Ana Sayfa Blog Sayfa 724

Şamanın İzinde: Şamanizm ve Kadın

Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümünde Şamanlık üzerine doktora tezi hazırlayan Timur Davletov ile Gaia Dergi’den Burak Avşar ve Sasun Bazaryan Şamanlık ve Kam kültürü üzerine röportaj gerçekleştirdiler.

Röportaj dizisinin üçüncü bölümüdür. İlk röportaj, ‘Şamanın İzinde: Şamanizm nedir?’i okumak için tıklayınız. İkinci röportaj, ‘Şamanın izinde: Şamanizm ve Doğa‘yı okumak için tıklaynız.

Sasun Bazarian: Şamanizm’in veya Şaman toplumlarının kadına bakış açısı nasıl? Bildiğimiz kadarıyla zaten insan toplumu 2000 yıldır, batı kültürü özellikle bir alçak görmeyle ve narinleştirmeyle özdeşleştiriyorlar. Şamanizm’in buna bakış açısı nedir peki? 

Timur B. Davletov: Bizim memleketimiz olan Hakas topraklarında 1970’lerde Sovyet dönemi arkeologları tarafından paleolitik döneme ait 35 bin yıllık bir yerleşim yeri keşfedilmiş. Orada geleneksel göçebelerin kullandıkları çadırların prototipleri varmış; ama toprağın içinde. Ortada hem pencere olarak hem de kapı olarak kullanılan bir delik var, yandan pencere yok. Günümüzde de Türk çadırlarında hâlâ pencere yok , sadece kapı var ve üstteki o delik korunmuş. Ama eskiden o delikten giriyorlar, o delikten çıkıyorlarmış. Hatta eski Türk mitolojisinde kahramalar uykuya yatarken oradan yıldızları sayıyorlarmış. O çadır aynı zamanda mikrokosmoz modelidir. O mikrokosmoz modelinin içinde tam o deliğin altında ocak var, ateş var; ateş o modelin güneşidir ve çadırlar yuvarlığımsı olur, üçgen, dörtgen değil ve kapılar hep doğuya bakar. Kapıların doğuya bakması güneş kültürüyle ilgili, güneşe önem veriyorsunuz, güneşin ilk ışınları yakalayabilmek için kapılarınız hep doğuya bakıyor. Eski Türk yazıtlarında ileri manasına gelen ‘ilgerü’ kelimesi var. Doğu yönü ileri demekmiş ve batı ise geri. Durduğunuz zaman, yani yüzünüzü doğuya, ileri verdiğiniz zaman, sırtınızı batıya verdiğiniz zaman çadırın içinde önünüzde ocak var, ocağın öbür tarafında kapı var, sol taraf kuzey oluyor kadın tarafı, sağ taraf erkek tarafı oluyor. İkisinin arasında herhangi bir perde ya da duvar yok, yani ayrımcılık yok. İkisi iç içe. Ve çadırın, mikrokosmozun içinde onları bir araya getiren ocaktır, güneştir. İki yarım dünyanın tam ortasındadır ve hiçbir şekilde onların arasında ayrımcılık yoktur. Onlar bir arada olduğu zaman bir anlam ifade ediyorlar. Şamanlık’ın Türk dilleri üzerinde şöyle bir etkisi olmuştur bana göre: Biliyorsunuz Türk dillerinde cinsiyet ayrımcılığı yok. Cinsiyet ayrımcılığının olamaması batılı araştırmacılar için, ya da başka araştırmacılar için geri kalmışlık ya da gelişememişlik olarak algılanabilir; ama çağdaş şekilde yorumladığımız zaman cinsiyete dayalı bir öncelik ya da cinsiyete dayalı bir ayrımcılık yok.

Burak Avşar: Latin dillerinde var ama bu; feminen, maskülen olarak var.

T. D.: Tabii, üç tane var; bir de orta cinsiyet var. Mesela tanrı dediğin zaman ya da tengri dediğin zaman orada herhangi bir cinsiyet önceliği yok; kadın veya erkek gibi. Dilbilimsel olarak da cinsiyet önceliği yok. Mesela İngilizce’de “insan” derken erkeği kullanmak zorundasın “man” demeniz lazım, “human” da oradan geliyor zaten. “Kadın” için “woman” diyorsunuz. “Kişi” yüzde 100 Türkçe’dir ve orada hiçbir cinsiyet önceliği yoktur, cinsiyet ayrımcılığı yoktur. Ne kadın merkezli, ne erkek merkezli; ama her ikisini de kucaklayan bir kavramdır.

Şaman Kadın (Kaynak: www.old-pictures.net)
Şaman Kadın (Kaynak: www.old-pictures.net)

B.A.: Biz de şöyle bir okumuştuk galiba; hanım kelimesi etimolojik olarak zaten Orta Asya Türkçesi’nden geliyor. Yani Han’ın kendi eşine Hanım demesinden geliyor etimolojik olarak. [Sasun] Cengiz Han’ın ben okumuştum böyle bir şeyini, bilmiyorum ne kadar doğru ama. “Ben hanlar hanı Cengiz Han, bu da benim Han’ım” diyerek aslında kendi eşini tanıtıyor.

T. D.: Zaten eski Türk döneminde eğer kaan varsa hatun da vardır. Onlar ikisi bir arada geçerli. Ve Şamanlık’ta cinsiyet ayrımcılığı yoktur; Kam ya da Şaman herkes olabilir; kadın da olabilir erkek de olabilir. Bu Şamanlık’ın çok önemli bir özelliğidir. Hiçbir şekilde “İşte şu gerekçeyle, bu gerekçeyle, şu sakıncıyla, bu bilmem ne kaygıyla, şunlar olamaz, bunlar olamaz” diye bir şey yok. Orada herhangi bir öncelik veya ayrımcılık yok ama biz biliyoruz ki mesela tek tanrılı dinlerde kadınların din görevlisi olması zor. Olmamaları için binbir çeşit gerekçe gösteriliyor.

B. A.: Semavi dinlerde yok zaten.

S. B.: Ama benim bildiğim kadarıyla Antik Yunan’dan geliyor, Zeus’un Atena’yı kafasından doğurması efsanesi işte. Kadının doğurganlık özelliğinin erkekte olmaması erkek için gocunacak bir şey; çünkü var etmek, tanrısal bir özellik ve erkek bunu elde edemediği için ilk tanrısı bunu elde ediyor ve kadına dair ayrımcılık da zaten literatüre ilk Antik Yunan’da giriyor.

T. D.: Şamanlık’ta pozitif ayrımcılık var, ilk Kam kadındır ya da bazı efsanelerde ilk Kam’ı doğuran kişi kadındır. Dolayısyla ona öyle bir ayrıcalık atfedilmiş ama araştırmacılar Şamanlar’ının bütün donanımlarının; kıyafet olsun, kullandıkları aletler olsun, analizini yaptığı zaman, kadınlara ait olduklarını söyleyebiliyorlar. Ve Şamanlık çok tanrılıdır, tek tanrılı değil. Tanrıların içinde kadın tanrılar var, erkek tanrılar var. Zaten dilbilimsel olarak da sizde böyle bir ayrımcılık yok. Yani siz “Umay” dediğiniz zaman dilbilimsel olarak hiçbir ayrımcılık yok orada ya da “tanrı” dediğiniz zaman hiçbir ayrımcılık yok orada. Hint-Avrupa dillerinde siz “tanrı” dediğiniz zaman zaten hangi cinsiyetten olduğu belli dilbilimsel olarak, üç cinsiyetten biri olmak zorunda. Tek tanrılı dinlerde kadınlar buna karşı çıkıyor mu, çıkıyor. Mesela Anglikan Klisesi’nde kadınlar “Biz de din görevlisi olmak isitiyoruz. Bizim eksiğimiz ne? Hani eşitlik vardı?” diyerek mahkemeye başvurup 1992’de papazlık hakkını kazanıyorlar ama katolik dünyasında kadınlar papaz olamıyorlar mesela, müslüman dünyasında zaten bu gündeme hiç gelmiyor; ama katolik dünyasında böyle bir girişim yapıyorlar, başaramıyorlar. Budizm de aynı şekilde. Budizm’de hiçbir zaman dalaylama kadın olamaz ki, budizm daha hoş görülü gibi; ama onda da misyonerlik var, tek tanrılı dinlerle benzerliği de budur, insanları doğru yola çağırması. Dalaylama budizmde hiçbir zaman kadın olmamıştır.

S. B., B. A.: Çok teşekkür ederiz.
T. D.: Ben teşekkür ederim.

Serüvencinin kamp rehberi

Hiç sevemedik modern medeniyetlerin asfalt dökülü yollarını, ekolojiden eden rezidanslarını. Ayağımız çimleri aradı hep, gözümüz ufukta devasa dağları. Yerleşik hayatla dertleri olanlarımız var göçebelik nöronlarında, sırt çantaları daima hayal baloncuklarında. Hafta sonu kaçamağından tutun, çocukluk izci gezilerimize, yaz tatillerimizden hayat biçimlerimize kadar kamp yaptık, yapıyoruz ve yapacağız.

Uzun süreli, kısa süreli… Bir kamp için yıldızlar kadar yol gösterici olamasa da küçük ateş böcekleri dolu bir harita niteliğindeki ‘Serüvenciliğinizin Kamp Rehberi’  bu yazıda. Yıldızlar deneyimlerimizde.

Herkesin pusulası yürüdüğü yolmuş ya hani bizdeki ipuçları kesesi.

Kamptan Önce: Kamp Çantası

Yok yok dedirten fakat anatomimizi zorlamayacak ağırlığa sahip olması gereken kamp çantamız, gezeceğimiz her coğrafyada şartlar nasıl olursa olsun en iyi arkadaşımız olacağından fazlaca önemli. En elzemden yine en elzeme doğru sıralayacak olur isek;

∴ Mat

∴ Çadır

∴ Uyku Tulumu

∴ El Feneri + Piller

∴ İlk Yardım Çantası (içinde tentürdiyot, oksijenli su, çengelli iğne, pansuman bezleri, bandajlar, yara bandı, makas ve ağrı kesici gibi temel ilk yardım malzemelerinin olduğu)

∴ Çakmak/Kibrit + Çakmak Gazı

∴ Çelik Termos

∴ Harita

∴ Fotoğraf Makinesi + Tripod

∴ Seyahat Havlusu, Sabun, Tırnak Makası

∴ Kamp Ocağı

∴ Düdük

∴ Dikiş Seti, Büyük Boy Çöp Torbası

∴ Gerekli giyecek (3 Tişört, Polar Uzun Kollu Sweat, Mont, Yağmurluk, Çorap)

∴ Sandalet + Kapalı Ayakkabı (Hava koşullarına göre bot vb.)

∴ Çakı, Kolanyalı Mendil, Sivrisinek Losyonu, Güneş Kremi

Çantamızda mutlaka olması gerekenlerdir yollara düşmeden.

Arkamızda bırakılacaklar:

 

Parfüm & Deodorant: Parfüm ve deodorantlar, hem bize hem de doğaya ciddi zararlar verir.

Tüm stres ve kaygılarımız: Hepsi geride kalmalı. Kamp için esas olan tasasız zihnimizdir.

Kamp Sırasında;

İşte şarkılar mırıldanarak gelmişizdir kamp kuracağımız yere. Eddie Vedder kulağımızda, keyifli sulara ayağımızı sokmaktayızdır. Yerleşimden oldukça uzak ve ihtiyaçlarla dolmuş taşmış olabiliriz. Suyumuzun kalmaması dahilinde su bulma gereksinimimiz de bu ihtiyaçlara dahildir, hatta en hayatilerindendir.

Nasıl su buluruz?;

∴ Doğadaki hayvanlar da bizim gibi her gün su içme ihtiyacı duyarlar. Onların ayak izlerini takip ederek suya ulaşabiliriz. Ayak izlerinin yoğunlaştığı yollar su bulmamız için harika ipuçlarıdır.

∴ Genellikle düz araziden yükselen kayalık tepelerin yamaçları su bulma ihtimalini artırır. Bu gibi yerlerde bulunan yeşil bitkiler suyun varlığını gösterebilir.Koyu yeşil bitkilerin dibinde nemli toprak varsa uygun yeri kazdığımızda suyu ulaşabiliriz. Kazdığımız yerden ilk çıkan bulanık suyun atılmasından sonra gelen su temiz olacaktır. 

∴ Sabah güneş doğmadan çimlere düşen çiğ damlalarını bir bez ile toplayıp ardından bez yeterince ıslandığında bir kaba sıkabiliriz. Meşakkatli görünse de işe yarayacaktır.

∴ Kendi su imbiğimizi yapacak malzememiz varsa bu da su bulmakta etkili bir yoldur.

Hafif esintili bir bahar akşamında evimizden uzaktayızdır. Müthişe yakın bir manzaramız var ve buraya kadar halinden hoşnut bir kampçıyız. Gün batımı açlığından muzdarip, beslenmek için ateş yakmalıyız.

Doğadaki yaşam mücadelesinde sudan sonra en gerekli ve önemli olan şey ateştir. Ateş yakabilmek için lazım olan malzemeleri kolaylıkla doğadan bulabiliriz.

Kuru ağaç kabukları,kuru otlar, kuru yosunlar, küçük kuş yuvalarındaki tüyler ve çeşitli kuru bitki lifler ateş yakmak için ideal malzemelerdir.

Nasıl ateş yakarız;

∴ Ateşi kurarken öncelikle kavdan başlarız. Doğada sık bulunan çakmaktaşı ile tutuşturabiliriz.

∴ Ardından çıra olarak adlandıracağımız malzemeleri koyarız:Ölü yapraklar,çok ince dallar.

∴ Üfleyerek ateşi desteklendirebiliriz.

∴ Son olarak küçük dal parçalarını, Kızılderili çadır şeklinde ateşin üstüne yerleştiririz.

Bir de yön bulma yollarından bahsetmeli. Herkesin en az bildiği bir yol mutlaka ki vardır ancak olası durumlar için hepsini bilmeliyiz.

Kutup yıldızı ile yön tayini: Kutup yıldızının olduğu taraf kuzeydir.

Pusula usulü: Pusula yere paralel tutulduğunda N ucu Kuzeyi gösterir.

∴ Müslüman mezar taşları batıya bakar.

∴ Ağaçların yosunlu tarafı kuzey istikametindedir.

∴ Güneş saati .

Ayrıca doğada kaybolma ihtimalimize karşın, bizi arayan kişilere yerimizi belli etmek için gerekli ‘işaret verme’ tekniklerini öğrenmeliyiz. (Ateş ile işaret verme, mors sinyali, kurtarma kodları vb.)

Kamp sürerken onunla birlikte mutluluk iştahı da sürer. Bir olasılık doğanın cazibesine kapılıp bilmediğimiz yemiş, meyve ve mantarlardan tüketmeye yeltenebiliriz. Doğada bilmediğimiz ve yediğimiz şeyler çok tehlikeli olabilir. Hepimizin oymak başı, en maceracı gezgini Alexander Supertramp da yediği zehirli bir bitki tohumu yüzünden ölmüştü. Yenilebilir yabani bitkiler kılavuzumuz olmadan bilmediğimiz yiyecekleri tüketmemeliyiz.

Bir terslik olduysa ve çadır benzeri sığınacak ekipmanımız bulunmamaktaysa baraka, mağara gibi yerlerde kamp kurabiliriz.

Eğer kaybolursak;

∴ Dur

∴ Düşün

∴ Gözlemle

∴ Planla

Adımlarını uygulayıp serinkanlılık ile hareket etmeliyiz.

Misafiri olduğumuz ormanların ev sahipleri ile karşılaşmamız olasıdır. Türkiye’de çoğunlukla ‘kahverengi ayılar’ bulunmaktadır ve en çok bulunan yer Uludağ/Bursa’dır. Ormanlık, dağlık, stepleri ve açık alanları seven ayılar bir tek Trakya bölgesinde görülmezler. Meraklı ve oldukça zeki hayvanlardır. Kesinlikle gereksiz yere hiçbir canlıya saldırmazlar. Özellikle insanlardan genelde uzak dururlar. Ama konu koruma olduğunda yuvasını ve yavrularını tüm güçleriyle korurlar. Bölgesinden uzak durmamız önemlidir. Onların bulunduğu bölgede kesinlikle varlığımızı belli etmeliyiz. Sesli hareketler ile yerimizi göstermeliyiz. Eğer onlar ile karşılaşırsak bölgeden sakin bir şekilde uzaklaşmaya başlamalıyız ve onu kışkırtmamalıyız. Kesinlikle koşmamalı eğer bize doğru koşarsa yakın bir ağaca tırmanmalıyız. Bizi koklamak ve tanımak isteyecektir. Soğukkanlı ve barışçıl bir tavır sergilemeliyiz. Peşinizden gelirse durup oturmalıyız, kesinlikle bir savunma göstermemeliyiz. Bize ilk etapta hafifçe vuracaktır, hemen yere düşüp, ölü taklidi yapabiliriz. Cenin pozisyonu alıp gitmesini bekleyebiliriz, yoksa oradan ayrılmaz. Ayrıca yiyeceklerimizi açıkta tutmamalı ve çadırda bulundurmamalıyız. Eğer bir vahşi köpekle veya domuz ile karşılaşırsak da yine aynı tutumu gösterebiliriz.

Yılanlara karşı ise alabileceğimiz önlemler şunlardır;

1- Bulunduğu bilinen bölgelerde çizme ya da postal gibi uzun konçlu botlar giymek.
2- Asla şortla dolaşmamak.

3- İlerlerken önümüzde olan uzun çalılık ve otlar bir sopa yardımı ile aralanarak ilerlemek.
4- Çadırın kapılarını açık bırakmamak.

Kamp sırasında oluşan atıklarımızı yol boyunca yanımızda taşıyacağımızdan minimum atık üretmeliyiz. Bunun için de yanımıza ambalajlı ürünler almaktan kaçınabiliriz. Konserve benzeri ürünler için kural basittir: ’Eğer onları dolu getirebiliyorsak, boş da taşıyabiliriz’.  Bulaşıklarımızı yıkamak içinse kullandığımız suda minimum kimyasal olmasına dikkat etmeliyiz. Sabunlu sularımızı bitkilere yakın veya dere ve akarsulara kesinlikle dökmemeliyiz.

Güzel bir playlist için öneriler lazım;

https://gaiadergi.com/seveceginiz-9-etnik-muzik-grubu/

Hazır uzaklaştık gürültüden;

https://gaiadergi.com/agac-meditasyonu/

Okunulası ne var derseniz;

Yabana Doğru / Jon Krakauer

Doğal Yaşam ve Başkaldırı / Henry David Thoreau

Mutlu kamp dileklerim ile MACERANIZ BOL OLSUN!

Başlık Görseli: kampyap.com

Kıyamete 3 dakika kala

Dünya kıyamete bir adım daha yaklaştı. Bulletin of Atomic Scientist isimli derginin her yıl güncellediği ve insanlığın sonuna ne kadar yakın olduğunu sembolize eden saat artık gece yarısına, yani insanlığın sonuna 3 dakikayı gösteriyor. Geçtiğimiz 3 yıl boyunca saat 5 dakika kalada duruyordu.

İki dakikalık bu sembolik değişim, işinin ehli bilim insanlarının, insanlık üzerindeki görüşlerinin ne denli sert olduğunu gösteriyor. Atomic Scientists‘in yöneticisi Kennette Benedict, saatteki ilerlemenin nedenleri arasında insanlık nedeniyle oluşan iklim değişiklikleri ve nükleer silahlanmadaki artışı gösterdi.

Bildiri, Birleşmiş Milletler Senatosu‘nun iklim değişikliğinin gerçekliğini kabullendiği, fakat insan aktivitelerinin iklim değişikliği üzerinde rol oynadığını kabul etmediği oylamadan sonra gerçekleşti.

Güvenlik Platformu üyesi ve Kaliforniya Üniversitesi Scripps Denizbilim Enstitüsü’nde araştırma profesörü olarak görev yapan Richard Somerville, karamsarlığın nedenini çeşitli iklimsel aktiviteler ile bağdaştırdı. Mayıs ayında yayınlanan ulusal iklim sonuçlarını, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) değerlerini ve Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’nin (NOAA) 2014 yılını en sıcak yıl olarak kaydetmesini bu nedenler arasında sayan Somerville, tüm bu işaretlere rağmen, dünya liderlerinin bu konuda çok yavaş hareket ettiklerini dile getirdi.

Somerville, dünya ikliminin tamamen değişmesinin milyonlarca insanı ve insan ırkının mevcudiyetinde kilit rol oynayan ekolojik sistemleri tehdit edeceğini belirtti ve bu tür bir değişimden kaçınmak için hemen harekete geçilmesini ve ertelemelerden vazgeçilmesi gerektiğini vurguladı.

Değişimi amaçlayarak halkın dikkatini çekmeyi kendine hedef belirleyen kıyamet saatinin, bu güne kadar geldiği en kritik nokta, 1953 yılında ABD ve ardından Sovyetler Birliği’nin kitle imha silahı denemelerini başlattığında ayarlanan ve insanlığın yok oluşuna çok kısa bir süre kaldığını betimleyen “geceyarısına 2 kala” dönemiydi.

Kaynak: The Huffington Post 

Ekolojik Yaşam Gönüllüleri: Gezen Tohumlar

“Bizim rüyamızda her tohum, her arı, her kelebek, her solucan, her insan, her çocuk zorla yönlendirilmeden, kontrolden, açlıktan ve hastalıktan uzak. Özgürce, mutlulukla ve sağlıkla evrilebilsinler ve gelişebilsinler diye.”

—Vandana Shiva

Atık yağ ile çalıştırdıkları karavan ile yollara düşen iki gencin umut dolu yaşamı.

Yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanarak çalıştırdıkları karavan ile İstanbul’dan yola çıkan S. Ebru Yıldız Sarı ve Sezgin Sarı, Ege kıyılarından Akdeniz’e ve ardından İç Anadolu’ya devam ettiler. Bu seyahat boyunca 20 farklı şehri ziyaret ederek, 10 ekolojik yaşam çiftliğinde bulundular.

Ebru ve Sezgin şimdi, karavanları olmadan sadece sırt çantaları ile Güney Asya yolundalar. Onların tek amaçları var ekolojik yaşamı öğrenmek ve öğrendiklerini paylaşmak!

Websiteleri: seedsonwheels.com
Facebook: facebook.com/seedsonwheels

ABD’de plastik torba atıklarına yasak geldi

0

Hemen hemen her alışverişimizde kullandığımız plastik torbalara, çevreyi; özellikle su sistemlerini kirletmesi nedeniyle ABD’nin bazı eyaletlerinde yasak geldi.

Yeryüzü Politikası Araştırma Enstitüsü Direktörü Janet Larsen‘a  göre plastik torbalar zararlı atığa dönüşüyor: “Torbalar, çalılara ve ağaçlara takılıyor. Fırtınalı havalarda, kanalizasyon kanallarını tıkıyorlar.”

Ancak Amerika’nın en büyük plastik torba üreticilerinden birinde çevre politikalarından sorumlu genel müdür olarak çalışan Mark Daniels’a göre plastik torbalar çevre için doğru seçim: “Şimdiye kadar yapılan bütün atık çalışmaları, plastik torbaların çevre kirliliğinin yüzde birinden daha azına yol açtığını gösteriyor. Çevre örgütlerinden, plastik torbaların atık sahalarını tıkadığını duyuyoruz. Ancak Amerika Çevre Koruma Dairesi’nin verilerine göre, plastik torbalar atıkların binde dördünü oluşturuyor.”

Washington, beş yıl önce, iş yerlerinde her yeni plastik torba için 5 Cent ücret koymuştu. Program Direktörü Brian Van Wye‘ göre bu sistemin işe yaradığını ve su kanallardaki plastik torba sayısının eskiye oranla yüzde 60 azaldığını belirtti.

Wye, programın su altı yaşamınaa da katkıda bulunduğunu belirtiyor: “Plastik torbalar zamanla parçalanıyor ve sualtı canlıları tarafından tüketiliyor. Balık ve kaplumbağa gibi canlıların hayatını tehdit ediyor.”

Şu anda 18 milyon Amerikalı, plastik torbaya vergi veya yasak uygulanan eyaletlerde yaşıyor ve bu sayının önümüzdeki yıl daha da artması bekleniyor.

Kaynak: Amerika’nın Sesi
Başlık Görseli: First Carbon Solutions

Samsun’a asit yağmuru uyarısı

TMMOB, Samsun Terme’ye inşa edilecek termik santral konusunda uyardı.

Samsun Terme’ye inşa edilecek ve ithal kömürle çalışacak termik santralin 500 metre yakınında doğalgazla çalışan bir başka santral daha bulunduğuna dikkat çeken TMMOB, bölgede ‘asit yağmurları‘ görüleceği uyarısında bulundu. TMMOB’un raporuna göre; Santraller nedeniyle Karadeniz kıyılarındaki deniz canlılarının üreme alanları yok olacak. Ekosistemde geri dönüşü olmayan bozulmalar ortaya çıkacak.

TMMOB raporunda, ‘Ne tür önlem alınırsa alınsın kömür tozu başlı başına kirliliktir‘ vurgusu yapıldı. Termik santralden açığa çıkacak baca gazı rüzgârsız ortamda 10 km mesafeyi olumsuz etkileyecek. Rüzgâr ile birlikte ise gazlar çok daha uzak mesafelere taşınacak. Rapora göre santral sahası fundalıkçalılık alan, kül depolama sahaları ise orman ve fundalık-çalılık alan olarak tanımlanıyor. Raporda, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) verilerine göre, yedi termik santralın daha (Sinop Nükleer Santral Projesi hariç) yaklaşık 3 bin megavat kurulu güç talebi ile sırada beklediğine dikkat çekildi.

Terme Ovası üzerinde OMV enerji santralı ve Ünye Çimento Fabrikası’nın kirletici etkileri tüm hızıyla devam ederken kurulması planlanan ithal kömürlü termik santralın bölge üzerinde toplam kirlilik yükünü arttıracağına işaret edilen raporda, yurt dışından ithal edilecek 2 milyon ton kömürün ve küllerinin taşınma sırasında çevre kirliliği yaratacağı belirtildi.

Başlık Görseli: Deviantart

Kaçak köprüyü protestoya dava

Artvin’in Arhavi ilçesinde HES için yapılan kaçak köprüyü protesto eden yurttaşlara ve bir gazeteciye ‘çalışma hürriyetini engelleme’ suçundan dava açıldı.

MNG firması, 2012 yılında Artvin’in Arhavi ilçesinde şehir merkezine yapılmak istenen Kavak HES projesinin inşaatına başlamasının ardından, ulaşımı kolaylaştırmak amacıyla Ermiş İnşaat, Orçi Deresi üzerine 15 metre uzunluğunda kaçak bir köprü yapmaya başladı. Bölge halkı ‘kaçak’ köprü inşaatının durdurulması için Devlet Su İşleri 26. Bölge Müdürlüğü’ne başvurdu. Başvuruyu inceleyen DSİ 26. Bölge Müdürlüğü, köprünün kaçak yapıldığını tespit ederek yıkılması için firmaya bir yazı gönderdi. Radikalin haberine göre; 31 Mart 2014 tarihinde firmaya yollanan yazıda, ‘Orçi deresi üzerinde güvenli yatak kesitini daraltmak suretiyle yapılan köprünün olası feyezanda (taşkın) can ve mal kaybına neden olabileceği görülmüştür. İnşaat öncesi bölge müdürlüğümüz görüşü alınmadan yapılan mevcut köprünün kaldırılarak dere yatağının eski haline getirilmesi gerekmektedir’ ifadesi kullanıldı. Yıkım kararını dikkate almayan firma, kaçak köprü yapımına devam edince DSİ bölge müdürlüğü, firmaya bir yazı daha yollayarak bir kez daha kaçak köprünün yıkılmasını istedi.

DSİ’nin uyarılarını dikkate almayan firma, köprünün inşaatına devam edince bölge halkı 11 Temmuz 2014 tarihinde inşaat alanına giderek kaçak köprüyü protesto etmeye başladı. Protesto sırasında firma çalışanları ile protestocular arasında tartışma başlayınca protestocular köprüye giden yolu kapattı. Olay sonrasında firma çalışanları protestocular hakkında suç duyurusunda bulununca Arhavi Asliye Ceza Mahkemesi tarafından dört kişi hakkında, ‘çalışma hürriyetini engelleme‘ suçuyla dava açıldı. Olayın yaşandığı gün konuyu haberleştirmek için bölgeye giden gazeteci Mehmet Remzi Öncel hakkında da dava açıldı. Olay günü darp edilmesine rağmen kendisine dava açılmasına şaşırdığını söyleyen gazeteci Öncel; “Protesto sırasında yanımda fotoğraf makinesi ile kamera vardı. Gazetecilik görevimi yapıyordum. Gazeteci olmama rağmen firma yetkilileri tarafından darp edildim. Firmadan şikayetçi de oldum. Ancak sonra hakkımda dava açılınca şaşırdım. Çünkü ben oraya haber yapmaya giden bir muhabirim. İşi engellenen ve darp edilen ben olmama rağmen hakkımda dava açıldı” dedi.

İlk duruşması 21 Ocak’ta görülen davanın ikinci duruşması ise 2 Nisan 2014 tarihine bırakıldı. Kaçak köprü çalışmasını protesto eden eylemcilere dava açılmamasının yanlış olduğunu belirten Avukat Yakup Şekip Okumuşoğlu ise; ”Yapımı hukuka aykırı olduğu tespit edilen bir köprünün bir türlü kaldırılmaması noktasında müvekkillerim köprü üzerinde bir basın açıklama yaparak yaşanan hukuksuzluğu dile getirmeye çalışmışlar. Bu duyuruyu yapmak isterken de haklarında çalışma hürriyetini engellemekten dava açıldı. Bir kere çalışma hürriyetini engellemenin suç sayılması için çalışmanın yasal olması lazım. Ancak davaya konu olan köprü kaçak olduğuna göre o köprüyü kullanan şirketin çalışması yasal değil. Bu çalışmayı engellemek çalışma hürriyetini engellemek anlamına gelmiyor” şeklinde konuştu.

Başlık Görseli: Evrensel

Avcılık hayvan soylarını tüketmeye devam ediyor

Geçtiğimiz yıl, halkın ve STK’ların kınamasını alan Dallas Safari Kulübü ve Teksas merkezli bir avcılık kulübü, bu yıl da Kamerun’da, yetişkin bir filin 12 gün boyunca avlanmasına izin verecek utanç uyandıran açık arttırmasıyla gündeme geldi.

Potansiyel alıcılara gönderilen katalogda, avlanan filin ABD’ye götürülemeyeceği ve açık arttırmanın 20 bin Dolar’dan başlayacağı bilgileri yer alıyor. Kulübün yöneticisi Ben Carter, 17 Ocak’ta Amerikan Haber Ajansı’na (AP) yaptığı açıklamada satışın, alıcının vazgeçmesi dolayısıyla iptal edildiğini duyurdu. Fakat 14 günlük Mozambik Leopar Avı (26 bin Dolar), 13 günlük Kamerun Sığın Avı (39 bin Dolar) ya da 8 günlük Kanada Siyah Ayı Avı (7 bin 500 Dolar) av izinleri listedeki mevcudiyetini korudu.

Satışın iptalinden bir kaç gün önce, Ben Carter, ‘Av, Balık ve Vahşi Yaşam Servisi‘ne göre fil, aslan ve leoparların türü tükenme tehlikesi altında olan hayvanlar olarak listelenmediğini, hatta Afrika’nın kimi kesimlerinde kalabalıklaştıklarını söyleyerek satışı meşrulaştırmaya çalışmıştı.

Ben Carter’ın söylediğinin aksine, tüm bu türlerin soyu tehlike altında. Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (UICN) ‘Kırmızı Liste‘sinde bulunan siyah gergedanların soyu ciddi bir tehlike altında. Sahra-altı Afrika’da 1960’larda 70 bin olan popülasyonunun bugün 5 bin’den az olduğu düşünülüyor. Geçtiğimiz yüzyılda yaşama alanlarının yok edilmesi ve avcılık nedeniyle 10 milyondan 500 bin’e düşen Afrika’daki fil popülasyonuysa UICN tarafından ‘zayıf’ olarak değerlendiriliyor. Aslan popülasyonu da ‘zayıf’ olarak kategorize edilen türler arasında.

Geçtiğimiz sene Ocak ayında, Dallas Safari Kulübü, Texaslı avcı ve realite şov karakteri Corey Knowlton‘ın 350 bin dolara satın aldığı, Nambiya’da siyah gergedan avı lisansı satışıyla kınanmıştı. ‘Av, Balık ve Vahşi Yaşam Servisi’nin izni onaylayıp onaylamayacağı, karar vereceği bir tarihe kadar ertelenmişti. 150 binden fazla insan avın gerçekleşmemesi için imza topladı.

Gergedan, fil ve leopar ticareti ‘Nesli Tehlike Altında Olan Yaban Hayvan’ ve ‘Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme’nin (Cites) Ek-II’siyle sıkı bir biçimde kontrol ediliyor. Fakat Cites’e uygun bir şekilde bazı Afrika ülkelerine belli bir avlanma kontenjanı veriliyor, bu kontenjan dahilinde satılan av lisansları normal koşullarda türü tehlike altında olan türlerin korunmasını finanse etmekte kullanılması gerekiyor. Avcı Corey Knowlton‘ın linsansı için verdiği 350 bin doları da normal koşullarda kaçak ava karşı savaşılması için kullanılması gerekiyor. Fakat Afrika’da yasa dışı hayvan ticareti çok yükselmiş durumda, dünyada günde üç gergedan ve her 15 dakikada bir bir fil öncelikle Vietnam ve Çin’e gerçekleşen hayvan ticareti yüzünden ölüyor.

Türlerin korunması için av izinlerinin verilmesinin işe yaramadığını dile getiren, uluslararası hayvanları koruma örgütü IFAW‘ın Fransa ve Frankofon Afrika yönetici Céline Sissler-Bienvennu, av lisanslarının satışına kesinlikle karşı olduklarını belirtti. Türlerin korunmasını onları öldürerek sağlayamayacağımızı da ekleyen Bienvenu, STK’ların çalışmalarının örnek alınması gerektiğini belirtti.

Kaynak: Le Monde
Başlık Görseli: Cordoba Dove Hunting

Sanal ile gerçeğin buluşması: ‘Bir Kalp Bir Ağaç’

’Bir Kalp Bir Ağaç’ (One Heart One Tree) projesi ile Paris’in anıtları birer ormana dönüşecek. İzleyicilerin kalp atışları ile sanal ağaçlar ışıklanacak ve ‘Tekrar Ormanlaştırma’ projesinde de izleyicinin adına bir ağaç dikilecek.

Endüstriyel modernitenin ve ilerlemenin sembolü, ışık şehri olarak bilinen Paris, bu sefer bir orman edasıyla yemyeşil parlayacak. Her birey, kendi ortak geleceğimizin bir destekçisi olacak. Telefonlarına yükleyecekleri bir uygulamayla izleyiciler, kalp atışlarına göre şekillenen dijital ışık ağaçlarının büyümelerini Paris’le özdeşleşmiş anıtların üzerinde izleyecekler. Sanal ağaçlarının birer resmine de sahip olacak katılımcılar, aynı zamanda gerçek bir ağacın dikilmesini de sağlayacaklar. Katılımcılara birer sertifika verilecek ve üç yıl boyunca her altı ayda bir, projenin durumu hakkında rapor gönderilecek.

‘Bir Kalp Bir Ağaç’, dijital sanatla ‘Yeniden Ormanlaştırma’ projelerinin birleşmesinden ortaya çıktı. Sanal ve gerçek birbirine zıt kavramlar olmaktan uzaklaşıp, gerçek bir deneyimin vazgeçilmez elemanlarına dönüşüyor. Proje, teknolojiyi kullanarak doğayla iletişim içerisine geçebilmeyi amaçlıyor. Her izleyicinin kalp atışları teknolojinin yardımıyla başka bir cana hayat veriyor; bir ağaca.

İlk olarak 2012’de düzenlenen Rio +20’de gerçekleşen enstalasyonundan bu yana ‘Bir Kalp Bir Ağaç’ projesi farklı organizasyonlardaki katılımları sonucu 15 bin’den fazla ağacın dikilmesini sağladı. 2015 Kasım’da, Paris’te gerçekleşecek Avrupa Birliği İklim Değişikliği Konferansı (COP21)’nda da bir enstalasyonunun gerçekleşmesi planlanıyor.

Kaynak: Electronic Shadow
Başlık Görseli: The Huffington Post

1 litre idrardan 6 saatlik enerji!

0

Ana akım medya, kaynak azlığından doğan bir enerji krizi olduğu fikrini dayatmaya çalışırken, insanlar artık alternatif enerji yöntemleri aramaya ve aslında enerji krizi diye bir şeyin var olmadığına kanaat getirmeye başladılar. Kaynak eksikliğiyle karşı karşıya olduğumuz durumunun bir kurgu olduğu gerçeği, doğaya zarar vermeden milyonlarca insana enerji ulaştırmanın çeşit çeşit yolları bulundukça daha da güçleniyor.

Bu tarz yöntemler için çok ufak bütçeler kullanılır; hatta bazıları hiç para gerektirmez. Bu yöntemlerden biri idrar kullanımı ile enerji üretimidir. Kulağa çirkin geliyor fakat hikayesi oldukça kayda değer.

Yaklaşık olarak 1 yıl önce, Nijerya’dan 14 yaşındaki küçük kadınlardan oluşan bir grup şu şekilde işleyen bir sistem geliştirdiler:

1. İdrar, hidrojeni ayrıştıran elektrolitik bir hücrenin içine koyulur.
2. Hidrojen arıtılmak üzere bir su filtresine girdikten sonra gaz silindirinin içine itilir.
3. Gaz silindiri hidrojeni sıvı boraks silindirinin içine iter ki bu da onu neminden arındırır.
4. Arındırılmış hidrojen gazı jeneratörün içine itilir.

Bu teknolojinin geliştirilmesinden önce, E3 Technologies adındaki bir firma, ‘Greenbox’ (yeşil kutu) isminde bir teknoloji geliştirmişti. Ticari ve tarımsal atık sularını temizleyip hidrojen enerjisi üretmek için dizayn edilen bu projenin sürecinin patenti alınmıştı. Atık sıvıdaki amonyağı ve üreyi hidrojen,nitrojen ve saf suya dönüştüren düşük enerjili bir elektroliz sistemidir. Bu teknoloji, Ohio Üniversitesi’nde kimya mühendisi olan Profesör Gerardine Bote tarafından geliştirilmiştir.

İdrardan elektriğe

“Bu çocukların yaptığı şey, ürin elektrolizini alıp hidrojen yapmak, sonra bu hidrojeni elektrik üretmede kullanmaktır.” – Gerardine Botte

Elektrik üretmek için sunulan bu tarz fikirler sık sık karşımıza çımaktadır. Fakat, bu teknolojilerin üretiminin hayata geçtiğine nadiren tanık oluruz. Düşünün ki banyo veya tuvalet ziyaretlerinizin sonucu olan atıklarınız bir depoya transfer ediliyor ve buradan da evinizde kullanılmak üzere enerjiye dönüşüyor. Kolay olmadığının farkındayız. Fakat neden olmasın?

Dünyamızı korumak istiyorsak, petrol veya nükleer gibi devam ettirilemez kaynaklara bel bağlamayı bırakmalıyız. Daha temiz ve daha yeşil seçenekler zaten mevcut iken yapmamız gereken tek şey bilgiyi alıp daha fazla insana ulaştırmaktır ki insanları sürdürülebilir yaşama geçmeye cesaretlendirebilelim.

Başlık Görseli: Makerfaireafrica