Ana Sayfa Blog Sayfa 194

Ankara’da trans kadın evinde ölü bulundu

0

10 Mart Cumartesi günü Ankara’nın Kolej semtinde yaşayan 19 yaşındaki trans kadın Nefes, kaldığı evde öğle saatlerinde ölü bulundu.

Ankara’da yaşayan 19 yaşındaki trans kadın Nefes, Kolej semtinde yaşadığı evde ölü bulundu.

Beraber çalıştığı trans arkadaşlarının verdiği bilgiye göre Nefes Cumartesi sabahı kuzeni ve bir grup arkadaşıyla bir süre vakit geçirdi. Daha sonra kuzeninin işe gitmesi ve arkadaşlarının ayrılmasıyla evde yalnız kalan Nefes dinlenmeye çekildi. Saat 15:30 civarında işten dönen kuzeni kapıyı açtığında genç kadının cansız bedeniyle karşılaştı.

Şüpheli ölüm

Nefes’in cansız bedeni kapı eşiğinde oturur pozisyonda boynuna kapı koluna bağlanmış bir kablo dolanmış şekilde bulundu. Odadaki sehpanın üzerinde ise annesine yazılmış bir not bulundu. İlk görünüşte intihar olduğu düşünülerek derhal polise haber verildi.

Olay yerine gelen polis memurları ve Olay Yeri İnceleme ekibi evi derhal emniyet şeridine alarak ilk bulguları toplamaya başladı. Tanık anlatımları ve olayın şekli itibariyle intihar dışında bir ölüm olabileceği üzerine duruluyor.

Olayı haber alan trans kadınlar Nefes’in evi önünde toplandılar.

Çevresi tarafından hayat dolu, neşeli ve hayalleri olan bir genç kız olarak anlatılan Nefes’in ölüm haberi herkes tarafından büyük bir üzüntü ve şokla karşılandı.

Olayın duyulmasının hemen ardından Ankaralı trans kadınlar Nefes’in evi önünde toplandılar. Polisin ve Olay Yeri İnceleme ekibinin işini kolaylaştırmak için yardımcı oldular. Nefes’i en son ne zaman gördükleri, en son konuşmalarında keyfinin ve moralinin nasıl olduğuna dair olayı aydınlatabilecek bilgiler sundular.

Ailesi perişan oldu

Polisin olay yerine intikal etmesiyle ailesi de Nefes’in ölümünden haberdar oldu ve olay yerine geldiler. Anne babası, kardeşleri ve kuzenleri geçirdikleri şokun etkisiyle perişan halde polisin incelemeleri bitirmesi ve cenazenin evden çıkarılmasını beklediler.

Pembe Hayat yönetim kurulu, çalışanları ve avukatı oradaydı.

Olayı haber alan Pembe Hayat ekibi Nefes’in yakınları ile dayanışmak ve polisin etkin bir inceleme yaptığını gözlemlemek için olay yerindeydi. Dernek Avukatı Emrah Şahin tanıklar, polis ve savcı ile görüştükten sonra olayın şüpheli ölüm olduğu bilgisini aktardı.

Otopsi sonrası kesin ölüm nedeni belli olacak.

Nefes’in naaşı otopsi yapılmak üzere Keçiören Adli Tıp’a götürüldü. Burada yapılacak otopsi sonucunda kesin ölüm nedeni anlaşılacak. Olay yerindeki deliller, annesine yazdığı düşünülen not incelenmek üzere alındı. Nefes’in el yazısını nottaki el yazısı ile karşılaştırabilmek için ailesinden Nefes’e ait daha önceden yazılmış defter, ajanda gibi şeyleri getirmelerini istedi.

Avukat Emrah Şahin, Nefes’in arkadaşları ve ailesinin yanı sıra Ankara Emniyeti ve Savcılıkla irtibat halinde kalarak kovuşturmanın nasıl ilerlediğini ve süreci takip edecek.

Alıntı: Pembe Hayat

Kadınlar savunmaya çağırdı

0
İstanbul Kadıköy’de bir araya gelen kadınlar, “Kadınlar Savunmaya” diyerek erkek şiddetine, cinsel istismara, cinsiyetçiliğe karşı feminist özsavunma hareketi kurma çağrısı yaptı.
Kadınlar 8 Mart öncesi bir ay boyunca ‘kadın kadını dinler, kadın kadını savunur’ diyerek mahallelerde, pazarlarda, parklarda açtıkları standlarda karşılaştıkları kadınlardan şikayetlerini ve taleplerini kartlara yazmalarını istediler. Kadıköy iskelesinde toplanan yüzlerce karttan Kadın Savunması yazılı pankart hazırlayan kadınlar, erkek şiddetine, cinsel istismara, cinsiyetçiliğe karşı feminist özsavunma hareketini birlikte güçlendirmeye çağrı yaptı.
Şikayetlerini orada da yazmaya devam eden kadınların en fazla kadına yönelik şiddet olaylarına ve hayatlarına müdaheleye tepki gösterirken; en çok talep ettikleri şey ise ‘özgürlük’ oldu.
Renkli görüntülerle dikkat çeken kadınlar sık sık “Kadınlar birlikte güçlü”, “Dünya yerinden oynar, kadınlar özgür olsa”, “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”, “Kadınlar savunmaya” sloganları attılar, buluşma söylenen şarkılar ve çekilen halaylarla devam etti.
Kadın Savunması Ağı’ndan Tuğçe Özçelik, “Buraya topladığımız kartları, dilekleri ve talepleri ortalığa saçmaya geldik. Kartlarımız ile bir tarihi yazmaya, haydi kadınlar birbirimizi savunmaya geldik. Neden buraya ‘Kadınlar Savunmaya’ yazıyoruz. Çünkü ancak ve ancak kadın kadını dinler ve anlar” diyerek çevredeki kadınlara seslenerek kurdukları masada taleplerini yazmaya çağırdı.
Buluşma sırasında çevreden birçok kadın “Hepimiz aynı sorunları yaşıyoruz” diyerek kartlara, “Kadınlar artık ölmesin”, “Otobüste tek kaldığımda korkmak istemiyoruz” yazdı.
Kadın Savunması adına açıklama yapan kadınlar, tüm kadınları feminist özsavunma hareketine katılmaya çağırarak şunları söylediler:
Kadınlar birbirini dinleyerek, birbirini savunarak, birbiriyle dayanışarak hayatta kalabilir. Yaşanabilir, güzel bir ülke itaatsiz kadınların birbiriyle dayanıştığı, birbirini savunduğu bir örgütle, bir hareketle, bir kadın savunması ağıyla kurulabilir. Bütün kadınlara bu bilgiyi ulaştırmaya, kendi arkadaşlarıyla, iş çevreleriyle kadınların savunma ağını kurmaya; erkek şiddetine, istismara, cinsiyetçiliğe karşı feminist özsavunma hareketine katılmaya çağırıyoruz.
Kadınlar savunmaya! Yalnız değiliz, çünkü kadınlar var. Kadınlar savunmaya! Kadınlar kadınları, hayatı ve bu ülkeyi savunacak. Kadınlar savunmaya!

Dünyanın en dayanıklı canlısı Tardigrat’ın bir türü daha bulundu

Dünyanın en dayanıklı canlısı olarak bilinen su ayısının (tardigrat) yeni türleri Japonya’da bir otoparkta bulundu.

Kısaca dünyanın hatta bilinen evrenin en güçlü canlısı diyebileceğimiz; bazen yosun yavruları veya su ayıları olarak da adlandırılan ve sazlıklar, yosunlar, çürümüş yapraklar ve topraklarda yaşamaktan hoşlanan sekiz ayaklı mikroskobik bir canlı çoğu kez içeriklere konu olmuştur. Bildiğiniz gibi bu canlı aşırı sıcak, basınç ve soğuktan hiçbir şey olmamış gibi çıkarak yaşamını devam ettirebilecek dayanıklılıktadır. Hatta kıyametten dahi sağ çıkabileceği söyleniyor. Su ayıları üzerinde yapılan bazı deneyler bu canlının 30 yıl boyunca donmuş halde beklemesine karşın tekrar canlanabildiğini göstermişti.

Asıl adı Tardigrat olan su ayısının şu ana kadar tanımlanmış 1000 ayrı türü bulunuyordu. Hatta yalnızca Japonya’da bilinen 167 tür bulunuyordu. Macrobiotus shonaicus adlı yeni türle bu sayı 168’e yükselmiş oldu. Yeni tür  Japonya’nın Tsuruoka kentindeki beton bir otoparkta bulunan yosun topluluğunun içerisinde bulundu. Adı ise bulunduğu bölge olan Shōnai’den esinlenerek verildi.

Polonya’daki Jagiellonian Üniversitesi’nden Daniel Stec başkanlığındaki araştırma ekibi, park alanından alınan yosun örneğinde bu türden 10 tane buldu. Bulunan numuneler daha fazla su ayısı üretmek ve daha iyi analiz yapmak için laboratuvara götürüldü. Araştırmacılar, faz kontrast mikroskopları ve taramalı elektron mikroskopları kullanarak fiziksel özelliklerini inceledi. Bilim insanları yaptıkları DNA incelemesinde bulunan türleri diğer bilinen türlerden ayıran 4 farklı moleküler genetik belirteç keşfetti. Yani bir su ayısı türünün daha kıyamet senaryolarından sağ çıkacağı anlaşılmış oldu.

Alıntı | webtekno.com | Kaynakgizmodo.com |

Ay yüzeyinde ne kadar çöp var?

0

Ay’da yapılan araştırmalar ve bazı deneyler, Ay yüzeyinde çöplerin birikmesine sebep oluyor. Bu çöpler, ileride sorun teşkil eder mi bilmiyoruz ancak miktar ciddi düzeyde.

Biz insanlar, Ay’ı bile kirletiyoruz. Ay yüzeyinde biriken çöpler bunun en büyük kanıtı. Ay yüzeyindeki “altın zeytin dalı” rozeti, bayrak, uzay araçları, kuş tüyü ve hatta bir çekiç; insanlar tarafından Ay’a gönderilen nesnelerden sadece birkaçı… 1971 yılında yapılan bir deneyin parçası olan bu nesneler, bu kirliliğin çok küçük bir kısmını oluşturuyor.

Peki ya ne kadar “çöp” insanlar tarafından Ay’da bırakıldı veya Ay’a gönderildi? Bu sorunun cevabı tam olarak 181.000 kg! NASA’nın tarih bilimcisi William Barry’e göre, gönderilen uzay araçlarının ağırlığına baktığımızda bu değer gayet normal. Ay yüzeyindeki bu çöplerin çoğu, 1969 ve 1972 yılları arasında Apollo programı sürecinde bırakıldı. Diğer çöpleri ise, ABD, Rusya, Japonya, Hindistan ve Avrupa’dan uzay araştırması için gönderilen araçlar oluşturuyor.

Sürekli olarak büyüyen çöplükte, güzel şeyler de oluyor. Ay Kraterleri Gözlem ve Algılama Uydusu (LCROSS), Ay’ın hidrojenini inceleyerek su varlığını kanıtlamak için gönderildi. Başarılı bir şekilde gönderilen uzay aracı, şu an Ay yüzeyinde ve araştırmasını gerçekleştiriyor.

Apollo projesinde Ay yüzeyine bırakılan çöpler hakkında da konuşan Barry, gereksiz malzemelerin atılmasının yakıt tasarrufu için gerekli olduğunu belirtti. Projenin asıl amacının astronotları Ay’a gönderip, gerekli örnekler alındıktan sonra tek parça olarak geri getirmek olduğunu söyleyen Barry, bu konuda ellerinden geleni yaptıklarını söyledi.

Ay yüzeyine bırakılan tüm çöplere buradan ulaşabilirsiniz. 2012 yılından beri güncellenmeyen listeye, yeni nesnelerin de eklenecek olması muhtemel. Siz ne düşünüyorsunuz? Sizce Ay’a bırakılan bu çöpler gelecekte bir sorun oluşturur mu?

Alıntı | webtekno.com | Kaynaklivescience.com | Kapak Görseli

29. Ankara Uluslararası Film Festivali Ulusal Uzun Yarışma filmleri belli oldu

0

Festival kapsamında düzenlenen “Ulusal Uzun Film Yarışması”na başvuran 31 film arasından Aynur Çıray, Şenay Aydemir ve Şeyma Balcı’dan oluşan ön seçici kurulun değerlendirmesi sonucu ön elemeyi geçen 10 film belirlendi. Usta yönetmenler Onur Ünlü, Tayfun Pireselimoğlu ve Ümit Ünal’ın yeni filmlerinin birlikte yarışacağı yarışmada, Sundance Film festivalinde “En İyi Film” ödülü alan Kelebekler, Berlinale Generation 14plus bölümünde yarışan Güvercin ve Berlinale Forum bölümünde dünya prömiyerini yapan Tuzdan Kaide filmleri de yer alacak.

Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda gerçekleştirilecek gösterimlerde Barış Pirhasan’nın başkanlığında, Songül Öden, Güven Kıraç, Şebnem İşigüzel ve Meryem Yavuz’dan oluşan seçici kurul filmleri seyirciyle birlikte izleyecek. Film gösterimleri sonrasında yapılacak söyleşilerde yönetmenler seyircilerle buluşacak. Ulusal Uzun Film Yarışmasında yer alacak filmlerden En İyi Film Ödülünü alan filmin yapımcısına 50.000 TL, ilk filmlere verilen Mahmut Tali Öngören Özel Ödülünü kazanan filmin yönetmenine ise 10.000 TL ödül verilecek.

Ön seçici kurulun değerlendirmesinden sonra ön elemeyi geçen filmler:
(Film adına göre alfabetik olarak sıralanmıştır)

1. Bekçi, yönetmen: Durmuş Akbulut
2. Güvercin; yönetmen: Banu Sıvacı
3. Halef, yönetmen: Murat Düzgünoğlu
4. Kelebekler, yönetmen: Tolga Karaçelik
5. Put Şeylere, yönetmen: Onur Ünlü
6. Renksiz Rüya, yönetmen: Mehmet Ali Konar
7. Sofra Sırları, yönetmen: Ümit Ünal
8. Tuzdan Kaide, yönetmen: Burak Çevik
9. Yol Kenarı, yönetmen: Tayfun Pirselimoğlu
10. Zor Bir Karar, yönetmen: Ender Özkahraman

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle gerçekleştirilecek olan festivalde dünya sinemasından en yeni filmler, ulusal yarışmalar, özel gösterimler, çocuklar ve yetişkinler için atölyeler ile konserler sinemaseverlerle buluşacak. Festival süresince Sinemada 68 Kuşağı paneli ve afiş yarışması sergisi de düzenlenecek.

Festivali ile ilgili tüm gelişmeler; filmler, etkinlikler ve konuklarla ilgili bilgiler ile programa dair ipuçları sosyal medya hesaplarından takip edilebilir

Vegitisyen ile Türkiye’nin ilk vegan festivali Didim VegFest’i konuştuk

Geçen yıl 29-30 Nisan tarihlerinde Didim’de gerçekleştirilen Türkiye’nin ilk vegan festivali Didim VegFest, bu yıl 20-23 Nisan tarihlerinde yine Didim’de Tarihi Apollon Tapınağı’nda düzenlenecek. Türkiye’de ilk vegan belediyesi olma yolunda geçen yıl ilk adımı atan Didim Belediyesi tarafından düzenlenecek festivalin Vegitisyen markası ile sponsorlarından ve organizatörlerinden biri olan Beslenme ve Diyet Uzmanı Kevser Başkara ile festivali konuştuk.

Türkiye’de vegan beslenme ile ilgili bilinç oluşturmak adına önemli çalışmalar yapıyorsunuz. Bu yıl festivalin sponsorlaından ve aynı zamanda organizatörlerden birisiniz. Didim VegFest ile yollarınız nasıl kesişti?

Geçen yıl ilk Didim VegFest’te vegan beslenmeyle alakalı bir sunum yapmıştım. Didim Belediyesi ile bu yıl, festivali beraber yürütme kararı aldık. Belediye’nin benimle işbirliği yapmasının nedenleri, vegan bir beslenme ve diyet uzmanı olmam ve vegan beslenmeyi her platformda anlatmaya çalışmam. Festivale katkımın çok olacağını düşünmüşler ve yollarımız bir şekilde kesişti. Bu durumdan dolayı çok mutluyum. Çünkü, veganlığı, hayvan haklarını anlatmak ve toplumsal bilinç oluşturma adına bu tip organizasyonlar oldukça önemli bir yere sahip.

Sormadan edemeyeceğim, Türkiye’de vegan festival düzenlemek çok cesaret isteyen bir şey değil mi?

Kendi adıma konuşacak olursam iki yıldır bizzat, bu konuda toplumun dönüşümlerine tanıklık ediyorum. Elbette, konu zor, aşılması gereken çok fazla önyargı var. Bunlar zamanla oturacaktır. Mücadele etmeli, sonuna kadar her hissedebilir canlı için adaletin, yaşatmanın, şiddetsizliğin yanında olmalıyız. Bu konuda belediyeyi, yürekten destekliyorum. Aydın bakış açılarına sahip, eleştirilerden iyi sonuçlar çıkaran, gelişime açık bir ekiple çalıştığım için çok mutluyum.

Festival ile ilgili vegan değil de “vejetaryen festivali” olduğuna dair tartışmalar olmuştu. Bu yıl yüzde 100 vegan mı olacak?

Bu yıl yüzde 100 vegan olması yönünde belediye ile uyuştuğumuz çok fazla nokta oldu. Festivalin Başmimarı Didim Belediye Başkanı Deniz Atabay’ı Açık Radyo’da hazırlayıp sunduğum, her çarşamba yayınlanan Vegan Sağlık Programı’na geçen hafta Didim VegFest’i konuşmak için konuk ettik. Orada da net bir şekilde açıkladı, bu yıl festival %100 vegan olacak. (Program tekrarı en alttaki linktedir.)

Bize, festivalin içeriği hakkında bilgi verebilir misiniz?

Festivalde, veganlık, hayvan hakları, çevre-iklim, sağlık-beslenme şeklindeki üç ana başlıkta işlenecek. Bu yıl hayvan hakları vurgusu, özellikle güçlü bir şekilde yapılacak. Elbette, gezegenin ve insanın sağlık vurgusu da yapılacak. Yukarıda söylediğim üç ana başlık altında akademisyenler, sağlık uzmanları, spor eğitmenleri, vegan gruplar, aktivistler, sanatçılar, yazarlar, şefler, üniversitelerin aşçılık, gastronomi, turizm meslek yüksek okulları çeşitli konularda teorik ve pratik anlatımlar yapacaklar. Çocuklara veganlığı anlatacak öğretici atölyeler, vegan mutfak, beslenme atölyeleri düzenlenecek. Sayın Atabay’ın önemle üzerinde durduğu bir başka konu, yöre halkını da festivale aktif bir şekilde katmak, veganlık ortak paydasında buluşturmak. Bu nedenle, Didim Halkı’nın yerel gıdalardan yaptıkları yemekler de festivalde geniş yer tutacak.

Siz, bu konuda paketlenmiş endüstriyel gıdalardan daha çok yerel gıdalarla vegan beslenmeyi öneriyorsunuz. Festivale desteğiniz buradan da ileri geliyor, sanıyoruz.

Evet, Didim’de olmasından duyduğum heyecan doğasının, ikliminin doğal gıdaların çeşitliliğine imkan sağlayan bir ilçe olmasından da kaynaklanıyor. Veganlığı anlamada çıkış noktası hayvan hakları ancak insanların en zorlandığı nokta beslenme. Bunu iki yıllık deneyimlerimden biliyorum. İnsanlar bana “Veganlığın etik kısmını biliyoruz, ancak beslenme kısmını bilmiyoruz.” ile ulaşıyor. Bu konuda yetkin kişiler oldukça az olduğundan insanların sağlık endişeleri had safhada. Festival, vegan beslenmeyi bilimsel yönden anlatma açısından da bilgilendirici olacak. Ben ve diyetisyenlerden kurduğum ekip, bu konuda bilgilendirmeler yapacağız. Beslenmenin yerelliğinden yanayım, çünkü memleketimiz topraktan çıkan gıdalar yani vegan beslenme konusunda adeta bir cennet, yöresel yemeklerimizi unuttuk. Bunları, festival vesilesiyle yeniden hatırlayacağız.

Festivalin katılımcı kitlesi hakkında bilgi verir misiniz?

Festival veganlık adına yeni projelerin de oluşması için imkan sağlayacak. Özellikle veganların festivale katılımı oldukça önemli. Toplumun farklı kesimlerinden, farklı ülke ve şehirlerden, farklı pek çok görüşten ziyaretçinin katılacak olması bizim için geliştirici olacak. Festival vegan üniversite grupları, kolektifler, veganlık hakkında yazı yazan yazarlar, hayvan hakları anlatan çalışmalarıyla sanatçılara, yerel halka kısaca herkese açıktır. Sadece önemle üzerinde durduğumuz konu, %100 vegan fikirler ve ürünlerle katılım sağlanılması. Festivallerin asıl noktalarından biri de müziktir. 4 gün boyunca sokak sanatçıları, vegan sanatçılar konserler verecek, vegan sanatçılar hayvan haklarıyla ilgili iki sergi açılacak. Dahası, sürpriz sanatçılar gelecek. Vegan ürün, kozmetik firmaları, dernekler, kolektifler, veganlık konusunda hizmet veren firmalar ve kişiler stand açacaklar. Bir festivalden ne bekleniyorsa bu yıl hepsi olacak.

Son günlerde vegan beslenme ve veganlık hakkında akademik çalışmaların arttığını sizin de bu çalışmalara sosyal medya hesaplarınız aracılığıyla katılımcı sağlama duyurularınızı gördüm. Festival akademik anlamda da bir gelişim fırsatı yaratıyor. Bu konu hakkındaki görüşünüz nedir?

Didim VegFest, sadece bilgilendirmelerin yapılmadığı, aynı zamanda veganlık ve hayvan hakları temelinde bir fikir alışverişi, sosyalleşme, gelişme platformu da olacak. Akademisyen arkadaşlarımı bu alanda çalışma yapmaya yönlendirdiğimde “Vegan katılımcı bulamayız.” endişelerini dile getiriyorlar. İşte güzel bir fırsat! Akademik çalışmalar için vegan katılımcı arayanlara, veganlık ile ilgili çalışma yapacaklara bu festivali değerlendirmelerini öneriyorum. Festivalde, istemedikleri kadar vegan katılımcı bulurlar, biz de elimizden gelen desteği ayrıca duyurularla sağlarız.

Festivali düzenleme noktasında destek alıyor musunuz?

Geçen yıl ilk olması açısından fark etmeden yapılan hataları bu yıl iyi analiz edip yola koyulduk, bu konuda belediyeye ile uyumumuz oldukça iyi. Hem bir vegan olarak hem de bir beslenme ve diyet uzmanı olarak yönlendirmeler yapıyorum, önerilerde bulunuyorum. Geçen yıl gözlemci olarak festivalle ilgili çok fazla not almıştım. Hatta yaptığım gözlemleri Gaia Dergi’deki köşemde yazmıştım. Komite olarak biz çalışıyoruz, ancak daha çok gönüllüler aracılığıyla yürüyebiliyor bu tür projeler, bu nedenle özellikle Didim ve Aydın çevresinden, İzmir’den gönüllülere ihtiyacımız olacak. Festival süresince diyetisyen arkadaşlarımızla alanda hayvansal hiçbir ürünün içeriye alınmaması yönünde denetlemeler yapacağız ancak bu konuda herkesin desteğine ihtiyacımız var.

Festivale katkınız ne olacak?

İki hafta sonra Didim’e gideceğim. Orada stand kuracak yerel halka veganlık ve vegan beslenme eğitimleri vereceğim. Ayrıca, belediye personeline ve festival ekibindeki diyetisyenlerle eğitimlerimiz de aynı süre içinde başlayacak. Vegan beslenmeyle ilgili bilgilendirme içerikleri hazırlıyoruz. Yazdığım Vegan Beslenme Rehberi’ni tüm festival katılımcılarına ücretsiz dağıtacağız. Festivalde vegan beslenme mutfak atölyeleri ve vegan beslenme sunumları yapacağım.

Bu yıl geçen yıldan farklı olarak bizi neler bekliyor?

Bu yıl birçok sürprizimiz var, şimdiden söyleyip büyüsünü kaçırmak istemem (gülüyor). Yurtdışından ve yurtiçinden 150-200 bin civarı ziyaretçi bekliyoruz. Didim’in bir turizm merkezi olma özelliği de ziyaretçi sayısı açısından önemli, ancak asıl önemle üzerinde durduğumuz konu sayıdan ziyade Didim VegFest’e gelenlerin evlerine 4 gün boyunca hayvan hakları ve veganlık hakkında kafalarında doğru vurgularla gitmelerini sağlamak. Elbet, eğleneceğiz, yiyeceğiz içeceğiz, bunlar da gerekli, ancak veganlığın temelinde hayvanların yaşam hakkı olduğu gerçeğini unutmadan.

Didim hakkında ne düşünüyorsunuz?

İki yıl kadar Aydın’da yaşadım, bu süre zarfında Didim’e sıklıkla gidip geliyordum. Bu yörenin doğal güzellikleri oldukça fazla, burada bir vegan festivali yapılmasının en güzel tarafı bu yörenin yerel tarıma uygun oluşu, tarihi dokusu, insanının aydın bakış açısı. Didim Belediyesi’nin veganlık konusunda attığı adımlar da oldukça önemli. Örneğin, belediye havai fişek atılması yasakladı, atlı faytonlara bundan sonraki süreçte ruhsat vermeyecek. Belediyenin veganlığı anlatmak konusunda istekli oluşu, hayvan haklarına sonuna kadar destek vermesi, benim belediye ile işbirliği yapmamın en önemli nedenlerinden. Daha hayvan haklarıyla ilgli birkaç çalışma da olacak. Hala üzerinde çalıştığımız için şimdiden bir detay veremiyorum.

Festivalden beklentileriniz nelerdir?

Festivalin özellikle bu yıl yapacağı hayvan hakları vurgusu, toplumda önemli dönüşümlerin başlangıcı olacaktır. Bu açıdan toplumbilimcileri, insani bilimlerle uğraşanları, sanatçıları, yazarları, gazetecileri, insan hakları aktivistlerini, hayvan hakları aktivistlerini festivale bekliyoruz. Sesimiz ne kadar gür çıkarsa o kadar iyi ilerleriz. Didim VegFest, dönüşümlere, gelişmelere tanıklık edeceği için çok umutluyum. Festivalin sloganı olan “Yaşam Dolu Festival” sadece hayvanı değil, doğayı ve insanları da kapsıyor. Festivalin amacı, her hissedebilir canlı için şiddetsiz bir yaşam oluşturmak ve bu konuda türcülükten uzak toplumsal farkındalık yaratmak. Vegan yaşam mümkün, yeter ki önyargılarımızdan sıyrılalım. bBilimsel veriler de sürdürülebilir bir yaşam için veganlığı destekliyor. Çevre kirliliğinin nedenlerinden bazıları hayvancılık endüstrisi, insan sağlığının bozulmasının nedenlerinden biri hayvansal gıda tüketimi ve en önemlisi toplumsal adalet mücadelesinin önündeki engel hayvanlara uygulanan şiddet. Şiddetsizliği savunuyorsanız, kendinizi bu konularda ifade etme imkanı arıyorsanız, aynı paydada gelişmek istiyor ve vegan yaşamın mümkünlüğünü görmek istiyorsanız, biz Didim VegFest olarak yaşamın tarafındaysanız, sizleri Didim VegFest’e bekliyoruz.

*Didim VegFest, Didim Belediyesi, DİTAB (Didim Turizm Altyapı Birliği), Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Didim ve Kuşadası Meslek Yüksek Okulları, Vegitisyen markasının Kurucusu Beslenme ve Diyet Uzmanı Kevser Başkara işbirliğinde düzenlenmektedir.

https://archive.org/details/VeganSalkDidimVegFest

İlkbahar size sesleniyor: 23 -26 Mart Karia Psytrance Müzik Buluşması

Mevsimlerin hepimizi derinden etkilediği bir gerçek. Geçen kışın ardından hepimizin üzerinde büyük bir potansiyel enerji var. Belki kış uykusuna yatmıyoruz ama biz insanlar da kış boyunca enerji biriktiriyoruz. Baharın gelmesiyle birlikte nasıl ağaçlar çiçek açıyor, hayvanlar uykularından uyanıyorsa, bizde de başlıyor bahar kıpırtıları. Çağlar boyu insanlar ruhlarının sesini dinlemiş; yaşam döngülerini tıpkı diğer canlılar gibi doğaya uydurarak ilkbaharın gelişini kutlamışlar. Ağaçlarla birlikte çiçek açmış, güneşle ısınmış, rüzgarla şarkı söyleyip dans etmişler.

Günümüzün şehirleşmiş yaşamında ise Nevruz’un bu derin anlamını ruhumuzda hissetmek çok zor. İlkbaharı kutluyoruz, ama beton binalardan bir tane ağaç göremiyoruz. O ilkbahar havasını derin derin içimize çekmek istiyoruz, tek hissettiğimiz ciğerlere dolan şehir kokuları oluyor. Ama seçenek bol; egzoz dumanı, tavuk döner kokusu, foseptik çukuru… Ne kadar isterseniz koku var şehirde.

Şu günlerde tüm günlük karmaşalarınızın arasında bir an durup ilkbaharın size seslendiğini duyumsuyorsanız 23, 26 Mart tarihlerinde Karia Psytrance Gathering sizi çağırıyor!

Psyfactor Project ve Karia Yolu Derneği ortak projesi olarak gerçekleşen etkinliğin lokasyon tercihi  tam Nevruz ruhunu yansıtıyor. İsmini antik çağlarda bu bölgede yaşamış Karia medeniyetinden alan Karia Yolu, 820 kilometrelik rotasıyla Türkiye’nin en uzun trekking rotası. Etkinliğin gerçekleşeceği  Sarsala Koyu ise muhteşem doğasıyla Karia ve Likya yollarının  kesişimi üzerinde uzanıyor.

Amaçlarının samimi bir rave yaşamak ve yaşatmak olduğunu söyleyen etkinlik organizatörleri, “Line-Up’ı Türkiye’de eskiden beri psychedelic müziğe gönül vermiş arkadaşlarımızdan  ve hemen yanıbaşımızdaki İranlı sanatçılardan oluşturarak hem herkes için daha uygun, hem de  daha samimi ve keyifli etkinlik hazırlamak istedik. Asıl amacımız Likya ve Karia yolunun tanıtımını yapıp bölgenin güzelliklerini insanlara yaşatmak. Bu bağlamda Karia Yolu Derneği, Dalaman Kaymakamlığı, Dalaman Belediyesi ve Dalaman Jandarma Komutanlığının destekleri ve işbirliği içinde bir etkinlik yapıyoruz.”  demiş.

Gerçekten de bu üç günlük etkinlik için 75 TL gibi bir fiyat belirlenmiş olması insanı cezbediyor. Üstelik 20 marta kadar sınırlı sayıda biletler 50 TL. Fiyatlar makul olunca insanın önceden planlar yapmasına, kendini ayarlamasına da gerek kalmıyor. Tam ilkbahar heyecanıyla çıkıp yola gitmelik…Sonra ver elini Sarsala Koyu’nun mavi suları, oksijen dolu ağaçları…Peki kulaklarımızın pasını kimler silecek derseniz, line-up’a buradan erişebilirsiniz. Biletler için ise tıklayınız efendim.

Ulaşıma gelirsek, lokasyonun bir diğer avantajı ise Dalaman’da olması, yani hava alanına yakın olması. Uçak, uzak mesafelerden gelecekler için öncelikli tercih olabilir. İstanbuldan gelecekler için ise ikinci seçenek  servis. Etkinlik sayfasında on altı kişilik yeterli sayıya ulaşılması halinde İstanbul’dan  festival alanına araç kaldırılacağı belirtilmiş. Gidiş-dönüş ücreti ise kişi başı 150 TL. Farklı yerlerden ve farklı yollarla gelecekler için, ayrıca Dalaman’dan da servisler kaldırılacak. Ulaşımla ilgili irtibat numaralarına ve her türlü detaylı bilgiye etkinlik sayfasından ulaşabilirsiniz.

Son olarak etkinlik, “Herhangi bir yiyecek ve içecek kısıtlaması yoktur. Dışarıdan yiyecek getirebilir, ayrıca kendi alkolünüz ile de giriş yapabilirsiniz.” demiş. Bu vesileyle son alışveriş noktasının Dalaman, Merkez’de olduğunu hatırlatalım.

Psytrance’ın zihinleri genişleten tınılarında, doğanın çocukları olduğumuzu hissedebileceğimiz bir hafta sonu dileğiyle…

Andy Weir’den 2017’nin en iyi bilim-kurgu romanı gösterilen Artemis

0

Artemis, Marslı’nın yazarı Andy Weir’in 2017’de çıkan, yine Marslı kadar ses getiren bilim-kurgu kitabı. Geçtiğimiz aylarda ise Emre Aygün’ün çevirisi ile İthaki Yayınları tarafından Türkçeye çevrilip okuyucular ile buluşturuldu. Booklist, Guardian, Publishers Weekly… vs. gibi birçok mecrada 2017’nin en iyi bilim-kurgu romanı olarak gösterildi. Türkiye’de de Marslı’dan sonra ses getiren yazarın bu kitabı da dikkatleri üzerine çekti.

Artemis, raflarda yerini aldığından beri okuyucular tarafından Marslı ile karşılaştırılmaktan kurtulmadı diyebiliriz. Dikkat çekmesi açısından olumlu tarafları da içeren bu karşılaştırma, Marslı’nın çok büyük bir etki yaratmasının azizliğine de uğradı.

Bu kitaptaki olaylar Ay’da geçiyor. Kenyalı bir girişimcinin pek çok kişiyi bir araya getirmesinin sonucunda Ay’da Artemis adında bir şehir kuruluyor. İlk başlarda uzay şirketlerinin de etkisiyle Artemis, birçok bilimsel çalışmaya ev sahipliği yapıyor. Bu süreç içerisinde şehirde yaşayan insanların sayısının artması, çok pahalı olsa da turizm bakımından Dünyalılar’ın ilgisini çekmesiyle ekonomisi büyüyor. Kitabın kahramanı Jazz adındaki genç kadın da Artemis’te yaşayan, aslen Suudi Arabistan vatandaşı bir adamın kızı olarak karşımıza çıkıyor. Baba ve kız Ay’da bir düzen kurmuş olsa da Jazz çocukluğundan beri Ay’da yaşadığı için babası ile uyum sıkıntısı yaşıyor ve bazı sorunlarla karşılaşıyorlar. Jazz’ın babası Müslüman gelenekleriyle yaşayan, işine sıkı sıkıya bağlı, dürüst bir vatandaş. Jazz, bir süre babasıyla birlikte yaşayıp onunla çalışıyor. Hayatının bu kısmında babasından aldığı iş disiplinini daha sonra ayrı yaşayacak olsa da kendisine kılavuz ediniyor. Genç kadın, Artemis’teki diğer vatandaşlardan biraz farklı. Çok yetenekli ve zeki olmasına rağmen potansiyelini ortaya çıkarabileceği işler yerine, bu özelliklerine gerek kalmayan işler tercih ediyor.

Artemis, tıpkı Dünya gibi ekonomik gelirin en üst seviyesini ve en alt seviyesini aynı anda barındırabilen bir yapıya sahip. Jazz da bu ekonomik dengesizlikten alt seviyelerde kalarak nasibini alıyor. Ekonomik sıkıntılar yaşayan, zamanla da borçlarının artmasıyla zor duruma düşmeye başlıyor.

Kitabın kapağında da değinildiği gibi ”Ay’da büyüdüysen, karanlık tarafının olması kaçınılmaz.” ayrıntısı ise tam bu noktada açıklanması gerekiyor. Çünkü Jazz daha normal işlerle uğraşıyor olsa da ufak tefek kaçakçılık işleriyle de ilgilenmesi önemli bir özelliği.

Jazz, bu gibi sıkıntılı durumlar yüzünden daha iyi, konforlu ve rahat bir yaşamın hayalini kuruyor ve fırsatları değerlendirmeye çalışıyor. Bu sırada, bir iş adamı Artemis’teki alüminyum ve oksijen tesisinin denetimini ele geçirmek için Jazz’dan yardım ister ve çok yüklü bir para teklif eder. Bu iş ilk ortaya çıktığı zaman ne kadar tehlikeli dursa da daha sonra yaşanan olaylar git gide daha fazla tehlikeli olmaya başlayacaktır.

Bu olaylar yaşanırken Jazz’ın nasıl yollar seçtiği, zekasını ve teknoloji bilgisini nasıl kullandığını ve başta babası olmak üzere çevresi ile ilişkilerinin nasıl bir gelişim gösterdiğini okuyacaksınız.

Andy Weir, olay örgüsüne geçmeden önce Artemis kentini en ince ayrıntılarıyla tasvir ediyor ve hayali bir yaşamda geçen hikayelerin soğukluğundan hikayeyi kurtarıyor. Kentteki yaşam, insan ilişkileri, ekonomik yapı karışık özellikler barındırsa da iyice açıklığa kavuşturularak okuyucunun olayları daha iyi anlayabilmesi başarılmış. Bahsettiğim ayrıntılar içerisinde günlük yaşam, cezai yaptırımlar, yönetim şekli gibi unsurlar da  mevcut.

Artemis’in bir teknoloji ve bilim kenti olmasından ve yaşayan kişilerin bu bilgilerle donatılmasından ötürü olacak bilimsel kısımlara biraz fazla yer verilmiş gibi duruyor. Kenti ve hayatı anlamamız açısından yararlı olsa da kimi zaman olayların akışındaki heyecanı tutukluğa uğrattığı söylenebilir. Jazz’ın Dünya’dan bir arkadaşı ile mektuplarına yer verilmesi ayrıca bir güzellik katmış. Bu sayede, ufak bir karşılaştırma ve uzaktan bir göz ile Artemis’in nasıl gözüktüğünü anlıyor ve karakterin iç dünyasını daha yakından tanıyabiliyoruz.

Yazar kitabında hızlı bir giriş yapıp heyecanlı ve sürükleyici olaylara geçmeden önce sakin bir anlatım benimsemiş. Bu özelliği ile de okuyucuya verdiği keyfi dengede tutuyor.

Ayrıca bilim ve teknoloji açısından dolu dolu bir anlatıma sahip olsa da birçok özelliği bünyesinde barındıran bir kitap. Ekonomik yapının büyümesiyle ne amaç taşıyor olursa olsun, o hayata para babalarının, dev şirketlerin göz koyduğunu görüyoruz. Bununla birlikte toplumsal hayatın nasıl şekillendiğinin, bireylerin hangi şartları nasıl değerlendirdiğinin de kitaba çok güzel işlendiğini söyleyebiliriz.

Weir, bu kitabında alışılmış kalıpların çok dışında ve çok güçlü bir kadın karakter yaratmış. Bu bakımdan bile benzerlerinin önüne geçeceği bir yanı var.

Artemis, Ay’da geçen bir kahramanlık hikayesi değil, zekasını ve yeteneğini daha konforlu bir hayat için tehlikeli yollarda kullanan bir kadının hikayesi…

Hidrojen atomları içerisinde Pi sayısının formülü keşfedildi

0

17. yüzyıldan kalma saf bir matematiksel formül ile hidrojen atomlarının enerji seviyeleri arasındaki bağlantı ilgi çekti.

Matematikte pi sayısı, bir dairenin çevresi ile çapı arasındaki oranı gösterir. 3,1415 ile başlayıp sürekli ondalık sayılarla devam ettiği için de matematikte özel bir yere sahiptir. Ayrıca kuantum fizik dünyasıyla ilgilenen araştırmacılar, son dönemde pi sayısıyla hidrojen atomunun enerji seviyeleri arasında bir bağıntı buldu.

Keşif, Rochester Üniversitesi’nde bir parçacık fiziği görevlisi olan Carl Hagen’in öğrencileriyle birlikte kuantum mekaniği üzerine yaptığı deneyler sırasında tesadüfen gerçekleşti. Ulaştıkları enerji seviyelerini kıyaslarken sınıf ve öğretmen alışılmadık bir eğilim olduğunu fark etti. Bunu aynı üniversitede görev yapan matematik profesörü Tamar Friedmann’a gösterdiklerinde eğilimin nedeni ortaya çıktı. Hidrojen atomunun enerji seviyeleri pi sayısına ulaşmak için kullanan Wallis formülüyle hesaplanabilecek bir düzen içeriyordu.

Yaptıkları keşifle ilgili olarak Friedmann, “Bunun ortaya çıkardığı en önemli şey, fizik ile matematik arasındaki güzel bağ. 17. yüzyıldan kalma saf bir matematiksel formülün, kendisinden 300 yıl sonra keşfedilen fiziksel bir sistemi karakterize ediyor olması nefes kesici.

Yukarıdaki formül ise hidrojendeki enerji seviyelerini bulmak için Tamar Friedmann ve Carl Hagen tarafından oluşturulan Wallis formülü. Kuantum mekaniğinin doğuşu 20.yüzyılın başlarında oldu; Wallis formülü ise yüzlerce yıldır biliniyor. Ama ikisi arasındaki bağlantı şimdiye kadar gizli kalmıştı. Doğanın hala bizlerden bu tarz sırlar saklaması oldukça ilginç.

Kapak Görseli (Benjamin Haas/Shutterstock) Alıntı | webtekno | Kaynaksciencealert.com |

Bu filmlerde hayat var: 17. !F İstanbul Bağımsız Filmler Festivali

17. festivaliyle salonlarda yer alan !F İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, yine sinemaseverlerin karşısına fark yaratan filmlerle çıktı. !F’in değişmez bölümleri Keş!f, Aşk & Başka bi’ Dünya, Galalar ve !F music yine güzel filmlerle doluydu. Bu sene ilk defa yapılan “!F Yeni” bölümü ise, yerli filmleri içine almıştı ve !F’te yerli filmleri görmek çok güzel. Bu yıl “Kar” ve “Arada” filmleri gençlik ve müzik açısından zaten !F’te olmasa olmaz filmlerdi. “Kar” ve “Yüzleşme” daha önceki festivallerden izlediğim yapımlardı. Bu yıl toplamda 10 film izlediğim !F İstanbul’un Ankara ayağında, hangi filmleri izlemişim şöyle bir bakalım…

ARADA

Türkiye’nin ilk Punk filmi olarak Mu Tunç yönetmenliğinde karşımıza çıkan Arada, yerli sinema için yepyeni bir kapı aralıyor. Genç bir punk şarkıcısı olan Ozan’ın tuhaf bir gününe şahit oluyoruz filmde. Aynı zamanda ‘doğum günü’de olan bu gün içerisinde ertesi sabah Kaliforniya’ya gidecek gemiye binmesini ve buradan ‘kurtulmasını’ sağlayacak biletin peşinden 90’lar İstanbulu’nun sokaklarında ve mekanlarında kayboluyoruz.

Arada’nın yerli sinemamıza farklı bir soluk getireceği umudundayım. Ana akım sinemada da bağımsız sinemada da, alt kültürü bu kadar derinleyerek işleyen bir yapımla karşılaştığımızı söyleyemeyiz. Bu anlamda düşünürsek, Arada bu açığa merhem oluyor. Aktüel kamerayı, özellikle zamansız İstanbul sokaklarında ve konser anlarında çok sevdim, büyük hareketlilik çok yakışmış. Finaldeki son saniyede beni acayip merakta bıraksa da filmde en çok sevdiğim zamansızlık ve sonsuzluk oldu. Burak Deniz ve Büşra Develi’nin kendilerine ve rollerine hakim başarılı performanslarında nefes aldım.

A CIAMBRA

Italya’nın güneyindeki bir Roman mahallesinde geçen “ A Ciambra” da, merkezdeki karakterimiz Pio. 14 yaşında bir ergenin gözünden izlediğimiz hikâye, girişte bocalama yaşıyor ve ana hikayesine girmekte zorlanıyor. Ama gelişme bölümünde asıl meselesine geliyor ve aslında anlatmak istediği hikâyeyi anlatıyor.

Pio karakteri gözünden bir hayat izliyoruz aslında, film boyunca Pio’yuz denebilir. Alkol ve sigara kullanıyor, suça bulaşan bir ailede yer aldığı için onlar gibi olmak istiyor fakat ailesi onun bunları yaşanmasını istemiyor. İnatçı ve ergenliğin verdiği heyecanları erkenden yaşayan sağlam bir karakter portresi çizilmiş ve bu genç oyuncu Pio tarafından başarıyla canlandırılmış. Müzik seçimleri, günümüzün beğenilen tarzlarına uygundu ve başarılı seçimlerdi. At simgesi Pio’yu yeni bir hayat için yönlendirici ve umudu simgeler cinsten. Filmin birçok yerinde karşılaşmamız güzeldi.

Filmde genel olarak ergen veya çocukların alkol ve sigara tükettiğini ve hırsızlık yaptıklarını görüyoruz. Hırsızlığa özendirici ve arkadaş bağının bozulmasına doğru hareketler yenine daha yapıcı devam edebilirdi. En azından bu şekilde başlayıp, doğru yolu göstermesi gerekir bir filmin… Malikane sahnesi, yangın sahnesi gereksiz olduğunu görebiliyoruz. Çünkü fazlalık kapladığı ve süre uzatmak için olduğu çok belli.

UZAKTA HAVLAYAN KÖPEKLER / THE DISTANT BARKING OF DOGS

“Uzakta Havlayan Köpekler” de, çatışmanın çok yakınlarındayız, patlama seslerinin yankılandığı sınır köylerinden birinde babaannesi ile birlikte yaşayan Oleg’in gözünden hikâyeyi izliyoruz. Savaşın yaşandığı bir ortamda, anneanneleriyle birlikte yanaşan iki kardeşin hayata tutunma, yeni öğrenişler macerası bir bakıma…

Film aslında belgesel bir havada geçiyor, anlık olaylar güzel bir anlatımla karşımıza çıkıyor. Fakat yeri geldiğinde kötü örnek ola durumlarını da veriyor film ve sonunda bu yanlış davranışın doğru olmadığı durumunu da anlatıyor. Ve finalde asıl meseleye varmak biraz uzun sürüyor. Savaş efektinin arkada, çok yerleştirilmiş bir şekilde olduğu belli oluyor.

İki kardeşin birlikte hayatı öğrenmeleri, ailelerinden sadece anneannelerinin olması, bazen onun bile olmadığı zamanlarda kendi başlarına bir şeyler yapmaları da önemli.

Farklı bir şey anlatılmaya çalışılmış bu filmde ve akılda soru işaretleri de kalmıyor değil…

ARAFTA

Hollanda ve Belçika’da büyümüş olan 4 farklı gencin, iş ve yeni hayat umutlarıyla köklerine döndükleri İstanbul’da tutunma hikayelerine gerçek bakış açısıyla bakan Arafta, yer yer izleyiciyi gergin hale soksa da, yer yer hüzünlendirebiliyor. Belgesel havasında ilerleyen yapım; yakın zamana ışık tutsa da, 4 farklı akıl yapısında ve istekleri olan gençlerin hayatlarına bakıyor yani 4 farklı hayatı takip ediyoruz. 4 hikayeyi takip etmek, kimi zaman birbiriyle karıştırma endişesi yüklese de, kurgusunun başarısıyla doğru bir mantıkta ilerliyor.

Filmin temel taşlarından bir tanesi, kuşkusuz yakın dönem gündemi. Kimi zaman “Gezi Parkı Olayları”ndan görüntüler ve onu destekleyici sözler söyleyenleri görsek de, hükümet kanadı görüntüleri ve hükümet destekleyici konuşmalar yapanları da görüyoruz. Ki her iki farklı görüşe sahip 2 gencimiz de filmde yer almakta. İlk başta acaba çok taraflı mı gidiyor dedirten olay akışı, sizi aslında meselenin sonunda “arafta” bıraktığının altını kalınca bir şekilde çiziyor ve ismine yaraşır bir şekilde sonlanıyor.

ANADOLU TURNESİ

2014 yılında amatör bir müzik grubunun Anadolu turnesini içeren belgesel film; Rock müziğini, doğayı ve Anadolu’yu bir araya getiriyor. 2014 politik gündemi olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de arka planına alan belgesel, bu durumda bazen temeldeki müzik meselesinden şaşabiliyor. Gesi bağları türküsünün istek aldığı ve dağın tepesinde çaldıkları bölümü ayrı sevdiğimi söyleyebilirim.

Belgeselde aslında fazlaca boş ve uzun sahne var. Bahsi geçen müzik grubuna aşina olanlar belki anlayabilirmiş gibi geliyor. Grubun konseri görüntüleri gereğinden fazla uzun tutulmuş.

Aslında ana meselesini anlatmış ve “kendi müzikleri acaba Anadolu insanında nasıl bir etki yapıyor” durumu ölçülmüş, bu güzel bir çıkış noktası ve belgesele güzel gelen bir fikir. Ama daha sonra kaydığı başka yönler, filmi yolundan şaşırtıp çok uzatmış. Siyah beyaz olmasını çok çözemedim, belgeseli daha boğucu hale getirmiş.

İSTANBUL YANKILARI / ISTANBUL ECHOES

İstanbul Sulukule ve çevresinde yaşanan kentsel dönüşüm sürecini 4 kişi üzerinden anlatan “İstanbul Yankıları” belgeseli, sinemaseverlere 2010 yılından bu yana yaşanan durumları, zaman atlamalarıyla anlatıyor. Belgeselin içerisinde, bir çok konu bir arada barınıyor ve ana fikri anlamada ilk başka zorlanabiliyorsunuz. Fakat daha sonrasında aslında belgeselin kahramanları, kentsel dönüşüm hikayesini kendi hayatlarıyla bağlı bir şekilde anlatmaya başlayınca aslı mesele belirginleşiyor.

Poğaçacı amca, midyeci amca, bohçacı ve perdeci abla ile rap müziği ile ruhlarını ve mahallelerini kurtarmaya çalışan gençler aslında hikâyenin zemininde yer alsa da; o karakterlerin yanlarındaki eşleri, arkadaşları, dostları, tanıdıkları vs de bu hikayeye ortakla ve durumun vehametinin farkındalar.

PRİMALAR / PRIMAS

İzleyeni derinden etkileyecek olan bir hikayeyi gözler önüne seren “Primalar” belgeseli; geçmişte yaşadıkları büyük travmaları, fiziksel ve ruhsal olarak içlerinde taşıyan iki genç kadının bugününe fokuslanıyor. Film aslında girişinde; çok sade ve hikayeyi bilmeyenler için merak uyandırıcı, bir yandan kapalı bir şekilde anlatıma başlıyor. Fakat daha sonra iki genç kızın birbirlerine en derin yaraları açtıkları sahne geliyor ve oradan itibaren darmadağın oluyorsunuz.

Finalde siyah fonda danslar gerçekten belgesele yakışır kalıyor ve belgesele sinematografi katıyor. Tabi finalde genel olarak geçen “tecavüz” meselesiyle ilgili kızımızın konuşmaları eşlik ediyor. Farklı bir dil olduğu için belki de bunu düşünüyorum; film boyunca temel mesele “tecavüz”. Finalde bununla ilgili olan durum biraz daha az olabilirdi gibi geliyor. Belki Türkçe olsaydı dilimiz, az bile gelebilirdi.

TERAPİ / THE WORK

Kaliforniya’nın bir hapishanesindeyiz. Tek bir büyük odada dışarıdan gelen adamlar ve ömür boyu hapis adamlar karşı karşıyalar. 4 gün oyunca geçen terapi sürecine tanık oluyoruz. Farkı yaşamlar sürmüş, doğrumdan bu anlarında kadar bambaşka şeyler görmüş geçirmiş insanların, ortak psikolojilerine iniyoruz bir bakıma Terapi ile.

Aslında belgesel konusu olan terapi metodu ilgi çekici ve güzel bir hikâyeden yola çıkmıyor değil. Filmde yer alan hikayeler aslında ilgi çekici olsa da, bazı hikayelerin geçişi hızlı geçtiği için anlaşılması güç oluyor. Derindeki hikâyeyi tam anlamadan terapi sürecine giriş de zorlaşıyor. Belgeselde terapiyi yapan bir hoca var ve iki gruba ayrılıyor ekipler, fakat bir tek gruptayız. Tek grupta olmak belki kafa karışmaması nedeniyle seçim nedeni olabilir, ama ikinci grupta da neler olduğu merak konusu. Çünkü dikkatin çekildiği gruptayken öbür gruptan gelen sesler dikkati dağıtıyor. Kurguda iki gruptan da mix yapılsa daha sağlıklı bir veri elde edilebilirmiş.

RÜYALARIN ÖTESİNDE / DRÖM VIDARE

“Geç kalmış bir büyüme” hikayesi deniyor “Rüyaların Ötesinde” için. Bu tanımı kesinlikle doğrulamak gerek. Genç bir kızın; arkadaş, aile ilişkileri ve hayatını devam ettirmek için bir çabasını izliyoruz. Yeni bir hayat için çevreden uzaklaşmak ne kadar zordur? Uzaklaştığını sandığın anda, aslında hiç de uzaklaşmadığını hissettirirlerse?

Mirja kolay şeyler yaşamıyor, sicili kötü bir geçmiş ve onu telafi etme çabası… Peki ya alışkanlıklar? Hırs kurbanı olmak, bi artık gafletle düzeninde giden her şeyi kaybetmek doğru işleniyor. Senaryonun işleyişi doğru noktalara dikkati gösterirken, ders verici bir ana fikri de içeriyor.

Türk yönetmenin kamera açıları muhteşem, görüntü ve ışık kullanımına bayıldım. Film içerisindeki her bir rengin olduğu geçişler şahane olmuş. Bu tarz bir gençlik filminde daha hareketli bir kamera ve hareketli müzikler de olabilirdi belki ama, içinde bir hayat mücadelesi de içerdiği için bir yandan ağır his güzel bir hava katıyor.

KARANLIK NEHİR / DARK RIVER

Büyümek, aile bağı olduğunu uzun zaman sonra yeniden hatırlamak, insan ruhunu ve yakın olmayı unutmak… Karanlık Nehir, Bir çiftlikte geçen kardeş çatışmasını izlettiriyor bizlere. Babasının ölümü sonrası yıllardır gitmediği çiftlik evine giden Alice ve yıllardır o evde ailesiyle olan erkek kardeşi Joe…

İki kardeş arasında yara almış bir ilişkiye tanık oluyoruz. Geçmişteki sorunlar ve kırgınlıklar, aç gözlüler kışkırtması ve para hırsları üzerine de gün yüzüne çıkınca aslında bambaşka bir yola doğru gidiyoruz yapımda. Filmde dram ve gerilim bir arada yaşanıyor ve bu havayı çok sevdim. Ruth Wilson ve Mark Stanley, adeta büyülü oyunculuklarıyla filmde yer alıyorlar. Özellikle karşılıklı kavga ve konuşma sahnelerinde çok başarılılar.

Filmde hayvan figürünün önde ve biraz da eziyetçe şekilde fazla olması can sıksa da, çiftlikle geçen hikayeye gerilim katma unsuru da taşımıyor değil…