Ana Sayfa Blog Sayfa 8

Yarının Depreme Dayanıklı Şehirleri: Söyleşi, Panel ve Çalıştay

Salt, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Deprem Mühendisliği Ana Bilim Dalı ve Pattu Mimarlık iş birliğiyle gerçekleştirilen Yarının Depreme Dayanıklı Şehirleri sergisinin kamu programına ev sahipliği yapıyor.

Salt Beyoğlu’ndaki Forum alanına yerleşen sergi paralelinde farklı alanlardan uzmanların katılımıyla hazırlanan program, deprem riskinin azaltılması, afet risk iletişimi ve katılımcı planlama yaklaşımı gibi konuları irdelemeyi amaçlıyor. Program, 18 Temmuz Salı günü Salt Beyoğlu, Açık Sinema’da serginin ortaya çıkış sürecine odaklanan bir söyleşiyle başlayacak.

Herkesin katılımına açık ve ücretsiz programın dili Türkçe’dir. Yarının Depreme Dayanıklı Şehirleri sergisi, UK Research and Innovation (UKRI) Global Challenges Research Fund (GCRF) tarafından desteklenen Tomorrow’s Cities [Yarının Şehirleri] projesi kapsamında gerçekleştirilmektedir.

PROGRAM

Söyleşi: “Yarının Depreme Dayanıklı Şehirleri”
18 Temmuz Salı, 17.00, Açık Sinema

Konuşmacılar: Eser Çaktı, Emin Yahya Menteşe, Cem Kozar
Moderatör: Gürhan Ertür

Panel: “Deprem Riskini Azaltmak”
25 Temmuz Salı, 17.00, Açık Sinema

Konuşmacılar: Mehmet Nuray Aydınoğlu, Ceyhun Eren, Azime Tezer, Sibel Kalaycıoğlu
Moderatörler: Eser Çaktı, Emin Yahya Menteşe

Panel: “Geleceğin Kentlerini Birlikte Planlama”
1 Ağustos Salı, 17.00, Açık Sinema

Konuşmacılar: Gürkan Akgün, Kemal Duran, Pelin Pınar Giritlioğlu
Moderatörler: Eser Çaktı, Emin Yahya Menteşe

Panel: “Afet Risk İletişimi”
15 Ağustos Salı, 17.00, Açık Sinema

Konuşmacılar: İnci Çınarlı, Gürhan Ertür, Iain Stewart, Fundanur Öztürk
Moderatörler: Eser Çaktı, Emin Yahya Menteşe

Çalıştay: “Yarının İstanbul’unda Riski Anlamak”
22 Ağustos Salı, 17.00, Forum ve Mutfak

Yürütücüler: Eser Çaktı, Emin Yahya Menteşe

Zeytin ağaçları Sounds of Paşaköy’ün eşsiz melodileriyle dans ederken çocukların eğitimi için bağış toplanacak

Zeytin ağaçlarının gölgesinden yükselen eşsiz melodileriyle 2021 yılından bu yana klasik müzik sevenlere unutulmaz bir deneyim yaşatan Sounds of Paşaköy bu sene 12 Ağustos’ta gerçekleşecek. Borusan Quartet’in yer alacağı konserin katılımcıları çocukların eğitimini desteklemek için Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne bağışta bulunacak.

Mavi ve yeşilin en güzel tonlarının birleştiği Assos Paşaköy’de Ünlü Ortopedi ve Travmatoloji, El Cerrahisi ve Mikrocerrahi Doktoru Prof. Dr. Eftal Güdemez ve ilk sergisini geçtiğimiz Ocak ayında hayata geçiren Heykeltıraş Damla Güdemez çiftinin evinde klasik müzik hayranları üçüncü kez bir araya geliyor. Her yıl farklı klasik müzik gruplarının dinlendiği Sounds of Paşaköy sahnesinde bu sene eşsiz tınılarıyla Borusan Quartet yer alıyor. 2005 yılında Prof. Gürer Aykal öncülüğünde kurulan topluluk, İstanbul’daki Süreyya Operası’nda sürdürdükleri düzenli sezon konserlerinin yanı sıra yurtiçi ve yurtdışında gerçekleştirdikleri turnelerle de dikkat çekiyor.

Ev sahibi Prof. Dr. Eftal Güdemez,“2021 yılında gerçekleşen ilk konserimizde Mozart’ın meşhur iki quartet eserini davetlilerimizle büyük bir keyif içinde dinledik. İkinci yılımızda ise Türkiye’nin en önemli viyolonsel sanatçılarından oluşan Cello Paradiso deyim yerindeyse bizlere müthiş bir müzik şöleni yaşattı” diyor. Her sene daha da büyüyen hayallerine bu sene Borusan Quartet’in eşlik edecek olmasından çok büyük bir sevinç duyan Prof. Dr. Eftal Güdemez, ekibe olan hayranlığını şu ifadelerle dile getiriyor: “Borusan Quartet, ulusal ve uluslararası birçok etkinlikte yer alıyor. Pek çok bestecinin kendileri için yazdığı yapıtların ilk seslendirilişini gerçekleştirerek Türkiye’nin çağdaş müzik repertuvarına da katkıda bulunuyor. Böyle değerli bir ekibi evimizde ağırlayacak olmanın verdiği gururu yaşıyoruz. Zeytin ağaçları altında klasik müzik hayalimize ortak olacak olmaları bizi heyecanlandırıyor” ifadelerini kullanıyor.

Evlerinde gerçekleştirdikleri konserleri daha da anlamlı hale getirmek üzere yola çıkan Güdemez çifti, her sene konser davetlileriyle beraber bir projeye bağışta bulunuyor. Sosyal sorumluluğa ve çevreye karşı sorumluluk bilincinin kendileri için çok kıymetli olduğunu söyleyen Heykeltıraş Damla Güdemez,“Büyük hayallerle çıktığımız bütün yollarda sosyal sorumluluk bilincini taşımak ve projelerimizi anlamlandırmak çok önemsediğimiz bir konu. Geçtiğimiz aylarda gerçekleşen Sonsuzluk (Eternity) adlı ilk kişisel heykel sergimde de bu bilinç doğrultusunda ilerledik ve satılan eserlerin gelirlerinin bir kısmını Geleceğe Işık Tut Derneği’ne bağışladık. Sounds of Paşaköy ailesi olarak da bu bilinçle her sene bir kuruma destek oluyoruz. 2022 yılında gerçekleştirdiğimiz konserde evimize gelen misafirlerimizle TEMA Vakfı’na fidan bağışında bulunduk. Bu seneki konumuz ise eğitim. Eğitimin çocukların geleceği olduğuna inanıyor ve davetlilerimizle beraber okumak isteyen çocuklara destek olmak istiyoruz. Bu çerçevede, 12 Ağustos’ta gerçekleştireceğimiz konserimizde Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği aracılığıyla çocuklarımızın eğitimine katkıda bulunacağız” diyor.

Sounds of Paşaköy, Assos Antik Tiyatro’da binlerce kişiyi misafir etmeyi hayal ediyor

Büyük bir hayalin başlangıç noktası olan Sounds of Paşaköy, yapılan konserler ile bölgenin potansiyelinin görülmesini ve klasik müziği daha da geniş kitlelere sevdirmeyi hedefliyor. Bu doğrultuda Güdemezler, Sounds of Paşaköy’ün gelecek hayallerinden şu ifadelerle bahsediyor “Binlerce yıl önce en güzel müzikler bu coğrafyada üretilmiş ve bu bölge müthiş bir özenle korunmuş. Biz yıllar sonra bir çok insanın katılabileceği ve izleyebileceği bir festivalin organizasyonuna ön ayak olarak zeytin ağaçları altından yükselen müzik ezgilerini Assos Antik Tiyatro’da katılımcılarla birlikte dinleyebilmeyi hayal ediyoruz. Her sene bir önceki senenin üzerine de katarak bu hayalimizin gerçekleşmesi için oldukça fazla çaba gösteriyoruz. Sounds of Paşaköy’ü Assos Antik Tiyatro’da bir festival haline gelme hayali bizi inanılmaz heyecanlandırıyor”.

Kaşif ruhlar Ağustos’ta BBC Earth ekranlarında buluşuyor: Dipsiz Okyanus’lardan Ben Fogle ile Kayıp Dünyalar’a

0

“Kuzey Atlantik: Dipsiz Okyanus” ile su altındaki büyüleyici yaşam, “Ben Fogle: Kayıp Diyarlar” ile de ücra yerlerde yaşayan toplulukların hayatları ve manzaraları Ağustos ayında BBC Earth ekranlarında.

“Kuzey Atlantik: Dipsiz Okyanus” (North Atlantic: The Dark Ocean) ile BBC Earth ekranlarında denizdeki olağanüstü yaşam keşfediliyor. İlk kaşiflerin maceracı ruhundan ilham alan İrlandalı su altı kameramanı Ken O’Sullivan, Kuzey Atlantik’in karanlık derinliklerini keşfediyor. Kaşiflerin metinlerinde anlatılan büyük deniz canlılarını aramak için derinlere doğru yolculuğa çıkıyor. Ken, karşılaştığı deniz yaşamını korumak için verilen mücadeleyi konu alıyor ve izleyiciyi deniz yaşamını keşfetmenin büyüleyici dünyasına sürüklüyor. İddialı doğa tarihi programı “Kuzey Atlantik: Dipsiz Okyanus” (North Atlantic: The Dark Ocean) 6 Ağustos Pazar günü saat 18.00’de BBC Earth ekranlarına geliyor.

Unutulmuş hayatları Ben Fogle ile keşfedin

Macera dolu ruhuyla bilinen Ben Fogle’ın seyahatleri dur durak bilmeden devam ediyor. Dünyanın ücra köşelerine yaptığı seyahatleri ile uzak bölgelere göçlerin sebeplerini arayan Ben, zamanın unuttuğu adaların yeniden canlandırılma çabasına tanıklık ediyor. Uzun zamandır hafızalardan silinmiş manzaraları keşfeden ve ana akımın dışında yaşayan topluluklarla tanışan “Ben Fogle: Kayıp Diyarlar” (Ben Fogle: Lost Worlds) 18 Ağustos Cuma günü saat 22.00’de BBC Earth’te sevenleriyle buluşuyor. 

“Hayvanlar için etki” yaz okulu için kayıtlar başladı

Kafessiz Türkiye tarafından düzenlenen “Hayvanlar İçin Etki Yaz Okulu” kayıtları başladı! Başvuru için son gün 22 Temmuz. 25- 26-27 Temmuz 2023 tarihlerinde online olarak gerçekleştirilecek eğitimde hayvan hakları felsefesi mercek altına alınacak.

Hayvanların hakları neden olmalı? Hayvanların ahlaki statüsü nedir? Hayvanların bilimsel çalışmalarda kullanılması meşru mu? Evcil hayvanların kısırlaştırılması doğru mu? Gıda sisteminde hayvanların içinde bulunduğu koşullar kabul edilebilir mi? Bu ve bunun gibi soruların yanıtlarını merak eden herkesin kayıt yapabileceği online yaz okulunda, tüm eğitim oturumlarına katılım sağlayanlara katılım belgesi verilecek.

Kafessiz Türkiye’nin internet sitesinden yapılan başvurular 22 Temmuz’da sona erecek. Herkesin katılımına açık ve ücretsiz gerçekleştirilecek yaz okulunun programı ise şöyle:

25 Temmuz 2023 | 20:30 Netice Odaklı Felsefede Hayvanlar | Dr. Engin Arıkan

Hayvanların insanlardan farklı özelliklere sahip olması bir gerçeği değiştirmiyor: Onlar da
acıyı ve sevinci hissedebiliyor. Onlara yapılanların da neticeleri var: Acı çekiyorlar veya mutlu
oluyorlar. Bu eğitimde netice odaklı felsefede hayvanların çektiği acıların ve hissettikleri
sevinçlerin ahlaki değerine bakılacak. Bundan hareketle eşitlik ilkesinin farklı özelliklere sahip varlıklar açısından nasıl uygulanabileceği sorusuna cevaplar verilecek. Son olarak, bu argümanların vardığı çıkarımlar ve hayvanların bugün gördüğü muamelelerin nasıl değiştirilmesi gerektiği incelenecek. Bu bölümde ağırlık olarak Peter Singer’ın yazınından yararlanılacak.

26 Temmuz 2023 | 20:30 Hak Odaklı Felsefede Hayvanlar | Dr Engin Arıkan

Hayvanların ciddi bir kısmı her ne kadar insanlar gibi gelişmiş bilişsel özelliklere sahip olmasa
da, kendi kişiliklerini haiz varlıklar. Örneğin bir köpeğin, bir ineğin veya bir maymunun kendi varlığının ve çevresindekilerin farkında olduğunu, bunlar hakkında düşünceler geliştirebildiğini ve geleceğe dair belli beklentiler doğrultusunda eylemler gerçekleştirebildiğini söylemek yanlış olmaz. Bu eğitimde belli özelliklere sahip canlıların kendilerine has bir değeri haiz olduğuna ve bundan kaynaklı olarak belli temel haklarının olduğuna dair argümanlar incelenecek. Hayvanların yaşam hakkı, saygı görme hakkı gibi ahlaki haklarının olduğunun teslim edilmesi radikal çıkarımları da beraberinde getiriyor. Bunların neler olduğu ve diğer felsefi yaklaşımlardan farkı gösterilecek. Bu bölümde ağırlık olarak Tom Regan’ın yazınından yararlanılacak.

27 Temmuz 2023 | 20:30 Erdem Odaklı Felsefede Hayvanlar | Dr. Engin Arıkan

Hayvanlara nasıl muamele edildiği hayvanlar kadar bizim de nasıl insanlar olduğumuzu
gösteren ve belirleyen bir konu. Klasik düşünürlerden Sokrates, Platon, Aristoteles ahlaka
dair mülahazaları da neticeden veya haktan ziyade insan erdemlerine odaklanmışlardır.
Hayvanlarla olan etkileşimlerimiz de diğer insan eylemlerinde olduğu gibi çeşitli erdemlere
temas etmektedir: dürüstlük, merhamet, saygı, ölçülülük, adalet, cesaret, sevgi gibi… Bu
eğitimde erdem odaklı ahlak felsefesi yazınının hayvan konusunda yaptığı analizler ve dayandığı argümanlar incelenecek. Pekala hepimizin hayatımızda pek çok kez sorduğumuz iyi, erdemli ve mutlu bir hayat için neler yapmalıyım sorusunun cevaplarında hayvanların nasıl bir yeri olabileceğine bakılacak. Son olarak, hayvanlar için yapılan mücadelelerin ve genel olarak hayatın zorlukları karşısında erdem etiğinin önerdiği ve vurgu yaptığı yaklaşımlar incelenecek.

Kafessiz Türkiye

Kafessiz Türkiye, yumurtası için yetiştirilen tavukların hapsedildiği zalim ve çağdışı kafes
sistemine son verilmesi için Çiftlik Hayvanlarını Koruma Derneği tarafından yürütülen bir
kampanyadır. 2018’de üç gönüllünün girişimiyle amatör olarak yola çıkan Kafessiz Türkiye, büyüyüp destek bulmasının ardından, 2020’de Çiftlik Hayvanlarını Koruma Derneği’ne dönüştü. Derneğin çatısı altında profesyonel bir şekilde yürütülmeye devam eden Kafessiz Türkiye, bugüne kadar yüz binlerce tavuğu etkileyecek kurumsal politika değişikliği yapılmasını sağladı. 2022 yılında Hayvan hakları alanında çalışan kuruluşları dünya genelinde değerlendiren Animal Charity Evaluators (ACE), tarafından dünyanın en etkin hayvan savunuculuğu derneklerinden biri seçildi.

Dr. Engin Arıkan kimdir?

Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini Galatasaray Üniversitesinde tamamladı. Kamu Hukuku yüksek lisansını “Hayvan Refahı, Hayvan Hakları, Hayvan Hukuku” başlıklı çalışması ile tamamlayan Arıkan, 2017’den beri hayvan refahı konusunda çalışmalar yürütüyor. Dünya Üniversiteler Münazara Şampiyonası yarı finalisti, Avrupa Üniversiteler Münazara Şampiyonası finalisti ve Türkiye münazara şampiyonudur.

An Interview with documentarist Ben Fogle on his documentary series and wild life

Ben Fogle travels around the world to witness the lives and adventures of the wild. He made his first appearance with the TV programme ‘Castaway’ and currently presents the documentary series ‘Return to the Wild’ which recently released the 3rd Season on BBC Earth. We had a delightful interview with Ben Fogle about wild life and his documentary series. And we have received the good news: “Ben Fogle: Lost Worlds” exploring the lives and landscapes of remote communities will be on BBC Earth screens in August.

Who is Ben Fogle? How did his life crossed paths with wild life?

I was a boy who failed all my exams and wasn’t good at sport who has used nature and the wild as a way of making something of my life. I have always been drawn to the simplicity of the wilderness. It has always been my happy, safe place where I can grow and thrive.

Picture shows_Presenter Ben Fogle

‘Return to the Wild’, which we know as the sequel to ‘Where the Wild Men Are’, you looked back at your acquaintances in the wild. What has changed, what have you seen?

I have loved the opportunity to return to some of the people I have met over the years. Many of them become lifelong friends. So many changes have happened for some many. Some good and some bad. Illness and age has caught up with many of the wild folk, but there are plenty of inspiring things that have happened too.

What awaits us in season 3 different from the first two?

The beautiful thing about the series is that no two episodes are the same let along, series. Each person or couple or family is completely unique. The landscape, culture, country and personality is uniquely varied. This series takes me to Uruguay, Australia, the Portuguese Azores among others.

You have been working on wildlife for decades, and you have even been appointed as a “wild nature protector” by the United Nations. Can you talk a little bit about this, why and where did the United Nations assigned you, what is it to be a ‘wild nature protector’?

I have worked with the United Nations environment programme for many years now. I first worked with them on mountains when I climbed Mount Everest. My role as an ambassador is to raise awareness for our wild places and the flora and fauna that doesn’t have a voice. I like to talk in schools and to governments around the world to share with them my own experiences in the wilderness.

Picture Shows_Presenter Ben Fogle and contributor Karen Hadfield

You are looking for the answer to “Is life still possible in the wild?”, actually, this has become a trend recently. We are millions who are trying to put our white collars aside and return to nature. Do you think we have a chance? It seems to me that wild nature is destined to deteriorate and disappear.

It is a fragile balance. If too many of us abandon urban life for a wild one, it could be devastating for our fragile wilderness but there is so much we can learn about the simplification of our lives. We have all become too materialistic and by living a simpler, humbler life we can all leave a gentler footprint.

Picture shows_Presenter Ben Fogle (left) and Contributor Robert Runyan (right)

What would you recommend to people who have the same feelings towards nature as you do? How do you think a good nature protector should be?

We must respect our environment. Put back more than you take away. Resilience and resourcefulness are important attributes you need to live in the wild.

Will you continue your documentary series? What are your plans for Season 4?

We have already begun another series that has taken me to Thailand, Sri Lanka, Colombia and Norway to name just a few. It’s an amazing new series. The story from Colombia might well be my favourite one ever. And I’ve filmed more than 100.

“Ben Fogle: Lost Worlds,” which uncovers long-forgotten landscapes and introduces communities living outside the mainstream, will premiere on Friday, August 18th at 10:00 PM on BBC Earth, to meet the fans.

Belgeselci Ben Fogle ile vahşi yaşam ve belgesel serisi üzerine söyleşi

Adını ilk kez Castaway isimli televizyon programında duyuran ve şu anda Vahşi Yaşama Dönüş (Return to the Wild) adlı programı sunan Ben Fogle, dünyanın dört bir yanındaki maceraları takip ederek vahşi doğadaki esrarengiz yaşamlara ortak oluyor. BBC Earth, Return to the Wild belgesel serisinin 3. sezonu geçtiğimiz günlerde yayımladı. Ben Fogle ile vahşi yaşam ve belgesellerine dair keyifli bir röportaj yaptık. Ve müjdeyi aldık: “Ben Fogle: Kayıp Diyarlar” ile ücra yerlerde yaşayan toplulukların hayatları ve manzaraları Ağustos ayında BBC Earth ekranlarında.

Gamzegül: Ben Fogle kimdir? Hayatı, vahşi yaşamla nasıl kesişti?

Ben: Tüm sınavlarımda başarısız olan, sporda iyi olmayan, doğayı ve vahşi yaşamı bir yol olarak kullanan bir çocuktum. Her zaman vahşi doğanın sadeliğine çekilmişimdir. Doğa her zaman büyüyebileceğim ve gelişebileceğim mutlu, güvenli bir yer oldu.

Picture shows_Presenter Ben Fogle

Where the wild men are’ın devamı diye bildiğimiz Return to the wild’da vahşi yaşamda tanıdıklarınıza yeniden dönüp baktınız. Neler değişti, neler gördünüz?

Yıllar boyunca tanıdığım bazı insanlara geri dönme fırsatını sevdim. Bunların birçoğu
ömür boyu olunan arkadaşlıklar. Bazıları için pek çok değişiklik olduğunu gördüm. Bazıları iyi ve bazıları kötü; hastalık ve yaşlılık, vahşi halkın çoğunu yakaladı, ancak ilham veren pek çok şey de oldu.

3. sezonda ilk ikisinden farklı olarak bizi neler bekliyor?

Diziyle ilgili güzel olan şey, iki bölümün aynı dizi olmamasıdır. Her kişi veya çift veya aile tamamen benzersizdir. Manzarası, kültürü, ülkesi ve kişiliği benzersiz ve çeşitlidir. Bu dizi beni diğerlerinin yanı sıra Uruguay, Avustralya ve Portekiz Azorlarına götürüyor.

Picture Shows_Presenter Ben Fogle and contributor Karen Hadfield

On yıllardır vahşi doğa çalışmaları yapıyorsunuz hatta Birleşmiş Milletler tarafından “vahşi doğa koruyucusu” olarak atanmışsınız. Bundan biraz bahseder misiniz, Birleşmiş Milletler sizi neden ve nereye atadı? Vahşi doğa koruyuculuğu dediğimiz nedir ve nasıl yapılır?

Uzun yıllardır Birleşmiş Milletler çevre programı ile çalışıyorum. Onlarla ilk olarak
Everest Dağı’na tırmandığımda çalıştım. Bir elçi olarak benim rolüm, vahşi bölgelerimiz ve oralarda bulunan flora-faunaların sesi olup, farkındalık yaratmak. Vahşi doğada edindiğim deneyimlerimi dünyanın dört bir yanındaki okullarda öğrencilerle ve hükümetlerle/devletlerle paylaşıyorum.

Vahşi doğada hayat hala mümkün mü’nün cevabını arıyorsunuz, aslında bu, dünyada bir trende dönüştü. Beyaz yakalarımızı bir kenara bırakıp doğaya dönmeye çalışan milyonlarız. Sizce şansımız var mı? Hep beraber gittiğimiz vahşi doğa bozulmaya ve yok olmaya mahkum gibi geliyor bana.

Bu kırılgan bir dengedir. Pek çoğumuz kentsel yaşamı vahşi bir yaşam için terk edersek, bu bizim için yıkıcı olabilir. Kırılgan vahşi ama hayatımızın basitleştirilmesi hakkında öğrenebileceğimiz çok şey var. Materyalist olmayın. Materyalizm odaklı bir yaşamımız oldu ancak, daha basit, daha alçakgönüllü bir hayat yaşayarak hepimiz daha yumuşak bir ayak izi bırakabiliriz.

Doğaya karşı sizinle aynı duygulara sahip kişilere ne önerirsiniz? Sizce iyi bir doğa koruyucusu nasıl olmalı?

Çevremize saygı duymalıyız. Götürdüğünüzden daha fazlasını geri koyun. Esneklik ve kendine yetebilirlik vahşi doğada yaşamak için ihtiyacınız olan önemli özelliklerdir.

Belgesel serinize devam edecek misiniz? Yeni planlarınız neler?

100’den fazla film çektim. Şimdi ise beni Tayland, Sri Lanka, Kolombiya ve Norveç’e götüren başka bir seriye başladık. İnanılmaz bir seri. Kolombiya’dan gelen hikaye benim favorim olabilir.

Uzun zamandır hafızalardan silinmiş manzaraları keşfeden ve ana akımın dışında yaşayan topluluklarla tanışan “Ben Fogle: Kayıp Diyarlar” (Ben Fogle: Lost Worlds) 18 Ağustos Cuma günü saat 22.00’de BBC Earth’te sevenleriyle buluşuyor. 

Kullanılan fotoğrafların tamamı BBC Earth tarafından temin edilmiştir.

İlginizi çeker

Medusa’nın değişimi ya da başka bir gerçekliği besleyen arketip olarak Medusa

Yıllardır ailemin bir parçasının yaşadığı Ege’de küçük bir yerleşim yeridir Didim. İonia’ya bağlı kehanet merkezlerinden biri olan Apollon Tapınağı da bu ilçemizde bulunmaktadır. Çevresine yaydığı etkileyici auranın cazibesine kapılıp Didim’e her yolum düştüğünde uğramaya çalışırım. Aklımda kalan ilk Medusa heykelini de orada gördüğümü sanıyorum. Medusa’nın kendisi hakkında düşünmeye çağıran bir yanı var: Sunulanla yetinmeyi kabul etmeyen bir yan. Bu yazı, bu yanı görünür kılmak için yazılmıştır.

Bilinen haliyle Medusa

Medusa’nın genel olarak bilinen hikayesi; ona bakanları taşa çeviren, yılan başlı, korkunç bir kadın figür olduğu yönündedir. Merak edip incelendiğinde Medusa’nın, “Tanrıça Athena’nın düşmanlığını kazanan ve ölümlü olduğu için kahraman Perseus tarafından başı kesilerek cezalandırılandırıldığını söyler. Fakat böyle bir figürün “Anadolu’daki birçok bölgede inşa edilen yapıların dekorasyonunda yoğun bir şekilde kullanıldığı tespit edilmiştir. Medusa bezemesinin mimari yapılarda yalnızca doldurma motifi olarak kullanılmadığı, ölümsüzlüğü ifade eden kutsal bir figür olduğu, aynı zamanda betimlendiği yapıyı kötü gözlere/olumsuzluklara karşı koruyan, zaferi ve başarıyı temsil eden sembolik bir ifadesinin olduğu düşünülmektedir.”

Bu böyle düşünüle dursun, Medusa efsanesinin katları açıldıkça karşımıza, aslında onun güzeller güzeli üç kız kardeşten biri olduğu, Poseidon’la birlikte olduğu (ya da birlikteliğe Poseidon tarafından zorlandığı) gerekçesiyle Athena tarafından cezalandırıldığı öğrenilir. Bazı anlatılar, güzelliğiyle çekici olan Medusa’nın Athena tarafından artık karşısında kimsenin duramayacağı kadar güçlü (ve bir o kadar da çirkin) bir hale getirildiğini söyler. Güzelliği dillere destan, çekici Medusa, bu güzelliğinin kurbanı olurken, çirkin ve güçlü, ona her bakanı taşa çeviren bir silaha dönüştürülmüştür. Bu bile bir ölümlü olan Medusa’nın mitoloji panteonunun kurbanına dönüşmesini engellemeyecektir. Bu güçlü silah, Perseus tarafından etkisiz hale getirilir. Tek başına mitolojideki bu hali bile etkileyici bir anlatıdır ama isterseniz biz biraz daha derinlere inmeye devam edelim. Derinlere inerken de yolumuzun kapısını Brecht’tin bir şiiriyle açalım isterim.

Okumuş Bir İşçi Soruyor

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil’i her seferinde?
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
altınlar içinde yüzen Lima’nın?
Ne oldular dersin duvarcılar
Çin Seddi bitince?

Yüce Roma’da zafer anıtı ne kadar çok!
Kimlerdir acaba bu anıtları dikenler?
Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri?
Yok muydu saraylardan başka oturacak yer
dillere destan olmuş koca Bizans’ta?

Atlantik’te, o masallar ülkesinde bile,
boğulurken insanlar
uluyan denizde bir gece yarısı,
bağırıp imdat istedilerdi kölelerinden.

Hindistan’ı nasıl aldıydı tüysüz İskender?
Tek başına mı aldıydı orayı?
Nasıl yendiydi Galyalılar’ı Sezar?
E bir aşçı olsun yok muydu yanında?
İspanyalı Filip ağladı derler
batınca tekmil filosu.
Ondan başkası ağlamadı mı?
Yediyıl Savaşı’nı 2. Frederik kazanmış?
Yok muydu ondan başka kazanan?

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı.
Ama pişiren kim zafer aşını?
Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam.
ama ödeyen kimler harcanan paraları?

İşte bir sürü olay sana
Ve bir sürü soru.

Soruların beslediği bir başka eser

Luciano Garbati, Floransa Signoria Meydanı’ndaki Medusa’nın Başını Tutan Perseus heykeline bakar ve bir soru sorar: “Acaba zaferi kazanan Medusa olsaydı heykel nasıl olurdu?”

Yaptığı görsel viral olur -ki belki daha önce görmüşsünüzdür- ve Medusa, Perseus’un aksine onun kesik başını kaldırıp göstermektense sadece kararlı bir ifade ile durmaktadır. Etkileyici bu çalışma, bizi konu üstüne yeniden ve yeniden düşünmeye çağırır.

Böylece, “sanatçı, Medusa’nın canavar olarak karakterize edilmesini hazmedemez ve onu tekrar gündeme” taşır.

Peki, Medusa’nın gerçek hikayesi

Anadolu dediğimiz topraklar, adına uygun bir diyarken eskiden, köklerinde, geçmişinde, eskisinde Ana Tanrıça kültü varken kimdir acaba Medusa? Acaba yine güzelliği dillere destan bir hatun kişi midir? Yoksa bir Amazon mudur daha eskilerde? Vikipedia’ya göre; “Amazonların Pontus bölgesinde yaşadıkları söylenir, bölge günümüzde Türkiye sınırları içinde Karadeniz kıyısındadır. Burada kraliçeleri Hippolyta önderliğinde bağımsız bir krallık kurarlar. Amazonların birçok kenti kurdukları iddia edilir, bunlar arasında Ephesus, Sinope, Paphos ve Smyrna sayılabilir.” Buralarda bazı kavramlar hep karışık, yeri gelmişken söylemek isterim; kadınların kurduğu krallık da bu karışık kavramlardan biri (kral/krallık, kraliçe/kraliçelik?) tıpkı Medusa’nın yılan saçları gibi… Peki Medusa’nın saçları, başındaki yılanlar kötüyü temsil ediyor mu gerçekten? Tüm kozmogonide yılan, sonsuz yaşam ve şifayla da eşdeğerken… Bu kadar sahiplenilmesinin nedeni de biraz bu yanında gizli, “Medusa’nın, kötü niyetli kişilere ölümü sunarken, ihtiyacı olan kişilere ölümsüzlüğü vaat eden bir figür olduğu” düşünülmekte aslında. Bu nedenle Didyma gibi bir kehanet merkezinde bile bir koruyucu olarak heykeli bulunmakta. Belki de Yunan, Roma iktidarını kurarken buraların egemen söylemini de kendi işine geldiği şekilde değiştirmiş ve şifayı ve ölümsüzlüğü simgeleyen bir şaman kadın da olabilecek Medusa’yı, dişil cazibesi ile Poseidon’u (ne de olsa Poseidon, deniz tanrısı) bile etkileyecek bir kadına, bir ayartıcılık sembolüne dönüştürmüştür. Bununla da yetinmemiş, onu Athena tarafından lanetlemiş, bu da yetmemiş Perseus tarafından başını kestirmiştir. Tümüyle yok etmediği ya da edemediği Medusa’ya kendi görüşüne uygun bir don biçerken anlatıyı bu haliyle kabul etmek istemeyen sadece sanatçı Luciano Garbati midir?

Didim sahilde dev bir Medusa heykeli, önünden geçen kalabalıkları seyir halindedir. 2021 yılında yerine yerleştirilen ve Olgaç Demirkol tarafından yapılan heykel beyazın baskın olduğu, altın yaldız süslemeli bir heykeldir.

Heykelin kaidesinde Türkçe ve İngilizce Medusa efsanesi anlatılır:

“Güzeller Güzeli Medusa

Klasik mitolojiye göre Medusa bütün tanrıları kendisine aşık edecek, bütün kadınları kıskandıracak bir güzelliğe sahiptir. Güzellikte ona rakip olacak bir kadın yoktur. Zeka tanrıçası Athena’ya ait bir tapınakta yaşar. Denizler tanrısı Poseidon, Medusa’ya aşık olur, O’na olan tutkusuna yenik düşer ve Athena’nın tapınağında ona zorla sahip olur. Athena kendisini aşağılanmış hisseder, kıskançlık ve sinirden Medusa’yı lanetler. Her saç telini yılana, yüzünü ifrite çevirir ve sürgüne yollar. Fakat bununla yatışmayan Athena kardeşi Perseus’la işbirliği yapar ve Perseus kılıcıyla Medusa’yı öldürür. Medusa’nın lanetli halini simgeleyen rölyef 5 km yukarıda bulunan Apollon Tapınağı’nda bulunmaktadır.”

Evet, bu anlatı, bir zamanlar bu topraklarda egemen olan Klasik mitolojinin tekrarıdır. Olumlu yanı heykelin lanetten önceki Medusa’yı yansıtıyor olmasıdır. Bir canavara dönüştürülmeden önceki halini yansıtmayı seçmenin altında umarım bir felsefi tartışma da yatıyordur. Onun henüz erkek egemen akıl tarafından mutasyona uğratılmadan öncesinde sergilemek umarım doğru tartışmalar çerçevesinde şekillenmiştir. Eğer böyleyse bu güzel bir adımdır. 

Adım adım Medusa’dan

İnsanlığın ortak hafızasının bir ürünü olan mitoloji, “ait oldukları toplumların değer yargılarını ve yaşam biçimlerini doğrudan ve dolaylı olarak yansıtarak kolektif/ortak bir bilincin oluşmasını sağlamıştır. Hakikatlerin yaratımı bu sayede gerçekleşmiştir. İyinin, kötünün, güçlünün ve zayıfın karşılığı dilden dile, kulaktan kulağa mitler, efsaneler ve hikayeler aracılığıyla yayılmıştır. Bu hikayeler birçok konuda olduğu gibi, toplumlardaki cinsiyet normlarının biçimlenmesi ve kadınlık kavramının kurgulanışına da etki etmiştir çünkü hikayelerde kullanılan kavramlar sosyo-kültürel yaşamla doğrudan bağlantılıdır” diye ifadelendirir Kara. Onun da altını çizerek belirttiği üzere, ana akım tarih yazımı kadını görünmez kılmıştır. Görünmez kılamadığı kadınlarıysa canavarlaştırma yolunu seçmiştir. Tıpkı cadı avlarında olduğu gibi Medusa da bu anlatıların biçimlendirdiği bir figürdür.  

Yine Kara’dan aktarırsak, “Yılan sembolü üzerinde durduğumuzda, yılanın neredeyse bütün antik kültürlerde ruhu, yeniden doğuşu, aydınlanmayı ve dönüşümü sembolize ettiğini görmekteyiz. İnsanın benliğinin sonsuz değişimini sembolize eder. Medusa’nın yeniden yaratılmasında yılan gibi güçlü bir sembolün kullanılması tesadüf değildir. Asırlardır korkulan fakat bir o kadar da merak uyandıran bu hayvan, Medusa efsanesinde ‘küllerinden doğmayı’ ifade etmektedir. Düşmanlarına korku salarken bir yandan da biçimsel ve ruhsal değişimini temsil eden yılan aynı zamanda tıp alanında ‘iyileştiriciliğin’ sembolüdür.

Güzellik ve çirkinlik gibi olmazsa olmaz diye sunulan ikiliklerdense birliğin gücüne inanlardanım, bu nedenle yılan başlı Medusa’yı da güzeller güzeliyken, bir ayartıcı olarak, saldırıya uğrayan, lanetlenen ve en sonunda da yok edilen bir imge olarak değil; klasik mitolojinin buram buram güç odaklı söylemlerine direnen bir kült imge olarak okumayı severim. Belki şifacılığı temsil eder, belki şamanlığı, belki de sonsuz yaşam içinde değişen anlatılarla yeniden ve yeniden yaratılan insanlık hafızasında bu şekilde yer almasına direnen ortak bir bilinçaltını, bu toprakların bilinçaltını, kadının henüz erkeğin gölgesinde yok edilmediği, bize, özümüze daha yakın zamanlardan kalan kolektif  bilinçaltının bir arketipi olabileceğini düşünmek hoşuma gider. Antikitenin koyduğu kap Medusa’ya çoktan dar gelmeye başladı. Söylenceyi bu haliyle kabul etmeyenler çoğalıyor. 

“Güçlü kadınlardan korkarız. Onlarla alay eder, onları kötü karakter ilan ederiz çünkü onları yenemeyiz. Medusa’nın hikâyesi korktuğumuz, bize meydan okuyan ve belki de bizden üstün olan tüm kadınların nasıl bir bir kötü ilan edildiğiyle ilgilidir. Kötülük görecelidir” demiş Felin Aydın, kendisine katılıyorum.

Henüz yazıyı kullanmayan ya da bıraktığı eserler yeni gelen işgalci güçler tarafından yok edilen ya da tahrif edilen bir Medusa’nın içinde yaşadığı yüksek bir medeniyet hayal etmek de mümkün. Ne de olsa buraların insanları egemen güçlerin istek ve beklentileri doğrultusunda sürekli değersizleştirilek, oryantalist bir bakışa sığdırılmaya ve bir ezilen gibi yaşamaya mahkum ediliyor. Zihnimizi o kalıba sığdırmaktansa böylesine zengin bir coğrafyanın hayallerimizi beslemesine izin vermek de olası.

“Kendini beğenmiş okurlar, sorumlu yazı işleri müdürleri ve büyük patronlar gerçek kadın metinlerinden -dişil deneyimlerden hazzetmezler. Bu onları korkutur” diyor Toprak’ın çevirisiyle Cixous. Donovan’dan aktaran Kara da: “Dünya ve gerçeklik eril bir bakış açısından tanımlandığı için, kadınlar dünyayı sökmeli ve yeniden kurmalıdırlar. Bu, ancak ortak bir ‘re-vizyon’ çabasıyla yapılabilir” diyor. En üst eşitliğin, salt insan olmaktan kaynaklanan ama insan olmanın da ezen, yok eden, tahrip eden, sömüren olmakla bir tutulmadığı hatta tüm bu kavramların değerini yitirdiği güzel gelecek düşleriyle yazımı bitirmek istiyorum. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Alıntılar ve kaynaklar:

Felin AYDIN, Feminizm ve Medusa Üstüne, Hélène CİXOUS- Medusa’nın Kahkahaları- Çeviren: Ali Toprak, Burcu KARA- MİTOLOJİ VE TOPLUMSAL CİNSİYET: ŞAHMERAN MİTİ BURCU KARA, Medusa heykeli yerine konuldu, Yılmaz Kolancı, B. (2020). “Anadolu’da Roma İmparatorluk Dönemi Mimari Bloklarında Medusa Bezemesi” Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, sayı 40, Denizli, ss. 81-104

Bir depremin anatomisi: 1755 Lizbon Depremi

1 Kasım 1755 günü saat 9.40’ta, Avrupa’nın en büyük dördüncü kenti Lizbon’un neredeyse
tüm yerleşim alanlarını kullanılmaz hale getiren, Richter ölçeğine göre 8.5-9 şiddetinde bir deprem meydana geldi. Atlantik Okyanusu merkezli depremi tsunami izledi, binaların neredeyse hepsi yıkıldı, o dönemde nüfusu 200 bin olan Lizbon’da 50 bine yakın insan hayatını kaybetti.

1 Kasım günü, Portekiz’in en kutsal günü sayılan, Hristiyanların her yıl kutladığı Azizler Günüydü. Deprem, Azizler Günü için bütün şehirdeki kilise ve evlerde yakılan mumları devrilip korkunç bir yangına sebep oldu. Meşhur kiliseler, opera binaları, 70 bin kitabı barındıran bir kütüphane, ünlü ressamların eserleri… Hepsi yok oldu. Büyük Lizbon depremi, Portekiz’i ekonomik, sosyal ve siyasi anlamda o kadar etkiledi ki, Batı Avrupa’daki koloni imparatorluklarından sömürgeciliği en uzun süre sürdüren devlet olan Portekiz’de koloniciliğin sonunun gelmesine dahi sebep oldu.

1755 Lizbon depremi, Avrupa’da başlayan Aydınlanma Düşüncesinin fitilini ateşleyen en önemli olaylardan kabul ediliyor. Deprem, aydınlanma düşüncesi ile birlikte oluşan kilisenin otoritesinin ve iktidarların varlığının sorgulanması sürecine ciddi bir ivme kazandırıyor. Özellikle, felaket sırasında 40 kiliseden 35’inin yıkılıp genelevlerin yıkılmaması, mahkumların ölmemesi gibi olaylar geride kalan insanların tanrıyı ve kiliseyi sorgulamasına sebep oluyor. Kısaca, artık “Tanrı’nın işi ifadesi gönüllere teselli veren ve akılları teskin eden bir açıklama olmaktan çıkıp, yasal mesuliyetten kaçınmak için alaycı bir bahane haline geliyor.” Bu deprem, tüm dünyanın hafızasına silinmesi mümkün olmayan bir soru işareti kazırken, elbette ki dönemin filozofları için de önemli bir çalışma alanı yaratıyor.

Ünlü filozof Kant, Almanya’da sismoloji biliminin kurulmasına zemin hazırlayan, Lizbon depremi hakkında üç ayrı makale yayınlarken; yıkımdan etkilenen Rousseau, insanlar kırsal alanda daha geniş ve ferah şekilde yaşamalıdır diyerek, büyük ve kalabalık şehir fikrine şiddetle karşı çıkıyor. Voltaire ise din felsefesini, tanrının ilgisizliğini ve acımasızlığını eleştirdiği Lizbon Felaketi Üzerine Şiir’ini de tam da bu atmosferde yazıyor:

Ah talihsiz ölümlüler!
Ah şu acınası yer!
Ah korku içinde yaşayan tüm ölümlüler!
Faydasız acılar ebediyen sürüp giden!
Ve hatalı filozoflar, haykırarak, “her şey iyidir” diyen,
Haydi, gelin de dikkatle seyredin bu korkunç yıkıntıları,
Küllerini şu talihsizin,
Şu döküntüleri, şu kalıntıları,
Birbirinin üstüne yığılmış şu kadınları ve çocukları,
Parça parça mermerler altındaki şu dağılmış uzuvları!

Peki ya depremden sonrası?

Lizbon’un kentsel reformunda kilisenin ve zenginlerin itirazları tamamen bastırılıyor. 1755 depreminin ardından Portekiz Kralı José I, günümüzde Pompal Markisi olarak bildiğimiz dönemin Dışişleri Bakanı Sebastião José de Carvalho e Melo’yu görevlendiriyor. Pompal, tüm ülke genelinde bir anket uygulaması başlatıyor. Marki’yi, depremin neden ve sonuçlarının objektif bir bilimsel tanımını yapmaya çalışan ilk kişi olduğu için, modern sismolojinin öncüsü olarak tarihe kazıyacak bu ankette, deprem ve etkileriyle ilgili birçok soru bulunuyor.

Deprem ne kadar sürdü?
Kaç tane artçı sarsıntı hissedildi?
Ne tür hasarlar meydana geldi?
Hayvanlar garip davrandı mı?
Kuyularda ve su çukurlarında neler oldu?

Pombal ekibine üç askeri mühendis alıyor: Eugénio dos Santos, Carlos Mardel, Manuel da Maia. Yeni Lizbon Planı için dört seçenek arasından Santos’un “Temiz sayfa” planı seçiliyor: Lizbon’un aynı bölgede sıfırdan inşa edilmesine karar veriliyor. Şehrin yeniden yapılandırılması ise, kesin ve çığır açan önlemlere odaklanıyor: Binaların duvarlarına sallanan fakat yıkılmayan esnek bir yapı yerleştirilerek kafesleme yönetiminin kullanıldığı yenilikçi bir mühendislik yöntemi geliştiriliyor. Sarsıntıyı taklit etmek için askeri birlikler binaların etrafında yürüyüş yaptırılarak sismik tasarım özellikleri test ediliyor. Felaket durumunda tahliyeyi kolaylaştırmak için geniş alanlar ve dikey caddeler hayata geçiriliyor.

Evlerin iki kat ile sınırlandırılması öneriliyor; evlerin boyunun, sokağın genişliğini geçmeyecek ve bu sayede bir felaket anında sokakları geçilebilir kılacak şekilde olması gerektiği öngörülüyor. (Ancak bu önerinin uygulanamadığı söyleniyor.) Neredeyse tamamı yıkılmış olan şehrin yeniden inşasını hızlandırmak için, özellikle yeni kaldırımların yapılmasında yıkılmış binalardan bloklar kullanılıyor. Lizbon Depremi, tüm bu çalışmalar ile risk yönetimi kavramının doğuşuna sebep oluyor.

Lizbon’un yeniden inşasında şu amaçlara ulaşılıyor: Şehrin mümkün olan en modern düşünceyi yansıtması için geçmiş değerleri ve biçimleri reddeden, dikkatle geliştirilmiş bir hazırlık süreci benimseniyor. Şehrin estetik formu yeni değerleri yansıtacak şekilde geliştiriliyor. Lizbon, Kral’ın ve soyluların şehri olmaktan çıkıyor; halkın, tüccarın ve orta sınıfın dahil olabildiği bir “ev”e dönüşüyor. Lizbon, modern, fonksiyonel ve iyi düzenlenmiş bir şehir sıfatını kazanıyor.*

Anlayacağınız, Lizbon kelimenin tam anlamı ile sıfırdan inşa edilmiş bir şehir. Antropoloji
profesörü David Harvey, şehirleri yeniden inşa ederken kendimizi de inşa edebildiğimiz
gerçeğine işaret ediyor: “Şehir hakkı, kentsel kaynaklara erişim konusunda bireysel
özgürlükten çok daha fazlasıdır: Şehrin değişmesiyle kendimizi değiştirme hakkı
kazanırız.
” Bütün bu anlatılanlardan sonra, insan düşünmeden edemiyor: Günümüzden
yüzlerce yıl önce, neredeyse bir yıl kadar kısa bir zaman içerisinde gerçekleşebilmiş bu
dönüşüm ve değişim, neden ülkemizin 6 Şubat 2023 günü neredeyse tamamen yıkılan
şehirleri için de gerçek olmasın ki?

Kaynaklar: 1,2, 3, *4

İlginizi çekebilir:


Evvel Temmuz Festivali’nin Samandağ ayağı sona erdi: Sıra Defne’de

Halkın özgücü ile gerçekleştirdiğimiz Evvel Temmuz Kültür Sanat Festivali’nin Samandağ ayağının sonu geldik. “Ma rıhna nihna hon!” şiarıyla düzenlediğimiz festivalimiz ilk gün Limanköy’de çeşitli çocuk atölyeleri ve Merkez’de “Deprem, Yıkım ve Yeniyi İnşa” konulu panelimizle başladı.

#heryersahne ilkesiyle farklı günlerde farklı mahallelere odaklandığımız festivalimizde 8 Temmuz günü sahilde “Gençlik Burada” demek için bir voleybol turnuvası düzenledik. Ardından Mağracık’ta çocuk atölyeleri ve Merkez’de ise Mor Mikrofon Kadın Standup yapıldı. Geceyi Cihan Süner, Osii, Vodvil ve Praksis ekiplerinin yer aldığı harika bir gençlik konseriyle tamamladık.

9 Temmuz günü Kadınların Özneleşmesi ve Yerel Yönetimler ile ilgili panelimizle başladı. Yaralarımızı sarmak için konuşmaya ve dinlemeye ihtiyacımız olduğunun altını halkımızın dayanışmasıyla bir kez daha çizdik. Sonrasında çeşitli atölyeler ile Mızraklı Mahallesi’ndeki çocuklar ile buluştuk. Akşam Deniz’de Farfur’un harika sunumu ile sahne alan Ayhan Bağdat, Mücahit Göker ve Ma Rıhna Kolektif ile Arapça, Kürtçe ve Türkçe şarkılarla Halk Şenliği’nde halkımızla sevincimizi yeniden inşa ettik.

10 Temmuz günü Gençlik ve Toplumsal Mücadele Paneli’nde gençlerin özneleşmesi ve örgütlenme pratikleri tartışıldı. Ardından gençlik Ekinci’de Ali İsmail Korkmaz anmasında buluştu. Kuşalanı’nda gerçekleştirilen çocuk atölyeleri sonrası yapılan Çocuklar için Müzik ve Tiyatro sahnesinde Moyo Masal, Duvara Karşı Tiyatro ve Şubadap Çocuk ekipleri sahne alarak Evvel Temmuz Kültür Sanat Festivali’nin kadınların, gençlerin ve halkın festivali olduğu gibi çocukların da festivali olmasını vurgulanmış oldu.

Festival 12-13-14-15-16 Temmuz tarihlerinde Defne’deki etkinliklerle devam edecek. Sonrasında Arsuz ve Serinyol’da da etkinlikler gerçekleşecek. Festivalin tüm programına evveltemmuz.org adresinden ve @evveltemmuzksf sosyal medya hesaplarından ulaşabilirsiniz.

Manisa’dan İzmir’e Gelen Kapkara Dumanın Ardından

0

İzmir’in en yüksek noktası Bozdağlar’ın Kırklar Tepesi: 2159 metre, Murat Dağları’ndan doğan Gediz Nehri Foça’nın güneyinden Ege Denizi’ne dökülür. Hâlâ kirlilikle boğuşan bu güzel su kaynağımız bir gün temiz akacak mı diye yıllardır düşünür dururum. Düşünmek derman değil. 

Aslında insanın yapamadıklarını yaratan şeyler belki de onların şartlanmalarından oluşuyordur. Belki de biz de alıştık su kaynaklarımızın hızla kirlenmesine? Denizlerimiz, göllerimiz, nehirlerimiz, yeraltı sularımız hızla kirlenirken olanı biteni izlemeye… Peki nasıl onarılır? Düzgün, planlı, akılcı ve sağlıklı bir yaklaşımla neden olmasın? Karar vericiler istedikten, inandıktan ve çabaladıktan sonra… Bana düşen yazması elimden bu kadarı gelir.

Şimdi nereden çıktı Gediz Nehri demeyin, Gediz yıllardır aynı. 22 Haziran 2023 günü Manisa OSB’deki geri dönüşüm ve demir çelik üretimi yapılan bir fabrikada 16:20 sularında bir yangın çıktı. Fabrikada depolanan poliüretanın yanıcı olması ve rüzgarın etkisiyle yangın hızla büyüdü. Saat 17:30 sularıydı kapkara duman İzmir’in dağlarından körfeze doğru inmişti. Olayı bilmediğimden buralarda bir yerlerde yangın çıktığını sandım. Yanılmışım. Manisa’dan buraya onca yol bizim için uzak. Halbuki en küçük bir felaket bile eko-sistemde hepimizi doğrudan ya da dolaylı etkiliyor. Sabah soluduğumuz havada bile duyuluyordu plastiğin kokusu belki daha sonra dağıldı ya da o kokuya alıştık, duyarsızlaştık saatler geçtikçe. 

Cesur Yeni Dünya kitabında bütün bebekler önlerinde dizilmiş parlak kitaplara doğru emeklerken, onlara düşük doz elektrik verilir. Bize yapılan, tam olarak bu olmasa da, görmezden gelinen yeteneklerimiz, köreltilen isteklerimiz ve yanlış pekiştirilen eylemlerimiz (boş boş oturan bir çocuğa, “aferin sana ne uslu çocuksun” ya da hiçbir şey yapmayan bir kıza, “aman ne hanım hanımcık bir kız bu böyle,” vs) sonucunda şu an ki halimizdeyiz. Bir şey oluyoruz da, yüzdesini bilemediğim küçücük mutlu bir azınlığın dışında kaç kişi gerçekten ne istediğini, kim olduğunu fark ederek yaşıyor hayatını? Küçükken bitirmemiz gereken okullar, girmemiz gereken sınavlar, büyüyünce geçindirmemiz gereken kendimiz, ailemiz, derken ne suya bakacak halimiz kalıyor ne havaya… Hem baksak ne olacak ki?

Sadece, “Hava bedava/ bulut bedava” diye şiir dillendirdikten sonra… 

Asıl söylemek istediğim şu; eğer ki yapmak istediğimiz bir şeyler varsa ve şimdiye kadar yapamadıysak, şimdiye kadar yaptığımız şeylerde bir yanlışlık vardır. Başka şeyler yapmak lazım ki, o yapamadıklarımızı yapar olalım. Ya da o yaptıklarımız bizi biz yapmıştır ama başka şeyler de yapmalıyızdır ki yapamadığımız şeyleri de yapalım. Örneğin bu hızla kirlenen çevre meselelerinde başka bir şey daha yapmak lazım ama ne? Soruyu sorup, cevabı alan uzmanlarına ve yetkililere bırakıyorum. Şimdilik sadece soruyu sormayı bile bir şey olarak görüyorum.

Bazen bir şeyi gerçekleştirmek ne zor değil mi? Küçücük bir şeyi. Sevdiğimiz bir kitabı paylaşmayı mesela. Zaman herkes için kendi keyfince aktığından mıdır? Bazı şeylerin içinde ister istemez güç var. Kimi bu güçle duvar örer, kimi duvar yıkar. Kimi ördüğü duvardan bir kale yapar, kimi duvarların üstüne yazı yazar. O duvar yıkıldığında kalmasın diye yazar bunu, suya yazmaz, gider bunu duvara yazar. 

Aman değişmesin, dönüşmesin, aman hep aynı kalsın. Bir koltuk olsun, bir sandalye, bir bardak olsun, boş bir bardaktan farkı olmasın ama bir bardak olsun. Susadıkça su koyar içerim. Sonrası ne oluyor? Sonrasını bilemeyiz. Öncesi ne oluyor. Bu kadar sabitlerine bağımlı bir gelenek, ne oluyor, daha mı iyi, neye göre iyi? Bakıyorum, anlamaya çalışıyorum, olmuyor. Belki bu sonsuz bütünde bir nokta bile değil yaptığım ama olsun bütün gün plastik soluduğumuz, çevreyi korumak şöyle dursun, yaşadığımız dip dibe binalar arasında bir çevreye, bir eko-sisteme bağlı olduğumuzu neredeyse unuttuğumuz bilgisi de burada dursun. Belki ileride konuyla ilgili daha pozitif notlar da aktarırım size ama şimdilik durumumuz böyle.

Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.