Ana Sayfa Blog Sayfa 8

Nedir bu normal?

Normal, Latincesi normalis olan “gönyeli, ölçüye uygun” sözcüğünden gelmektedir. Ayrıca Fransızca normale de “kurala uygun, kurallı” sözcüğünden alıntıdır.

Norm, Fransızca norme “kural, standart, ölçü” sözcüğünden gelmektedir ve Latince norma “gönye” sözcüğünden evrilmiştir. Norm kısaca önceden belirlenmiş kalıplar, kurallar bütünüdür. Bu kurallar yazılı olmayan ancak toplum üzerinde etki yaratmış bir inançtan gelir. Yargılama ve değerlendirmenin kendisine göre yapıldığı bir ölçüt olarak da geçer.

Basit bir benzetme yapacak olursak, toplum normal bir insanın üçgen, kare veya dikdörtgen olmasına karar vermiş ve bunu kural olarak belirlemişse ve insanlar bu ölçülere uyuyorsa normal kabul edilmektedir. Bu kurallara uymayanlar ise anormal, deli, çatlak veya tuhaf olarak nitelendirilebilmektedir.

Kafa kurcalayan nokta ise gönye ile mükemmel bir kare, üçgen veya dikdörtgen çizilebilirken, mükemmel bir daire çizmenin ise pek mümkün olmayışıdır. Bu da demek oluyor ki normal sadece belirli bir şekle sahip olan insanları kapsayan bir kavram olabilir. Özetle, siz bir daire iseniz anormal kabul edilebilirsiniz.

Etimoloji ve geometriden yola çıkarak ele aldığımız bu konuya sosyolojik açıdan bakarsak eğer, tek tip veya birbirine benzer insanlardan oluşan toplum normaldir. Toplum tarafından belirlenmiş kalıplara uymayanlarsa anormaldir yani uyumsuzdur. Ve belki de bu yüzden Albert Camus’nün dediği gibi “Bütün dâhiler uyumsuzdur”. Çünkü onlar sadece gönyeyi ölçü olarak kabul etmeyip, pergel gibi diğer ölçü birimlerini de hesaba katarak evrenin bir kalıba sığamayacak kadar fazla perspektif gerektirdiğini fark eden özgür düşünceli insanlardır.

Tüm özgür düşünceli insanlar gibi bilim, felsefe veya sanat gibi konularda bile kendi sınırlarını çizerek belirli kalıplar dışına çıkmaya korkan meslektaşlarından farklı ve geniş bakabilmeyi başardıklarından ötürü de deha olarak anılırlar. Eğer Einstein, yaklaşık iki yüz yıldır neredeyse bir tabu haline gelen Newton kurallarını bir ölçü olarak kabul ederek çalışmalarını devam ettirmese veya baştan o çalışmaları yok saysaydı, bugün görelilik kavramı belki de olmayacaktı. Goya, Cezanne, Braug veya Kandinsky akademik sanatın kurallarının dışına çıkamasaydı, kalıpları kırmasaydı bugün kübizm, sürrealizm ve soyut sanat da olamayabilirdi.

Daha önceki yazılarımda sıkça belirttiğim üzere elbette farklı olmanın, sınırları zorlamanın ve kalıpları kırmanın ağır bir bedeli de vardır. Sonuçta toplum, kendisine benzemeyenleri dışlama eğilimindedir. Ne var ki bırakın toplumu, en yakınları tarafından bile bir türlü anlaşılamamak, tuhaf atfedilip yalnızlaştırılmaktır dünyaya herkesten farklı bakanların kaderi…

Yalnızlık bir tercih olduğunda insanın kendisiyle olan iletişiminin sağlıklı olması noktasında bir kurtarıcı iken, aynı frekansta kimseyle olamamak ve ne düşüncelerini ne de duygularını anlayacak ama daha da acısı anlamak için de pek bir çabası olmayan insanlara karşı beklentimiz, çürümüş bir sistemin içerisinde az da olsa bir şeylere değer verebilmenin o naifliğini bile kirleten karanlık bir dünyada ışığın ne olduğunu anlatmaya benziyor.

Gözleri karanlığa alışmış insanlar ışıktan hazzetmiyor veya gözlerini kamaştıran ışıktan korkarak kaçmayı tercih ediyor. Sarhoş eden bir çığlığa benzer sesler çıkaran insan uğultuları arasında kendi sesini bile duymadan sürekli konuşanların hiçbir şey anlamadığı, sadece karşısındakini tükettiği bir ana tanıklık etmek kalıyor geriye. Sanki ne yaparsan yap o ışıktan korkacaklar, ateşten korkan kurtlar misali ışığın sönmesini, karanlığın çökmesini bekleyerek pusu kuracaklar. Nitekim çırılçıplak kalma korkusundan da giyinmedi insan denilen varlık; önce kendini korumak için giyindi, şimdiyse sadece kendini saklamak için giyiniyor ve bu giydikleriyle de aslında kişiliğini yansıtan kapitalist bir dünyada moda denilen körlüğün dipsiz kuyularında kendine harikalar diyarı yaratmaya çalışıyor.

Her şey insanın kendi aklının bir oyunu. Ahlâk denilen kavramla çöken toplumun hamurunda var olan tek gerçek ilkel zamanlarınkinden çok da farklı değil. Hayatta kalmak… Ne var ki değişen, hayatta kalmanın şekli. Hayatta kalma savaşını adeta bir oyun gibi kurgulayan sistemin içerisinde neyin ne olduğunu sorgulamaya bile vakit bırakmayan çarkların keskin dişlileri arasına sıkışan insanın kendini soyutlamasında anlam bulduğu tek şey; olabildiğince tüketmenin dayanılmaz cazibesi…

Alışkanlıklarının kölesi haline gelmiş insanlarız. Sevdiklerimize verdiğimiz değer bile bu alışkanlık silsilesine bağlı artık. Şüphesiz ki tamamen çıkarlarımız üzerine kurulu bu sistem. Fırsatları yakalama, çıkarları göz etme ve gün geçtikte bencilleşip kutuplaşmaya varan toplumsal ayrımların, bir de üzerine eklenen ekonomik çöküntüsüyle sarsılan yapısı, her şey dahil tatil anlayışına bürünmüş yığınların bilinçsiz bir şekilde kendileri, yakınları ve çevreleri dahil her şeyi tükettikleri bir dünya ile karşı karşıyayız.

Sistem her zaman acımasız ve zorbadır. Bruno evren sonsuzdur dediği için engizisyon tarafından canlı canlı yakılmıştı, Galilio dünya dönüyor dediği için ömrü boyu hapse mahkûm edilmişti, kadınlar cadı diye öldürülmüştü, benim tanrım senin tanrını döver anlayışından ötürü dünya kan gölü haline dönmüştü. Aslında toplum, bunların hiçbirisinin farkında bile değildi. Çünkü insanlar daha burnunun ucundakileri bile tam olarak görebilme yetisine sahip değiller, özellikle de günümüzde… Her birimiz bize verilen demokrasi, özgürlük, serbest ekonomi, globalleşme, modernizm, postmodernizm ve teknoloji gibi kavramlarla şekillendirilen yeni dünyanın satranç masasında piyon olmaya devam ediyoruz. Dürüstlük, tolerans, dayanışma, özgürlük, sevgi, vicdan ve adalet gibi kavramlar ise ağzımızda çiğneyip durduğumuz bir sakız kadar yapışkan hale gelmiş durumda.

Tüm bunların sonucunda ise normal bir insan olabilmenin koşulu da bu sisteme ayak uydurmak olduğundan normalimiz, normalleşmek. Zaten sistemin her zaman amacı da bu değil midir? Azınlıkları çoğunluğa dahil ederek kocaman bir sürü yaratmak…

Bununla birlikte kendini bundan sıyırdığını, farklı olduğunu sanan, sanmakla da kalmayıp bunun için şekilden şekle giren insanların farklılaşma çabasının normalleşmesindeki sorunu da görebilmek lazım. Kendi dışındaki herkesi sürünün bir parçası sanıp marjinalliğe soyunduklarındaki samimiyetsizliği kimsenin fark edememesinin tuhaf olması da işte bu normalleşmenin bir sonucudur. Çünkü marjinalliği de bir kalıba sıkıştırdığından habersiz insanlık. Her şeyi bir şeye benzetme kaygısının esiri olduğumuz sürece bu değişmeyecek bir algı meselesi…

Hayatta hiçbir şey normal değildir. Bize normal gibi gelir sadece. Alıştığımız için… Sonsuz bir evrendeki sıradan hayatlarımızın içerisinde küçücük bir kare olmakla yetindiğimiz için… Sınırlarımızı toplumun bizi kodladığı ölçüye göre çizebildiğimiz için…

Korkmalısın sürekli dürüstlükten dem vurandan veya demokrasiden bahsedenden… Korkmalısın sana değer verdiğini söyleyen ama buna değer bir şey yapmayan insandan… Korkmalısın senin iyiliğini düşündüğünü söyleyenlerin seni bir kalıba sokmasından… Korkmalısın sözleriyle eylemleri birbirini tutmayan insandan… Korkmalısın iyi niyetini sömürenlerden… Korkmalısın kendine güvenle kibiri birbirine karıştırandan… Korkmalısın her fırsatta kendinden bahsedenlerden… Korkmalısın en zor zamanlarında seni yapayalnız bırakan insandan… Korkmalısın kendi hayatlarına dönüp bakmadan sana akıldan başka bir şey vermeyenlerden… Korkmalısın arkadaşım, dostum diyerek aylarca elini telefona sürmeyenlerden… Korkmalısın seni sürekli oyalayıp meşguliyetin maskesine bürünenden… Korkmalısın sadece işi düşünce seni hatırlayandan… Korkmalısın sana anormal gelse de herkese normal gelen her şeyden… Ve korkularının üzerine gitmelisin. Çünkü Foucault’un da dediği gibi “Normal insan kurgudur.”

Hatay’da depremin ardından süren hayat mücadelesinin pek de söz edilmeyen özneleri: Hayvanlar

6 Şubat depremlerinden en çok etkilenen Hatay’da yaşayan patili dostlarımız oldukça zor durumda. Hayvanlara yönelik bir sağlık hizmeti görünür değil, özellikle kedi ve köpekler kontrolsüzce çoğalıyor, bakımlı ve aşılı değiller, tedavi alacakları bir yer yok, ne ile beslendikleri belli değil. Ölen ve öldüğü yerde kim bilir ne kadar zamandır öylece kalan hayvanlar, kaldırılmayan yıkıntıların ya da yıkılmak üzere olan boş yapıların içindeki buzdolaplarında bozulan gıdalar ve yayılması an meselesi hastalıkların içinde hayata tutunmaya çalışan hayvan dostlarımız görünen o ki unutulmuş durumda… Gönüllüler, dernekler ve sivil toplum kuruluşları ellerinden geleni yapıyor olsa da çevresel koşullar iyileşmedikçe hayvanlar için çalışmak da zorlaşıyor. Tüm bunlara dair hayvan hakkı savunucuları, HAYTAP ve Animal Save ile konuştuk.

Hatay’ın insanı yardımsever, misafirperver…

Aşevinden dağıtılan 2 öğün yemeğini sokakta kalan, depremden sonra doğan pek çok hayvanla paylaşan halk haricinde hayvanları pek de umursayan yok gibi görünüyor. Kente hakim olan asbestli toz, bozulan yiyecekler, ölü hayvan ve enkazdan hala çıkarılamamış insan bedenleri nedeniyle yayılan kötü kokular ve mikropları taşımaya oldukça yardımcı olan sinekler kentin büyük kısmında insanlar için de hayvanlar için de oldukça tehditkar. Sokakta görebildiğimiz hayvanların çoğunda göz enfeksiyonları belirgin. Üstelik bu enfeksiyonlu gözleri tanımak için veteriner hekim olmaya gerek yok. Hasta olduğu her halinden belli bu hayvanlar tedavi edilmiyor, bakılmıyor, beslenmiyor. Sokak köşelerine dökülmüş kuru mamaları görmek mümkün ancak durum o sokakta yaşayan merhametli insanların varlığı ile paralel ne yazık ki…

Hatay’da bulunduğum sürede pek çok hakka erişememe durumunu gözlemledim hatta bazılarını da deneyimledim. Hatay’da bulunan diğer herkes gibi hayvanlar da zor durumda ve yalnız. Depremden etkilenen ve hala kendi mahallesinde çadırda yaşayan bir hayvan hakkı savunucusu, depremin hemen ardından HAYTAP ve Animal Save’in geldiğini, belediyeninse ilk zamanlar sokak köpeklerini ‘topladığını’ belirtti.

Dernek, STK, gönüllüler el ele: Peki devlet bunun neresinde?

HAYTAP’ın uzun bir süre merkezde bulunan Dostluk Parkı’nda hem tedavi hizmeti verdiğini hem de mama temin ettiğini belirten Halkevleri Kadın Sekreteri Berna Demirtaş, Halkevlerinin dayanışma ve koordinasyon noktalarında mama temin edip paylaştıklarını anlattı. İlk zamanlar belediyenin ve pek çok gönüllü grubun bu noktalara mama bıraktığını ancak geçen ayların sonunda çalışmaların oldukça azaldığını, artık sadece kendi temin edebildikleri mamaları paylaştıklarını vurguladı.

Kurumlar ve yetkililer her zaman kendini aklama çabasındalarsa da Hatay’da el birliğiye bir şeyler yapmaya çalışan insanlar var. Yapanlara ve yapmayanlara, orada yaşayanlara Hatay’da hayvanların durumunu, yakın ve uzun vade yapılması gerekenlere dair düşüncelerini sordum.

Animal Save: “Yuvalandırma çalışmalarımız devam ediyor”

6 Şubat’tan itibaren depremden etkilenen hayvanlar için kermesler yoluyla bağış toplayarak deprem bölgesine gitmek için yola çıkan Animal Save Türkiye, bugüne kadar deprem bölgesinden toplamda 286 kedi, köpek, kuş, tavşan ve horoz kurtardı.

Animal Save Türkiye İletişim Sorumlusu ve Hayvan Hakları Savunucu Doğa Giray, depremzede hayvanlar için yürüttükleri çalışmaları anlatıyor: “Ekip olarak deprem bölgesine ikişer kişiden oluşan gruplarla git gel yapmaya başladık. Bölgedeki ihtiyaç malzemeleri, mamalar, hayvan box’ları ile araçlarımızı doldurup ihtiyaç sahibi kişilere ulaştırdık. Bir taraftan da her gidişimizde hasarlı binalardan çıkardığımız, sokaklarda yaşam savaşı veren kurtarabildiğimiz ve kurtarılmış ama ilk tedavisi yapılmış hayvanların Ankara’ya nakillerini gerçekleştirdik.” Animal Save grubu hala deprem bölgelerinde hayvanların tedavilerini yaptırmaya ve sağlık durumu iyi olanlar için yuva arama çalışmalarına devam ediyor. Grup, depremden etkilenen hayvanları, ilanlarını sosyal medya hesaplarından paylaşarak yuvalandırıyor.

HAYTAP: “Bütçemiz sınırsız değil ama hayvanları kaderine de terk etmiyoruz

Haytap Başkan Yardımcısı veteriner hekim Ali Laçinbaba depremin üçüncü günü itibarıyla yine bir deprem bölgesi olan Osmaniye’ye 3yıl önce kurdukları HAYTAP Tedavi Merkezi ile tüm deprem bölgesi hayvanlarına ücretsiz tedavi desteği sunduklarını, depremin 7. günü itibari ile de Defne ilçesinde 100m2lik sahra hastanesi kurduğunu belirtti. Laçinbaba, 3 ay kadar hizmet veren sistemin normalleşme ile kapatıldığını belirterek “Ancak kurtarma timimiz bölgeden ayrılmayarak yaralı ve hasta canları Osmaniye’ye transfer etmeye hala devam etmektedir” dedi.

HAYTAP’ın Hatay’da herhangi bir kurumla işbirliği olmadığını, herhangi bir devlet destekleri almadığını belirten Laçinbaba kısırlaştırma programının doğrudan halk sağlığını etkilediğini ve çok önemli olduğunu vurgularken yerel yönetimlerin 5199* sayılı kanunun gereklerini zamanında ve layıkıyla yapması gerektiğinin altını çizdi. “Böylelikle hayvan popülasyonu kontrol altına alınarak paraziter enfestasyon ve zoonoz hastalıklardan da korunmuş olunur” diyen Laçinbaba hayvanların başka kentlere taşınmasına dair düşüncelerini ise şöyle açıkladı: “Temiz su ve gıda bulamayan hayvanlar hastalıkla karşı karşıya kalırlar. Sahipli hayvanlar mikrochip uygulaması ile sahiplerine iade edilmek veya yeniden yuvalanmak için transfer edilebilinir. Tabii ki riskli ve çok meşakkatli bir süreçtir. Defne’den yaklaşık 3000’e yakın sahipli hayvanı transfer ettik. Ciddi emek ve masrafı olan bir süreçti. Ancak sahipsiz sağlıklı sokak hayvanlarını enkaz çalışmaları sonrasında transfer etmeyi uygun bulmuyoruz. Kısırlaştırma programına alınarak bölgelerinde kalmalılar. Bu konuda yerel yönetimler toplama, kısırlaştırma, işaretleme, aşılama ve sonrasında beslenmelerini takip etmeliler.”

Depremden etkilenen hayvanları başka illere taşıdık; iyi mi yaptık, kötü mü?

Depremin ardından kimi iyi niyetli kimi belirsiz niyetli kişi ve kurumlarca başka kentlere taşınan hayvanların akıbetine dair soruya Laçinbaba kendi transfer ettiklerinin akıbetini bildiğini ancak bu çalışmayı yapan pek çok kişi olduğunu ve tabii ki hepsini bilemediklerini ise şu sözlerle ifade etti: “Deprem döneminde uluslararası derneklerle de işbirliği içerisine girdik. Bunlardan bir tanesi Almanya’dan Notphote kuruluşu. Yapmış olduğu saha ve maddi destek ile 183 sokak hayvanı Osmaniye’deki HAYTAP Tedavi Merkezine getirdi. 68 tanesi kırık, 13 tanesi açık yara operasyonu ve 102 tanesi enfeksiyon veya paraziter enfestasyon bulunan hayvanlardı. Tedavi sonrası Nazilli doğa ve yaban hayatı koruma derneği barınağına transferleri gercekleşti. Rehabilitasyon süreci sonrasında sahiplendirme çalışmaları yapılacak. Bu tip çalışmalar iyi niyetlidir. Ancak pek çok STK bölgedeydi hepsinin akıbeti nedir bilemem. Yetkili kurumlar bu konuda  bilgi sahibi olmak zorundadır.”

Laçinbaba depremden etkilenenlerin sadece kedi ve köpekler olmadığını 4 inek, güvercin, ördek ve tavuk gibi kanatlılar, 2 eşek, 3 koyun, 8 keçinin de enkazdan kurtarılarak Osmaniye’deki Emekli Hayvanlar Çiftliğine yerleştirildiğini ve ecelleri gelip de ölene dek onları misafir edeceklerini belirtti. HAYTAP’ın Emekli Hayvanlar Çiftliği’nde iki gönüllü hekimin çiftlikte yaşayan hayvanların düzenli sağlık kontrollerini yaptığını ve bu hayvanların 100 dönüme yayılmış bir mera alanında 10 dönümlük çitli alanlarda yaşadıklarını da ekledi.

Defne’de bulunan merkezde çalışmaları hala süren HAYTAP’ın Başkan Yardımcısı Laçinbaba, “Bütçemiz sınırsız değil ama tabii ki onları kaderine de terk etmiyoruz” dedi. Hatay Valiliği ve belediyeleri ile temasta olduklarını söyleyen Laçinbaba “Önümüzdeki günlerde Belediye & HAYTAP ortak faaliyeti göstererek kısırlaştırma kampları kuracağız” dedi. Beş ayın ardından belediye ve valilikler ile bir çalışma yapılacağını öğrenmek umut verdi. Laçinbaba’ya Hatay’daki hayvan hakkı savunucuları ne yapsın diye sorduğumda ise şöyle cevap verdi: “Nefes almak ve temiz su özellikle tüm canlıların temel ihtiyacıdır. Bu konuda aynı kaderi yaşayan canlıları unutmadan ‘bir kap şu, bir kap mama’ felsefesini uygulamaya davet ediyorum. Verdiğiniz suyun tükendiğini görmek ruhunuzu rahatlatır.

*Hayvanları koruma kanunu

Evvel Temmuz Kültür Sanat Festivali 20-23 Temmuz’da Serinyol’da

Evvel Temmuz Kültür Sanat Festivali; Samandağ, Arsuz ve Defne ilçelerinde gerçekleştirilen onlarca etkinliğin ardından yolculuğuna 20-23 Temmuz tarihlerinde Serinyol ilçesinde devam ediyor.

Evvel Temmuz KSF, sadece bir kültür sanat festivali değil. Bu festivale hayat veren gönüllüler, toplumsal mücadeleyi ve ortaklaşa yaşayarak hep birlikte üretme deneyimini inşa ediyor. “Festival bağlamında bu deneyime şahitlik eden katılımcıların samimiyetle dertlerine ortak olduğumuzu gördüklerini; her etkinlik sonrası gözlerimizin içine bakarak edilen teşekkürlerden, kendiliğinden ağızdan dökülen ‘iyi ve kötü zamanlarda yanımızdasınız’ cümlesinden, ekonomik kriz ve depremle derinleşen eşitsizlik deneyimlerinin kadın buluşmalarında kolaylıkla ve hızlıca ifade edilişinden, çocuk atölyelerinde paylaşılan zorlayıcı duygulardan, gençlerin halk şenlikleri ve gençlik konserlerinde yükselen seslerinden ve yumruklarından okuyabiliyoruz” diyen festival yürütücüleri akıştan, halkın katılımından ve dayanışmadan memnun.

Bir gönüllü ağı oluşturduklarından ve bu ağın hızla ve kendiliğinden büyüdüğünden, Hatay halkının her işin ucundan tuttuğundan bahseden gönüllüler tüm zorlu koşullara rağmen karşılaştıkları büyük ilginin Samandağ’da başlayıp Defne’de büyüdüğünü şimdi ise Serinyol’daki etkinliklerle devam edeceğini belirtiyorlar.

Halkın özgücü ve sponsorsuzluğun sonucunda büyüyen dayanışma

14 Temmuz’da Harbiye şelalelerine elimizde reyhanlarla ve bahhurlarla gerçekleştirilen Yürüyüş’te yüzlerce insan hep bir ağızdan “Unutmak yok, affetmek yok, helâlleşmek yok” diyerek haykırdı. Praksis Müzik Grubu’nun yol boyunca çaldığı ‘Asfur’ şarkısı ile kederlerini, Farfur’un “bizi terk edenleri bizi unutanları unutmayacağız” çığlıklarının öfkelerini, buğulu gözlerle yan yana atılan her bir adımın ise dayanışmayı örgütlediğini belirten gönüllüler, bu atmosferin halkın özgücünden ve sponsorsuzluktan oluştuğunu da vurguluyorlar.

Depremden etkilenenlerin kaldığı çadırlarda, suya, barınmaya, sağlığa, yiyeceğe, ulaşıma erişilemediğine, böcek ve salgın hastalıkların artıp koşulları daha da yaşanamaz kılışına şahit olan gönüllüler Arsuz’a geldiklerinde bambaşka bir tablo ile karşılaştıklarını ifade ediyorlar. Görece üst sosyoekonomik sınıftan ailelerin çocuklarının katıldığı etkinliklerde, temel hakların yanında kültür sanata erişimlerinin deprem öncesinde ve sonrasında çadırda ve konteynırlarda kalanlara kıyasla çok yüksek olduğunu, etkinlik yürütücülerinin deneyim paylaşım çemberinde dinleyen gönüllüler çıkarımları sonucu aldıkları karardan bahsediyorlar: “Amaçlarımızdan biri sosyal adaletsizliğin depremle daha da can alıcı hale getirdiği eşitsizliklerin üstüne gitmek olduğundan, önümüzdeki sene Arsuz’da etkinlikleri kapalı bir merkez yerine mahallelerde, sokaklarda, bahçelerde gerçekleştirmeye karar verdik.”

Defne’de festival etkinliklerinin duyurularını yaparken “bize vereceğiniz bir şeyler var mı?” diye soran birine “Size bir arada olma, omuz omuza vererek kederiyle, öfkesiyle tüm zorlayıcı duygularımıza neşeyi de ekleyerek depremle yıkılan ve politik saldırılarla yok edilmek istenen kimliğimizi, kültürümüzü, varlığımızı ve kentimizi yeniden ayağa kaldırma olasılığını yeşertmek için buradayız” cevabını verdiklerini belirten gönüllüler, “Mahalle ve köylerde sesli ve yüzyüze yaptığımız tüm duyuru ve davetlerde, amacımızı haykırmaya devam ediyoruz. Duyuluyor ve karşılık buluyor olması motivasyonumuzu, dayanışma ve mücadele kaslarımızı daha da güçlendiriyor” diyorlar.

Harika etkinliklerle halkın dayanışmasını örgütleyen, yaralara merhem dertlere derman olmaya çabalayan festival gönüllülerine teşekkür ediyor ve dayanışmayı daha da büyütmek için herkes Evvel Temmuz Kültür Sanat Festivali’nin Serinyol etkinliklerine katılmaya davet ediyoruz!

Yarının Depreme Dayanıklı Şehirleri: Söyleşi, Panel ve Çalıştay

Salt, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Deprem Mühendisliği Ana Bilim Dalı ve Pattu Mimarlık iş birliğiyle gerçekleştirilen Yarının Depreme Dayanıklı Şehirleri sergisinin kamu programına ev sahipliği yapıyor.

Salt Beyoğlu’ndaki Forum alanına yerleşen sergi paralelinde farklı alanlardan uzmanların katılımıyla hazırlanan program, deprem riskinin azaltılması, afet risk iletişimi ve katılımcı planlama yaklaşımı gibi konuları irdelemeyi amaçlıyor. Program, 18 Temmuz Salı günü Salt Beyoğlu, Açık Sinema’da serginin ortaya çıkış sürecine odaklanan bir söyleşiyle başlayacak.

Herkesin katılımına açık ve ücretsiz programın dili Türkçe’dir. Yarının Depreme Dayanıklı Şehirleri sergisi, UK Research and Innovation (UKRI) Global Challenges Research Fund (GCRF) tarafından desteklenen Tomorrow’s Cities [Yarının Şehirleri] projesi kapsamında gerçekleştirilmektedir.

PROGRAM

Söyleşi: “Yarının Depreme Dayanıklı Şehirleri”
18 Temmuz Salı, 17.00, Açık Sinema

Konuşmacılar: Eser Çaktı, Emin Yahya Menteşe, Cem Kozar
Moderatör: Gürhan Ertür

Panel: “Deprem Riskini Azaltmak”
25 Temmuz Salı, 17.00, Açık Sinema

Konuşmacılar: Mehmet Nuray Aydınoğlu, Ceyhun Eren, Azime Tezer, Sibel Kalaycıoğlu
Moderatörler: Eser Çaktı, Emin Yahya Menteşe

Panel: “Geleceğin Kentlerini Birlikte Planlama”
1 Ağustos Salı, 17.00, Açık Sinema

Konuşmacılar: Gürkan Akgün, Kemal Duran, Pelin Pınar Giritlioğlu
Moderatörler: Eser Çaktı, Emin Yahya Menteşe

Panel: “Afet Risk İletişimi”
15 Ağustos Salı, 17.00, Açık Sinema

Konuşmacılar: İnci Çınarlı, Gürhan Ertür, Iain Stewart, Fundanur Öztürk
Moderatörler: Eser Çaktı, Emin Yahya Menteşe

Çalıştay: “Yarının İstanbul’unda Riski Anlamak”
22 Ağustos Salı, 17.00, Forum ve Mutfak

Yürütücüler: Eser Çaktı, Emin Yahya Menteşe

Zeytin ağaçları Sounds of Paşaköy’ün eşsiz melodileriyle dans ederken çocukların eğitimi için bağış toplanacak

Zeytin ağaçlarının gölgesinden yükselen eşsiz melodileriyle 2021 yılından bu yana klasik müzik sevenlere unutulmaz bir deneyim yaşatan Sounds of Paşaköy bu sene 12 Ağustos’ta gerçekleşecek. Borusan Quartet’in yer alacağı konserin katılımcıları çocukların eğitimini desteklemek için Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne bağışta bulunacak.

Mavi ve yeşilin en güzel tonlarının birleştiği Assos Paşaköy’de Ünlü Ortopedi ve Travmatoloji, El Cerrahisi ve Mikrocerrahi Doktoru Prof. Dr. Eftal Güdemez ve ilk sergisini geçtiğimiz Ocak ayında hayata geçiren Heykeltıraş Damla Güdemez çiftinin evinde klasik müzik hayranları üçüncü kez bir araya geliyor. Her yıl farklı klasik müzik gruplarının dinlendiği Sounds of Paşaköy sahnesinde bu sene eşsiz tınılarıyla Borusan Quartet yer alıyor. 2005 yılında Prof. Gürer Aykal öncülüğünde kurulan topluluk, İstanbul’daki Süreyya Operası’nda sürdürdükleri düzenli sezon konserlerinin yanı sıra yurtiçi ve yurtdışında gerçekleştirdikleri turnelerle de dikkat çekiyor.

Ev sahibi Prof. Dr. Eftal Güdemez,“2021 yılında gerçekleşen ilk konserimizde Mozart’ın meşhur iki quartet eserini davetlilerimizle büyük bir keyif içinde dinledik. İkinci yılımızda ise Türkiye’nin en önemli viyolonsel sanatçılarından oluşan Cello Paradiso deyim yerindeyse bizlere müthiş bir müzik şöleni yaşattı” diyor. Her sene daha da büyüyen hayallerine bu sene Borusan Quartet’in eşlik edecek olmasından çok büyük bir sevinç duyan Prof. Dr. Eftal Güdemez, ekibe olan hayranlığını şu ifadelerle dile getiriyor: “Borusan Quartet, ulusal ve uluslararası birçok etkinlikte yer alıyor. Pek çok bestecinin kendileri için yazdığı yapıtların ilk seslendirilişini gerçekleştirerek Türkiye’nin çağdaş müzik repertuvarına da katkıda bulunuyor. Böyle değerli bir ekibi evimizde ağırlayacak olmanın verdiği gururu yaşıyoruz. Zeytin ağaçları altında klasik müzik hayalimize ortak olacak olmaları bizi heyecanlandırıyor” ifadelerini kullanıyor.

Evlerinde gerçekleştirdikleri konserleri daha da anlamlı hale getirmek üzere yola çıkan Güdemez çifti, her sene konser davetlileriyle beraber bir projeye bağışta bulunuyor. Sosyal sorumluluğa ve çevreye karşı sorumluluk bilincinin kendileri için çok kıymetli olduğunu söyleyen Heykeltıraş Damla Güdemez,“Büyük hayallerle çıktığımız bütün yollarda sosyal sorumluluk bilincini taşımak ve projelerimizi anlamlandırmak çok önemsediğimiz bir konu. Geçtiğimiz aylarda gerçekleşen Sonsuzluk (Eternity) adlı ilk kişisel heykel sergimde de bu bilinç doğrultusunda ilerledik ve satılan eserlerin gelirlerinin bir kısmını Geleceğe Işık Tut Derneği’ne bağışladık. Sounds of Paşaköy ailesi olarak da bu bilinçle her sene bir kuruma destek oluyoruz. 2022 yılında gerçekleştirdiğimiz konserde evimize gelen misafirlerimizle TEMA Vakfı’na fidan bağışında bulunduk. Bu seneki konumuz ise eğitim. Eğitimin çocukların geleceği olduğuna inanıyor ve davetlilerimizle beraber okumak isteyen çocuklara destek olmak istiyoruz. Bu çerçevede, 12 Ağustos’ta gerçekleştireceğimiz konserimizde Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği aracılığıyla çocuklarımızın eğitimine katkıda bulunacağız” diyor.

Sounds of Paşaköy, Assos Antik Tiyatro’da binlerce kişiyi misafir etmeyi hayal ediyor

Büyük bir hayalin başlangıç noktası olan Sounds of Paşaköy, yapılan konserler ile bölgenin potansiyelinin görülmesini ve klasik müziği daha da geniş kitlelere sevdirmeyi hedefliyor. Bu doğrultuda Güdemezler, Sounds of Paşaköy’ün gelecek hayallerinden şu ifadelerle bahsediyor “Binlerce yıl önce en güzel müzikler bu coğrafyada üretilmiş ve bu bölge müthiş bir özenle korunmuş. Biz yıllar sonra bir çok insanın katılabileceği ve izleyebileceği bir festivalin organizasyonuna ön ayak olarak zeytin ağaçları altından yükselen müzik ezgilerini Assos Antik Tiyatro’da katılımcılarla birlikte dinleyebilmeyi hayal ediyoruz. Her sene bir önceki senenin üzerine de katarak bu hayalimizin gerçekleşmesi için oldukça fazla çaba gösteriyoruz. Sounds of Paşaköy’ü Assos Antik Tiyatro’da bir festival haline gelme hayali bizi inanılmaz heyecanlandırıyor”.

Kaşif ruhlar Ağustos’ta BBC Earth ekranlarında buluşuyor: Dipsiz Okyanus’lardan Ben Fogle ile Kayıp Dünyalar’a

0

“Kuzey Atlantik: Dipsiz Okyanus” ile su altındaki büyüleyici yaşam, “Ben Fogle: Kayıp Diyarlar” ile de ücra yerlerde yaşayan toplulukların hayatları ve manzaraları Ağustos ayında BBC Earth ekranlarında.

“Kuzey Atlantik: Dipsiz Okyanus” (North Atlantic: The Dark Ocean) ile BBC Earth ekranlarında denizdeki olağanüstü yaşam keşfediliyor. İlk kaşiflerin maceracı ruhundan ilham alan İrlandalı su altı kameramanı Ken O’Sullivan, Kuzey Atlantik’in karanlık derinliklerini keşfediyor. Kaşiflerin metinlerinde anlatılan büyük deniz canlılarını aramak için derinlere doğru yolculuğa çıkıyor. Ken, karşılaştığı deniz yaşamını korumak için verilen mücadeleyi konu alıyor ve izleyiciyi deniz yaşamını keşfetmenin büyüleyici dünyasına sürüklüyor. İddialı doğa tarihi programı “Kuzey Atlantik: Dipsiz Okyanus” (North Atlantic: The Dark Ocean) 6 Ağustos Pazar günü saat 18.00’de BBC Earth ekranlarına geliyor.

Unutulmuş hayatları Ben Fogle ile keşfedin

Macera dolu ruhuyla bilinen Ben Fogle’ın seyahatleri dur durak bilmeden devam ediyor. Dünyanın ücra köşelerine yaptığı seyahatleri ile uzak bölgelere göçlerin sebeplerini arayan Ben, zamanın unuttuğu adaların yeniden canlandırılma çabasına tanıklık ediyor. Uzun zamandır hafızalardan silinmiş manzaraları keşfeden ve ana akımın dışında yaşayan topluluklarla tanışan “Ben Fogle: Kayıp Diyarlar” (Ben Fogle: Lost Worlds) 18 Ağustos Cuma günü saat 22.00’de BBC Earth’te sevenleriyle buluşuyor. 

“Hayvanlar için etki” yaz okulu için kayıtlar başladı

Kafessiz Türkiye tarafından düzenlenen “Hayvanlar İçin Etki Yaz Okulu” kayıtları başladı! Başvuru için son gün 22 Temmuz. 25- 26-27 Temmuz 2023 tarihlerinde online olarak gerçekleştirilecek eğitimde hayvan hakları felsefesi mercek altına alınacak.

Hayvanların hakları neden olmalı? Hayvanların ahlaki statüsü nedir? Hayvanların bilimsel çalışmalarda kullanılması meşru mu? Evcil hayvanların kısırlaştırılması doğru mu? Gıda sisteminde hayvanların içinde bulunduğu koşullar kabul edilebilir mi? Bu ve bunun gibi soruların yanıtlarını merak eden herkesin kayıt yapabileceği online yaz okulunda, tüm eğitim oturumlarına katılım sağlayanlara katılım belgesi verilecek.

Kafessiz Türkiye’nin internet sitesinden yapılan başvurular 22 Temmuz’da sona erecek. Herkesin katılımına açık ve ücretsiz gerçekleştirilecek yaz okulunun programı ise şöyle:

25 Temmuz 2023 | 20:30 Netice Odaklı Felsefede Hayvanlar | Dr. Engin Arıkan

Hayvanların insanlardan farklı özelliklere sahip olması bir gerçeği değiştirmiyor: Onlar da
acıyı ve sevinci hissedebiliyor. Onlara yapılanların da neticeleri var: Acı çekiyorlar veya mutlu
oluyorlar. Bu eğitimde netice odaklı felsefede hayvanların çektiği acıların ve hissettikleri
sevinçlerin ahlaki değerine bakılacak. Bundan hareketle eşitlik ilkesinin farklı özelliklere sahip varlıklar açısından nasıl uygulanabileceği sorusuna cevaplar verilecek. Son olarak, bu argümanların vardığı çıkarımlar ve hayvanların bugün gördüğü muamelelerin nasıl değiştirilmesi gerektiği incelenecek. Bu bölümde ağırlık olarak Peter Singer’ın yazınından yararlanılacak.

26 Temmuz 2023 | 20:30 Hak Odaklı Felsefede Hayvanlar | Dr Engin Arıkan

Hayvanların ciddi bir kısmı her ne kadar insanlar gibi gelişmiş bilişsel özelliklere sahip olmasa
da, kendi kişiliklerini haiz varlıklar. Örneğin bir köpeğin, bir ineğin veya bir maymunun kendi varlığının ve çevresindekilerin farkında olduğunu, bunlar hakkında düşünceler geliştirebildiğini ve geleceğe dair belli beklentiler doğrultusunda eylemler gerçekleştirebildiğini söylemek yanlış olmaz. Bu eğitimde belli özelliklere sahip canlıların kendilerine has bir değeri haiz olduğuna ve bundan kaynaklı olarak belli temel haklarının olduğuna dair argümanlar incelenecek. Hayvanların yaşam hakkı, saygı görme hakkı gibi ahlaki haklarının olduğunun teslim edilmesi radikal çıkarımları da beraberinde getiriyor. Bunların neler olduğu ve diğer felsefi yaklaşımlardan farkı gösterilecek. Bu bölümde ağırlık olarak Tom Regan’ın yazınından yararlanılacak.

27 Temmuz 2023 | 20:30 Erdem Odaklı Felsefede Hayvanlar | Dr. Engin Arıkan

Hayvanlara nasıl muamele edildiği hayvanlar kadar bizim de nasıl insanlar olduğumuzu
gösteren ve belirleyen bir konu. Klasik düşünürlerden Sokrates, Platon, Aristoteles ahlaka
dair mülahazaları da neticeden veya haktan ziyade insan erdemlerine odaklanmışlardır.
Hayvanlarla olan etkileşimlerimiz de diğer insan eylemlerinde olduğu gibi çeşitli erdemlere
temas etmektedir: dürüstlük, merhamet, saygı, ölçülülük, adalet, cesaret, sevgi gibi… Bu
eğitimde erdem odaklı ahlak felsefesi yazınının hayvan konusunda yaptığı analizler ve dayandığı argümanlar incelenecek. Pekala hepimizin hayatımızda pek çok kez sorduğumuz iyi, erdemli ve mutlu bir hayat için neler yapmalıyım sorusunun cevaplarında hayvanların nasıl bir yeri olabileceğine bakılacak. Son olarak, hayvanlar için yapılan mücadelelerin ve genel olarak hayatın zorlukları karşısında erdem etiğinin önerdiği ve vurgu yaptığı yaklaşımlar incelenecek.

Kafessiz Türkiye

Kafessiz Türkiye, yumurtası için yetiştirilen tavukların hapsedildiği zalim ve çağdışı kafes
sistemine son verilmesi için Çiftlik Hayvanlarını Koruma Derneği tarafından yürütülen bir
kampanyadır. 2018’de üç gönüllünün girişimiyle amatör olarak yola çıkan Kafessiz Türkiye, büyüyüp destek bulmasının ardından, 2020’de Çiftlik Hayvanlarını Koruma Derneği’ne dönüştü. Derneğin çatısı altında profesyonel bir şekilde yürütülmeye devam eden Kafessiz Türkiye, bugüne kadar yüz binlerce tavuğu etkileyecek kurumsal politika değişikliği yapılmasını sağladı. 2022 yılında Hayvan hakları alanında çalışan kuruluşları dünya genelinde değerlendiren Animal Charity Evaluators (ACE), tarafından dünyanın en etkin hayvan savunuculuğu derneklerinden biri seçildi.

Dr. Engin Arıkan kimdir?

Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini Galatasaray Üniversitesinde tamamladı. Kamu Hukuku yüksek lisansını “Hayvan Refahı, Hayvan Hakları, Hayvan Hukuku” başlıklı çalışması ile tamamlayan Arıkan, 2017’den beri hayvan refahı konusunda çalışmalar yürütüyor. Dünya Üniversiteler Münazara Şampiyonası yarı finalisti, Avrupa Üniversiteler Münazara Şampiyonası finalisti ve Türkiye münazara şampiyonudur.

An Interview with documentarist Ben Fogle on his documentary series and wild life

Ben Fogle travels around the world to witness the lives and adventures of the wild. He made his first appearance with the TV programme ‘Castaway’ and currently presents the documentary series ‘Return to the Wild’ which recently released the 3rd Season on BBC Earth. We had a delightful interview with Ben Fogle about wild life and his documentary series. And we have received the good news: “Ben Fogle: Lost Worlds” exploring the lives and landscapes of remote communities will be on BBC Earth screens in August.

Who is Ben Fogle? How did his life crossed paths with wild life?

I was a boy who failed all my exams and wasn’t good at sport who has used nature and the wild as a way of making something of my life. I have always been drawn to the simplicity of the wilderness. It has always been my happy, safe place where I can grow and thrive.

Picture shows_Presenter Ben Fogle

‘Return to the Wild’, which we know as the sequel to ‘Where the Wild Men Are’, you looked back at your acquaintances in the wild. What has changed, what have you seen?

I have loved the opportunity to return to some of the people I have met over the years. Many of them become lifelong friends. So many changes have happened for some many. Some good and some bad. Illness and age has caught up with many of the wild folk, but there are plenty of inspiring things that have happened too.

What awaits us in season 3 different from the first two?

The beautiful thing about the series is that no two episodes are the same let along, series. Each person or couple or family is completely unique. The landscape, culture, country and personality is uniquely varied. This series takes me to Uruguay, Australia, the Portuguese Azores among others.

You have been working on wildlife for decades, and you have even been appointed as a “wild nature protector” by the United Nations. Can you talk a little bit about this, why and where did the United Nations assigned you, what is it to be a ‘wild nature protector’?

I have worked with the United Nations environment programme for many years now. I first worked with them on mountains when I climbed Mount Everest. My role as an ambassador is to raise awareness for our wild places and the flora and fauna that doesn’t have a voice. I like to talk in schools and to governments around the world to share with them my own experiences in the wilderness.

Picture Shows_Presenter Ben Fogle and contributor Karen Hadfield

You are looking for the answer to “Is life still possible in the wild?”, actually, this has become a trend recently. We are millions who are trying to put our white collars aside and return to nature. Do you think we have a chance? It seems to me that wild nature is destined to deteriorate and disappear.

It is a fragile balance. If too many of us abandon urban life for a wild one, it could be devastating for our fragile wilderness but there is so much we can learn about the simplification of our lives. We have all become too materialistic and by living a simpler, humbler life we can all leave a gentler footprint.

Picture shows_Presenter Ben Fogle (left) and Contributor Robert Runyan (right)

What would you recommend to people who have the same feelings towards nature as you do? How do you think a good nature protector should be?

We must respect our environment. Put back more than you take away. Resilience and resourcefulness are important attributes you need to live in the wild.

Will you continue your documentary series? What are your plans for Season 4?

We have already begun another series that has taken me to Thailand, Sri Lanka, Colombia and Norway to name just a few. It’s an amazing new series. The story from Colombia might well be my favourite one ever. And I’ve filmed more than 100.

“Ben Fogle: Lost Worlds,” which uncovers long-forgotten landscapes and introduces communities living outside the mainstream, will premiere on Friday, August 18th at 10:00 PM on BBC Earth, to meet the fans.

Belgeselci Ben Fogle ile vahşi yaşam ve belgesel serisi üzerine söyleşi

Adını ilk kez Castaway isimli televizyon programında duyuran ve şu anda Vahşi Yaşama Dönüş (Return to the Wild) adlı programı sunan Ben Fogle, dünyanın dört bir yanındaki maceraları takip ederek vahşi doğadaki esrarengiz yaşamlara ortak oluyor. BBC Earth, Return to the Wild belgesel serisinin 3. sezonu geçtiğimiz günlerde yayımladı. Ben Fogle ile vahşi yaşam ve belgesellerine dair keyifli bir röportaj yaptık. Ve müjdeyi aldık: “Ben Fogle: Kayıp Diyarlar” ile ücra yerlerde yaşayan toplulukların hayatları ve manzaraları Ağustos ayında BBC Earth ekranlarında.

Gamzegül: Ben Fogle kimdir? Hayatı, vahşi yaşamla nasıl kesişti?

Ben: Tüm sınavlarımda başarısız olan, sporda iyi olmayan, doğayı ve vahşi yaşamı bir yol olarak kullanan bir çocuktum. Her zaman vahşi doğanın sadeliğine çekilmişimdir. Doğa her zaman büyüyebileceğim ve gelişebileceğim mutlu, güvenli bir yer oldu.

Picture shows_Presenter Ben Fogle

Where the wild men are’ın devamı diye bildiğimiz Return to the wild’da vahşi yaşamda tanıdıklarınıza yeniden dönüp baktınız. Neler değişti, neler gördünüz?

Yıllar boyunca tanıdığım bazı insanlara geri dönme fırsatını sevdim. Bunların birçoğu
ömür boyu olunan arkadaşlıklar. Bazıları için pek çok değişiklik olduğunu gördüm. Bazıları iyi ve bazıları kötü; hastalık ve yaşlılık, vahşi halkın çoğunu yakaladı, ancak ilham veren pek çok şey de oldu.

3. sezonda ilk ikisinden farklı olarak bizi neler bekliyor?

Diziyle ilgili güzel olan şey, iki bölümün aynı dizi olmamasıdır. Her kişi veya çift veya aile tamamen benzersizdir. Manzarası, kültürü, ülkesi ve kişiliği benzersiz ve çeşitlidir. Bu dizi beni diğerlerinin yanı sıra Uruguay, Avustralya ve Portekiz Azorlarına götürüyor.

Picture Shows_Presenter Ben Fogle and contributor Karen Hadfield

On yıllardır vahşi doğa çalışmaları yapıyorsunuz hatta Birleşmiş Milletler tarafından “vahşi doğa koruyucusu” olarak atanmışsınız. Bundan biraz bahseder misiniz, Birleşmiş Milletler sizi neden ve nereye atadı? Vahşi doğa koruyuculuğu dediğimiz nedir ve nasıl yapılır?

Uzun yıllardır Birleşmiş Milletler çevre programı ile çalışıyorum. Onlarla ilk olarak
Everest Dağı’na tırmandığımda çalıştım. Bir elçi olarak benim rolüm, vahşi bölgelerimiz ve oralarda bulunan flora-faunaların sesi olup, farkındalık yaratmak. Vahşi doğada edindiğim deneyimlerimi dünyanın dört bir yanındaki okullarda öğrencilerle ve hükümetlerle/devletlerle paylaşıyorum.

Vahşi doğada hayat hala mümkün mü’nün cevabını arıyorsunuz, aslında bu, dünyada bir trende dönüştü. Beyaz yakalarımızı bir kenara bırakıp doğaya dönmeye çalışan milyonlarız. Sizce şansımız var mı? Hep beraber gittiğimiz vahşi doğa bozulmaya ve yok olmaya mahkum gibi geliyor bana.

Bu kırılgan bir dengedir. Pek çoğumuz kentsel yaşamı vahşi bir yaşam için terk edersek, bu bizim için yıkıcı olabilir. Kırılgan vahşi ama hayatımızın basitleştirilmesi hakkında öğrenebileceğimiz çok şey var. Materyalist olmayın. Materyalizm odaklı bir yaşamımız oldu ancak, daha basit, daha alçakgönüllü bir hayat yaşayarak hepimiz daha yumuşak bir ayak izi bırakabiliriz.

Doğaya karşı sizinle aynı duygulara sahip kişilere ne önerirsiniz? Sizce iyi bir doğa koruyucusu nasıl olmalı?

Çevremize saygı duymalıyız. Götürdüğünüzden daha fazlasını geri koyun. Esneklik ve kendine yetebilirlik vahşi doğada yaşamak için ihtiyacınız olan önemli özelliklerdir.

Belgesel serinize devam edecek misiniz? Yeni planlarınız neler?

100’den fazla film çektim. Şimdi ise beni Tayland, Sri Lanka, Kolombiya ve Norveç’e götüren başka bir seriye başladık. İnanılmaz bir seri. Kolombiya’dan gelen hikaye benim favorim olabilir.

Uzun zamandır hafızalardan silinmiş manzaraları keşfeden ve ana akımın dışında yaşayan topluluklarla tanışan “Ben Fogle: Kayıp Diyarlar” (Ben Fogle: Lost Worlds) 18 Ağustos Cuma günü saat 22.00’de BBC Earth’te sevenleriyle buluşuyor. 

Kullanılan fotoğrafların tamamı BBC Earth tarafından temin edilmiştir.

İlginizi çeker

Medusa’nın değişimi ya da başka bir gerçekliği besleyen arketip olarak Medusa

Yıllardır ailemin bir parçasının yaşadığı Ege’de küçük bir yerleşim yeridir Didim. İonia’ya bağlı kehanet merkezlerinden biri olan Apollon Tapınağı da bu ilçemizde bulunmaktadır. Çevresine yaydığı etkileyici auranın cazibesine kapılıp Didim’e her yolum düştüğünde uğramaya çalışırım. Aklımda kalan ilk Medusa heykelini de orada gördüğümü sanıyorum. Medusa’nın kendisi hakkında düşünmeye çağıran bir yanı var: Sunulanla yetinmeyi kabul etmeyen bir yan. Bu yazı, bu yanı görünür kılmak için yazılmıştır.

Bilinen haliyle Medusa

Medusa’nın genel olarak bilinen hikayesi; ona bakanları taşa çeviren, yılan başlı, korkunç bir kadın figür olduğu yönündedir. Merak edip incelendiğinde Medusa’nın, “Tanrıça Athena’nın düşmanlığını kazanan ve ölümlü olduğu için kahraman Perseus tarafından başı kesilerek cezalandırılandırıldığını söyler. Fakat böyle bir figürün “Anadolu’daki birçok bölgede inşa edilen yapıların dekorasyonunda yoğun bir şekilde kullanıldığı tespit edilmiştir. Medusa bezemesinin mimari yapılarda yalnızca doldurma motifi olarak kullanılmadığı, ölümsüzlüğü ifade eden kutsal bir figür olduğu, aynı zamanda betimlendiği yapıyı kötü gözlere/olumsuzluklara karşı koruyan, zaferi ve başarıyı temsil eden sembolik bir ifadesinin olduğu düşünülmektedir.”

Bu böyle düşünüle dursun, Medusa efsanesinin katları açıldıkça karşımıza, aslında onun güzeller güzeli üç kız kardeşten biri olduğu, Poseidon’la birlikte olduğu (ya da birlikteliğe Poseidon tarafından zorlandığı) gerekçesiyle Athena tarafından cezalandırıldığı öğrenilir. Bazı anlatılar, güzelliğiyle çekici olan Medusa’nın Athena tarafından artık karşısında kimsenin duramayacağı kadar güçlü (ve bir o kadar da çirkin) bir hale getirildiğini söyler. Güzelliği dillere destan, çekici Medusa, bu güzelliğinin kurbanı olurken, çirkin ve güçlü, ona her bakanı taşa çeviren bir silaha dönüştürülmüştür. Bu bile bir ölümlü olan Medusa’nın mitoloji panteonunun kurbanına dönüşmesini engellemeyecektir. Bu güçlü silah, Perseus tarafından etkisiz hale getirilir. Tek başına mitolojideki bu hali bile etkileyici bir anlatıdır ama isterseniz biz biraz daha derinlere inmeye devam edelim. Derinlere inerken de yolumuzun kapısını Brecht’tin bir şiiriyle açalım isterim.

Okumuş Bir İşçi Soruyor

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil’i her seferinde?
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
altınlar içinde yüzen Lima’nın?
Ne oldular dersin duvarcılar
Çin Seddi bitince?

Yüce Roma’da zafer anıtı ne kadar çok!
Kimlerdir acaba bu anıtları dikenler?
Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri?
Yok muydu saraylardan başka oturacak yer
dillere destan olmuş koca Bizans’ta?

Atlantik’te, o masallar ülkesinde bile,
boğulurken insanlar
uluyan denizde bir gece yarısı,
bağırıp imdat istedilerdi kölelerinden.

Hindistan’ı nasıl aldıydı tüysüz İskender?
Tek başına mı aldıydı orayı?
Nasıl yendiydi Galyalılar’ı Sezar?
E bir aşçı olsun yok muydu yanında?
İspanyalı Filip ağladı derler
batınca tekmil filosu.
Ondan başkası ağlamadı mı?
Yediyıl Savaşı’nı 2. Frederik kazanmış?
Yok muydu ondan başka kazanan?

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı.
Ama pişiren kim zafer aşını?
Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam.
ama ödeyen kimler harcanan paraları?

İşte bir sürü olay sana
Ve bir sürü soru.

Soruların beslediği bir başka eser

Luciano Garbati, Floransa Signoria Meydanı’ndaki Medusa’nın Başını Tutan Perseus heykeline bakar ve bir soru sorar: “Acaba zaferi kazanan Medusa olsaydı heykel nasıl olurdu?”

Yaptığı görsel viral olur -ki belki daha önce görmüşsünüzdür- ve Medusa, Perseus’un aksine onun kesik başını kaldırıp göstermektense sadece kararlı bir ifade ile durmaktadır. Etkileyici bu çalışma, bizi konu üstüne yeniden ve yeniden düşünmeye çağırır.

Böylece, “sanatçı, Medusa’nın canavar olarak karakterize edilmesini hazmedemez ve onu tekrar gündeme” taşır.

Peki, Medusa’nın gerçek hikayesi

Anadolu dediğimiz topraklar, adına uygun bir diyarken eskiden, köklerinde, geçmişinde, eskisinde Ana Tanrıça kültü varken kimdir acaba Medusa? Acaba yine güzelliği dillere destan bir hatun kişi midir? Yoksa bir Amazon mudur daha eskilerde? Vikipedia’ya göre; “Amazonların Pontus bölgesinde yaşadıkları söylenir, bölge günümüzde Türkiye sınırları içinde Karadeniz kıyısındadır. Burada kraliçeleri Hippolyta önderliğinde bağımsız bir krallık kurarlar. Amazonların birçok kenti kurdukları iddia edilir, bunlar arasında Ephesus, Sinope, Paphos ve Smyrna sayılabilir.” Buralarda bazı kavramlar hep karışık, yeri gelmişken söylemek isterim; kadınların kurduğu krallık da bu karışık kavramlardan biri (kral/krallık, kraliçe/kraliçelik?) tıpkı Medusa’nın yılan saçları gibi… Peki Medusa’nın saçları, başındaki yılanlar kötüyü temsil ediyor mu gerçekten? Tüm kozmogonide yılan, sonsuz yaşam ve şifayla da eşdeğerken… Bu kadar sahiplenilmesinin nedeni de biraz bu yanında gizli, “Medusa’nın, kötü niyetli kişilere ölümü sunarken, ihtiyacı olan kişilere ölümsüzlüğü vaat eden bir figür olduğu” düşünülmekte aslında. Bu nedenle Didyma gibi bir kehanet merkezinde bile bir koruyucu olarak heykeli bulunmakta. Belki de Yunan, Roma iktidarını kurarken buraların egemen söylemini de kendi işine geldiği şekilde değiştirmiş ve şifayı ve ölümsüzlüğü simgeleyen bir şaman kadın da olabilecek Medusa’yı, dişil cazibesi ile Poseidon’u (ne de olsa Poseidon, deniz tanrısı) bile etkileyecek bir kadına, bir ayartıcılık sembolüne dönüştürmüştür. Bununla da yetinmemiş, onu Athena tarafından lanetlemiş, bu da yetmemiş Perseus tarafından başını kestirmiştir. Tümüyle yok etmediği ya da edemediği Medusa’ya kendi görüşüne uygun bir don biçerken anlatıyı bu haliyle kabul etmek istemeyen sadece sanatçı Luciano Garbati midir?

Didim sahilde dev bir Medusa heykeli, önünden geçen kalabalıkları seyir halindedir. 2021 yılında yerine yerleştirilen ve Olgaç Demirkol tarafından yapılan heykel beyazın baskın olduğu, altın yaldız süslemeli bir heykeldir.

Heykelin kaidesinde Türkçe ve İngilizce Medusa efsanesi anlatılır:

“Güzeller Güzeli Medusa

Klasik mitolojiye göre Medusa bütün tanrıları kendisine aşık edecek, bütün kadınları kıskandıracak bir güzelliğe sahiptir. Güzellikte ona rakip olacak bir kadın yoktur. Zeka tanrıçası Athena’ya ait bir tapınakta yaşar. Denizler tanrısı Poseidon, Medusa’ya aşık olur, O’na olan tutkusuna yenik düşer ve Athena’nın tapınağında ona zorla sahip olur. Athena kendisini aşağılanmış hisseder, kıskançlık ve sinirden Medusa’yı lanetler. Her saç telini yılana, yüzünü ifrite çevirir ve sürgüne yollar. Fakat bununla yatışmayan Athena kardeşi Perseus’la işbirliği yapar ve Perseus kılıcıyla Medusa’yı öldürür. Medusa’nın lanetli halini simgeleyen rölyef 5 km yukarıda bulunan Apollon Tapınağı’nda bulunmaktadır.”

Evet, bu anlatı, bir zamanlar bu topraklarda egemen olan Klasik mitolojinin tekrarıdır. Olumlu yanı heykelin lanetten önceki Medusa’yı yansıtıyor olmasıdır. Bir canavara dönüştürülmeden önceki halini yansıtmayı seçmenin altında umarım bir felsefi tartışma da yatıyordur. Onun henüz erkek egemen akıl tarafından mutasyona uğratılmadan öncesinde sergilemek umarım doğru tartışmalar çerçevesinde şekillenmiştir. Eğer böyleyse bu güzel bir adımdır. 

Adım adım Medusa’dan

İnsanlığın ortak hafızasının bir ürünü olan mitoloji, “ait oldukları toplumların değer yargılarını ve yaşam biçimlerini doğrudan ve dolaylı olarak yansıtarak kolektif/ortak bir bilincin oluşmasını sağlamıştır. Hakikatlerin yaratımı bu sayede gerçekleşmiştir. İyinin, kötünün, güçlünün ve zayıfın karşılığı dilden dile, kulaktan kulağa mitler, efsaneler ve hikayeler aracılığıyla yayılmıştır. Bu hikayeler birçok konuda olduğu gibi, toplumlardaki cinsiyet normlarının biçimlenmesi ve kadınlık kavramının kurgulanışına da etki etmiştir çünkü hikayelerde kullanılan kavramlar sosyo-kültürel yaşamla doğrudan bağlantılıdır” diye ifadelendirir Kara. Onun da altını çizerek belirttiği üzere, ana akım tarih yazımı kadını görünmez kılmıştır. Görünmez kılamadığı kadınlarıysa canavarlaştırma yolunu seçmiştir. Tıpkı cadı avlarında olduğu gibi Medusa da bu anlatıların biçimlendirdiği bir figürdür.  

Yine Kara’dan aktarırsak, “Yılan sembolü üzerinde durduğumuzda, yılanın neredeyse bütün antik kültürlerde ruhu, yeniden doğuşu, aydınlanmayı ve dönüşümü sembolize ettiğini görmekteyiz. İnsanın benliğinin sonsuz değişimini sembolize eder. Medusa’nın yeniden yaratılmasında yılan gibi güçlü bir sembolün kullanılması tesadüf değildir. Asırlardır korkulan fakat bir o kadar da merak uyandıran bu hayvan, Medusa efsanesinde ‘küllerinden doğmayı’ ifade etmektedir. Düşmanlarına korku salarken bir yandan da biçimsel ve ruhsal değişimini temsil eden yılan aynı zamanda tıp alanında ‘iyileştiriciliğin’ sembolüdür.

Güzellik ve çirkinlik gibi olmazsa olmaz diye sunulan ikiliklerdense birliğin gücüne inanlardanım, bu nedenle yılan başlı Medusa’yı da güzeller güzeliyken, bir ayartıcı olarak, saldırıya uğrayan, lanetlenen ve en sonunda da yok edilen bir imge olarak değil; klasik mitolojinin buram buram güç odaklı söylemlerine direnen bir kült imge olarak okumayı severim. Belki şifacılığı temsil eder, belki şamanlığı, belki de sonsuz yaşam içinde değişen anlatılarla yeniden ve yeniden yaratılan insanlık hafızasında bu şekilde yer almasına direnen ortak bir bilinçaltını, bu toprakların bilinçaltını, kadının henüz erkeğin gölgesinde yok edilmediği, bize, özümüze daha yakın zamanlardan kalan kolektif  bilinçaltının bir arketipi olabileceğini düşünmek hoşuma gider. Antikitenin koyduğu kap Medusa’ya çoktan dar gelmeye başladı. Söylenceyi bu haliyle kabul etmeyenler çoğalıyor. 

“Güçlü kadınlardan korkarız. Onlarla alay eder, onları kötü karakter ilan ederiz çünkü onları yenemeyiz. Medusa’nın hikâyesi korktuğumuz, bize meydan okuyan ve belki de bizden üstün olan tüm kadınların nasıl bir bir kötü ilan edildiğiyle ilgilidir. Kötülük görecelidir” demiş Felin Aydın, kendisine katılıyorum.

Henüz yazıyı kullanmayan ya da bıraktığı eserler yeni gelen işgalci güçler tarafından yok edilen ya da tahrif edilen bir Medusa’nın içinde yaşadığı yüksek bir medeniyet hayal etmek de mümkün. Ne de olsa buraların insanları egemen güçlerin istek ve beklentileri doğrultusunda sürekli değersizleştirilek, oryantalist bir bakışa sığdırılmaya ve bir ezilen gibi yaşamaya mahkum ediliyor. Zihnimizi o kalıba sığdırmaktansa böylesine zengin bir coğrafyanın hayallerimizi beslemesine izin vermek de olası.

“Kendini beğenmiş okurlar, sorumlu yazı işleri müdürleri ve büyük patronlar gerçek kadın metinlerinden -dişil deneyimlerden hazzetmezler. Bu onları korkutur” diyor Toprak’ın çevirisiyle Cixous. Donovan’dan aktaran Kara da: “Dünya ve gerçeklik eril bir bakış açısından tanımlandığı için, kadınlar dünyayı sökmeli ve yeniden kurmalıdırlar. Bu, ancak ortak bir ‘re-vizyon’ çabasıyla yapılabilir” diyor. En üst eşitliğin, salt insan olmaktan kaynaklanan ama insan olmanın da ezen, yok eden, tahrip eden, sömüren olmakla bir tutulmadığı hatta tüm bu kavramların değerini yitirdiği güzel gelecek düşleriyle yazımı bitirmek istiyorum. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Alıntılar ve kaynaklar:

Felin AYDIN, Feminizm ve Medusa Üstüne, Hélène CİXOUS- Medusa’nın Kahkahaları- Çeviren: Ali Toprak, Burcu KARA- MİTOLOJİ VE TOPLUMSAL CİNSİYET: ŞAHMERAN MİTİ BURCU KARA, Medusa heykeli yerine konuldu, Yılmaz Kolancı, B. (2020). “Anadolu’da Roma İmparatorluk Dönemi Mimari Bloklarında Medusa Bezemesi” Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, sayı 40, Denizli, ss. 81-104