- Neye karşı yeteceğim var?
- Gerçekte ne yapmak istiyorum?
- Kendimi daha iyi nasıl ifade edebilirim?
Japonlar’ın uzun ve mutlu yaşam sırrı: İkigai
Çilekli cevizli tabule salata
Tabule salata çok ince doğranmış yeşillikler, çok sayıda taze otlar ve ince bulgur buğdayı içeren, limon suyu ve zeytin yağı ile yapılmış çok basit bir salatadır.
Bu salatayı kendi damak tadıma göre uyarladım. Nar şurubu, ceviz ve çilek ekledim ve yağ kullanmadan hazırladım. Hazırlaması da en az yemesi kadar keyifli olan tabule salatayı bir de çilekli ve cevizli denemeye ne dersiniz?
İnce bulgur yerine kinoa ya da farklı pirinç şekillerini de kullanabilirsiniz, çileği nar, elma ya da damak tadınıza uygun bir meyveyle değiştirebilirsiniz.
Malzemeler:
- 200 gr. ince bulgur,
- 1 bardak cherry domates,
- 2 orta boy sarı ve yeşil biber,
- Bir demet maydonoz ve dereotu,
- 10-12 adet taze nane yaprakları,
- 2 lime suyu,
- 7 sap taze soğan,
- Bir avuç ceviz,
- 5-6 orta boy çilek,
- 1 çay kaşığı tuz,
- 4-5 çorba kaşığı şekersiz nar şurubu.
Yapılışı:
- Bulguru yıkayıp bir tencereye yerleştirip, üzerini hafif suyla kaplayın, ocakta 2-3 dakika kadar suyu çekene kadar çok az pişirin. Süzün ve soğuması için kenara alın.
- Biberleri çok küçük kutucuklar halinde kesin, taze soğan, dereotu ve maydonozu da ince ince kıyın ve bir kaseye aktarın.
- Bulguru kaseye ilave edin ve yeşilliklerle karıştırın.
- Cherry domatesleri ikiye keserek kaseye aktarın, cevizleri küçük parçalara ayırarak, çilekleri ince ince kıyarak üzerine ilave edin.
- Tuzu, nar suyu ve limon suyunu ekleyin, bulgurlarla birlikte iyice karışıncaya kadar karıştırın.
- Nane yaprakları ile süsleyerek soğuk servis edin.
Adem’in Yolculuğu : İlk Olandan Son Olana | Doğukan Çiğdem ile Röportaj
Görsel ve yeni medya sanatçısı Doğukan Çiğdem ile ‘Adem’ sergisi, eserleri ve yaratım süreci üzerine konuştuk. Sanatçının kişisel sergisi ‘Adem’, Galeri BU’da 23 Mart’a kadar devam ediyor.
Doğukan Bey merhaba, “Adem”e gelmeden önce sizi biraz tanıyabilir miyiz?
DÇ: Formların soru sordurabilme gücüne inanan, bunun için her biri birer soru niteliğinde, insanları düşünmeye sevk edeceğine inandığım yapıtlar üretme niyetiyle, bu soruların formlarını inşa etme çabasında olduğumu söyleyebilirim. Yirmili yaşlarımın başlangıcında görmeye başladığım aktarım modeli, piramidin en ucundaki aktarıma olan inancım resimlerime yansımaya başladı. Bunu kendime saklamayı istemiyordum, istemiyorum. Pratik yaklaşımım, çok çeşitli malzemelerle ilişkilenmemi sağladı ve böylece var olan hikayeyi farklı formlara taşımaya başladım. Bu araştırma aşamasında, tarih öncesi devrimleri daha tarafsız değerlendirebilEceğimizi ve sonuçlarının da bizi bireyler olarak daha az etkilediğini fark ettim. Bu nedenle geçtiğimiz birkaç yüzyılın gelişim kavramı üzerinde durmaya özen gösterdim ve insanları bu kavramları birlikte açmaya, yeniden anlamaya çağırıyorum.

“insanları düşünmeye sevk edeceğine inandığım yapıtlar.”
Bu çabanızı nasıl uyguluyorsunuz? Yurtdışında da bağlantısı olan bir sanatçısınız ve bu uyum süreçleriyle ilgili neler söyleyebilirsiniz?
DÇ: Benim çabam kendi formlarımdaki sorularda. Aktarım ile kendini var eden bir fikrin, sonraki nesil tarafından sorgulanması ve araştırılmasının gücüne inanıyorum. Ürettiğim formlar ise sorgulamayı tetiklemesini, kendi cevabını arayan insanları harekete geçirecek bir soru sormalarına olanak vermesini ve bu soruyla yaşamasını istiyorum. Sorular ve cevaplar arama isteğini doğuran formlar üretmeye devam etmeyi, haliyle de hareketi körüklemeyi arzu ediyorum. Konum itibariyle yerel düşünmediğimi evrensel bir konuyla çalıştığımı söyleyebilirim. Çağlar arası yolculukta hepimiz aynı yol ve yollar üzerinden birbirimizi takip ettik ve ortak geçmişi paylaştığımız sanat anlayışı üzerinden açıklayabilirim çabamı.

Adem sergisi fikri sizde nasıl oluştu? Kavram ve kavramı nasıl ele aldığınızı paylaşır mısınız?
DÇ: Rastlantısal olarak primitif formlara ilgimin yükseldiği bir dönemde, insanın yeryüzünde görüldüğü yüzbinlerce yıllık süre içerisinde nasıl geliştiğinin cevabını aramaya başladım. Bu süreçte antropoloji, etimoloji ve paleoekoloji gibi bilim dallarını inceledim. “Adem” karakteri üzerinden yürüttüğüm insan ve insan, doğa ve doğa, insan ve doğa pratiklerine, bunların etkileşimlerinden çıkarımlarına getirdi bu araştırma süreci beni. Bugün geldiğim nokta ise eleştirel, mizahi ve anlatımcı bir üslupla disiplinler arası bir yolculuğun izdüşümüdür.

Sohbetimiz sırasında Adem’in ilk yaratılan değil son yaratılan olduğunu ifade ettiniz? Bu konuyu biraz açabilir misiniz?
DÇ: Hayvansal dürtülerin hüküm sürdüğü çağlar arası yolculukta “hareketsizlik”in aynasında kendisini gören ve “hareket” ile birlikte “hareketsizliğe” karşı düşüncenin arkasındaki felsefedir Adem fikri! Zeka ve ilimi esas alarak kendi yaratılış sürecine müdahil olmuş Adem, kendinin ve kendi yaratım sürecinin de farkına varmıştır. O artık Beşer coğrafyasında “İnsan Olmama”ya karşı eyleme girişmiştir. Yola çıkmayı, yolda olmayı, duraksamayı temsil ediyordur artık. Adem, doğa ile beşer arasına koca bir ‘İnsan’ çizgisi çekmiştir ve o Adem şu anda “Çağdaş İnsan Olma” vasfının yüklediği her türlü sorumluluk ve bilinci, birey üzerinden topluma aşılamıştır. Ve sanıyorum bana Ademleri soruyorsunuz. Bakıyorum sağıma soluma. Evet, bakın; onlar hala aramızda!

İnsan hep hareket etmiş bir varlık olarak günümüze yansıyor. Bu hareketin farklı yolların da gelişmesine neden olduğu aşikar. Siz bu “yolları” yolda olmayı nasıl tanımlarsınız?
DÇ: İnsanların yaşam alanı ihtiyacı üzerine hayvanları takip ettiği biliyoruz. Hareketin getirdiği enerji ile var ile yok arasındaki kaostan beslenip türümüzün günümüze kadar yolda olduğunu ve yoldan sapmadığını görmeliyiz. Çağlar arası yolculuk, yol ayrımlarında hızlanmaları ve yavaşlamaları getirse de yolcu olduğumuzu kabul etmeli ve bu yolculuktan asla vazgeçmemeliyiz diye düşünüyorum.

Bundan sonraki planlarınız nedir? Sizi hangi konular üzerine ve nerelerde takip edebiliriz?
DÇ: Kurguladığım ‘Adem’ kavramı üzerinden eski Taş Çağı’nın toplayıcılık dönemine değinmiştim. Bu aşamada bir çok deneysel malzeme kullandım. Amacım var olan malzemelerin ifade kabiliyeti ile alanımı genişletmekti. ‘Adem’ sergisi malzeme iştahımı kabarttı. Hareketli, gerek mekanik, elektronik gerek otomasyon ağırlıklı formlar ile araştırmalarımı ve üretimlerimi sürdürüyorum. Tarihsel dönemleri bugüne dair sorularla ilişkilendirerek belgesel niteliğinde ve devamlı bir üretim ve sergileme haline devam etmek niyetim. Türkiye’deki fuar ve sergilere ek olarak önümüzdeki sonbahar ve kış döneminde Adem’i Polonya ve İtalya’ya taşıyor olacağız. Farklı izleyici kitleleri ve coğrafyalarda kavramın daha da genişleyeceğine ve derinleşeceğine inanıyorum.
Leyli Sanat: “Birlikte Kitap Okuyoruz”
Ocak ayından beri kültür-sanat içerikleri üreten Leyli Sanat, ayın ilk etkinliği “Birlikte Kitap Okuyoruz” 11 Mart Pazar günü Taksim’de gerçekleşecek.

Taksim Mirkut Kafe’de gerçekleşecek olan etkinlik, “okudukça güzelleşir insan” fikriyle, katılımcıların yanlarında getirdikleri kitapları okumasıyla başlayacak. Bir saat sürecek olan okuma eyleminin ardından, etkinlik edebiyat konuşmaları ile devam edecek. Leyli Sanat ekibi bu etkinliği “sosyal bir eylem hareketi” olarak tanımlayarak, daha fazla bireylere ulaşmayı hedefliyor.

Her ay belli bir tema üzerinde içerikler üreten Leyli Sanat, “Birlikte Kitap Okuyoruz” etkinliğinin yanısıra Müzik Gecesi ve Film Etkinliği de düzenliyor.

Başlıyoruz: Google’ın yapay zeka robotu, kendi kendini eğitmeyi öğrendi!
Gelecekteki olası yapay zeka savaşlarına karşı önlemlerin alınmaya başladığı bir dönemdeyiz. Google’ın bugüne kadar geliştirilmiş en zeki yapay zekalardan sorumlu yan şirketi DeepMind, robotların kendi işlerini öğrenmelerini sağlayan yeni bir sistem geliştirdi.
Bu engeli aşmak üzere olan DeepMind, SAC-X isimli yapay zeka destekli robotlar üretti:

Robotların öğrenme mekanizması testleri için yeni paradigmalar geliştiren araştırmacılar, robotlara oyun alanını temizlemek gibi görünürde basit bir hedef veriyorlar. Aynı zamanda tamamlanması karşılığında onları ödüllendiriyorlar.
DeepMind tarafından yapılan açıklama ise şöyle:
“Tanımladığımız yardımcı görevler genel bir ilkeye uyuyorlar. Robotları, algılayabildikleri alanı keşfetmeye teşvik ediyorlar. Örneğin, bir dokunmatik algılayıcının çalışması için parmakları harekete geçirmek, bilekte bir kuvvet hissetmek, kendi algılama sensörleriyle uygun eklem açılarını hesaplamak ve gerçekleştirmek, nesneyi hareket zorlamak gibi.“
Araştırmacılar, hiçbir şekilde robota görevin nasıl tamamlanması gerektiğini söylemiyorlar. Onu serbest bırakıp, görevi tamamlaması için yapacaklarını izliyorlar. Robotlar, görüş alanlarını keşfediyor, sensörlerinin işlevselliğini test ediyor. Yani bir bakıma yeni doğmuş bir bebek gibi dünyayı anlamlandırmaya, dokunduğunda hissetmenin ne demek olduğunu anlamaya başlıyor.

Bu yapılan deneydeki görüntüler, temel fonksiyonların test edildiği aşamalar oldukları için heyecan verici gözükmeyebilirler. Ancak bir robotun insan gibi çevresini sorgulaması inanılmaz bir şey. Sadece ebeveynleri tarafından yönlendirilmeyen bir bebeğin, karnının acıkması sonucunda yemeğe ulaşmak istemesini düşünün. Ebeveynler bir defa ağladıkları takdirde bebeğe yemek verirlerse, bebek ilerleyen aylarda acıktığında ağlamaya devam eder.
Bebekler bu davranışları hiçbir komut olmadan, tamamen iç güdüsel şekilde gerçekleştirirler. Açık konuşmak gerekirse yukarıda gördükleriniz de tam olarak bundan ibaret. Çünkü onlara yapılan hiçbir müdahale bulunmuyor.

DeepMind ya da bir başka şirket, yapay zekaların kendi kendilerine öğrenme eylemlerini robotlara uyarlarsa dünya değişecek. Çöpleri boşaltmak, bir fincan kahve hazırlamak gibi görevler yapay zeka için oldukça karmaşıklar. Fakat bir insan kahve hazırlamayı unutabiliyor, ancak yapay zekalar öğrendiklerini unutmuyorlar.
DeepMind, bir dönemin efsane çizgi dizisi olan Jetgiller’deki ailenin ev robotu Rosie’den çok uzakta olduğumuzu söylüyor. Ancak oraya doğru gittiğimizi ve bu robot kolunun başlangıç olduğunu belirtiyor.
Kaynak | thenextweb.com | Alıntı | webtekno.com |
Ahmet Kural & Murat Cemcir: “Ailecek Şaşkınız, önceki filmlerimizden farklı oldu.”
Düğün Dernek ve Çalgı Çengi serileriyle yerli sinemamıza farklı bir soluk getiren çılgın ikili Ahmet Kural ve Murat Cemcir, bu kez üst yönetici iki arkadaş olarak “Ailecek Şaşkınız” filmiyle karşımıza çıkıyor. Komedinin dozu gitgide artarken, bu kez ikilinin filmlerinde aşina olduğumuz oyuncular yerine yeni oyunculara merhaba diyoruz. Hadi sözü onlara bırakalım, bakalım “Ailecek Şaşkınız” ile sinemaseverler nasıl bir film bekliyor, onlar anlatsın…

“Takım elbiseli, beyaz yakalı adamlar ve bir ofis dünyasına giriyoruz.”
“Ailecek Şaşkınız” vizyona hızlı bir giriş yaptı. Şehirleri dolaşmaya başladınız. Ankara’da bu duraklardan bir tanesi. Neler hissediyorsunuz?
Ahmet Kural: Yeni bir soluk, yeni bir film. Farklı tarzda bir hikâye denedik, diğer filmlerimize göre. Sonucunda izleyicimizin beğenisine sunduk, güzel geri dönüşler alıyoruz. Ankara’da olduğumuz için apayrı bir heyecanımız var.
Murat Cemcir: Ankara bana deplasman, sen ev sahibisin Ahmetciğim. Yeni bir filmle yine burada olmak, ayrı bir heyecan tabi ki benim için de. Yeni bir şey deneyip onu izleyicinin beğenisine sunmak, onların da bizi beğenmesi çok güzel.
Diğer filmlerinizden farkı ne oldu “Ailecek Şaşkınız” ın?
Murat Cemcir: Önceki filmlerimizde, genelde toprak hikayesi anlatıyorduk. Şalvarlı, şive yapan, taşralı ve hep kaybeden tipleri canlandırıp onların hikayelerini görüyordu izleyiciler. Bu kez takım elbiseli, beyaz yakalı adamlar ve bir ofis dünyasına giriyoruz. Başarılı iki iş adamını oynuyoruz. O yüzden, izleyicini bu kez bizi daha önce görmedikleri halde görecekleri için farklı bir iş oldu. Ama mizah aynen devam.
Ahmet Kural: Konu itibariyle bu kez aileleri görüyoruz, aşk daha ön planlara çıkıyor.
“Saadet Işıl Aksoy, filmin kadın başrolü ve bizim kadar ön planda.”
Kadroda da farklı isimler görüyoruz…
Ahmet Kural: Evet bu kez farklı isimler var. Daha önce çalıştığımız oyunculardan usta Yılmaz Gruda ve Cemil Şahin bu filmde eşlik bize. Onların dışında daha önce hiç çalışmadığımız Saadet Işıl Aksoy, Cengiz Bozkurt ve Günay Karacaoğlu gibi isimler var.
Murat Cemcir: Filmde bir yandan kadın hikayeleri de ağır basıyor. Bizim filmlerde daha önce ön planda biz ve erkek başroller olur. Saadet Işıl Aksoy, filmin kadın başrolü ve bizim kadar ön planda.

Hazırlık da baya sürdü sanırım, çünkü vücutsa da değişimler yaşamışsınız..
Murat Cemcir: Ben yine fazla fazla yemekler yiyerek hazırlandım. Bir de kıyafet konusunda dönemim modasını takip eden bir karakter olduğu için, onda da dikkat ettim.
Ahmet Kural: Ben baya aç kaldım ya. (Gülüyoruz) Sürekli spordaydım, vücut konusunda ön plana çıkan bir karakter olduğu için hazırlığım yoğun geçti.
Çekimler nasıldı? Atla ona sahnesi at hızlıca koşturmuş sanırım…
Ahmet Kural: Evet, atın beni kaçırıp götürme durumu oldu. Çekim sırasında at asfaltta ısındı tabi, baya kendi başına gitti. Allahtan durdurdu ekibimiz. Durmasaydı, şu an burada olamayabilirdik. (Gülüyoruz)
“Zor sahnelerde sıkıntı çıksaydı, eski Türk filmi olacaktık.”
Sizin de galiba cam iskelesi sahnesi baya zor geçmiş sanırım
Murat Cemcir: İskele sahnesi zor bir sahneydi. Zorluğu, telafisi olmamasıydı. Mesela attan düşsen 2,5 metre civarı düşüyorsun. Gerçi 80 km hızda giderken düşmek daha metreyi uzatabilir.
Ahmet Kural: Bence aynı değiller. (Gülüyoruz)
Murat Cemcir: Doğru, şu an matematiğini yaparken fark ettim (Gülüyoruz)
Ahmet Kural: Ama sıkıntı olsa, yerin dibine girermişiz…
Murat Cemcir: Ben de 40. kattaydım. İki tane halat tutuyordu iskeleyi. Hakikaten baya zorladı. Düşünsene o sahneler çekilirken sıkıntı olduğunu. O sahnelerin çekimini, filmin son set gününe koyduk. O sahneler de olmasa filmi bağlardık belki, ama ayrı bir hava katmadı değil.
Eskiden de Türk filmlerinde de, zor sahneler son güne konulurmuş ya, o geldi aklıma birden…
Murat Cemcir: O sahnelerde sıkıntı çıksaydı, bizim film de eski Türk filmi olacaktı. (Gülüyoruz)
Ahmet Kural: İyi atlattık çok şükür.
Filmleriniz vazgeçilmezlerinden bir tanesi de, film müziklerindeki düetleriniz. Ailecek Şaşkınız için de “Yarada Kurban” türküsünü söylüyorsunuz…
Ahmet Kural: Evet, burada da sevgili Burhan Çaçan’ın parçasını yorumladık. Çok sevilen bir türküydü zaten, yeniden hatırlatmış olduk. Dillere pelesenk olacak gibi yeniden, hatta salonlardan çıkanlar “Yaradana, yaradana” diye çıkıyormuş. (Gülüyoruz)
Murat Cemcir: Eğlendiren bir şarkı, ben de seviyorum. İyi ki yorumlamışız.

Toplumsal cinsiyetin bir yaratımı olarak toplumsal cinsel şiddet
Cinsiyet; bireyin hormonal, kromozomlar, iç ve dış cinsel organların belirlendiği biyolojik farklılıktır. Cins kimliği ya da cinsiyet kimliği ise; bireyin erkek ya da kadın olarak içine doğduğu toplumda var olan ve bireye kazandırılan rol, davranış ve karakterlerdir. Tek başına biyolojik farlılıklar ile açıklanamayan cinsiyet kimliği kazandığı biçim ve içerik ile yansıttığı nitelikleri toplumsal cinsiyetçiliğe yol açmıştır. “Ortada kişilerin sahip olduğu söylenebilecek “bir” toplumsal cinsiyet mi vardır, yoksa “ben erkeğim, ben kadınım” sözlerinin ima ettiği gibi toplumsal cinsiyet kişinin olduğu söylenebilecek özsel bir nitelik midir”¹ Burada sorgulamamız gereken konu toplumsal cinsiyetin nasıl ve nerede oluştuğudur? Toplumsal cinsiyetin oluşumunda bizim, yani toplumsal bir varlık olup evrenin ve yaşamın sürdürebilirliğini sağlayan her bir bireyin teker teker bu oluşumun neresinde olduğu ve bu süreçte olumlu ve olumsuz nasıl bir rolünün olduğudur? Çünkü toplumsal cinsiyet, biyolojik olarak var olmayıp, toplum tarafından inşa edilmiş olan cinsiyetin kültürel yorumu, kültürel inşasıdır.
Toplumun her alanı en küçük kök hücresine kadar toplumsal cinsiyetçilik ile iç içedir, cinsiyetçilik; bazen açık bir şekilde bazen ise insan davranışlarında ve kararlarında örtük olarak bazı çağrışımlar şeklinde bulunur. Toplumsal cinsiyetçiliğin var ettiği bu sorun kadın ve erkeğin ortak sorunudur. Kadın sorunu ya da erkek sorunu değil bir toplum sorunu olmasına karşın halkın gözünde “kadın sorunu” olarak kalmıştır. Bugün bu sorunun peyderpey kendi içerisinde büyütüp çarpıcı bir şekilde açığa çıkardığı şey toplumsal cinsel şiddettir. Kabullenmemiz gereken ilk nokta cinsel şiddettin toplumsal bir varoluşun sonucu olarak doğması durumudur. Ama kendimize sormamız gereken soru ise toplumsal cinsel şiddetin neresinde yer aldığımızdır. Toplumsal yaşamdaki duruşumuzu ve yerimizi bildiren nitelikler bizim kimliğimizi oluşturur, peki kimliğimizi yaşamımızda nasıl açığa çıkartırız? Biz toplumsal hayata kimliklerimizle katılırız, kimliğimiz kendimizi ne kadar tanıdığımız, yaşamdaki amaçlarımızın ne olduğu ve başkaları tarafından nasıl ifade edildiğimiz ile ilgilidir. Herkes içine doğduğu topluma göre şekillenir ve bu toplumun var ettiği kimliği kazanır bu aynı zamanda yukarıda da bahsettiğim gibi kültürel inşadır. Bilinç ve irade ise verili olan kimliği değiştirmeyi, dönüştürmeyi ve yeni bir kimlik kazanmayı sağlar. Şimdi düşünelim, toplumsal cinsiyet nedir ve yaşamımızda nerededir?
Toplumsal cinsiyet, cinsler arasındaki eşitsizliğe dayanır mitolojide İnanna ve İştar (MÖ 3000) şahsında yaşanan cinsel kırılma ile başlayan toplumsal cinsiyetçilik cinsiyet kimliğinin ilk oluşumuna örnek olarak gösterilebilinir. Mitlerden günümüze değin gelen ve giderek derinleşen toplumsal cinsiyet diğer manada cins kırımı yalnızca kadın şahsında yaşanmış gözükse de kadına karşı dayatılan iktidar ve köleliğin yanı sıra erkek de bir öz yitim ile karşı karşıya kalmıştır. Erkek egemen kültür çok yönlü ve derin bir kültür olup kadının davranışından, ruhuna, fiziğine ve düşüncesine kadar içselleştirilip bir benlik yitimine yol açmış ve bu durum kadının yapısal hali olarak adlandırılmakla birlikte yaşamın olağan bir durumu halini almıştır. Mülk, nesne… Üzerinde her türlü söz sahibi olunan kadın ve sınırsız güç, iktidar, özgürlük ile donatılmış erkek böylece doğmuştur işte bu, içine doğduğumuz toplumun bize verdiği kimliktir! İki cins olarak yaşamdaki her duruşumuz içine doğduğumuz toplumun niteliklerinin bir toplamıdır. İktidar, hırs ve güç duyguları şiddet, vahşet gibi sonuçları ve temelinde bu anlayışların olduğu, namus cinayetleri, taciz ve tecavüzleri doğuruyor. Tecavüz, neolitik dönemde kadının var ettiği değerlerin çalınması ile birlikte karşımıza çıkmıştır, bu durum tecavüzün zihniyet ve eylem olarak insanın doğasında var olmayan bir olgu olduğunu gösteriyor. Bu yüzden erkek cinsinin içerisinde bulunduğu durumu bir öz yitim, kendi gerçekliğine yabancılaşma olarak adlandırıyorum. “Tecavüz” yalnızca bedende değil; ruhta, düşüncede ve eylemde açığa çıkan özünü ve benliğini yitirmiş bir insan yaratımıdır, içerisinde bulunduğumuz toplumun- kültürün bir ürünüdür. Bu olgu beraberinde; teslim alma, alaşağı etme, iktidar kurma, ele geçirme, aşağılama, üstünlük kurma… duygularını barındırır. Çünkü içerisinde bulunduğumuz toplum ve öğretilmiş kültür bize savunmasız, iradesiz, güçsüz, karar alma ve söz söylemekten yoksun, muhtaç ve aşağı bir kadın modeli var eder. Her birimizin teker teker var oluşu toplumu oluşturuyor ise biz böyle bir kadın tanımının oluşmasının ve cinsel şiddet olgusunun var olmasının neresindeyiz?
Doğar doğmaz pembe ve mavi renkler ile cinsiyetçiliğe büründürülen, yalnızca oğlan çocuğu olarak doğduğu için cinsel organı ile ilgili şakalar yapıp cinsel organı ile güç ve iktidar kurmasına neden olunan, kız çocuğu olduğu için cinsel organını saklaması gerektiği söylenen ve cinsel organından utanması, çekinmesine neden olunan, oyuncakları; bebek oyuncakları ve araba oyuncakları diye ayrılan, oyunları ise “evcilik” oynamak üzerine temellendirilen kadının evde bebeğine baktığı erkeğin ise işe gidip çalıştığı bir yaşamı rol model alıp oynayarak ve bunu zihnine yerleştirerek büyütülen, kız çocuğunu efendi, sakin, söz dinleyen, hizmet eden, “hanım hanımcık”, sıfatlarına büründürüp oğlan çocuğunu ise “sen erkeksin” diyip sözü geçen, güç ve otorite sıfatları ile var edip bu sıfatlar ile bir kimlik kazandırılan, ilkokul çağlarında erkekliğe geçiş olarak adlandırıp süslü törenler ile kutlanılan sünnetler ile zihinlerine girip cinsiyetçi kimlikler kazandırılan çocuklar. Aile içerisinde hükmeden bir erkek ve hükmedilen bir kadın olması bu ilişkiyi rol model alan hükmeden bir oğlan çocuğu ve hükmedilen bir kız çocuğu rollerinin doğması ile yetiştirilen, kız çocuğu olduğu için evde hizmet ettirilip, zorla bağımlı hale getirip, kendisi dışındaki bir bireyin gücüne ihtiyaç duyacak şekilde yetiştirilen ama oğlan çocuğu olduğu için el üstünde tutulan ve erkeğin lehine yer alan namus, töre, ahlak, yasa, gelenek-görenek adları altında kısıtlanan, sınırlandırılan kız çocukları.
Bizler bugün var olan ve ahtapot misali her alana uzanan cinsiyetçiliğin ve cinsel şiddet zihniyetinin var olmasının en büyük nedenleri olarak yarattığımız zihniyetlerin çarpıcı sonuçları ile karşı karşıyayız. Cinsel şiddetin ürkütücü sıklığı yaşanılan olayların toplumsal bir sorun olduğu gerçeğini ortaya koyuyor çünkü bu kadar sık yaşanan bir olayın sorumluluğu yalnızca “birkaç psikopat erkeğe” mal edilemez ölçüde çarpıcıdır. Cinsel şiddet kültürel faktörlere bağlı olmanın yanında öğrenilmiş bir davranıştır. Bu anlamda erkeğe bağlı olarak gelişen ve ilerleyen yaşam çerçeveleri ile sorunu “erkeklik”, “erillik” olarak görmek gerekmektedir. Toplumsal cinsel şiddetin doğmasındaki başat neden toplumsal cinsiyettir, günlük yaşamımızda uyguladığımız cinsiyetçi yaklaşımlara birkaç örnek verdim, bu yaklaşımlar belli bir birikim sonucunda topluma benimsetilerek, sindirilerek var olmuştur. Toplumsal cinsel şiddet: kadınların ekonomik güçleri, toplumsal üretime katılım oranları, cins eşitsizliği, kültürel tutumlar ve şiddetin ne kadar kurumsallaştığı, kadınlar ve erkekler arasındaki iktidar ilişkileri, toplumsal ve ekonomik statü gibi nedenlerden dolayı karşımıza çıkmaktadır. Bu durum kadınlar üzerinde çok yönlü denetim sağlamak üzere ekonomik, ideolojik, sosyal ve siyasal nedenler ile birlikte inşa olmuştur. Cinsel şiddet’in var olmadığı hiçbir modern toplum olmamakta birlikte,
“ “tecavüz görülmeyen” ve “tecavüz görülen” toplumlar arasındaki farklar incelendi. Bu incelemeye dayanarak, toplumların dişil doğurganlık yetenekleri yerine eril yıkıcı becerilere dayanmasına koşut olarak, erkek egemenliğinin ve kadınları zorla denetim altında tutma eğiliminin arttığını ileri sürdü. Cinsel şiddeti, dişil yetenek ve becerilerin küçümsenmesine bağlayan Sanday’a göre, tecavüz, şiddet kültürünün bir unsuru ve erkek egemenliğinin ifadesidir.”²
Cinsel şiddet içeren erkek egemenliğin ifadesinin bu denli yoğun olmasının bir diğer nedeni ise erkeklerin kendi var oluşlarını gerçekleştirdikleri başka bir iktidar ve güç alanı olan ve kadını “dişi bir et parçası” olarak ifade ettiği pornografinin yaygınlaşmasıdır.
“Birçok feministi rahatsız eden cinselliğin açıkça gözler önüne serilmesi değil, 1970’lerden bu yana pornografide kadın onurunu yaralayan imgelere giderek daha çok yer verilmesi ve şiddetin bu yayınlarda artan bir oranda yer almasıdır. Söz konusu yayınlarda cinsellik giderek şiddet ile iç içe geçmiş olarak verilmekle kalmıyor, bunun kadar endişe verici olan bir başka nokta da, çağdaş yayınlarda, cinsel şiddetin olumlu bir etki yaptığının ima edilmesi.”³
Yaygınlaşan pornografinin içerisinde şiddeti kabul edilir ve makul kılan, şiddeti besleyen etkenler yer almaktadır. Bu durum güç ve şiddet ilişkisinin normal karşılanmasına yol açmak ile birlikte kadın-erkek yaşamının bir parçası gibi düşünülmeye, kadına yönelik düşmanca saldırı ve onur kırıcı davranışların artmasına neden olmuştur. Cinsel şiddetin sıradan, bir durum olarak algılanmasına neden olmak ile birlikte kadınların cinsel şiddet ile karşı karşıya kalmaktan hoşlandığını, cinsel şiddetin tamamen olumsuz sonuçları olmadığını ima etmiştir. Bu durum karşımıza pek çok kez çıkmış hatta kalıplaşmış sözler kazanmıştır. Hiçbir şiddet biçimi mağduriyet yaşayan kişi tarafından olumlu sonuç doğurur şekilde düşünülmemesine karşın cinsel şiddet olumlanmaya çalışılmıştır.
Bu durumda kendimize sormamız gereken ve kendimizi sorgulamamız gereken birçok olgu açığa çıkıyor; hepimiz bir yaşamın, bir toplumun içerisine doğarız her yaşam ancak toplum ile anlam, varlık bulur. İnsan bütün yaşamı boyunca toplumsal bir varlık olduğu gerçeği ile yüz yüzedir. Bu gerçeğe anlamlı bir duruş kazandıracak olan ise toplumsal öğrenmişliklerimize yön verebilmektir. Yön vermek zihniyet mücadelesi gerektiren ama teker teker bireylerde var olup daha sonra toplumun genel değişimini sağlayacak en önemli etkendir. Toplumsal olarak öğrenilmiş bir davranış olan toplumsal cinsel şiddet, davranışlar nasıl ki başkaları ile kurulan dolaylı ve dolaysız ilişkiler ile kültürel ilişkiler ile varlık kazanıyor ise aynı davranış yolu ile eski davranışın yitimine, yeni davranış biçimleri ve kültürler var edip sağlıklı zihinler ve sağlıklı bir yaşam sürmeyi sağlayabilir.
Toplumsal cinsiyetin özgürleşmesi ve toplumsal cinsel şiddettin son bulması ancak kadın etrafında gelişen iktidarın ve iktidarın var ettiği saldırı, kısıtlama, bütün ilişki ve çelişkilerin yok edilmesi, zihniyet sorununun çözülmesi, bilince çıkartılması, kendi kimliğimizi oluşturmamız ve bu kimliği kimlikler haline getirip toplumsallaştırmamız ile mümkündür.
¹Butler Judith, Cinsiyer Belası Femizim ve kimliğin altüst edilmesi, çev. Başak Ertür, metis yay., 2012, s. 53.
²Scully Diana, Cinsel şiddeti anlamak tutuklu tecavüzcü erkekler üzerine bir inceleme, çeviren: Şirin Tekeli, Laleper Aytek, metis yay., 2014, s.61.
³A.g.e., s.70.
Başlık Görseli: Zehra Doğan
KAYNAKÇA:
ADAMS Carol J., Etin cinsel politikası feminist-vejetaryen eleştirel kuram, ayrıntı yayınları, İstanbul 2013.
BUTLER Judith, Cinsiyet belası feminizm ve kimliğin alt üst edilmesi, metis yayınları, İstanbul 2012
SCULLY Diana, Cinsel şiddeti anlamak, tutuklu tecavüzcü erkekler üzerine bir inceleme, metis yayınları, İstanbul 2014.
DİLAN AKPOLAT
Dev gezegen Jüpiter’in üzerinde durmaya çalışırsanız ne olur?
Güneş Sistemi’nin en büyük gezegeni olan Jüpiter, astronomların henüz tespit edemedikleri, etseler de aydınlatamadıkları pek çok gizem barındırıyor. Bu dev gezegeni gören herkesin aklına mutlaka bir defa düşmüş o sorunun cevabını arıyoruz.
Bu sorunun cevabını hayal gücümüzde canlandırmak için yer çekimi, atmosferik basınç ve sıcak olduğu kadar güçlü rüzgarlarını bir an için unutalım, sadece Jüpiter’in atmosferine doğru giriş yapalım.
Juno uzay aracından gelen son resimlerle oluşturulan Jüpiter fotoğrafı
Jüpiter, derin atmosfer tabakasının altında, sıvı ve metalik hidrojen okyanusları bulunuyor. Bu tabaka gezegenin çevresini sardığı için, herhangi bir yerinden yüzeye ulaştığınız anda, on binlerce kilometre batmanız gerekiyor. Sonunda ulaşacağınız yer ise Jüpiter’in sıcaktan erimiş ve tekrar yoğunlaşmış olan çekirdeği oluyor.
Aslında Jüpiter’in içinde nelerin döndüğü tam olarak anlaşılabilmiş değil. NASA’nın Juno göreviyle birlikte üstlendiği bilimsel amaçlarla gezegene ulaşmış olması da yeterli gelmedi. Juno, bulutların ardında neler döndüğünü anlamak için yer çekimi verileri ve elektromanyetik ölçümlemeler kullanacak.
Juno uzay aracından gelen yakın plan fotoğraflardan birisi. Yüzlerce kilometrelik fırtılalar, rüzgarları ve kolları
Bu aşamaya kadar o mühim sorunun cevabı hakkında tatmin olamadığınızın farkındayım. Bu nedenle günümüz teknolojilerine ve verilerine dayanarak akıl yürütmeye devam edelim:
Jüpiter’in atmosferinin hemen dışında sıcaklık yaklaşın 630 santigrat derece. Atmosfere giriş yaptıkça basınç, rüzgar hızı artıyor ve sıcaklık düşmeye başlıyor. 1995 yılında gezegene gönderilen dalış aracı, atmosfere girdikten 58 dakika sonra yalnızca 156 kilometre ilerleyebildi. Sonrasında elektronik devreleri arızalandı. Alınan son veriler ulaştığını bildiğimiz noktada basınç, Dünya’daki deniz seviyesindeki basıncın tam 23 katı ve sıcaklık ise 15 santigrat derece.
Bu deneyin üzerinden 23 yıl geçti ve sonrasında daha detaylı veriler edinebildik. Varsayımlara devam edelim ve 500 kilometreye kadar inelim. Buradaki görüş alanı neredeyse 0 ve kalın amonyak bulutları, saatte yaklaşık 360 kilometre hıza ulaşan rüzgarlarla sürükleniyorlar.
Amonyak bulutlarını da bir şekilde aşmayı başarıyoruz. Karşımıza daha fazla su barındıran ve daha yoğun olan bulutlar çıkıyor. Bu noktada Juno’nun açıklığa kavuşturması gereken çok daha karmaşık atmosfer koşulları mevcut. Fakat neler olduğu hakkında bir bilgimiz var: Bu bulutlar, yapıları gereği ne gaz ne de sıvı olan bir ara madde formundalar ve hidrojenden oluşuyorlar.
Cosmos belgeseli için hazırlanmış bir animasyon
Yaklaşık 2.5 saatlik bir yolcuğun ardından, sıvı formundaki metalik hidrojen okyanusuna ulaşmış olacağız. Yapı olarak daha yoğun olan ağır maddeler, bu okyanusa daldıktan saatler sonra merkeze ulaşabiliyorlar. Yani Jüpiter’in yüzeyini oluşturan bu okyanuslarda ayakta durmak ve hatta durmak mümkün değil.
Jüpiter’in derin okyanuslarının altında, dünyamıza benzeyen karasal yapıya sahip, sert kayadan oluşmuş bir çekirdeği olduğu düşünülüyor. İşte bu noktada gene yazı boyunca gördüğünüz mükemmel resimleri Dünya’ya gönderen Juno’dan sonuç bekliyoruz.
Kısacası mitolojik olarak tanrıların tanrısına verilen bir ada sahipse, bunun bir nedeni var.
Kapak Görseli Alıntı | webtekno.com |
Fotoğraf seyirci ilişkisi: Görülenlerin yorumu
Fotoğraf anın ve o anda orada olanların anlatısıdır. Işıkla bakışa ulaşan görülen fotoğraftaki görüntüdür. Seyircinin kendi bakış açısıyla fotoğrafı yorumlaması, seyircinin fotoğrafla arasında kurduğu ilişkide gerçekleşir.
Bakışımızın ulaştığı alanın içerisindekiler kadar şeyi ışık görüşümüze taşır. Bütün dünyadan değil görebildiğimiz mekandan bahseder bakış ve gözden görünene giden ışık görünen mekandan da bakışımıza geri yansır. Işık varlıkların arasında dolaşıp onları hem birlikte hem ayrı ayrı tanımlarken renkler, biçimler, yenilik, solmuşluk gibi nitelikler bir anlığına sabitleşir ve bakışımıza o biricik anla uğrar. Fotoğrafın çekildiği andan hemen sonra tekrar aynı mekana bakıp varlıkların sayısının, yerlerinin değişmiş olmasıyla karşılaşabiliriz, çünkü tek bir bakış saliselerce süren sabit görüntüdür.
Frank Machalowski’nin aynı konuyu peş peşe 100 farklı defa çekmesi ve birleştirmesiyle oluşmuş olan bu fotoğrafı hakkında kendisi konunun şeklini, kalbini görmek istediği için bu tekniği kullandığını ifade etmiştir.
Profesyonel fotoğraf makinelerinin gelişmesi ile birlikte fotoğraf çekerken tam olarak hangi noktada durduğumuzun, hangi mevsimin yaşandığının veya günün hangi saatinde olduğumuzun önemi kalmamıştır. Eğer bir noktada dururken sanki başka bir noktada duruyormuşçasına fotoğraf çekebiliyorsak, durduğumuz yer ile çektiğimiz fotoğraf arasında ilişki kuramayız.
Luigi Ghirri’nin çalışmasında görebileceğimiz gibi fotoğrafçı bütün kareyi parçalar halinde de çekebilir. Birkaç kareyi birleştirerek yukarıdaki resmin bütününden farklı bir kompozisyon yakalamış olarak algılanabilir seyirci tarafından.
Fotoğraftaki ışık açısından bakarsak, gölgede dururken güneş ışığıyla ışıldayan varlıkların fotoğrafını çekebiliriz ve böyle bir fotoğrafta mevsim fotoğrafın çekildiği zamankinden farklı bir mevsim olarak anlaşılabilir. Görüntü ile anlaşılan arasındaki ilişki ışığın varlıklardan gözümüze yansımasıdır.
Bununla birlikte, bu yansıma zihninin farklı kare algılayabilitesi sayısınca tekrarlanabilir, fotoğrafı çeken aynı noktaya bakarken. Işıkla buluştuğu haliyle bakışımıza yansıyan kare, dondurulmuş anı kapsar yani fotoğraf makinesiyle odaklanıldığında merceğin ekranında olan mekanı sabitleştirmiş oluruz. Biricik kare fotoğrafın bize anlattığı şeyleri içerir. Birçok farklı açıdan görülebilme potansiyelini taşıyan alan, denklanşöre basılan anda görülenle fotoğraf karesi olarak sabitleşir.
Biricikliği içerdikleriyle sabitlenmişken fotoğraf birçok kişiye ulaşabilir olur. Fotoğraf karesine bakanlar kendi anlamlandırmaları ile fotoğrafı görürler. Fotoğraf karesi ile biricik an bize ulaşmış olur. Anlam ve düşünce dünyamız ile fotoğrafı algılarız. Bizim baktığımız içerik ile algıladığımız farklıdır. Bu farklılık fotoğrafta anlatılan ile bizim içinde bulunduğumuz olgu ve olayların farklılığından kaynaklanır. Fotoğrafı milyonlarca insan görebilir, algılayabilir ve biricik an milyonlarca farklı şekilde yorumlanmış olur. Böylece diyebiliriz ki fotoğraftaki görüntüsündeki görülenler insanlara onların kendi yorumlarıyla ulaşır.
Hazırlayan: Fulya Karabacak

