Ana Sayfa Blog Sayfa 5

Hiçliğe Övgü

Yanılgılarının kıyısındaki sonsuz evrende bilinmezliğe yelken açtın. Ne kovaladığın bir şey vardı ne de aradığın herhangi bir şey… Sislerin arasında yol alırken, güneşe kavuşacağını ummaktan başka bir çaren de yoktu. Şimdi engin bir okyanusun ortasında yapayalnız kaldın.

Kaç diyardan geçtin? Kaç limanda demir aldın? Kaç fırtınadan sağ çıktın? Kaç kalbi kırdın? Kaç kere yüreğindeki arsız sancıları susturup içine kapandın? Önemi yok artık. Yol senin…

Koca bir ömrü seyre daldın. Gelenler oldu; gidenler ve de kalanlar… Fakat en kötüsü ise ne gidebilen ne de kalabilenlerdi. Onlara “tutunamayanlar” dedin sen. Bir türlü tutunamamışlardı sanki sana. Hayatını kevgire çevirenlere inat sen kendine tutunsan da içinde yarım kalmıştı insanlar. Tamamlayamamışlardı kendilerini. Ne o kadar sabırları vardı ne de o kadar sevgileri…

Sen de aldattığın duvarlarına geri döndün. Onlar ki seni her koşulda esir edilmiş zamana çivileyen korkusuz süvarilerdi. Dünyanın acımasızlığından değil de insanların kendilerini haklı görme saplantılarından yıldın. Üstelik olay haklı ya da haksız olmak da değildi. Önemli olan geride ne bıraktıklarıydı. Onca insandan geriye kocaman bir boşluk kalıyorsa, yaşanmışlıklar da çırılçıplak kalıveriyordu, ne tuhaf! İşte, bunu hiç kimse göremiyordu. Halbuki kral çıplaktı.

Bozuk bir plaktan gelen rahatsız edici sesleri dinlemek gibiydi bazen. Ne plağı onarabiliyordun ne de kırıp atabiliyordun? Plak ise bozuk olduğunun farkında bile değildi. Ve sen onu kaybetmemek için dinlemeye devam ediyordun. Sessizliğin acımasız çığlıklarında yitip gitmenin uzağında olsan da bir müddet sonra boşluğun bile seni kandırdığını anlıyordun. Çünkü boşluğu da kocaman bir sessizlik dolduruyordu.

Boşluk bile sessizlikle doluysa eğer, hiçliğin hilesi ne olabilirdi ki?.. Hiçliğin maskesini düşürmeye çalışmak mı zordu, yoksa kelimelerin kaygan zemininde dans eden insanların anlamdan yoksun sözcüklerle örülü konuşmalarından sıyrılabilmek mi?

İkisi de bazen aynı şey değil miydi? Her şeyin olduğu yerde kaosa bürünen hiçliğin maskesi tanımından ötürüydü. Mütevazı bir sözcüğün sıradanlığı ile yetiniyordu, hepsi bu. Kimsenin dikkatini çekmeden her şeyin başlangıcı ve sonu olduğunu gizliyordu böylece. Sırrı buydu belki de… Çünkü basit zordu, bunu iyi biliyordu.

Sense içinde debelendiğin hiçliğin kör bir kuyudan farksız olduğunu sanıyordun. Düşüncelerinin yarattığı kara zindanın kâh içinde kâh dışında durup izliyordun kendini. Demir parmaklıkların ardından bakıyordun bir geçmişine bir şimdiki haline. Geçmişin, kabuk bağlamasına bile izin vermediğin yaralarını deşip tekrar acı çekmene neden olsa da en kötüsü pişmanlıkların şu anını zehirliyordu. Sanki Dante’nin cehennem kapısından içeriye girecek gibi daha gelmemiş olan geleceğe ise yorgun gözlerle bakıyordun.

Karmakarışık hislerinin bir kâbus gibi üzerine çöktüğünü fark ettiğinde, tüm yarım kalmışlıkları toparlayıp bir bütüne ulaşma çabasının saçmalığı ile Sisifios’a dönüşüyordun. Sonu aynı ve anlamsız bir hiçliğin yazgısı ile boğuşurken sen de hiçliğe dönüşüyordun böylece.

Meğerse fazla olduğundanmış tüm bunlar. Kendine bile fazla gelmenin yükü ile hiçliğe dönüşüverdiğinde anlıyormuş insan kim olduğunu… Kendine bile yabancı olabileceğini… Hiç kimse olabileceğini…

Düşüncelerini prangaya vuran karmakarışık hislerinin peşinde ayıklarken zaman taşlarını sen, yeryüzünün kılıfını yırtıp atan güneşin ilk ışıklarını karşılıyordu martılar. Aylak bir martının sana güldüğünü sanıyordun o an ama aslında güldüğü gecenin alacakaranlığında hiçliğe karışan insanın varoluş çabasının saçmalığı idi.

O kırılma anı ne zaman oluyordu? Sen, kendi topraklarındaki krallığının o muhteşem tahtına bir insanın oturmasına izin verecek kadar ona güvendiğinde ve onun bir müddet sonra azılı bir cellat olup senin içinde ne var ne yoksa paramparça ettiğine şahit olduğunda mı? Yoksa sinsice her bir hücreni ele geçirdikten sonra seni en zayıf anında yakalayıp sömürmeye başladığını anladığında mı? Ya da hayatın boyunca edindiğin tecrübelerden sana kalanlarla oluşturduğun gizli hazineni çalıp gittiğinde mi? Sen ona sonsuz okyanuslar sunarken onun seni bir kaşık suda boğduğunu gördüğünde mi?

Üstelik o an sen boğulurken sana suyu tarif ediyordu insanlar. Kimileri ise sen boğulurken su yolunu bulur diyordu sana. Asıl meselenin boğulmak olmadığını kimse anlamıyordu. Çünkü sen koca bir okyanusta debelendiğini sanıyordun ama aslında bir kaşık suda olduğunu senden başkası fark edemiyordu.

Her şey hiçliğe doğru kayıyordu böylece. Değer verdiğin her şey kendi krallıklarının isyanında yitip gidiyordu. Sense sonsuz topraklarında hiçbir krallığın kalıcı olamayacağını bildiğinden, yeni doğan güne umutla bakabiliyordun ve o zaman kendi içindeki tahtı parçalıyor, onun yerine yere bir sedir atıyordun. Ve o zaman topraklarında asla bir daha krallıklar olamayacağına karar verip, topraklarının bağımsızlığını ilan ediyordun. Çünkü artık özgürlüğün, dürüstlüğün, sevginin ve adaletin ne olduğunu bilenlerin kalbini fethetmesi için bir tahta ihtiyacı olmadığını anlıyordun. Sediri küçümseyenlere ise güle güle demek kalıyordu geriye. Tabii sadece hoşça kal diyebilecek kadar yürekleri olanlara…

Hayatını iğdiş eden saçmalıkların gölgesinde yitip gitmektense ve herkesin doğru yol sandığı çıkmaz sokaklarda kaybolup durmaktansa, aylak bir martının gülüşünde anlam bulup kutsanmış bir deliliğe doğru yelken açmaya karar verdin sonunda. Yol belirsiz de olsa en azından senindi ya artık… Gerisi insanların anlattığı hikâyeden ibaretti. Bir varmış bir yokmuş hesabı…

Hem sen hiç düşündün mü, deliler kendine ne söyler?

Kim bilir işte, belki de böyle şeyler… Hiçliğe dair öyküler…

Felsefe Taşı: Bilgelik arayışındaki içsel yolculuk

0

Felsefe insan aklının sınırlarını sonuna kadar zorlayan cesur bir maceraperesttir. Bu yolculuk yorucudur, engebelidir ve zorlayıcıdır. Bu yüzden de yeterli sabrı ve çabayı gösterenleri bekleyen de büyük bir hazinedir. Bu hazineye siz ister felsefe taşı deyin, isterseniz de bilgelik…

Felsefe taşı aydınlanmanın, insanın içinde saklı olan akıl ve bilgeliğin sembolüdür. Simyacıların en büyük amacı da felsefe taşını (bilgelik taşını) bulmaktır.

Simyada “felsefe taşı”, dokunduğu her nesneyi altına dönüştüreceğine inanılan taştır. Bu taşı elde edebilmek için birçok formül ve deneme yapılmıştır. Simyacıların maddeyi altına çevirmek ve ölümsüzlüğü bulmak olan iki büyük hedefinin anahtarı olarak tasvir edilmiştir.  

Simya (alşimi), Prima Materia denen değersiz ilk hammaddeden, Nigredo, Albedo, Rubedo denen basamaklarla “Büyük İş”i elde etmeyi hedefler. Kimilerine göre büyük iş altın, kimilerine göre ise altını da elde etmeye yarayan “felsefe taşı”dır. Bu işlemler sırasında cıva doğrudan altın olmaz. Elementler sırasıyla kurşun, kalay, demir, bakır, cıva, gümüş, altın gelişimini izlerler. Bu sırada renkten renge dönüşürler. Macentadan (mor-kırmızı) violet-mora kadar farklı tayflarda renkler ortaya çıkar, hatta bu durum bir tavus kuşunun kuyruğu ile simgelenir. Bu işlemler de yedi basamakta tamamlanır. En sonunda ise “Rebis” de denilen nihai ürün ortaya çıkar, bu ürün Lapis (Taş) olarak bilinir.

Alşimistlere göre buradaki gizemli taş, doğanın gizemi ya da tözü ile özdeştir. Bu da simyada V.I.T.R.I.O.L. ile ifade edilmektedir. V.I.T.R.I.O.L., Latince olarak “Visita Interiore Terrae, Rectificando Invenies Occultum Lapidem” yani “Yerin içini ziyaret et, orada düzeltilecek (arındırılacak) olan gizemli taşı bulacaksın” deyişinin kısaltmasıdır.

V.I.T.R.I.O.L. söylencesinin temel felsefesine göre kişi ateşte arınmadan, yeraltına inmeden, gerçek acıyı tatmadan ve nihayetinde öze dönüşmeden aydınlanamaz.

Buna erişebilmek için yer kürenin içine inmek ve oradaki ateşe ulaşmak yani âdeta olanaksız gibi görülen çok zor bir işi başarabilmek gereklidir. Gerçeklere ulaşmak isteyen bir alşimist, kendini böyle zorlu deneyim ve girişimlere alıştırmalıdır.

Gerek simyada gerekse ezoterik sistemlerde felsefe taşı bir semboldür. Burada aranan taş, gerçek bir taş değildir. Ezoterizmde felsefe taşı insanın içinde saklı olan akıl ve bilgelik taşıdır. Felsefe taşına ulaşmanın yolu onu aramaktan geçmektedir. Arayış ve yol, taşın ya da hazinenin kendisinden çok daha önemlidir. Hedef yolda olmaktır.

Yolculuklar ve Yeraltına İniş

Şamanizm: Şaman geleneğinde Gök katlarını aşması gereken bir şamanın önce yeraltı denilen âleme inmesi gerekir. Çünkü kimse yeraltına inmeden göğe çıkamaz. Şamanist inisiyasyonlarında sırra erme denilen “inisiyatik ölüm” deneyimi, yeraltı denilen öte-âlemde veya spiritüel gök katlarında gerçekleştirilir. İnisiyasyonlardaki cehenneme iniş ya da ikinci doğuş denilen bu olgular Şamanizmde şaman adayının vücudunun sembolik olarak parçalanması suretiyle organlarına ayrılması ve sonra bu parçaların birleştirilmesi veya etlerinden sıyrılmış kemiklerinin etlenmesiyle vücuduna yeniden kavuşması olarak simgelenir (ki benzer bir mit Mısır’ın İsis-Osiris inancında da yer bulur).

Gılgamış Destanı: “Gılgamış” sırları bilen, gizli yerleri gören bilge kişi anlamına gelir. Ölümsüzlüğü arayan Gılgamış Destanı’nda Gılgamış, çıktığı yolculukların sonunda Utanipiştim’i bulur. Sümer tabletlerinde Utanipiştim “büyük bilge; insanlığın yıkımına, yeryüzünden silinişine tanık olmuş insan; ebedi ve ölümsüz yaşamın cisimleşmiş hali” olarak tasvir edilir (Utanipiştim büyük tufandan sağ kurtulan Nuh’tur). Utanipiştim, Gılgamış’ı ruhsal, yani pratik olgunluk için yeraltı ülkesine/ölüm ülkesine yolculuk yapmaya teşvik eder.

Odysseia: Odysseia, Homeros’un derlediği ünlü destanlarından biridir. Diğeri de İlyada’dır. Modern Batı kültürünü oluşturan temellerden biridir. Destan daha çok Yunan kahramanı Odysseus’u ve onun Truva’nın düşmesinden sonra evine yaptığı dönüş yolculuğunu konu edinmiştir. On sene süren Truva Savaşı’ndan sonra Odysseus’un evinin bulunduğu İthake’ye dönmesi bir on sene daha alır. Zorlu bir yolculuk süresince sayısız olayla mücadele eden Odysseus bu yolculuklarda yeraltı dünyasına yani Hades’in yanına da iner.

İlahi Komedya: İlahi Komedya’da Dante, ölüm sonrası sırasıyla Cehennem, Araf ve Cennet’te geçen seyahati, hikâyenin kahramanı da olan kendisinin ağzından anlatır. Dante de cennete kavuşabilmek için önce cehennemi ziyaret eder.

Birçok ezoterik öğretide, destanda veya mitte söz konusu olan bu yolculuklar sonucu kişinin ölümle yüzleşmesi sonrasında arınması ve aydınlanmaya kavuşması söz konusudur. Diğer bir deyişle aslında her biri içsel yolculuğu simgeler. Destanlarda veya mitlerde bu daha çok alegori şeklinde karşımıza çıkar. Ezoterik öğretilerde ise sembollerle veya simgesel uygulamalarla karşılaşırız. Kimisinde bu ateşle olan sınavdır, kimisinde ise ölümle özdeşleşen toprakla…

Felsefe ve Bilgelik

Tüm bu yolculuklardan sonra felsefeye baktığımızda bu yolculukların, sembollerin yerini sorgulama ve mantık yürütmenin aldığını görürüz. Doğa felsefesinden yola çıkan ilk çağ filozoflarından sonra insanı merkeze alan, ardından ahlak ve dinle örülen felsefe, Rönesans ile birlikte aklı merkeze alır hale gelmiştir. Fakat sanayi devriminin yüzünü göstermesiyle birlikte Pozitivizm, İdealizm gibi düşünce sistemleri akıl çağını överken, bir yandan da akıl çağına savaş açan Nihilizm veya Varoluşçuluk gibi karşıt taraflar da gelişmiştir.

Nihilizm denilince akla ilk gelen isimlerden biri kuşkusuz Nietzsche’dir ve Nietzsche çağdaşlarından pek haz etmeyen birisidir. O her fırsatta en iyi filozofların ilk çağ filozofları olduğunu söylemekten geri durmamış ve hatta felsefenin köklerinin Uzak Doğu’ya dayandığını ifade etmiştir. Döneminin felsefesini de filozoflarını da yozlaşmış olarak nitelenmiştir ki ona göre yozlaşma insanoğlunun aynı zamanda kaçınılmaz sonudur. Akla fazla inanan ve aklı öven çağdaşlarının tutumunu doğru bulmadığı gibi onları sıklıkla eleştirmiştir. Salt aklın hayatı anlamaya yetmeyeceğini ve bizim sınırlı algılarımızın var olan gerçekliği hiçbir zaman tam olarak kavrayamacağını, bu nedenle de var olanla yetinmenin en iyisi olacağını savunmuştur. Bunca sonsuzluğun içerisinde sınırsız bilinmezliğin kol gezdiği evrende insanın bir şeylere körü körüne inanmasının saçmalıktan ibaret olduğunu, sonuçta bu uğurdaki tüm çabaların da anlamsız olduğunu öne sürmüştür.

Albert Camus ise hayatın saçmalıklar silsilesi olduğu üzerine birçok düşünce ortaya koymuştur. Her şeyin gelip geçiciliğine ve insanın anlam arayışının boşluğuna işaret etmiştir. Bunun temelinde yatan ise ne olursa olsun insan aklının sınırları ve elbette insanın, duyularının yetisi kadar algılama kapasitesine sahip olmasındandır.

Bir yandan Descartes, Kant gibi aklın gücünü savunanlar, bir yandan da her şeyin anlamsız olduğunu savunanlar olduğunu gördüğümüz bu dönem gerek akımlara gerekse birçok sanat eserinin de doğmasına neden olmuştur. Bunun en güzel örneğini edebiyatta karşımıza koyan eserlerden biri de şüphesiz Robert Musil’in yazdığı Niteliksiz Adam’dır.

(Niteliksiz Adam kitabı ile ilgili daha önce kapsamlı olarak ele aldığım yazıya bu linkten ulaşılabilir.)

Benzer şekilde psikolojide çığır açan Freud da birçok insanı etkimiş ve hatta Sürrealizm gibi akımların doğmasına neden olmuştur. Döneminde olduğu gibi sonrasında da Nietzsche, Camus, Freud, Heidegger gibi düşünürleri şarlatanlıkla niteleyenlerin sayısı da elbette çoktur.

Örneğin; Orhan Hançerlioğlu’nun Düşünceler Tarihi isimi kitabını okuduğumuzda Nietszche, Camus, Heideger’den tutun Freud’a kadar birçok düşünür bu şarlatanlar arasında gelmektedir. Max ve Hegel ise doğru düşünme konusunda daha önemli bir yer teşkil etmektedir.

Elimize felsefe tarihi ile ilgili kapsamlı bir kitap alıp okumaya başladığımızda öncelikle Tales, Herakleitos, Pythagoras, Demokritos gibi filozofların düşünceleriyle doğa felsefesi ile tanışır, Sofistler, Sokrates, Kynikler, Platon, Aristoteles gibi insan felsefesini temel olan filozofları okur ve ilk çağ filozoflarının düşüncelerine hayran kalabiliriz. Önce Thales’e inanıp, ardından Pythagoras’ın düşüncelerini daha çok benimseyebiliriz. Fakat Sofistlerin şüpheciliği de bizi kendisine çeker, Sokrates’in bilgeliği, Platon’un ilginç yerlere dayanan savlarıyla birlikte Aristo’nun düşünceleri bizi biraz daha öteye taşıyabilir.

Ne var ki buraya kadar yeterince aklımız karışmamış gibi sonrasında Descartes, Hobbes, Spinoza, Leibniz ile düşünce tarihine nokta konulduğu yanılgısına varacağımız kadar etkileyici düşünürlerle tanışırız. Locke, Hume, Voltaire, Kant, Hegel, Schopenhauer, Nietzsche, Heidegerberg vb. ile de sonunda tüm okuduğumuz filozofların düşünce dünyasını keşfederken aynı zamanda felsefenin derin sorgulamaları arasında bir yolculuk yaptığımızı da fark edebiliriz.

Bilgelik içinse okumaktan, bilmekten, araştırmaktan, sorgulamaktan daha fazlasına ihtiyaç olduğu aşikardır. Çünkü Hermes öğretisinde bahsedilen yarı bilgeliğin aptallıkla eşdeğer olduğu bakış açısına benzer şekilde insanın kendisini tanımadan çıktığı her yolculuk sadece zaman kaybıdır.

Ne kadar bilgili veya akıllı olursak olalım ya da ne kadar çok okuyup çaba verirsek verelim, bilgelik insanın kendisini bilmekte saklıdır. İnsanın kendisini tanımasının zorluğu da evreni bilmek kadar sonsuz olmasından kaynaklanır.

Çünkü evren koca bir kaostur. Ve insanın kendisi de öyledir.

O yüzden de bilgelik dediğimiz şey sadece bir hedeftir. Önemli olan oraya varmak değil, o yolda yürüyebilme cesaretini gösterip emek harcayabilmektir.

Bilinmeyene ışık tutmak kaosu çözmez, karanlığı yok etmez ama en azından doğru yolda yürüdüğümüze emin olacağımız kadar yolumuzu aydınlatabilir. Üstelik bir maceraperest için bu yoldaki her keşif hazineye ulaşmaktan çok daha keyiflidir.

Antik dönemde denizlerin kırmızı olduğunu biliyor muydunuz?

Hayal ya, demem o ki, zaman yolculuğu yapıp antik dönemde yaşayan birisiyle karşılasanız size denizlerin kıpkırmızı rengi olduğunu söyleyecekti.

Renkleri ve renklerin tarihini hiç araştırdınız mı?

Biraz araştırırsanız şu iddiaya denk gelebilirsiniz: “İnsanlar eskiden mavi rengi göremiyorlardı. Örneğin Antik Yunan’da mavi renk diye bir şey yoktu. Mavi rengi sonradan keşfettik ve kullanmaya başladık.”

Araştırmaya devam ettikçe bu iddianın çok doğru olmadığı ve yanlış ifade edildiğini görebiliyoruz. Her renge spesifik olarak dilde isim verilmemesi insanların o rengi göremediği sonucunu vermiyor tabii ki.

Peki, antik dönemde yazılan metinlerde denizin tanımının “şarap koyusu” şeklinde tanımlanması sizde de derin duygular uyandırmıyor mu?

İnsanların renkleri duyguları ile betimleme arzusu.

Yani tam olarak söylemeye çalıştığım şey şu ki şarap içinde hissedilen duygu ile denizle vakit geçirildiğinde hissedilen duyguların benzerliği bu betimlemeyi yapmasına neden olmuş.

Birkaç farklı metinde ise denizin kırmızı renkli bir içecek olarak nitelendirildiğini görüyoruz. Antik dönemde bu zayıf renk algısı sizce duygu betimlemelerini güçlendirmemiş mi?

Denizde geçirdiğimiz vakit genelde bizi iyi hissettiriyor, iç sıkıntımızı geçirmek için kadim kültürde bize verilen tavsiye “denize bak için açılır” şeklinde.

Yine aynı şekilde canımız sıkıldığında modern kültürün bize sunduğu tavsiyelerden bir tanesi “bir kadeh şarap iç, iyi gelir” şeklinde. Bence denizin o dönemde koyu bir şarap rengi şeklinde tarif edilmesi çok da şaşırtıcı olmamalı.

Peki ya siz, en son ne zaman zihninizi meşe fıçısının içinde yıllanmış koyu şarap rengi denizlere bıraktınız?

“Oysa bir gün ben kurtardıydım onu,
Bir gemi omurgasında tek başınaydı,
Yıldırımla Zeus yarmıştı onun da hızlı gemisini, sürmüştü şarap rengi denizlere”

ODYSSEIA

Kaynak: A Winelike Sea, Caroline Alexander,Lapham’s Quarterly

Fidan Gözaçan ile yeni kitabı “Her Kaçık Yalan Söyler” üzerine söyleşi ve imza gününe davetlisiniz!

Yazar, gazeteci ve çevirmen Fidan Gözaçan yeni kitabı Her Kaçık Yalan Söyler için Ankaralı okurlarıyla buluşacak. 22 Ekim Pazar günü Ankara’da saat 14.00’te Kızılırmak Caddesi 5/2 adresinde gerçekleşecek imza günü buluşmasında Gözaçan ile yeni kitabı üzerine söyleşi de yapılacak.

Fidan Gözaçan kimdir?

1993’te Trabzon’da doğdu. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünü bitirdi. 10 yılı aşkın süredir çeşitli kadın örgütlerinde feminist mücadele vermektedir. Feminist romanlar üzerine çeşitli yazıları bulunmaktadır. Çeviri, öykü türlerinde de yazıları da olan Gözaçan asıl olarak romancıdır. İlk romanı “Hayat Aranıyor” 2016 yılında yayımlanmıştır. Fidan Gözaçan’ın “Her Kaçık Yalan Söyler” adlı yeni romanı Luna Yayınları tarafından yayımlandı. “Her Kaçık Yalan Söyler” geçmişle ilgili tasalara sahip, arzusu geçmişte söylediği yalanların unutulması olan ve çektiği gizli vicdan azabı yüzünden kaçmak isteyen, kimlik arayışı peşinde olan ana karakterin etrafında şekillenen, “Neden yalan söyleriz?” sorusuna farklı yönlerden bakan bir roman. Samimi bir anlatım, duygulu olduğu ölçüde gerçekçi bir dil ve güzel betimlemelerle yazar bizi okuma zevkine çağırıyor.

Her Kaçık Yalan Söyler’i okurken, büyük bir canlılıkla çizilmiş sıradan insan hayatlarına ve insanların yıllarının psikolojik iniş çıkışlarına şahit olacak, yalan söylemenin nedenlerine odaklanacak ve hafızamız sayesinde arkamızda bıraktığımız geçmişi her zaman taşıyacağımızı hatırlayacaksınız.

22 Ekim Pazar 14.00 Kızılırmak Caddesi 5/2 adresinde gerçekleşecek imza ve söyleşiye davetlisiniz.

Kitaptan bir kısım

İhtiyaç duymaktan utanmak istemiyordu ama ne de olsa doğarak ruhumuz bile bir vücuda sığınma ihtiyacını yerine getirmiş oluyordu. Birçoğu çok düşünmek halinden cesareti kırılmış olarak geri döner; birçoğu da çok düşünmemeyi esas kabul eder ve hatalarını çok geç anlarlar; en zayıf karakterli olanları, amaçlarını ve kendilerini düşünmeme yolunda kaybederler; ama en güçlüleri, yani düşünmekten kaçmayanları ise mücadeleye devam eder ve tehlike ve yenilgiden sonra, sonunda bu dünyanın bize verebileceği en iyi başarıyı, kendini tanıma, kendini kontrol etme ve kendine yardım etme açısından zengin, cesur ve neşeli bir ruha sahip olmayı kazanırlar. Buna inanıyordu.

Rüzgargülleri ve Duvarlar | Öykü

Artık cenaze törenlerine gitmiyorum. En son bizim güvenlik görevlisinin annesininkine gittim. Her zamanki gibi avlunun en ücra yerine gidip geleni gideni izlemeye başladım. Bir kadın, tabutu bebek okşar gibi okşamaya başlayınca yanına yaklaştım. Cenazede en çok üzüldüğüne kanaat getirdiğim aile üyesinin yanına gitmeye karar verdiğim an, cenaze için yapılan toplaşmaların en sevdiğim kısmıydı. En çok üzüldüğüne inandığım, yanına gitmeye karar verdiğim kişi merhum ya da merhumenin oğlu ya da kızı olmalıydı muhakkak. Tabutu bebek okşar gibi okşayan kadının yanına gidip  “başınız sağ olsun” dedim her zamanki gibi. Nefesimi tutarak bana bakmasını bekledim. Gözleri sevdiğini kaybetmenin verdiği acıyla göz çukurlarında küçülmüş, matlaşmıştı. Yüzü solmuş, dudakları kurumuştu. Beni tanımamıştı haliyle. Mahçup da olmuştu,

Sağ olun, eksik olmayın“ dedi.

Zeynel bizim güvenlik görevlimiz, çok üzüldük haberi alınca.”

Gitti koca çınarımız…” deyip ağlamaya başladı.

Siyah, tül, kenarları dantelli başörtüsü besbelli annesinin onun için hazırladığı çeyizindendi. Çok benzerini annem benim için de koymuştu çeyizime. Şifonyerimin en alt çekmecesi silme tüllü ipekli başörtüleriyle dolu. Ellerini iki avcumun arasına alıp

Yattığı yer incitmesin, sabır diliyorum.” dedim.

Bu cenaze merasiminde de kendimi cenaze sahiplerinin yerine koymuş ve sahip olacağım özgürlüğü bağımsızlığı içime taze nefes çeker gibi hissetmeyi beklemiştim ama olmadı. Beklediğim ferahlamanın aksine tarif edemeyeceğim yakıcılıkta bir dumanın ciğerlerime yayıldığını hissetmiştim. Normale döndüğümü o an anladım. Caner’in sayesinde oldu hepsi.

Evlenmemizi Caner’in ablası ve aynı zamanda benim en iyi arkadaşım olan Meral, sahip olup olabildiğim kıymetli birkaç arkadaşım da istememişti. Caner gibi işe yaramazın tekinde ne bulmuşum? Hayatımı bile isteye nasıl olur da mahvedebilirmişim? Oysa bilmedikleri çok şey vardı. Bu evliliğin beni görünmez kılacağını, duvarların içinden geçebilecek güce kavuşturacağını bilemezlerdi. Caner ise kaybettiği anne ve babasının muadillerine kavuşacaktı. Meral’in ve diğerlerinin anlayabileceği şeyler değildi bunlar. O yüzden yapılan itirazlar karşısında sessiz kalmayı tercih ettim.

Onlara mahvolmuş bir hayattan ne anlıyorsunuz diye sormayı çok düşündüm. Duyacağım cevapları ne dinlemeye ne de tekrar yanıtlamaya mecalim var. Hayatın sonu olmayan diyaloglar için kısa olduğunu epey önce anladım ben. Otuz sekiz yaşındayım. Doğdum, okullara gittim ve çalışmaya başladım. Yıllardır eve aynı saatte gelir aynı saatte çıkarım. Haftada iki gün mandıra ve manava uğrayıp annemin verdiği alışveriş listesindeki siparişleri alırım. Sadece o günler eve yarım saat bilemedin kırk beş dakika geç giderim. Babam ve annemle sofraya oturup fazla hızlı yememeye dikkat ederek –çünkü babam hızlı yemenin ayıp olduğunu söyler– karnımı doyurup odama çekilmek için izin isterim. Kendimle baş başa kaldığım o değerli dakikalarda günlük yazar, kitap okurum. Annem çay içmek için seslenir. İçmem diyemem. Beni görebildikleri tek zaman dilimi buymuş. Haftanın her günü için dizileri vardır. Konuları nedir, kimler oynuyor sorsanız bilemem. İkisinin de beni görebileceği kanepeye oturur kâh çayımı içer kâh telefonumla ilgilenirim çaktırmadan. Es kaza dizide bir genç uyuşturucu bağımlısı olursa, kadının biri kötü yola düşerse ve ben buna tepki vermemişsem her ikisi birden sitem ederler. Beni hayatın gerçeklerinden uzak olmakla itham ederler. Onlarla iletişim kurmadığım için surat asarlar. O yüzden annemin ve babamın dizi izlerken yüzlerindeki mimiklere dikkat ederim. İlk reklam arasında uyuyakaldıklarında çay bulaşıklarını mutfağa götürürüm. Mutfağı son kez derler toplar, tekrar odama giderim. O gün bir cenazeye gittiysem hissettiğim ferahlamayı günlüğüme yazıp defteri çantama koyarım unutmadan. Odamda bırakmam defterimi. Çünkü annemin odamı her gün dip köşe temizlediğini, dedektif gibi içinde dolandığını gençliğimde acı tecrübelerle öğrendim. Günlerim bu şekilde geçer. Düz, kalın hatlarla belirlidir sınırları. İş yerindeki arkadaşlara göre o sınırları kırabilirmişim. Bu benim elimdeymiş. Üniversitede okurken ben de öyle düşünüyordum. Arkadaşlarımla plan yapıp dışarıda yemek yediğim, bir iki kadeh bir şeyler içittiğim günler oldu. Fakat annemle ve babamla o kadar çok kavga ettim ki… Pes eden ben oldum. Don Kişot rüzgârgülleriyle olan savaşına bir anlam vermiş ve son gücüyle mücadele etmiş. Bense bu savaşa bir anlam vermekten vazgeçtim ne var ki savaş meydanından çekilecek gücüm de tükendi. Olduğum yerde çöküp başımı darbelerden korumak bana daha akılcı bir çıkış yolu olarak göründü.  Benim güçsüz, mütemadiyen boyun eğen biri olduğumu söyleyip durdular. Hepsine haklısınız dedim. Adım kibirliye çıktı. Umurumda olmadı. O öğlen kalite departmanından Ayşen’in babasının cenazesine gitmeseydim onları sonsuz “kibirim” ile aşağılamaya devam edecektim. Çünkü hayatımın etrafına örülen duvarların sağlamlığından ve yekpareliğinden çok emindim. 

O gün cenazeden ayrılırken avlu kapısının orada bizim departmandaki kızları sessiz utangaç gülüşürlerken gördüm. Yanlarında daha önce hiç görmediğim bir adam vardı. Uzunca boylu, kıvırcık saçları vardı. Küçük kalabalığın yanına yaklaşınca gamzeli gülüşünü gördüm. Aynı gamzeler ve gözler Meral’de de vardı.

Siz, Meral’in ikizi Caner olmalısınız. Yanılmıyorum sanırım?

Selamlar. Siz de meşhur Nurcan’sınız o zaman?

Kızlardan en işe yaramaz olanı benim yerime cevap verdi

Ta kendisi olur!” Kıkırdamalar çoktan kesilmişti. Aynı işe yaramaz kız sanal bir soruya cevap vererek devam etti:

Biz de Caner Bey’e çorbacı önermek üzereydik şefim” dedi.

“Ne çorbacısı? Hayırdır?” Kendimin de kıkırdamak üzere olduğunu fark etmiştim. Bu yüzden sesim biraz daha yüksek çıkmıştı

Mümkünse kelle paça, unsuz kıvam verilen mercimek çorbası da olur elbette.” demişti Caner. Koyu, kirli sakalının altında iki gamzesi de belli oluyordu. Kızlar benim sessiz kalacağımı sanmışlardı. Zira mekân önerilerine birer ikişer başlamışlardı. Araya girdim,

Annem ikisini de şahane yapar. Hatta bu akşam mercimek çorbası yapacağını söylemişti.

Bilmem kaç yılın en soğuk kasım ayını yaşıyorduk. İnsanın kafasını keçeleştiren bir rüzgâr vardı. Ben cümlemi bitirdiğimde rüzgâr bile esmeye ara vermişti.

O zaman, akşama sizdeyim Nurcan Hanım?

Artık geri dönüş yoktu. Caner akşam bize geldi. Annemle mercimek çorbasının neden un koyulmadan pişirilmesi gerektiğine dair uzun uzun görüş alışverişinde bulundular. Seyrettikleri dizi maç nedeniyle yoktu. Babam bilgi yarışmasını açtı onun yerine. Üçü yarışmada sorulan soruları kendi aralarında tartışıp konuşarak kimi zaman da annemin deyişiyle internete sorarak bitirdiler. Caner babamın kelime bilgisine ve genel kültürüne hayran kaldığını her fırsatta dile getirdi. Bu kadar çok şeyi nasıl bilebildiğini sordu. Soruşu samimiydi. Babam o sordukça yarışmada bahsi geçen kelimelerin etimolojisini anlattı üstüne üstlük. Güldüğünde gözlerinin etrafında kalıcılığı hayli fazla olan kırışıklıklar olmasa babamın karşısında meraklı bir oğlan çocuğu oturuyor derdim hiç tereddütsüz.

Annem o akşamdan sonra tarif defterindeki tüm zahmetli çorbaları Caner’i çağırmak için yaptı. Yemek faslı bittikten sonra annem babam ve Caner dizi, yarışma, reality  show vs. seyrederken ben görünmez olduğumu keşfettim. Önceleri odamda istediğim kadar vakit geçirdim. Sonraları giyinip süslenip ayaklarımın ucuna basa basa evden çıkıp yakınlardaki sinemaların gece seanslarında ne varsa seyrettim, önceden bilet alıp oyunlar seyrettim yıllar yıllar sonra. Sadece Caner’e eve kaçta döneceğimi bildiren mesaj atıyordum. Eve geldiğimde ise çoğunlukla üçünü birden salonda uyurken buluyordum. Böyle böyle Caner annemin deyimiyle “evin adamı” oldu. Bir sefer evine gitmek üzereyken kolundan tuttum:

Evlensek ya biz?

Tamam.” dedi. Gülümsedi. Gamzeleri çıktı gene. Ben de kıvırcık saçlarını karıştırdım.

Odamda iki kişilik yatak var artık. Annemin ve babamın oraya girmesini yasakladım. Kocam hoşlanmıyor dedim. Caner şu anda onlarla aşağıda bilgi yarışması seyrediyor. Az önce elma yıkayıp götürmüştüm. Muhtemeldir ki annem soyup, bıçağa takıp dilim dilim uzatıyordur damadına. Bense yürüyüş grubumla hafta sonu rotamı belirlemeye çalışıyorum. Duvarları balyozla parçalamama gerek yokmuş. Altından tünel kazsam da oluyormuş meğer.  

Çiy damlası | Öykü

Güneş Hoca yine saçma sapan atıp tutmaya başlıyor. Dayanamayıp söz alıyorum. Bu sefer Zeus gibi şimşeklerini bana çeviriyor. Tam yerimden fırlayıp sınıftan çıkacağım. “Çiy damlası ol, lütfen çiy damlası ol.” diye seslendiğini duyuyorum Rafet’in. Hoca kafasına tebeşir fırlatıyor. Sabah, giydiği gömleğe de gıcık olup laf söylemişti demek ki bu an için fırsat kolluyormuş.

Rafet masasının üstüne yatıyor, pencereden dışarıyı izliyor. Dönüp Rafet’e bakıyoruz. Pencereden bir kuş giriyor. Hoca panik. Yağmur başlıyor. Zil çalıyor. Kuş sanki teneffüsü beklemiş gibi açık pencereden uçuyor. “Yağmur saçlı kız hadi dışarıya çıkalım.” diyor tahta bacak. Sınıfa ilk geldiğimde de bana “hoş geldin yağmur saçlı kız.” demişti. “Bana tahta bacak derler, senin adın ne?” Sınıfta ilk tanıştığım da o olmuştu. O gün bugün çok iyi arkadaşız. Yine de onun beni, benim onu sevdiğimden daha çok sevdiğini sanıyorum. Ne de olsa onun bir bacağı, benimse kalbim yok.

Sınıftan çıkıyoruz. Çünkü şu saçma sapan tebeşir mevzusunu konuşmak istiyoruz. Çıkarken göz ucuyla Rafet’e bakıyoruz. Hâlâ dışarıyı izliyor. Çiy damlası olduğumu düşünsem acaba mutlu olur mu, diye geçiyor aklımdan ama nasıl çiy damlası olunacağını bilmiyorum. O çok iyi ve hepimiz onu çok seviyoruz. Bazı hocalar ona hayran, bazılarıysa ondan nefret ediyor. Güneş Hoca da onlardan biri, hoş o sanki herkesten, her şeyden nefret ediyor. Kızlarla bir çember olup, mevzuya dair bir plan yapıyoruz. Çemberin ortasında ellerimizi birleştirip, “söz” diye ant içip, ellerimizi ayırıyoruz.

Hayal kurmayı seviyorum. Rafet’i de hep nedense beyaz bir önlükle hepimizin kalplerini kaldırdığı sıra sıra camdan küp benzeri dolapların önünde hayal ediyorum. Hepimiz sanki onun gezegeninin gülüyüz. O küplerde havada asılıymış gibi duran kalplerimize bakıp eldivenlerini giyiyor ve yeni bir kübe bir kalp koyuyor. Yüzlerce kalp aynı anda atıyor. Güp, güp, güp, güp…

Biraz önceki an gözlerimin önünde uçuşuyor. Öfkeden deliye döndüğümü görünce, “çiy damlası ol.” diyor ve hop kafasına bir tebeşir yiyor. Zil çalıyor. Sınıfta da herkes suskun, kimse konuşmuyor. Rafet’in de başı hâlâ sıranın üstünde dışarıyı izliyor. Hoca sınıfa giriyor. Çok geçmiyor Rafet’in başına küçücük bir kağıt düşüyor. Rafet oralı değil. Sonra bir tane daha ve bir tane daha. Ben de elimdeki küçücük kağıdı ona atıyorum. Kağıtlardan birini açıyor. İçinde bir kalp çizili. Başkasını açıyor yine aynı şey. Bütün kağıtları tek tek topluyor sırasının üstüne diziyor. Gözleri sevinçle doluyor ya da bana öyle geliyor. Bir daha aynı şey olursa tebeşiri de hocaya geri yollayacağız ama o bunu bilmiyor. Hoca yine aynı monoton, tekdüze ses tonuyla ders anlatıyor. Rafet kalp dolu rafların önünde bir kübü açıyor. İçinden aldığı kalbi bir başka kalbin yanına koyuyor.

Yağmur yağıyor.

Berekettir.

Nar çatladı.

Yine berekettir.

Ders her zamanki gibi tüm sıkıcılığıyla sürüp bitiyor. Çıkışta kızlar masal buluşmasına gitmeden yemek yiyeceklerinden bahsediyor onlara katılmıyorum. Böğürtlen toplamaya gideceğimi söylüyorum. Motoruma atlayıp sürmeye başlıyorum. Ne kadar uzak, o kadar iyi. Uzaklaşmak iyi geliyor. Bir kayanın üstüne oturup gün batımını izliyorum. Zulamdan bir sigara çıkarıp içiyorum. Saate bakıyorum. Tahta sıralı salonda toplanmaya başlamışlardır. Böğürtlenlerin arasına geçiyorum. Bunlar son böğürtlenler olmalı. Bir kaseye yakın böğürtlen topladıktan sonra cep telefonumu çıkarıyorum. Kızlar mesaj yollamış. “Sol yanım, hançer yanım neredesin, çık dikenlerin arasından, yanımıza gel.” diyorlar. Yağmurdan sonra bazı yaprakların üstünde kalan damlacıklar sanki parmak uçlarımı okşuyor.

Ashrama yiyecek götüremezsin. Ashramda yemek yenmez. Gitsem böğürtlenleri ne yapacağım? Dayanamayıp motora atlıyorum. Böğürtlenleri kapının önündeki masaya bırakıp içeriye geçiyorum. Gong vuruyor. Sessizlik oluyor. Masal başlıyor.

Vakitlerden bir vakit, zamanlardan bir zaman, yağmurun çok ama çok yağdığı bir akşam, oldukça şişman bir adam ekmek almaktan dönüyormuş. Yoluna yaşlıca bir adam çıkmış. ‘Yavrum çok açım biraz ekmek verir misin?’ demiş. Adam oralı bile olmamış. Yürümüş de yürümüş. Karşıdan kara bir köpek gelmiş. Öyle aç, öyle masum ve çaresiz gözlerle bakıyormuş ki gören onun çaresizliğine dayanamazmış. Adam ne yalvaran seslerine aldırmış ne de önüne bir lokma ekmek atmış. Yanından geçip gitmiş. Şimşek çakmış, gök gürlemiş.” Aynı anda gök gürleyince masalı anlatan Selma, “bu kadar mı tesadüf olur?” diyor hepimiz gülüyoruz. Devam ediyor: “Gök susmuş, ashram susmuş, ashramdakiler masalı dinlemeye devam etmiş. Adam az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Kuşlar doluşmuş çevresine, yağmurdan her yer ıslakmış, kuşlar yiyecek hiçbir şey bulamıyormuş. Adamdan biraz kırıntı istemek için ötmüşler, çevresinde kanat çırpmışlar, ekmeğe hamle yapmışlar ama adamın umru bile değilmiş. Onları kovalayıp yoluna devam etmeyi seçmiş. O böyle yaptıkça hiç farkında olmadan küçülüyormuş. O küçüldükçe elindeki poşet büyüyormuş. O, elindeki ekmeğin büyüdüğünü sanıyor, kıs kıs gülüyormuş. İlerlemiş, küçülmüş, küçülmüş ilerlemiş. Gittikçe bollaşan elbiseleriyle, elindeki poşeti bile taşıyamaz olmuş. Bir an gelmiş elindeki poşet düşmüş. Adam suya yuvarlanmış. Yaşlı adam gelmiş, ekmekten bölmüş, afiyetle yemiş, doymuş gitmiş. Kara köpek gelmiş, ekmekten koparmış, yemiş gitmiş. Kuşlar üşüşmüş, kırıntıları yemiş doymuşlar. Adam, düştüğü su birikintisinde bir dala tutunmuş, kendine o daldan bir sal yapmış, içine düştüğü çamuru koca bir Dünya sanmış. Tuttuğunu sandığı balıklar da ekmeğinden arta kalan kırıntılarmış. Dünya dediğimiz de bir su küresiymiş. Kimine göre çamur, kimine göre derya deniz. Aldığımız nefes ne kadar ferahsa düşünceleriniz de o kadar ferahmış, düşüncelerimiz ne kadar ferahsa aldığınız nefes de o kadar ferahmış.” diye bitiriyor masalını Selma. Sonra soruyor; “masal anlatmak isteyen var mı?” Rafet el kaldırıyor. “Masal değil ama bir şey anlatmak istiyorum.” Onu davet ediyor Selma. Sağ avcunu açıyor. Bize gösteriyor. İçinde bir tebeşir, sol avcunu açıyor, bize gösteriyor. İçinde kalplerin olduğu küçücük kağıtlar. “İkisini de ömrümün sonuna kadar saklayacağım. Kurduğunuz planını duydum ve desteklemiyorum. Masaldaki adam gibi küçülmemek için çok çalışacağım, siz de çalışın.” diyor. Kafamın içinde Rafet’in arkasındaki ışıl ışıl kalp küplerinin hepsi birden kararıyor. Karanlıkta hiçbir şey görünmüyor.

Nefes pratiğine geçiyoruz. Her nefeste kapkaranlık kalp dolaplarını nefesimle açtığımı hayal ediyorum. Neyse ki hayal gücüm iyi, pratik bitmeden hepsi yine aydınlık saçıyor. Ashramdan çıkıyoruz. Herkes birer ikişer böğürtlenlerden alıyor. Böğürtlenlerden alıp sanki yerine tebeşir koyuyor. Eve gidiyorum. Aslında çok yorulmuşum hemen uyuyorum.

Rüyamda koca bir çiy damlası olmuşum. Bir su damlasıyım ve pırıl pırıl ışıldıyorum. Bir ses, “bırak artık çiy damlası olmayı, çiy toplamaya gideceğiz gelsene.” diyor, “bahçemizde çiçekler açtı gelsene.” “Eve dönmeliyim.” diyorum. “Çiy toplayalım dönersin.” diyor. Sonra ne oluyorsa Rafet beliriyor kalp dolaplarının önünde, “bütün kalpler burada, seninki nerede?” diye soruyor. “Hepsi ışıl ışıl benimkinin hangisi olduğunu nereden bileyim?” diye soruyorum. “Hadi, matın önünde bulaşalım.” diyor. Gözlerimi açıyorum. Matımda bir kedi uyuyor.

Zoomu açıp sabah pratiğine katılıyorum. “Bütünün hayrı için kendinin daha iyi bir hâline hazır mısın? Nefes al, nefes ver. Sahip olduğun tek şey andır, o da bu andır. Kaldır kollarını, esne geriye, uttanasana, ardha uttanasan, yarım yol açıl, omurga dik, karın toplanmış, bırak göbeğini üst bacağına, tut ayaklarını bileklerinden, açıl. Hisset bacaklarını, omurları yavaşça, üst üstte dizerek doğrul. En son, boyun, baş, gözler, takip…” Pratik bir saate yakın sürüyor. Biterken dinlenmeye geçiyoruz. Aklıma on yıl önce Güneş Hoca’nın yaptıkları ve o günlerde gördüğüm bir rüya geliyor. Acaba tahta bacağı mı arasam? Geçmesine izin ver diyor içimden bir ses. Nefes verip geçmesine izin veriyorum. Gözlerimi açıyorum. Telefonum çalıyor. “Güneş Hoca çok hastaymış, ziyaretine gideceğiz gelsene.” diyor Rafet. “Nasıl geleyim?” diyorum. “Ben bir çiy damlasıyım, güneşte fazla kalırsam buharlaşırım.” Gülüyoruz. Gülmek güzel.

*Ekranların savaş haberleriyle dolduğu bu günlerde bir tutam iyi gelmesi dileklerimle. Bu öyküyü yazmamda bana ilham veren Yogarama’da beraber pratiğe katıldığımız herkese ve Rafet’e teşekkürlerimle.

“Gerçeği görüyoruz! Anayasa değişikliğine HAYIR diyoruz!

Feminist ve LGBTİ+ örgütlerin biraraya gelmesiyle kurulan Hepimiz için Anayasa Koordinasyonu “Birbirimizin elini bırakmıyoruz! Hiçbirimizi geride bırakmıyoruz! Anayasa değişikliğine HAYIR diyoruz!” başlıklı açıklamasıyla tüm toplumu ve toplumsal muhalefeti anayasa değişikliğine hayır demeye çağırdı.

Hepimiz için Anayasa Koordinasyonu’nun açıklamasının tamamı:

Tüm topluma ve toplumsal muhalefete çağrımızdır: Gerçeği görüyoruz! Anayasa değişikliğine HAYIR diyoruz!

Siyaset sahnesi bugünlerde oldukça bilindik ama bir o kadar da tekinsiz konusuyla meşgul yine; Anayasa değişikliği. Evet, bilindik bir gündem ancak bu sefer oldukça tehlikeli ve endişe verici.  Yaşamı, varoluşu ve özgürlüğü hedefine koymuş, yok edici bir arzuya sahip bu değişiklik talebi yine bilindik bir yöntemi kullanıyor: Toplumun bir kesimini diğerinin karşısında açık, çıplak ve savunmasız kılarak eşitsiz ve hiyerarşik bir biçimde ikiye bölüyor.

İktidarın “aileyi korumak” bahanesiyle kutuplaştırmayı artırmak ve toplumun korkularını harekete geçirerek oy devşirmek için araçsallaştırdığı bu anayasa değişikliği teklifi kadınları ve LGBTİ+’ları hedef alıyor. LGBTİ+ yurttaşları “sapkın” olarak nitelendirirken başörtülü kadınlarla LGBTİ+’ları karşıt konumlandırıyor. Kadınlar arasında ise “başörtülü-başı açık” ayrımı yaparak, toplumda nefret ve kutuplaşmayı anayasal düzleme çekmeyi amaçlıyor. Üstelik bu nefreti ve ayrıştırmayı, ailenin korunması ve inanç özgürlüğü üzerinden tartışmaya açarak son derece sinsice yapıyor!

Kuklayı değil kuklacıyı görüyoruz! Birbirimize düşmüyoruz!

“Aile”nin korunması ile ilgili maddenin, LGBTİ+ yurttaşları “sapkın” diye nitelendirerek ve aileye “tehdit” oldukları ifade edilerek değiştirilmesi öneriliyor. Bu ifadenin Anayasaya girmesi, Anayasa eliyle LGBTİ+’lara yönelik nefretin meşrulaştırılması ve şiddetin artması, LGBTİ+’lar şiddete uğradığında faillerin yargılanmadan serbestçe gezebilmesi anlamına gelecek. LGBTİ’+ların eğitim, sağlık, barınma, çalışma hakkından yararlanamaması, örgütlenememesi, kendini ifade edememesi anlamına gelecek. Medya, kültür, sanat ve spor alanlarında LGBTİ+ varoluşunun görünürlüğünü engellerken; ayrımcılığı ve şiddeti meşrulaştıran, yayan ve ödüllendiren söylemlerin giderek daha çok yerleşmesine neden olacak!

Değişiklik ile ayrıca din ve vicdan hürriyetini düzenleyen maddeye de “başı açık-başı örtülü kadın” ayrımı getiriliyor. Din ve vicdan özgürlüğü her ne hikmetse yine dönüp dolaşıp sadece kadınların bedenleri ve kadınların başörtüleri üzerinden tartışılıyor! Başörtülü kadınların yıllardır uğradığı haksızlıklar, kendilerine sorulmadan oldu bittiye getiriliyor. Kadınların neden ve nasıl giyindiklerini veya başlarını örttüklerini sorgulamanın önünü açan açıkça ayrımcı bu değişiklik önerisi kadınlara temel hak ve özgürlükleri konusunda bir lütufmuş gibi sunuluyor. Ayrıca LGBTİ+ varoluşuna yönelik ayrımcılığı öngören bir düzenleme ile beraber paketlenerek başörtülü kadınları ve LGBTİ+’ları teması veya kesişimi olmayan iki ayrı küme gibi sunarak toplumda kutuplaşmayı derinleştiriyor.

Bu ifadenin Anayasaya girmesi, Anayasa eliyle muktedirlerin yani erkeklerin kadınların bedenlerine müdahale etmesinin önünü açacak, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilerek kadına karşı şiddetle mücadele etmeyeceğini beyan etmiş olanlar, bu değişiklikle kadınları zapturapt almanın bir sonraki adımını devreye sokacak! Tüm bireylerin eşitliğini, özgürlüğünü ve yaşam hakkını garanti altına almak için oluşturulmuş bir sözleşmenin bizzat kendisinin ayrımcılık ve şiddet üretmesi anayasanın mantığının ihlalidir; bu anayasa değişikliği teklifi bizatihi anayasanın lağvedilmesidir!

Birbirimizin elini bırakmıyoruz! Hiçbirimizi geride bırakmıyoruz!

İnce ince örülmeye çalışılan nefrete ve şiddete karşı biz de ince ince biraradalığı, sevgiyi, barışı, dayanışmayı örüyoruz. Hayatlarımızın, bedenlerimizin, inançlarımızın, onurumuzun siyasi malzeme yapılmasına karşı çıkıyoruz. Hiç kimsenin kimliğinden ötürü suçlu veya düşman ilan edilmesine boyun eğmeyeceğiz. Herkes için biricik olan yaşamı; kendisi gibi olmayanlara, davranmayanlara, düşünmeyenlere dar etmeyi hak gören anlayışı reddediyoruz. Biliyoruz, başka bir yaşam mümkün! Her türlü çeşitliliği barındıran kimliklerimizle, fikirlerimizle bir arada var olmak mümkün! Birbirimizle olan bağımız, duygudaşlığımız, hikayemizin ortaklığı, Anayasa’da da olsa fütursuzca yazılan birkaç cümleyle bozulmayacak kadar güçlüdür. Bu anayasa değişikliği teklifini temelden reddediyor, herkesi anayasa değişikliğine HAYIR! demeye çağırıyoruz.

HEPİMİZ İÇİN ANAYASA KOORDİNASYONU

İşçi Filmleri Festivali başlıyor

18. İşçi Filmleri Festivali, 14-19 Ekim tarihleri arasında Ankara’da sinemaseverlerle buluşacak. 14 Ekim günü saat 18.30’da Kavaklıdere Sineması’nda oyuncu Gözde Duru’nun sunuculuğunu yapacağı açılışta Sputnik’te greve çıkan gazeteciler, direnişteki FEDAŞ işçileri, ev eksenli üretim yapan kadınlar ve özel okul öğretmenleri mücadelelerini anlatacak. Festivalin açılış filmi ise “Aşk, Mark ve Ölüm”.

18 yıl önce “Sponsorsuz, Yarışmasız, Ücretsiz ve Alternatif Festival” sloganıyla seyirci ile buluşmaya başlayan İşçi Filmleri Festivali, bu yıl da gönüllülerin emeği ile Ankara’da sinemaseverlerle buluşacak. Pandemi nedeniyle verilen 3 yıllık aranın ardından ilk defa Ankaralıları salonlarda ağırlayacak olan festival, Kavaklıdere Sineması’ndaki açılış etkinliği ile başlayacak. Grup Tersname’nin müzik dinletisi ile yer alacağı açılış gecesinde grevdeki gazeteciler, direnen enerji işçileri, ev eksenli üretim yapan kadınlar ve özel okul öğretmenleri mücadelelerini anlatacak. Oyuncu Gözde Duru’nun sunuculuğunu yapacağı açılışta yönetmenliğini Cem Kaya’nın yaptığı ve Almanya’da yaşayan Türk göçmenlerin bağımsız müzik kültürüne odaklanan “Aşk, Mark ve Ölüm” belgeseli seyirci ile buluşacak. Festival kapsamında tamamı ücretsiz olan gösterimler Kavaklıdere Sineması ile Mülkiyeliler Birliğinde gerçekleşecek.

Mülkiyeliler Birliği programı

Festival kapsamında Mülkiyeliler Birliğinde 15 Ekim Pazar günü “Aşk, Mark ve Ölüm”, “Dar Ayakkabıyla Yaşamak” ve “Yaramaz Çocuklar”, 16 Ekim Pazartesi günü “Zeytinliğin Ardı”, “Metamazon” ve “Fatma’dan Sonra 40 Yıl”, 17 Ekim Salı günü “Cehennem Boş, Tüm Şeytanlar Burada”, “Moloz’da Çekiç Sesleri” ve “Lacivert Gece”, 18 Ekim Çarşamba günü “Çöpün Dünyası”, “İşçilerin Haziranı” ve “Kızıl Şehir”, 19 Ekim Perşembe günü ise “Beyaz Motosiklet, Devrimin Beyaz Küheylanı”, “Örgütlendikçe Güçleniyoruz” ve “Carare’nin Yeniden Doğuşu” adlı yapımlar sinemaseverlerle buluşacak.

Kavaklıdere sineması programı

Kavaklıdere Sineması’nda da 16 Ekim Pazartesi günü “Beyaz Motosiklet, Devrimin Beyaz Küheylanı”, “İşçilerin Haziranı” ve “Moloz’da Çekiç Sesleri”, 17 Ekim Salı günü “Fatma’dan Sonra 40 Yıl”, “Dar Ayakkabıyla Yaşamak”, “Örgütlendikçe Güçleniyoruz”, “Zeytinliğin Ardı”, “Çöpün Dünyası” ve “Metamazon”, 18 Ekim Çarşamba günü “Yaramaz Çocuklar”, “Metamazon” ve “Cehennem Boş, Tüm Şeytanlar Burada”, 19 Ekim Perşembe günü ise “Lacivert Gece” ve “Kızıl Şehir” yapımları gösterilecek.

DİSK Basın-İş, Sine-Sen, Halkevleri ve Sendika.Org’un kurucusu olduğu İşçi Filmleri Festivali’nin Ankara programının destekleyicileri ise şöyle: Ankara Tabip Odası, İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şubesi, Jeoloji Mühendisleri Odası, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası, Kült Kavaklıdere ve Mülkiyeliler Birliği.

Kuru Otlar Üstüne: Antagonist olarak dişil enerji

Nuri Bilge Ceylan’ın 2023 Cannes Film Festivali’nde prömiyer yapan son filmi Kuru Otlar Üstüne, yönetmenin sinematografisinde takip ettiğimiz “aydının taşra sıkıntısı” olarak da tanımlanabilecek halini anlatmanın dışına çıkmış filmlerinden ilki olarak düşünülebilir. Film mekanı olarak yine taşra seçilmiş olsa da yönetmen bu defa “aydın sıkıntısını” görünür kılmıyor. Ki bence filmin en güzel yanı bu. 

Söz konusu olan bir Nuri Bilge Ceylan filmi olduğunda izleyici beğenisini de heybesine koyup sinemada koltuğuna yerleşiyor. Yazan için de bu durum bir artı sunuyor. Yazılan yazıların genelde tanıtım ve övgü olduğunu düşündüğümüzde kaliteli bir yapıtı övmesi kolay. Bense farklı bir şey düşünüyorum: Sinemamızda Nuray gibi, Sevim gibi yeni karakterler doğarken bunu bir müjde olarak okumanın ne kadar mümkün olduğunu. 

Görsel şölen

Nuri Bilge Ceylan, daha önceki filmlerinde yaşadığımız toplumun iç sıkıntısını, iç çekişlerini ve iç çelişkilerini yansıtırken seyirciyi de şöyle bir tutumla baş başa bırakıyordu: “Evet, maalesef ki böyle; o zaman yapacak bir şey yok.” Çünkü karakterler ve olaylar, çoktan seçmeli bir sınavın kesin sonucu gibi netti. Hatta öyle ki milim hareket edecek alanları kalmamış bir ürün olan bu kişiler izleyende de bir tür havasızlık ve boğuntu hissi uyandırıyordu. Muhteşem görsel şölenlerin eşlik ettiği bu filmlerde izleyiciyi perdeye çeken de doğal olarak karakterlerden kaçmak isterken tutunduğu bu görsel şölen oluyordu. Doğruyu söylemek gerekirse Kuru Otlar Üstüne filmine de bu nedenle gitmiştim. Elbette 76. Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Merve Dizdar’ın performansını da merak ediyordum ama emin olduğum tek şey bu seyir zevkiydi. Sanırım bunu Nuri Bilge Ceylan sinemasının imzası olarak da okumak mümkün. Filmi izledikten sonra Merve Dizdar’a da hakkını vermek isterim. Performansı oldukça etkileyiciydi. 

Filmin aynası

Film, çekildiği bölgede karın hakimiyetini, soğuğun etkisini, karanlığı ve çetin şartların belirleyiciliğini izleyene taşımayı başarıyor. Bunlar bile bir filmi izlemek için yeterliyken filmde hiç beklemediğim bir şey buluyorum. Yönetmen, güçlü dişil karakterleri filmin merkezine yerleştirerek bildik dünya izleğini; yani sunulanı, yani belletileni, yani her yerde rastlanılanı, yani tanıdık ve aşikar olanı anlatmaktan vazgeçtiğini gözler önüne seriyor. Bu bana, Milan Kundera’nın bir söylemini hatırlatıyor. Kitaplarından birinde kendi yazarlık yöneliminde, bir motto olarak, kendini aşmayı kıstas aldığını yazmıştı. Bu bakış, sanatın herhangi bir alanında üretim yapan herkesin benimseyebileceği, temel, basit bir çizgi gibi gelmişti bana ama yıllar geçtikçe üretimde daha belirleyici şeylerin ön plana çıktığını fark ettim: “Piyasada tutunmak” ya da “para kazanmak” gibi. Buradan bakınca Nuri Bilge Ceylan’a saygı duymamak, Merve Dizdar’ın da önlenemez yükselişini görmemek mümkün değil.  Sadece bu boyutuyla bakıldığında bile bir ayna olarak Kuru Otlar Üstüne, sinema adına umutlanmak için çok şey söylüyor. Çıta bir kere yukarıya taşındı mı? Onu aşmak isteyecek ve aşacak olanlar muhakkak çıkacaktır. 

Diğer yandan filmde kendi sıkıntısını çoğaltmaktan başka bir işlevi olmayan Samet, ancak Nuray’ın aynasında işlevsizliği yansıtabiliyor. Yine Samet’in maskesi, ayrımcı ve bencil tutumları tıpkı Nuray gibi bir antagonist olan Sevim’in davranışlarının sonuçlarıyla ortaya seriliyor. Böyle anlatımların etkisi bence canlandırıcı.

Sonuç yerine

Kuru Otlar Üstüne, bir öğretmen hikayesi anlatıyor ama öğretmenlerin çokça dediği gibi “bizim de kötü günlerimiz oldu ama girdik sınıfa dersimizi yaptık,” ya da “sınıfta altı saat, sekiz saat ders anlat sonra kendi çocuğunla ilgilenecek halin kalmasın,” söylemlerini değil de buzdağının görünmeyen yüzünü yani insan ilişkilerinin çetrefilli yapısını aktarıyor. 

Öğretmenin sınıfta kendi kibriyle açık bir biçimde ayrımcılık yaptığı durumlar, kendi ruh haline daha doğrusu topladığı beğeniye paralel olarak değişen davranışlarının perdeye neredeyse olduğu gibi aktarılmasında rol oynayan çocuk oyuncuların doğallığıysa harika. Aynı şekilde Erdem Şenocak da oynadığı rolü o kadar doğallaştırıyor ki onun bir oyuncu değil öğretmen olduğunu sanılabilir. 

Nuri Bilge Ceylan’nın bu filminde ustalıkla kullandığı yabancılaştırma efektiyle de müthiş bir iş çıkardığını söylemek isterim. Sadece o an, Samet ve Nuray’ın gerçeğinden izlediğimizin bir film olduğu gerçeğine uyanmak için bile filmi izlemeye değer.

Filme dair söylenebilecek bence önemli şey, diğer Nuri Bilge Ceylan filmlerinden daha hızlı akıyor olması. Bu da demektir ki; artık birbirimize, çık şu Nuri Bilge filmi hızından diyemeyeceğiz.

Son olarak, Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği ve senaryosunu Ebru Ceylan ve Akın Aksu ile birlikte yazdığı Kuru Otlar Üstüne, başrollerini paylaşan Deniz Celiloğlu, Merve Dizdar ve Musab Ekici’ye film karakterlerini canlandırmadaki başarıları için övgüyü hak ederken Türkiye’de gösterime girdiği 29 Eylül 2023 tarihinin üstünden geçen on günde, 168 bin seyirciye ulaşarak izleyeni de beyaz perdeye çekmeyi başarıyor. 

Başka yazılarda buluşana dek hoşça, dostça ve sağlıcakla kalmanız dileklerimle. 

Hataylılar 6 Ekim’de Meclis’te: #HatayıGör

6 Şubat depremlerinde en büyük yıkımı yaşayan Hatay’da depremin üzerinden geçen 8 aya rağmen hiçbir şey değişmedi. Barınma, beslenme, eğitim, sağlık ve ulaşım gibi en temel kamusal hizmetlerden Hataylılar hala faydalanamıyor. Halkevleri’nin depremin ilk gününden itibaren Hatay’da toplumsal dayanışmayı güçlendirmek ve hayatı yeniden inşa edebilmek amacıyla gerçekleştirdiği çalışmalardan biri olan Yaşam Meclisleri’nde alınan karar doğrultusunda 8 acil ve hayati talebi içeren bir imza kampanyası başlatıldı. Bir ayı aşkın zamandır süren imza kampanyasında toplanan imzalar 6 Ekim 2023 cuma günü 12.30’da TBMM’ye verilecek. Hataylılar hazırladıkları mektupta Siz gelmediniz, biz geliyoruz! #HatayıGör diyerek tüm duyarlı yurttaşları meclis önündeki açıklamaya davet ediyor!

Talepler:

  1. Hatay’da ikamet eden ve kamu hizmetinde çalışmak üzere ataması yapılan herkesin sağlıklı koşullarda barınması kamu eliyle güvence altına alınsın. Evi yıkılanlar için yapılan yeni evler bedelsiz olarak inşa edilsin.
  2. Deprem bölgesinde yaşayıp gelirini kaybeden ya da halihazırda gelir sahibi olmayan herkese asgari geçim ücreti bağlansın. Kredi, kredi kartı, KYK ve vergi borçları silinsin!
  3. İş arayan herkese yaşamın sürdürülmesi ve kentin yeniden inşası sürecinde çıkan iş imkanlarında öncelik verilerek güvenceli istihdam sağlansın!
  4. Kentte ikamet eden herkes sağlık güvenceli sayılsın. Koruyucu sağlık hizmetleri sağlansın!
  5. Okul binalarının amaç dışı kullanımı son bulsun, hasarlı okullar onarılsın. Eğitim emekçilerine ve öğrencilere bir öğün ücretsiz yemek sağlansın!
  6. Her konuta/kişiye temel yaşamsal ihtiyacını sağlayacak enerji, su, internet ve telefon ücretsiz sağlansın. Hanelerin elektrik-su-doğalgaz, telefon, internet faturaları silinsin!
  7. Esnafın vergi, BAĞ-KUR, SSK borçlarının ertelenme süresi uzatılsın!
  8. Deprem bölgelerinde kadınların, LGBTİ+’ların başta barınma, sağlık olmak üzere en temel hizmetlere erişimi sağlansın. Yaşadıkları hak ihlallerine karşı başvurabilecekleri merkezlerin sayısı arttırılsın!

Biz artık hayatta kalmak değil, insanca yaşamak istiyoruz!

Mektup

Bizler 6 Şubat’ta yaşadığımız depremin katliama dönüştüğü Hatay’da 8 aydır yaşam mücadelesi veren depremzedeleriz.

Depremin ilk üç günü Hatay’da ses vardı, devlet yoktu. Şehrimiz, 50 binin üzerinde canımızla enkaz altında kaldı. Bugün depremin üzerinden neredeyse 8 ay geçti. Hala en temel insani ihtiyaçlarımızı birbirimizi yalnız ve çaresiz bırakmayarak, ülkenin dört bir yanından halkın dayanışmasıyla gidermeye, iyileşmeye, yaralarımızı sarmaya çalışıyoruz. Ancak depremin üzerinden aylar geçmesine rağmen barınma, beslenme, eğitim, sağlık, ulaşım gibi en temel kamusal hizmetleri herkes için, parasız, eşit, nitelikli, erişilebilir olarak sağlaması gerekenler yaşadıklarımızı görmezden gelmeye devam ediyor.

İşyerlerimiz hâlâ yıkık, işimiz hâlâ yok, nasıl geçineceğimizi soran yok ama “Artık borçlarınızı ödeyin” diye ihtar yollayanlar var. Önümüz kış, nasıl barındığımızı gören yok ama “Kaçak elektrik kullanıyorsunuz” diye çadırlarımıza sayaç takmanın derdine düşenler var. Şehrimiz asbestli toz altında, aşevleri yetersiz, hastaneler, okullar yetersiz, ulaşım yetersiz… Onlar “deprem bölgelerinde hayat normale dönüyor” diyor ama deprem bölgelerinde hayatlarını koca bir belirsizliğe çevirdikleri gencecik insanlar hayatlarına son veriyor. Devletin kontrolündeki konteynır kentte tek başına yaşarken ölen canımızdan üç gün sonra haberdar oluyorlar, son çare sığındığımız konteynerlar ilk yağmurda sular altında kalıyor ama sorun yok, her şey normal, her şey kontrollerinin altında!

Hatay’da 8 aydır “Yaşamak istiyoruz” diyen bizleri duymayan, görmeyen, yanımıza gelmeyen, hala nerede olduğunu bilmediğimiz bir devlet var. Evet biz depremde ölmedik, enkaz altında günlerce devleti beklerken ölmedik ama aylardır her gün hayatta kalma mücadelesi veriyoruz. Artık yeter!

Kimseden lütfedip yardım etmesini değil, hakkımız olanı istiyoruz.

Biz artık hayatta kalmak değil, insanca yaşamak istiyoruz!

Sesini duyan olmadığından can verenlerimiz için, yaşama hakkımız için, yalnız ve çaresiz hissettirdikleri her gün ve her anımız için, anılarımız için, elimizden alınan hayallerimiz için, çocuklarımız için, Hatay için, 6 Ekim’de Ankara’da Meclis önünde olacağız. Yaşam mücadelemizde 8 aydır yanımızda olan, derdimizi dert edinen, dayanışma gösteren herkesi bir kez daha yanımızda olmaya, sesimize ses olmaya çağırıyoruz.