Yazı, ilk olarak ağır spoiler içeren bir başlıkla yayımlandı. Hiç hafifletici olmayan gerekçesi, dikkatsizlik, düşüncesizlik. Mâlum spoiler’a çoktan maruz kalanlardan özür dileriz. Başlığını değiştirerek yeniden paylaşıyoruz. Ve bu kez diziseverlere önemli bir uyarıyla: GAME OF THRONES 7. SEZONUNA DAİR SPOILER İÇERİR.

Game Of Thrones’un büyülü “Asoiaf” evreninde geçtiğimiz 6. sezon, ölüm doluydu. Kışa hazırlık gibiydi adeta: Miadı dolan, kışın ayazında çekilemeyecek olan, bir bir sahneden alındı. Boltonlardan Hodor’a, Balon Greyjoy’dan Doran Martell’e, Rickon Stark’tan Freylere, Yüce Rahip’ten Kral Tommen’e, Kraliçe Margaery’e, Üç Gözlü Kuzgun’a… Fakat açıkçası hiçbiri, 7. sezonun tek bir kaybı kadar büyük değildi: Lord Petyr Baelish.

Onu ilk tanıdığımızda bir yandan görkemli bir genelev işletiyor, diğer yandan Yedi Krallık’ın maliyesiyle ilgileniyordu. Doğru, daha o günlerden beri yüzünü gördüğümüzde gerim gerim gerildik birçoğumuz. Hele son dönemde, Sansa’nın ona inanır gözlerle baktığı her sahnede yumruğumuzu sıktık, olmadık laflar ettik. Suçları hep peşi sıra dolaştı üstelik. Kısa sürede gönülleri fetheden Ned Stark’ın ölümünden sorumluydu, daha ne olsundu! Fakat -kendi adıma konuşayım- ölümü, istenecek şey de değildi. Hele de Lord Baelish gibi bir kumpas ustasının ucuz bir kumpasla ölmesi, son sözlerinin “Yalvarırım” olması… Hayır, bu neresinden bakarsanız bakın adil değil.

Tırnağıyla kazıyarak gelmişti!

Lord Baelish, tıpkı Lord Varys gibi, bulunduğu makamı tarifi mümkün olmayan bir emeğe ve bitmez tükenmez entrikalara borçluydu. (Belki bu benzerlik sebebiyle, ikili arasında tuhaf, ilgi çekici bir ilişki oldu hep.) O, unvanını doğumuyla elde eden şanslı veletlerden değildi; kazandığı ne varsa bileğinin hakkıydı. Onurdan, doğruluktan, bağlılıktan ve başka manevi motivasyonlardan hiçbir zaman gerçek anlamlarıyla bahsetmedi. İlişkilerini çıkar üzerine inşa etti; ilişkilendiği herkesin onun faydalı olacağını düşünmesini sağladı. Lysa Tully örneğinde gördüğümüz üzere, ona karşı hissedilen saf sevgiyi dahi çıkara tahvil etmekten geri durmadı ve hep doğru ata oynadı. Kimilerinin “ihanet” diyeceği şeyler, onun için yükselmesini borçlu olduğu manevralardan başkası değildi. Vadi’ye ve oradan Kışyarı’na giden yolculuğunun köşetaşları bunlarla dolu. Kral Joffrey’in ölümü bile onun maharetli aklının ürünüydü işte, daha ne olsun!

Yine de neticede bir insandı Baelish. Bunu ilk olarak Cersei Lannister’ın “Güç, güçtür” dediği meşhur sahnede yüzünün gerilmesinden anladık. Lakabı olan “Serçeparmak”ı penis ebatlarından aldığı doğruysa, bununla yükselme hırsı arasında bağ kurmak da mümkün olabilir; açık kapatmaya çalışıyordur belki. Ama onun “insan” yüzünü esasta kara sevdasında gördük. Catelyn Stark’a köpek gibi âşıktı; bu, Kızıl Düğün’den sonra da noktalanmadı. Sansa Stark’ı manevralarının izin verdiği ölçüde sevdi hep. Sansa’nın deyişiyle, “kendi korkunç yöntemiyle”…

“Westeros’taki en tehlikeli adam!”

Lord Baelish, Lord Varys’i bile ürküten ve “Westeros’taki en tehlikeli adam” tanımını yapmaya zorlayan yolculuğunda çokça ders verdi. Varys, “Serçeparmak gibi adamlar için entrika, et ve şaraptır” demişti; fakat en etkili entrika, kriz anlarını gereksiniyordu. İşte aralarındaki o muhteşem diyalog ve Lord Baelish’in gelecek nesillere kalacak ders gibi tiradı, bu minval üzre doğdu: “Kaos çukur değil, kaos bir merdivendir. Tırmanmaya cesaret edenlerin çoğu başaramaz ve bir daha da deneyemezler. Düşüş, onları mahveder. Bazılarına da tırmanma şansı verilir ama onlar bunu reddeder. Kendilerini adarlar: Krallığa, Tanrı’ya veya aşka… Hayallere. Gerçek olan tek şey merdivendir. Tırmanmaksa tek seçenek.”

O, ahlakla ilgilenmiyordu. Tanrılarla, bağlılıkla ve başka “bullshit”lerle de. Dünyanın ve hayatın ne olduğunu belirleyen, senin içinde ne yapabildiğin, sınırlarını nereye kadar genişletebildiğindi. Kutsalları veya ahlâkı işaret eden sözleri (sözgelimi Piçler Savaşı’na dair) ancak bu yolda kullanılabilecek araçlar olarak kıymetli olabilirdi. Yeri geldi mi o, herkesten daha etkili söylerdi: “Ben bu yola kefenimi giydim de çıktım!”, “Look Sansa, ben olmasaydım hepiniz Bolton’un itlerine yem olmuştunuz!”, “Kötü ittifaklar mı yaptım? Seni Ramsay’a mı sattım? Hepsi mecburiydi canım, sizi bu noktaya yükseltebilmek içindi!”

Westeros tipi Zübük

Evet, evet, lafı dolandırmaya gerek yok: Westeros tipi bir Zübük’tü işte Lord Baelish. Ve aynen Zübük gibi bir “karakter” değil “tip”ti. Geçmişine, neler çektiğine dair olan biteni yalnızca kısa cümleler hâlinde biliyor olmamız da bu niteliğini kuvvetlendirdi. O bize dalkavuğun, onursuzun, kadirbilmezin yalnızlığını da anlattı, etkisini ve özgünlüğünü de.
Madem böyle, denilebilir ki, “İşte ne güzel! Böylece kötü adamın, dalkavuğun sonunu da görmüş olduk!”

Neden ölmemeliydi?

Hayır efendim! Biz Asoiaf evreninde olan biteni, romantik kahramanlık anlatılarına benzemediği ve iyiler hep kazanmadığı için sevdik. Fakat hikâye giderek “Durun, siz hala-yeğensiniz!” figanına doğru ilerler, sırf iyiler “artizlik” yapsın diye ordular oradan oraya ışınlanırken Lord Baelish’in başına gelen, bardağı taşıran damla oldu. O, gerçek dünyadaki muadilleri gibi, liderlerin kendisinden bile uzun yaşamayı başarabilen, kaç lider eskitendi. Üstelik olan-bitenle bağ kurabilmemizi sağlayabilen; kötüler içinde hırslarından ibaret olmayan, gerçek şeylerin peşinden giden nadir kahramanlardandı.

Ama yüreğimiz soğumadı mı?

Mesela Ramsay öldüğünde havai fişeklerle sokağa döküldük sanki; Yüce Üstat Pycelle’in ölümü, üstüne keyif sigarası yakılacak cinstendi; ne bileyim, Joffrey’in ölümü biraz daha gecikse Starkları bırakıp oyumuzu Lannisterlara vermeye başlayabilirdik. Çünkü hepsinin vadesi dolmuştu. Oynayacak rolleri kalmamıştı. Ölümleri, çok basit bir “İyiler her zaman kazanır” bayağılığında değildi; hikâyeyle ilgiliydi, bunu görüyor, en azından içten içe biliyorduk. Freyler için bile böyle denebilir. “Lanet olası” yönetmen, sadece bizim yüreğimizi soğutmaya oynamıyordu!

Lord Baelish ise sırf yüreğimizi soğutmak için öldürüldü. Sırf önümüze bir miktar et ve kan koymak için öldürdüler, sicim gibi adamı. Onunla birlikte zaten can çekişen hikâyenin bir uzvu da koparıldı tabii…

Ne diyelim, hepimizin başı sağolsun. Rahmetli şerefsizin tekiydi ama hakkım helal olsun. Hem öğretti hem seyirliği güzelleştirdi de gitti neticede. Onun yokluğunda Asoiaf, sırf manevi motivasyonlar nedeniyle olmaz işler yapabilecek olanlara ve canavarlara teslim olacak gibi görünüyor. Hadi hayırlısı…

Sezonun sözü: “Düşman her zaman kazanır ama biz yine de savaşmalıyız.” (Beric Dondarrion’dan Jon Snow’a; 6. Bölüm, 16:00)

Asoiaf evreninin 7. sezon sonuna göre güncellenmiş interaktif haritası için: https://quartermaester.info/#@-25.16517336866393,104.765625