Ana Sayfa Blog Sayfa 195

Fotoğraftaki boşlukları dolduran yapay zeka geliştirildi

0
Japonya’daki bir üniversitede geliştirilen yapay zeka sentetik görüntüler elde etmek için kullanılıyor.

Geleceğimize yapay zeka teknolojileri yön verecek olsa da, şimdilik geliştirilen yapay zekalarda genellikle fotoğrafları tanıma üzerine yoğunlaşılıyor. Google daha önce haritalar’daki piksel hatalarını saptayarak düzelten bir yapay zeka geliştirmişti. Japonya’nın Waseda Üniversitesi’nde bir ekip bunu bir adım daha ileriye taşıdı.

Hiroshi Ishikawa liderliğindeki ekip tarafından geliştirilen yapay zeka, fotoğraflardaki büyük boşlukları doldurabiliyor. Ayrıca 2 boyutlu fotoğraflardan 3 boyutlu görüntüler de oluşturabiliyor. Yeni geliştirilen yapay zeka teknolojisi, fotoğraf düzenleme uygulamalarında kullanılabilecek hale geldi.

Geliştirme aşamasında Hiroshi Ishikawa’nın ekibi ilk başta gerçek manzara, insan yüzü ve diğer konularda 8 milyonun üzerinde görüntü hazırladı. Daha sonra sonra rastgele fotoğrafların farklı şekildeki ve boyuttaki kısımlarını silen özel bir yazılım geliştiren ekip, trilyonlarca fotoğraf elde etti. Ellerinde ki bu fotoğraflar sayesinde 3 ay içerisinde boşlukları orijinalleriyle özdeş bir şekilde doldurmayı başaran bir yapay zeka geliştirmeyi başardılar.

Yapay zeka sistemindeki öğrenme algoritması ilk önce boşlukları tespit ediyor ve dolduruyor. Daha sonra eklenen parçaların çevresi ile ne kadar tutarlı olduğunu değerlendirip, yeterlilik durumuna göre en baştaki düzenleme işlemine devam ediyor veya düzenleme işlemini tamamlıyor. Tahmin ve değerlendirme sonrası yapay zeka, öğrendiği görüntüyü 3 boyutlu olarak inşa etme kabiliyeti de kazanıyor. Peki, siz fotoğraf düzenlemesi uygulamalarında kullanılması beklenen yapay zeka için ne düşünüyorsunuz?

Kaynakasia.nikkei.com | Alıntı | webtekno.com |

Kundalini Yoga Üzerine Notlar | Farkındalık Okulu

Kundalini yogaya biraz bakalım, entelektüel olarak günümüze aktarılanlarla başlayalım.

Laya yoga olarak da bilinen Kundalini Yoga, Hinduizmin Şaktizm ve Tantra okullarından etkilenen bir yoga okuludur. Adını, meditasyon, pranayama, mantraların söylenmesi ve yoga asanalarıyla  kundalini enerjisini uyandırma üzerine odaklanarak üretir. Uygulayıcılar “farkındalığın yogası” olarak adlandırır; Kundalini Yoga “bir insanın yaratıcı ruhsal potansiyelinin yeteneklerini değerlendirebilmek, gerçeği konuşturmak ve başkarlıan hizmet etmek, iyileştirmek için gerekli merhamet ve bilinç üzerinde yoğunlaştırmayı” amaçlar. [1]

Özgür ve açık kütüphanelerden bu bilgiyi aldıktan sonra kendi içsel gözlemlerimize dönelim.

Durga, diğer adlarıyla Şakti, Devi.

Bu arada Şaktizm Sanskritçede “enerji doktrini, güç, Tanrıça” olarak geçiyor ve  metapsişik gerçekliğin dişil enerji olarak kabul edildiği ve Devi’nin (tanrıçanın) yüce olduğu bir Hinduizm geleneğiymiş. Konunun dişil enerjiye dönmesi ne kadar ilginç değil mi? Maneviyat çalışmanın, Yaradanı, sistemi, enerjileri ne derseniz artık buna, basamaklarında dişil enerjiler var. Ana Tanrıça olayı. Dişil ve Eril enerjilerin gözlemlenmesi konusunda sıkıntımız var. Bunun ne demek olduğuna dair fikrimiz sadece entelektüel. Taşıdığımız bedenin enerjisiyle bir oluyoruz genellikle ve bütün sistemin böyle çalıştığını öngörüyoruz. Bu noktada yargı çıkarmak değil, kişilere değer farkı için örnekler vermeye çalışıyorum. İstediğiniz bedende istediğiniz enerjilerle çalışıyor olabilirsiniz. Kundalini Yoga sisteminin üzerine inşa edildiği pratik böyle. Bunu irdeliyoruz.

Ezoterizmde de dişil enerji vardır ve kundalini yengemize göndermeler yapılır. Bu dünya, üç boyutlu, ilüzyonlu, albenili, gerçeğe çok yakın, gölgenin düştüğü, bir şeylerin gizlendiği apapaçık kendini var etmediği bu maviş kürede dişidir. AAAA, nasıl iş bu?

 

Temiz İş.

Dişil ve eril olarak ayrıca açıklamak istemiyorum, diğer yazılarda buna değinmiştim şimdi kundalini oktavında kalalım. Yukarıdaki bilgilere de bakarsak, kişi neden kundalini yoga çalışmalıdır? Birçok nedeni olabilir, ortam yapmak, sosyallik, moda, herkes birşeyler yapıyor, bir aylık üyelik aldım öyle giriyorum, arkadaşım söyledi, en yakın arkadaşım da oraya gidiyor ben yin yapıyorum ama arada oradayım da, çakraları açmak istiyorum, kundaliniyi uyandırmak iyiymiş, gider de gider. La Kabel. Peki.

Yogiler içsel uyanış ve birliğe gelme, hatırlama pratiğini bunlar için mi olgunlaştırdı? Sanmıyorum. Kundalini yoga, enerjilerle çalışılan bir yoga şekli. Enerjisiz bir şey yok, her şeyde bir şifa ve karşılaşma var. Burada olan şey, bedenin enerjiyi alması için olası potansiyellerini kullanmak. Nedir bunlar? Nefes çalışmak gibi. Nefes bedene bir giriştir. Bu giriş kullanıp başka başka işler yapmak. Görmek, bu bedene bir giriştir ve içsel gözleri içsel imajinasyona odaklayıp başka başka işler yapmak. Eller, deri hissetmek bedene bir giriştir ve  el mudaları ile diğer algıların elde etmeye çalıştığı pratiği desteklemek. Bu böyle gidiyor. Beş duyu ile algılanan etrafımızdaki gerçeklikten (?) çıkmak, kendimizi hatırlamak ve buraya geri gelip ne yapmaya çalıştığımız anlama pratikleridir kısaca.

Kundalini yoga pratiklerinde, Hindu ezoterik sistemindeki entelektüel bilgeliği burada var mıdır? Muhakkak vardır. Bu bilgileri “Doğu“ “Batıya“ vermiş midir? Bilemiyorum. Bize dışını vermişler gibi. Aşağı bakan köpek, kurbağa, karga, güvercin… EE, bu işin dışı. Bunu hareketleri beden yapıyor. Bunu nereye bağlayacağım? Kundalini Yoga buna biraz izin veriyor. Kişiyi içindekilerle karşılaştırıyor. Yetiyor mu?

Sana kalmış.

Yoga pratiğinde 1.5 saat sonra bedensel haz cepte. Mantık, kişiyi pış pışlar. Yoga da yaptın, iyi oldu kendini mutlu hissedersin, enerjinin hayvansal seviyede yükselmiştir, güven gelir, beden dengelendi, haz zaten gelmişti. Hayvansal seviyede yoga pratiği ile elde ettiğin bu canlılığı nasıl kullanacaksın? EE, hayata neden geldin? Hemen kızdın, benlikler, diğer şeyler?

Burada yol başlıyor dostlar. Yol, kendini gizlemiş olanı anlamak, kendini hatırlamanın yolu. Gidilecek başka bir yol yok. Yapacak başka bir şey yok. İçimiz kendimizi kandırdığımızı bilir, olayandığımızı biliriz. Varlığın ihtiyacı için gerekli olan karşılaşmaları yapmak, mekanların ve an’ın ihtiyacını vermek bu hayattaki işlerimizden.

Yüksek Şuur Akademi’de bu bilgiler çalışılır. İç gruplarla yol kendini var eder. Arayanların bir arada olduğu planlara sevgilerle.

Ateş nefesini unutmayın.

Kapak Görselijohndalton.me | Alıntı | [1] | Durga | wikipedia

Bozcaada, bir kez daha caz ile buluşmaya hazırlanıyor!

Geçtiğimiz yıl ilki düzenlenen ve biletleri tükenen Bozcaada Caz Festivali bu sene tekrar Bozcaada’nın en güzel zamanı olan Temmuz ayında seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor. Caz festivalleri fikrine açık havada bir caz festivali deneyimi tasarlayarak yeni bir bakış açısı getiren Bozcaada Caz Festivali bu sene yeniden festivalcilerin odak noktası olacak.

Yaşattığı deneyim, enerjisi, doğa ve adayla bağı ile herkesi derinden etkileyen festival, bu yıl ikinci kez bizi büyülemek üzere yola çıkıyor. Festival adanın en güzel koyu olan Ayazma’ya tepeden bir bakış atarak Tarihi Manastır’ın yeşil bahçesinde 27-28-29 Temmuz tarihlerinde gerçekleşecek.

Farklı jenerasyonlardan müzisyenleri dinleyiciyle buluşturacak olan Bozcaada Caz Festivali; funk, pop, etnik, balkan, füzyon ve özgür caz gibi türleri içerecek geniş bir programla Kabak & Lin, allaturca music ve Pavli Bozcaada iş birliği ile düzenlenecek. Kendine Has ve Avek Volkswagen katkılarıyla gerçekleşecek Bozcaada Caz Festivali bünyesine bu sene müzikle beraber, atölyeler, sosyal projeler, gastronomi projeleri, adanın farklı noktalarında karşınıza çıkacak etkinlikler ve konserler ekleyerek içeriğini genişletecek ve Bozcaada’ya yayılacak. Festivalin detaylı programı ve biletler çok yakında Bozcada Caz Festivali mecralarında.

Facebook etkinlik bağlantısı: www.facebook.com/events/155160905184744/

Save The Date 27 – 28 – 29 Temmuz 2018

bozcaadacazfestivali.com

 

17 gönüllü, 1200 Dolar karşılığında dünyanın en tehlikeli parazitlerinden birini vücudunda taşıdı

0

Hollanda’da yaşayan 17 gönüllü, hastalıkların tedavisi için vücutlarında tehlikeli bir parazite ev sahipliği yaptı.

Hollanda’da yaşayan 17 bilim gönüllüsü, şizofreni hastalığının tedavisinde kullanılabilecek bir aşının geliştirilmesi için dünyanın en yıkıcı ve tehlikeli parazitli solucanlarından birine 12 hafta boyunca vücutlarında taşımayı kabul ettiler. Bu solucanlar cilt yoluyla insan vücuduna girdikten sonra, böbrek yetmezliği, mesane (idrar kesesi) kanseri gibi sorunlara yol açabiliyor.

Elbette tüm bu tehlikeleri göze alan gönüllüler bu işi sadece ‘bilim aşkı’ için yapmadı. 12 hafta boyunca 20 erkek lavra ile yaşamak için, gönüllülerin her biri 12 haftalık süreç için tek seferde 1200 dolar aldılar. Elbette araştırma ekibinin hazırlamayı düşündüğü şizofren aşısı geliştirilebilirse, toplamda ödedikleri 20 bin dolar devede kulak kalacak.

Şu ana dek hafif döküntüler ve kaşıntılar yaşayan gönüllülerin hiçbirinde ciddi sağlık sorunları görülmedi. Siz ne düşünüyorsunuz? 1200 dolarlık ödeme karşılığında vücudunuzda tehlikeli bir parazit taşır mısınız?

Alıntı | webtekno.com |

Alman Weimar Cumhuriyeti ve kültürel ortamı

Modern Alman tarihindeki en özgürlükçü dönem olan Weimar Cumhuriyeti 1918’de Alman İmparatorluğu’nun sona ermesinden 1933’te Nazi partisinin seçimlerle iktidara gelmesi arasında varlık gösterir. Weimar ismi 1919’da Weimar şehrinde yazılan anayasaya atfen kullanılır. Weimar anayasası tüm yurttaşlara eşit düşünce ve ibadet özgürlüğü sağlar…

1920’li yıllarda meclisin en büyük partisi olan SPD (Socialdemokratische partei Deutschlands) 1919’dan 1933’te iktidara gelen Nazilere kadar her seçimde 100’ün üzerinde vekille temsil edilir. Marksist sendikal hareketten ondokuzuncu yüzyılda doğan parti ağırlıkla işçilerin desteğini almış, orta sınıf seçmene uzak kalmıştı. Parti zamanla şiddetli devrim fikirlerinden uzaklaşmış, sosyal reformları savunur olmuştu. Eleştirel teori kuruluşu Frankfurt Okulu’nun doğumu da Weimar Cumhuriyeti döneminde olur. Frankfurt Okulu’nun etkili isimlerinden Herbert Marcuse, partinin sol kanadında yer alan ve Ocak 1919’da Spartakist grubuyla başarısız bir devrim girişimi gerçekleştiren Lüksemburg ve Liebknecht’in öldürülmeleri(cinayetten SPD’nin sorumlu olduğu iddia edilir) sonucu üyesi olduğu Sosyal Demokrat Parti’den ayrılır. Marcuse’a göre Sosyal Demokratlar Prusya askeri kadrolarıyla beraber hareket etmekteydiler ve sosyalistlere sırt çevirmişlerdi. Zira SPD 1913’te Kayzer ikinci Wilhelm’in askeri genişleme politikası için vergi artışını destekler.

Kültür ve Sanatta Altın Dönem

Weimar Cumhuriyeti’nin altın dönem olarak anılması yaratıcı sanatlarda yaşanan patlama nedeniyledir. Walter Benjamin’in de 1927’de ziyaret ettiği Moskova’da tanık olduğu, kısa süren Sovyetler yaratıcı gelişmeleri Weimar kültürel hayatına doğrudan etki eder. Tiyatrolar, kabareler, caz kulüpleri, dans salonlarıyla, hazcı ve dekadan atmosferiyle Berlin Avrupa’nın kültür başkenti haline gelir.

Modern Sinemanın Cesur Örnekleri

1930’da çekilen “Der Blaue Engel” (Mavi Melek) filminde yaşlı bir profesörün düzenli yaşamını altüst eden Marlene Dietrich’in kabare şarkıcısı Lola Lola’yı canlandırdığı film bugün sinemanın klasikleri arasında. 1920’li yılların kayda değer belgesel filmleri arasında şehirde bir günü anlatan 1927 tarihli Walter Ruttman’ın Berlin: Sinfonie einer GroBstadt (Büyük Şehrin Senfonisi) filmi var. Hareketi merkeze alan film şehirdeki hayatı tasviriyle Dziga Vartov’un 1929 tarihli Chelovek s kino apparatom (Kameralı Adam) filmini anımsatıyor. Film teorisyeni ve eleştirmen Siegfried Kracauer, Ruttmann’ın filminin Vartov’un başarısına erişemediğini düşünür. Ruttmann filminde şehir insanlarının saatin diktası altındaki yaşamlarını, insanların toplumdaki varoluşlarını iş ve boş zamanı birbirinden kesin çizgilerle ayırarak gerçekleştirdiklerini anlatıyor. Öyle ki hayatın hızlı ritmi gece yaşamını bile belirliyor. Yönetmen bir sahnede müzikholde danseden kızların görüntüsünü dönen tren tekerlekleriyle ilişkilendiriyor. Aynı yıl yapılan bir diğer önemli film Alman bilimkurgusunun ilk örneklerinden olan Fritz Lang’ın Metropolis’i. Filmde iki sınıflı bir toplumdan bahsediliyor: Yönetme iradesi olan sermaye sınıfı ve makineler tarafından domine edilmiş bir hayat yaşayan sömürülen kitleler.

Filmdeki mimari Lang’ın hayranlık duyduğu New York’taki gökdelenler örnek alınarak tasarlanmış. Restore edilen tam versiyonu 2010’da Berlin film festivalinde ilk defa gösterildi. Siegfried Kracauer filmin Hitler’i iktidara taşıyan paralize olmuş kolektif zihni temsil ettiğini düşünüyordu. Bir diğer Weimar dönemi filmi, dışavurumculuğun sinemada iyi bir örneği olan Robert Wiene’nin Das Kabinet des Dr.Caligari (1920)’si sessiz sinemada ses getiren bir yapıt olarak hafızalarımıza kazındı. Amerikalı ünlü film yönetmeni Billy Wilder Weimar döneminin Berlin’inde gazeteci olarak bulunur. Wilder 1930’da Berlin’deki genç, şehirli tiplerin hayatını anlatan Menschen am Sonntag (Pazar günü İnsanlar) adlı sessiz filmin senaryosunu yazar.

Alışılmadık bir Opera Deneyimi

Siyasi taşlamanın iyi örneklerinden 1930’da ilk defa sahneye konan “Brecht ve Kurt Weill operası ‘Aufstieg und Fall der Stadt Mahoganny’ Mahoganny Şehri’nin Yükselişi ve Çöküşü) ilk gösterimi Weimar Cumhuriyeti hükümetinin iflas etmek üzere olduğu bir dönemde Leipzig’de gerçekleşir. Opera üç kanun kaçağının kamyonlarının bozulması sonucu Amerika’nın ortabatısında kurgusal bir şehir kurmalarıyla başlar. Bu şehirde her türlü zevk ve eğlenceye yer vardır; tek bağışlanamayan suç parasız kalmaktır. Mahoganny’de insanlar çalışmak zorunda değillerdir, canları ne istiyorsa yapabilirler. İnsanlar tükettikleri kadar var olurlar. Theodor Adorno Mahoganny için şöyle der; … “sıradan burjuva dünyası absürt görünür… var olan sistemin ahlakı, doğrularıyla ve düzeniyle anarşiden ibaret olduğu ortaya çıkar, hepimiz Mahoganny’de yaşamaktayızdır”… Opera karşıt görüşlerdeki seyircilerin yumruklaştığı durumlara sahne olur. Üçüncü bölümde gürültü o denli artar ki orkestra şefi müzisyenleri duyamaz hale gelir. Modern müzikte Alban Berg, Arnold Schöneberg ve Kurt Weill gibi bestecilerin atonal müzikleri konserlerde çalınmaya başlar. Richard Strauss bu dönemde 50’li yaşlarını sürmektedir, o da bestelerine ağırlıklı olarak operada devam eder.

Edebiyatta yeni bir yaklaşım

Alman modernist edebiyatının en iyi romanlarından birisi Alfred Döblin’in 1929’da yayınlanan Berlin, Alexanderplatz romanı olur. Roman Ahmed Arpad çevirisiyle Türkçe olarak 2013’de yayınlanmıştı. Romanın teknik yeniliği Döblin’in edebi montaj kullanımıydı. Yazar anlatıya haber parçacıkları, reklam metinleri, incilden alıntılar, istatistikler gibi öğeler ekler. Bölüm başlıkları içerik hakkında detaylı bilgi vererek okuyucuyu hazırlar. Roman Weimar döneminin en önemli dışavurumcu metinlerinden birisi sayılır. Dönemin bir diğer önemli romanı 1929 yılında yayınlanan Menschen im Hotel kitabıydı. Vicki Baum Berlin’de Ullstein yayınevinde editör olarak çalışırken her yıl bir roman yazmayı başarır. Menschen im Hotel Yeni Gerçekçilik akımının gerçeğe bağlı temsil estetiğini taşır. Viyana doğumlu bir Musevi olan yazarın kitabı Döblin kadar çok modernist temalara yer vermese de bir zeitroman(zamanın ruhunu yansıtan roman) olarak kayda değer bir başarı göstererek uluslararası çok satar konumuna ulaşır. 1929 baharında popüler renkli ‘Berliner Illustrirte Zeitung’da tefrika edilen roman yazarın onuncu kitabıydı. Bu kitabıyla Baum’un bir kitabı ilk defa olarak İngilizce’ye çevrilir. Kitabın Hollywood film versiyonu Grand Hotel ismiyle (İngilizce roman da bu isimle yayınlanır) 1933 en iyi film Oscar’ını alır. Filmin başrolünde Joan Crawford ve Greta Garbo oynarlar.

2014 yapımı Grand Budapest Hotel filmi de Grand Hotel‘e bir saygı duruşu niteliğindeydi. Weimar Berlin’ini yansıtan biçimde bir çok dilin konuşulduğu, hayata farklı bakış açıları olan insanların bir araya geldiği lüks oteli anlatan roman, modernizmin getirdiği yeniliklerle boğuşan, eskiyle yeni arasında kalmış okuyucuların ilgisini çeker. Weimar Culture: The Outsider as Insider kitabının yazarı tarihçi Peter Gay Vicki Baum’un kitap ve yazılarını ortalama olarak nitelese de ilerleyen yıllarda Baum, saygın Alman erkek yazarlar Hans Fallada ve Erich Marie Remarque ile olumlu anlamda karşılaştırılır. İngiliz yazar Christopher Isherwood’un Berlin romanları da dekadan kabare sahnesini ve bohem Berlin yaşantısını anlatır. Isherwood’un Türkçe de yayınlanan Goodbye to Berlin romanı daha sonra Cabaret olarak sinemaya uyarlanır. Budizmden etkilenen ve doğu mistisizmine ilgi duyan Hermann Hesse, burjuva kültürünün bunalımları ve sorunlarıyla ilgilenen Thomas Mann da dönemin önemli romancıları olarak boy gösterirler. Kültür eleştirmeni Karl Kraus da bu dönemde taşlamalar içeren Die Fackel dergisini çıkarır. 30 bine ulaşan dağıtım ağıyla dergi Adorno, Auden ve Kafka tarafından takip edilen bir yayındır.

Görsel Sanatlardaki Yoğun Birikim

Alman Devrimi’nin ardından komünist, anarşist ve Cumhuriyet yanlılarının kurduğu, kendilerini avangard olarak tanımlayan 100 kadar sanatçının katıldığı Novembergruppe (Kasım Grubu) 1933’de Naziler tarafından yasaklanana değin Berlin’de 19 sergi açar. Grup Moskova, Roma ve Japonya’da da faaliyet gösterir. Dada akımı Zürih’te başlamasına rağmen uluslararası niteliğiyle Berlin, Paris, Köln ve New York’ta oluşumlara gider. Almanya’daki Dada grubunu yazar ve psikanalist Richard Huelsenbeck kurar. George Grosz ve Hannah Höch gibi ressamlar grubun üyesi olurlar. Ekspresyonist akım 1920’lerde etkili olurken karşıtı Yeni Gerçekçilik olarak yine aynı 10 yıl içinde sanat dünyasında yer bulacaktır. Ressamlar George Grosz ve Otto Dix kendilerini Verism akımıyla da özdeşleştirirler. Bu akım Latince gerçek kelimesi(verus)nden hareketle toplumsal sorunların, yoksulların durumunu ve Nazizm’in yükselişini konu edinir.

Dışavurumculuğun duygusal, hayali özellikleri yıllar içinde kendisini Yeni Gerçekçiliğin dikkatli ve düşünceli, aklı başında tavrına bırakır. Yeni Gerçekçilik’te sanatçılar gerçeği ve verileri değerlendirir ve yansıtırlar. Weimar sanatı deneysel, ikon kırıcı ve sol eğilimli tavrıyla büyük işletmeler ve burjuva toplumu konusunda şüphecidir. Eski otokratik Alman toplumu Hitler’in de paylaştığı bir düşünceyle bu yeni sanatı dekadan olarak niteler. Çizgi ve karikatür alanında çalışan dönemin dikkate değer sanatçılarından Max Beckmann 1884’te Leipzig’de doğar, 1950’de New York’ta ölür. 1915’te Berlin’den ayrılıp Frankfurt’a yerleşse de düzenli olarak Berlin’e dönerek bu çalkantılı dönemin sosyal ve siyasi hayatını çizer. Sakin ve tarafsız gözlem gücüyle Weimar devrimi sonrası daha iyi bir hayat beklentisi içindeki insanların hayalkırıklıklarını ve günlük ihtiyaçlarını karşılama konusundaki endişelerini çizgiye aktarır.

Mimari Akımlar

Mimarideki Neues Bauen (Yeni Bina) akımının öncülerinden Bruno Taut, Almanya’nın büyük şehirlerindeki yetersiz yaşam koşullarını iyileştirmek amacını güden sosyal reformcu bir mimari anlayışın temsilcisiydi. ‘Işık, hava ve güneş’ sloganıyla endüstriyel inşaatın en ileri yöntemleri 1920’lerin başında 100,000 yeni daire ihtiyacı olan Berlin’de de uygulanır. İnsanlara fazla lüks olmayan, temel bir rahatlık sunan toplu konutlardır bunlar. Berlin Britz’deki Hufeisensiedlung toplu konutları 1925-33 arasında Taut ve diğer mimarlarca inşa edilir. Taut ayrıca Magdeburg kentinin baş mimarı olur.Türkiye’ye de gelen ve burada mimarlık fakültelerinde okutulan ‘Mimarlık Bilgisi’ kitabı 1938’de yayınlanan mimarın buradaki önemli yapıları arasında Dil, Tarih ve Coğrafya fakültesi(1936-38), Ankara Atatürk Lisesi(1937-38), Trabzon Lisesi(1937-38) ve İzmir Cumhuriyet Kız Enstitüsü(1937-38) bulunuyor. Mimar İstanbul’da birinci köprüden Avrupa yakası’na geçince sağdaki Japon esintili evi kendisi için yapar.(1938). Atatürk öldüğünde katafalkını(cenazenin üzerine koyulduğu yapı) da Taut tasarlar. Berlin’deki toplu konut projesi 1986’da tarihi değere sahip yapı kabul edilir, 2008’de UNESCO Dünya Mirası listesine girer. Frankfurt Okulu’nun Frankfurt şehrinde inşa edilen Neue Sachlichkeit(New Objectivity) tarzındaki binası bazı eleştirmenlerce Yeni Kabullenme olarak da çevrilerek Marksist aydınların sosyalist devrim umutlarının boşa çıkması sonucu içinde bulundukları ruh halini anlatmaktadır. Amerikan Wisconsin-Milwaukee Üniversitesi’nden İngilizce Profesörü Marcus Bullock’un deyişiyle Weimar kültürü modernizmin tarihteki en canlı temsilini vermiştir. Alman İmparatorluğu’ndan Nazizme giden süreçte 15 yıllık kısa bir sosyal demokrasi deneyinin beslediği kültürel yaratıcılık ortamının ancak özgürlükçü bir siyasi iklimde yeşerdiğinin kanıtlanmasıdır.                                                                     

Yararlanılan kaynaklar

1) Grand Hotel Abyss, The Lives of the Frankfurt School, Stuart Jeffries, Verso.                   2) Berlin in the 1920s, Taschen, edit. Rainer Metzger

Başlık görseli: Sabit Fikir

Bu yazı ilk olarak Yeni Papirüs‘te yayımlanmıştır.

Aylak Adam: Bir arayış ve oluş romanı

Bâki’den “Muffassal kıssa başlarsın garip efsane söylersin,” alıntısıyla açılan Aylak Adam romanı, bu sunuşa uygun olarak 1950’li yıllarda, bir aylak ne yapardı, ne arar, ne bulurdu gibi sorulara dair bir “âşık olamayış” anlatısıdır. Adı üstünde romanın kahramanı aylak bir adamdır ve ona göre boş gezmek dünyanın en zor işlerinden birisidir. Adsız avarenin anlaşılmamak üstünden şekillenen serüvenine geçmeden önce “Yusuf Atılgan kimdir?” sorusuna kısaca değinmekte fayda var.

Yusuf Atılgan

1921 yılında Manisa’da doğmuştur. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiştir. Bir yıl öğretmenlik yapmış daha sonra sıkıyönetim mahkemesince yargılandığı bir dava nedeniyle öğretmenlik mesleği elinden alınmıştır. Böylece 1946 yılında Manisa’nın Hacırahmanlı Köyü’ne yerleşir. Uzak kaldığı, kendi ifadesiyle özlediğini söylediği İstanbul’da geçen Aylak Adam ilk romanıdır. Yusuf Atılgan bu romanıyla 1958’de Yunus Nadi Roman ödüllerinde ikincilik almıştır. Birincilik; Fakir Baykurt’undur. Edebiyatımızda köy romanlarının ön plana çıktığı yıllardır. Aylak Adam pek önemsenmez. 1959 yılında Varlık Yayınları’ndan basılsa da parlaması ikinci romanı Anayurt Oteli’nden sonra olur (1973).

İlk romanından sonra tanıştıkları Serpil Gence ile evlenmeleri Anayurt Oteli’nin yayınlanmasından sonra gerçekleşir. 1976’da İstanbul’a dönen yazar; burada çeşitli işler yapar. 1986’da hayata veda eden yazar, artık eserleriyle, Aylak Adam, Anayurt Oteli, öyküleri, Ekmek Elden Süt Memeden adlı masalı ve Canistan adlı, -maalesef ki- tamamlamaya ömrünün yetmediği romanı ile yaşayacaktır.

Aylak Adam

İstanbul’da yirmi sekiz yaşında (“tedirgin”s. 18), paralı bir genç, kitapta söylediği gibi: zengin değil. Adı; C. Hayatına anlam vermesini sağlayacak, beraber bir sevgiyi büyütecekleri diğer yarısını aramaktadır. Genellikle yalnızdır. Roman, bu yalnızlıkta çoğun sadece C.’nin aklından geçenler üstüne kuruludur.

Kış, İlkyaz, Yaz, Güz bölümlerinden oluşan romanda mevsimler, ikili ilişkilerin evrelerini de yansıtmaktadır.

Romanın Baş Kişisi C’nin

Hayalleri Vardır

“Oysa onu bu caddeye pek seyrek gönderirdim: Binde bir, güzel bir filmi görsün diye. Önlerde bir yere oturur, yanağı avucuna dayalı filmi seyreder, tam beni düşünmesini istediğim zaman beni düşünürdü. Film bitince eve yürüyerek dönerdi.” s.11

Soruları Vardır

“Yoksa o muydu?” s. 12

“Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?” s. 13

“Hiç mi çişi gelmedi?” s.14

“Biriniz gitse İki Öksüzler Sokağı’nın resmini yapsa ne olur!” s.16

“Şunların arasında sevilmeğe değer birkaç kişi niye olmasın? Tok karın iyimserliği mi yoksa?” s.19

“Neden çarpıntısını durdurup kendisiyle alay edemiyor?” s.33

Korkusu Vardır

Babasına benzemek:

“-Görürsünüz, adam olmayacak bu çocuk,” derdi. Konuşmazdım. Sevinirdim. Babam adamsa ben olmayacaktım.” s.123

Üstelik salt bunlardan ibaret bir roman baş kişisi değildir C., hayatında kendi tabiriyle bir “tutamak” arayışındadır. Çevresinin bir aynasıdır. Yalnız bu ayna salt bir betimleme aracı değildir, sorgulayan, eleştiren ve aynı zamanda daha iyiye doğru düşler kuran bir aynadır.

“Düşünüyordu: “Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağını umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.” s.19

Karakterler

Roman, İstanbul’un atmosferine uygun bilcümle insanla doludur. Bu kişilerin kimi geçmişten gelen ve onda çocukluk özlemini, güven duygusunun yitmediği zamanları hatırlatan teyzesi ve çevresindekilerin hayalidir. Kimi zamansa yalnız dolaşmalarında kısa diyaloglar kurduğu ya da sadece gözlemlediği kimselerdir. Bazen Ayşe ya da Güler’in yani duygusal olarak yakınlaştığı ve sevgili olduğu kişilerin hayatlarından yansırlar. Bazen de içilen, konuşulan arkadaşlar ya da gidilen yerlerin çalışanları olurlar. Romanda yer alan insan çeşitliliği aşağıdaki gibidir:

Bay C ve B. (B., C.’nin tesadüf etse de yan yana gelse de sezse de roman boyunca asla tanışmadığı, aradığı kadındır). Ayşe ressamdır. C.’yle ayrılmışlardır. Romanda yeniden bir araya gelirler ama bir kere daha ayrılacaklardır. Şaşı kadın, sinema önünde müşteri bekleyen birisi, C. romanın sonlarında onda teyzesinin kokusunu, çocukluğunu arayacaktır.

C.’nin dayak yediği iki terzi (ki terzi olduklarını sadece C. iddia etmektedir). Sadık (ressam, C.’nin arkadaşı). C.’nin yoldan geçerken öptüğü Rum kızı ve onun arkadaşı. Eleni, C’nin evine temizliği gelir. Ona göre Eleni pastırmacının karısıdır. Sadık’ın atölyesine devam eden kızlar, erkekler, -Necmi, Sami (B.’nin kardeşi), Fatma, karşı evin kocakarısı, aktör, garsonlar, hizmetçiler, kadınlar, adamlar… Haluk, Selim, Erhan, Nedim.

Güler (C.’yle duygusal bir ilişki yaşar ama aradığı üç oda bir mutfak mutluluğu olduğundan ilişkileri yürümez). Sıkıcı ders veren Ahmet Bey. Polis, sarı bıyıklı oğlan, avukat, dilenci, sadaka vericiler, et alışverişçileri, zabıt katibi, banka memuru, berber. Nihat, Meliha, Gülfer, Nazım, kahveci, ateş ya da sigara istediği birileri, çımacılar, hamallar, sandalcılar, Laura, dayı oğlu, balıkçı, taksici, çocuklar, Meliha, çiftler, Feyyaz, Cavidan, emekli yarbay, Zehra Teyze, Bayan Naciye ve onun yanında çalışanlar ile pansiyonundaki kiracıları, –on kişiydiler-, Kemal, bisikletli kız, nişanlı kadın,  İzmirli -adı Ahmet-, Ayşe’nin anne-babası, Veysel Dayısı, “Pazarcılar”, C.’nin babası, bir gazozluk dostlar!, bir genelev kadını, Amerikalı, Sacide, tezgahtar, Seyfi Bey, berberin karşı apartmanında oturan dedikodusu yapılan kadın, müşteriler, içenler, komisyoncu.

Mekanlar

C. sürekli bir yerden bir yere gider, gelir. Romanın arayışına uygun bir hareketlilik içindedir. Bu hareketlilik içinde tramvaylara, vapurlara, taksilere, otobüslere binilir.  Yürüyüşler yapılır. Vakit geçirmeler, beklemeler ya da bir amaçla bir yerden bir yer gitmeler ya da amaçsızlıkla sürüklenme vardır.

Gidilen, hatırlanan ya da romandaki bazı kişilerin anlatıkları, büyük bir havuzda yüzdürür okuyucuyu;

Sinemalar, Beyoğlu, terzi dükkanları, Harbiye, Nişantaşı, Maçka, İki Öksüzler Sokağı (“Şarlo’nun ‘Easy Street’ dediği sokaklardan. Ben ‘Eli Paketliler’ sokağı diyorum. Komşusunun saygısını yitireceğinden başka sıkıntısı olmayanlar yaşar burda.” s.16), Aslan Yatağı Sokağı, Sıra Selviler Caddesi, Beşiktaş Pazarı, Akaretler Durağı, Dolmabahçe Durağı, Yüksekkaldırım, Tünel, sinemadan çıkılan dar sokak, birahaneler, Parmakkapı, Taksim, Ağacami, Tepebaşı, Dolmabahçe, Asmalımescit.

Kitapçının köşesinden geçilen tenha cadde, Ayşe’nin atölyesi, Beşiktaş, Haşet, Balıkpazarı, Maçka, C.’nin evi, karşı apartman, lokantalar, tiyatro, Kurtuluş, büyük bir cadde, Karaköy,Tophane, Kuledibi, Şişhane, Yeşilzeytin Ap., Fındıklı, tatlıcı, Mirgün, Osmanbey, Eminönü, Aksaray, Tozkoparan, berber, kahvehane, Kadıköy İskelesi, Cleveland, Galata Kulesi, Kasımpaşa, Atatürk köprüsü, akademi, Alemdar, tatlıcı, Galatasaray Lisesi, gazino, Boğaz, Sarıyer, İstinye, İsmail Paşa korusunun üstündeki tepe, Suadiye, Cadde Bostan, Bayan Naciye’nin kiralık evi ve pansiyonu, Fransa, plaj, insansız bir kumluk, Kağızman, sergi, bankalar, terzi atölyesi, İtalya, yazlık sinema, yatılı okul, kolej, Edebiyat Fakültesi, Askeriye, sürü sahiplerinin, bakkalların, kasapların, memurların uyuduğu evler, İngiltere, localar, deniz kıyısı gazinosu, restoran, Alemdar, Şişhane, Tarlabaşı, eczane, Parmakkapı, pasaj, İngiliz Elçiliği.

“-Doğru, hep başkayız. Ayak bastığımız her yer dünyanın merkezi oluyor. Her şey bizim çevremizde dönüyor…” s. 17

Aylak Adam’da her yerde C.’nin düşünceleri vardır. Okurun odağı, nadir olarak Güler’in mektuplarına, Ayşe’nin günlüğüne kaysa da çoğu mekân, olaylarıyla, insanlarıyla ve insanlar arası ilişkileriyle C.’nin aklından geçenlere fon oluşturur.

“Güldü.Yaman adamdı bu dilenci. İnsanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu.” s.44

Kokular

Kokulardan geçilir; yağlı boya, beziryağı kokusu, haşlanmış lahana kokusu, eldeki ağır esans kokusu… Beş duyuyu harekete geçirme isteğinin yanında, aranan belki de belleğin kokularla hafızaya hitap etmesinin sağlanmasıdır. Eğer böyleyse ortak bir geçmişin, ortak bir aidiyetin hatırlanmasına giden yollardan biri olarak romana kokular sürülmüştür.

Yemekler

Romanda yemeklerden ve içeceklerden de sık sık bahsedilir. Yemek ve içmek romanın atmosferini tamamlayan önemli bir öğedir. Şarap, bira, gazoz, çay, kahve içilir.

Romanda adı geçen yemeklerse, yemek kültürümüzün çeşitliliğini yansıtacak zenginliktedir. Meze, makarna, patlıcan dolması, ıstakoz, simit…

“Kılığı düzgün adamın sokakta simit yemesi yasaktır.” s.15

Zor İştir Aylaklık

“Biliyordu; Anlamazlardı.” s.157, kapanış cümlesiyle tamamlanan romanın başkişi C.’nin

“Aylak adamın, uzun doldurulamaz sabahları korkunçtu. Kimi saatler bile önemliydi. Geçmek bilmez, uzun ‘üç-dört dakika’lar yaşamıştı; biliyordu. İnsan sokak adlarıyla üç günden fazla uğraşamıyordu.” s.41

Üstelik,

“Huzurunu yaşadığı günde bulamayan insana kurtuluş yoktu.” s.144

Bu durumda yapılacak en iyi şey belki de hayata “tutamak” arayışını bir aşk ilişkisinde tanımlamaktır. Roman başkişisinin adı gibi aradığı kişiye de net bir adlandırma yapılmaz. O da sadece bir harftir, B.

C., onu yaradılış amacı olarak tanımlasa da bir türlü bir araya gelemezler. Roman bittiğindeyse okur, bu bir türlü anlaşılmadığı söylenen arayışın C. için devam ettiğini bilmektedir. Çünkü C.’nin dünyası, üç oda bir mutfakta mutluluk arayan Güler ve Güler gibilerin dünyası değildir.

O, zorunluluklarından bir mirasyedi olduğu için azat edilmenin hafifliği içinde bir uyumsuzdur. Herkes gibi olamamış biridir.

Babasının yol açtığı travmasını onarmaya çalışmakta, kendi korkularından yavaşça arınmaktadır. Örneğin kadınların bacaklarına dokunma korkusunu romanın bir yerinde yendiğini fark eder. Belki de oluşu devam etsin diye adı sadece bir harften ibarettir. Aylak Adam, sırf bu nedenle de umut vericidir. Kabullenmez, benzemez, vazgeçmez yapısıyla biraz Yusuf Atılgan’ın kendi yansımasıdır demek de abartılı bir yorum değildir. Yoksa Yusuf Atılgan, edebiyat dünyası ve okur köy romanlarını yüceltirken, kendi edebi çizgisine uygun bir üslubu nasıl var edebilirdi ki?

 

Bu yazıdaki alıntılar, Yusuf Atılgan, Aylak Adam, YKY Yayınları, 2009’dan yapılmıştır.

 

Diablo 3’ün yaratıcısı oyun hakkındaki düşüncelerini paylaştı

Blizzard’ın kurucu ortağı ve Diablo’nun yaratıcısı David Brevik, eleştirmenlerin beğenisini toplayan oyun hakkındaki düşüncelerini paylaştı.

2000 yılında piyasaya sürülen Bilizzard’ın efsane oyunu Diablo 2’den sonra uzun bir bekleyiş gerçekleşti. Oyuncular Diablo 3’ü büyük bir hevesle bekledikleri halde 12 yıl sonra oyun piyasaya sürüldü. Kendi görüşlerimi belirtmem gerekirse Diablo 3 güzel bir oyun, ancak Diablo 2’nin efsanesini hiç bir şekilde devam ettiremedi. Oyunun yaratıcısı David Brevik benden biraz daha farklı düşünüyor.

IGN Unfiltered isimli programa katılan David Brevik Diablo 3 ile ilgili yaptığı açıklamada, “Bence Diablo 3 geliştirme sonrasında kazandığı mükemmel bir oyun olma özelliğini koruyor. Eklediğimiz başarılı şeylerle beklediğimden çok daha iyi bir oyun yaptığımızı düşünüyorum.” dedi.

Geçtiğimiz günlerde David Brevik ve Blizzard’ın yolları ayrıldı. Röportaj sırasında oyun yapımcısı, yeni Diablo 3 sürümüne değinmeyi de ihmal etmedi. Büyük ihtimalle fanların baskısı sonuç vermiş olacak ki, yeni sürümü Diablo 2’ye daha fazla benzetme kararı almışlar.

2017 yılında yapılan Blizzcon etkinlikleri sırasında Diablo 3 ile ilgili yeni bir duyuru yapılmadı. Bu durumda Diablo’nun yeni sürümü için en az 1 yıl daha bekleyeceğimiz anlamına geliyor. Umarım Blizzard’ın aklı başına gelmiştir ve oyundaki renkli grafikleri sonlandırma kararını almayı unutmazlar. Çünkü insanlar yeni bir oyun istemiyor, Diablo 2’nin hikaye ve mekanik açıdan gelişmiş olanını istiyorlar.

Alıntı | webtekno.com | Kaynakign.com |

Siz de bir bağımlı olabilirsiniz: Sosyal medya bağımlılarının 5 özelliği

Sosyal medya hizmetleri sunmasıyla bilinen Crovu, sosyal medyanın “bağımlısı” kullanıcı profilini inceledi ve bu profillere ait 5 karakteristik davranışların hangileri olduğunu açıkladı.

Sosyal medya artık hayatımızın her alanında ve her anında; üstelik bu durum, bazılarımızda bağımlılık seviyesine kadar ulaşmış durumda. Alınan verilere göre Almanya’da 100 bin dolayında sosyal medya bağımlısı var.

Peki ya siz?

Kimse kolay kolay “evet, ben bir bağımlıyım” demez, çünkü olumsuz şeyleri kabullenmekte zorluk çekeriz. Fakat Crovu’ya göre eğer aşağıdaki 5 maddede kendinizden bir parça görüyorsanız, siz de bir sosyal medya bağımlısısınız demektir. Şimdi bu maddelere sırasıyla bir bakalım:

1- Sosyal medyada ne sıklıkla paylaşım yapıyorsunuz?

Her mecranın belli bir aktif kullanıcısı var, ancak belli bir oranda ise adeta “bağımlısı”. Her gün en az bir paylaşım yaptığınız bir sosyal ağ varsa, muhtemelen siz de bir bağımlı olabilirsiniz. Paylaşım sıklığınız en önemli faktör.

2- Sosyal medya paylaşımlarının beğenilerini takip etmek

Paylaşım yapmakla kalmayıp bir de gelen beğenileri de anında takip ediyorsanız üzülmeyin; sizin gibi gönderilerinin beğenisi merakla takip eden, hatta beğenenleri tek tek inceleyip analiz eden yüz binlerce kişi var. Beğenenleri hatta Instagram Hikayeler’ine kimlerin baktığını kontrol etmek, bir bağımlılık işareti.

3- Takip ettiğiniz insanların yaşamına odaklanıp, derin düşüncelere dalıyor musunuz?

Bazen zengin bir arkadaşınızın özendiği bir hayatı, bazen de hoşlandığınız birisi ile arası çok iyi olan bir arkadaşınız radarınıza girebilir, saatlerce onu inceleyebilirsiniz. Kendi hayatınızla sosyal medyada takip ettiğiniz insanların hayatını sıklıkla karşılaştırıyorsanız, muhtemelen bu da bir ‘sosyal medya bağımlılığı’ işaretidir.

4- Gözlerinizi açtığınızda aklınıza ilk gelen şey sosyal medya bildirimleri mi?

Eğer öyleyse, muhtemelen gece uyumadan önce de son baktığınız şey sosyal medyadaki profiliniz ya da zaman akışınız. Crovu’nun paylaştığı bilgilere göre, yatmadan hemen önce ve uyandıktan hemen sonra eğer akıllara sosyal medya geliyorsa, bağımlılık eşiği çoktan geçildi demektir.

5- Gizlice takip ettiğiniz ve her gün düzenli kontrol ettiğiniz profiller var mı?

Çağımızın hastalıklarından ‘stalkerlık’ da çok sıkça karşımıza çıkan bir konu. Gizlice takip etmek anlamına gelen stalkerlık kapsamında sadece kendi hesaplarından değil, engellendiği eski sevgilisini görmek için yeni sahte hesaplar açanlar dahi var… Kısacası, sosyal medyadaki bağımlılığın resmen limiti yok!

Crovu, sosyal medyada organik takipçi ve beğeni satışı gibi hizmetler sunan, popüler sosyal medya ajanslarından bir tanesidir.

Alıntı | webtekno.com | Kapak Görseli

Türkiye’de %100 vegan, yaşam dolu bir festival: Didim VegFest 20-23 Nisan’da Didim’de!

Türkiye’nin ilk vegan festivalinin yapıldığı…
Havai fişeklerin yasaklandığı…
Atlı faytonların ilçede bitirilmesi için çabalayan…
Vegan bir kent olma yolunda durmadan çalışan…
Doğasıyla, tarihiyle, insanıyla güzel ilçe Didim’de veganlığa, yaşama dair çok güzel şeyler oluyor.

Açık Radyo’da her çarşamba 14.00’da hazırlayıp sunduğum Vegan Sağlık Programı’nda, 7 Mart tarihinde konuğum Didim Belediye Başkanı Deniz Atabay’dı. Deniz Bey ile 20-21-22-23 Nisan’da Didim’de gerçekleştirilecek benim de danışmanlığını yaptığım, Türkiye’nin ilk %100 vegan festivali Didim VegFest hakkında her şeyi konuştuk.

Merhabalar, geçen yıl Aydın’ın ilçesi Didim’de Tarihi Apollon Tapınağı’nda bir festival düzenlendi. “Türkiye’nin ilk vegan festivali” özelliğini taşıyan organizasyon, gelenekselleşmek adına ilk adımını attı ve bu yıl 20-21-22-23 Nisan tarihlerinde ikinci festival için hazırlıklara başlandı, festival hazırlıkları hızla devam ediyor. Türkiye’de veganlık konusunda farkındalık yaratmak için oldukça önemli olan festivalin mimarı Didim Belediye Başkanı Sayın Deniz Atabay bugünkü program konuğum. Hoş geldiniz Deniz Bey.

Hoş bulduk, teşekkür ederim.

Öncelikle size böyle güzel festivali, bir farkındalık çalışmasını doğasıyla, tarihiyle, insanıyla ayrı güzel olan Didim’e ve Türkiye’ye kazandırdığınız için çok teşekkür ederiz. Didim Belediyesi olarak ev sahipliğini yaptığınız ve organizasyonunu üstlendiğiniz festivalin çıkış noktası ne oldu?
Geçen yılki festivalden bir kare…
“Türkiye’nin ilk vegan festivali, benim veganlığa olan ilgimle başladı. Didim gibi insana, doğaya, hayvana değer veren bir yörede görev yapmak ve yaşamak buna katkı sağladı ve geçen yıl veganlığı anlatmak adına festival düzenleme fikriyle ilk somut adımımızı attık.”

Elimde o kadar doğal done var ki… Bu soruyu kolaylıkla ve kısa bir şekilde cevaplayabilirim. Biliyorsunuz, Ege özellikle zeytinyağıyla, dağlarında yetişen doğal bitkileriyle son derece zengin bir coğrafya. İnsanlara tarih boyu çok güzel sunumlar yapmış ve hala o zenginlik devam ediyor. Ben aşağı yukarı 30 yıldır Didim’de yaşıyorum. Tabi, dışarıdan gelip Didim’e yerleştiğim için Ege’nin özelliklerini ve güzelliklerini, doğal zenginliklerini daha iyi tanımak istedim. Çok uzun yıllardır işimden vakit kaldıkça bu konularda da araştırma yapıp güzel fikirler ortaya çıkarmaya çalışmakla uğraştım. Bölgenin asli unsuru olan Didim’in asıl yerlileri Yoranlıların vegan beslenmeye çok yakın bir tarzda beslendiklerini gördüm; bu insanların çevreye, doğaya, hayvana sevgileri, hayata bakış felsefeleri, farklı bir yaşam tarzını ve kültürü gösteriyor. Bunu ben ilk başlarda tam anlamlandıramamıştım, tam ismini koyamamıştım. Fakat zaman içerisinde vegan kültürüne karşı ilgim de artmaya başladı, son yıllarda gerek görsel gerekse yazılı basında veganlıkla ilgili farkındalık yaratacak haberlerin çıktığını görmeye başladım. Zaman içinde tam dersiniz ya “Hah o buydu.” ve kendiliğinden gelir bulursunuz, işte bizim o Yoranlıların beslenme tarzı, hayata bakış felsefeleri, doğaya, insana, hayvana ve tüm canlılara olan saygısı ve sevgisi tam da vegan felsefesiyle uyuşuyor. Sonraları, Didim’in bir turizm kenti olmasından kaynaklı yurtdışından gelen pek çok vegan insanla tanışmaya başladım, zaman içinde biz bunu insanlara duyuralım, veganlığın ne olduğunu öğretelim, gösterelim, biz de bilgimizi daha fazla katlayarak gidelim derken tabii ki olaylar kendiliğinden gelişti ve bugünlere kadar yani geçen sene bu festivali düzenleme düşüncesine kadar geldik. Bu düşünce işte bu şekilde doğdu.

Geçen yılki festival bir ilkti söylediğiniz gibi, geçen yıldan aldığınız güzel notlarla beraber bu seneki hazırlıklara başladınız. Geçen sene 60 bin ziyaretçi ağırladınız, bu sene festivalde kaç ziyaretçi bekliyorsunuz?

 

 

“Geçen seneki tüm hatalarımızı çok iyi analiz ettik. Bu yıl festivalde çizgimiz tamamen veganlık üzerinden gidiyor.”

 

Böyle üst düzey bir organizasyonu çok da sayılara bağlamamak lazım. Ama diğer yandan, festivale gelecek olan kişi sayısı da bu işi ne kadar iyi duyurduğumuzu, ne kadar iyi anlatabildiğimizi bize gösterecek olan unsurlardan da bir tanesi. Sorunuz o anlamda çok önemli, bu sene ziyaretçi sayısı olarak geçen senekinin 3-4 katını bekliyorum. Geçen sene ilk olmasından dolayı acemiliğimiz ve tereddütlerimiz vardı haliyle. Hatta iki günün üstüne çıkmama gibi bir karar almıştık. Çekindik biraz, çok kolay bir organizasyon değil. Ama bu sene daha rahatız, 4 gün dedik. Seneye inşallah bir haftaya çıkaracağız. Geçen seneki festivalden dolayı gerek ulusal gerekse uluslararası basında gördüğümüz ilgi, bizi güçlendirdi, yüreklendirdi. Bu sene daha doğrusu tarzımızı da bulduk. Çok açık söyleyeyim geçen sene vegan konseptini tam oturtabilir miyiz diye tereddüt içerisindeydik. Belki farkında olmadan festival vegan mı vejetaryen mi sorularına yol açmış olabiliriz. Geçen sene o bahsettiğiniz sayılardan, insanların gösterdiği ilgiden aldığımız tecrübe neticesinde dedik ki biz zaten vegan düşüncesiyle vegan feslefesiyle başlamışız ve çizgimiz de tamamen vegan olmalı.

Aslında veganlık, hayvanların gıda, eşya, giyecek olarak insan yaşamının herhangi alanında kullanımını reddeden bir düşünce ve yaşayış biçimidir. Vejetaryenlik ise bir hayvanın etini yemeden yaşamayı kapsayan bir beslenme şekli. Veganlık ve vejetaryenlik sıklıkla karıştırılsa da bu ayrım 1946 yılında net bir şekilde yapıldı, vegan ve vejetaryen kavramları net bir şekilde ayrıldı. Bu yıl Didim Vegan Festivali, %100 bir vegan festival mi olacak?

“Didim Vegan Festivali’nin sloganı ‘Yaşam Dolu Festival’ Hedefimiz, sadece vegan beslenmeyi anlatmak değil, bu sloganına yakışır bir şekilde bu sene en temel vurgumuz hayvan hakları olacak.”

Kesinlikle %100 vegan olacak, demin anlattıklarıma bağlayacak olursak, geçen sene gerek sosyal medya üzerinden gerek bloggerlardan, hangi alanda nerede ne yazılıp çizildiyse bunları tek tek takip ettik. Sizin de bu konuda bize çok fazla faydalarınız, yardımlarınız oldu. Bu arada size de altını çizerek teşekkür ederim. Bunları biz didik didik araştırdık, hepsini değerlendirdik, oradan şu sonuç çıktı, demin söylediğime geliyoruz, biz veganlığı sadece beslenme üzerinden anlatarak değil, vegan olmayanların da konuyu anlamalarını sağlamalı, farkındalık ve bir bilinç oluşturma anlamında bir organizasyon yapmalıydık, geçen seneden çıkan en somut sonuç bu. Bu sebeple ana panellerimizin tamamını hayvan sömürüsü, hayvan hakları, yaşam hakkı üzerinde organize ediyoruz. Sloganımız “yaşam dolu festival”. Bununla birlikte tabi vegan beslenme çalışmaları da kısmi olarak artmaya devam edecek. Tüm panelleri, eğitimleri ve atölye çalışmalarını, anlık söyleşileri, alanlarda biraraya getirip işte “Yaşam Dolu Festival”i bu sene oluşturacağız. Sözün özü biz yaşam dolu bir festival, %100 vegan bir festival olarak yolumuza devam ediyoruz.

Buradan tekrar altını çize çize söyleyelim: Didim’de 20-21-22-23 Nisan 2018’de gerçekleştirilecek olan Didim Vegan Festivali %100 vegan bir festival olacak. Bu Türkiye için çok iddialı bir şeydir aslında, neden iddialı, çünkü böyle bir memlekette veganlığı anlatanlara deli gözüyle bakılıyor. Çok fazla sıkıntımız var, bunlara cevap vermek, yeni bir başlangıç yaratmak ve bunun iddia ile üzerinde durmak, sürdürebilmek… Aslında önemli olan ilki başlatmak değil, siz Didim Belediyesi olarak bir ilki başlattınız, ama bunu sürdürebilir hale getirmeye çalışıyorsunuz, çalışıyoruz daha doğrusu, ben de diğer yandan festival organizasyonunda görevli biri olarak burada bulunuyorum. Gerçekten çok uğraşıyoruz, çok fazla çalışıyoruz, bu seneki festivalin hayvan hakları vurgusunun daha güçlü olabilmesi için uğraşıyoruz. Veganlığın temelinde hayvanların yaşam hakkı var, siz de söylediniz. Çıkış noktasını hayvan kullanımını ne şekilde olursa olsun reddetmek. Bunun yanısıra insanın sağlığını korumak, önlenebilir hastalıkları önlemek, iklim ve çevre felaketlerinin önüne geçerek gezegenimizin sağlığını ve ekosistemi korumayı da kapsıyor. Bu yıl festivalde hayvan hakları vurgusu üzerinde daha fazla durmak istiyoruz dedik hayvan hakları vurgusunu nasıl genişleteceğiz?

“Didim VegFest olarak hedefimiz veganlık felsefesini olabildiği kadar çok insana anlatmak.”

Geçen yılki festivalden bir kare…

Doğru söylüyorsunuz, veganlık bir yaşam felsefesi, sağlıklı yaşamı da insan sağlığı için önlenebilir sıkıntıları önleyebilmeyi de kapsıyor. Bu felsefenin temelinde bu yıl festivalde, tüm hissedebilen canlılara başta hayvanlar olmak üzere saygıyı, hayvan haklarını, sömürüsüz yaşamı oluşturmayı hedefliyoruz. Mesela hayvanlar üzerinde deneylerde kullanımları, sirk hayvanları, türcülüğe karşı çıkma gibi konulara daha fazla ağırlık vereceğiz. Nasıl ağırlık vereceğiz, panellerimiz genelde bu konular üzerine olacak. Gene bunu da altını çizerek söylüyorum. Bu konuda farkındalığı ne kadar yaratabilirsek bunu ne kadar doğru anlatabilirsek, bu tabi festivalin başarısıyla da orantılı olacak. Basın bunu daha fazla sahiplenecek. Her yerde daha fazla Didim VegFest’ten bahsedilecek. Dolayısıyla, vegan felsefesini mümkün olduğu kadar tüm insanlara ulaştırmış olacağız.

Buradan da o zaman bir duyuru daha yapalım: Lütfen bu tür oluşumlara, faaliyetlere katkıda bulunun, ne olursa olsun yapacağımız bir katkı mutlaka vardır, burada hepimiz gönüllü çalışıyoruz. Ben de gönüllüyüm, bu kadar can hıraş bir şeylerde savaşıp uğraşıp bir şeyleri ortaya koymak çok kolay olmuyor böyle bir memlekette. Sadece eleştirmek noktasında kalmayalım, faaliyete geçelim, herkesin yapacağı bir şey vardır. Örneğin fotoğraf çekmekten anlıyorsunuzdur, gelip festivalin fotoğraflarını çekmek için gönüllü sayfasından bize ulaşabilirsiniz. Didim VegFest internet sitesinden veya Instagram Didim VegFest adresinden gönüllü olmak için faaliyete geçebilirsiniz. Kimsenin burada başka anlamda bir şeyler hedeflediği yok, sadece veganlık felsefesini yaymak için uğraşıyoruz. Benim artık bir işim oldu, ben zamanımı Didim Vegan Festivali ve işim olarak ayırdım. Siz de faaliyetlere katkıda bulunun, tamam oralarda birtakım değişimleri yaratmaya çalışıyoruz ama bir kişinin, beş kişinin, bir belediyenin yapmasıyla her şey değişmeyecek. Ne olacak, bir festival düzenleniyordur, oraya siyasiler, ünlü insanlar gelecek. Duyurular yapılacak, haberler çıkacak, hayvanlarla ilgili aktivasyon sağlayan gruplar gelecek, daha çok ses getireceğiz ve böyle böyle başarıya ulaşacağız. Kısacası bizim sizin desteğinize ihtiyacımız var.

“Festivalde gönüllülere ihtiyacımız var. Gönüllü olmak isteyenler, bize ulaşsınlar, biz o kişilerin festivale katılabilmesi için her türlü imkanı yaratmaya hazırız.”

Bir saptama yapmak istiyorum. Beni bu konuda en fazla ümitlendiren, yüreklendiren noktalardan birisi özellikle üniversite gençlerinin olaya çok sahip çıkıyor olmaları. İnanın, Türkiye’nin dört bir yanından gerek sosyal medyadan gerek benim şahsi cep telefonumu bulup ulaşan “Biz de gelip gönüllü olarak çalışalım.” diye o kadar çok gönüllü üniversite talebesi var ki…

Bu genç arkadaşlarımıza şunu söylemek isterim: İnanın, çok şey öğrenirsiniz. Hayatınızda unutamayacağınız şeyler öğrenirsiniz. Grup çalışması, oradaki farklı insanlarla diyaloglar, bunlar çok değerli şeyler.

Paylaşma duygusu çok önemli, bakın bu gençlerin ortaya koyduğu şey, paylaşma duygusunun ne kadar fazla olduğu, bir işten karşılık beklemeden o işin paydaşı olabilmek meselesi. “Biz geleceğiz ama maddi imkanlarımız yeterli değil.” diyenlere şunu söylemek istiyorum: Türkiye’nin hangi noktasında olursanız olun bize bir telefon açmanız yeterli, biz sizi oraya intikal ettiririz ve sizin bu enerji nizden faydalanırız, daha doğrusu insanlık faydalanır.

Herkes faydalanır, tüm dünya faydalanır. Gelme noktasında bana da Didim Vegfest sayfasından gönüllülük formu aracılığıyla da ulaşabilirsiniz. Yani, yeter ki isteyin, yeter ki iyi niyetle çabayla uğraşın, gerçekten her şey değişebilir. Ben mesela iki yıldan fazladır bu şekilde yaşıyorum, kaç insanın hayatına dokundum, hayret ediyorum, ben bu işe başladığımda bu kadar etki yaratacağını bilmiyordum. Sadece bir tohumla başlıyor her şey. Diğer yandan, ben aynı zamanda bir beslenme ve diyet uzmanıyım biliyorsunuz, bundan dolayı doğru vegan beslenmenin insan sağlığına etkileriyle ilgili birçok çalışma okuyoruz. Bu beslenme şeklinin Amerika gibi ülkelerde ilaç yerine önerildiğini ve bu beslenme şeklinin “paketlenmiş endüstriyel ürün” kullanımının çok ötesinde olduğunu biliyorum ve bunun altını çize çize söylüyorum. Doğal gıdalarla, kendi toprağımızdan çıkan yerel gıdalarla, bütünsel bitkisel beslenmenin temelinin yerli tarımın önemini kavrayıp uygulamaya geçmek olduğunu da biliyorum. Didim’de bu alanda pek çok çalışma yapılıyor, geçen yılki festivalde konuşmamı yaptıktan sonra 10-15 yerel üretici gelip “Biz böyle şeyler yapıyoruz, bizi destekler misiniz?” dediler ve inanılmaz mutlu oldum. Didim’de yerel tarımı geliştirmek ve iyileştirmek adına neler yapılıyor? Orası bir cevher aslında, o kadar güzel bir doğası var ki… İki yıl Aydın’da yaşadım, ondan biliyorum. Didim’i de çok seviyorum. Sizin bu alanlarda projeleriniz var, bunlardan bahsedebilir misiniz?

“Didim’de kendi ürünlerimizi kendimiz yetiştireceğimiz, yöre halkını istihdam edeceğimiz çevreye, insana, hayvana yararı olacak, kendi kendine yeten bir ilçe olmak için projeler geliştiriyoruz.”

Toprakla uğraşmayı, toprakla iç içe olmayı seven bir insanım, hayatım boyunca da hep böyle yaşamaya özen gösterdim. Bu göreve (Belediye başkanlığı) geldikten sonra dedim ki kentimizde kullanacağımız çiçekleri kendimiz yetiştirelim. Bunu iki anlamda düşünmüştüm, birincisi maliyet unsurunu göz önünde bulundurdum, böylelikle çok daha ucuza mal ederim, çok fazla çiçek kullanırız diye düşündüm, ikincisi yerel halkı bu işin içine katalım istedim. Çünkü bizim civarımızda çok güzel köyler var. Bu köyler yeni büyük şehir yasasıyla Didim’in mahalleleri oldu, ama oradaki insanlar yüzyıllardır sürdürdükleri normal doğal yaşantılarına aynı şekilde devam ediyorlar. Beslenme şekilleri aynı, üretim şekilleri aynı, çünkü atadan dededen ne gördüyse onu devam ettiriyorlar. Bu Türkiye için çok önemli. Özellikle bu büyükşehir yasasının köylerdeki doğal yaşantıyı da çok büyük sekteye uğrattığını ve oradaki insanları rahatsız etmeye başladığını ben görüyorum. Belki bir iyileşme yapılır, tabii bu konunun başka bir tarafı. İlçemizde kurduğumuz serada bir milyon kişiye ulaştık, belki çok büyük bir sayı değil, ama Didim Belediyesi orta büyüklükte bir ilçe belediyesi, böyle bir belediye için bu önemli bir sayı. Bunu kendimiz kullanabildiğimiz kadar kullanıyoruz, fazlasını da satıp gelir elde ediyoruz.

Bir de istihdam sağlıyorsunuz. Aslında, her ilçe kendi istihdamını yaratsa büyükşehirlerde bu kadar nüfus yığılması olmaz. Türkiye’de her 4 kişiden biri İstanbul’da yaşıyor. Burada yaşamanın artık sürdürülebilir bir yanı kalmadı. Bence çözümlerden biri bu, politikaları geliştirmek, yerel yönetimlerin bu konularla ilgili, Didim Belediyesi gibi, farkındalık çalışmaları yaratmasını sağlamak. Şimdi, düşününce bu festivalde kim bilir ne kadar proje üretilecek, festivallerin böyle bir özelliği de var.

Burada 3 ana nokta var. Birincisi çiçeğimizi kendimiz üretiyoruz, kendimiz kullanıyoruz. İkincisi, bu çiçeği üretirken o yörede yaşayan insanlar burada çalışıyorlar, onları istihdam ediyoruz, istihdam sorununu hallediyoruz. Onları eğitiyoruz, çiçek nasıl yetiştirilir, sadece günlük basit usülden, sadece şunu yap, çapa yap sulama yap meselesi değil. Üçüncüsü, yöre insanımızın bu konudaki eğitilmesini sağlıyoruz, böylece kendilerine güvenleri artıyor, halkı üreticiliğe teşvik ediyoruz, ürettiklerini peşin parayla satın alma garantisiyle yüreklendiriyoruz, böylece meslek sahibi yapmış oluyoruz. Kendileri istihdam edilirken bir yandan da istihdam edecekleri kişileri yetiştirmeye başlıyorlar. Bu bir döngüdür ve çok önemlidir. Bir diğer yandan gördük ki, bu çok örnek alınacak ve keyif alınacak bir üretim. Tıbbi ve aromatik bitkilerle ilgili seramızda oldukça geniş bir yer açtık, burada dağlardan topladığımız kantoronu yetiştiriyoruz. Kantoron yağı üretiyoruz, Delice dediğimiz aşılanmamış, dağda bayırda yetişen zeytinlerden zeytinyağımızı üretiyoruz. Onun dışında biberiye üretiyoruz, yağını çıkarıyoruz. Nanemiz var tavsiye ederim, baş ağrılarınıza iyi gelir, dünyanın en kaliteli nanelerinden biridir.

Ben kullandım nane yağını bir burun açıcı, doğal bir ilaç.

Lavantamız var, çok yakın bir zamanda, onu da kendimiz üretiyoruz. Hem kurutuyoruz hem yağını çıkarıyoruz ve çok yakın bir zamanda Türkiye çapında yaygınlaşacak lavanta kolonyamızı üreteceğiz. Biz ayrıca bir turizm ilçesiyiz biliyorsunuz.

Ekolojik bir ilçe de aynı zamanda.

Bu tür çalışmalarımız yabancı misafirlerimizin de çok ilgilerini çekiyor, geliyorlar serayı geziyorlar. Deniz, kum, güneş klasik üçgeninin dışına çıkıp ürettiğimiz ürünleri endüstriyel bir hale çevirmeyi hedefliyoruz aynı zamanda, turistler bu ürünleri kendi ülkelerine götürüyorlar. Oralarda yöremizi tanıtıyorlar.

Ve bölgenin tanıtımı için de iyi bir imkan yaratılıyor.

“Didim Belediyesi olarak yaptığımız çalışmalar insan yaşamına dokunan şeyler.”

 Bir de ekleyeyim, Akköy denen bölgemizde bir çilek türü var, göreceksiniz çok kısa bir zamanda Akköy Çileği bütün Türkiye’de aranacak, bilinecek, tanınacak. Son derece doğal. Yine, seramızda köylümüzün yetiştirdiği bu tip doğal bitkileri sebze ve meyveyi sattığımız bir küçük organik pazarımız var. Yoldan geçen herkes buradan alışveriş yapabiliyor. Özetle, Didim Belediyesi olarak yaptığımız tüm çalışmalar, insan yaşamına dokunan şeyler.

Bizim o hayalini kurduğumuz ekolojik yaşam, ekovegan yaşamla ilgili çok güzel şeylerden bahsettiniz. Bu yıl festivalde bizi pek çok sürpriz bekliyor. Vegan sanatçılarımız var. Biz bu aralar müthiş bir şekilde çalışıyoruz. Ben de festivalin bilimsel yönünü güçlendirmek için yepyeni çalışmalar içindeyim. Çok ayrıntı vermeyeceğinizi biliyorum ama bu yıl festivalde ana başlıklar halinde neler yapılacak.

“Festivalde rekor denemeleri, her gün çocuk atölyeleri olacak.”

Festivalde geçen yıl yine üzerinde durmuştuk, bu yıl Didim’li yerel katılımcılara daha fazla önem vermeyi hedefliyoruz. Festival iki gündü, bu yıl 4 gün yapacağız. Bazı rekor denemelerimiz de olacak, işin eğlenceli kısmına da geçmek lazım tabi. Bir vegan çorba ve kup kek rekor denememiz olacak. “Dünya Didim’den nefes alıyor” şeklindeki bir sloganla ortaya çıkardığımız bir nefes egzersizimiz olacak, bu da yaşam için çok önemli, doğru nefes alamazsanız sağlığınız için de önemli bir şeyi ıskalamış olursunuz. Bunun da çok ses getireceğine inanıyorum. Yine, festivalin konseptine uygun her gün çocuk atölyeleri yapılacak.

Çocuklara hayvan sevgisi ve veganlığı anlatmak için atölyeler yapılacak.

“Festivalde vegan sanatçılar da konserlerle ve kültür sanat etkinlikleriyle yer alacak.”

Didim Belediyesi’nin teşvikiyle çocuklar turunç ekimi yaptılar.

Çocuklara çok önem veriyorum. Bakın demin gençlerden bahsettim. Düşünsenize 4 yıl bu festivale katılmış 6-7 yaşındaki bir çocuğun gençlikteki 20 yaşındaki halini düşünün: insana, doğaya, hayvana nasıl bakar, hayvanları nasıl sever. Tüm canlılara ve yaşama saygı duyar. Demek ki bunun tohumlarını atacağız. Dediğim gibi güzel konserlerimiz var, vegan sanatçılarımız var. Sadece konserler değil vegan sanatçıların hayvan hakları vurgusunu yapacağı resim sergileri de olacak. Bunların hepsi ses getirecek.

Çok sevdiğimiz sanatçılar gelecek.

“Mutfak atölyeleri, bilimsel sunumlar, vegan beslenme seminerleri, festival günleri boyunca devam edecek. Diyetisyen ekibimiz festival alanında veganlık dışında bir yiyeceğin sokulmaması için sürekli denetim halinde olacaklar.”

O sürpriz olsun, dediğim gibi hayvan haklarıyla ilgili olarak, çok önemli çalışmalar olacak. Mutfak atölyeleri, paneller, beslenme seminerleri, farklı alanlarda verilecek ve gün boyu devam edecek. Uzman arkadaşlardan oluşan ekip sürekli festival içerisinde standları denetleyecek.

Diyetisyen arkadaşlarımıza buradan teşekkür edelim, bize bu konularda destek olacaklar.

Size ve diyetisyen arkadaşlarımıza bu konuda çok büyük iş düşüyor. Dediğim gibi 4 güne çıkartıp festival alanımızı da büyütüp festivali daha tanınır bir hale getireceğiz, baştan da söyledik geçen seneki tecrübeler neticesinde iyi analizler yaptık, yolumuzu seçtik, %100 vegan festivaliyiz. Vejetaryene de saygı duyuyoruz ama biz bir vegan festival olarak yolumuza devam edeceğiz.

Şimdi bir dinleyicimiz sormuş, maalesef vegan bir dünyada yaşamıyoruz. Ama biz vegan bir dünya için mücadele veriyoruz. Ben yola çıktığımda insanlar ilk “Sen delisin, bunu yapamazsın, Türkiye’de bunu nasıl anlatacaksın?” dediler, kimsenin dediğine kulak asmadan yolumu çizdim ve çok güzel şeyler oluyor, aklınızın hayalinizin alamayacağı kadar güzel şeyler oluyor. Didim Belediyesi ve festival organizatörleri olarak hedefimiz tüm dünyanın vegan olması, hayvan kullanımlarını ortadan kaldırmayı hedefliyoruz ama bizim desteğe ihtiyacımız var, öğretmenler, sanatçılar, kültür sanat ile ilgilenenler, yazarlar lütfen çalışmalarınızı gelin burada sunun, o kadar güzel bir fırsat ki, binlerce kişi gelecek bu sene festivale, belki trilyonlar verseniz elde edemeyeceğiniz ortam olacak. Orada hem sesimizi insanlara duyururuz, hem de böyle güzel projelere destek olmuş oluruz. Sadece eleştirmekle kalmayalım, destek olalım.Bütün gücümüzle destek olursak birşeyler değişecek. Ben bu festivali yürekten bir şekilde sahiplendim ve yürütüyoruz bu işleri. Daha da güzeli olacak.

Siz sözünüzün başında uğraşıyorum bu işlerle, deli misin diyorlar şeklinde bir şeyler diyorlar, dikkatimi çekti. Onu şöyle toparlayayım, Aynştayn’a da deli demişler ama o atomu parçalayıp ellerine verdim, demiş. Hayatta biraz deli olmak lazım.

Başarılı olmak için uyumsuz olmak gerekiyor. Bugün bizi dinlediğiniz için çok teşekkür ederiz. Beslenme ve Diyet Uzmanı Kevser Başkara’nın hazırlayıp sunduğu Vegan Sağlık’ta bugünkü konuğumuz Didim Belediye Başkanı Deniz Atabay’dı, Deniz Bey ile Didim Vegan Festivalini konuştuk, festival bu yıl 20-21-22-23 Nisan tarihlerinde Tarihi Apollon Tapınağı’nda Didim’de gerçekleştirilecek. Herkesi festivale bekliyoruz. Gelemiyorsanız da elinizden gelen birşey mutlaka vardır. Lütfen katkıda bulunun, bizimle iletişime geçin. Biz bütün projelere açığız, yeter ki %100 vegan olsun fikir. Haftaya yeniden görüşmek dileğiyle hoşçakalın.
Deniz Atabay ile canlı yayın sonrası…

NOT: Bizlere ulaşabileceğiniz kanallar:

[email protected]
[email protected]
Didim Belediyesi: 0 256 811 62 54
Programın ses kaydı için: https://archive.org/details/VeganSalkDidimVegFest

Beslenme ve Diyet Uzmanı Kevser Başkara sunumuyla…
Vegan Sağlık – İnsanın ve gezegenin sağlığı için bitki temelli beslenme…
Her çarşamba 14.00’da 94.9 FM Açık Radyo’da.

 

İlk koyun-insan melezi canlılar üretildi. Peki neden?

Yeryüzünde insanlığın sırrını çözüp de tedavi edemediği pek çok kalıtsal hastalık var. Bunlarla başa çıkmak amacıyla bir araya gelen Stanford Üniversitesi araştırmacıları ilk kez, insan ve koyun melezi embriyo geliştirdiler. Bu koyunların bedeninde insan organları üretilecek.

Ortaçağ’da insanların kan nakli yaptıklarını söylesek şaşırır, bu naklin koyunlardan yapıldığını söylesek daha da şaşırır, nakledilen kanın koyun kanı olduğunu söylesek şoka uğrayabilirsiniz. Evet, bilim ve özellikle tıpta yaşanan gelişmeler hala çoğu kalıtsal hastalığa çözüm bulamadı ama zamanla buluyor. Şimdi tam da bu konuda atılan önemli bir adımı sizlere aktaracağız.

Stanford Üniversitesi araştırmacıları, koyun ve insan hücreleriyle oluşturdukları embriyoları laboratuvar ortamında geliştirmeyi başardılar. Yerleştirilen kök hücrelerle koyun bedenlerinde insan organlarının büyümesi sağlanacak.

Hayvanların vücutlarında yetiştirilecek ve sonradan insanların vücutlarına nakledilecek organların yolunu açan çalışmalar, bir bakıma ilk insan ve koyun melezi canlının da oluşturulması anlamını taşıyor. Ancak işin bu kısmı farklı açılardan bakıldığında tartışmaya müsait. Bu konuya değinmeden evvel, asıl amacın detaylarına inelim.

Bu proje, tip 1 diyabet hastalarının günden güne tükenen organlarının yerine yenilerini koyabilmek için bir dönüm noktası olabilir. Bilim insanları daha önce biyolojik olarak bir diğer uygun canlı olan domuzlarda benzer bir deney yapmış, ancak organ dokuları canlı vücudunda üretilememişti.

Pankreas organını daha önce fare deneklerin bedenlerine kök hücrelerle başarılı bir şekilde nakleden bilim insanlarının sıradaki denek grubu koyunlardı. Bu grup, nihai sonuç için kilit bir rol üstleniyordu.

Stanford’daki genetik profesörlerinden olan ve söz konusu projenin başkanı Dr. Hiro Nakuachi, “Sıçanlarda fare pankreası ürettik ve daha sonra bu pankreası, diyabetik bir fareye başarılı şekilde naklettik. Fare neredeyse tamamen iyileşti. Yeni projemiz ise 5 ila 10 yıl sürebilir, fakat başaracağız.” açıklamasında bulundu.

Organ bağışlarının küresel anlamda her dönemde yetersiz olması, projenin sağlayacağı bir diğer faydaların başında geliyor. Bazı insanlar, sırf beklenen organ bulunamadığı için yaşamlarını yitiriyorlar.

Ancak projeye karşı olumlu bakmayan hayvansever gruplar, ABD’de 20.000’den fazla imza toplayarak yürütmeyi durdurmak istiyorlar. Davis Califonia Üniversitesi’nden hayvan bilimi profesörü Pablo Ross, endişe taşıdığını ve projenin başarılı olma ihtimalinin düşük olduğunu dile getiriyor. Ancak tıp alanındaki en umut verici çalışmalardan birisi olduğunun da altını çiziyor.

Organların uyumundaki en önemli nokta ise koyunların bedenlerinde bulunacak insana ait kök hücreler olacak. Söz konusu insan koyun melezi olan embriyolar 3 hafta boyunca canlı tutuldular. Ekip şimdi de kök hücreleri doğru bir şekilde vücutlara yerleştirmeyi ve insan DNA’sından hareketle, koyun vücudunda pankreas organı geliştirmeyi umut ediyor.

Bir koyun içinde yetişen insan organlarıyla sayısız insanın hayatı kurtulabilir. Toplumsal olarak bu konu derin tartışmalara götürülmeye de aday. O tartışmalara başlamadan önce deneylerin sonuçlarını beklemekte fayda var. Gene de düşüncelerinizi yorumlar kısmında belirtebilirsiniz.

Alıntı | webtekno.com | Kaynak | dailymail.co.uk |

Gaia Dergi olarak hayvanlar üzerinde yapılan deneylere karşı olduğumuzu bildirmek isteriz. Hayvan haklarına ve hayvanların üzerinde yapılan deneyleri Gaia olarak uygun bulmuyoruz. Haberi bilimsel niteliğinden dolayı paylaşıyoruz.