Ana Sayfa Blog Sayfa 6

KAOS GL ve 17 Mayıs’tan anayasa açıklaması: Haklarımızı savunacağız

Depremle rafa kaldırılan Anayasa değişikliği, 2 Ekim 2023’te Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın yaptığı TBMM konuşmasıyla resmi olarak gene gündemimize girdi. Yapılmak istenenin hak ve özgürlükleri genişletmek olmadığının farkındayız.  Bugün özgürlük alanımızı sınırlandırmaya ve ortadan kaldırmaya çalışan bir siyaset bütün gücüyle yayılıyor. Herkes tarafından bilinmeli ki LGBTİ+’ların haklarını budayan bir anayasa değişikliği, ileride, devleti yönetenlerin kendi gibi olmayan herkesin haklarını sınırlamak için kullanılacak. Hiçbir iktidarın kalıcı olmadığı tarihsel gerçeği dikkate alındığında, bu değişikliklere bugün alkış tutanların veya sessiz kalanların, yarın anayasayı farklı iktidarlar uyguladığında, gelecekte mağdura dönüşmesi de kaçınılmaz olacaktır.

Türkiyenin sivil bir anayasaya duyduğu ihtiyacı herkes gibi bizler de tespit etmekteyiz. Ne var ki sivil bir anayasa yapım sürecinin olmazsa olmazı, katılımcılıktır. Bütün çeşitliliği ile toplumu dışarıda bırakan, yapım süreci Meclis koridorları ve partiler arası pazarlıklardan ibaret bir anayasanın sivil olması mümkün değildir. 2012’de yeni anayasa çalışmaları sırasında dönemin AKP’li TBMM Başkanının Kaos GL de dahil olmak üzere sivil toplum kuruluşlarından görüş toplamış olması, bunun göstergesidir.

Kaos GL ve 17 Mayıs dernekleri olarak bir süredir savunuculuk çalışmalarımızı merkezileştirmek ve böylelikle etkisini arttırmak üzere planlamalar yapıyoruz. Haklarımıza dönük bu sınırlayıcı eğilimlere karşı insan hakları savunuculuğunu bütün paydaşlarımızı da kapsayacak şekilde daha örgütlü yapma yönündeki çabamızı savunuculuk çalışma grubumuzun varlığı ile taçlandırdık.

Geçmişte olduğu gibi bugün de güçlüyüz. Bizleri kamusal alanlardan uzak tutanların, sokakları gözaltı merkezlerine çevirenlerin endişesi de kitleselliğimiz.

Bu anayasa değişikliği LGBTİ+’lara dönük saldırılara anayasal bir zemin yaratmaya çalışırken diğer yandan da kuşatılmış laik devlet anlayışının daha da zayıflaması anlamına gelecek. Bu nedenle bu anayasa değişikliğine karşı çıkarken müttefiklerimizin hiç olmadığı kadar geniş bir kesim olduğunun farkındayız. Ancak bu itirazımızın başarıya ulaşmasının yegane yolunun da farklılıkları toplumsal bir çeşitlilik olarak gören çoğulcu öznelerin bir araya gelmesinden geçtiğini de biliyoruz.

Bu bilinçle savunuculuk çalışma grubumuzun faaliyetlerine başladığını bütün kamuoyuna duyuruyor; insan haklarının ve hukuk devleti, sosyal devlet, laik devlet, toplumsal barış gibi evrensel normlara yer vermeyen bir anayasaya itiraz eden her kesimle ve kurumla görüşmeye ve birlikte hareket etmeye açık olduğumuzu ilan ediyoruz.

Kaos GL & 17 Mayıs Derneği

İZBAN’daki boş koltuk

Ege’nin medeniyetler beşiğinde büyüttüğü bir kenttir İzmir. Çarpık kentleşme yıllarıyla, eş, dost, tanıdık, ahbap, yandaş, kayırıla kayırıla bir tuhaf kentleşmiştir. Büyümüştür büyümesine ama körfez kenarına dizilmiş altın bir zincir gibi kentin yakından bakıldığında binaları çoğun üst üste, sokakları dar, yolları kusursuz değildir. 

Raylı Sistem

Demir ağlarla örülmeye niyetlenilmiş yurdumuzun örgüleri yarım kalsa da yıllarla bu örgüler hatırlanmış, hatırlanınca da yeni örgülerle kentlerdeki ulaşım rahatlatılmaya çalışılmıştır. Bu raylı sistemlerden birinin adıdır İZBAN. 

İzmir’de İZBAN, kentin ulaşım yükünü bir uçtan bir uca taşır. Ülkemizin havalimanı bağlantılı, en uzun kent içi raylı toplu taşıma sistemlerinden biridir. Günde üç yüz bin kişiyi taşır. Sabahları konserve kutusundaki istavritler gibi dizilir insanlar vagonlara. Kapılarda biraz ilerleyelim nidalarıyla, sıkış sıkış… Akşam mesai çıkışlarında da benzerdir haller. Bir düzenleme neden yapılmaz anlamam. Sanki revadır çalışana, öğrenciye bu sıkışıklık ama bunları anlatmak neye yarar? Herkesin bildiği şeylerden bahsetmek de bir yere kadar. İşte tam da bu nedenle anlatmak istedim boş koltuğun hikâyesini çünkü böyle ayrıntılar gündeliğin kabullendiğimiz sıkıntısını hafifleten şeylerdir.

İZBAN ’da bir an

Geçen gün konserveden hallice bir vagona bindim. Yanaştım karşılıklı duran dörtlü koltuklardan birine. Tesadüf bu; oradaki koltuklardan birinden de bir yolcu kalkmıştı. Nasıl olsa inecektim iki durak sonra oturmak istemedim boş koltuğa. Yanımda duran kişiye, “buyurun oturun,” dedim. O da dedi ki bana, “siz buyurun.” Dedim, “ben birazdan ineceğim siz oturun,” o da, “a lütfen siz buyurun,” diye devam etti. O böyle deyince yeniden, bu sefer döndük sırtımızı tam arkamızdaki kadına dedik yanımda duran yolcuyla, “koltuk boş, buyurun oturun” diye. Kadın da pek hevesli değildi ki; yaşını başını almış bir adamın kalabalığı açarak koltuğa doğru ilerlediğini gördük. Sonunda o kalabalıkta koltuğa oturmayı hak eden birinin sevinciyle, “boş, boş,” diye koltuğu amca için tuttuk. Amcamız tam oturdu ki nereden gördüyse koltuğa ilerleyen bir hanım teyzeyi görmüş. “Oturmak için mi geliyordunuz?” diye sordu. Teyze, “evet,” deyince, adam kalktı verdi yerini hanım teyzeye. O kalkınca, yan koltukta oturan onlardan daha genç olan kadın “siz de oturun,” diye kalktı koltuğundan. Hanım teyze onun kalktığı yere kaydı. Amca bir iki kişi uzaklaşmıştı. “Amca buyur,” dedik, “geçti artık,” dedi geçmedi yeniden koltuğa. Başladık üç beş kişi amcayı iknaya çalışmaya. Amca da inatçı çıktı mı? Geçmedi yeniden kalktığı yere. İkna da edemedik. Ben inene kadar boş kaldı koltuk. İndim vagondan yüzümde bir gülümsemeyle, dedim yazayım ben bunları, İzmir’i İzmir yapan bu insanların davranışları. Çünkü anlatılan, yazılan şeyler hep bunların dışındaydı. Gündelik yaşamın içinde biteviye bir çabayla hayatı tutan insanların görünmez kılınmıştı böyle davranışları. 

İzmir’i İzmir yapan

Buraya yerleşmeden önce Ankara’da büyümüş ve kendini hep biraz Angaralı sayan benim için İzmir, kırık dökük bir dize gibi yarım, uçsuz bucaksız bir gecekondu mahallesi gibi dağınık, olsa olsa bir taşra kenti gibi dar ve düzensizdi. Hatırlıyorum yine o yıllarda İzmir denince İzmir imgesine berbat bir koku eşlik ederdi. Ne körfezde vapurların peşine takılan martılar bu kokuda göze hoş görünürdü ne de gün batımının Van Gogh vari renk cümbüşleri… Gelip geçerdim ben de İzmir’den bir şeye benzetemeyerek sonra hiç hesapta yokken buraya yerleşmek düştü payıma. İyi ki de düşmüş yoksa İzmir’i asıl yaşanır kılanın İzmir’in insanları olduğunu anlamam hiçbir zaman mümkün olmayacaktı.

Tabii herkes kendi hikâyesinde olduğundan aksini yaşayan, aksini anlatan da çıkacaktır. Yine de siz bana kulak verirseniz bizim tatlı ve küçük hayatlarımızın anlatılmaya değer gerçekleri, olumlu, pozitif inceliklerle doludur. Bu inceliklerin çoğalması yaşamı daha yaşanılır kılar. Belki bol tıklamalı, beğenili, reytingli değildir ama böyle gerçekler de olmasa geriye kalan boş bir kabuktan ibarettir.

Rastladıkça bir kenti kent yapan inceliklere yazmaya devam edeceğim böyle incelikleri de, umarım sizin hayatınızda da çoğalır varlıkları, bir hoş gülümseme yayılır yüzünüze, o zamana kadar sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Bazen gitmek gerek

1

Bazen gitmek gerek. Uzaklara… Fiziksel olmasa bile…

Gitmek, sadece ayakların vazifesi değildir ne de olsa.

Bazen çekilmek gerek.

Vazgeçip de çözemediklerimizi halının altına süpürmekten ziyade düşüncelere boğulan beynimize bir uyanma şansı vermek için… İçimizi çürüten sorunlara “iki dakika bekleyin çocuklar” demenin gücünü hissetmek için… Ve her şeyin ötesinde planlarımızın memuru olmak zorunda olmadığımızı anlamak için….

Bazen gitmek gerek.

İnsanın yaşama tutunmasında, günlük hayatını devam ettirebilmesindeki en büyük dayanak noktalarından birisi de alışkanlıklarıdır. Alışkanlıklarımız hayatımıza çekidüzen verir, hatta bazen kafamız bambaşka yerlerde olsa bile rutinlerimizi yapabilmemizi sağlar. Fakat aynı zamanda bizi kölesi haline de getirir.

İşte, bu noktada hayatımızı kolaylaştıran alışkanlıklarımız, bir yardımcıdan ziyade bir efendiye dönüşür. Bize yardım ederek işimizi o kadar kolaylaştırır ve kendisine bizi o kadar bağımlı kılar ki bir müddet sonra bu konforun devamı için biz de tüm ipleri onun eline verir, sonunda ona farkına bile varmadan teslim oluruz. Hatta birçok noktada savunma mekanizmalarımız olup çıkarlar. Alışkanlıklarımız olmadan nasıl yaşayacağımızı bilemez hale gelebiliriz. Zamanla da bizi köreltirler.

Bu sarmal biraz da Fight Club filmindeki Tyler Durden’in şu ünlü repliğini hatırlatır: Sahip oldukların sonunda sana sahip oluyor.

Hepimizin günlük hayatının akışında yapması gereken birçok zorunluluğu, sorumluluğu var. İşlerimiz, ailemiz, geçim derdimiz, çocuklarımız, arkadaşlarımız, sevdiğimiz insanlar ve daha birçok şey… Bunların kimisi sorumluluğumuz kimisi ise zorunluluğumuz haline gelir. Bunlardan çok daha fazlası vardır; herkes içinde bulunduğu duruma göre en basite indirgeyerek bir liste hazırlasa, birkaç sayfa yazabilir. Ve bu satırlarımızı uzatarak sayfalar doldursak, belki de en son sırada bir şeye yer veririz: Kendimize!

İnsanların kendi bencilliğinden sıyrıldığı gibi bir adanmaya düşmemek lazım burada. İnsanların bencillikleri, kendilerinin farkına vardıkları noktada değil, hayatlarında her şeyi ben merkezci bir yaklaşımla yönetmeye çalıştıklarında ortaya çıkar.

Hayatın merkezine kendini koyanlar bile aslında kendilerinin farkında olamaz çoğu zaman. Çünkü gerçekten de dünya kimsenin etrafında dönmez. O bir yanılsamadır. Alışkanlıkların getirdiği körelmenin merkezine kendinden ziyade, kendi çıkarlarını koyanların da göreceği kaçınılmaz son budur.

Kimisi de “kendini soyutlamak” der bu uzaklaşmaya… Yanlış bir tanımlamadır. Yanlıştır çünkü soyutlamak; olanı olduğundan farklı bir şekilde algılayıp, onu gerçeklik diye atfedilen bir kabuktan kurtararak yorumlamaktır.

“Uzaklaşmak, kendini keşfetmek için bir yolculuğa çıkmaktır,” diye son dönemlerin popüler ama altı doldurulamayan içi boş söylemlerinden bahsetmek bile bu noktada saçmalık olur. Çünkü uzaklaşmak bir eylemdir ama öyle derin nefes al, kendine vakit ayır, hobilerinle uğraş gibi beylik öğütlerle kendini oyalamaktan başka bir işe yaramayan eylemlerden ziyade bir tepkinin eyleme dönüşme halidir.

Bu tepki, insanın kendisine karşı tepkisidir. Durması gereken yere işaret eder. Yoluna devam edebilmesi için ara vermesi gerektiğini gösterir. Yoksa alışkanlıklarının mahkumiyetinde sürekli aynı şeylerden şikâyet edip aynı şeyleri devam ettirmenin kısır döngüsünde çürüdüğünü fark edemez hale gelir.

Her şeyin ötesinde başkaları için bir alışkanlık haline geldiğini anladığında insan, en çok da gitmesi gerektiğini anlar. Nasıl ki duvarda yıllarca asılı duran bir resim, zamanla artık bir resim olmaktan çıkıp da sanki duvarın kendisiymişçesine algılanmaya başlanırsa, insan da bir müddet sonra başkaları için böyle olur. Duvarda asılı duran bir resim gibi artık fark edilmez. Resmi duvara ilk astığında ondan gözlerini alamayan, evine her gelene gösteren, hatta her baktığında farklı anlamlar aramaya çalışan kişi yıllar geçtikçe resmi göremez olur. Çünkü alışmıştır resme. O resmi duvarda görmeye… O yüzden artık gördüğü resim değil, duvarın kendisidir. Hatırlamaz bile onun bir resim olduğunu…

Ne var ki bir gün duvardaki o resim yok olduğunda, orada bir boşluk olduğu dikkatini çeker. Ve bu boşluk sayesinde hatırlar o resmi.

İşte, gitmek o yüzden bir tepkidir.

Bazen var olabilmek için yok olmak gerekir.

Bazen gitmek gerekir.

Vakıf üniversitelerinde neler oluyor?

Üniversiteler tüm bileşenleriyle, emeğin ve bilginin kendini her an yeniden var ettiği mekânlardır. Üniversiteler eskiden beri hep toplumun aklı ve vicdanı olarak görülmüştür. Bu günlerde ise üniversitelerin adı artık bir sektör haline gelmiştir. Bu öyle bir sektör ki sermaye birikiminin büyük bir iştah kabarttığı, liyakat denen olgunun zerresinin kalmadığı, insan kayırmacılığının, mevki /unvan ve diploma ticaretinin adresi olmuştur. Elbette eğitimdeki bu dönüşüm yeni değildir. Neoliberal politikaların eğitimdeki dönüşümünün tarihi en az 20 yıldır artık. 1980’li yıllardan itibaren uygulanmaya başlanan neoliberal ekonomi programlarıyla devletin sorumluluk alanındaki kamusal bazı görevler özellikle sağlık ve eğitimde özelleştirme ve piyasalaşma olarak karşılık bulmuştur. Bu dönüşümün en büyük arenası vakıf üniversiteleri olmuş, günden güne sayıca devlet üniversiteleriyle yarışır hale gelmiştir.

Vakıf üniversitelerinin daha köklü olanları, yarattığı yurt dışı olanakları, güncel teknolojik ve bilimsel imkânlarıyla her geçen gün daha fazla cazibe merkezine dönüşerek başarılı öğrencileri de “kapmaya” başlamıştır. Bu üniversitelerin yanında salt MYO olarak kalmış “merdiven altı” diyebileceğimiz kriterlerde çok sayıda vakıf üniversitesi de mevcuttur. Vakıf üniversiteleri işte bu yirmi yılda sermayelerini büyüttükleri gibi akademik ve idari görevlerde çalışan emekçilerin sorunlarını da hemen aynı hızda büyütmektedir.

Akademisyenlerin ücret eşitsizliği sorunsalı

Ücret salt gelir gider tablosu olarak anlaşılmamalıdır. Ücreti tek başına ekonomik boyutuyla değil emeğin değeri olarak görüldüğü için patriyarkal ve kapitalist sistemdeki anlamlarına bakmak, sosyal ve sınıfsal bir olgu olarak da görmek zorundayız. Bu bakımdan ücretin temel yaşamsal ihtiyaçların rahatlıkla karşılanması ihtiyacıyla ele alınmasının yanında hem eş değer işe eşit ücret gereği hem de cinsiyet temelli bir eşitlik perspektifiyle ele almalıyız.

Vakıf Üniversiteleri’nde en bilinen hak kaybı akademisyenlerin yaşadığı ücret eşitsizliği sonucu ortaya çıkmaktadır. İlgili yasada çok açık bir şekilde devlet üniversitesi ile vakıf üniversitelerinde çalışan akademik personelin ücretleri eşitlenmeli diye belirtilmesine rağmen vakıf üniversitelerinde asgari ücrete kadar indirgenen maaşlar söz konusudur. Bu eşitsizlik hem yasaya hem de eşdeğer işe eşit ücret kazanımına aykırı bir şekilde sürdürülmektedir. Bu konuda akademisyenler, sendikalar ve dayanışma ağları vasıtasıyla seslerini duyurmaya ve hak ihlalinin ortadan kaldırılmasına dönük mücadeleler ve kampanyalar oluşturuyorlar. 

Kadın akademisyenlerin uğradıkları ayrımcılıklar

Ücret eşitsizliğinin yanı sıra en çok yaşanan sorunlardan birisi de kadın çalışanların ve akademisyenlerin uğradıkları ayrımcılıklardır. İşe alımlardan terfilere, terfilerden istihdam sırasında yaşanan cinsiyet ayrımcı uygulamalara kadar çok başlıkta ele alınması gereken bir konu olarak karşımızda duruyor.

Daha önce kadın akademisyenlerle yapmış olduğum görüşmelerde özellikle terfi sürçlerinde erkeklerin öncelikli görüldüklerine dair yaklaşımların sergilendiği ifade edilmişti. Bu cam tavan örneğinde görünen o ki kadın çalışanlar ve akademisyenler bu bakımdan dezavantajlı bir grup oluşturuyorlar. Bir başka konuda kadın akademisyenlere kimi dekan ve rektörlerin “hanım” diye hitap ederken, erkek meslektaşlarına ise “hocam” diye hitap etmeleri. Bu örnek de akademide cinsiyetçi tutumun en somut, en yalın halini ortaya koyuyordu. Yine aynı işi yapan idari çalışanlar arasında cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan ücret farkları olduğunu öğrenmiştik.

Akademisyenlere angarya dayatması

Angarya anayasaya aykırıdır. Buna rağmen akademisyenler vakıf üniversitelerinde çalışırken angarya ve mobbinge maruz kaldıklarını ifade ediyorlar. Özellikle kayıt dönemlerinde akademisyenlerin tanıtım masalarında çalışmaya zorlanması en çok karşılaşılan sorunlardandır. Bazı evrak, kırtasiye işlerinin ya da toplantılarda not tutulması gibi işlerin kadın çalışanlardan beklenmesi de yine bir cinsiyetçi tutumun sonucu ortaya çıkmaktadır.

İş güvencesizliği ile ilgili sorunları

Güvencesizlik günümüz çalışma dünyasının “kanseri” gibi. Üstelik istihdamın normal görünümü bu oldu. 1980’li yıllarda temeli atılan neoliberalleşme ve özelleştirme furyasıyla daha çok gündemimize girmiş olan esnek, yarı zamanlı, evden çalışma gibi enformel çalışma sistemleri güvencesizliği yaygınlaştırmış, güvencesizlik istihdamın asli biçimine dönüşmeye başlamıştır. Akademisyenler açısından yapılan iş sözleşmelerinin niteliği ve kimi uygulamalar da bu alandaki güvencesizliği hem doğruluyor hem de pekiştiriyor.

Hem akademisyenler hem de idari çalışanlar bir yandan iş tanımına aykırı iş yüklenmesi, iş yükünün fazlalığı, çalışma saatlerinin yasaya aykırılık taşıması,  mobing, ücret eşitsizlikleri ve cinsiyetçi uygulamalar gibi sorunlarla mücadele ederken işsizlik tehdidiyle karşı karşıya kalabiliyorlar.

İdari çalışanlar en ufak hak arayışında işsizlikle cezalandırılıyorlar. En son mesai saatlerinin değiştirilmesine itiraz ettiği için Arel Üniversitesi’ndeki işinden çıkarılan bir idari personel güvencesizliğe karşı verdiği hukuk mücadelesiyle işe iade hakkını kazanmasına rağmen görevine başlatılmamıştı. Yani işverenler yasayı uygulamak yerine bedeli neyse öderiz, yine de işçilere haklarını teslim etmeyiz mantığıyla işleri yürütmeye başlamıştır. Üniversiteler mütevelli adı altında aile şirketlerine dönüşmüş, emekçilerin aleyhine her türlü kararı yasa hukuk dinlemeden ehlikeyf bir tarzda almaya başlamışlardır.

Başta vakıf üniversiteleri ile devlet üniversiteleri arasındaki ücret eşitsizliklerinin hemen giderilmesi, kadın akademisyenlere ve çalışanlara yönelik ayrımcılıkların son bulması, iş yükünün hafifletilerek angaryanın ve mobingin ortadan kaldırılması, yapılan sözleşmelerin yasalara uygun olarak yapılması ve denetlenmesi, güvencesizliğin yerini güvenceli çalışmaya bırakmasının derhal sağlanması gerekiyor. Sorunlar yumağı haline gelen vakıf üniversitelerinde çalışırken dayanışma içerisinde olmanın, örgütlenmenin, haklarımızı bilmenin önemi her geçen gün kendini daha fazla ortaya koymaktadır.

Örgütlenme sorunları

Vakıf üniversitelerinde çığ gibi büyüyen bu sorunlara karşı çeşitli örgütlenme ve müdahale biçimleri gelişmeye başladı ancak hak kayıplarına, haksız uygulamalara, işten çıkarmalara karşı teyakkuzda olunsa da örgütlenmenin somut formu maalesef yok. Örgütlenmeler istenen seviyede değil. Örgütlenme sorunları çoğu zaman iş güvencesinin yokluğu ve işten çıkarılma tehditlerinden kaynaklanıyor. Şu an birlik, sendika ve dayanışma ağı biçimindeki örgütlenmeler ise sınırlı sayıda. Bu konuda çalışan yapılara baktığımızda; Eğitim Sen vakıf üniversitelerinde çalışan akademisyenleri üye yapmaya başlamıştı. Yine Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası bünyesinde akademisyenler örgütleniyor. Vakıf Üniversiteleri Dayanışma Meclisi (VÜDAM) da özgün bir örgütlenme modeli olarak bu alanda çalışmaya, hem akademisyenlerin hem de idari görevlerde çalışanların sorunlarının duyurulmasında çalışmalarına devam ediyor. 

Sanat: Kolektif tembelliğin günah keçisi

0

Sanat, insanın varoluşunu ortaya koymasının en yalın ama çözümü ve anlaşılması en zor çabasıdır belki de. Buna rağmen sanatı ısrarla belirli bir çerçeve içerisine sıkıştırmanın peşinde olanların yaşayacağı en büyük hayal kırıklığı da sanatın hammaddesinin aslında hiçbir kalıba sığmamasından geldiğini anlayamamalarından kaynaklanabilmektedir.

Bu yüzden de günümüzde bile ne sanattır ne değildir tartışması devam etmektedir. Bunu tartışan insanların sanatın ne olduğunu bildiği kadar ne olmadığını bilmesi de gerekmez mi? Sanatın yoruma açık olması demek bu konuda yeterli bilgisi olmayanların ahkam keseceği bir alan olduğu anlamına gelmez. Fakat maalesef en fazla konuşanlar genelde en az bilenler olabilmektedir.

Sanat sanat için midir, toplum için midir?

Nitekim dünyanın en saçma tartışmalarından biri de “sanat sanat için midir, sanat toplum için midir” konusudur. Bu soruyu soranlara veya bu sorunun doğru cevabı için günümüzde bile tartışmalarda laf yetiştirenlere şunu sormak isterdim: “Peki, felsefe felsefe için midir yoksa felsefe toplum için midir?”

Sanat topluma inmeli, insanların anlayacağı şekilde olmalı” diye düşünenlere tek bir sorum var: Peki, felsefe topluma inebilmiş midir? Felsefeyle zerre ilgilenmeyen bir topluma sanatı anlatmak, çarpım tablosunu bile bilmeyen birine trigonometri anlatmakla eşdeğer bir çelişkidir. Sanatı anlamayı bu kadar basite indirgemek, ömrünü sanata adamış insanları da yok saymak değil midir?

Yüzyıllardır sanat nedir tartışmasından bile kimse alnının akıyla çıkamamışken, sanatçının bir eser ile toplumu aniden aydınlatmasını bekleme çabası, bir filozofun hayatın anlamı şudur demesi kadar ironiktir. Velev ki bir filozof bunu iddia etse bile, bir diğeri de bunu zevkle ve zekice çürütecektir zaten. Çünkü böylesine altı doldurulamayan atıflar, burada süreci hiçe sayıp sonuca odaklanan insanların olayın temel noktasını yanlış anlamalarından kaynaklanır. Felsefenin amacı nasıl hayatın anlamını açıklamak değilse, sanatın amacı da toplumu aydınlatmak değildir. İkisi de buna yardımcı olabilir ama asla ikisinin de bu amaca hizmet etme zorunluluğu yoktur. Buna kalıcı bir çözüm sunamazlar. Sadece bakış açıları yaratırlar. Çünkü bunun gibi zor soruların ve hedeflerin tek bir açıklaması yoktur. Tek bir açıklama olması da mümkün değildir, ikisinin de amacı bu soruları derinleştirmek olabilir en fazla.

Felsefe herkesin anlayamayacağı bir şeyse, sanat da herkesin anlayamayacağı bir şey değil midir zaten? Neden sanat söz konusu olduğunda bu görevler silsilesi sanatçının omzuna yüklenir bir anda? Felsefeyi de sanatı da herkes anlamak zorunda değildir. Nasıl ki bir şeyi anlamak için biraz da olsa bilgi sahibi olmak gerekiyorsa, sanatı anlamak için de bilgi sahibi olunması gerekmektedir.

Burada illaki sanatı bilerek zorlaştırıp özellikle anlaşılmamak için çaba gösteren, bununla da aslında ne kadar derin düşüncelere sahip olduğunu kanıtlama çabası içerisinde olanlardan bahsetmiyorum. Bu şekilciliğe bürünenlerin eserleri de genelde lafları kadar belirsizlik silsilesi içerisindedir. Nitekim sanat birikimine sahip insanların onlara soracağı en basit soruya cevap veremediklerinde bu çabalarının nasıl bir yama gibi sırıttığı da aşikardır. Genelde bu şekilciliğe bürünenlerin hedef kitlesi de zaten sanat hakkında az bilgisi olanlardır çünkü onları bu zor kavramlarla örülü anlamsızlığın içerisine çekerek etkilemek istemeleridir esas meseleleri.

Burada söz konusu olan şekilcilerden ziyade gerçek sanatçılardır. Çünkü Gündüz Vasaf’ın “Ressamın İsyanı” adlı kitabında da dediği gibi: “İyi sanatçı kendinden çok şey, başkalarından az şey ister.”

Sanatçı olmak ya da olmamak

Sanatçı topluma bir şey anlatmak zorunda değildir. Keza ortaya koyduğu eserlerdir onu anlatan. Sanatçı öğretmen de değildir. Sanatçı, sadece sanatçıdır. Bunu bir sanatçı ne yapıyorsa o sanattır diyen postmodernizmden ve onun öncesi dadaizm gibi akımlardan bağımsız olarak ele almak lazım çünkü burada sanatı tartışmak değil amaç. Amaç sanatı, ona yüklenen gereksiz sıfatlardan veya yüklemlerden arındırarak ele almaktır. Kuşkusuz özellikle komünizmin, sanatı amacı için nasıl kullandığını, onu desteklemeyen tüm sanat eserlerini yok saydığını, benzer şekilde Amerika’nın modernleşme sürecinde Bauhaus ekolü ile şehirleşmeyi ve Amerikan siyasetine destek sağlamak için kullandığı yapısalcılığı, pop-art ile popüler kültürün eleştirisi adı altında aslında popüler kültüre de bir parça hizmet eden birçok akımı es geçiyorum.

Sanat, elbette sanatçının içinde bulunduğu dönemi de yansıtır ki bu aslında sanatın önemli bir parçasıdır. Burada sanatın, o dönemin kültürüne ve toplumuna ayna tutmasından bağımsız olarak sanatın bir araç olarak kullanılmasından bahsetmek gerekiyor.

Sanat toplumu şekillendirebilir ama şekillendirmek zorunda da değildir. Dönemini yansıtır ama yansıtmak zorunda da değildir. Kendi içerisindeki teknik kuralları bile altüst edebilen bir yapıya sahiptir. Sorun sanata sınırlama getirmenin, onu belirli bir kalıba sıkıştırmanın, sanatın kendisine tezat olmasıdır. Sanatın topluma hizmet etmesi gerektiği gibi bir dayatma da işte bu yüzden yukarıda belirttiklerim gibi sadece sanatı kendine göre yorumlayanların dayatmasıdır.

Her şeyden öte sanatçının, toplumu eğitmek gibi bir zorunluluğu yoktur. Bunun yerine neden toplum sanatı anlamak için daha fazla çaba göstermiyor sorusu çok daha gerçekçi ve tutarlıdır. Sanat toplum için midir, sanat sanat için midir gibi anlamsız sorularla uğraşmaktansa, toplumun sanatı anlamak için ne kadar çaba sarf ettiği sorusunun cevabına yoğunlaşmak çok daha mantıklıdır.

Toplum sanatı anlamak için çaba harcamalıdır, yani önce kendini eğitmelidir. Hazıra konma çabasını yumuşatmaya gerek yok. Her şey emek ister. Sanatı anlamak isteyen de bunu hak etmeli, emek vermeli, okumalı, araştırmalı, incelemeli, kendini geliştirmeli ve sorgulamalıdır. Her şeyi sanatçı anlattıktan sonra bireyin düşünmesine gerek bile kalmaz, ki zaten toplumun yüzyıllardır korktuğu şey de bu değil midir? Düşünmek tehlikeli ve yorucu bir eylemdir.

İtalyancada “scotoma” diye güzel bir söz vardır, anlamı “insan resme baktığında aklında şekilleneni görür”. Özetle; her ne olursa olsun sonuçta sanat, algılanabildiği kadardır.

“Halk, sanatçının öğrenmek için yıllarını harcadığı bir şeyi, bir günde, bir dakika içinde anlamak ve öğrenmek istiyor.”
Paul Gauguin

Sanatı anlamak bir sanatçı için bile ömür boyu süren bir süreçken, emek harcamadan, çaba göstermeden sanatı anlamaya çalışanların serzenişleri bu yüzden samimiyetten uzaktır. Fakat daha da kötüsü anlamadığı halde anladığını iddia edip ahkam kesenlerdir. İşte, asıl mesele de çoğunlukla burada başlar!

Unutmamak lazım ki Hokusai; “Beş yılım olsa gerçekten iyi bir ressam olabilirdim.” dediğinde doksan beş yaşındaydı.

Oiwa’nın Hayaleti, Yüz Hayalet Masalı, Katsushika Hokusai 

Bu da ilginizi çekebilir: Bütün dahiler uyumsuzdur

Akyaka sen ne güzel şeysin

Çok, çok uzun zamandır Akyaka ve Nail Çakırhan’la ilgili bir yazı yazmak istiyordum. Geçenlerde Akyaka’yı yeniden görünce nicedir bekleyen bu yazının da vaktinin geldiği anladım.

Akyaka

Akyaka, Muğla’nın Gökova Körfezi’nde yer alan şirin mi şirin bir tatil beldemizdir. Yaz aylarında turistlerin akınına uğrayan Akyaka, kışın sakinliğini korur. Akyaka’yı, turkuaza çalan masmavi denizi, buz gibi soğuk Azmak suyu, başları göğe yaslı çam ağaçları ve kendine has mimarisiyle göz dolduran evleriyle özetlemek mümkündür. İlk üçü doğal olan bu niteliklerden dördüncüsü mimari bir başarıdır ve kendisi mimar olmayan Nail Çakırhan’ın bir katkısıdır.

Akyaka evleri nasıl doğmuştur?

Nail Çakırhan ve eşi 1970’de sağlık nedenleriyle Akyaka’ya yerleşmeye karar verir. Nail Bey, kendilerine dinlenebilecekleri bir ev yapacaktır. Daha önce de mimari işler yapan Nail Bey, doğduğu yer olan Ula’nın evlerinden esinlenerek iki dönümlük bir araziye evlerini inşa eder. “Geleneksel mimarimizin özelliklerini günümüz koşullarıyla buluşturan, çevreyle, doğayla bütünleşen bu küçük ev harikulade”* bir estetiği sahiptir. Yapılan bu ev, görenlerin ilgisini çeker, siparişler çoğalır. Derken bu mimari üslup Akyaka’da benimsenir. İyi ki de öyle olur çünkü şimdilerde Akyaka, barındırdığı mimari bütünlükle de göz doldurmaktadır.

Akyaka evleri bitişik nizam yapılaşmaz. Ula geleneksel mimarisiyle, çağdaş mimariyi bütünleştirir. Genellikle iki kat olarak inşa edilen bu evlerde ahşap ve taş malzeme birleşmiştir. Ahşap oymacılığın şekillendirdiği tavanlar, balkonlar, verandalar, beyaz badana ile örtülü evleri süslemekte ve yeşille kaynaşmış evlere seyir zevki katmaktadır. Begonviller, yaseminler ve türlü farklı çiçek evleri renklendirir ve Akyaka denilince aklımıza gelen görüntüyü neredeyse bir tabloya çevirmeyi başarır.

Nail Çakırhan, yaptığı bu ev için 1983’te, Ağa Han Uluslararası Mimarlık Ödülü‘nü alır. Mimar olmayan birinin kazandığı mimarlık ödülünün tartışmaları yıllarca sürer. Mimarlıkta alaylı-mektepli, geleneksel-çağdaş tartışmaları süre dursun Nail Çakırhan, ödülden kazandığı parayla Muğla’daki eski bir hanı Kültür Evi olarak restore eder. Onun katkılarını, Akyaka’yı bu kadar severken dile getirebilmiş olmaktan mutluyum. Umarım görmek isteyen herkesin yolu bir gün Akyaka’ya düşer ama daha önemlisi iyi örnek olarak da niteliyebileceğimiz benzer örnekler çoğalır, hayatımızı bir halı gibi dokur. Bu çoklukta bazen gözümüzden kaçan bir oluş hali var. Bir kişi eğer isterse çok şeyi değiştirebilir. Bu mottoyu hatırlatması açısından bile Nail Bey ve Akyaka evleri iyi bir örnektir.

İyi örnekler

Çoğalsın dediğimiz bu örneklerin Akyaka’daki başka bir yansıması da Kadın Azmak’da turistlere hizmet veren gezi teknelerinde görülür. Bu gezi teknelerinden bazıları çevre dostu, elektrikli teknelerdir. Sazlıklarının arasında kanalları genişletilen, ekolojik dengesi ve bütünlüğü çok da umursanmıyormuş izlenimi uyandıran Azmak için elektrikli teknelerin en azından doğa dostu olduğu kanısındayım.

Bunun yanında, maalesef ki Akyaka’da her şey iyi örnek değil. Çöplerini oraya buraya bırakan, izmaritini, su şişesini ve akla gelmeyecek nice şeyi kıyılara saçan insanımıza bakıp hayıflanmamak da mümkün değil. Biz ne zaman doğamızı korumayı öğreneceğiz? Bu kültüre ne zaman erişeceğiz? Ve mesela, Orman Kampı’nın girişindeki yan yana sıralı tezgahların her biri birbirinden farklı olacağına bu standlarda da Akyaka mimarisinden esinlenilen bir biçim denenemez miydi? 

Sonuçta, sorularımızı bir kenara bırakıp o eşsiz manzaranın olabildiğince tadını çıkardık. Elden ne gelirdi ki yazmaktan başka?

Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

*www.akyaka.org/cakirhan/nail_kimdir.htm

Dünyanın Öteki Yüzü: Genç yazardan alışılmışın dışında hayaller kur(dur)an öyküler

0

EdebiyatHaber’de gerçekleştirdiği Yazarın Odası söyleşileriyle tanıdığımız Meltem Dağcı’nın ilk öykü kitabı Dünyanın Öteki Yüzü, İthaki Yayınları’ndan çıktı.

Yetmiş yaşına geldiğinde ölüm şeklini seçme özgürlüğüne kavuşan kadınlar, doğum yapan erkekler, ayaklanan cansız mankenler, kimlik avcıları, gençleştiren yumurtalar, rüya görme merkezleri, hayal perileri. Tüm bunlar, ilk öykü kitabını yayınlayan Meltem Dağcı’nın kaleminden bize ulaşanlar. “Dünyanın Öteki Yüzü” isimli kitabında, Dağcı, alışılmışın dışında bir dünyanın hayalini kuruyor ve bunu öykülerine yansıtıyor.

Dağcı’nın öykülerinden bir bölümü, tadımlık olarak burada verelim.

“Odadan çıkan M’yi tebrik edip karnını okşadılar. M, büyük karnını görünce kendini çirkin buldu ve ağladı. Çocuk doğurmak istemediğini hıçkırarak söyledi. En, bu durum karşısında korktu. Wo ve Mun, M’nin simülasyon odasına girmesini sağladı. Kurallarından birini ihlal ettiği için M’ye ceza verildi. Sözleşme gereğince tek bir canlıya dönüşme hakkı verilmişti. Denizatına. Dönüşüm için bekleyen En, ortalıkta görünmedi. Kadınların sayıca fazla olmasını fırsat bilerek kaçmıştı.”

Meltem Dağcı, 1988’de Samsun’da doğdu. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı’ndan sonra Eskişehir Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Öyküleri, kitap yazıları, röportajları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. Dağcı, bir süredir Edebiyat Haber’de “Yazarın Odası” söyleşilerini sürdürüyor ve edebiyatçıların yaşamlarını, yazdıkları mekânları, son zamanlarda okuduğu kitapları yakınlarının gözünden mercek altına alıyor.

A unique visual feast from the depths of Hindu mythology: Holifest

HoliFest, a colorful and vibrant celebration, is observed annually in India during the month of March. Rooted in Hindu mythology, this event is based on two distinct narratives. The array of colors used in the festival symbolizes love, unity, and the arrival of spring. Holifest is commemorated across India and various regions worldwide, with prominent celebration sites including Vrindavan, Barsana, Manipur, Shantiniketan, and Delhi. The upcoming first Holifest of the year is set to take place in early March.

Holifest History 

This festival have two mthylogical story.

One of them: Hindu’s god Brahma immortality prizes the evils king Hirayakaşipu. With the prize Hirayakaşipu be a arrogant person and he want everybody obey him. Hirayakaşipu‘s son doesn’t obey father and they argue. And he protects own power empire for the reason he want kills your son. But other god Vişnu saves the Prablah1. Hirayakaşipu tries burns your son he sleeps sisters near. Luckily she haves shawl and shawl protects her brother Prablah unfortunately prablahs sister dies. And then Hindu god Vişnu learns that, after that he killes Hirayakaşipu. Prablah comesdad s seat.

The festival name is Holi because Prablah s sister Holika represented goodness.

Kaynak: https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Holika_Dahan_2023_in_Delhi_20.jpg

And other mythological story:

Indian godness Lord Krishna brunette but his friend raha has colorful skin so godness Krishna jeaolus his friend raha. And Krishna goes mom and says this event your mother Yashoda. Yashoda says then paints your face my daughter, after that she paints yourself. This event did ritual. And the ritual toke a festival. Also every color has a meaning for example; red innocent, blue calm, yellow religiously, green liveliness.

Where and When is celebrate Holy Fest ?

The fest celebrates in everywhere Indians in every March also celebrates Jamaika, Surinam, Fiji, Canada, USA and Malesia.

Some famous celebrate locations:

  1. Vinvadan Bankar Bihira Temple
  2. Barsana
  3. Manipur
  4. Shantiniketan
  5. Delhi

How is celebrate HoliFest ?

Actually there is many way to celebrate holi fest. Look at we together:

Kaynak: https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Gujiya-Indian.jpg

People burn fire and to pray and dance around fire before night holifest and they fire symbolic statue to for Prablahs sister Holika tomorrow. They throws colorful powder each other in Rangwali Holi at festivals second day, they sing, dance and have fun. The festival takes 15-16 days. Also they make Gujhia this dessert ingredients pastry, nuts and spice.

1-Hirayakaşipu’s son

Hindu mitolojisinin derinlerinden eşsiz bir görsel şölen: Holifest

Holifest, Hindistan’da her yıl Mart ayında kutlanan renkli ve coşkulu bir festivaldir. Hindu mitolojisinin derinliğine işaret eden bu etkinlik, iki farklı hikayeye dayanır. Festivaldeki renkler, sevgi, dayanışma ve baharın gelişini sembolize eder. Holifest, Hindistan genelinde ve dünyanın çeşitli bölgelerinde kutlanır, en ünlü kutlama bölgeleri arasında Vrindavan, Barsana, Manipur, Shantiniketan ve Delhi bulunur. Önümüzdeki ilk Holifest, Mart ayının başlarında gerçekleşecek.

Holifest Tarihi

Bu festivalin iki mitolojik hikayesi bulunmaktadır. Bunlardan biri: Hindu tanrısı Brahma, ölümsüzlük ödülünü kötü kral Hiranyakashipu’ya verir. Ödül yüzünden  Hiranyakashipu kibirli bir kişi olur ve herkesin ona itaat etmesini ister. Hiranyakashipu’nun oğlu babasına itaat etmez ve tartışırlar. Babası ise güce sahip olan her kişi gibi iktidarına engel tehdidi yani  oğlunu öldürmek ister ve neyse ki oğlu, diğer tanrı Vişnu tarafından korunur. Sonra ise Hiranyakashipu oğlunu yakmaya çalışır, ancak oğlu ablası, Holika’nın yanında yatıyordur ve şans eseri Holika’nın şalı vardır ve şal kardeşi Prablah’ı (Hiranyakashipu’nun oğlu) korur, ne yazık ki kendisini koruyamaz ve Holika ölür. Daha sonra Hindu tanrısı Vişnu yaşanan bu olayı  öğrenir ve Hiranyakashipu’yu öldürür. Prablah babasının tahtına geçer. Bu hikayeden hareketle festival, Prablah’ın kız kardeşi Holika’nın iyiliğini temsil ettiği için Holi olarak adlandırılır.

Hafızalarda yer alan diğer mitolojik hikaye ise: Hint tanrıçası Lord Krishna esmer tenlidir, ancak arkadaşı Raha oldukça renkli bir cilde sahiptir. Tanrı Krishna arkadaşı Raha’yı renkli ve canlı ten renginde olduğu için kıskanır ve annesi Yashoda’ya bu durumu anlatır. Yashoda, kızına alaycı bir şekilde yüzünü boyama tavsiyesi verir ve tanrıça Krishna yüzünü boyar. Bu olay bir ritüel haline ve bu ritüel de bir festivale dönüşür.

Kaynak: https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Holika_Dahan_2023_in_Delhi_20.jpg

Bu hikayeden esinlenerek insanlar her bir renge anlam atfetmişlerdir. Örneğin; kırmızı masumiyeti, mavi sakinliği, sarı dindarlığı ve yeşil canlılığı simgeler.

Holifest nerede ve ne zaman kutlanır?

Festival, Hintliler tarafından her Mart ayında Hindistan’da kutlanır, ayrıca Jamaika, Surinam, Fiji, Kanada, Amerika Birleşik Devletleri ve Malezya’da gibi farklı ülkelerde de kutlanır. Bazı ünlü kutlama bölgeleri; Vrindavan Bankar Bihari Tapınağı, Barsana, Manipur, Shantiniketan ve Delhi’dir.

Holifest nasıl kutlanır?

Aslında Holifest’i kutlamak için birçok yol vardır. Birlikte göz gezdirelim: İnsanlar festival gecesinden önce ateş yakarlar ve dua ederler, ateşin etrafında dans ederler ve Prablah’ın kız kardeşi Holika’nın sembolik heykelini yarınki festival için yakarlar.

Kaynak: https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Gujiya-Indian.jpg

İkinci gün festivallerde -Rangwali Holi’de- birbirlerine renkli toz atarlar, şarkı söyler, dans eder ve eğlenirler. Festival 15-16 gün sürer. Ayrıca festivale özgü Gujhia adlı bir tatlı yaparlar. Gujhia’nın içinde hamur, kuruyemiş ve baharat bulunur.

Viyana kafeleri ve Osmanlı’dan Viyana’ya giden kahve

Temmuz ayında kendimize bir güzellik yaptık. Bu güzelliğin içinde kısa bir Viyana gezisi de vardı. Gideceğimiz yerlere dair bilgi edinmek için web sayfalarında gezinirken Viyana kafelerinin UNESCO somut olmayan kültürel miraslar listesinde yer almış olduğunu gördük. Müzeleri ve sarayları gezmek için yeterli vaktimiz olmadığından bu gezimizin merkezine Viyana kafelerini yerleştirdik. Gerisi tam bir cümbüş oldu. Viyana tarihsel atmosferiyle insanı büyüleyen bir kent, insan hiç sıkılmadan aylarca bu kenti keşfedebilir. Tabii yeterli para varsa… Bu gezimizde bizim böyle bir bütçemiz yoktu. Bir gün olur mu, bilinmez. Gönül ister, cüzdandaki yetmezse bana da kahvenin Viyana’ya gelişi ve Viyana kafeleri hakkında yazmak düşer. 

Kahvenin Yolculuğu

Kahvenin Osmanlı’ya 1500’lerin başında geldiği söylenir. Türk kahvesi olarak bilinen pişirme ve sunum biçimiyle önce İstanbul’da kendine yer bulan kahve, saray tarafından o kadar benimsenir ki II. Viyana Kuşatmasına çuvallar dolusu kahveyle çıkılır. Kuşatma başarıyla sonuçlanamayınca giden çuvallar Viyana önlerinde bırakılır ve Osmanlı ordusu geri döner. 2. Viyana Kuşatması sonrası savaş alanı kolaçan eden Viyanalı askerler surların dışında, içinde ne olduğunu anlamadıkları çuvalları bulurlar. Çuvallar surların dışında dururken ilk yapılan tahminler bu çuvallarda deve dışkısı olduğu yönündedir. Tarihteki bazı olaylara uzaktan bakınca rastlantı payına hayret etmemek mümkün değil. Aslı mıdır meali midir bilinmez ama komutanlardan biri çuvalların içinde kahve çekirdeği olduğunu anlar ve çuvalların kendisine verilmesini ister. Böylece kahve Viyana’ya gelmiş olur.

Kahvenin pişirme usulü değiştirilir hatta ona süt eklenir derken 1685’e gelindiğinde bazı kaynaklara göre Ermeni bazı kaynaklara göre ise Yunan asıllı bir işletmeci ilk resmi kafeyi açar. Kafeler çoğalır ve Viyana kent kültürünün ayrılmaz bir parçası olur.  

UNESCO Logolu Kafeler

Viyana Kafeleri 2011 yılından beri UNESCO somut olmayan kültürel miras listesinde yer alıyor. Bu listede yer alan kafelerin girişlerinde ve menülerinde UNESCO logosu bulunur. Peki, bu logo ne vaat eder? Klasik müzik, mermer masalar, günlük gazeteler, şık avizeler,  geleneksel mobilyalar ve iç dekor, menüde kahvaltı seçeneğinin bulunması, kaliteli servis elemanları ve bir bardak su eşliğinde servis edilen enfes içimli kahveler.

Görenler bilir, görmeyenler de umarım bir gün Viyana kafelerinde soluklanabilme fırsatı yakalar, diyerek yazımı bitirmek istiyorum. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Bu da ilginizi çekebilir:

Kahve endüstrisinde güzel şeyler de oluyor: Telveyi geri dönüştürmek