz ulaşımına çekmek maksadıyla mikro ölçekte bir ulaşım alternatifi maksadıyla tasarlamıştım. Benim projem 80HP iken onlar 480HP ile projeyi hayata geçirdiler ve ölü doğuma sebep olan katamaran tercihinden sonra ikinci unsur motor seçimi unsuru oldu ve proje şu an neredeyse kullanılamaz hale geldi. Tarafımdan esinlenen bir takım girişimciler tekil bazda çalışmalar yapmış ve yapmakta fakat tasarım işletim sistemi itibariyle de benim tasarladığım gibi tesis edilemediğinden tüm girişimler büyük ölçüde zarara uğrayarak yok olmuş ve satışa çıkarılmıştır.

“Zira bizler yarınları düşünmeden projeler üretir ve uygulamaya sokarsak kaybeden sadece gelecek nesillerimiz değil; insanoğlunun varlığı için gerekli olan denizlerimiz ve doğal yeşil alanlarımız olacaktır. Her tasarım öncelikle insan ve çevre odaklı olduğu sürece istikrarlı bir başarı elde etmek mümkün olabilir.”

Özetlersem bugüne kadarki bütün projelerimde öncelikli kriterim toplumun faydalanması ve çevreye duyarlılık olmuştur. Sübvanse edilmesine gerek kalmaksızın ucuz ve ve nitelikli olanaklara insanları taşımak ve yaşatmak tüm tasarımlarımın öncelikli özelliğidir. Zira bizler yarınları düşünmeden projeler üretir ve uygulamaya sokarsak kaybeden sadece gelecek nesillerimiz değil; insanoğlunun varlığı için gerekli olan denizlerimiz ve doğal yeşil alanlarımız olacaktır. Her tasarım öncelikle insan ve çevre odaklı olduğu sürece istikrarlı bir başarı elde etmek mümkün olabilir.

Fotoğraf. Bilge İyibozkurt

Tyson, asla Mars’ta koloni kurulamayacağını söylüyor

0

On yıllar içinde Mars’ı kolonileştirecek planları cesurca yapan kuruluşlar bunlardı.

Astrofizikçi Neil deGrasse Tyson’a göre bu planlar cesurca değil. Hatta tavsiye edilmeyecek şekilde kötü planlar olduğunu söylüyor.

Hatta imkansız görüyor.

Geçen aylarda Dubai’de Dünyaki Hükümeti Zirvesi’nde bir konuğa konuşan Tyson, Mars’ta medeniyet yaratma planının tamamen saçma olduğunu açıkça belirtti.

Bunu söylemesindeki neden kendince çok basit. Mars, şu an bildiğimiz kadarıyla bir yaşamı kabul etmiyor.

Bu, her şeyden önce kimsenin orada yaşamak istemeyeceği anlamına gelmektedir. İnsanlar, doğası gereği tehlikeden uzak, ölümcül olmayan yerlerde yaşamayı severler. Genelde ne deriz “Sıcak ve rahat olduğum yerde kalmayı severim.

Bu basit mantık, bizlere Kuzey ışıkları gibi güzel manzaralar sunan kutuplarda da büyük nüfuslu şehirler bulamadığımızı açıklıyor. Antarktika dahi Mars’tan daha sıcakken, Antarktika’da yaşamak için can atalar insanlar görmüyoruz.

İşte bu sebepten dolayı Mars’ta da büyüyen şehirler göremeyeceğiz. Kendi gezegenimizin soğuk bölgelerine arada bir ziyaretler yapıldığı gibi Mars’a da ufak ziyaretler yapılabileceği söylüyor Tyson. “Kesinlikle oraya gezi amacıyla tatil yapmaya gidilecektir ancak orada uzun süre kalmak isteyen insanlar bulabileceğimize kuşkuyla yaklaşıyorum.

Kızıl Gezegen Mars, çok zayıf bir atmosfere sahiptir ve küresel bir manyetik alanı yoktur. Sonuç olarak, ölümcül kozmik ışınlar ve UV radyasyonu Mars’ın yüzeyini adeta duşa sokarak, toprak kimyasallarının “zehirli” bileşenler almasına ve sıcaklıkların -62 dereceye kadar düşmesine neden oluyor.

Tyson neden diğerlerinden farklı düşündüğü konusunda ise “Ben sadece bu konuda realistim.” Diyor.

SpaceX, MarsOne ve NASA hiç bu konuları değerlendirdi mi ya da değerlendirmelerinden ne tür çözümler çıkardılar, insan merak ediyor.

Kapak Görseli | Kaynakfuturism.com | Alıntımakersturkiye.com |

Gözlemciler yeni bir aurora türü keşfetti: Steve

0

Dünyamızın belki de ne güzel gökyüzü manzaralarından biri olan kuzey ışıklarına yeni bir tür eklendi. Keşfeden ekibin ‘Steve’ adını verdiği bu tür, şimdiye kadar keşfedilen en sıcak aurora türlerinden biri.

Kanadalı bir grup gözlemci, kuzey ışıklarını fotoğraflarken fark etmeden yeni bir tür keşfetti. Kanada Calgary Üniversitesi’nden Eric Donovan’ın şans eseri denk geldiği fotoğraf dikkatini çekti ve görselde görünen ışık üzerine araştırmalar yapmaya başladılar. Gözlemcilerin proton yayı olduğunu düşündükleri şeyin aslında yeni bir aurora olduğu ise yapılan bu araştırmalar sonrasında ortaya çıktı.

Avrupa Uzay Ajansı’nın gönderdiği Swarm uydusu, gözlemlenen bu fenomenin ısısının 3000 derece olduğunu ortaya koydu. Keşfi yapan grup, gördükleri şeyin ne olduğundan emin değillerdi bu yüzden ona ‘STEVE’ (Strong Thermal Emission Velocity Enhancement) ismini koydular. Sonrasında ise inanılmaz güzellikteki bu morumsu yeni auroranın ismi Steve olarak anılmaya devam etti.

Bu konu üzerine çalışan birçok gökbilimci var. Ancak artık yeni bir aurora keşfetmek için sanırım iyi bir fotoğraf makinesi de yeterli. Yıllardır incelenen bir gök fenomeninin, meraklı bir gözlemci tarafından keşfedilmesi ise bunun bir göstergesi olabilir. Dünya üzerinde keşfedilmemiş belki de binlerce güzellik var ve her geçen gün bir yenisi ile tanışmaya devam ediyoruz. İnsanlık var oldukça da bu güzelliklere yenileri eklenmeye devam edecek gibi görünüyor.

Kaynaknews.nationalgeographic.com | Alıntıwebtekno.com | Kapak Görseli

Ankara Vegan Platformu Cebeci Kampüsü’nde İlk Eylemlerini Gerçekleştirdi

0

Dün (6 Nisan Cuma) Ankara Vegan Platformu, Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsünde hayvan özgürlüğü konulu bir eylem gerçekleştirdi. Dünyada “Cube of Truth (Hakikat Küpü)” olarak bilinen eylemde vegan aktivistler maskeler taktılar. Laptoplarla video izlettiler. Ellerindeki laptoplarda Türkiye’deki hayvanlara uygulanan şiddet görüntüleri vardı.

Ankara Vegan Platformu’nun ilk ve kurucu etkinliği olan eylem, öğrencilerden ve çevredekilerden ilgi gördü. Kampüs çalışanları, öğrenciler bildirileri alıp veganlık ile ilgili sorular sordular.

Veganlık, hayvan kullanımını tamamen redden bir duruştur. Veganlar sadece hayvansal ürünleri tüketmeye değil; hayvanların her alanda sömürülmesine karşıdırlar.

Aktivistler “Veganlık, hayvan özgürlüğünü savunmanın asgari başlangıcıdır. Hayvanlar mal, köle ya da makine değildir. Herkesi hayvan özgürlüğünü savunmaya ve vegan olmaya davet ediyoruz.” dedi. Eylemlerini Ankara’da pek çok yerde devam ettireceklerini söyleyerek sonlandırdılar.

Bildiri metni şu şekilde:

HAYVANLAR MAL, KÖLE VEYA MAKİNE DEĞİLDİR!

Sizleri, hayvanların gördüğü şiddeti ve yaşadığı acıları düşünmeye davet ediyoruz. Her hafta iki milyarı aşkın hayvan gıda, giyim, tıp, taşımacılık ve eğlence sektörlerinde kullanılıyor, sömürülüyor ve öldürülüyor.

Hayvanlar insanlar gibi acı çeker ve özgürlüklerini arar. Türlerini sürdürme ve hayatta kalma güdülerine sahiptirler. Çiftlik hayvanları toprağa basmadan, açık hava görmeden ölecekleri günü bekliyor. Daha fazla üretim yapmaları için insan eliyle hamile bırakılıyor, genetiğiyle oynanıyor, yavruları ellerinden alınıyor, erkek buzağılar kısa süre sonra kesiliyor, dişi buzağılar ise süt endüstrisinin yeni kurbanları oluyor. En sonunda yine acılar çektirilerek etleri ve derileri için kesiliyor.

Yumurta endüstrisinde doğan yüz milyonlarca erkek civciv, yumurta veremedikleri için canlı canlı kıyma makinesine atılarak öldürülüyor. Kazlar ve tavşanların tüyleri, insan eliyle acılar içinde yolunuyor. Tilki, rakun gibi pek çok hayvan yine kürkleri için vahşice katlediliyor. Yüz binlerce hayvan ilaç ve kozmetik deneylerinde tarifsiz işkencelere tabi tutuluyor.

Hayvansal ürünleri tüketmenin insan sağlığına zararlı olduğu konusunda pek çok bilimsel çalışma mevcuttur. Hayvancılık sektörünün küresel ısınma üzerindeki etkisinin, taşımacılık dahil diğer bütün sektörlerden daha fazla olduğu tespit edilmiştir.

Hayvanların yaşam hakkına sahip çıkmalıyız; onların yaşadığı acılara son vermek bizim elimizdedir! Bitkisel temelli beslenerek sağlıklı yaşayabilmemiz mümkündür.

Hayvanlara zarar vermemek, doğayı korumak ve sağlıklı yaşamak için, hayvanları sömürmeye son vermeliyiz!

Bu zulmün bir parçası olmayalım!

Yaşadıkları şiddeti durduralım!

Hayvan yaşamını savunmanın başlangıcı vegan olmaktır.

Ankara Vegan Platformu