Ana Sayfa Blog Sayfa 190

Modern toplumla derdi olan distopik bir film: The Lobster

Bir şey hissetmediğiniz halde hissediyor gibi yapmak mı zordur yoksa bir şey hissettiğiniz halde hissetmiyor gibi yapmak mı? Dogtooth (Köpek Dişi), The Killing of a Sacred Deer(Kutsal Geyiğin Ölümü) filmlerinden de hatırlayacağımız Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos’un 2015’te Türkiye’de vizyona giren The Lobster(Istakoz), tam da bu ikilem üzerinden muhteşem bir kurguyla karşımıza çıkıyor. Colin Farrell, Ben Whishaw, Rachel Weisz ve Lea Seydoux gibi dünyaca ünlü oyuncuların bir araya geldiği film Cannes Film Festivali Jüri Ödülü almıştır. Konusu ve işlenişiyle distopya özelliği taşıyan film, günümüzün ikili ilişki anlayışına, modern dünyanın toplumsal kurallarına yapılan bir taşlama özelliğine sahip.

The Lobster bize, bekar olmanın yasak olduğu yakın gelecekte geçen bir hikâyenin perdesini aralıyor. Bekarsanız bir otele yerleştiriliyorsunuz ve 45 gün içerisinde otelden biriyle eşleşmeniz gerekiyor. Filmin ilginç noktalarından biri otel ziyaretçilerinin ekipler halinde ormana götürülüp bayıltıcı silahlarla bekar avına çıkarılmasıdır. Ne kadar bekar avlarsanız eş bulma sürenize o kadar gün eklenir. Bu tam da insanların zayıf noktasına oynayan bir kural, çünkü bekarları avlarsanız eş bulmak için daha fazla süreniz olacak. Eğer bu süre içerisinde eş bulamazsanız başta belirlediğiniz istediğiniz bir hayvana dönüştürülüyor ve doğaya salınıyorsunuz. Eğer uygun bir eş seçerseniz şehirde yaşamaya başlıyorsunuz. Yalnızca evli olanların “şehirli” olabilmesi evlilik kurumuna aristokratik bir anlam atfedildiğini gösteriyor.

Baş karakter David, uzun yaşadıkları ve ömür boyu üreyebildikleri için bir ıstakoz olmayı seçiyor. Fakat bu otelde eşleşmek hiç de kolay olmuyor; çünkü seçeceğiniz eşin karakteristik bir özelliği sizinkiyle uyuşmak zorunda. Örneğin burnu durduk yere kanayan bir kadınla birlikte olmanız için sizin de burnunuz durduk yere kanıyor olmalı veya duygusuzsanız partnerinizin de duygusuz olması gerekiyor. Otelde düzenlenen çeşitli uygulamalarla çift olmanın önemine sürekli vurgu yapılıyor, yalnız olunca yemek yerken boğazınızda bir şey kalırsa ölebilirsiniz ancak yalnız olmazsanız sizi kurtaracak bir eşiniz olur. Verilen bir başka örnek ise eğer yalnız bir kadınsanız her zaman tacize/tecavüze maruz kalabileceğinizdir.

Otel ziyaretçilerinin mastürbasyon yapması yasak, mastürbasyon yaptığı öğrenilen ziyaretçilerin elleri ekmek kızartma makinesinde kızartılıyor. Mastürbasyonun yasak olmasındaki amaç, cinsel arzularını gidermelerini engelleyip eş bulma isteklerini artırmak. Otelin kadın görevlileri, ziyaretçilerin cinsel isteklerini sürekli kılmak ve eş bulma sürecini hızlandırmak için onları ara ara ziyaret edip cinsel arzularını artırıyorlar. Başrolde hüzünlü ve sakin bakışlarıyla, köpeğe dönüştürülen ağabeyiyle birlikte otele giren David (Colin Farrel) başta olmak üzere tüm karakterler bu sistemi hiç sorgulamadan söylenenleri yerine getiriyor. Bu durum biz izleyicilere, normların biz onları sorgulamadan gündelik hayatımızda nasıl yer ettiğini düşündürüyor. Tabii filmde bazı karakterlerimiz açısından, hayatını insan olarak sürdürebilmek için eş bulmaya giden her yol mubahtır. Böylece dürüst olmayan temeller üzerine inşa edilmeye çalışılan ilişkiler görüyoruz, bu da bana kalırsa günümüz ilişkilerinin yozlaşmasına bir eleştiri olarak anlaşılabilir.

Elbette bekarlığın yasak olduğu sistemi karşısına alan, kendilerine ayrı bir yaşam alanı çizmeye çalışanlar da olacaktır. Eş bulma macerasına daha fazla devam edemeyen David’in otelden kaçmasıyla birlikte filmin ikinci kısmına giriş yapıyoruz. Otelden kaçan yalnız gezenlerle yolu kesişen David’in hayatı bambaşka bir yöne gitmektedir. Bu aykırı dünyada romantik veya cinsel ilişki yasaktır ve cezası vardır, mastürbasyon serbesttir. Yalnız başına dans edilir, bu yüzden de yalnızca elektronik müzik çalınır, burada hâkim toplumsal davranış şekli bireyciliktir. Bir aradasın ama yalnızsın, hayatın tehlikedeyken bile yalnız başına halletmek zorundasın. David burada kendisi gibi miyop bir kadınla romantik ilişki yaşamaya başlar, gizli gizli yürüttükleri ilişkilerini belli etmemek adına kendi aralarında bir beden dili geliştirerek anlaşırlar. Bu kısmın etkileyici sahnelerindendir, baskının olduğu yerde sevginin gücünü gösterir adeta. David ile ilişki yaşayan isimsiz kadın aynı zamanda hikâyenin anlatıcısıdır, izlerken sık sık onun sesinden filmin açıklamalarını dinleriz. Bu gizli aşkın ortaya çıkmasıyla kadın gözleri kör edilerek cezalandırılır, iki aşık bir şekilde oradan kurtulmanın bir yolunu bulup kaçarlar. Film, David’in eline bir bıçak alıp bir restoranın tuvaletinde bıçağı gözüne doğrultmasıyla sona erer, finali seyircinin hayal gücüne ve yorumuna bırakılmıştır. David aşkı için kendini kör edecek midir ya da filmin bu sahnesinde verilmek istenen mesaj nedir diye sorguluyoruz.

Lanthimos bizi çift olmanın zorunlu olduğu bir dünyadan yalnız olmanın zorunlu olduğu bir dünyaya sürüklüyor. Birbirinin tam zıttı dünyalar yaratarak modern ilişki anlayışını iki farklı uç örnekle yalın bir şekilde aktarıyor. Oldukça iyi seçilmiş müzikleri, karakter ifadeleri, renk seçimleri, izleyiciye de film boyunca gergin bir ruh hali yansıtıyor. Bütünsel olarak ele alındığında yönetmenin seyirciye bir ikilemi göstermek istediği ve bunu yer yer de ironi yaparak sorunsallaştırdığı görülüyor. Filmin alt metninde tartışılan, sorgulatılan sosyolojik ve felsefi birçok konuya rastlıyoruz. Aşık değilken hayvana dönüşmemek için eş seçenler ve yalnız gezenlerin arasında birbirlerine aşıkken aşık değilmiş gibi davrananlarla yazının başındaki ifadeye gidiyoruz:

Bir şey hissetmediğiniz halde hissediyor gibi yapmak mı zordur yoksa bir şey hissettiğiniz halde hissetmiyor gibi yapmak mı?

Erkeklerin “feminizm” kelimesiyle derdi ne?

0

Çoğu erkek cinsiyet eşitliğini desteklemekle birlikte, (yine bu erkeklerin) çoğu da feminizm kelimesini itici ve negatif bulmaktadır. The Guardian gazetecisi Martin Daubney, hareketin yeniden markalandırılma zamanının geldiğini söylüyor.

Açık konuşalım. Feministlerden nefret etmiyorum ve feminizmin savunduğunu düşündüğüm şeylere –cinsiyet, cinsellik veya ırka bağlı olmaksızın eşitlik ve seçim özgürlüğü– aktif bir şekilde tapıyorum. Ben bir mizojinist (kadın düşmanı), seksist (cinsiyetçi) ya da faşist (radikal milliyetçi) gibi diğer korkunç “istler”den değilim.

Hayır, feminizme karşı çıkmam tam da (hareketin) feminizm diye adlandırılması yüzünden.

21. yüzyılın cinsel politikasının anında etkileşimli, giderek düşmanca olan sözcüğü, bana göre kocaman bir olumsuzluklar anıtı: kadın ve erkeğin etkileşimiyle alakalı kötü olan her şeyi tanımlayan bir paratoner.

Çoğu modern toplum dilleri içerisinde (ki buna Türkçe de dahil) F-kelimesi gibi pek az kelime, erkeklerde (ve ilginç bir şekilde çok sayıda kadında) ani, güçlü ve genellikle olumsuz tepkiler aşılamaktadır.

Ama neden? “Irkçılık” otomatik olarak tüm beyazları rencide etmez. “Ateizm”, tüm Hıristiyanlar, Yahudiler, Müslümanlar, Hindular veya Budistleri kızdırmaz.

Kimisi radikal feministlerin -feminazi olarak da etiketlenen- feminizmi saptırdığını söyler.

“Bütün erkekler tecavüzcüdür” sadece bir kez söylenmiş olsa da söz ağızdan çıkmıştır artık bir kere ve ne yazık ki, çoğu insanın da hatırladığı tek feminist “ses” oldu.

Feminizm, olumlu bir hareket olmaktan yoksun ve dahası kötü bir tutum haline mi geldi?

Bunu düzgün bir görsel metafor haline getirmek zorunda kalırsam, “feminizm” kelimesini duyduğumda, gürültülü bir şekilde devrilen bir kale kapısı görüyorum. Psikolojik olarak, miğfere uzanıyorum.

Feminizmim seksi olması amaçlanmadı elbette fakat kelime olarak şu sıralar bir ereksiyon sorunu yaşıyor.

Gerçekten, gerçekten böyle hissetmemeyi isterdim. Ancak feminizm, feminizm olarak adlandırıldığı sürece, ruhumdaki küçük, karanlık bir parça onun mesajına sonsuza kadar direnecektir.

İşte bu yüzden feminizmin yeni bir adı olması gerektiğini düşünüyorum.

Neden negatif çağrışımları olan diğer yorgun markalar gibi yeniden markalaştırmıyor, yeniden kurmuyor, yeniden yüklemiyoruz?

Günahlarımın kefareti olarak, zehirli markalar hakkında her şeyi biliyorum. Yedi buçuk yıl boyunca, birinin sözde başkanıydım.

2003-2010 yılları arasında, kuşkusuz İngiliz feminizminin ezeli düşmanı “Dolu Delikanlı Dergisi (Lad’s Mag Loaded)”ni yayına hazırladım ve satışlar bozulduğunda dergiyi üç kez yeniden başlatmak benim görevimdi.

Bunun üzerine çok fazla zaman, para ve çaba harcadık ve binlerce erkekle konuştuk. Ve hiçbiri işe yaramadı.

Gece saat 4 anların ardışıklığında nihayet bana ışık geldi: sorun, “dolu” olarak adlandırıldığımız şeydi. Çok bagajlı bir markaydık, sarsılmaları imkânsızdı. Hayranlar bizi severdi, bizim (çoğunlukla feministler) eleştirmenler nefret ve acımasızca bize (ve çoğunlukla şahsen bana) saldırdı – ve bu ikili asla ortak bir nokta bulamayacaktı.

Bu nedenle, çekirdek taraftarlarımıza seslenmek ve feministleri rahatsız etmek için, “daha dolu” hale geldik – bu, kendi kendini gerçekleştiren bir kehanetti. Bundan daha büyük olmalıydık.

Garip bir şekilde feminizm aynı kavşaktaydı. Feminizm ötekilere adapte olup onları kucaklıyor mu? Yoksa buna karşı direniyor mu ve halkın katılımının azaldığını görüyor mu?

Yoksa çok cüretkâr seçeneği mi kullanıyor – ve yırtıp atıp tekrar mı başlıyor?

İkincisi söz konusu olduğunda, bu yeni kelime ne olmalı?

Alternatifler daha önce tartışıldı. Cinsçilik? Çok yavan. Kadıncılık? Çok kadınlaştırıcı. Hanımcılık? Kesişimsellik? Eşitlikçilik? Uyumadın mı hâlâ?

Umutsuzluk içinde, İngiltere’nin önde gelen feministlerinden biri olan Southbank Merkezi Sanat Yönetmeni olan bir arkadaşıma, Jude Kelly, telefon etmeye karar verdim.

Baba olmam ve Jude’un “Erkek Olma Festival”inde (Being A Man Festival) bir komite üyesi olarak çalışmam ve “Dünya Kadınları Festival”ine (Women of the World Festival) sıradan katılımcı olarak katılmam sağolsun, “dolu” günlerimden beri feminizme yönelik – hâlâ işlek olan- inatçılığımı yumuşattı.

Ama yine de yeni bir adı gerektiğini düşünüyorum. Belki de şaşırtıcı olmayan bir şekilde Jude kabul etmiyor.

“Feminizm, Süfrajet gibi, mücadeleyle ilişkili bir kelimedir ve bu nedenle çatışma ile bağlantılıdır” diyor.

“Ve Süfrajet gibi, kelime(nin anlamı) kutuya koyulup kaçırılıyor. Ancak eğer sevinçle kadınlar için eşitliğin 21. yüzyılın işi olduğuna inanmak istiyorsak, tüm erkekler feminist olmalı.”

“Öyleyse, kesinlikle lehimize dönebilecek bir sözcük olduğunu düşünüyorum.”

“Başka hangi kelime var? Onları denedik. Ancak, bu konu özellikle kadınlarla ilgili olduğunda eşitlik konusunda genel bir yorum yapamazsınız.”

“O zaman bence de kelimeye sadık kalmalıyız ama erkekleri de adapte etmeliyiz.”

Bu “eğer erkekler feminizmi kucaklarlarsa, feminizm sorun olmaktan çıkar” açısı tipik bir “feminist” yanıtı olarak tipik vuruşunu yapıyor.

Ve “Süfrajet” – Latince “oy vermek” anlamına gelen suffragium kelimesinden türemiş ve zaten kadınlara özel bir kelimeye ihtiyacımız olmadığını kanıtlamıştır.

Hayır, kendi görüşümde duruyorum: Bence, vaaz edilmiş/dönüştürülmüş iç tapınağının dışındaki bir pazara başvurmak için feminizmin yeniden adlandırılması, yeniden markalanması, yeniden paketlenmesi –artık ne derseniz deyin– gerekiyor.

O zaman dünyanın en iyi reklamcılarına ve yaratıcılarına meydan okuyorum. Göreviniz feminizmin yeniden konumlandırılması ve hedef kitleniz erkektir; asla Twitter kullanmayan veya Gaia’yı okumayan (küçük bir çevirmen eklemesi, orijinali ‘the Guardian okumayan’dır :)) erkek işçi sınıfı dâhil.

Feminizm için bizi bir iPhone’u veya yeni Jag’ı arzuladığımız gibi ağlatın. Çoğu erkek hayatlarında buna ne kadar ihtiyaç duyduklarını bilmiyor ancak insan ırkının uyumlu geleceği ona bağlı.

Bu arada “dolu” kelimesini yeniden isimlendirmedik. Dergi serüvenimizin de ilgisizlikten yavaşça bitmesine rağmen hala dingin günlerimiz kimileri tarafından sevgiyle hatırlanıyor.

On yıllar içinde feminizm konusunda aynı şey söylenecek mi?

Kaynak: The Guardian

Kepler uzay aracı, yakıtının azalmasıyla kaçınılmaz sona yaklaştı

0

Yıldız ve gezegenlerini bulmakla görevli Kepler Uzay Aracı, tüm yakıtını tüketti.

Dünya yörüngesinin 154 milyon km uzağında olan Kepler Uzay Teleskobu, dokuz yıllık uçuşu sırasında mekanik arızaların, kozmik ışınların ve uzayda karşılaşacağı pek çok tehlikenin üstesinden geldi. Bu uzun ve zorlu yolculukta Dünya’ya muhteşem fotoğraf ve veriler gönderen Kepler, artık görevinin sonuna gelmeye hazırlanıyor. Uzay aracının yakıtının tükendiğini belirten Kepler ekibi, birkaç ay içinde Kepler’e veda edeceğimizi duyurdu.

Kepler’in ana görevi, Güneş’e benzer yıldızlarda bizim gezegenimize benzer yaşanabilir gezegenler aramaktı. 2013 yılında arızalandığı duyurulan Kepler, bu hasar sonrası tek hedefe odaklanma özelliğinde sıkıntı yaşamaya başlamıştı. Yine de çalışmalarına devam eden Kepler, her üç ayda bir uzay aracının konumunu Dünya’ya doğrultarak verileri gönderiyordu. NASA’ya göre bu şekilde 10 kez yer konum belirlenecek ve aracın yakıtı tükenecekti. Kepler, bu konuda insanlığa verebileceği en iyi çabayı göstererek 16 kez veri göndermeyi başardı. Kepler, bu ay 17. kez konumunu değiştirecek ve muhtemelen bir sonraki veri gönderme çabasında yakıtını tamamen tüketmiş olacak.

Daha önce beklenenden çok daha iyi performans gösteren Kepler, düşük bütçeli bir proje olmasına rağmen muhteşem çalışmalara imza attı. Kepler ekibi, kalan zamanda mümkün olduğu kadar çok bilimsel içerik toplamaya devam edecek. Yakıtının bitimine az kaldığında ise, Dünya’ya döndürülecek ve elde edilen verilerin ulaştırılması sağlanacak. NASA, misyonu net bir şekilde sona erdirmek için bir rota belirlemeli ve son bir manevra için yakıt ayırmalı.

Teleskoplarımız Yaşlandı

Hem Kepler hem de Hubble, yolculuklarının sonuna gelmeye başladılar. Hubble, yakın yörüngemizde olduğu için pek çok güncelleme almayı başarmış olsa da, artık 28 yaşına bastığını ve yerine yenilerinin gelmesi gerektiğini hatırlamamız lazım. Bunun için çalışmalar yapan NASA, James Webb Uzay Teleskobu ile çok daha uzakları daha net görmemizi sağlamak için çalışıyor.

Kapak Görseli | Alıntıwebtekno.com | Kaynakphys.org |

Fatih Ormanı’nda yapılaşmaya yönelik projeye mahkeme kararı!

0

Fatih Ormanı’nda yapılaşma açmaya yönelik olarak hazırlanan “Uzun Devreli Gelişme Planı”, mahkeme tarafından verilen kararla durduruldu.

Yapılaşma açmaya yönelik olarak hazırlanan proje, mahkeme kararıyla durduruldu.

Kuzey Ormanları Savunması tarafından Doğuş ve Bilgili Holding’e karşı sürdürülen mücadele, mahkeme kararı ile yürütmesi durduruldu. “Parkorman” adı altında Fatih Ormanı’nı yapılaşmaya açmaya yönelik hazırlanan “Uzun Devreli Gelişme Planı”, nazım imar planı ve uygulama imar planının mahkeme tarafından durdurulması ile, projede yasal bir dayanak noktası kalmadı.

Kuzey Ormanları Savunması, orman içerisindeki yapılar yıkılarak; yaban hayata bırakılması gerektiğini söylediler.

Kuzey Ormanları Savunması, Orman Bakanlığı’nın mahkeme kararını dikkate alarak, tabiat parkı kararının iptal edilmesi gerektiğini söyledi. Fatih Ormanı’ndaki çitlerin kaldırılarak, orman içerisindeki yapılar yıkılarak; yaban hayata bırakılması gerektiğini vurguladılar.

Duyurunun tam metni şu şekilde:

Sevgili İstanbul Halkı

Kuzey Ormanları’nı savunanlar Fatih Ormanı’nı yağmacı inşaat sermayesinden korumayı başardılar. Zafer Fatih Ormanı sincabınındır.

“Parkorman” adı altında Fatih Ormanı içine villalar, çarşı, 50 bin kişilik bir stadyum, kapalı spor salonları, otoparklar yapmak isteyen Doğuş ve Bilgili Holding’e karşı mücadelemizde önemli bir yasal kazanımla yeni bir aşamadayız.

Fatih Ormanı’nı yapılaşmaya açmaya yönelik olarak hazırlanan Uzun Devreli Gelişme Planı, nazım imar planı ve uygulama imar planının mahkeme kararı ile yürütmesi durduruldu. Bu gelişme ile Serdar Bilgili ve Ferit Şahenk’in Fatih Ormanı’nı eğlence parkına çevirme projelerini gerçekleştirmek için yasal bir dayanakları kalmadı.

Orman Bakanlığı, bu mahkeme kararını dikkate alarak tabiat parkı kararını da iptal etmeli, Fatih Ormanı’ndaki çitleri kaldırmalı ve orman içindeki tüm yapıları yıkmalıdır. Orman, derhal yaban hayata terk edilmelidir.

Şimdi tekrar söylüyoruz:

Merkezi ve yerel yönetimlerin, onlarla iş ortaklığı halindeki sermaye gruplarının dayatmalarına, mahallelerimize, çalıştığımız alanlara komşu ve kamusal niteliğini korumaktan yana sorumlu olduğumuz Fatih Ormanı’nı tehdit eden firmalara ve rant projelerine geçit vermeyeceğiz.

Kuzey Ormanları’na acımasızca saldırmakta olan iktidar ve beslemesi inşaat ağaları şunu unutmasınlar; Maslak’tan kuşatmaya aldıkları, içinde kanser gibi büyüyen taş ocakları açtıkları Fatih Ormanı, Belgrad Ormanı’nın güneyidir ve “park” değil ormandır. Kuzey Ormanları Savunması Fatih Ormanı’nı yuva edinmiş sincap, tilki, yaban domuzu ve bin türlü güzellikte canlının elini asla bırakmayacaktır. El ele yaşamı savunmak için verdiğimiz Fatih Ormanı mücadelemizi kazandık, bir arada mücadele etmeye devam edeceğiz.

Diren Fatih Ormanı! Diren Kuzey Ormanları!

Kuzey Ormanları Savunması – 23 Mart 2018

“10 Kadın” gücünü müzikle kadın hikâyeleri anlatmak için birleştirdi

0

Londra’da yaşayan müzisyen Canan Sağar’ın öncülüğünde biraraya gelen 10 kadın şarkıcı ve sanatçı “10 Kadın” albümünün altına imzalarını anlattılar. Albümde kadınların acısını, sevincini, aşkını, ayrılığını, göç hikayelerinin yanı sıra erkek egemen sistemlerde gitgide meşrulaştırılan tecavüz ve taciz olaylarının “hayatta kalanı” olan kadınlar da anlatıldı, tüm bunlar dize ve notalara döküldü.

Bu anlamlı albüm, 8 Mart ile birlikte dinleyicilere sunuldu. Projenin başında ise geçen yıl “Kalbim” isimli albümüyle tanıdığımız, Londra’da yaşayan müzisyen Canan Sağar bulunuyor.

Sağar, albüme dair hislerini şöyle anlattı: “Şarkıların gücüne inandık ve böyle çıktık yola. Eski çağ demeyin, bu zamanda da cinsiyet ayrımına evladıyla başlayanları anlattık gözlerimiz nemli nemli. Ayrılmak isteyen kadının aldığı yaraları bereleri, sırtına vuran bütün darbeleri iki dörtlük bir şarkıya döktük. Düşleri kırılan, umutları yok olan kadınların gizlice içinde anneye sığınışını anlattık. İş, ev, çocuk, eş, aile gibi bir haftaya bir yığın sorumluluk sırtlayan kadının çiçekleriyle konuşmasını, hayatın zor ama kadın olunca daha da zor olduğunu anlattık. Aşk halinin erkeğe has olmadığını, kadının Leyla olup çöle düşebileceğini vurguladık, yine yüreğimiz yara yara. Töre ile çocuk gelin (pedofili) olmanın ne demek olduğunu söyledik içimiz kanayarak, biraz da millete çatarak. Çığlık attık şiirden şarkıya dönüşen içinde hüznü de barındıran bir kadının kaleminden. Her kadın biraz yalnızdır, yalnızlığını yaşama özgürlüğüne sahiptir diye seslendik kalbimize dövme misali kazılacak bir şarkıyla. İşte böyle doğmaya sancılandı.”

Albümde adeta bir usta müzisyenler ve sanatçılar geçit töreni var. Albümde kadın hikâyelerine ses ve nefes veren isimler şöyle; İlkay Akkaya, Yasemin Göksü, Adile Yadırgı, Öznur Korkmaz, Yelda Emek, Gurbet Üzgün Demiral, Bergüzar, Şebnem Dönmez, Bahar Sarıboğa, Canan Sağar.

Albümdeki şarkıların kısaca hikayeleri ise şöyle;

Pencere – İlkay Akkaya

Pencere bir göç hikâyesini anlatıyor. Kalanlar ve gidenlerin arasında duran pencereye değiniyor. Yoksulluk, iç savaşlar, kıtlık, katliamlar ve daha bir çok sebepten ötürü zorunlu göç etmek durumunda kalmış kadınların hikâyesine şiir diliyle dokunuyor.

İçimizden Bir Melek – Yasemin Göksu

Melek Güneydoğu’da yaşayan zihinsel engelli bir kadın. Böyle geliyor dünyaya. Büyüyor. Evin yanındaki kulübeye zincirle bağlanıyor. Yıllarca aile fertleri akrabaları tarafından tecavüze uğruyor, sonunda hamile kalıyor ve kimse farkında olmadığı için doğum esnasında ölüyor.


Bu şarkı bir çocuğun dilinden anne için yazılmış. İçinde özlem, hasret, bir sığınak olarak gördüğü anneye duygusal bir sesleniş var.

Çığlık – Öznur Korkmaz

Aycan Saraçoğlu Londra’da yaşayan Kıbrıslı bir şair. Şiiri, bu albüm için armağan etmiş. Bu şiirin içinde kadın var, çocuk var; gecenin bir yarısında kim bilir nerede nasıl çığlık attıklarını vurguluyor.

Kız Çocuğu – Yelda Emek

Bu şarkı erk egemen toplumlarda erkin gücünü ta doğuştan göstermeye başlıyor. Doğan bebek erkek olmayınca kadına erk eşin neler yapabileceğini vurguluyor. Bu şarkı, günümüzde de cinsiyet ayrımını doğmuş bebeğe kadar yansıtan insanların yüzüne bu mevzuyu tokat gibi çarpıyor.


Kadın ayrılmak istediğinde sadece erkin değil; ailenin, akrabaların, en yakın dostlarının, kısacası hemen hemen etrafındaki herkesin darbesiyle karşılaşıyor. Dışlanmalar, damgalanmalar, suçlanmalar derken bütün toplum tarafından kötüleniyor. Bu şarkı bir kadının iç döküşü.

Kadın Olunca – Bahar Sarıboğa

Bu şarkı iş kadınını anlatıyor. Günümüzde çalışan kadınların yükü epey ağır. İş güç, ev işi, çocuklar, eş, çamaşır derken bu kadının düşlerden başka hiçbir şeye zamanı kalmıyor. Kısacası, hayatın kadın olunca daha da zor olduğunu vurguluyor; keyifli bir biçimde.

Yalnızlık Kalbinde Dövme – Şebnem Sönmez

Bu şarkı sözleriyle kendi hikâyesini anlatıyor… Bir kadın ve bir erkeğin hikâyesi.

Gülümser – Bergüzar

Gülümser; töre, çocuk gelin (pedofili), zoraki evlilikler gibi toplumsal yaramızı tüm gerçekliğiyle yüzümüze vuruyor.

Leyla Olmuşum – Canan Sağar

Hep erkeklerin Mecnun olarak vurgulandığı bir toplumda kadının aşkını anlatması da güçtür. Hep erkeğin kadın için, aşkı için neler feda ettiği vurgulanır ya bu şarkı tam tersini söylüyor. Kendi içinde anlatıyor aşkı, ayrılığı, sevdayı…

Görünmez Olmanın Zorlukları

Görünmez olmak neden zor olsun ki? Her yerde “istediğimizi“ yaparız, kimse bizi göremez değil mi? Casper gibi dolanıp dururuz ortalıkta. Çalışmamıza, para kazanmamıza gerek kalmaz. Kalmayabilir belki, peki “aydınlanmaya” gerek kalır mı? Hep birlikte bakalım.

Görünmez olmak, bir merhale gibi sunulabilir belki topluluğa. Nasıl bir topluluk olsun bu? Musa’yı iki dakika bekleyemeyen bir topluluk olsun mu? Musa’nın Firavuna gidip gelip bir şeyler yapıp aynılarını da medyumların yapabildiği bir topluluk olsun mu? Ya da başlarında şeyhin olduğu topluluk olsun.

İnsanın dışı bir şeyler görmek ister. İçindeki (merkezlerindeki) benlikler kişiyi dışsal bir şey görmeye iter, bunun cümlelerini kurar. Dışsallık kötü değil, içteki zaten dışa çıkar bunda kötü bir şey yok zaten. Bedenin kendisi de böyle değil mi? Böyle. Beden, almak ve var olmak ister. Bu onun temel işlevi zaten. Buraya kadar tamam… Birçok olay buraya kadar farklılık gösteriyor, yeme içme, diyetler, sağlıklı olmalar, yoga, meditasyon, tai chi birçok şey bedenin bu işlevine hizmet ediyor ve görünür oluyoruz.

Peki, nasıl görünmez olacağım? Bunu istiyor muyum ki ben? Ben daha çok görünür olmak istiyorum, sosyal medyada binlerce kişi beni takip etsin, bir twit atayım bin tane retwit gelsin, instagramım patlasın çatlasın, beğenen dolsun yorumlar gelsin. Tek bir duygunun kişiyi tetiklediği yer. Şimdi bu duyguyu tutun ve köküne doğru inmeye çalışalım. Birkaç alet edavata ihtiyacımız olacak. En az bir kazma ve kürek lazım bu işte.

The Enchantress by TalonAbraxas

Görünür olmak isteyen, bilinmek isteyen “ego“ bunun dışına bakın. Tamamlanma duygusuna, buradaki güvensizliğe bakın. Sonra da düşünceye bakın, entelektüel egoya bakın. Var olmama hissi bile kişiyi strese sokar, basar. Neden basar? Çünkü buradaki bedenlenme ihtiyaçları dışında görünmez olmak, sadece ihtiyacın için görünür olmak bedenin alamaması demektir, benliklerin kuruyup gitmesi demektir, bu da senin illüzyonda gördüğün şeyin ihtiyaçlarına göre sıralanması demektir. Bunu varlık nasıl ister?

İstemeyi bile bir fikir olarak yaşatmamız lazım. Bu hayat, senin kendi varlığının nedenselliğine, ihtiyacına göre şekil aldı. Dönüp durduğun spiral içindeki hayatlarından ihtiyacını süzebildin mi? Bu fikri yaşatmak için, kendimizdeki dışsal sonuçlara bakalım. Bu her neyse şu an yaptığımız şey bizim ihtiyacımız mı? Varlığımın ihtiyacı ne? Kendini gözle, dışarıdan bak, ne yapıyor bu beden? Kasları nasıl, duruşu nasıl, ne istiyor, kim neyi istiyor? Ben nasıl bir fikirim?

Görünmez olmak, ihtiyaçların belirginleşmesiyle oluşur. Şu anda ihtiyaçlarımız net midir? Bilinen bedensel ihtiyaçlar demiyorum daha derindeki görünmez olanı önümüze alalım diyorum.

Yolda, yolculukta bizden bize. Ayrı gayrı da yok, ben size diyeceğim siz bana diyeceksiniz. An’ın içindeki ihtiyacı objektif vermeye.

Gül suyu ve faydaları

1

Gül suyu çok tercih edilen geleneksel bir içeriktir. Bu şaşırtıcı bileşen, cilt bakım yöntemleri için vazgeçilmez bir öğedir. Aslında gül suyunun geleneksel olarak kullanımı, Roma İmparatorluğu’nun kurulmasından öncesine kadar uzanıyordu. Gül suyunun Kleopatra’nın güzellik ürünlerinden biri olduğu, ayrıca yüz temizliği ve vücut banyosu için gül suyu ve gül yaprakları kullandığı biliniyor.

Gül Suyu Nedir?

Gül suyu, gül yapraklarının buhar ile damıtılmasıyla elde edilen bir üründür. Ortaçağ da dahil olmak üzere binlerce yıldır gül suyu kullanılmıştır. Şimdilerde İran’da ortaya çıktığı düşünülüyor. Geleneksel olarak hem güzellik ürünlerinde hem de gıda ve içecek ürünlerinde kullanılmaktadır. Genellikle aşk ve romantizm sembolü olarak kullanılan güller, vücudunuzun sağlığını korumak ve bakımını sağlamak için de çok yararlıdır. Gül suyu özellikle cilt, yüz ve saç sağlığını korumak için çok iyi içeriklere sahiptir. Gül suyu, tahrişten koruyan antiseptik ve antibakteriyel özellikler içerir.

Gül Suyu Cilt Sağlığı İçin Çok Yararlıdır

Gül suyu, zengin antioksidan içeriği sayesinde çok yönlü bir doğal üründür. Gül suyu cildinizi rahatlatır, yumuşatır ve nemlendirir. Gül suyunun çok yönlülüğü, her cilt tipinin ihtiyaçlarına göre çeşitli bileşenlerle kombine edilmesini sağlar.

Gül Suyu Cildi Temizler, Arındırır ve Yapısını Korur

Çoğumuz cilt temizliğinin önemli olduğunu biliyoruz. Önce cildi temizlemeli, ardından tonik ile arındırmalı ve son adım olarak da nemlendirici uygulamalısınız. Ancak genellikle tonik bölümünü ihmal etme eğilimindeyiz. Çoğu insanın farkında olmadığı şey tonik kullanmanın, aslında cilt bakım rutininin en önemli kısımlarından biri olmasıdır. Tonik, kir kalıntılarını temizlemeye yardımcı olur, cildinizi nemlendirme için çok iyi şekilde hazırlar. Düzenli olarak uyguladığınız cilt bakım seremonisine gül suyu ekleyerek kirlerin cildinize nüfuz etmesini önleyebilirsiniz.

Gül Suyu Cildi Nemlendirir

Toniklerle ilgili yaygın bir yanlış anlaşılma söz konusudur. Tonik cildinizi kurutmaz. Özellikle saf gül suyu gibi doğal ve hafif bileşenler kullanıyorsanız bu doğru değildir. Gül suyu, gözeneklerinize yerleşerek hafif nemli yapısıyla, cildi ferahlatmaya yardımcı olur. Cildinizin dokusunu iyileştirmeye gelince, muhteşem bir etkisi vardır. En iyi yanı, cildinizin nemi azaldığında ve kuruduğunu hissetmeye başladığınızda yanınızda taşıdığınız gül suyu spreyini cildinize püskürtebilir ve nemini geri kazandırabilirsiniz.

Gül Suyu Göz Altı Torbalarını Azaltır

Gül suyu, iltihaplanmayı önleyici ve soğutma özellikleri sayesinde, cildinizin yenilenmesini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda gözlerinizin altındaki şişlik ile baş etmeyi de kolaylaştırır. Soğuk gül suyunu iki parça pamuğa döküp, bu pamukları gözlerinizin özellikle altına yerleştirebilir ve birkaç dakika bekletebilirsiniz. Pamukları kaldırdığınızda şişkinliğin azaldığını göreceksiniz.

Gül Suyu Hassas Ciltleri Yatıştırır

Gül suyunun doğallığı ve hafifliği hassas cilde mükemmel uyum sağlar. Gül suyu , kızarıklık ve tahrişe karşı yardımcı olur.

Gül Suyu Yaşlanmayı Yavaşlatır

Sert kimyasallar, stres, sağlıksız bir yaşam tarzı, kimyasal yüklü ürünler kullanılması ve güneşin zararlı UV ışınlarına maruz kalmanız nedeniyle cildiniz daha hızlı yaşlanır. Tüm bu olumsuz faktörler, cildinize zarar veren serbest radikallerin oluşumuna yardımcı olur. Gül suyunun yüksek antioksidan içeriği, serbest radikalleri nötralize ederek ve cildinizi sağlıklı tutarak bu olumsuzluklarla baş etmeye yardımcı olur.

Gül Suyu Cilt Sorunlarını Giderir

Egzama veya sedef hastalığı gibi çeşitli cilt rahatsızlıklarınız varsa tam gül suyu size yardımcı olabilir. İçeriğindeki soğutma özellikleri, iltihap giderici (antienflamatuvar) özellikleri ile birleştiğinde, bu gibi cilt koşullarının neden olduğu tahriş ve kızarıklığın hafifletilmesine yardımcı olur.

Gül Suyu Cildinizi Yeniler

Çantanızda tam gül suyu spreyi taşımak, cildinizin gün boyunca tazelendiğini ve yenilendiğini hissetmenizi sağlamak için en iyi yoldur. Gül suyu cildinizi nemli tutmaya yardımcı olur, aynı zamanda cildinizin uzun süre taze kalmasını sağlar ve makyaj sabitleyici olarak da çalışır.

Gül Suyu Nasıl Üretilir?

Aşkın simgesi olan gülün pek çok çeşidi bulunmaktadır. Gül suyu üretiminde Rosa Damascena tercih edilmiştir. Biz bu çiçeği Isparta gülü adıyla biliyoruz. Isparta gülü yoğun bir kokuya ve güzelliğe sahiptir. En önemli özelliklerinden biri ise senede bir kere hasat veriyor olmasıdır. Mayıs ayında toplanan güller, olabilecek en kısa sürede işlenmeye başlanır.

Dünyada Isparta gülü iki bölgede yetiştirilir. Türkiye’de Isparta ve Bulgaristan’da Kazanlık, Rosa Damascena’nın cennetleri sayılabilir. Isparta’da yaklaşık 20 bin dönümlük bir alan üzerinde senede ortalama 10 bin ton Rosa Damascena mahsul verir. Buradan tüm Dünya’ya gül ürünü ihraç edilir. Gül suyu ve gül yağı birçok kozmetik ürününde ve parfümde kullanılmaktadır. Isparta’da gül fabrikası ilk kez, Atatürk’ün direktifi ile, 1935 yılında açılmıştır.

Mayıs aylarında açmaya başlayan Rosa Damascena Haziran ayının ortalarına kadar mahsul vermeye devam eder. Sabah erkenden gül bahçelerinde çalışma başlar. Toplanan güller, özel kendir çuvallara yerleştirilir ve satış işleminden sonra zaman kaybetmeden, direk fabrikalara gönderilir. Fabrikaya ulaşan güller deforme olmamaları için kendir çuvallardan çıkarılır. Gül suyu elde etme işlemi, ürün fabrikaya ulaştıktan sonraki 6 saat içinde başlar. İşlem 1 saatten fazla sürer. Üç tonluk kazanlara, 1.5 ton su ve 500 kilogram gül yaprağı koyulur. Isınan buharla beraber, gül suyu damıtma işlemi başlamış olur. Gül suyu, doğal gül yağı içerir.

Geriye kalan gül posası çöpe gitmez ve işlem bittikten sonra tekrar gübre olarak kullanılmak üzere saklanır. Rosa Damascena’dan elde edilen gül suyu ve özellikle gül yağı tüm Dünyaya dağıtılmaktadır.

Kaynaklar:
https://www.medicalnewstoday.com/articles/320216.php
http://www.gulsha.com.tr/hikayemiz/
http://www.stylecraze.com/articles/rose-water-skin-benefits/#gref

Mühendisler söyleşide buluşuyor: Şeker fabrikaları neden özelleştirilemez?

Mühendisler, mimarlar, plancılar, Politeknik Bilim Teknik Kent Emek Söyleşileri’nin 5’incisinde özelleştirilmek istenen şeker fabrikalarını, tarımda kamusal üretimi ve nişasta bazlı şeker tartışmasını detaylarıyla konuşacak.

Politeknik Bilim Teknik Kent Emek Söyleşileri 5. etkinlikle devam ediyor. Bu kez söyleşi gündemi, özelleştirilmek istenen kamuya ait şeker fabrikaları ve tarımda kamusal üretimin bugüne nasıl getirildiği olacak. 22 Mart Perşembe saat 19:30’da Kimya Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde yapılacak söyleşide, şeker fabrikaları, şeker üretimindeki kotalar, fabrikaların bulunduğu bölgeye ve üreticilere etkileri, nişasta bazlı şeker ve halk sağlığına etkileri gündem olarak tartışılacak.

 Etkinliğe, ziraat mühendisi Doç. Dr. Ertuğrul Aksoy konuşmacı olarak katılacak.

Tüm meslektaşlarımız, mücadele dostlarımız etkinliğe davetlidir.

Politeknik

22 Mart Perşembe 19.30
Kimya Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi

Adres: Bahariye Caddesi, Yeğiner Apartmanı No: 37 B Blok K:4 D:7 Kadıköy

iletişim: 0 505 269 52 11

2.5 milyon ışık yılı uzaklıktaki Andromeda Galaksisi’ne aslında 23 yılda ulaşabiliriz

0

Andromeda Galaksisi, Samanyolu Galaksisi’nin kardeşi olarak geceleri uzayda bizleri karşılıyor. Teorik fizikçi Michio Kaku, bu galaksiye gitmeye karar verdiğimizde, yolcuların planladıklarından çok daha kısa sürede varacağını açıkladı.

Bizden 2.5 milyon ışık yılı uzaklıktaki Andromeda Galaksisi’ne gitmek istesek ve aracımız da ışık hızında hareket edebiliyor olsa, bu galaksiye kaç yılda ulaşırız? İlk başta “bu ne biçim soru” gibi bir ifade kullanabilirsiniz. Çünkü ışık hızıyla gittiğimiz için bu galaksiye 2.5 milyon yılda ulaşırız. Bu noktada çok önemli bir şeyi kaçırıyorsunuz. Işık hızı o kadar yüksek bir hızdır ki zaman bile farklı akar. Bu yüzden, ışık hızında seyahat ettiğinizde zaman sizin için normal aksa bile, gerçekte çok daha uzun yıllar geçer.

Teorik fizikçi Michio Kaku, “Geleceğin Fiziği” ismiyle yayınladığı kitapta, ışık hızı ile seyahat etme kavramı için çok önemli bir bilgi sundu. Biz dünyadaki insanlar için 2.5 milyon yıl sürecek bu yolculuk, ışık hızında ilerleyen uzay aracının içindeki insanlar için yalnızca 23 yıl sürecek. 23 yıl çok uzun bir süreymiş gibi gelebilir, ancak bize en yakın yıldız sistemine değil, en yakın galaksiye gidiyoruz. Bu yolculuğumuz bize en yakın yıldıza olsaydı, çok daha kısa sürede ulaşabilirdik.

Bu hıza ulaşacak uzay aracı var mı?

Bu hıza ulaşmak pek çok kişi için imkansız gelebilir, ancak aslında bunu düşünen pek çok insan var. Kaku’ya göre ramjet füzyonu sayesinde 1000 tonluk ramjet motorunun saniye kare başına 9,8 metrelik bir ivmeyle bir yıl içinde, ışık hızının yüzde 77’sine ulaşması sağlanıyor. Bunun anlamı, Dünya’da hissedilen kütle-çekim ivmesi ile bir yıl içinde ışık hızına önemli ölçüde yaklaşabiliyoruz. Zaten ışık hızına ulaşmamıza gerek yok, bu hızlar bile bizim için yeterli olabiliyor.

Ramjet füzyonunun çalışma mantığı, uzayda her yerde bulunan hidrojen gazını sıkıştırıp elektrik ve manyetik alanlar ile ısıtarak hidrojeni helyuma çevirince oluşan füzyon. Bu işlemi yapan bir başka motor söyleyebilirim. Güneş de yakıtı olan hidrojeni helyuma çevirerek bizlere enerji aktarabiliyor.

Bunu çoğumuz göremeyecek olsa da, bu hızlara ulaşarak zamanla kendi galaksimizi ve sonrasında diğer galaksileri kolonileştirebiliriz. Bu motorlar çok yüksek ağırlıkları tek seferde taşıdığı için devasa koloni gemileri inşa edebilir, tek seferde binlerce insanı bir başka galaksiye gönderebiliriz. Bu sahneleri filmlerde görmeye alışık olsak da gerçek fiziğe göre böyle bir şey mümkün.

Kaynakseyler.eksisozluk.com | Alıntıwebtekno.com |

Daha çok tanınmayı hak eden “kayıp” 10 kadın müzisyen

Diğer sanat dallarında olduğu gibi müzikte de kadınlar her zaman hak ettikleri yerde veya fırsatlar içinde değiller. Dengesizlik son on yılda bazı gayretli tarihçiler ve LucyO’Brien’ın ‘She Bop and Anna Beer’s Sounds and Sweet Airs: The Forgotten Women of Classical Music (She Bop ve Anne Beer’in Sesi ve Taze Hava: Unutulan Klasik Müzik Kadınları)’ kitabı gibi kitaplar tarafından düzeltilmeye başlandıysa da dışarda hala daha çok tanınmayı hak eden bir sürü harika kadın müzisyen var.

Dünya Kadınlar Günü’nü kutlamak adına işte size hiç duymadığınız kadın müzisyenlerden 10 tanesi…

Sharon White – DJ

Sharon White, kariyerine New York Radyosu’nda DJ olarak başladı. Bir arkadaşı ona 24.sokakta bir kulüpte çalmayı teklif ettiğinde bu ne kadar zor olabilir ki diye düşündü.

Daha sonraları Red Bull Müzik Akademisi’nde konuşan Sharon White şunları demişti: “Gençken ve hayatta istediğiniz her şeyi yapabiliyorken, gerçekten korkunuz olmuyor. Dinleyicinin birden gelen tepkisinin içinde kalacağımı kim bilebilirdi?

O zamanlardan itibaren White, farklı kulüplerde düzenli olarak konser verdi ve Studio 54, Palladium, The Garage, The Roxy, The Limelight, The Pavillion ve The Saint gibi kulüplerde çalarak mekanlarda yer edinip, dans pistinde bir öğrenci (kısa süre sonra usta) oldu. Sonraki mekanı New York Giants’ Stadyumu’nunkinden daha güçlü bir ses sistemine sahip olan, Leonard Bernstein veya Freddie Mercury gibilerin saygılarını göstermek adına DJ kabininde gezinmiş olabileceği çok büyük bir mekan oldu.

Halihazırda bulunan, öncü nitelikte çalışmalarının yanı sıra White Billboard’ta çalışan ilk kadın muhabirdi ve daha sonraları Motown, RSO, Profile ve Polygram gibi plak şirketleri için çalıştı.

Lara Logic – saksafoncu

Lara Logic X-Ray Spex , 1977

İngiliz Punk dünyası yeterince ünlü kadına sahip, fakat daha az ünlü ve temel taşlardan biri olan Lara Logic, asıl ismi Susan Whitby, 1960’ta doğdu. Poly Styrene’nin özgün grubu X-Ray Spex üyesiydi, fakat çıkış albümleri olan Germfree Adolescents’i kaydetmeden önce grup yağmalandı. Lara daha sonra müzik grubunun başka bir üyesi tarafından kendi saksafon aranjmanlarını kullanıldığını söyledi.

Lara punk olayını seviyordu, “Bu etiketleri ve sınırları aşan, aseksüel bir hareket; bu punk ruhunun gerçek tarafı.” ve X-Ray Spex’ten sonra kendi grubunu kurdu, ilk post-punk hareket olarak sayılan Essential Logic grubu. Kendi adını taşıyan single’la ve daha birçok single’larla beraber, Beat Rhythm News adında bir albüm yaptılar. Logic ayrıca deneysel bir pysch grubu olan The Red Krayola grubunun içindeydi ve The Raincoats, The Stranglers ve Boy George’a benzeyen gruplar için çaldı.

Pedigree Charm (grup dağılmadan önceki ikinci Essential Logic albümü olarak biliniyor) adlı solo albümü çıktıktan sonra, 1980’lerde müziği bırakarak Hare Krishna hareketine katıldı. 2003’te Amerika menşeili Kill Rock Stars,” Fanfare in the Garden” adındaki Essential Logic seçkisini çıkardı.

Sha-Rock- rapçi

Sha-Rock hip hop tarzının ilk günlerinde vardı, grubu “Funky 4 + 1” (kendisi +1’di) kayıt sözleşmesi yapan ve Amerika televizyonlarına, Saturday Night Live programının bir bölümüne Blondie’nin seçimiyle misafir grup olarak çıkan ilk rap grubuydu, programda That’s The Joint şarkılarını çaldılar.

Sha-Rock’ın rap stilinin, Run-D.M.C grubunun DMC’sini (Darryl McDaniels) şekillendiren bir etkisi oldu ve oluşturduğu çevre sayesinde DMC’yi bu camiada uçurdu. Daha sonraları DMC, Sha-Rock için “Baş döndürücü uyakları vardı ve bunlar tüm rapçilerinkinin yüzde seksen beşinden daha iyiydi. O bir tarz değiştirici, benim hayatımı değiştirdi” demişti.

Sha-Rock rap savaşlarına girmekten çekinmedi, Grandmaster Flash & The Furious Five gibi gruplara meydan okudu. Hip Hop Gods’a konuşan Sha-Rock: “Çevremdeki herkes Funky 4’un benim şehirdeki en iyi kadın rapçi olduğumu söyleyeceğini biliyordu. New York’ta işleri iyi yürüttüğümü biliyorlardı. Bu alanda benden sonra gelen kadınları uzaklaştırmak için söyleyeceğim bir şey değil ama Sha-Rock o zamanlar en çok aranan kadın rapçiydi

Sha-Rock, 2013’te Cornell Üniversitesi’nin hip hop koleksiyonuna ulusal danışman olarak atandı.

Lili Boulanger – besteci

Nadia Boulanger’in küçük kardeşi, ünlü müzik öğretmeni Lili Boulanger, Crohn hastalığından dolayı 1918’de sadece 24 yaşındayken öldü. Fakat ölmeden önce vücudu zayıf olmasına rağmen Prix de Rome beste ödülünü kazanan ilk kadın oldu. Daha önce bu ödülü Berlioz, Debussy ve Boulanger altı yaşındayken ölen babası Ernest gibi sanatçılar kazanmıştı. Ernest ve babası Frédéric Paris Konservatuar’ında ders vermişti ve genç Lili, aile dostları olan Maurice Ravel ve Gabriel Faure’den bizzat ders almıştı. The Quietus’ta yazılana göre Lili’nin çalışmaları – büyük, cesur, savaş ve ölümle gölgelenmiş- 1960’ta Nadia Boulanger’in albümünde yer alana kadar kaydedilmemişti.

Lili, ölümüne yakın zamanlarda (Pie Jesu adlı son çalışmasını hasta yatağındayken ablasına atfetti), Maleine adlı modern opera üzerine çalışıyordu. Anna Beer “Sounds and Sweet Airs” adlı kitabında “Maleine, geleneksel erkek bölgesine ve en güçlü enstitülerden biri olan Paris Opera’sına cesurca girecekti…Lili büyük bestecilerin arasına katılacaktı. Keşke.

Memphis Minnie – blues gitaristi

Blues kadınlarını düşündüğümüzde genelde şarkıcılar olarak düşünürüz. Fakat Memphis Minnie, namı diğer Lizzie Douglas, ilk kadın efsane gitaristlerden biriydi. 1897’de Louisiana’da doğan Lizzie, çocukken Memphis’e taşındı ve sekiz yaşında gitarı ilk kez eline aldı. On üç yaşındayken, Memphis’in efsanevi müzik merkezine dönmeden önce, Ringling Brothers Circus adlı bir sirk grubuyla Güney’e tura çıkmak üzere evden kaçtı.

Genç yaşta kendi başının çaresine bakan Douglas, hayranlık verici bir karakterdi. Blues şarkıcısı Johnny Shines’ın sonraları dediği gibi:”Onunla alay eden tüm adamlara karşı anında saldırıya geçerdi, yanlarına bırakmazdı. Gitar, cep bıçağı, silah, kullanabileceği her şeyi kullanırdı.

Otuzlarının başlarında, Douglas ve ikinci kocası Joe McCoy, Columbia Records yetenek avcıları tarafından sokakta çalarlarken keşfedildi ve kendilerini beklendiği gibi Kansas Joe ile Memphis Minnie olarak yeniden adlandırdılar. 1935’te boşanana kadar kayıtlarını düet olarak yaptılar. Bundan sonra Minnie’nin kayıtları ve turne kariyeri güçlendikçe güçlendi. Big Bill Broonzy, Chicago’da bir gece kulübünün müzik yarışmasında Minnie’ye karşı mağlubiyetini yazdığı sırada, Bukka White da Minnie’yi “kadınların çizgisinde giden en iyi şey” olarak tanımlıyordu.

1941’de Minnie elektro gitar çalmaya başladı ve en çok hit alan şarkısı “Me and My Chauffeur Blues”u kaydetti. Bu şarkıyı daha sonra Jefferson Airplane cover’ladı. (şarkılarından en ünlü cover’a sahip olan muhtemelen “When the Levee Breaks” adlı şarkıydı. Daha sonra Led Zepplin’in uyarlamasını yaptığı bu şarkıyı Joe McCoy ile beraber çıkarmıştı.) 1950’lerde şarkılarını kaydeden Minnie, 1960’ta felç geçirene kadar çalmaya devam etti. Bir felç daha geçirdikten sonra 1973’te fakirlik içinde öldü.

Laurie Spiegel – elektronik müzik bestecisi

Laurie Spiegel bir gün uzaylılar tarafından duyulacak olan ilk müzisyen olabilir; parçası Harmonices Mundi (Dünya’nın Harmonisi), 17’nci yüzyıl’da yaşamış olan Alman matematikçi ve filozof olan Johannes Kepler’in, gezegenlerin orbitallerine baz alarak yaptığı bestenin bir uyarlaması. Bu uyarlama, Nasa’nın uzay araçları Voyager 1 ve 2’ye yerleştirilen Golden Record fonograflarındaki ilk müzik.

Pitchfork’a konuşan Spiegel: “Woodstock’ta arkadaşlarımla otururken, birden NASA’dan olduğunu söyleyen biri aradı beni ve müziğimin bir kısmını dış dünyayla bağlantı kurmak için kullanmak istediğini söyledi. Ben de ‘Eğer benle dalga geçmiyorsan bana resmi NASA antetli bir mail atardın!’ dedim.” Golden Record’ta parçası bulunan tek müzisyen olmasa da Spiegel, aynı zamanda 1972 yılında yaptığı “Sediment” adlı bestesiyle Açlık Oyunları film serisinin müziğinde de yer edinen muhtemelen tek müzisyen.

1945’te doğan Spiegel’in ilk bestelerinde banjo ve mandolin ağır basıyordu, fakat 1969’dan sonra Sediment’te de kullandığı, analog sentezleyiciyi kullanarak bestelerini yapmaya başladı. Daha çok kontrol etme isteği içinde, Bell Labs’te çalışmaya başladı ve burada bilgisayarlı beste yazılım sisteminde öncü oldu, en çok bilinen çalışmalarını içeren “The Expanding Universe” albümünü de burada yaptı. Daha sonra New York’ta Computer Music Studio (Bilgisayarlı Müzik Stüdyosu)‘yu kurdu ve algoritmik beste yazılımı olan “Music Mouse”u yazdı. Bu yazılım 1984’te Mac, Atari ve Amiga ile kullanılabilen “akıllı entsrüman”dı.

Lizzy Mercier Descloux – şarkıcı, şarkı yazarı, yazar ve ressam

Fransız sanat okulu mezunu Lizzy Mercier Descloux, partneri Michael Esteban ile birlikte Harry Cover adında bir dükkan açtı. Burası McLaren and Westwood’s Sex’in, Paris’in punk dönemindeki versiyonu sayılabilecek bir dükkandı. Descloux aynı zamanda Rock News dergisinin yapımına da yardım etti. Rock News New York şubesindeki işi sırasında Patti Smith ve Richard Hell ile tanıştıktan sonra çift 1977’de New York’a taşındı. Burada Esteban ve Michael Zilhka ZE Records adında, daha sonra “no-wave” olayında kilit rol oynayan bir plak şirketi kurdular.

Mercier Descloux, Richard Hell’in de katkılarıyla, içinde Patti Smith’in resimlerinin olduğu “Desiderita” adında bir şiir kitabı çıkardı. Descloux ayrıca kendini eğitebilen bir gitaristti, Rosa Yemen’in performans sanatıyla beraber ilk kez çaldı. 1979’da çıkardığı ilk albümü “Press Color” harikaydı ve no wave müziğinden minimum düzeyde etkilenmişti.

Pitchfork’un 2016’da alıntıladığı röportajlarında (Mercier Descloux 2004’te kanserden öldü) sadece ZE grubunun bir yüzü olduğu varsayımını reddetti: “Sadece performans yapmıyorum, ayrıca icra ettiğim müziği yazıyorum… Yani beni giydiren, sahnede seksi görünmek için dans ettiren erkek müzisyenler tarafından kullanılmıyorum, sadece bir müzik türüne destek veriyorum.

İkinci albümü Mambo Nassau, Descloux’un en çok söz ettiği albümü ve üçüncü albümü Zulu Rock’un bir kısmı Güney Afrika’da siyahi mbaqanga tarzında müzik yapan müzisyenlerle beraber Apartheid Rejimi döneminde kaydedildi. Bazıları, üçüncü albümü hakkında Paul Simon’un Graceland albümünün üzerinde etkisi olduğunu söyledi.

Ivy Benson – grup lideri

1913’te doğan Ivy Benson, Leeds Senfoni Orkestrası’nda çalan bir trombonistin kızıydı. Sekiz yaşından itibaren çalışan erkeklerin vakit geçirdiği kulüplerde çaldı. Babası onun konserde çalan bir piyanist olmasını diliyordu, fakat Benson Benny Goodman kayıtlarını dinledikten sonra jazz müzikten etkilendi ve klarnetle saksafon çalmayı öğrendi.

On dört yaşında okulu bıraktı ve saksafon parası biriktirebilmek için bir kıyafet fabrikasında çalışmaya ve akşamları bir dans grubunda çalmaya başladı. Çeşitli gezici müzik gruplarıyla beraber çaldıktan sonra, tümü kadınlardan oluşan bir grup kurmak için 1930’larda Londra’ya taşındı. İkinci Dünya Savaşı sıralarında erkek müzisyenlerin zorunlu hizmet için askere gitmesi, kadın müzisyenler için daha çok fırsat yarattı. Ivy Benson grubu, BBC Radyo’nun yerleşik dans grubu oldu ve Palladium’da altı ay boyunca manşetlere taşındı. Avrupa’da ve Orta Doğu’da turne yaptılar ve askeri birlikleri eğlendirdiler. Field Marshal Montgomery tarafından “Berlin VE Day” kutlamalarında çalmaları için çağrılan ilk müzisyenler oldular.

1957’de Benson, bir turnede tanıştığı Amerikan Hava Kuvvetleri çalışanıyla evlendi. Fakat evlilikleri birkaç yıl sonra, Amerika’ya dönen kocasının peşinden gitmeyi reddettiği için bitti. 1980’lerin başına kadar Benson, grubuna liderlik etti. Butlins’in yaz dönemlerine, otel hizmetlerine ve denizaşırı yerlerdeki askerler için düzenlenen etkinliklere katıldılar. Sonunda Clacton-on-Sea’de çalışırken emekli oldu, arada burada tatilciler için elektronik orguyla çalmaya devam etti.

Fanny Mendelssohn – besteci

Mendelssohn ismi klasik müziğin en ünlü isimlerinden biri, fakat bu genelde Fanny Mendelssohn’un ünlü erkek kardeşi Felix için geçerli. Felix’ten dört yaş büyük olan Fanny, daha on dört yaşında Bach’ın Well-Tempered Clavier koleksiyonundaki bütün Preludes and Fugues parçalarını ezberden çalabiliyordu. Fakat torununun torunu Sheila Hayman’ın Radio 4’s Today programında söylediğine göre babası Fanny için şunları demişti: “Bütün bunlar çok güzel canım, ama sen bir kızsın, yani müzisyen olamazsın. Evde kalıp erkeklerin hayatını iyileştirmen gerek.

Küçükken Fanny iki kardeş arasında daha çok umut vadeden olarak görülüyordu ve o zamanın koşullarının, onu bazı başarılardan alıkoymasına rağmen beş yüze yakın beste yazdı. Bunların içinde kendi düğününün müziği de vardı ve bazıları da Felix’in adıyla yayımlandı. 2017’de Fanny’nin Easter Sonata parçası (daha önce Felix’e ait olduğu düşünülüyordu) Leeds Piyano Yarışması’nı kazanan ilk kadın Sofya Gulyak tarafından, Dünya Kadınlar Günü’nde, Royal College of Music’te çalındı.

Pauline Oliveros – elektronik müzik bestecisi

Houston, Texas’ta büyüyen Pauline Oliveros, 2003’te American Public Media radyosunda dediği gibi “Bütün o böceklerden, kuşlardan ve hayvanlardan gelen sesin yoğun ve güzel örtüsü”nden ilham aldı ve on altı yaşında besteci olmaya karar verdi.

San Francisco State College’ta, Robert Erickson’ın gözetiminde arkadaşlarıyla beraber öğrenim gördü, arkadaşlarının içinde elektronik müziğin öncülerinden Terry Riley ve Morton Subotnick de vardı. Bu arkadaşlarıyla beraber tape loop ve delay gibi yeni elektronik müzik metodlarının denendiği bir yer olan San Francisco Tape Music Center’ı kurdular.

1965’te Oliveros, Expanded Instrument System adında bir enstüman sistemi geliştirdi. Bu sistem, akordiyonunun sesini işlemesine ve bunu canlı olarak dinlemesine imkan tanıyan bir banttan-banda kayıt sistemiydi. 2007’de verdiği bir derste, bu sistemi “zaman makinası” olarak tanımladı: “Genişletilen (Expanded olan) şey zamanla ilgili; şimdi/geçmiş/gelecek zaman, dönüşümlerle spontane olarak gerçekleşiyor… bu durum sizin dinlemenizi sağlıyor.

Dinleme sanatı – dikkat verme- Ovieros’un çalışmalarının merkezini oluşturuyordu. 1969’ların “Teach Yourself to Fly” kitabında olduğu gibi, “ses meditasyonu” ile keşfedildi ve California San Diego Üniversitesi’nde profesörlük yaparken bu sanatı oluşturdu. 1981’de Deep Listening Band (Oliveros, Stuart Dempster ve Panaitois) grubu ilk performansını Washington’da bulunan Fort Worden’de, 14-feet derinlikte, 2 milyon varilli bir mahzende gerçekleştirdi. Burada ses 45 saniye yankılanabiliyordu.

Oliveros’un deneyimleri ona daha iyi duyarak dinleme yöntemi olan, odaklanarak ve algıların daha açık olduğu “derin dinleme” terimini kazandırdı. 74 yaşındayken hala bir şeyler yapıyordu. Ortak çalışmalar yapan, sanal gerçeklik platformu Second Life’ın bünyesinde işlerini icra eden bestecileri, sanatçıları ve müzisyenleri bir araya toplayan Avatar Orchestra Metaverse’e katıldı ve 2016’ya, ölümüne kadar üretti. The Centre for Deep Listening at Renssealer merkezi hala Oliveros’un işlerini bıraktığı yerden devam ettirmekte.

Kaynak: BBC Music