Ana Sayfa Blog Sayfa 196

Diablo 3’ün yaratıcısı oyun hakkındaki düşüncelerini paylaştı

Blizzard’ın kurucu ortağı ve Diablo’nun yaratıcısı David Brevik, eleştirmenlerin beğenisini toplayan oyun hakkındaki düşüncelerini paylaştı.

2000 yılında piyasaya sürülen Bilizzard’ın efsane oyunu Diablo 2’den sonra uzun bir bekleyiş gerçekleşti. Oyuncular Diablo 3’ü büyük bir hevesle bekledikleri halde 12 yıl sonra oyun piyasaya sürüldü. Kendi görüşlerimi belirtmem gerekirse Diablo 3 güzel bir oyun, ancak Diablo 2’nin efsanesini hiç bir şekilde devam ettiremedi. Oyunun yaratıcısı David Brevik benden biraz daha farklı düşünüyor.

IGN Unfiltered isimli programa katılan David Brevik Diablo 3 ile ilgili yaptığı açıklamada, “Bence Diablo 3 geliştirme sonrasında kazandığı mükemmel bir oyun olma özelliğini koruyor. Eklediğimiz başarılı şeylerle beklediğimden çok daha iyi bir oyun yaptığımızı düşünüyorum.” dedi.

Geçtiğimiz günlerde David Brevik ve Blizzard’ın yolları ayrıldı. Röportaj sırasında oyun yapımcısı, yeni Diablo 3 sürümüne değinmeyi de ihmal etmedi. Büyük ihtimalle fanların baskısı sonuç vermiş olacak ki, yeni sürümü Diablo 2’ye daha fazla benzetme kararı almışlar.

2017 yılında yapılan Blizzcon etkinlikleri sırasında Diablo 3 ile ilgili yeni bir duyuru yapılmadı. Bu durumda Diablo’nun yeni sürümü için en az 1 yıl daha bekleyeceğimiz anlamına geliyor. Umarım Blizzard’ın aklı başına gelmiştir ve oyundaki renkli grafikleri sonlandırma kararını almayı unutmazlar. Çünkü insanlar yeni bir oyun istemiyor, Diablo 2’nin hikaye ve mekanik açıdan gelişmiş olanını istiyorlar.

Alıntı | webtekno.com | Kaynakign.com |

Siz de bir bağımlı olabilirsiniz: Sosyal medya bağımlılarının 5 özelliği

Sosyal medya hizmetleri sunmasıyla bilinen Crovu, sosyal medyanın “bağımlısı” kullanıcı profilini inceledi ve bu profillere ait 5 karakteristik davranışların hangileri olduğunu açıkladı.

Sosyal medya artık hayatımızın her alanında ve her anında; üstelik bu durum, bazılarımızda bağımlılık seviyesine kadar ulaşmış durumda. Alınan verilere göre Almanya’da 100 bin dolayında sosyal medya bağımlısı var.

Peki ya siz?

Kimse kolay kolay “evet, ben bir bağımlıyım” demez, çünkü olumsuz şeyleri kabullenmekte zorluk çekeriz. Fakat Crovu’ya göre eğer aşağıdaki 5 maddede kendinizden bir parça görüyorsanız, siz de bir sosyal medya bağımlısısınız demektir. Şimdi bu maddelere sırasıyla bir bakalım:

1- Sosyal medyada ne sıklıkla paylaşım yapıyorsunuz?

Her mecranın belli bir aktif kullanıcısı var, ancak belli bir oranda ise adeta “bağımlısı”. Her gün en az bir paylaşım yaptığınız bir sosyal ağ varsa, muhtemelen siz de bir bağımlı olabilirsiniz. Paylaşım sıklığınız en önemli faktör.

2- Sosyal medya paylaşımlarının beğenilerini takip etmek

Paylaşım yapmakla kalmayıp bir de gelen beğenileri de anında takip ediyorsanız üzülmeyin; sizin gibi gönderilerinin beğenisi merakla takip eden, hatta beğenenleri tek tek inceleyip analiz eden yüz binlerce kişi var. Beğenenleri hatta Instagram Hikayeler’ine kimlerin baktığını kontrol etmek, bir bağımlılık işareti.

3- Takip ettiğiniz insanların yaşamına odaklanıp, derin düşüncelere dalıyor musunuz?

Bazen zengin bir arkadaşınızın özendiği bir hayatı, bazen de hoşlandığınız birisi ile arası çok iyi olan bir arkadaşınız radarınıza girebilir, saatlerce onu inceleyebilirsiniz. Kendi hayatınızla sosyal medyada takip ettiğiniz insanların hayatını sıklıkla karşılaştırıyorsanız, muhtemelen bu da bir ‘sosyal medya bağımlılığı’ işaretidir.

4- Gözlerinizi açtığınızda aklınıza ilk gelen şey sosyal medya bildirimleri mi?

Eğer öyleyse, muhtemelen gece uyumadan önce de son baktığınız şey sosyal medyadaki profiliniz ya da zaman akışınız. Crovu’nun paylaştığı bilgilere göre, yatmadan hemen önce ve uyandıktan hemen sonra eğer akıllara sosyal medya geliyorsa, bağımlılık eşiği çoktan geçildi demektir.

5- Gizlice takip ettiğiniz ve her gün düzenli kontrol ettiğiniz profiller var mı?

Çağımızın hastalıklarından ‘stalkerlık’ da çok sıkça karşımıza çıkan bir konu. Gizlice takip etmek anlamına gelen stalkerlık kapsamında sadece kendi hesaplarından değil, engellendiği eski sevgilisini görmek için yeni sahte hesaplar açanlar dahi var… Kısacası, sosyal medyadaki bağımlılığın resmen limiti yok!

Crovu, sosyal medyada organik takipçi ve beğeni satışı gibi hizmetler sunan, popüler sosyal medya ajanslarından bir tanesidir.

Alıntı | webtekno.com | Kapak Görseli

Türkiye’de %100 vegan, yaşam dolu bir festival: Didim VegFest 20-23 Nisan’da Didim’de!

Türkiye’nin ilk vegan festivalinin yapıldığı…
Havai fişeklerin yasaklandığı…
Atlı faytonların ilçede bitirilmesi için çabalayan…
Vegan bir kent olma yolunda durmadan çalışan…
Doğasıyla, tarihiyle, insanıyla güzel ilçe Didim’de veganlığa, yaşama dair çok güzel şeyler oluyor.

Açık Radyo’da her çarşamba 14.00’da hazırlayıp sunduğum Vegan Sağlık Programı’nda, 7 Mart tarihinde konuğum Didim Belediye Başkanı Deniz Atabay’dı. Deniz Bey ile 20-21-22-23 Nisan’da Didim’de gerçekleştirilecek benim de danışmanlığını yaptığım, Türkiye’nin ilk %100 vegan festivali Didim VegFest hakkında her şeyi konuştuk.

Merhabalar, geçen yıl Aydın’ın ilçesi Didim’de Tarihi Apollon Tapınağı’nda bir festival düzenlendi. “Türkiye’nin ilk vegan festivali” özelliğini taşıyan organizasyon, gelenekselleşmek adına ilk adımını attı ve bu yıl 20-21-22-23 Nisan tarihlerinde ikinci festival için hazırlıklara başlandı, festival hazırlıkları hızla devam ediyor. Türkiye’de veganlık konusunda farkındalık yaratmak için oldukça önemli olan festivalin mimarı Didim Belediye Başkanı Sayın Deniz Atabay bugünkü program konuğum. Hoş geldiniz Deniz Bey.

Hoş bulduk, teşekkür ederim.

Öncelikle size böyle güzel festivali, bir farkındalık çalışmasını doğasıyla, tarihiyle, insanıyla ayrı güzel olan Didim’e ve Türkiye’ye kazandırdığınız için çok teşekkür ederiz. Didim Belediyesi olarak ev sahipliğini yaptığınız ve organizasyonunu üstlendiğiniz festivalin çıkış noktası ne oldu?
Geçen yılki festivalden bir kare…
“Türkiye’nin ilk vegan festivali, benim veganlığa olan ilgimle başladı. Didim gibi insana, doğaya, hayvana değer veren bir yörede görev yapmak ve yaşamak buna katkı sağladı ve geçen yıl veganlığı anlatmak adına festival düzenleme fikriyle ilk somut adımımızı attık.”

Elimde o kadar doğal done var ki… Bu soruyu kolaylıkla ve kısa bir şekilde cevaplayabilirim. Biliyorsunuz, Ege özellikle zeytinyağıyla, dağlarında yetişen doğal bitkileriyle son derece zengin bir coğrafya. İnsanlara tarih boyu çok güzel sunumlar yapmış ve hala o zenginlik devam ediyor. Ben aşağı yukarı 30 yıldır Didim’de yaşıyorum. Tabi, dışarıdan gelip Didim’e yerleştiğim için Ege’nin özelliklerini ve güzelliklerini, doğal zenginliklerini daha iyi tanımak istedim. Çok uzun yıllardır işimden vakit kaldıkça bu konularda da araştırma yapıp güzel fikirler ortaya çıkarmaya çalışmakla uğraştım. Bölgenin asli unsuru olan Didim’in asıl yerlileri Yoranlıların vegan beslenmeye çok yakın bir tarzda beslendiklerini gördüm; bu insanların çevreye, doğaya, hayvana sevgileri, hayata bakış felsefeleri, farklı bir yaşam tarzını ve kültürü gösteriyor. Bunu ben ilk başlarda tam anlamlandıramamıştım, tam ismini koyamamıştım. Fakat zaman içerisinde vegan kültürüne karşı ilgim de artmaya başladı, son yıllarda gerek görsel gerekse yazılı basında veganlıkla ilgili farkındalık yaratacak haberlerin çıktığını görmeye başladım. Zaman içinde tam dersiniz ya “Hah o buydu.” ve kendiliğinden gelir bulursunuz, işte bizim o Yoranlıların beslenme tarzı, hayata bakış felsefeleri, doğaya, insana, hayvana ve tüm canlılara olan saygısı ve sevgisi tam da vegan felsefesiyle uyuşuyor. Sonraları, Didim’in bir turizm kenti olmasından kaynaklı yurtdışından gelen pek çok vegan insanla tanışmaya başladım, zaman içinde biz bunu insanlara duyuralım, veganlığın ne olduğunu öğretelim, gösterelim, biz de bilgimizi daha fazla katlayarak gidelim derken tabii ki olaylar kendiliğinden gelişti ve bugünlere kadar yani geçen sene bu festivali düzenleme düşüncesine kadar geldik. Bu düşünce işte bu şekilde doğdu.

Geçen yılki festival bir ilkti söylediğiniz gibi, geçen yıldan aldığınız güzel notlarla beraber bu seneki hazırlıklara başladınız. Geçen sene 60 bin ziyaretçi ağırladınız, bu sene festivalde kaç ziyaretçi bekliyorsunuz?

 

 

“Geçen seneki tüm hatalarımızı çok iyi analiz ettik. Bu yıl festivalde çizgimiz tamamen veganlık üzerinden gidiyor.”

 

Böyle üst düzey bir organizasyonu çok da sayılara bağlamamak lazım. Ama diğer yandan, festivale gelecek olan kişi sayısı da bu işi ne kadar iyi duyurduğumuzu, ne kadar iyi anlatabildiğimizi bize gösterecek olan unsurlardan da bir tanesi. Sorunuz o anlamda çok önemli, bu sene ziyaretçi sayısı olarak geçen senekinin 3-4 katını bekliyorum. Geçen sene ilk olmasından dolayı acemiliğimiz ve tereddütlerimiz vardı haliyle. Hatta iki günün üstüne çıkmama gibi bir karar almıştık. Çekindik biraz, çok kolay bir organizasyon değil. Ama bu sene daha rahatız, 4 gün dedik. Seneye inşallah bir haftaya çıkaracağız. Geçen seneki festivalden dolayı gerek ulusal gerekse uluslararası basında gördüğümüz ilgi, bizi güçlendirdi, yüreklendirdi. Bu sene daha doğrusu tarzımızı da bulduk. Çok açık söyleyeyim geçen sene vegan konseptini tam oturtabilir miyiz diye tereddüt içerisindeydik. Belki farkında olmadan festival vegan mı vejetaryen mi sorularına yol açmış olabiliriz. Geçen sene o bahsettiğiniz sayılardan, insanların gösterdiği ilgiden aldığımız tecrübe neticesinde dedik ki biz zaten vegan düşüncesiyle vegan feslefesiyle başlamışız ve çizgimiz de tamamen vegan olmalı.

Aslında veganlık, hayvanların gıda, eşya, giyecek olarak insan yaşamının herhangi alanında kullanımını reddeden bir düşünce ve yaşayış biçimidir. Vejetaryenlik ise bir hayvanın etini yemeden yaşamayı kapsayan bir beslenme şekli. Veganlık ve vejetaryenlik sıklıkla karıştırılsa da bu ayrım 1946 yılında net bir şekilde yapıldı, vegan ve vejetaryen kavramları net bir şekilde ayrıldı. Bu yıl Didim Vegan Festivali, %100 bir vegan festival mi olacak?

“Didim Vegan Festivali’nin sloganı ‘Yaşam Dolu Festival’ Hedefimiz, sadece vegan beslenmeyi anlatmak değil, bu sloganına yakışır bir şekilde bu sene en temel vurgumuz hayvan hakları olacak.”

Kesinlikle %100 vegan olacak, demin anlattıklarıma bağlayacak olursak, geçen sene gerek sosyal medya üzerinden gerek bloggerlardan, hangi alanda nerede ne yazılıp çizildiyse bunları tek tek takip ettik. Sizin de bu konuda bize çok fazla faydalarınız, yardımlarınız oldu. Bu arada size de altını çizerek teşekkür ederim. Bunları biz didik didik araştırdık, hepsini değerlendirdik, oradan şu sonuç çıktı, demin söylediğime geliyoruz, biz veganlığı sadece beslenme üzerinden anlatarak değil, vegan olmayanların da konuyu anlamalarını sağlamalı, farkındalık ve bir bilinç oluşturma anlamında bir organizasyon yapmalıydık, geçen seneden çıkan en somut sonuç bu. Bu sebeple ana panellerimizin tamamını hayvan sömürüsü, hayvan hakları, yaşam hakkı üzerinde organize ediyoruz. Sloganımız “yaşam dolu festival”. Bununla birlikte tabi vegan beslenme çalışmaları da kısmi olarak artmaya devam edecek. Tüm panelleri, eğitimleri ve atölye çalışmalarını, anlık söyleşileri, alanlarda biraraya getirip işte “Yaşam Dolu Festival”i bu sene oluşturacağız. Sözün özü biz yaşam dolu bir festival, %100 vegan bir festival olarak yolumuza devam ediyoruz.

Buradan tekrar altını çize çize söyleyelim: Didim’de 20-21-22-23 Nisan 2018’de gerçekleştirilecek olan Didim Vegan Festivali %100 vegan bir festival olacak. Bu Türkiye için çok iddialı bir şeydir aslında, neden iddialı, çünkü böyle bir memlekette veganlığı anlatanlara deli gözüyle bakılıyor. Çok fazla sıkıntımız var, bunlara cevap vermek, yeni bir başlangıç yaratmak ve bunun iddia ile üzerinde durmak, sürdürebilmek… Aslında önemli olan ilki başlatmak değil, siz Didim Belediyesi olarak bir ilki başlattınız, ama bunu sürdürebilir hale getirmeye çalışıyorsunuz, çalışıyoruz daha doğrusu, ben de diğer yandan festival organizasyonunda görevli biri olarak burada bulunuyorum. Gerçekten çok uğraşıyoruz, çok fazla çalışıyoruz, bu seneki festivalin hayvan hakları vurgusunun daha güçlü olabilmesi için uğraşıyoruz. Veganlığın temelinde hayvanların yaşam hakkı var, siz de söylediniz. Çıkış noktasını hayvan kullanımını ne şekilde olursa olsun reddetmek. Bunun yanısıra insanın sağlığını korumak, önlenebilir hastalıkları önlemek, iklim ve çevre felaketlerinin önüne geçerek gezegenimizin sağlığını ve ekosistemi korumayı da kapsıyor. Bu yıl festivalde hayvan hakları vurgusu üzerinde daha fazla durmak istiyoruz dedik hayvan hakları vurgusunu nasıl genişleteceğiz?

“Didim VegFest olarak hedefimiz veganlık felsefesini olabildiği kadar çok insana anlatmak.”

Geçen yılki festivalden bir kare…

Doğru söylüyorsunuz, veganlık bir yaşam felsefesi, sağlıklı yaşamı da insan sağlığı için önlenebilir sıkıntıları önleyebilmeyi de kapsıyor. Bu felsefenin temelinde bu yıl festivalde, tüm hissedebilen canlılara başta hayvanlar olmak üzere saygıyı, hayvan haklarını, sömürüsüz yaşamı oluşturmayı hedefliyoruz. Mesela hayvanlar üzerinde deneylerde kullanımları, sirk hayvanları, türcülüğe karşı çıkma gibi konulara daha fazla ağırlık vereceğiz. Nasıl ağırlık vereceğiz, panellerimiz genelde bu konular üzerine olacak. Gene bunu da altını çizerek söylüyorum. Bu konuda farkındalığı ne kadar yaratabilirsek bunu ne kadar doğru anlatabilirsek, bu tabi festivalin başarısıyla da orantılı olacak. Basın bunu daha fazla sahiplenecek. Her yerde daha fazla Didim VegFest’ten bahsedilecek. Dolayısıyla, vegan felsefesini mümkün olduğu kadar tüm insanlara ulaştırmış olacağız.

Buradan da o zaman bir duyuru daha yapalım: Lütfen bu tür oluşumlara, faaliyetlere katkıda bulunun, ne olursa olsun yapacağımız bir katkı mutlaka vardır, burada hepimiz gönüllü çalışıyoruz. Ben de gönüllüyüm, bu kadar can hıraş bir şeylerde savaşıp uğraşıp bir şeyleri ortaya koymak çok kolay olmuyor böyle bir memlekette. Sadece eleştirmek noktasında kalmayalım, faaliyete geçelim, herkesin yapacağı bir şey vardır. Örneğin fotoğraf çekmekten anlıyorsunuzdur, gelip festivalin fotoğraflarını çekmek için gönüllü sayfasından bize ulaşabilirsiniz. Didim VegFest internet sitesinden veya Instagram Didim VegFest adresinden gönüllü olmak için faaliyete geçebilirsiniz. Kimsenin burada başka anlamda bir şeyler hedeflediği yok, sadece veganlık felsefesini yaymak için uğraşıyoruz. Benim artık bir işim oldu, ben zamanımı Didim Vegan Festivali ve işim olarak ayırdım. Siz de faaliyetlere katkıda bulunun, tamam oralarda birtakım değişimleri yaratmaya çalışıyoruz ama bir kişinin, beş kişinin, bir belediyenin yapmasıyla her şey değişmeyecek. Ne olacak, bir festival düzenleniyordur, oraya siyasiler, ünlü insanlar gelecek. Duyurular yapılacak, haberler çıkacak, hayvanlarla ilgili aktivasyon sağlayan gruplar gelecek, daha çok ses getireceğiz ve böyle böyle başarıya ulaşacağız. Kısacası bizim sizin desteğinize ihtiyacımız var.

“Festivalde gönüllülere ihtiyacımız var. Gönüllü olmak isteyenler, bize ulaşsınlar, biz o kişilerin festivale katılabilmesi için her türlü imkanı yaratmaya hazırız.”

Bir saptama yapmak istiyorum. Beni bu konuda en fazla ümitlendiren, yüreklendiren noktalardan birisi özellikle üniversite gençlerinin olaya çok sahip çıkıyor olmaları. İnanın, Türkiye’nin dört bir yanından gerek sosyal medyadan gerek benim şahsi cep telefonumu bulup ulaşan “Biz de gelip gönüllü olarak çalışalım.” diye o kadar çok gönüllü üniversite talebesi var ki…

Bu genç arkadaşlarımıza şunu söylemek isterim: İnanın, çok şey öğrenirsiniz. Hayatınızda unutamayacağınız şeyler öğrenirsiniz. Grup çalışması, oradaki farklı insanlarla diyaloglar, bunlar çok değerli şeyler.

Paylaşma duygusu çok önemli, bakın bu gençlerin ortaya koyduğu şey, paylaşma duygusunun ne kadar fazla olduğu, bir işten karşılık beklemeden o işin paydaşı olabilmek meselesi. “Biz geleceğiz ama maddi imkanlarımız yeterli değil.” diyenlere şunu söylemek istiyorum: Türkiye’nin hangi noktasında olursanız olun bize bir telefon açmanız yeterli, biz sizi oraya intikal ettiririz ve sizin bu enerji nizden faydalanırız, daha doğrusu insanlık faydalanır.

Herkes faydalanır, tüm dünya faydalanır. Gelme noktasında bana da Didim Vegfest sayfasından gönüllülük formu aracılığıyla da ulaşabilirsiniz. Yani, yeter ki isteyin, yeter ki iyi niyetle çabayla uğraşın, gerçekten her şey değişebilir. Ben mesela iki yıldan fazladır bu şekilde yaşıyorum, kaç insanın hayatına dokundum, hayret ediyorum, ben bu işe başladığımda bu kadar etki yaratacağını bilmiyordum. Sadece bir tohumla başlıyor her şey. Diğer yandan, ben aynı zamanda bir beslenme ve diyet uzmanıyım biliyorsunuz, bundan dolayı doğru vegan beslenmenin insan sağlığına etkileriyle ilgili birçok çalışma okuyoruz. Bu beslenme şeklinin Amerika gibi ülkelerde ilaç yerine önerildiğini ve bu beslenme şeklinin “paketlenmiş endüstriyel ürün” kullanımının çok ötesinde olduğunu biliyorum ve bunun altını çize çize söylüyorum. Doğal gıdalarla, kendi toprağımızdan çıkan yerel gıdalarla, bütünsel bitkisel beslenmenin temelinin yerli tarımın önemini kavrayıp uygulamaya geçmek olduğunu da biliyorum. Didim’de bu alanda pek çok çalışma yapılıyor, geçen yılki festivalde konuşmamı yaptıktan sonra 10-15 yerel üretici gelip “Biz böyle şeyler yapıyoruz, bizi destekler misiniz?” dediler ve inanılmaz mutlu oldum. Didim’de yerel tarımı geliştirmek ve iyileştirmek adına neler yapılıyor? Orası bir cevher aslında, o kadar güzel bir doğası var ki… İki yıl Aydın’da yaşadım, ondan biliyorum. Didim’i de çok seviyorum. Sizin bu alanlarda projeleriniz var, bunlardan bahsedebilir misiniz?

“Didim’de kendi ürünlerimizi kendimiz yetiştireceğimiz, yöre halkını istihdam edeceğimiz çevreye, insana, hayvana yararı olacak, kendi kendine yeten bir ilçe olmak için projeler geliştiriyoruz.”

Toprakla uğraşmayı, toprakla iç içe olmayı seven bir insanım, hayatım boyunca da hep böyle yaşamaya özen gösterdim. Bu göreve (Belediye başkanlığı) geldikten sonra dedim ki kentimizde kullanacağımız çiçekleri kendimiz yetiştirelim. Bunu iki anlamda düşünmüştüm, birincisi maliyet unsurunu göz önünde bulundurdum, böylelikle çok daha ucuza mal ederim, çok fazla çiçek kullanırız diye düşündüm, ikincisi yerel halkı bu işin içine katalım istedim. Çünkü bizim civarımızda çok güzel köyler var. Bu köyler yeni büyük şehir yasasıyla Didim’in mahalleleri oldu, ama oradaki insanlar yüzyıllardır sürdürdükleri normal doğal yaşantılarına aynı şekilde devam ediyorlar. Beslenme şekilleri aynı, üretim şekilleri aynı, çünkü atadan dededen ne gördüyse onu devam ettiriyorlar. Bu Türkiye için çok önemli. Özellikle bu büyükşehir yasasının köylerdeki doğal yaşantıyı da çok büyük sekteye uğrattığını ve oradaki insanları rahatsız etmeye başladığını ben görüyorum. Belki bir iyileşme yapılır, tabii bu konunun başka bir tarafı. İlçemizde kurduğumuz serada bir milyon kişiye ulaştık, belki çok büyük bir sayı değil, ama Didim Belediyesi orta büyüklükte bir ilçe belediyesi, böyle bir belediye için bu önemli bir sayı. Bunu kendimiz kullanabildiğimiz kadar kullanıyoruz, fazlasını da satıp gelir elde ediyoruz.

Bir de istihdam sağlıyorsunuz. Aslında, her ilçe kendi istihdamını yaratsa büyükşehirlerde bu kadar nüfus yığılması olmaz. Türkiye’de her 4 kişiden biri İstanbul’da yaşıyor. Burada yaşamanın artık sürdürülebilir bir yanı kalmadı. Bence çözümlerden biri bu, politikaları geliştirmek, yerel yönetimlerin bu konularla ilgili, Didim Belediyesi gibi, farkındalık çalışmaları yaratmasını sağlamak. Şimdi, düşününce bu festivalde kim bilir ne kadar proje üretilecek, festivallerin böyle bir özelliği de var.

Burada 3 ana nokta var. Birincisi çiçeğimizi kendimiz üretiyoruz, kendimiz kullanıyoruz. İkincisi, bu çiçeği üretirken o yörede yaşayan insanlar burada çalışıyorlar, onları istihdam ediyoruz, istihdam sorununu hallediyoruz. Onları eğitiyoruz, çiçek nasıl yetiştirilir, sadece günlük basit usülden, sadece şunu yap, çapa yap sulama yap meselesi değil. Üçüncüsü, yöre insanımızın bu konudaki eğitilmesini sağlıyoruz, böylece kendilerine güvenleri artıyor, halkı üreticiliğe teşvik ediyoruz, ürettiklerini peşin parayla satın alma garantisiyle yüreklendiriyoruz, böylece meslek sahibi yapmış oluyoruz. Kendileri istihdam edilirken bir yandan da istihdam edecekleri kişileri yetiştirmeye başlıyorlar. Bu bir döngüdür ve çok önemlidir. Bir diğer yandan gördük ki, bu çok örnek alınacak ve keyif alınacak bir üretim. Tıbbi ve aromatik bitkilerle ilgili seramızda oldukça geniş bir yer açtık, burada dağlardan topladığımız kantoronu yetiştiriyoruz. Kantoron yağı üretiyoruz, Delice dediğimiz aşılanmamış, dağda bayırda yetişen zeytinlerden zeytinyağımızı üretiyoruz. Onun dışında biberiye üretiyoruz, yağını çıkarıyoruz. Nanemiz var tavsiye ederim, baş ağrılarınıza iyi gelir, dünyanın en kaliteli nanelerinden biridir.

Ben kullandım nane yağını bir burun açıcı, doğal bir ilaç.

Lavantamız var, çok yakın bir zamanda, onu da kendimiz üretiyoruz. Hem kurutuyoruz hem yağını çıkarıyoruz ve çok yakın bir zamanda Türkiye çapında yaygınlaşacak lavanta kolonyamızı üreteceğiz. Biz ayrıca bir turizm ilçesiyiz biliyorsunuz.

Ekolojik bir ilçe de aynı zamanda.

Bu tür çalışmalarımız yabancı misafirlerimizin de çok ilgilerini çekiyor, geliyorlar serayı geziyorlar. Deniz, kum, güneş klasik üçgeninin dışına çıkıp ürettiğimiz ürünleri endüstriyel bir hale çevirmeyi hedefliyoruz aynı zamanda, turistler bu ürünleri kendi ülkelerine götürüyorlar. Oralarda yöremizi tanıtıyorlar.

Ve bölgenin tanıtımı için de iyi bir imkan yaratılıyor.

“Didim Belediyesi olarak yaptığımız çalışmalar insan yaşamına dokunan şeyler.”

 Bir de ekleyeyim, Akköy denen bölgemizde bir çilek türü var, göreceksiniz çok kısa bir zamanda Akköy Çileği bütün Türkiye’de aranacak, bilinecek, tanınacak. Son derece doğal. Yine, seramızda köylümüzün yetiştirdiği bu tip doğal bitkileri sebze ve meyveyi sattığımız bir küçük organik pazarımız var. Yoldan geçen herkes buradan alışveriş yapabiliyor. Özetle, Didim Belediyesi olarak yaptığımız tüm çalışmalar, insan yaşamına dokunan şeyler.

Bizim o hayalini kurduğumuz ekolojik yaşam, ekovegan yaşamla ilgili çok güzel şeylerden bahsettiniz. Bu yıl festivalde bizi pek çok sürpriz bekliyor. Vegan sanatçılarımız var. Biz bu aralar müthiş bir şekilde çalışıyoruz. Ben de festivalin bilimsel yönünü güçlendirmek için yepyeni çalışmalar içindeyim. Çok ayrıntı vermeyeceğinizi biliyorum ama bu yıl festivalde ana başlıklar halinde neler yapılacak.

“Festivalde rekor denemeleri, her gün çocuk atölyeleri olacak.”

Festivalde geçen yıl yine üzerinde durmuştuk, bu yıl Didim’li yerel katılımcılara daha fazla önem vermeyi hedefliyoruz. Festival iki gündü, bu yıl 4 gün yapacağız. Bazı rekor denemelerimiz de olacak, işin eğlenceli kısmına da geçmek lazım tabi. Bir vegan çorba ve kup kek rekor denememiz olacak. “Dünya Didim’den nefes alıyor” şeklindeki bir sloganla ortaya çıkardığımız bir nefes egzersizimiz olacak, bu da yaşam için çok önemli, doğru nefes alamazsanız sağlığınız için de önemli bir şeyi ıskalamış olursunuz. Bunun da çok ses getireceğine inanıyorum. Yine, festivalin konseptine uygun her gün çocuk atölyeleri yapılacak.

Çocuklara hayvan sevgisi ve veganlığı anlatmak için atölyeler yapılacak.

“Festivalde vegan sanatçılar da konserlerle ve kültür sanat etkinlikleriyle yer alacak.”

Didim Belediyesi’nin teşvikiyle çocuklar turunç ekimi yaptılar.

Çocuklara çok önem veriyorum. Bakın demin gençlerden bahsettim. Düşünsenize 4 yıl bu festivale katılmış 6-7 yaşındaki bir çocuğun gençlikteki 20 yaşındaki halini düşünün: insana, doğaya, hayvana nasıl bakar, hayvanları nasıl sever. Tüm canlılara ve yaşama saygı duyar. Demek ki bunun tohumlarını atacağız. Dediğim gibi güzel konserlerimiz var, vegan sanatçılarımız var. Sadece konserler değil vegan sanatçıların hayvan hakları vurgusunu yapacağı resim sergileri de olacak. Bunların hepsi ses getirecek.

Çok sevdiğimiz sanatçılar gelecek.

“Mutfak atölyeleri, bilimsel sunumlar, vegan beslenme seminerleri, festival günleri boyunca devam edecek. Diyetisyen ekibimiz festival alanında veganlık dışında bir yiyeceğin sokulmaması için sürekli denetim halinde olacaklar.”

O sürpriz olsun, dediğim gibi hayvan haklarıyla ilgili olarak, çok önemli çalışmalar olacak. Mutfak atölyeleri, paneller, beslenme seminerleri, farklı alanlarda verilecek ve gün boyu devam edecek. Uzman arkadaşlardan oluşan ekip sürekli festival içerisinde standları denetleyecek.

Diyetisyen arkadaşlarımıza buradan teşekkür edelim, bize bu konularda destek olacaklar.

Size ve diyetisyen arkadaşlarımıza bu konuda çok büyük iş düşüyor. Dediğim gibi 4 güne çıkartıp festival alanımızı da büyütüp festivali daha tanınır bir hale getireceğiz, baştan da söyledik geçen seneki tecrübeler neticesinde iyi analizler yaptık, yolumuzu seçtik, %100 vegan festivaliyiz. Vejetaryene de saygı duyuyoruz ama biz bir vegan festival olarak yolumuza devam edeceğiz.

Şimdi bir dinleyicimiz sormuş, maalesef vegan bir dünyada yaşamıyoruz. Ama biz vegan bir dünya için mücadele veriyoruz. Ben yola çıktığımda insanlar ilk “Sen delisin, bunu yapamazsın, Türkiye’de bunu nasıl anlatacaksın?” dediler, kimsenin dediğine kulak asmadan yolumu çizdim ve çok güzel şeyler oluyor, aklınızın hayalinizin alamayacağı kadar güzel şeyler oluyor. Didim Belediyesi ve festival organizatörleri olarak hedefimiz tüm dünyanın vegan olması, hayvan kullanımlarını ortadan kaldırmayı hedefliyoruz ama bizim desteğe ihtiyacımız var, öğretmenler, sanatçılar, kültür sanat ile ilgilenenler, yazarlar lütfen çalışmalarınızı gelin burada sunun, o kadar güzel bir fırsat ki, binlerce kişi gelecek bu sene festivale, belki trilyonlar verseniz elde edemeyeceğiniz ortam olacak. Orada hem sesimizi insanlara duyururuz, hem de böyle güzel projelere destek olmuş oluruz. Sadece eleştirmekle kalmayalım, destek olalım.Bütün gücümüzle destek olursak birşeyler değişecek. Ben bu festivali yürekten bir şekilde sahiplendim ve yürütüyoruz bu işleri. Daha da güzeli olacak.

Siz sözünüzün başında uğraşıyorum bu işlerle, deli misin diyorlar şeklinde bir şeyler diyorlar, dikkatimi çekti. Onu şöyle toparlayayım, Aynştayn’a da deli demişler ama o atomu parçalayıp ellerine verdim, demiş. Hayatta biraz deli olmak lazım.

Başarılı olmak için uyumsuz olmak gerekiyor. Bugün bizi dinlediğiniz için çok teşekkür ederiz. Beslenme ve Diyet Uzmanı Kevser Başkara’nın hazırlayıp sunduğu Vegan Sağlık’ta bugünkü konuğumuz Didim Belediye Başkanı Deniz Atabay’dı, Deniz Bey ile Didim Vegan Festivalini konuştuk, festival bu yıl 20-21-22-23 Nisan tarihlerinde Tarihi Apollon Tapınağı’nda Didim’de gerçekleştirilecek. Herkesi festivale bekliyoruz. Gelemiyorsanız da elinizden gelen birşey mutlaka vardır. Lütfen katkıda bulunun, bizimle iletişime geçin. Biz bütün projelere açığız, yeter ki %100 vegan olsun fikir. Haftaya yeniden görüşmek dileğiyle hoşçakalın.
Deniz Atabay ile canlı yayın sonrası…

NOT: Bizlere ulaşabileceğiniz kanallar:

[email protected]
[email protected]
Didim Belediyesi: 0 256 811 62 54
Programın ses kaydı için: https://archive.org/details/VeganSalkDidimVegFest

Beslenme ve Diyet Uzmanı Kevser Başkara sunumuyla…
Vegan Sağlık – İnsanın ve gezegenin sağlığı için bitki temelli beslenme…
Her çarşamba 14.00’da 94.9 FM Açık Radyo’da.

 

İlk koyun-insan melezi canlılar üretildi. Peki neden?

Yeryüzünde insanlığın sırrını çözüp de tedavi edemediği pek çok kalıtsal hastalık var. Bunlarla başa çıkmak amacıyla bir araya gelen Stanford Üniversitesi araştırmacıları ilk kez, insan ve koyun melezi embriyo geliştirdiler. Bu koyunların bedeninde insan organları üretilecek.

Ortaçağ’da insanların kan nakli yaptıklarını söylesek şaşırır, bu naklin koyunlardan yapıldığını söylesek daha da şaşırır, nakledilen kanın koyun kanı olduğunu söylesek şoka uğrayabilirsiniz. Evet, bilim ve özellikle tıpta yaşanan gelişmeler hala çoğu kalıtsal hastalığa çözüm bulamadı ama zamanla buluyor. Şimdi tam da bu konuda atılan önemli bir adımı sizlere aktaracağız.

Stanford Üniversitesi araştırmacıları, koyun ve insan hücreleriyle oluşturdukları embriyoları laboratuvar ortamında geliştirmeyi başardılar. Yerleştirilen kök hücrelerle koyun bedenlerinde insan organlarının büyümesi sağlanacak.

Hayvanların vücutlarında yetiştirilecek ve sonradan insanların vücutlarına nakledilecek organların yolunu açan çalışmalar, bir bakıma ilk insan ve koyun melezi canlının da oluşturulması anlamını taşıyor. Ancak işin bu kısmı farklı açılardan bakıldığında tartışmaya müsait. Bu konuya değinmeden evvel, asıl amacın detaylarına inelim.

Bu proje, tip 1 diyabet hastalarının günden güne tükenen organlarının yerine yenilerini koyabilmek için bir dönüm noktası olabilir. Bilim insanları daha önce biyolojik olarak bir diğer uygun canlı olan domuzlarda benzer bir deney yapmış, ancak organ dokuları canlı vücudunda üretilememişti.

Pankreas organını daha önce fare deneklerin bedenlerine kök hücrelerle başarılı bir şekilde nakleden bilim insanlarının sıradaki denek grubu koyunlardı. Bu grup, nihai sonuç için kilit bir rol üstleniyordu.

Stanford’daki genetik profesörlerinden olan ve söz konusu projenin başkanı Dr. Hiro Nakuachi, “Sıçanlarda fare pankreası ürettik ve daha sonra bu pankreası, diyabetik bir fareye başarılı şekilde naklettik. Fare neredeyse tamamen iyileşti. Yeni projemiz ise 5 ila 10 yıl sürebilir, fakat başaracağız.” açıklamasında bulundu.

Organ bağışlarının küresel anlamda her dönemde yetersiz olması, projenin sağlayacağı bir diğer faydaların başında geliyor. Bazı insanlar, sırf beklenen organ bulunamadığı için yaşamlarını yitiriyorlar.

Ancak projeye karşı olumlu bakmayan hayvansever gruplar, ABD’de 20.000’den fazla imza toplayarak yürütmeyi durdurmak istiyorlar. Davis Califonia Üniversitesi’nden hayvan bilimi profesörü Pablo Ross, endişe taşıdığını ve projenin başarılı olma ihtimalinin düşük olduğunu dile getiriyor. Ancak tıp alanındaki en umut verici çalışmalardan birisi olduğunun da altını çiziyor.

Organların uyumundaki en önemli nokta ise koyunların bedenlerinde bulunacak insana ait kök hücreler olacak. Söz konusu insan koyun melezi olan embriyolar 3 hafta boyunca canlı tutuldular. Ekip şimdi de kök hücreleri doğru bir şekilde vücutlara yerleştirmeyi ve insan DNA’sından hareketle, koyun vücudunda pankreas organı geliştirmeyi umut ediyor.

Bir koyun içinde yetişen insan organlarıyla sayısız insanın hayatı kurtulabilir. Toplumsal olarak bu konu derin tartışmalara götürülmeye de aday. O tartışmalara başlamadan önce deneylerin sonuçlarını beklemekte fayda var. Gene de düşüncelerinizi yorumlar kısmında belirtebilirsiniz.

Alıntı | webtekno.com | Kaynak | dailymail.co.uk |

Gaia Dergi olarak hayvanlar üzerinde yapılan deneylere karşı olduğumuzu bildirmek isteriz. Hayvan haklarına ve hayvanların üzerinde yapılan deneyleri Gaia olarak uygun bulmuyoruz. Haberi bilimsel niteliğinden dolayı paylaşıyoruz. 

Japonlar’ın uzun ve mutlu yaşam sırrı: İkigai

0
Bir araştırma yapsak ve sorsak: 100 yaşına kadar sağlıklı yaşamak ister misiniz? İstisnai cevapları çıkarırsak çoğunluğun bunu isteyeceğini kabul edebiliriz. Fakat uzun yaşamın sırrı gerçekten ne? Bazıları haplar sayesinde insanların daha uzun yaşayacağına inanıyorlar. Ama durum belkide beyinde ve onun hissettirdiklerinde bitiyor. Hector Garcia ve Francesc Miralles araştırmaları sayesinde Ikigai adlı kitabı kaleme alıyorlar. Kitap, Japonların uzun ve mutlu yaşama sırrını anlatıyor.
Japonlara göre her insanın bir ikigai’si vardır. Yani sabah yataktan kalkmaları için bir sebepleri vardır. Ve her insan ikigai’sini keşfederek hayatına anlam katabilir. İkigai, sadece sabah kalkıp, işe gidip, para kazanmak değil. İkigai; kişinin kendini ifade edebilme gücü, hayattan zevk alma bilinci bir nevi. Yani her çalışan belki yaptığı işi sevmiyor ya da sadece para kazanmak için yapıyor. Bu tam olarak ikigai’mizi bulduğumuz anlamına gelmiyor maalesef. Evet, yataktan kalkma sebebimiz belki işe gitmek ama bu işi yaparken zevk almıyorsak, ikigai’mizi başka bir şekilde aramalıyız. Bu belki sevdiğimiz bir müzik aletini çalmak, belki sevdiğimiz biri için bir şiir veya şarkı yazmak. Burayı çok çeşitli düşünebiliriz. Sonuçta yaptığınız işin ne olduğu değil, o işi yaparken ne kadar zevk alarak, mutlu olarak yaptığınız. Mesela Japon kültüründe emekliye ayrılmak diye bir terim yok. Japonya’da bir kişi 80 yaşında daha önce hiç yapmadığı bir mesleği öğrenip, onda başarılı olabiliyor. Bu muhteşem bir şey. Düşünsenize hayatınızın 20 yılını banka müdürü, diğer 20 yılını ressam belki çok profesyonel olmasanız da sonraki  20 yılını ise marangoz olarak geçirdiğinizi. Gerçekten düşüncesi bile enerji veriyor.
Japonya’daki Okinawa adası (burası için neredeyse sonsuz gençlik adası denilebilir) en uzun ömürlü insanların yaşadığı bir ada. Kitabın yazarları da bizzat bu adaya gidip, oradaki asırlık insanlarla yaptıkları röportajları okuyucuya sunuyorlar. Bu sayede gizemli ikigai’yi keşfediyorlar.
Peki, ikigai’nizi bilmiyorsanız nasıl bulacaksınız? Kitap bu konuda yardımcı olacak sorular sorup, düşünmenizi sağlıyor. İşte o sorulardan bazıları;
  • Neye karşı yeteceğim var?
  • Gerçekte ne yapmak istiyorum?
  • Kendimi daha iyi nasıl ifade edebilirim?
Ama hepsinden önce Gülümsemeyi, midenizi tıka basa doldurmamayı, teşekkür ve şükür etmeyi unutmayın. Geçmişten pişmanlık duymayı ve gelecekten korkmayı bırakın, sahip olduğunuz tek şey bugün. Tadını çıkarın. Hatırlamaya değer kılın diyen ikigai’nin kurallarına kulak verin.

Çilekli cevizli tabule salata

Tabule salata çok ince doğranmış yeşillikler, çok sayıda taze otlar ve ince bulgur buğdayı içeren, limon suyu ve zeytin yağı ile yapılmış çok basit bir salatadır.

Bu salatayı kendi damak tadıma göre uyarladım. Nar şurubu, ceviz ve çilek ekledim ve yağ kullanmadan hazırladım. Hazırlaması da en az yemesi kadar keyifli olan tabule salatayı bir de çilekli ve cevizli denemeye ne dersiniz?
İnce bulgur yerine kinoa ya da farklı pirinç şekillerini de kullanabilirsiniz, çileği nar, elma ya da damak tadınıza uygun bir meyveyle değiştirebilirsiniz.

Malzemeler: 

  • 200 gr. ince bulgur,
  • 1 bardak cherry domates,
  • 2 orta boy sarı ve yeşil biber,
  • Bir demet maydonoz ve dereotu,
  • 10-12 adet taze nane yaprakları,
  • 2 lime suyu,
  • 7 sap taze soğan,
  • Bir avuç ceviz,
  • 5-6 orta boy çilek,
  • 1 çay kaşığı tuz,
  • 4-5 çorba kaşığı şekersiz nar şurubu.

Yapılışı:

  1. Bulguru yıkayıp bir tencereye yerleştirip, üzerini hafif suyla kaplayın, ocakta 2-3 dakika kadar suyu çekene kadar çok az pişirin. Süzün ve soğuması için kenara alın.
  2. Biberleri çok küçük kutucuklar halinde kesin, taze soğan, dereotu ve maydonozu da ince ince kıyın ve bir kaseye aktarın.
  3. Bulguru kaseye ilave edin ve yeşilliklerle karıştırın.
  4. Cherry domatesleri ikiye keserek kaseye aktarın, cevizleri küçük parçalara ayırarak, çilekleri ince ince kıyarak üzerine ilave edin.
  5. Tuzu, nar suyu ve limon suyunu ekleyin, bulgurlarla birlikte iyice karışıncaya kadar karıştırın.
  6. Nane yaprakları ile süsleyerek soğuk servis edin.

Adem’in Yolculuğu : İlk Olandan Son Olana | Doğukan Çiğdem ile Röportaj

Görsel ve yeni medya sanatçısı Doğukan Çiğdem ile ‘Adem’ sergisi, eserleri ve yaratım süreci üzerine konuştuk. Sanatçının kişisel sergisi ‘Adem’, Galeri BU’da 23 Mart’a kadar devam ediyor.

Doğukan Bey merhaba, “Adem”e gelmeden önce sizi biraz tanıyabilir miyiz?

DÇ: Formların soru sordurabilme gücüne inanan, bunun için her biri birer soru niteliğinde, insanları düşünmeye sevk edeceğine inandığım yapıtlar üretme niyetiyle, bu soruların formlarını inşa etme çabasında olduğumu söyleyebilirim. Yirmili yaşlarımın başlangıcında görmeye başladığım aktarım modeli, piramidin en ucundaki aktarıma olan inancım resimlerime yansımaya başladı. Bunu kendime saklamayı istemiyordum, istemiyorum. Pratik yaklaşımım, çok çeşitli malzemelerle ilişkilenmemi sağladı ve böylece var olan hikayeyi farklı formlara taşımaya başladım. Bu araştırma aşamasında, tarih öncesi devrimleri daha tarafsız değerlendirebilEceğimizi ve sonuçlarının da bizi bireyler olarak daha az etkilediğini fark ettim. Bu nedenle geçtiğimiz birkaç yüzyılın gelişim kavramı üzerinde durmaya özen gösterdim ve insanları bu kavramları birlikte açmaya, yeniden anlamaya çağırıyorum.

 

 “insanları düşünmeye sevk edeceğine inandığım yapıtlar.”

Bu çabanızı nasıl uyguluyorsunuz? Yurtdışında da bağlantısı olan bir sanatçısınız ve bu uyum süreçleriyle ilgili neler söyleyebilirsiniz?

: Benim çabam kendi formlarımdaki sorularda. Aktarım ile kendini var eden bir fikrin, sonraki nesil tarafından sorgulanması ve araştırılmasının gücüne inanıyorum. Ürettiğim formlar ise sorgulamayı tetiklemesini, kendi cevabını arayan insanları harekete geçirecek bir soru sormalarına olanak vermesini ve bu soruyla yaşamasını istiyorum. Sorular ve cevaplar arama isteğini doğuran formlar üretmeye devam etmeyi, haliyle de hareketi körüklemeyi arzu ediyorum. Konum itibariyle yerel düşünmediğimi evrensel bir konuyla çalıştığımı söyleyebilirim. Çağlar arası yolculukta hepimiz aynı yol ve yollar üzerinden birbirimizi takip ettik ve ortak geçmişi paylaştığımız sanat anlayışı üzerinden açıklayabilirim çabamı.

 

Adem sergisi fikri sizde nasıl oluştu? Kavram ve kavramı nasıl ele aldığınızı paylaşır mısınız?

: Rastlantısal olarak primitif formlara ilgimin yükseldiği bir dönemde, insanın yeryüzünde görüldüğü yüzbinlerce yıllık süre içerisinde nasıl geliştiğinin cevabını aramaya başladım. Bu süreçte antropoloji, etimoloji ve paleoekoloji gibi bilim dallarını inceledim. “Adem” karakteri üzerinden yürüttüğüm insan ve insan, doğa ve doğa, insan ve doğa pratiklerine, bunların etkileşimlerinden çıkarımlarına getirdi bu araştırma süreci beni. Bugün geldiğim nokta ise eleştirel, mizahi ve anlatımcı bir üslupla disiplinler arası bir yolculuğun izdüşümüdür.

 

Sohbetimiz sırasında Adem’in ilk yaratılan değil son yaratılan olduğunu ifade ettiniz? Bu konuyu biraz açabilir misiniz?

: Hayvansal dürtülerin hüküm sürdüğü çağlar arası yolculukta “hareketsizlik”in aynasında kendisini gören ve “hareket” ile birlikte “hareketsizliğe” karşı düşüncenin arkasındaki felsefedir Adem fikri! Zeka ve ilimi esas alarak kendi yaratılış sürecine müdahil olmuş Adem, kendinin ve kendi yaratım sürecinin de farkına varmıştır. O artık Beşer coğrafyasında “İnsan Olmama”ya karşı eyleme girişmiştir. Yola çıkmayı, yolda olmayı, duraksamayı temsil ediyordur artık. Adem, doğa ile beşer arasına koca bir ‘İnsan’ çizgisi çekmiştir ve o Adem şu anda “Çağdaş İnsan Olma” vasfının yüklediği her türlü sorumluluk ve bilinci, birey üzerinden topluma aşılamıştır. Ve sanıyorum bana Ademleri soruyorsunuz. Bakıyorum sağıma soluma. Evet, bakın; onlar hala aramızda!

İnsan hep hareket etmiş bir varlık olarak günümüze yansıyor. Bu hareketin farklı yolların da gelişmesine neden olduğu aşikar. Siz bu “yolları” yolda olmayı nasıl tanımlarsınız?

: İnsanların yaşam alanı ihtiyacı üzerine hayvanları takip ettiği biliyoruz. Hareketin getirdiği enerji ile var ile yok arasındaki kaostan beslenip türümüzün günümüze  kadar  yolda olduğunu ve yoldan sapmadığını görmeliyiz.  Çağlar arası yolculuk, yol ayrımlarında hızlanmaları ve yavaşlamaları getirse de yolcu olduğumuzu kabul etmeli ve bu yolculuktan asla vazgeçmemeliyiz diye düşünüyorum.

Bundan sonraki planlarınız nedir? Sizi hangi konular üzerine ve nerelerde takip edebiliriz?

: Kurguladığım ‘Adem’ kavramı üzerinden eski Taş Çağı’nın toplayıcılık dönemine değinmiştim. Bu aşamada bir çok deneysel malzeme kullandım. Amacım var olan malzemelerin ifade kabiliyeti ile alanımı genişletmekti. ‘Adem’ sergisi malzeme iştahımı kabarttı. Hareketli, gerek mekanik, elektronik gerek otomasyon ağırlıklı formlar ile araştırmalarımı ve üretimlerimi sürdürüyorum. Tarihsel dönemleri bugüne dair sorularla ilişkilendirerek belgesel niteliğinde ve devamlı bir üretim ve sergileme haline devam etmek niyetim. Türkiye’deki fuar ve sergilere ek olarak önümüzdeki sonbahar ve kış döneminde Adem’i Polonya ve İtalya’ya taşıyor olacağız. Farklı izleyici kitleleri ve coğrafyalarda kavramın daha da genişleyeceğine ve derinleşeceğine inanıyorum.

GaleriBu | Doğukan Çiğdem

Leyli Sanat: “Birlikte Kitap Okuyoruz”

Ocak ayından beri kültür-sanat içerikleri üreten Leyli Sanat, ayın ilk etkinliği “Birlikte Kitap Okuyoruz” 11 Mart Pazar günü Taksim’de gerçekleşecek.

Leyli Sanat: Birlikte Kitap Okuyoruz

Taksim Mirkut Kafe’de gerçekleşecek olan etkinlik, “okudukça güzelleşir insan” fikriyle, katılımcıların yanlarında getirdikleri kitapları okumasıyla başlayacak. Bir saat sürecek olan okuma eyleminin ardından, etkinlik edebiyat konuşmaları ile devam edecek. Leyli Sanat ekibi bu etkinliği “sosyal bir eylem hareketi” olarak tanımlayarak, daha fazla bireylere ulaşmayı hedefliyor.

Leyli Sanat’ın düzenlediği “Birlikte Kitap Okuyoruz” 11 Mart Pazar günü Taksim Mirkut Kafe’de gerçekleşecek.

Her ay belli bir tema üzerinde içerikler üreten Leyli Sanat, “Birlikte Kitap Okuyoruz” etkinliğinin yanısıra Müzik Gecesi ve Film Etkinliği de düzenliyor.

Leyli Sanat ekibi bu etkinliği “sosyal bir eylem hareketi” olarak tanımlıyor.

Başlıyoruz: Google’ın yapay zeka robotu, kendi kendini eğitmeyi öğrendi!

1

Gelecekteki olası yapay zeka savaşlarına karşı önlemlerin alınmaya başladığı bir dönemdeyiz. Google’ın bugüne kadar geliştirilmiş en zeki yapay zekalardan sorumlu yan şirketi DeepMind, robotların kendi işlerini öğrenmelerini sağlayan yeni bir sistem geliştirdi.

Robotlar günden güne insanlaşıyor ve aramızdaki yeti farklılıkları azalıyor. Buna düşünme ve karar verme mekanizmalarını da eklemek için robotların eylemleri kendi başlarına öğrenmeleri gerekiyor.
İnsanlık, onları kendi elleriyle bir bebek gibi yetiştiriyor. Yapay zekalı robotlar henüz emekleme çağlarında olsalar da şimdiden, insanın faaliyet gösterdiği pek çok alanda kullanılıyorlar.
Bu zamana kadar üretilmiş en gelişmiş yapay zekalardan sorumlu şirket DeepMind ise makine öğrenimi üzerinde derin çalışmaları yürütüyor. Nihai amaç, bir makinenin öğrenmesini, yani sorgulamasını sağlamak.

Bu engeli aşmak üzere olan DeepMind, SAC-X isimli yapay zeka destekli robotlar üretti:

Robotların öğrenme mekanizması testleri için yeni paradigmalar geliştiren araştırmacılar, robotlara oyun alanını temizlemek gibi görünürde basit bir hedef veriyorlar. Aynı zamanda tamamlanması karşılığında onları ödüllendiriyorlar.

DeepMind tarafından yapılan açıklama ise şöyle:

Tanımladığımız yardımcı görevler genel bir ilkeye uyuyorlar. Robotları, algılayabildikleri alanı keşfetmeye teşvik ediyorlar. Örneğin, bir dokunmatik algılayıcının çalışması için parmakları harekete geçirmek, bilekte bir kuvvet hissetmek, kendi algılama sensörleriyle uygun eklem açılarını hesaplamak ve gerçekleştirmek, nesneyi hareket zorlamak gibi.

Araştırmacılar, hiçbir şekilde robota görevin nasıl tamamlanması gerektiğini söylemiyorlar. Onu serbest bırakıp, görevi tamamlaması için yapacaklarını izliyorlar. Robotlar, görüş alanlarını keşfediyor, sensörlerinin işlevselliğini test ediyor. Yani bir bakıma yeni doğmuş bir bebek gibi dünyayı anlamlandırmaya, dokunduğunda hissetmenin ne demek olduğunu anlamaya başlıyor.

Bu yapılan deneydeki görüntüler, temel fonksiyonların test edildiği aşamalar oldukları için heyecan verici gözükmeyebilirler. Ancak bir robotun insan gibi çevresini sorgulaması inanılmaz bir şey. Sadece ebeveynleri tarafından yönlendirilmeyen bir bebeğin, karnının acıkması sonucunda yemeğe ulaşmak istemesini düşünün. Ebeveynler bir defa ağladıkları takdirde bebeğe yemek verirlerse, bebek ilerleyen aylarda acıktığında ağlamaya devam eder.

Bebekler bu davranışları hiçbir komut olmadan, tamamen iç güdüsel şekilde gerçekleştirirler. Açık konuşmak gerekirse yukarıda gördükleriniz de tam olarak bundan ibaret. Çünkü onlara yapılan hiçbir müdahale bulunmuyor.

DeepMind ya da bir başka şirket, yapay zekaların kendi kendilerine öğrenme eylemlerini robotlara uyarlarsa dünya değişecek. Çöpleri boşaltmak, bir fincan kahve hazırlamak gibi görevler yapay zeka için oldukça karmaşıklar. Fakat bir insan kahve hazırlamayı unutabiliyor, ancak yapay zekalar öğrendiklerini unutmuyorlar.

DeepMind, bir dönemin efsane çizgi dizisi olan Jetgiller’deki ailenin ev robotu Rosie’den çok uzakta olduğumuzu söylüyor. Ancak oraya doğru gittiğimizi ve bu robot kolunun başlangıç olduğunu belirtiyor.

Kaynakthenextweb.com | Alıntı | webtekno.com  |

Ahmet Kural & Murat Cemcir: “Ailecek Şaşkınız, önceki filmlerimizden farklı oldu.”

0

Düğün Dernek ve Çalgı Çengi serileriyle yerli sinemamıza farklı bir soluk getiren çılgın ikili Ahmet Kural ve Murat Cemcir, bu kez üst yönetici iki arkadaş olarak “Ailecek Şaşkınız” filmiyle karşımıza çıkıyor. Komedinin dozu gitgide artarken, bu kez ikilinin filmlerinde aşina olduğumuz oyuncular yerine yeni oyunculara merhaba diyoruz. Hadi sözü onlara bırakalım, bakalım “Ailecek Şaşkınız” ile sinemaseverler nasıl bir film bekliyor, onlar anlatsın…

“Takım elbiseli, beyaz yakalı adamlar ve bir ofis dünyasına giriyoruz.”

“Ailecek Şaşkınız” vizyona hızlı bir giriş yaptı. Şehirleri dolaşmaya başladınız. Ankara’da bu duraklardan bir tanesi. Neler hissediyorsunuz?

Ahmet Kural: Yeni bir soluk, yeni bir film. Farklı tarzda bir hikâye denedik, diğer filmlerimize göre. Sonucunda izleyicimizin beğenisine sunduk, güzel geri dönüşler alıyoruz. Ankara’da olduğumuz için apayrı bir heyecanımız var.

Murat Cemcir: Ankara bana deplasman, sen ev sahibisin Ahmetciğim. Yeni bir filmle yine burada olmak, ayrı bir heyecan tabi ki benim için de. Yeni bir şey deneyip onu izleyicinin beğenisine sunmak, onların da bizi beğenmesi çok güzel.

Diğer filmlerinizden farkı ne oldu “Ailecek Şaşkınız” ın?

Murat Cemcir: Önceki filmlerimizde, genelde toprak hikayesi anlatıyorduk. Şalvarlı, şive yapan, taşralı ve hep kaybeden tipleri canlandırıp onların hikayelerini görüyordu izleyiciler. Bu kez takım elbiseli, beyaz yakalı adamlar ve bir ofis dünyasına giriyoruz. Başarılı iki iş adamını oynuyoruz. O yüzden, izleyicini bu kez bizi daha önce görmedikleri halde görecekleri için farklı bir iş oldu. Ama mizah aynen devam.

Ahmet Kural: Konu itibariyle bu kez aileleri görüyoruz, aşk daha ön planlara çıkıyor.

“Saadet Işıl Aksoy, filmin kadın başrolü ve bizim kadar ön planda.”

Kadroda da farklı isimler görüyoruz…

Ahmet Kural: Evet bu kez farklı isimler var. Daha önce çalıştığımız oyunculardan usta Yılmaz Gruda ve Cemil Şahin bu filmde eşlik bize. Onların dışında daha önce hiç çalışmadığımız Saadet Işıl Aksoy, Cengiz Bozkurt ve Günay Karacaoğlu gibi isimler var.

Murat Cemcir: Filmde bir yandan kadın hikayeleri de ağır basıyor. Bizim filmlerde daha önce ön planda biz ve erkek başroller olur. Saadet Işıl Aksoy, filmin kadın başrolü ve bizim kadar ön planda.

Hazırlık da baya sürdü sanırım, çünkü vücutsa da değişimler yaşamışsınız..

Murat Cemcir: Ben yine fazla fazla yemekler yiyerek hazırlandım. Bir de kıyafet konusunda dönemim modasını takip eden bir karakter olduğu için, onda da dikkat ettim.

Ahmet Kural: Ben baya aç kaldım ya. (Gülüyoruz) Sürekli spordaydım, vücut konusunda ön plana çıkan bir karakter olduğu için hazırlığım yoğun geçti.

Çekimler nasıldı? Atla ona sahnesi at hızlıca koşturmuş sanırım…

Ahmet Kural: Evet, atın beni kaçırıp götürme durumu oldu. Çekim sırasında at asfaltta ısındı tabi, baya kendi başına gitti. Allahtan durdurdu ekibimiz. Durmasaydı, şu an burada olamayabilirdik. (Gülüyoruz)

“Zor sahnelerde sıkıntı çıksaydı, eski Türk filmi olacaktık.”

Sizin de galiba cam iskelesi sahnesi baya zor geçmiş sanırım

Murat Cemcir: İskele sahnesi zor bir sahneydi. Zorluğu, telafisi olmamasıydı. Mesela attan düşsen 2,5 metre civarı düşüyorsun. Gerçi 80 km hızda giderken düşmek daha metreyi uzatabilir.

Ahmet Kural: Bence aynı değiller. (Gülüyoruz)

Murat Cemcir: Doğru, şu an matematiğini yaparken fark ettim (Gülüyoruz)

Ahmet Kural: Ama sıkıntı olsa, yerin dibine girermişiz…

Murat Cemcir: Ben de 40. kattaydım. İki tane halat tutuyordu iskeleyi. Hakikaten baya zorladı. Düşünsene o sahneler çekilirken sıkıntı olduğunu. O sahnelerin çekimini, filmin son set gününe koyduk. O sahneler de olmasa filmi bağlardık belki, ama ayrı bir hava katmadı değil.

Eskiden de Türk filmlerinde de, zor sahneler son güne konulurmuş ya, o geldi aklıma birden…

Murat Cemcir: O sahnelerde sıkıntı çıksaydı, bizim film de eski Türk filmi olacaktı. (Gülüyoruz)

Ahmet Kural: İyi atlattık çok şükür.

Filmleriniz vazgeçilmezlerinden bir tanesi de, film müziklerindeki düetleriniz. Ailecek Şaşkınız için de “Yarada Kurban” türküsünü söylüyorsunuz…

Ahmet Kural: Evet, burada da sevgili Burhan Çaçan’ın parçasını yorumladık. Çok sevilen bir türküydü zaten, yeniden hatırlatmış olduk. Dillere pelesenk olacak gibi yeniden, hatta salonlardan çıkanlar “Yaradana, yaradana” diye çıkıyormuş. (Gülüyoruz)

Murat Cemcir: Eğlendiren bir şarkı, ben de seviyorum. İyi ki yorumlamışız.