Ana Sayfa Blog Sayfa 723

Kum torbasından evler yapmak

Nadir Khalil, İran’da dokuz çocuklu bir ailenin çocuğu olarak doğmuş insancıl bir mimar. Her şey onun kendi kendine sorduğu bir soruyla başladı; “Dünyadaki parası olmayan insanlar için nasıl edip de barınacakları evler yapabiliriz?

Cevap olarak da insanların kendi altlarındaki toprakları kullanarak inşa edebilecekleri, hem ekolojik, hem maliyetsiz ve hem de sürdürülebilir olan kum torbası sistemini bulmuş.

Eğer ki ilkel teknoloji kullanarak, ucuz, sürdürülebilir ve yerel malzemeden var edilebilen evler yapmak istersek, kum torbalarından bir kubbe yapabiliriz. Sıcak ve kuru iklimler için birebir olan bu yapı, ani sellere ve depremlere de oldukça dayanıklı, özellikle ülkemiz için mükemmel bir alternatif.

Tekniğini çok kolay bir şekilde öğrenebilirsiniz, tek ihtiyacınız olan birazcık kararlılık ve yardımsever dostlarınız. İhtiyacınız olan temel malzemeler ise toprak ve polipropilen çuvallar. İlk başta daha sonra içini çakılla veya ufak taşlarla dolduracağınız bir hendek kazıyorsunuz, bu kısım evin gideri oluyor. Çuvalları ise büyük anakonda yılanlarına benzeyene kadar toprakla doldurup, ağızlarını mühürlüyorsunuz. Çuvalları ne patlayacak kadar şişirmeniz, ne de az doldurup sönük bırakmanız önerilir. Dairesel bir şekilde torbaları döşüyorsunuz ve yukarı çıktıkça daraltıyorsunuz, isterseniz sağlamlaştırmak için kancalı tellerle birbirlerine zımbalayabilirsiniz ve en sonunda da toprak, kil ve saman ile üzerini iyice sıvamanız gerekiyor ki sağlam olsun.

Başka tekniklere ulaşabileceğiniz bazı İngilizce kaynaklar şunlardır;

 http://www.themudhome.com/earthbag-building.html
∴ http://www.naturalbuildingblog.com/earthbag-house-in-turkey-survives-6-1-earthquake/
∴ 
http://www.greenhomebuilding.com/riceland.htm
http://www.earthbagbuilding.com/projects/smalldomes.htm

Aşağıdaki fotoğraflar 2010 yılında İngiltere’deki Sussex bölgesinde yapılan bir toprak kubbeye aittir. Yapım aşaması 20 kişiyle 3 gün sürmüştür.

 

Ölü taklidi yapın kadınlar: Reklamlar başlıyor!

0

Size az biraz cinsiyetçi reklamcılıktan bahsedeceğim. Televizyonu kapatmış, yıllardır izlemeyen hatta inadından, dizilerini, bayıldığı çizgi filmleri bile bilgisayarından izleyen bir insan olduğum halde, hâlâ ağzıma takılmış, “Form yeee formda kaaal” gibi reklam replikleri veya müzikleri varsa; evet arkadaş hepimiz bu zıkkımın inanılmaz tesiri altındayız. “E madem öyle” dedim kendime “Burun kıvırıp homurdanacağına, al eline kağıdı kalemi de neymiş bu adamların kafası (Adamlar diyorum çünkü reklamlar ve reklamcılık erk kafalıdır!) bi’ incele!” değil mi yani?

Tüm medya araçları gibi reklamcılık da ufacık bir ayrım bile gözetmeksizin her türden demografiye hitap eder. Yaşlısı, genci, çoluğu çocuğu, zengini, fakiri… Ama tabii her zaman olduğu gibi en çok “kadın üzerine atar zarını. Moda, temizlik, gıda, bebek bakım ürünleri, mobilya diye sektörleri sıralarken anlarız ki reklamcılığın ekmeğini yediği ne varsa çoğu cinsiyet rolleri üstüne oynuyor.

Doğduğumuzdan beri, sonradan öğrenerek kazandığımız Cinsiyet Rolleri 101 dersinin içeriğinin büyük bir yüzdesini reklamlardan kaparız. “Nasıl anne olurum?”; “Kendimi nasıl beğendiririm?”; “Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi?”; “Ne yersem formda kalırım?” gibi abes soruların cevaplarının çoğunu ne yazık ki reklamlardan alırız.

Jim Fowles diye bir insan oturmuş reklamcılığın on beş adet temel albenisini yazmış (Bknz: Advertising’s Fifteen Basic Appeals). Bu yazısında da, reklamcılığın insanın temel isteklerine ve ihtiyaçlarına hitap ettiğini söylemiş. Bu on beş adet ihtiyaçtan üçünün doğrudan hedefi kadınlar. Üçü dedim diye yanlış anlamayın aman! Diğer on ikisinin hedef demografilerinin içinde de kadınlar var yalnız bu üçü nokta atışı olarak kadını baz alıyor.

“Peki, nedir bu ihtiyaçlar?” dersek: Seks ihtiyacı, besleme ihtiyacı ve dikkat çekme ihtiyacı

Seks satar mottosu hayatımızda çoğu kez, çoğu yerde kullandığımız kalıplaşmış bir cümledir. Yeni yeni erkeği de bir araç olarak kullanmaya başladılarsa da (Bknz: Biscolata reklamları) kadın, bu tarz reklamcılığın, tabir caizse, ana malzemesi olarak kullanılagelmiştir.

Calvin Klein

Yukarıdaki Calvin Klein reklamına baktığımızda dikkat ettiğimiz ilk şey kot ceket ya da çanta mı yoksa bu seksi ablanın parlatılmış vücudu ya da vücut dili mi, tahmin edersiniz. Afedersin sevgili okuyucum ama sen bunların içinde hiçbir zaman bu kadar seksi gözükmeyeceksin. Çünkü öyle vücudunu yağlayıp, ağzını susuzlukla (Ne susuzluğu olduğunu tahmin edersiniz!) yarı açıp yerlere yatsan da o kadar ince bir bel aslında hiç kimsede yok anacım. Olmadı Calvin Klein, yemedik.

Besleme ya da göz kulak olma ihtiyacı ise başlı başına bir olay. Küçükken eline şu meşhur yatırınca gözünü kapayan, kaldırınca açan bebeklerden verilmiştir illa ki. İşte orada başladı olay bahtsız kardeşim. Sonra annen reklamları gördü. Sana en kaliteli mamaları, bebek bezlerini, pembe pembe cicili kıyafetleri, pembe yatak örtülerini almaya başladı. Çilek odası reklamlarındaki gibi prensesli yatak odası takımı olsun istedi bitanecik çocuğunun. Sonra çocuğu anne olmanın gerekliliklerini öğrendi zira doktorculuk oyuncaklarını eline bile almazken bebeğiyle yatıp kalkar oldu.

Yukarıdaki Anadolu Hayat Emeklilik reklamı istisnasız en sevdiğim, en çok dalga geçtiğim reklam. Adamlar işi biliyor ki zekaları gerçekten takdir edilecek kadar var. Reklamı izlemeden önce size desem ki “bir emeklilik reklamı var ki cinsiyet rolleri musluktan akar gibi akıyor”, hayatta inanmazsınız. Ama bakın küçük kız babasının doktor olduğunu söyledikten sonra annesinin marifetlerini başlıyor saymaya: doktor, öğretmen, ahçı, kuaför, bekçi, mühendis, itfaiyeci… Evet annesi tüm bunlar ama annesi aynı zamanda bunların hiç birisi değil.

Annesi sabahtan akşama kadar saçı başı dağınık, bitap bir halde domestik çerçevenin dışına çıkmadan çocuğunu besliyor, büyütüyor. Fakat baba bu çerçevenin dışında, profesyonelce mesleğini icra ediyor. Kadınlar da domestik alana tıkılı kalmanın geç gelen ödülünü Anadolu Hayat Emeklilikle almış oluyor.

Diğer bir ihtiyaç ise dikkat çekmek. Bu ihtiyaçtan pay çıkaranlar genelde kozmetik ve moda sektörü oluyor. Çünkü belirli bir yaşa geldikten sonra vücutlarımızın birer proje olduğuna ve sürekli “düzeltilmesi”, “iyileştirilmesi” gerektiğine inandırılıyoruz. Artık Avon kataloglarının içinde küçük kız çocukları için bile cicili bicili pembe kutularırıyla göz alan rujlar var. Çünkü onu da ayna karşısına indirgemenin yolu doğal güzelliği kötüleyip, çirkin gösterip sözde kusursuzluğa erişimin küçük hilelerini öğretmek.

Sözün özü; reklamcılık gerçeklikten uzaktır arkadaşım. Çok zekicedir, takdir ettirir, çoğunluğu deriniyle incelemelik sanat eserleridir. Fakat, içine düşmeden sorgulamak, bilinçsiz tüketiciler olmayı reddetmek ve tüketirken de kabul etmiş bulunduğunuz ideolojileri göz ardı etmemek gerek.

Bu “Düşündüğünden Daha Güzelsin” isimli Dove reklamı gerçekten saygı duyduğum, reklamcılığın hakkıyla kullanıldığı ve mesajının gerçekten toplum yararına olduğu bir çalışmadır. Her izlediğimde gözlerim dolu dolu, tüylerim diken diken olur. Buyrun efendim, iyi seyirler!

Siyanürle altın ‘ayrıştırmaya’ karşı süren direnişin 96’ncı günü!

Fatsa Ünye Doğa Koruma Platformu, bölgede siyanürle altın ayrıştırmasını protesto etmek için direnişin 96. gününde, 25 Ocak’ta, yürüyüş düzenledi. Protesto sırasında vatandaşlarla jandarma arasında kargaşa çıktı.

Ordu’da düzenlenen yürüyüşe; İstanbul, Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Samsun ve Sinop illerinden çevreciler de katıldı. Mustafa Kemal Paşa Mahallesi’nden başlayan yürüyüş, Cumhuriyet Meydanı’na kadar devam etti ve ardından basın açıklaması yapıldı. Açıklama ardından, grup, altının çıkarılmak istendiği Yukarıtepe Mahallesi’ndeki şantiyeye girmek istedi.

Yolu kapatan jandarma ekipleri ile çevreciler arasında kargaşa çıktı. Bu sırada, güvenlik güçlerinden birinin ayağı yaralandı. Ordu Valisi İrfan Balkanlıoğlu‘nun izni alınarak yol açıldı ve yürüyerek gelen grup, altın madeni sahasının önünde basın açıklaması yaptı.

Özge Yağcı, Fatsa Ünye Doğa Koruma Platformu adına basın açıklamasını okudu:

“Köylerimizde bir hayalet dolaşıyor. Hepimizin bildiği gibi topraklarımız işgal altında. Bugün şirketin elleri değiştirilen yasa ile güçlenmiştir. Karadeniz Bölgesi’nde doğa talanlarının artmasının en büyük nedenlerinden biri de budur. Siyanürle altın arama (ayrıştırma) üretimi Avrupa’da yasaklanmıştır. Toprağımızı, ekmeğimizi elimizden alıyorlar. En temel geçim kaynaklarımız yok oluyor. Fındığımız siyanürden dolayı büyük zarar görüyor. Fatsa-Ünye Doğa Koruma Platformu olarak bizler bu sürecin hukuki olarak takipçisi olacağız.”

Basın açıklamasının ardından, direniş çadırını ziyaret eden çevreciler olaysız şekilde dağıldı.

Kaynak: Samsun Kent Haber

SİT alanlarını ranta açmanın adı ‘hassas alan’

AKP Hükümeti’nin SİT alanlarına yapmayı planladığı projeler art arda yürütmeyi durdurma kararı alırken, hükümet yeni bir değişiklikle SİT alanlarını ‘hassas alan’ ilan etmeye hazırlanıyor.

Geçtiğimiz günlerde Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürü Osman İyimaya‘nın Muğla’da yaptığı açıklamaya göre SİT alanları kavramı; yeni bir düzenlemeyle ‘hassas alan’ olarak nitelenecek. Yapılacak düzenlemeye göre SİT alanları yeniden tespit edilerek 1., 2. ve 3. SİT alanı derecelendirmesi kullanılmadan ‘hassas alan’ statüsü alacak.

“Raporlar bir yerin doğal SİT alanından çıkması gerektiğini söylüyorsa biz o alanları çıkartacağız”

SİT alanlarının bugüne kadar harita üzerinden belirlendiğini, bu projede ise arazi çalışması yapılacağını belirten İyimaya açıklamasına şöyle devam etti: “İmar planı olmayınca kaçak ve kontrolsüz yapılaşma çoğaldı. Bu düzenlemeyi siyasi iradenin imzasıyla yaptık. Raporlar bir yerin doğal SİT alanından çıkması gerektiğini söylüyorsa biz o alanları çıkartacağız.

“Bu kararların bakanlık aracılığıyla alınması tam bir faciadır”

İyimaya açıklamasında, SİT alanlarının bilimsel temele dayanması gerektiğini belirtirken, Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı Baran Bozoğlu SİT alanlarıyla ilgili verilecek hiçbir raporun bilimsel olmayacağını vurguladı.

“Hassas alan” düzenlemesiyle ilgili düşüncelerini belirten Bozoğlu şöyle konuştu: “Raporları hazırlamak için kurulan komisyon tamamen bürokratlardan oluşuyor. Önce bölge kurulu karar alıyor, sonra merkez komisyon onaylıyor. Komisyonları Çevre ve Şehircilik Bakanlığı müsteşarı veya yardımcısı yönetiyor. Kurullar 15 üyeden oluşuyor. Halka ait kıyıları özel şirketlere devreden, doğal SİT alanlarında hidroelektrik santralı projelerine açmak için ilke kararı alan bakanlık, SİT alanları komisyon aracılığıyla değiştirmek istiyor. Bu kararların bakanlık aracılığıyla alınması tam bir faciadır.

İyimaya’nın “Siyasi iradenin imzasıyla bu kararı aldık” sözünün bir itiraf olduğunu vurgulayan Bozoğlu, komisyonda alınacak bilimsel kararların tartışılması gerektiğini belirtti.

Konu ile ilgili yapılan açıklamalar farklı açılardan yorumlanırken düzenlemeye genel hatlarıyla baktığımızda; SİT alanı kavramının literatürden kalkması ile bu alanlarda inşa edilen kaçak yapıların yasal hale geleceği görülüyor. Düzenlemenin ise bu yılın sonuna kadar veya 2016 yılı içinde kesinleşeceği öngörülüyor.

Kaynak: Cumhuriyet
Başlık Görseli: Ceyda Taşdelen/Blogspot

Güllüce: “Endüstri devrimi yapan ülkeler çevreyi kirletiyor”

4. Atık Yönetimi Sempozyumu’nun açılışında konuşan Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce, çevreyi ve doğayı endüstri devrimini gerçekleştiren ülkelerin kirlettiğini, ancak Türkiye’nin ‘hiçbir şekilde doğaya zarar vermeden’ geliştiğini söyleyerek bir şok dalgası daha yarattı.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Türkiye Çevre Koruma Vakfı tarafından bu yıl dördüncüsü düzenlenen Atık Yönetimi Sempozyumu Antalya’da başladı. Program dört gün sürecek.

İdris Güllüce, konuşmasında Türkiye’nin yetişmiş insan sayısı bakımından iyi bir noktada olduğunu belirtti. AB ve diğer ülkelerden ‘hiçbir eksik olmadığını’ da vurgulayan Güllüce, “Türkiye ‘çok şükür’ iyi bir noktaya gelmiştir. Çok kaliteli çok güzel bilim adamları ve mühendislerimiz vardır. Bununla gurur duyuyoruz. Çevre bilgisinin bu toplumun damarlarında olduğunu biliyorum. Bu bizim yerli malımızdır. Bilim haline getirilmemiş denilirse katılırım. Bütün varlıkları korumak gibi bir vicdana sahibiz. Çocukluğumuzda bize tüm varlıkları korumanın öğretildiği yüce bir milletin çocuklarıyız” dedi. Güllüce konuşmasında geçtiğimiz yıl yaşanan çevre felaketlerine de değinmedi.

“Çevreyi endüstri devrimi yaparken kirlettiler”

Türkiye’nin endüstrileşmesini dünyayı kirletmeden ‘alnının teriyle’ gerçekleştiren bir ülke olduğu şaşılacak şekilde vurgulayan Güllüce, bugün gelişmiş düzeydeki İngiltere ve Fransa’nın gelişme sürecinde doğayı ve nehirleri kirlettiğini kaydetti. Türk çevrecilerin göğsünü gererek çevreye zarar vermeden geliştiklerini söyleyebileceklerine de değinen, fakat söylemeyen, Bakan Güllüce şöyle konuştu: 
“Endüstrileşmeyi dünyayı kirletmeden ve dünyaya zarar vermeden kendi alnının teriyle kalkınan bir ülkeyiz. Endüstri devrimini gerçekleştiren ülkeler, araştırıldığında dünyayı ne kadar kirlettiklerini göreceksiniz. 200 yıla yakındır İngiltere ve Fransa’nın doğayı ve nehirleri perişan ettiklerini gelişmemiş toplumları mahvettiklerini iyi bilmemiz lazım. Türkiye bu gelişimi kimseye zarar vermeden kimseyi sömürmeden kalkınmıştır. Metro yapıyorsak burada çalışan garson kardeşimizin, Hatice ablamızın vergileri ile yapıyoruz. Avrupa’daki gelişmeye bakınca onlarda böyle değil. Halka zulmederek kalkınmadık. Bu konuda biz, dik dururuz. 9 bin Cezayirli’nin öldüğü Fransız metrosu öyle değil. Cezayirliler iyi çalışmıyor, özgürlük istiyorlar diye Fransızlar Cezayirlileri katletmiş, soykırım yapmışlardır. Bizim çevreci kardeşlerimiz Avrupalıların karşısına geçtikleri zaman göğüslerini dik tutarak çevreye zarar vermeden geliştiğimizi, insanları dövüp öldürerek zenginleşmediğimizi söyleyebilirler.”

2014 çevre yılı oldu açıklamasıyla gündeme oturan Güllüce, bu kez de Türkiye’nin 2023 yılında çevre konusunda daha iyi yerlerde olunacağını öngördü. Güllüce, bakanlıklarının zor olduğunu hem yüksek teknolojiyi yakalamak hem de çevreyi korumak arasındaki ince çizgiyi yakalamak zorunda olduklarını belirterek şöyle konuştu:
“Çevre açısından 2023 yılında şu anda olduğumuzdan çok daha iyi yerlerde olacağız. Sorunların çözülmesi için milyarlar lazım. Biz alnımızın teriyle kazandığımız için diğer ülkeler kadar kısa sürede bazı sorunları çözemiyoruz. Bilgi ya da mühendis eksikliğinden değil. Bizim bakanlığımız zor bir bakanlık. Hem yüksek teknolojiyi yakalamak lazım hem de çevreyi korumamız lazım. Kaç kamyon tarım ürünü satıp bir telefon alıyorsunuz. Bizim sanayicinin önünü açmamız gelişmemiz lazım. Hem de tabiatı koruyacaksınız. O ince bir ayar isteyen bir konudur. Cesaret ile Don Kişot arasında ince bir çizgi vardır onu yakalamanız lazımdır”

Antalya Valisi Muammer Türker de konuşmasında, çevre ile ilgili sempozyumun tarım ve turizmin başkenti Antalya’da ele alınmasından dolayı memnun olduklarını söyledi. Antalya’nın önemli bir değer olduğunu belirten Vali Türker, Antalya’da üretilen kaynakların Türkiye’ye hitap ettiğini söyledi. Çevrenin çok önemli olduğunu belirten Türker şöyle konuştu: “Herhangi bir çevresel sorunun turizm ve tarıma zararları çok büyük olacaktır. Bir adım dışarı atıldığında karşınıza bir takım çevresel sorunlar çıkıyorsa 5 yıldızlı otellerin pek bir kıymeti kalmıyor.”

Açılış konuşmasının ardından Bakan Güllüce ve Vali Türker Tarafından katılımcılara plaket yerine Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun uygulamaya koyduğu teşekkür belgesi verildi.

Kısırkaya Toplama Kampına karşı eylem çağrısı!

10 Ocak 2014’te Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu Sarıyer Kısırkaya’da 20 bin köpek kapasitelik dev bir hayvan “bakımevi” yapıldığını açıklamıştı.

Geçtiğimiz aylarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından inşası sürdürülen hayvan toplama alanının yürütmesinin durdurulması için Hayvan Haklarını Koruma ve Geliştirme Derneği tarafından Bölge İdare Mahkemesi’nde dava açılmış ve Engelli Hayvanları Koruma ve Hayvan Hakları Derneği, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Kadir Topbaş’ı mevzuata aykırı olduğu gerekçesi ile Kamu Görevlileri Etik Kurulu’na şikâyet etmişti.

Tüm hayvan hakları savunucuları bu organizasyona itiraz etmekte. Kendi yaşam alanlarını işgal etmekle yetinmeyip bir de yaşam alanlarımızı(!) sterilize etmek adına onları zorunlu göçe tabi tutarak hak ve özgürlüklerine gasp edilecek.

Sokak hayvanlarının deney amaçlı kullanımının önünü açan bu Kısırkaya Toplama Kampı içinde yakma odaları olan ve hayvanların hareket dahi edemeyecekleri kadar dar, penceresiz, ışıksız beton kutulara konulacakları bir proje.

Onların küçücük barınaklarda bile refahının sağlanmadığını göz önünde bulundurduğumuzda burada bu kadar çok hayvanın bir arada olmasıyla oluşacak hastalık, bakımsızlık ve açlık sorunları sonucu ortaya çıkacak vahşeti görebiliyoruz.

Kısırkaya Afişi

Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nin eylem çağrısı: “31 Ocak Cumartesi Kısırkaya’ya!”

Tüm yaşam savunucularını Sarıyer Kısırkaya’da inşası tamamlanmak üzere olan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) sürdürdüğü dev hayvan tecrit merkezi için harekete geçmeye çağırıyoruz.

Bizler yaşam alanları, hak ve özgürlükleri gasp edilen/kısıtlanan/zorunlu göçe tabi tutulan hayvanlardan, yaşamdan, doğadan yana saf tutanlar olarak, daha şimdiden nasıl sonuçlanacağını bildiğimiz ve Kısırkaya ile Kuzey Ormanları bölgesini ranta açacak olan İBB’nin bu dev hayvan toplama ve tecrit kampına karşı çıkıyoruz. 100 sene önce İstanbul’da yaşanan ve tüm sokak köpeklerinin toplatılıp açlıktan katledildiği yeni ancak ‘modern’ bir Hayırsızada vakası yaşamak istemiyoruz!

Sokak hayvanlarının sonunu getirecek olan Kısırkaya toplama kampı, içinde yakma odaları olan, hayvanların içinde dönemeyecekleri kadar dar, penceresiz, ışıksız beton kutulara konulacakları bir hapishane. Konumu itibari ile bilumum rant, talan ve işgal projesi ile bölgedeki yaban hayatı ve ekosistemi için de son derece tehlikeli sonuçlar doğurarak Marmara’nın tüm canlılarını etkileyecek, Kısırkaya’yı yaşanmayacak hale getirecek olan bu dev toplama kampı için hak ve özgürlüklere duyarlı tüm bireyleri/oluşumları 31 OCAK 2015 CUMARTESİ günü saat 12:00’de İBB’nin Kısırkaya toplama kampı önüne çağırıyoruz. Lütfen harekete geçin ve hayvanların, doğanın sesi olun.

Çok yakın bir zamanda açılışı yapılması planlanan, İstanbul’un tüm dengelerini değiştirecek, bizlerle yüzyıllardır sokakları paylaşan sokak hayvanlarına tecrit ve soykırım uygulayacak olan, mevzuata da aykırı bir şekilde inşaatı devam ettirilen bu soykırım merkezini protesto etmeye ve çok kısa bir süre içerisinde bölgenin ranta açılmak istenmesine karşı hep birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.

YER: ‘Kısırkaya toplama kampı’, Kısırkaya Sahipsiz Hayvan Geçici Bakımevi ve Bahçeli Yaşam Alanı önü, Sarıyer
TARİH: 31.01.2014, Cumartesi saat 12:00
*Hacıosman-Yenikapı metro hattı üzerinden, Hacıosman son metro durağından kalkan 152 hat kodlu otobüsler Kısırkaya köy meydanına kadar ulaşım sağlamaktadır.

-KUZEY ORMANLARI SAVUNMASI kuzeyormanlari.org
-SARIYER KENT DAYANIŞMASI facebook.com/SariyerDayanismasi
-YERYÜZÜNE ÖZGÜRLÜK DERNEĞİ yeryuzuneozgurluk.org

EYLEMİ DESTEKLEYENLER: (Her türlü destek, katılım ve önerileriniz için: [email protected])
– Adalar Savunması
– Dört Ayaklı Şehir
– Engelli Hayvanları Koruma ve Hayvan Hakları Derneği
– Hayvan Haklarını Koruma ve Geliştirme Derneği (HAGİD)
– Hayvan Hakları İzleme Merkezi (HAKİM)
– Hayvanlara Adalet Platformu (HAD)
– Heybeliada Forumu
– Kadıköy Kent Konseyi Hayvan Hakları Komisyonu
– Kızıl Dayanışma
– Sarıyer Kent Konseyi Hayvan Hakları Komisyonu

Facebook Etkinlik Sayfası

100 bin ağaç termik santral nedeniyle yok olacak

Biga Yarımadası’nda yapılması planlanan üç termik santral, yaklaşık 100 bin ağacı yok edecek.

Çanakkale, Biga Yarımadası’nda 11 termik santral arasındaki Lapseki’deki Kirazlıdere Termik Santralı ve kül depolama alanına ilişkin nihai Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu hazırlanarak askıya çıktı. Çanakkale Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nde askıda kalan raporun itiraz süresi bugün doluyor. Projenin yer aldığı ormanda 56 bin ağaç bulunuyor.  Karabiga’da yapılacak iki adet Karaburun Termik Santralı için de 21 Ocak günü ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi olumlu’ kararı verildi. Pojenin yer aldığı ormanda 48 bin ağaç mevcut.

Kirazlıdere Termik Santralı ile Kirazlıdere Endüstriyel Atık (Kül) Depolama Alanı ve İskele Projesi için hazırlanan ÇED raporu, halkın yaptığı tüm itirazlara karşın yeterli bulundu. Kirazlıdere Termik Santralı Entegre Projesi-1’de ana yakıt olarak kullanılacak ithal kömürün santral tesislerine transferi için santral aşamasında iskele projesi geliştirildi ve ÇED Raporu’nda değerlendirildi. Kirazlıdere Termik Santralı Entegre Projesi-2’de de kömür nakliyesinde bu iskeleden faydalanılacak. Proje alanı Lapseki ilçesinin 26 km doğusunda orman arazisi üzerinde yer alıyor. Tesis, çok sayıda termik santral yapılması planlanan Karabiga’ya da 25 km uzaklıkta. Aynı zamanda proje, Kirazlı Tatil Köyü, Ayırtdere Köyü, Bekirli Köyü, Güreci Köyü, Şevketiye Köyü ve Kemer yerleşim yerlerine çok yakın mesafede bulunuyor.

Kaynak: Cumhuriyet / Özlem Güvemli
Fotoğraf: Burak Gezen / DHA

Yedi akbaba zehirlenmiş halde bulundu

Iğdır’da bulunan Aras Nehri Kuş Cenneti’nde daha önce, 258 kuş türü kayıt altına alınmıştı. Bölgede son bir haftada zehirlenmiş bulunan yedi akbabanın üçü olay yerinde, ikisi ise yolda öldü. Diğer iki akbaba, KuzeyDoğa Derneği yetkilileri tarafından kurtarıldı.

KuzeyDoğa Derneği Başkanı Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu, akbabaların zehirlendiği haberininin Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürlüğü’ne ve Kafkas/Kuzey Doğa Rehabilitasyon Merkezi’ne bölge halkı tarafından bildirildiğini söyledi. Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu şöyle dedi: “Tahminimiz bölgede köpek ya da tilkilerin zehirlendiği, bu leşleri de akbabaların yediği. Çok etkili bir zehir, bölge halkının durumu hemen bize bildirmesi sayesinde ikisi kurtarılabildi. KuzeyDoğa ekibi yine Kars’dan Iğdır’a gidiyor. Eğer bu ölümler devam ederse, yavaş üreyen ve zehirlenmeye son derece hassas olan akbabalar bölgeden yok olabilir. Bu daha önce Hindistan ve Afrika’da oldu.”

Akbabaların zehirlendiği haberini alır almaz KuzeyDoğa Derneği Birim Koordinatörü Emrah Çoban ve Yaban Hayatı Rehabilitator veteriner hekim Ayşegül Çoban bölgeye gitti.

İlk tahminlere göre bölgede bir şey zehirlemek amacıyla kullanılan etlerden kalanın çöplüğe bırakıldığı ve akbabaların da zehirli etleri yediği yönünde olduğunu anlatan Çoban, “Birinin içinden 1.5 kilo ciğer çıkardık. Belki tahmin ettiğimiz gibi bir şey çıkmayabilir. Laboratuvar da incelemeler devam ediyor ve kesin sonuçlar incelemelerin tamamlanmasıyla belli olacak. Ancak standart bir fare zehir kullanılmamış, hayvanın içinde kanama meydana getirirdi. Böyle bir şeye rastlamadık” dedi.

[iframe width=”700″ height=”400″ src=”//player.vimeo.com/video/116981834″]

Kaynak: DHA / Mehmet Çınar

Doğal bir başkaldırı: Alakır’ın Sesi

Bu hafta uzun süre önce aklımda yer etmiş bir konudan bahsedeceğim.

2.5 yaşındaki kızını da yanına alıp evini topraktan yapan, başka bir yaşam tarzının mümkün olduğunu kanıtlamayı başarmış bir kadın ile tanıştıracağım sizi.

Onlar günümüzün bencil ve umursamaz yaşam tarzına atılmış sert bir tokat gibiler. Kendi tabiri ile ‘betonlar arasında ve kendine yabancılaşarak yaşamaktansa’ doğanın kucağında yaşamayı tercih etmiş Elif. Kızı Cana Işık’ın doğumu ile birlikte Beydağı’ndaki evlerini yapmaya başlamış. Adını da ‘Toprak’ koymuş.

Evini yaparken herhangi bir “teknik” bilginin pek de olmadığından bahsediyor Elif. Kendiliğinden, doğallıkla yapmış evini. Kışın ısınsın, yazın serin olsun mantığı ile konumunu belirlemiş. Çevrede bulduğu malzemeleri kullanarak sıvasını halletmiş ve sıvayı tutacak çalılardan yararlanmış. Etraftaki büyüklü küçüklü taşları kullanmış. Ama dikkat edin, ev sadece bir toprak yığınından ibaret değil, etrafta atılmış olarak bulduğu kapı ve pencereleri de evine bir güzel yerleştirmiş. Çatısını da çalılar, çöp diye atılmış bez, branda vb malzemelerden yapmış. Bütün bunların hepsini hiç para kullanmadan yapmış.

Kızıyla aralarında üzerine konuşulmadan bir iş bölümü oluşmuş. Cana Işık kayıp eşyaları buluyor, su getiriyor ve hatta aletleri kullanabiliyormuş küçük yaşına rağmen. Her seferinde biraz daha tecrübe kazanmışlar tabi, hiç kaza geçirmemişler. Her seferinde doğaya karşı daha duyarlı ve nazik olmayı, daha düşünceli adım atmayı öğrenmişler birlikte.

alakır

“Kadın başına küçücük çocukla ne işi var?!” gibi şaşkın tepkilerinizi duyar gibiyim, “Hem de üniversite mezunu, donanımlı bir kadın, ne yapıyor yahu?”. Tam da bu yüzden onlardan bahsetmek istedim. İşte tam da bu yüzden seçtiği yaşam şeklinin erdemini anlayın istedim. Öyle ki, onun hakkında okurken hissettiğim duyguların tarifi zor. Böylesi erdemli bir hareketi yapmaktan korkmak mı, yoksa kıskanmak mı, hatta özenmek mi, hepsi birden mi?

Bu ev başlı başına birçok şeyi anlatmaya çalışıyor bize. Biz dediğim aslında betonarme yaşamlarında sıkışmış, her şeyin farkında olan ama rutinini bozup da yeryüzü için yararlı bir şeyler yaptığını zanneden kişileriz. Alışkanlıklarımızdan kopmaktan ölesiye korkan kişileriz. Bize öğretilen yaşam şeklinin en mükemmel olduğu fikrine yapışmış kişileriz. Bu ev bize mümkün değilmiş gibi gözükenin mümkün olduğunu gösteriyor. Doğanın bir parçası olarak yaşamış insanın köklerine dönüşünü anlatıyor. Toplumsal normların da kırılgan olduğunu ve her zaman mutluluk getirmediğini anlatıyor. Tek başına çocuklu bir kadın olarak yaptıkları ile şehir hayatının dayattığı cinsiyet kimliklerinin ne kadar absürt ve sahte olduğunu gösteriyor.

Temiz su, doğal besin, dayatmasız özgür bir yaşam biçimi… Bütün bunlara sahipmişiz hissi yaratılan bir sistemin çarpıklığını anlatıyor bu evin varlığı. Bu ev, en temel yaşama haklarına sahip olduğumuzu sandığımız ama aslında ağzına meme verilen bir bebek gibi kandırıldığımız bir dünyanın karşısına ayna tutuyor.

Aynaya bakmaya cesaretimiz var mı?

Alakır’ın Sesi

Ebola, şempanze ve gorilleri de tehdit ediyor

Ebola’nın medya tarafından çok üzerinde durulmayan bir faturası da goril ve şempanzelere kesildi. Goril ve şempanze popülasyonlarının üçte biri Ebola virüsü yüzünden yok oldu.

Ebola virüsü maymunlar için, insanlar için olduğundan çok daha ölümcüldür. Gorillerde yüzde 95, şempanzelerde ise yüzde 77 oranında ölümle sonuçlanır. Güncel varsayımlara göre 1990’dan beri dünyadaki şempanze ve gorillerin üçte biri Ebola’dan dolayı öldü.

İnsanlarda olduğu gibi maymunlarda da Ebola salgın halinde yayılmakta. 1995’de Gabon’un Minkebe parkında ortaya çıkan bir salgın bölgedeki gorillerin yüzde 90’ından fazlasını öldürdü. 2002-2003 yıllarında da Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde ortaya çıkan salgın sonucunda aşağı yukarı 5 bin goril öldü. Takip edilmesi oldukça zor olan bu hayvanlar hakkında kesin rakamlar vermek zor olsa da Dünya Doğayı Koruma Vakfı‘nın (WWF) varsayımları doğada hayatta kalan goril sayısının 100 bin civarı olduğu yönünde.

Elbette ki Afrika’nın maymunlarındaki azalış sadece Ebola’ya bağlı olmamakta. Yasadışı olarak ticaretlerinin yapılması, yenilmek üzere avlanılmaları, savaş ve ormansızlaştırma da hayvanların azalmasına sebep olmakta. Dünya’nın geriye kalan maymunları da küçük ormanlık alanlara toplanmakta ve orada hayatlarını devam ettirmekte; fakat bu onların yiyecek bulmalarını, üremelerini ve avcılardan saklanmalarını zorlaştıran bir durum. Ebola ve diğer bulaşıcı hastalıkların artmasında küresel ısınma ve ormansızlaştırma büyük rol oynamakta.

Primatolojist Peter Walsh’in 2003’te büyük primatların (maymun) azalışıyla ilgili yazdığı makalede, Ebola kontrolü, korunan alanların idaresi ve yasalar konusunda ciddi davranılmadığı takdirde bu hayvanların soylarının tükenmekle burun buruna kalacağını tahmin etmişti, malesef bu konuda haklı da çıktı. 2008’den beri IUCN (Dünya Korunma Birliği), Doğu Gorillerinin (Gorilla beringei) neslini ‘tehlikede’ kategorisine, Batı Gorillerini (Gorilla gorilla) ‘çok tehlikede’ kategorisine koymuştur. Eğer ki hızlı hareket edilmezse, bir kaç on yıl içerisinde bu hayvanların nesli tamamen tükenme tehlikesi altındadır.

Goril
Ebola virüsü maymunlar için, insanlar için olduğundan çok daha ölümcüldür. Gorillerde yüzde 95, şempanzelerde ise yüzde 77 oranında ölümle sonuçlanır.

Gorillerle ilgili 10 ilginç bilgi içeren Evrim Ağacı derlemesi için tıklayınız.

Katledilen gorillerle ilgili bir National Geographic belgeseli;

[iframe width=”700″ height=”400″ src=”//www.dailymotion.com/embed/video/xqk342″]

Kaynak: IFL Science
Başlık Görseli: National Geographic