Kısa bir süre önce sanatçı Deniz Çobankent’le keyifli bir atölye turu gerçekleştirdik. 12 Haziran’da 44A Sanat Galerisi’nde açılışını yaptığı serginin de öğeleri olan heykel ve karışık medya üzerine konuştuk. Üretimlerine dair bakış açılarından, onu sanatına çıkaran yoldan bahsettik.

Foto: Neriman Arslan
Heykel ve yeni medya üretimi yapan biri olarak uzun süredir sanatın içindesin. Kendine has bir tarzın, spesifik malzeme seçimlerin, bir çok eserin var. Öncelikle tüm bunların başlangıç noktası neydi? Aklına o tilki ilk nereden girdi?

Sanata önce çocukken hevesle başladım. Sonra üniversitede güzel sanatlar eğitimiyle devam etti. Ama kendi yaptığım sanata nasıl başladığımı sorarsan eğer, öğrenci olduğumuz dönemlerde bir arkadaş grubu olarak sokakla hep bi’ ilişkimiz vardı. Sokaktaki malzemeleri  sanat pratiğiyle birleştirmeyi hep seviyordum o zamanlardan itibaren. Bir yandan malzemenin olasılıklarını, “Yeni ne çıkabilir ve bunu nasıl anlatabilirim?”i görmek gibi bir kaygım, diğer yandan kendimi bildim bileli hikayeler üzerinden dünyayı tanımak gibi bir derdim vardı. Bir süre sonra artık kendi hikayelerimi anlatma isteği olarak başladı aslında; daha çocukluğuma, kendi kişisel mitolojime dair hikayeler… Zaten yaptığım işlerin çoğunda da mahrem denebilecek kadar kişisel şeyler anlatıyorum. Tabi aslında yaşadığımız her şey herkesin de yaşadığı hikayeler gibi. Ben de bu mahrem olanla olmayanı iç içe geçirip daha oksimoron bir şey yapmayı denedim. O nedenle malzeme çok sokağa dair oldu. İlk keşfim, Kurtuluş son durakta yaşarken Dolapdere’deki bir inşaatın kapısından bakıp oradaki malzemelerin ne kadar enteresan olduğunu görmemdi. Ardından, sokaktaki buluntu malzemeler, çöpler, duvar parçaları, işte dikenli teller, aklıma gelebilecek her türlü sokak estetiğini kendi kişisel konularımla birleştirdim. Özeti aslında bu.

Yani aslında evrensel olan hikayelerin kişisel bir sinemasını yaşıyorsun, bunu da daha çok heykelle anlatmayı tercih ediyorsun. Peki ilk tanışma anının ötesinde, seçtiğin malzeme sende neden bu kadar yer etti? Neden onu bu kadar hayatının içine, evine aldın?

Klasik malzemenin güzel olmayı dayatan bir yanı var. Ben o güzelliğin dışında bir şey keşfetmeyi istedim. Yani mahrem hikayeler anlatıyorum ama bunu en cicili bicili şekliyle anlatmak istemedim. Daha vahşi, daha sert, aslında sevilmemeye müsait bir biçimde anlatmaktı belki derdim. Çünkü çok şık bir heykel malzemesiyle, kolaylıkla güzel bulunabilecek bir şey yapabilirdim. Güzelliği peşin vermeyecek ama yine de güzel olabilecek bir şeydi aslında isteğim, güzelin ötesinde bir şeydi. O kişisel hikayeler zaten en iyi hikayeler değil, sert hikayeler; o sert anlatımları malzemenin sertliğiyle de birleştirdim. Malzemenin sokakta olması, çok değerli olmaması demek aslında. Kendine ait en değerli şeyleri değersiz bir yoldan anlatmayı seçmek gibi belki. Ve tabi kamulaştırmaktı da: o mahrem olanın sokaktaki bir şeyle birleşmesi, mahrem olanı yaymak. Kente, insana, sokağa dair; çöpe atılmış, insanların üzerine basıp geçtiği şeyleri çok kişisel konularla birleştirip sanki oradaki kontrastlığı keşfetmeye çalıştım. Yani insanlara göstermeye çalıştığım şey, “Size çok güzel bir şey sunuyorum” değil, “olmayacak bir şeyi göstermeyi deniyorum”du.

Baktığımızda kimi figürlerinin birbirine benzeyen yapıları var. Ortaklaştıkları şeyler neler?

Figürlerde parçalanma, ikiye bölünme, dağılma; bir yandan birleşme, toplama, kendi merkezinde kalma var. Hareket çok sık var. Hareket etmekle edememek arasında kalmak; duvarlarda, kenarlarda sıkışmak var. Figürlerin temelinde aslında bunlar var diyebilirim.

Foto: Neriman Arslan
Sık sık kadın figürler gözüme çarptı. Erkek figürlerin daha androjen, cinsiyetsiz bir görünüme sahipken, kadın olanlar kıyasla daha çok belli. Senin içinde bunların belirli veya isimlendirilebilecek bir yeri var mı? Yoksa rastgele ya da tesadüfi mi?

Erkek figürleri de var ama kadın figürleri daha çok. Sanatta genellikle erkekler kadını anlatmış. Ben biraz aslında hem erkeği hem kadını anlatmak istedim ama her şeye rağmen kadın daha fazla anlatıldı. Sanırım bunun da sebeplerinden ilki anlatımımın temelde kişisel mitolojim olması, ikincisi kadın hikayelerinin bazen daha çok ilgimi çekmesi. Beni etkileyen başka hikayelerde de sanırım öyle. Çünkü kadın, en çoğunluk olan azınlık: azınlık grupları dediğimiz zaman anladığımız şey sayıca azınlık olmasıdır ama kadın bu konuda bir istisna. Sayıca erkeklerle yani “çoğunluk”la eşit olmasına rağmen “azınlık” olarak tanımlanabilecek bir grup, en kalabalık azınlık aslında.

Aralarında ikili heteronormatif yapıya dahil olmayanlar da var mı?

Var. İkili kadın figürleri de cinsiyeti belirli olmayan figürler de var. Dikkat ettiysen benim kadın figürlerim de biraz androjendir. Aslında her iki cinsiyette de biraz androjenliği deniyorum. Renklerin azlığı, nötrlüğü, malzemenin atık malzeme olması gibi özellikler de bunun bir parçası. Toplumsal cinsiyet veya güzellik algısı gibi bize sunulan bir sürü algıyı -tamamen provoke etmek değil ama- yumuşakça bir esnetme derdim var sanıyorum.
Senin anladığım kadarıyla dışarısıyla bir derdin var. Dışarısıyla olan derdinin içerideki yansıması ne? İçeridekiyle olan derdinin dışarıdaki yansıması ne sence?

İçeriyle olan derdimin dışarı yansıması, bazen dışarıya ait değilmişim gibi hissetmem. Yani adaptasyon bazen zorlayabiliyor. İnsanlarla ne kadar geçirgen ilişkimiz var, ne kadar birbirimizin ruhlarına girebiliyoruz ya da böyle bir şey mümkün müdür? Dışarıyla olan derdimin içeriye yansıması ise biraz daha yalnızlıkla ilgili. Ben evi sokağa götürüyorum, sokağı eve getiriyorum gibi. Getirip, dönüştürüp, kendimden olan malzemeyi katıyorum. O yüzden de kendi figürlerim içerisi oluyor belki, malzemeler dışarısı oluyor. Ama bence herkesin içerisiyle ve dışarısıyla derdi var. Sadece bu derdi kabul edenler ve etmeyip bunu başka türlü yansıtanlar var. Şu an devam eden sergimde de vardı bu olgu. Rölyeflerden ve heykellerden oluşan bir seçki oldu, tek tek hikayeleri olan çalışmalar olmakla beraber bütününe baktığın zaman da aslında genel bir hikaye görülebilir, hareket üzerinden anlatılan hikayeler.

Foto: Neriman Arslan
Peki hem genel sanatsal pratiğini hem de son sergini ele alacak olursak “dönüşmek” olgusuna bakış açın nedir?

Malzeme benim için sadece araçsal bir şey değil, aynı zamanda kavramın da daimi bir parçası. Hamurları kendim yapıyorum ve geri dönüşüm/recycle art var. Çünkü dönüşüm konusu benim için çok önemli, yani hayatta her şeyi dönüştürmek. Biz aslında travmalarımızı dövmelere çevirip o dövmeleri gösteriyoruz insanlara. Yaralarımızı, yara izlerimizi dövmeye dönüştürür gibi malzemeyi dönüşürmek de bunun bir parçası. O yüzden sokak malzemeleriyle yine dönüşüme dair hareketler yapıyorum.

O halde malzemelerinin sadece içsel bir yerden değil, bilhassa gerçek dış dünyaya ait olarak dönüşüme işaret eden bir yönü de var?

Bomonti’den sökülmüş duvar parçaları var, mesela Maçka Parkı’ndaki kafeler yıkılırken oradan sökülmüş parçalar… İstanbul’da, kentsel dönüşüm içerisindeki bir şehirde yaşıyoruz ve ben bu süreçte sanki parçalar topluyor, bir koleksiyonmuş gibi onları alıyorum. Şehrin koleksiyonunu yapmışım gibi… Yani insanın kendisini inşa etmeye, dönüştürmeye çalışırkenki çabasının şehirle birleşmesi de işin içinde.

Dışarıya, sokağa, bu dört duvardan ötesine dair olan, onu bu kadar özel ya da cazibeli kılan neydi?

Ben sokakta durmayı, sokakta olma kavramını her zaman çok sevdim. Ve bana gerçek bir yaşama alanı gibi geliyor. “Sokak” AVMlerden, evlerden, hastanelerden, hemen hemen kapalı olan her yerden daha özgür bir alandır. Politik anlamda da, mesela kadınların özgürleşmesinde de “sokağa çıkmak” kavramı vardır. Özgürlük ve varoluşa dair şeylerin bir çoğu sokakta olabilmeye de dair bence.

O halde tercihin neden sokak sanatı değil de heykel yönünde?

Sokak sanatında kalıcılık ve öznellik azalıyor. Heykel çünkü derdimi içeriyle dışarıyı birleştirmeyi seçerek yapıyorum. O yüzden doğrudan sokak sanatı da salon sanatı da değil. Sokaktaki bir şeyin kapalı alana girmesi bana cazip geliyor.

“Şefkat” İnşaat filizi, paslı tel, kırık ayna parçaları, kağıt hamuru. Foto: Neriman Arslan
Peki malzemeleri bir yerden çıkardığın, söktüğün de oluyor mu yoksa sadece atıl durumda veya terk edilmiş malzemeleri mi alıyorsun?

Bir inşaat içinde o zaten kopmuşsa alıyorum. Mekanın herhangi bir şeyini söküp almak bana çok müdahale edici bir şey gibi geliyor. O nedenle terk edilmiş, zaten çıkmış parçaları aldım hep.

Bu bir evlat edinme eylemi mi? Çünkü malzemen hepsinde demirbaş ve bakii; kök, ana, bir inşaat temeli gibi. Öte taraftan kesinlikle sökmüyor, zaten orada olanları toplayıp eve getiriyorsun. Bir çöpçülük yapıyorsun aslında. Bu da ister istemez şunu çağrıştırdı: kaybolan ya da kimsesiz çocukları tek tek alıp eve getirmek, evcilik oynamak gibi.

Bunu hiç böyle düşünmemiştim ama olabilir. Terk edilmiş ve aslında kimsenin umursamadığı o parçaları alıp onları dönüştürmek gibi, doğru.

Sürekli devinim halinde olduğun bu atölyede bunca zamandır çarkı döndüren, sana karışan tutku nasıl bir yapıya sahip?

Anlamlandırma, içindeki bir şeyi anlatma isteği belki. Yani var oluşa dair bir şey bu: anlatacakların, yapacakların var… Bütünüyle acılı bir süreç değil, çok oyuncu, eğlenceli bir yanı da tatmin olmuş bir yanı da var. Mutlak bir duyguyla yapmıyorum, her eserde de süreç aynı değil: kimileri içten dökülürken, kimilerinin içinden kuş çıkan birisini görebiliyorsun. Yani aslında duyguların toplamı gibi Neriman. Zaman zaman ibadet gibi; zaman zaman içimden çıkan böyle çok sert bir şey var, onu çıkarmam, boşaltmam gerekiyor; sökmem gerekiyor kalbimi. Çünkü tutku, istediğin şeyi, acı da olsa yapma halidir ya biraz. Bu “Bir derdim var bin dermana değişmem” hikayesi gibi aslında. Ama döndüren, temel motivasyon bu. Senin yolun buysa, bunu yapacaksın zaten.

Hem biçimsel hem de kavramsal olarak bir heykelin bittiğini kendi içinde nasıl hissediyorsun? Senin için başlayan bir yolun bitişi, o tamamlanma hissi ne zaman oluşuyor?

Teknik açıdan; bir çalışmaya başlamadan önce kafanda bir görüntüsü oluşur ve sen o görüntüye doğru gitmeye çalışırsın. Sonra yaptıkça o kafandakine yaklaşabilir, tam olmayacağını da anlarsın ama daha fazla yaklaşamayacağını da bilirsin. Hissiyat olarak ise o kendini söylüyor aslında Neriman. Ben ona verebileceğim her şeyi vermiş oluyorum artık. Genelde başladığım çalışma bir süre devam eder, ben ona bir şey veririm, o bana bir şey verir; bir noktadan sonra artık istemez o, “Bana yetti” der. Benim de artık verecek bir şeyim yoktur o noktada. O mükemmel olduğundan değil ama artık bir şey alamaz, o haliyle bitmiştir. Çünkü karşılıklı bir ilişki yaşıyoruz orada aslında malzemeyle, yani sen onu bir forma sokuyorsun ama o artık sanki konuşuyor sana ve “Ben daha fazla hareket etmek istemiyorum, daha fazla bir şey ekleme bana” diyor veya bir yerinde -mesela ortasında bir yerinde- diyor ki “Bu böyle değil, başka bir şey lazım”, sen ona başka bir şey yapıyorsun. Hiçbirisine yüzde yüz ikna olmuyorsun ama bu kadar oldu diyorsun çünkü o kendi bağımsızlığını elde etmiş oluyor aslında. O “Bitti” dediğin şey onu özgürleştirmek oluyor. O senden çıkmış oluyor artık.

Deniz Çobankent’le iletişim kurmak veya çalışmalarıyla daha çok tanışık olmak isterseniz Cargocollective, Facebook ve Instagram hesaplarından ulaşım sağlayabilirsiniz.

Melike’yle soyut resme dair yaptığımız bir önceki atölye turuna buradan ulaşabilirsiniz.