Kim olduğumuza giydiğimiz giysilerle karar verdiğimiz bir hızlı moda döneminin içindeyiz. Bir nevi seçilmiş derilerimiz olan kıyafetleri indirimde yakalayınca şampiyon olmuş gibi hissediyor artık çoğumuz. Üzücü yanıysa genellikle giysiler konusunda düşünme şeklimizi sadece fiyatlara endeksliyor oluşumuz.

Önemli saydığımız birçok gün için yeni giysiler tüketiyoruz. Kıyafetler fiyatlarından dolayı ihtiyaçtan çok tüketim malzemesi haline geldi. “20 liraya elbise alırım, 1 kere giysem bile kârdır.” veya “En kötü ihtimalle ihtiyacı olanlara dağıtırım…” bilinçaltıyla durmaksızın yeni kıyafetler edinme isteğimiz önüne geçilemeyecek bir boyuta ulaştı. Biz insanlar para, imaj, statü gibi maddi değerlere önem verdikçe depresif ve kaygılı bir hale büründük ve bunca alışverişe rağmen giyecek bir şey bulamama fobisi işte böyle gelişti. Aslında olay bu maddi değerlerin altında yatan dayatma ve propagandayla ilişkiliydi; hayatımızdaki sorunları çözmenin yolu tüketimden geçer!

Dünyada her yıl 80 milyardan fazla giysi satılıyor ve bu sayı 20 yıl önce aldıklarımızın yüzde 400 fazlası demek. Peki bu hızlı tüketim tiyatrosunun perde arkasındaki dünyaları yaşayanlar kimler? Tüketiciler olarak ucuz ürün gördüğümüzde sevinip kıyafetler üzerine kurduğumuz dünyalarımızın arkaplanında kirlettiğimiz bir atmosfer ve canları pahasına çalışan sigortasız fabrika işçileri var.

Bangladeş, Hindistan gibi insan gücü kullanan ülkelerdeki giyim fabrikalarında üretiliyor vitrinlerine hayranlıkla baktığımız o en büyük markaların giysileri. Kazanç zincirinin tepesi ürünlerin nerede yapılacağını seçiyor ve en az parayı kabul eden fabrikalarla seri üretimde anlaşılıyor. 40 milyondan fazla işçinin yüzde 85’inden fazlası kadınlardan oluşuyor ve günlük 3 doların altında paralarla sigortasız şekilde çalışıyor bu işçiler. Fabrikatörler pahalılaşma isterse, markalar fabrika değiştirerek yarıştan atmış oluyor diğer fabrikaları ve işçilerin çığlıkları yine sessizliğe karışıyor.

Küreselleşmiş giysi üretimi konusunda birkaç şey okuduktan sonra hemen bir felaket haberiyle karşılaşıyoruz: Rana Plaza olayı 2013 Dhaka/Bangladeş… 1135 insanın ölmesine neden olan fabrika göçüğü olayı ve daha nice felaket…

Sadece iş güvenliği tehlikesiyle de sınırlı kalmıyor sektör… Sermaye başlarının her şekilde galip geldiği birçok felaketi de beraberinde getiriyor. Toprak kirletiliyor. Nitrat gübresi ile ürünlerin verimleri arttırılıyor ancak nitrat oranı yerel ekinlerle uyuşmuyor. Bu yüzden bu toprakta yaşayan halkın DNAlarında hasar meydana gelmiş duruma ve kalıtsal deri hastalıkları, sakatlıklar, kanserler yeni nesilde aşırı artış gösteriyor. Aynı şirket, halkın cilt kanserine de ilacı üreten şirket. Yani yine kar, yine kazanç…

Geçim kaygısı, hastalıklar, toprakların para etmemesi dünyadaki en büyük intihar dalgasını yarattı ve son 16 yılda 250.000 çiftçi intihar etti. Çiftçiler daha fazla mücadele edemeyip topraklara attıkları gübreleri içerek tarlalarında ölü bulunuyorlar. Bu oran Hindistan’da 30 dakikada 1 çiftçi intiharı demek.

Peki öylece kabullenmek mi gerek bu yaşanacak olası giyim distopyasını? Neler yapılıyor ve bizler neler yapacağız bu küresel hızlı dev endüstriyle başa çıkmak için? Halihazırda People Tree ve Eco Age gibi adil ticaret markaları kurularak yola çıkıldı ve “insan canı”nın hâlâ değerli sayıldığı fabrikalarda işçiler ölüm korkusu yaşamadan çalışmaya başladı son yıllarda. Organik pamuk üretimi yaygınlık gösterdi. Yediğimiz elma bile organik olsun diye uğraşırken aslında en büyük organımızın deri olduğu ve bu derinin yaşam kaynağının atmosfer olduğu, atmosferi korumamız gerektiği insanlara işlendi. Atmosferin ve toprağın da giysi atıklarından ve hızlı hasattan zarar gördüğünü kavramaya başladı insanlar. Büyük forumlar düzenleniyor ve büyük markaların sürdürülebilir yaşam sorumluları konuk edilerek işçilerin yaşam hakları münakaşa ediliyor.

Şu anda küçük bir yüzdeye tekabül eden proje fabrikalardaki şartların iyileştirilmesi için yola çıkıldı. Belki de bunlardan daha önemlisiyse büyük bir farkındalık uyandı sahalarda çekilen “The True Cost” gibi belgesellerle ve yaşanan can kayıplarıyla. Bu yüzden şu andan başlayarak tüketiciler olarak aktivistlere dönüşmeli ve en azından kendi adımıza etik sorgulamaları yapmalıyız. Bundan daha iyisini yapmamız mümkün…

İşçilerinse tek bir temennisi var: “Kimsenin bizim kanımızla üretilen şeyleri giymesini istemiyoruz.”

Başlık fotoğrafıSpencer Tunick