Ana Sayfa Blog Sayfa 722

İnsanoğlu Vietnam sınavından nasıl çıkacak?

Vietnam’ın Hanoi kentinde, içerisinde binlerce kedinin bulunduğu bir kamyon yakalandı. Yenilmek üzere kaçırılan ve Çin sınırını geçtikten sonra Vietnam tarafından el konulan kedilerin akıbeti ise henüz belli değil.

Küçük kaplan” adıyla sipariş edilen kedi eti, Vietnam’da tüketilmesi yasa dışı olduğu halde, gün geçtikçe daha da popüler oluyor ve sadece bazı “özel” restoranlarda servis ediliyor. Restoran sahipleri bir kediyi 70 dolar civarında bir fiyata alıp, daha sonrasında aperatif olarak içeceklerin, genellikle de biranın yanında servis ediyor.

(Kaynak: STR/AFP/Getty Images)
(Kaynak: STR/AFP/Getty Images)

Vietnam’ın başkentinde yakalanan kamyonun içerisinde ise binlerce kedi bulundu. Kamyonun şöförü, kedileri Çin’in kuzeybatısında bulunan Quang Ninh bölgesinden satın aldığını belirtti ve kedilerin yenilmek üzere alındığını da ekledi.

Vietnamlı yetkililer ise yasal olarak kaçakçılık “mallarının” yok edilmesi gerektiğini, bu sebeple kedilerin de yok edilmesinin söz konusu olduğunu belirttiler; fakat henüz karara varamadılar.

Bölge polisi ise kedi sayısının çok olmasından dolayı yasanın uygulanması konusunda kararsızlık yaşıyor.

[iframe width=”700″ height=”400″ src=”https://www.youtube.com/embed/z9gLRA3lJFM”]

Pandalar ölümcül bir virüsle karşı karşıya

Pandalar (Ailuropoda melanoleuca) kalan son 2 bin bireyi ile nesli tehlikede olan bir türdür. Kızamık benzeri bir virüsle yayılan, bulaşıcı “gençlik hastalığı”, Çin’de bulunan bir panda üreme merkezindeki iki pandanın ölümüne sebep oldu. Yapılan açıklamada, hastalığın pandalar arasında bulaşıcı olduğu belirtildi.

Doğal yaşam alanlarının azalması ile nesilleri hızla azalmaya başlayan ve koruma altına alınan pandalar hem doğal ortamlarında, hem de koruma merkezlerinde üreme konusunda oldukça isteksiz canlılardır. Şimdilerde Çin’de bulunan Shaanxi Doğal Yaşamı Koruma ve Araştırma Merkezi‘nde ortaya çıkan vakada ise pandaların son bireyleri de salgın hastalık sonucu ölümle burun buruna. Hastalık, 25 pandanın yaşadığı merkezde bulunan pandalardan ikisinin ölümüne sebep oldu. Bir başka panda ise tedavi altına alındı. Bir diğer pandanın ise virüsü taşıdığı halde henüz hastalığın belirtilerini göstermediği saptandı. Şu anda merkezde bulunan pandalardan kaçının virüsü taşıdığı bilinmese de bu durum bilim insanlarını alarma geçirdi.

Gençlik hastalığı diye bilinen viral hastalık, öncelikli olarak köpekleri etkileyen ölümcül bir hastalıktır. Aşı yapıldığı takdirde bile kurtarılamayan hayvanlar olmuştur. Köpeklere ve pandalara ek olarak, tilkilere, sansarlara, foklara ve pek çok başka hayvana da bulaşabilmektedir.

Çin’in Xi’an bölgesinde bulunan, hastalığın pandalarda ortaya çıktığı merkez, durum üzerine kapatıldı ve sağlıklı olduğu düşünülen pandalar başka merkezlere götürüldü. Hastalığın pandalara yayılma sebebinin, merkezin etrafında bulunan çitlerin boşluklarından yararlanarak içeriye giren köpekler olabileceği düşünülüyor.

Öksürük, burun akıntısı veya ateş ile ortaya çıkan hastalığa yakalanan bir pandanın yaşama şansı, istatistiklere göre yüzde 20 civarında, eğer ki virüs sinir sistemini etkilemişse, pandaların yaşama şansları yüzde 5’e kadar düşebiliyor.

Kaynak: Deutsche Welle EN

İBB’den Kısırkaya “Bakım Evi” hakkında açıklama

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kısırkaya Hayvan “Bakım Evi” hakkında basında yer alan haberlere ilişkin açıklama yapma gereği duydu. Konuyla ilgili dün internet sitesinden yaptığı açıklamayı resmi twitter hesabı üzerinden de paylaşan İBB, Kısırkaya “Bakım Evi” hakkında olumsuz fikir paylaşan kullanıcıları da etiketleyerek projeyi savundu.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Kısırkaya Hayvan “Bakım Evi” ile ilgili yaptığı açıklamanın tüm metnini aşağıda okuyabilirsiniz.

 
“İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Sarıyer Kısırkaya Hayvan Bakım Evi ve Doğal Yaşam Alanı ile ilgili iddialara ilişkin açıklama yapılması gereği görülmüştür.

Sarıyer Kısırkaya Hayvan Bakım Evi ve Doğal Yaşam Alanı ile ilgili iddialar gerçeği yansıtmamaktadır.

Merkezimiz İstanbul’un Avrupa Yakası’ndaki tüm ilçelere hizmet vermek üzere projelendirilmiştir.

Burada hayvanların kısırlaştırılması, tedavisi ve bakımları yapılacak olup bunun dışında başka bir işlem yapılması söz konusu değildir.

Yasa gereği tedavileri ve aşıları yapılan hayvanlar alındıkları alana geri bırakılacaktır.

5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında yapılacak işlemler “Topla-Aşıla-Kısırlaştır-İşaretle-Aldığın Yere Bırak” sisteminden ibarettir.

Dolayısıyla “Toplu itlaf, yakma fırınları, laboratuvar deneyleri” gibi iddialar hayal ürünüdür.

Merkezimizde yakma fırını ve deney laboratuvarı yoktur.

Kısırkaya Bakımevinde 1650 köpek kapasiteli kapalı kafesler mevcuttur.

Bu kafeslerde aynı anda 20 bin köpeğin barınması söz konusu değildir.

Merkezde kapasite olarak1 yılda toplam 20 bin köpeğin kısırlaştırılabilmesi söz konusudur.

Merkezde ayrıca, her biri 500 m2 büyüklüğünde 200 adet Bahçeli Yaşam Ünitesi bulunmaktadır.

Bu ünitelerin her birinde engelli, sokakta yaşayamayacak derecede yaşlı olan köpeklere hayatları boyunca 20’şerli gruplar halinde (Her ünitede 20 köpek) bakılmak üzere yapılmıştır.

Merkezde tedavi, ameliyat ve Yavrulu Anne Bölümü yerden ısıtmalıdır.

Doğal Yaşam Üniteleri de ısı izolasyonu yüksek malzemeden yapıldığı için ısıtma sorunu olmayacaktır.

Kısırkaya’da ayrıca, ziyaretçiler için gezinti ve piknik alanları gibi sosyal donatılar da düşünülmüştür.

Hayvan Bakım Evi ve Doğal Yaşam Alanı’nda sokak hayvanlarının yanı sıra göçmen kuşların, martıların, güvercinlerin bakıldığı bir kuş tedavi merkezinin de hayata geçirilmesi hedeflenmektedir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur…”

Açıklamanın aslı için tıklayınız.

Tedavi edilen iki akbaba tekrar doğaya bırakıldı

Kars Kafkas Üniversitesi Veteriner Fakültesi Yaban Hayatı Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi’nde tedavi edilen iki akbaba, tedavisi yapıldıktan sonra tekrar doğaya bırakıldı.

Geçtiğimiz günlerde, Iğdır Aras Nehri Kuş Cenneti’nde, yedi akbaba zehirlenmişti. Bunlardan ikisi, KuzeyDoğa Derneği yetkilileri tarafından kurtarılmıştı. Tedavi edilmek üzere Kars Kafkas Üniversitesi Veteriner Fakültesi Yaban Hayatı Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi’ne getirilmişti.

Kafkas Üniversitesi Yaban Hayatı Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi sorumlu hekimi Ayşegül Çoban ise akbabaların vücudundaki zehri atmaya yönelik tedavi uyguladıklarını belirterek, “Birkaç gün süren yoğun bakım ve gözlem sürecinde hayvanların sağlık durumunu gözlemledik. Doğaya dönmeye hazır olduklarını belirleyince buraya getirdik. Gayet sağlıklı bir şekilde doğaya saldık” diye konuştu.

Çoban, ölü akbabalardan örnekler aldıklarını ve bunları çeşitli testlerle incelendikten sonra zehirlenme nedenlerini ortaya çıkaracaklarını dile getirdi.

Kaynak: Hürriyet
Başlık Görseli: Akşam

Nehirlerin sesine kulak vermek için 270 saniyeniz var

Şşş… Doğaya ses verin. Ağaçlar bize bir şey anlatıyor olabilir; denizin bir derdi var gibi; bulutlar, taşıyacak yağmur bulamayınca ek işe başlamışlar; sonra üstünüze taş yağarsa onlara kızmayın; toprak üstündeki betonu sevmediğini haykırıyor; belki de onu duyacağımız kadar sessiz değil çevre ama nehirlerin sesine kulak vermek için 270 saniyeniz vardır… Söz ve müziği Mikail Aslan’a ait, Zazaca söylenmiş bir şarkı…

Çem Vano

Sıliye varê der u derxan
Bi pırre laşeru
Taye gewriyê taye suriyê
Sonê dina fetelinê

Çemo vano bota şerê
Hona xêle rawa mı esta
Mı raverdê xorê şeri
Derya hona xelê mıra düriya

Mı va, çemo, no çı lerzo
Rengê to hona şa u beleko
Çemi va, rasta tomete niya
Herkes ebı rengê xo yeno

Çemo vano bota şerê
Hona xêle rawa mı esta
Mı raverdê xorê şeri
Derya hona xelê mıra düriya

Dengê deryayi kewiyo pako
Awa to hona gewra lêla
Çemi va, ez ke kewto raye
Awa mı bena zelal sona

Çemo vano bota şerê
Hona xêle rawa mı esta
Mı raverdê xorê şeri
Derya hona xelê mıra düriya

Nehir diyor ki

Yağmur yağdı
Dereler, çukurlar doldu taştı
Kimi yeşil, kimi kırmızı
Gider dünyayı gezerler

Nehir der ki; öteye gidin,
Daha epey yolum var,
Bırakın gideyim
Deniz hala epey uzak

Dedim ki nehir bu ne acele
Rengin daha siyah
Nehir dedi ki; doğrudur bu kusur değil,
Herkes rengiyle gelir

Nehir der ki; öteye gidin,
Daha epey yolum var,
Bırakın gideyim
Deniz hala epey uzak

Denizin rengi mavi, berrak
Senin rengin daha yeşil
Nehir dedi ki; ben ki yeşilim, çiğim
Suyum yolda temizlenir, berraklaşır

Nehir der ki; öteye gidin
Daha epey yolum var
Bırakın gideyim
Deniz hala epey uzak

Başlık Görseli: Raven Photography / NL

Hazırlayan: Engin Düz

Polenleştiricilerin azalmasının olası etkileri

Yapılan yeni bir araştırmanın sonuçlarına göre, gelişmekte olan ülkelerdeki insanların yarıdan fazlası, polenleştiricilerin azalmasıyla, beslenme yetersizlikleri yaşama riskiyle karşı karşıya kalacak.

Vermont Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi’nde yapılan araştırmalar, gelişmekte olan dört ülkenin besin ihtiyaçları ile polenleştiricilerin bağlantılarını ve polenleştiricilerin azalmasının olası etkilerini ortaya koydu. Arı, kelebek, bazı böcekler ve bazı kuşlar, bitkilerin polenlerini coğrafya içerisinde yayarak, bitkilerin üremelerine yardım eder. Bitkilerinin üremelerine yardım eden başka etkenler de vardır; rüzgar, su ve büyük memelilerin dışkılarında bulunan bitki tohumları da bunlara örnektir.

Yapılan araştırma, polenleştiricilerin azalmasının, insan beslenmesinde gerçek manada eksikliğe sebep olup olmayacağını ortaya koymak amacındadır. Vermont Üniversitesi bilim insanlarından Taylor Ricketts “Polenleştiricilerdeki azalma gerçekten insan sağlığı açısından önemlidir. Araştırma, polenleştirici azalışının insan beslenmesinde oldukça korkutucu etkileri olabileceğini ortaya koydu. A vitamini eksikliği buna bir örnektir. Bu eksiklik ileri düzeye vardığında körlükle ve sıtma gibi başka hastalıklarda ölüm riskinin artmasıyla sonuçlanabilir” diyerek endişelerini belirtti.

Yakın zamanda yapılan araştırmalara göre, polenleştiriciler dünya besin kaynaklarının %40’ının varlığıyla bağlantılı. Mozambik’te bulunan bir ekibin yaptığı çalışmalara göre, zaten beslenme kıtlığı çekilen bu coğrafyada polenleştiriciler azalırsa insanların %56’sı beslenme yetersizliğinin eşiğinde olacak.

Gizli açlık” diye bir durumdan bahseden biliminsanları, dünyadaki her dört insandan birinin vitamin ve mineral eksikliği yaşadığını ve bunun zekada geriliklerden tutun, iş verimindeki düşüşe kadar pek çok sorun yarattığını söylüyorlar.

Polenleştiricilerin azalışını, insanların her bir kara parçasını betonlaştırarak vahşi yaşamın hareketlerine kısıtlama getirmesine ve tarım ilaçlarına bağlayan ekip, ekosistemlere verilen zararın, doğrudan insan sağlığına vurulmuş bir darbe olduğunu vurguluyor.

Kaynak: Science Daily
Başlık Görseli: Great News

Keçi Adası’nda kaçak faaliyetler devam ediyor

Muğla’nın Marmaris Körfezi’ndeki Keçi Adası’ndaki inşaat projesi, kaçak iskele yapıldığı iddiasıyla 2012 yılında belediye tarafından durdurulmuştu. İnşaat faaliyetlerinin devam etmesi çevrecileri kızdırdı.

Marmaris Çevreciler Derneği (MÇD) Başkanı Ahmet Kutengin, Keçi Adası’ndaki çalışmaların ihale şartnamelerine aykırı olduğunu belirterek, çalışmaların durdurulmasını istedi:
“Şartnameye göre herhangi bir amaç için doğal topografyayı, doğal kıyı çizgisini değiştirerek hiçbir faaliyete izin verilmez. Sit alanı olmasına rağmen mevcut binalara ilave yapılmış, ilave çardaklar yapılmış. Deniz dibini değiştirecek hiçbir faaliyet yapılamaz şartı bulunmasına karşın maalesef tadilat molozları ada etrafı denize dökülmüştür. Uzun Devreli Gelişim Planı’nda gösterilen doğal koylarda eğitim ve bilimsel araştırma yapılabilir. Ancak tüm sorgulamalara rağmen şartnamede ihale alım şartı bilimsel araştırma uygulamasına rastlayamadık. Bu çevre tahribatının bir an önce durdurulması için yetkilileri harekete geçmesini bekliyoruz.”

Şartnamede belirtilen tasarım projeleri hazırlanmadan ve Milli Parklar ve Av-Yaban Hayatı Genel Müdürlüğü’nden uygun görüş alınmadan, doğal yapılar üzerinde uygulamaya geçilemeyeceğini ifade eden Kutengin, “Marmaris ve doğası yok olunca turizmin biteceğini defalarca belirtmemize rağmen, ilgisiz kalınması ancak fuarları, toplantıları, grup resimleri çektirip birbirine plaket vermeyi, günlük yaşamanın tercih edilip sadece rant düşüncesinin vadesinin ne kadar süreceğini merak ediyoruz” dedi.

Kaynak: İHA / Vural Efecik
Başlık Görsel:  Muğla Haber

Modern Sivriada: Kısırkaya Toplama Kampı

“Tarih tekerrürden ibarettir” denir. Kısırkaya toplama kampı ile ilgili haberleri işittiğim anda da aklıma aynen bu cümle geldi. 105 yıl önce gerçekleştirilen Sivriada köpek katliamına “modern” bir yaklaşım olarak bugün önümüze Kısırkaya Toplama Kampı sunuluyor.

2010 yılında, katliamın yüzüncü yılında Ermeni asıllı Fransız yönetmen Serj Avedikyan’ın Hayırsız Ada (Chienne d’Histoire) isimli animasyon filminin yayınlanması, ödül alması ve hemen ardından Türkiye medyasına düşmesiyle haberdar olduğum tarihin kirli sayfaları arasına bir asır boyunca gömülü kalmış olan bu acımasız eylem hakkında bilgilendikçe açıkçası tüylerim diken diken oldu. Filmi yazının sonunda izleyebilirsiniz.

Asırlardır hoşgörüsüyle övünen bir toplum olmamıza rağmen bu savunmasız varlıklara neden böyle bir vahşetin yapıldığına akıl sır ermiyor. Döneminde “Mahlukat Meselesi” olarak anılan olaya öncelikle 19’uncu yüzyılın ilk çeyreğinde çözüm getirilmesi için İstanbul genelindeki tüm sokak köpekleri toplanmış ve Sivriada’ya götürülmüştü. Halkın bunu uğursuzluk olarak görmesi ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanıyla bağdaştırması sebebiyle köpekler geri İstanbul’a getirilmişti. Ancak “mesele” olduğu gibi kaldı. Kısırkaya Kampı da bu durumun halen sürdüğünün bir kanıtıdır aslında.

Tarihimize dönecek olursak, zaman 1910 yılını gösterdiğinde dönemin İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) Suphi Bey kapanmamış olan Mahlukat Meselesi’ni tekrardan ele alıp kesin bir çözüm bulma kararı alır. İstanbul genelindeki sokak köpekleri tekrardan acı bir kaderle karşı karşıya geleceklerdir. Çözümü ise tekrardan Sivriada’da bulur. Vahşi bir biçimde 80 bin sokak köpeği toplanıp kaderleriyle yüzleşecekleri adaya götürülüp terk edilirler. Bir ara bilgi vermek isterim burada; bahsi geçen ada ıssız bir adadır, yani ne yiyecek ne de içecek kaynağı vardır.

Köpeklerin toplanma işlemine ise Pierre Loti şu sözlerle değiniyor:

Kimseyi hiçbir zaman ısırmamış olmalarına rağmen, katliamların en iğrencine mahkûm edildiler. Hiçbir Türk, Hilâl’e uğursuzluk getireceği söylenen bu onur kırıcı görevi üstlenmek istemedi. Bu yüzden serseriler, işsiz güçsüzler ve haydutlar görevlendirildi. Bunlar işlerini demir kıskaçlarla yapıyorlar, zavallı kurbanlarını boyunlarından, ayaklarından ya da kuyruklarından yakalıyorlar ve onları rastgele kan revan içinde Hayırsızada’ya (Sivriada) götürecek olan mavnalara atıyorlardı.” 

Sivriada'ya götürülmek üzere yakalanan binlerce köpekten sadece biri.
Sivriada’ya götürülmek üzere yakalanan binlerce köpekten sadece biri.

O dönemde yaşayan İstanbul sakinlerinin anlattıklarına göre gece veya gündüz demeden yıl boyunca köpeklerin uluma sesleri ve çığlıkları duyulmuştur. Köpekler açlıktan birbirlerini parçalayıp yemiş, susuzuluktan can vermiş veya adadan kaçmaya çalışırken Marmara Denizi’nin soğuk sularında boğularak can vermişlerdir.

Dönemin Fransız gazetecilerinden biri adada gördüklerini şöyle dile getiriyor:

“Köpeklerin büyük kısmı sahili takip eden kayalık üzerinde toplanmıştı. Pek çokları güneş hararetinden kavrulmuş, serinlemek için var güçleriyle suda yüzüyorlar, son takatlarına kadar suda kalmak istiyorlar. Ötede, beride görülen cesetlerin etrafında dolaşarak, çabalayarak bir parça et koparmaya çalışıyorlar… Karadaki diğer kısmı ufak bir gölge bulabilmek için taş kovuklarına sığınmaya çalışıyorlar. Diğer bir kısmı ise adeta delirmiş gibi oraya buraya koşuyorlar, sürekli kendi etraflarında dönüyor. İşittiğimiz feryatlar köpek havlaması değil adeta insan feryadı idi. Kaptan geminin düdüğünü çaldırdı. Zavallı hayvanlar bir yardım sesi duymuş gibi heyecanlandılar. Bu sese hayvanların nasıl yalvarırcasına cevap verdiklerini size anlatamam. Bilmem göz önüne getirebiliyor musunuz? Feryat ve inilti saçan bir yalçın kaya.”

Sivriada'da ölüme terkedilen köpekler.
Sivriada’da ölüme terkedilen köpekler.

Tarihimizin acı tekerrürlerden ibaret olması kadar içimizi burkan başka bir gerçek daha olamaz. 19’uncu yüzyılda olduğu gibi 1910 yılı katliamında da aynı olaylar tekerrür ediyor. Osmanlı halkı bu defa da imparatorluğun bölünmesini ve 1912 yılında gerçekleşen İstanbul Depremi’ni köpeklerin adaya atılmasına bağdaştırıyor ve bu olayları “Allah’ın Gazabı” olarak nitelendirip adada sağ kalan köpekleri şehre geri döndürüyorlar.

Günümüze gelelim. Açıkça belli oluyor ki bazı kişilere göre “Mahlukat Meselesi” halen çözümlenmemiş bir olay. Kısırkaya Kampı meselesinin de bu sebeple bağdaşır yanları vardır. Toplama kampına “Bakımevi” sıfatının yapıştırılıp orada barınacak 20 bin köpeğin bilimsel deneylerde kullanılacağı gerçeği açıkçası bana mutlu bir hayat yaşayacaklarını anımsatmıyor. Kampa herhangi bir şekilde ulaşımın olmayacağı durumu da bu olayı destekler nitelikte. Sonuçta Auschwitz Toplama Kampı’nın (Nazi Almanyası tarafından II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş en büyük toplama, zorunlu çalışma ve imha kampı) da, tutukluların getirildiği tren yolu harici, kara yolu ulaşımı yoktu. Tesis içerisinde bulunan yakma odaları da insanda pozitif bir izlenim yaratmıyor. Bir bakımevinde neden yakma odası olur ki? Veya penceresiz betonarme odalar neden?

Anlaşıldığı gibi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yürüttüğü bu proje hayvan katline getirilmiş “modern” bir bakış açısından başka bir şey değildir. Günümüzün teknolojik imkanları düşünüldüğünde ise; bu defa inlemelerin, çığlıkların ve acının yerini sadece İstanbul sokaklarının sessizliği alacaktır. Yüzyıllardır birlikte yaşamlarımızı sürdürdüğümüz hayvan dostlarımız vahşice bizden koparılacak ve “insani” menfaatler doğrultusunda hayatları ellerinden alınacak, acı çektirilecek ve taciz edilecektir. Bu tesis İstanbul’un göbeğinde yapılacak bir umarsızlık ve vahşet emsalinin temsili olacaktır.

Doğaya, doğada barınan canlılara ve çevremize “dadılık etmeyi” bırakıp onların seslerine kulak vermemizin zamanı geldi de geçiyor bile. Bu noktada “dadılık” edilmesi gereken bir canlı varsa bu, biz insanoğlundan başkası değildir. Sesi olmayanların sesi olmanın vaktidir artık! Farkında olmadan kendi gezegenimizin geleceğiyle oynuyoruz ve bunun sonuçları hiç şüphesiz insanoğlu için felaket niteliğinde olacaktır.

Kapak Görseli: Görkem Emir

Sıfır emisyonlu araçlar yaygınlaşıyor

Sıfır emisyonlu araçların yaygınlaşması için kullanılabilecek en iyi yakıt olan hidrojen yakıtı çok pahalı platinyum malzemeleri içeriyor. Yeni bulgular, platinyumu basite indirgeyip yakıt hücreleri ile reaksiyona sokarak elektrokatalizörleri meydana getiriyor.

Delaware Üniversitesi araştırma ekibi bir soru üzerine odaklanmış durumda: ‘Satın alınabilir sıfır emisyonlu araçlar üretilebilir mi?’ Bu soruyu, Mühendislik ve Ekonomi Bölümü profesörlerinden ve aynı zamanda araştırma ekibinin başı Yushan Yan soruyor.

Hidrojen yakıtlı araçlar, sıfır emisyonlu araç üretmek için muhtemelen en iyi seçenek. Toyota, geçtiğimiz günlerde, hidrojen gücüyle çalışan yeni aracını Japonya’da tanıttı. 2015 yılında ABD’de de satışa çıkacak arabanın fiyatı henüz belli değil.

Yan’ın ekibi, fiyatı platinyumdan yüzlerce kat daha düşük olan nikel gibi değersiz alkali metalleri kullanarak yeni bir yakıt hücresi üretmeye çalışıyor.

Yan ve ekibinin 8 Ocak’ta Nature Communactions’te yayımlanan makalesinde, basit mekaniklerle platinyumun sıkıştırılabileceği ve bunun da alternatif elektrokatalizörler oluşturabileceği açıklandı.

Geniş araştırmalar sonucu ekip, yeni üretilecek katalizör materyalleri için gerekli olan bilginin kaynağı olarak hidrojen bağlama enerjisinin, bu araştırmalarda en önemli faktör olduğunu söyledi.

a Auctigo

Hayat ağacı bilgeliği

Yeryüzünün her yönünü gösterircesine büyüyen budaklarında çıkan kahverengi tomurcuklar, ardından açılan yemyeşil yaprakların ülkesi ağaç, dünya üzerinde insanlıktan çok daha eski bir varlığa sahiptir.

Üç yüz bin yıl önce ortaya çıkan ilk çağcıl kişiler, karşıtlıklar felsefesini bile kıskandıracak biçimde ağacın gökyüzünden vuran yıldırımla ateşin kaynağı olduğunu öğrenir. Bu ateşin kaynağı ise ölüm üzerinden insanoğluna sağlanan hayat sıcaklığıdır aslında.

Zaman içerisinde insanlar, ağacın yalnızca odun olmadığını, aynı zamanda uzak bir seyahat esnasında yorucu sıcaklıktan bunalan bir yolcu için, o an gerçekten hayat suyu kadar değerli gölge anlamını ifade ettiğini de öğrenmiştir. Bu da ağacın hayat üzerinden hayat serinliğini sağlamasıdır.

Hayat Ağacı
Ulukayın – Türk, Altay, Çuvaş, Yakut, Moğol ve Macar mitolojilerinde, halk inancında ve Şamanizmde Yaşam Ağacı. (Kaynak: https://kubeyhatun.wordpress.com)

Ağacın kışın yanarak, yazın ise tüm yeşillik gücüyle yaşayarak kişiye sıcaklık ve serinliğin kaynağını oluşturması kişioğlunun, zaman zaman kendisine hakkından gelinmesi gereken bir düşman olarak algılanmasına kadar varacak doğayla tanışması yolunu açmıştır belki de.

Bir ustanın elinde yine karşıtlıklar silsilesinden geçerek ölüm üzerinden başka bir biçime bürünmesi ve böylece yeni bir yaşam anlamını bulması da ağaca, insan dünyasında sahip olduğu dönüşüm içinde aslında manevi anlamda ölümsüzlük, ustanın düşüncelerine ise sanatsal sonsuzluk boyutunu katmaktadır.

Dünyanın çoğu kültüründe önemli bir yere sahip ağaç, hayat ağacı ya da onun daha az oranda bilinen ölüm ağacı (hayat ağacının köklerinin yukarı doğru baktığı biçimi) kültleri biçiminde varlığını sürdürmektedir. Aslında bu iki inanış biçimi de Kamlık inancında Dünya ağacında birleşmektedir, çünkü bu ağaçta hem yaşam hem de ölüm bir aradadır. Zaten karşıtlıklar birlikteliğinin ifadesi olan ağaç dünyanın birçok eski kültüründe yer aldığı mitolojik boyuttan inanç vadisine inerek örneğin tek tanrılı dinlerde iyilik ve kötülük anlayışına dayalı bilginin öğrenilme kaynağı olarak karşımıza yeniden çıkmaktadır. Bu haliyle hayat ağacı bir anlamda bilge ağacı duruma gelerek Havva ya da Eva biçimine dönüşerek onun üzerinden varlığına devam etmektedir. Ağacın meyvesine dokunduğuna inanılan Eva sözcüğünün anlamının “hayat” olması bu bakımdan çok anlamlıdır aslında.

Türklerde de tarihin derinliklerinden beri inanışların odağını, masal ve destanların konusunu ve hayatın beşiğini oluşturmuştur. Ağaç Türk kültür yaşantısının içerisinde her baharın gelmesiyle dirilen ve her güzün gelmesiyle sönen sonsuz bir hayat sürecini temsil etmekteydi. Belki de hayat ağacı olarak bilinen inanışın özünde bu dünya görüşü yatmaktadır, hayatın sonsuzluğu.

Türklerde ağaç kutsaldı, ağaç yeşil doğanın simgesiydi. Doğa ise hayatın zaten özüydü.

Güçlü kökleri, geçmişi ve ataları, güçlü gövdesi şimdiki zamanı ve insanların şu anki yaşamı, güçlü budakları ise geleceği ve gelecek kuşakları, gelişmeyi temsil etmekteydi, hayat ağacının. Ağacın bütün üç kısmı da, daha doğrusu evrendeki üç dünya da aslında birbirine eşit bir denge üzerine bağlıydı ve birindeki bozulma hayat ağacının kendisinin de yok olmasına neden olabilirdi.

Şaman geleneğini ve doğa ile yaşamını devam ettiren toplum: Dukhalar
Şaman geleneğini ve doğa ile yaşamını devam ettiren toplum: Dukhalar (Kaynak: Hürriyet)

Yani, geçmişi olan kişiler yalnızca, bugünü yaşadıktan sonra geleceğe doğru uzanabilirdi ve yalnızca geleceği olan kişiler hem kendilerini hem de atalarını anılarında yaşatabilirdi.

Genel olarak tarihsel bir perspektiften bakıldığında Türklerin yaşadığı bölgeler iklim ve çevre olarak ne tamamen kurak ve örtüsüz ne de tamamen buzul ve soğuktur. Bunun yerine ağaçların meydana getirdiği “yişler” her zaman yaşantımız ve dolayısıyla da kültürümüzle iç içeydi. Ağaçlar sosyal hayatımıza bile biçimlendirmiştir, denilebilir. Türklerde kan kardeşliğinin yanı sıra ağaç kardeşliği müessesesinin varlığı işte buna en iyi örnektir. Bu kurumun temelinde ise hayat ağacı kültü yatmaktaydı. Bu inanış ise her ne kadar basit gelebilse de aslında ekolojik denge bakımından oldukça işlevseldi. Çünkü bu inanışlar üzerinden kişiler hayatın kaynağı olan ağaçları satış için kesmezdi, gereksiz yere yakmazdı. Her bir soy, kardeşliğinin dayandığı ve kutsal hayat ağacı olarak kabul ettiği ağaç cinsini asla kesmezdi, bu ise genel anlamda ağaçların korunmasına hizmet etmekteydi.

Evrendeki Üst, Orta ve Alt dünyayı birleştiren hayat ağacı inanışı Türklerde, ağaç budaklarına çaputlar bağlamak yoluyla dileklerin tutulması geleneğini de kapsamaktadır. Ağaçla konuşulur, onun da tepki verdiği bilinirdi. Artık modern ölçü aygıtlarıyla kolayca saptanabilen ağacın tepki verme olayından atalarımız, bu aletlerden binlerce yıl öncesinde de haberdardı.

Atalarımız için hayatın simgesi olan ağaç, gerçekten de çevrede oksijen sağlayarak, kendisine yüklenen bu anlamı tam anlamıyla haketmektedir. Böylece, modern bilim anlamında ‘ilkel‘ olarak kabul edilen dönemde bile insanların, ağacının bu hayati işlevinden haberdar olmaları bir devrim değil midir? Belki de bize bu böyle gelebilir, oysa geleneksel bir ortamda yaşayan bir kişi için bu, duygularında patlamalara açmayacak kadar olağan bir şeydir, çünkü ağaç hayatın simgesiydi.

Sibirya Şamanları
Sibirya Şamanları (Kaynak: www.turkistanarkeolojisi.blogspot.com)

Bununla birlikte hayat ağacı ya da dünya ağacı ne toprağa dayalı sınırları ne ırka dayalı etnik hudutları ne de kültürel ayırımları tanıyan gerçekten evrensel bir inanış olgusudur. Bu bakımdan bu kült dünyanın birçok kültüründe bu denli yaygın ve aynı zamanda aşağı yukarı benzer çizgiler üzerine kuruludur. Sibirya Kamları (Şamanları), Üst Dünya ile Alt Dünyanın kesişme ve birleşme yeri olan dünya ağacı üzerinden kendi metafizik yolculuklarını gerçekleştirmektedir.

Çeşitli ağaçlardan em (ilaç) yapılmakta ve bu anlamda hayat ağacı inanışı gerçek yaşamda da, özellikle hastalananlar için hayat vermekte ya da hayat güçlerini pekiştirmekteydi. Yani, görüldüğü gibi eski kültürümüzde inanış ve gerçek hayat aslında birbiriyle iç içe ve etkileşim halindeydi. Günümüzde ise maalesef.

Belki de, evrenin ana ekseni olan hayat ağacı inanışına göre bizler şu anda yaşamımızın yalnızca güz mevsimini yaşamaktayız ve bir zaman geçtikten sonra Güneşin yükselmesiyle içimizdeki ağaçlar da uyanacak ve yeşermeye başlayacaktır.