Ana Sayfa Blog Sayfa 140

Engelsiz Filmler Festivali Ankara’da Başladı

0

Geçtiğimiz hafta İstanbul’da başlayıp yolculuğuna Eskişehir’de devam eden Engelsiz Filmler Festivali, her yaştan sinemaseverin yoğun katılımıyla bu kez Ankara’da başladı.

Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Goethe-Institut Ankara’da gerçekleşen gösterimlere seyircinin yoğun katılımıyla başlayan Festival’in ilk günkü konuğu, yönetmenliğini Tayfun Pirselimoğlu’nun üstlendiği “Yol Kenarı“ filminin yapımcısı Vildan Erşen oldu. Yapımcı Vildan Erşen, filmin gösterim sonrası seyircilerin sorularını yanıtladı.

Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gösterim sonrası gerçekleşen söyleşide ilk olarak yönetmen Tayfun Pirselimoğlu ile çalışma süreci hakkındaki soruya Vildan Erşen; “Filmlerinin senaryosunu kendisi yazan bir yönetmen olduğu için, filmi çekerken nasıl bir dünya kuracağını çok iyi biliyor. Detaylara çok hakim olduğu için, çekim süreci de çok kolay geçiyor ve kısa sürede çekimleri tamamlıyoruz.”  diye yanıt verdi. Erşen, Tayfun Pirselimoğlu ile “Ben O Değilim” filminden sonra ikinci kez birlikte çalışma fırsatı bulduklarını, izlerken keyif alacağı bir proje içinde yer almak istediği için Pirselimoğlu’nun filminin yapımcısı olma teklifini tereddütsüz kabul ettiğini ifade etti.

Yol Kenarı filminin yönetmenin diğer filmlerinden farklı inşa edildiğini dile getiren Erşen, filmde özellikle mekan ve zamanın belli olmadığının altını çizdi. Sadece Türkiye üzerinden yorumlanacak bir film olmadığından bahseden Erşen, filmin içinde bulunduğumuz, çıldırma halinde olan dünyayı sembolize ettiğinden bahsetti.  Filmin siyah-beyaz çekilmesiyle ilgili olarak ise filmdeki kıyamet öncesi halin ve bu kasvetli havanın yaratılmasının başka türlü anlatılamayacağını ifade etti.

Erşen, “Tayfun Pirselimoğlu filmlerinde kendi yarattığı bir dünya var. Filmleri hakkında gelen sorulara; bu doğrudur ya da yanlıştır demeyi tercih etmiyor. Tayfun Pirselimoğlu, seyircilerin filmlerinden kendi anlamlarını çıkartmasından hoşlanan bir yönetmen.” dedi.

Programında yer alan tüm film ve yan etkinlikleri görme ve işitme engelli bireylerin erişimine uygun olarak sunmasının yanı sıra ortopedik engelli bireyler için de erişilebilir mekanlarda gerçekleşen Festival, 21 Ekim tarihine kadar Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Goethe-Institut Ankara’da sinemaseverleri ağırlamaya devam edecek.

m Gösterim ve Etkinlikler Ücretsiz

Her sene olduğu gibi bu sene de tüm gösterimlerini ve yan etkinliklerini ücretsiz olarak seyircilere sunan Engelsiz Filmler Festivali, Puruli Kültür Sanat tarafından, TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkıları ve Açık Toplum Vakfı ana desteğiyle gerçekleştiriliyor.

Engelsiz Filmler Festivali hakkında ayrıntılı bilgiye www.engelsizfestival.com adresinden ulaşabilir; Festival’in Facebook, Instagram ve Twitter hesaplarından duyuruları takip edebilirsiniz.

Gösterim takvimi için tıklayınız.

Distopya, Yaşam, Oyunlar… Sanatın kalbi, CerModern’de atıyor!

Ankara’nın gözde sanat merkezlerinden CerModern, yeni sezonda birbirinden ilginç sanat etkinliklerine ve büyüleyici sergilere ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Geçtiğimiz haftalarda Açıkhava sinemasıyla sanatseverleri çatısına toplayan Cermodern’de geçtiğimiz günlerde “2. Uluslararası Ekmek Festivali” düzenlendi. 3 gün boyunca düzenlenen festivale ilgi yoğundu. Ayrıca bu ay yeni açılan “Eren Eyüboğlu: Yaşamı ve İşleri”, “Düşler, Oyunlar ve Okumalar”, “Jorge Marin: Varlığın Yeniden İnşası” ve “Emre Lüle: Distopya” sergileri de oldukça rağbet görüyor.

Ruan Fuarcılık ve Türkiye Fırıncılar Federasyonu’nun çalışmalarıyla bu yıl ikincisi düzenlenen “Uluslararası Ekmek Festivali”, katılımcılara birbirinden farklı çeşitte unlu mamulleri sundu. 13-15 Ekim tarihleri arasında birbirinden ünlü ekmek markalarının da stant kurduğu festivalde, Türkiye’nin Vakfıkebir, siyez unlu ve ekşi mayalı ekmekleri de tanıtıldı. Ayrıca Almanya, Fas, Venezuela, İtalya, Kuveyt ve Tayland gibi ülkeler de stantlarında kendi ürettikleri ekmekler ve unlu mamullerle festivaldeydi. Festival kapsamında birçok söyleşi ve workshop da gerçekleştirildi.

CerModern, yeni sergi sezonunu Eren Eyüboğlu’nun yeni çalışmalarının yer aldığı “Eren Eyüboğlu: Yaşamı ve İşleri” sergisi ile açtı. 10 Mart’a kadar Ana Galeri’de sergilenecek olan serginin küratörlüğünü, CerModern Sanat Programları Yönetmeni Zihni Tümer üstlendi. Eyüboğlu’nun bugüne kadar kendisinin açılmış en kapsamlı sergisi olma özelliğini taşıyan sergide, sanatçının 1930’ların Paris’inden 1980’lerin İstanbul’una geçirdiği değişimlere şahit olunuyor. Ayrıca sergide sanatçıya ait seramik, karakalem, yağlıboya, suluboya ve guaj boya eserlerin yanı sıra; eskizler ve özel fotoğraflar da sergileniyor.

Ekim ayı başında, Cermodern ana galeri yanında açılan “Düşler, Oyunlar ve Okumalar” sergisi de oldukça dikkat çekiyor. 31 Ekim tarihine kadar gezilebilecek olan sergide iki tema bir araya geliyor: ‘Oyuncaklar’ ve ‘Okumalar’. Toplumu geçirdiği evreleri yansıtan ve çocukların zihin gücü için geliştirilen oyuncaklar, zamanın tanığıdır. Malzemesi, üzerindeki izleri ve biçimiyle bir bakıma da yaratıldığı kültürden izleri taşır. ‘Oyuncaklar’ teması kapsamında; Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Oyuncak Müzesi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı Koleksiyonu’nda yer alan geleneksel nitelikli yerli ve yabancı oyuncaklar ile Türk oyuncak sanayisinin belli başlı firmalarına ait oyuncaklar, bu sergide yer alıyor. Sergi, oyun ve okumanın birleşmeye giden sürecinin izini okuma yazma araçları ile oyun araçları olarak ayrı koldan sürüyor. Sergilenen alfabe ve okuma kitapları ile serginin bir yandan Osmanlı’dan bu yana okuma yazmanın kimlere ve nasıl öğretildiği, öğretmek için hangi yöntemlerin denendiği gibi konularda zaman dizimsel ipuçları vermesi hedeflenirken öbür yandan oyuncağın düşsel renkleri Anadolu’dan ve dünyanın uzak köşelerinden örneklerle zenginleştirildi.

CerModern’in Hub Sanat Mekan sergi salonunda ise enteresan bir sergi daha sanatseverleri bekliyor. Sanatçı Emre Lüle, “Distopya” sergisiyle, poliplastik tasarımı dünyada ilk kez sanatsal bir araç olarak sunuyor. Sanatseverleri Bir ütopyadan bir diğer distopyaya sürükleyen sergi, iç içe geçmiş katmanlardan oluşan kompozisyonları sunuyor. 10 eserden oluşan Distopya seçkisinde, sanatçı eleştirisini iletişim ağlarıyla örülmüş bireyin sosyal rolüne yönlendirirken, iki kavramsal zıtlık arasında bireyin kültürel işlevini de eleştiriyor.

Bir diğer ilgi çekici sergi ise, Dünyaca ünlü Meksikalı heykeltıraş Jorge Marin’in “Varlığın Yeniden İnşası”… 10 Şubat 2019’a kadar Cermodern’de yer alacak sergi, Cermodern ziyaretçilerini kapıda karşılıyor. Sergide varlığın inşa süreçlerini yansıtan 10 bronz anıt heykel yer alıyor.

gelecekte dönüştüğüm kelebeklere

 

Değişimin Kökleri

Hayatımdaki bazı şeylerin-belki de topyekûn- değişmesini istiyordum. Ve havada o kokuyu duyumsuyordum. Değişimin batıdan esen rüzgârları bunlar. Peki, ne olacaktı? Ne olmasını bekliyordum? Zihnimde hangi umutlar, varsayımlar vardı? Bana kalsaydı yarından tezi yok profesör olmayı seçerdim ama işte olayların bana kalır yanı yoktu. Ve bunlar ha deyince olacak şeyler değildi. Zihnim bu düşünceler ile harp halindeydi. Bütün nöronlarımla karşı koyma çabasındaydım. Bombardımanlar her bir hücreme sirayet ediyorlardı. Savaş bitmiyordu bir türlü.

Metamorfozun Özü

Her gün acaba o gün bugün mü diye düşünüp duruyordum. Metamorfoz istiyordum. Fakat bu mümkün değildi. Bizler insandık ve uyku harici her anda bilinç halindeydik. Fakat metamorfoz bilinç halinin kapalı olduğu durumlarda vuku buluyordu. Hangi kelebek tırtıl olmadan kelebekti? Hangi tırtıl kozalağını yırtmadan tırtıl olabildi? Hangi larva kuyruğunu koparmadan kurbağalık statüsünü kazanabildi? O yüzden metamorfoz kati sınırlarla çerçeveli ve çok net. İnsan dünyasındaysa zamana yayılmış başkalaşım. Doğum, yaşam, ölüm arasındaki üçgende farkına varmadan değişip durmuşuz. Farkına varmadan değiştik bu yüzden de değişmediğimizi sandık. Yedisinde neyse yetmişinde de o olur atasözü bu yanılsamayı kanıtlar nitelikteydi.

Ben hala daha değişmediğim inancındaydım fakat geçmişe baktığımda işlerin öyle olmadığını görebildim. Ne kadar da ben, ben değilmiş eskiden ya da şimdiki bende eskisinden eser yokmuş. Kim ben şimdide? Kim olacağım yarında? Nasıl düşüneceğim? Hangi tekzipleri yayınlamak zorunda kalacağım gelecek yıllarda? Neyi reddedeceğim? İmzamı nasıl savunabileceğim? Aynaya baktığımda kimi görecek gözlerim? Bir ben yok sanırım. Değiştim belki çoktan. Benden uzaklaşmayınca, kendime uzaktan bakmayınca bu değişimin farkına varamadım. Birazcık, fazla değil; biraz dursam, geri çekilsem, kendime baksam anlayacağım aslında nereden nereye kadar yol aldığımı.

İzafi Değişim

Zamanın izafi oluşu karşıma çıkıyor hep. Fakat buna değişimi de eklemek istiyorum. Değişim de izafi değil miydi? Ağaçların değiştiğini onların, onları sabırla izleyerek anlayamazdınız. Ancak yanlarından ayrılıp onların değişmesine izin erdiğimiz zamanlarda değişimi fark edebilirdik. İşte bu bana olan şeyi tam olarak açıklıyordu. Evet, bir değişim var fakat gözlerim sürekli kendimde de hiçbir şey fark edemiyorum. Ama başımı çevirsem birkaç yıllığına kendimden uzaklaşsam, geçmişi düşünsem değişimi anlayacağım. Nereden nereye diyeceğim. Neydim, ne olmuşum cümlesi ağzımdan dökülecek.Değişim izafidir. Bu yüzden sevdiğiniz insanın yanında değişim saniyeler sürer. Fakat kaynar sobanın üzerinde değişim yıllar sürebilir. Bunun farkına varmak umutla doldurdu içimi…

Ermenistanlı ressam Tigran Asatryan’ın Türkiye’deki ilk sergisi “Köprü” 29 Kasım- 18 Aralık’ta Galeri Selvin’de

Birçok farklı ülkede kişisel ve karma sergiler açmış Ermenistanlı ressam Tigran Asatryan’ın Türkiye’deki ilk sergisi “Köprü” 29 Kasım- 18 Aralık tarihleri arasında Galeri Selvin’de ziyaretçilerini bekliyor olacak.

Sanatçının dikkat çekici stilizasyonu iki farklı üslup arasında köprü kurar niteliktedir. Eserlerine bakıldığında figürlerin ya da uzamın tam olarak deforme edilmediği, fakat diğer tarafta da didaktik bir natüralizmin tercih edildiği gözükmektedir. Sanatçının, söz konusu iki uç noktanın arasında kurduğu ilişkide, zaman zaman natüralist betimleme üzerinde serbest fırça vuruşlarının dans ettiği özgür alanlar yaratması ve renk tonlamalarındaki ustalığı ile özgün resimsel bir dil ortaya çıkar.

Asatryan’ın üslupsal özellikleri, içinde alegorilerin bulunduğu ve mitolojik figürlerin yer aldığı, masalsı bir dünya ile gerçek bir dünya arasında sanatsal köprü kurar.

Üslupsal özellikler ya da eserlerin ikonografilerinin yanı sıra aslında sanatın ülkeler, halklar ya da komşular arasında oluşturmuş olduğu köprüyü yeniden hatırlamak ve tecrübe etmek için hepinizi 9 Kasım – 18 Aralık tarihleri arasında Tigran Asatryan’ın Galeri Selvin’deki “Köprü” isimli sergisine bekliyoruz.

GALERİ SELVİN
Arnavutköy Dere Sok. No:3
Arnavutköy, Beşiktaş İstanbul
Tel: 212.263 74 81
www.galeriselvin.com

Galerilerimiz Pazar günleri hariç 11:00 – 19:00 saatleri arasında açıktır.

Türklerin Şeytani Masalları ve Türk Kültüründe Vampirler

0
Seçkin Sarpkaya

Akademisyen ve yazar olan Seçkin Sarpkaya’nın Türkiye Sahası Masal ve Efsanelerinde Demonolojik Varlıklar adlı yüksek lisans tezi 2017 yılında Türklerin Şeytanı Masalları Türk Masal ve Efsanelerinde Demonik Varlıklar adıyla Karakum Yayınevinden çıktı. Türk Kültüründe Vampirler ise aynı yayınevinden yazar, tarihçi ve akademisyen Mehmet Berk Yaltırık ile çıkardığı kitabı. Bu iki kitap Türk halk bilgisi ürünlerindeki korku unsurlarını çalışıyor, örnekler sunarak, karşılaştırarak, inceleyerek benzersiz iki çalışma sunuyorlar.

Türklerin Şeytani Masalları

Türklerin Şeytani Masalları’nda okuyucuyu kimini duyduğumuz kimini ilk kez duyacağımız masallar ve efsanelerdeki şeytani varlıklar, demonlar, ile bir yolcuğa çıkarıyor. Devlerin, perilerin, cadıların, canavarların, ejderhaların, cinlerin, şeytanların, şahmeranın anlatıldığı masallar ile ilgili bölümde okuyucu daha önce duyduğu ya da duymadığı bu varlıkların fiziki özelliklerinden alışkanlıklarına kadar bilgi sahibi oluyor. Tabii bu arada karşısına çıkacak olan masalların değerini de iyi bilmesi gerek.

Efsanelerdeki demonik varlıklara geldiğimizde, karşınızda daha çeşitli bir topluluk buluyorsunuz. Bunların arasında cin, alkarıları, pirabok, kapoz ve nicesi var. Korkularınızı ve korkularınızın nasıl bir figür olarak görüneceğini merak ediyorsanız hiç durmayın. Çünkü Sarpkaya kitabında hem bu varlıkları tanıtıyor, hem masallardan ve efsanelerden bahsediyor, bu varlıkların benzer ve farklı özelliklerinden coğrafya ile ilişkisine değiniyor, varlıkları birbirleriyle karşılaştırıyor; hem de hangi korkunun hangi demonda vücut bulduğunu inceliyor. Bu sırada, dünyadaki mitlerden ve dinlerden, iyi ya da kötü özellik gösteren varlıklar karşınıza çıkabilir. Bu varlıkların zaman içinde kazandığı özellikleri okumak ve aslında en temelde anlatmaya çalıştığı şeyleri görmek etkileyici.

Korku ve Şeytani Varlıklar

Korkunun bir zayıflık değil, bir savunma mekanizması olduğunu söylüyor Sarpkaya. İnsanlığın en erken dönemlerinden itibaren korkularını doğaüstü varlıklarla sembolleştirdiğini, onları anlamlandırmaya ve onlarla baş etmeye çalıştığını ekliyor. Bu sebeple çalışmasına öncelikle demonik varlıklarla ilgili terimleri vererek başlamış. Kitabın girişini okuyucu için oldukça yararlı görüyorum,  çünkü kitap boyunca karşılaştığımız varlıklar bize korku, kaygı, dehşet gibi kavramları düşündürüyor ve arada sırada geri dönme ihtiyacı hissediliyor.

Kitapla ilgili sevdiğim şeylerden biri, pek çok kaynak göstermesi. Bu kaynakların hepsine dikkat etmeye çalıştım ve hatta bazılarını sonradan incelemek üzere not aldım. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki; konuya yabancı ve bir yerden başlamak isteyen okuyuculara, konuyla ilgisi olan ama bilgisi olmayanlara, ya da sadece okumayı seven herkese hitap ediyor. Ayrıca, sunuş bölümünü yazan Prof. Dr. Metin Ekici kitap için, halk bilimi disiplininin dışına taşarak Türk edebiyatı alanında eserler üretenler, senaryo yazarların, ressamlar ve tasarımcılar için de kaynak olabileceğini söylemiş. Yerel korku unsurlarını eserlerinde kullanmak isteyenler için ne kadar ilham verici ve bilgilendirici olabileceğini tahmin edebiliyorum.

Türk Kültüründe Vampirler

Türk Kültüründe Vampirler ise Oburlar, Yalmavuzlar ve diğer vampir benzeri varlıkları tanıtıyor, Türk kültüründe nerede karşılaşıldığını anlatıyor. Sarpkaya’nın Türk Halk Bilgisi Ürünlerinde Vampirler’i Türklerin Şeytani Masalları’ndan bir bölüm gibi. İnsanların en kadim ve en temel korkusundan alıyor okuyucuyu,  vampirlere ve Türk kültüründe vampire karşılık gelebilecek varlıklara götürüyor.  Vampirlerin ya da vampire benzeyen varlıkların tanıtıldığı, Dünya kültüründen vampirlerle karşılaşılan bu bölümde Türk kültüründe kan içen varlıkları ve belki daha önce duymadığınız yek, obur, yalmavuz, emegen, erlik han, celbegen ve daha nicesini anlatıyor.

Yaltırık ise Türk Tarihi ve Edebiyatında Vampirler bölümü daha farklı. Edebi metinlerde ve gazeteler haberlerindeki vampirlerin izini sürüyor. Edebi metinlerde vampirler neye benziyorlar, neler yapıyorlar, insanlar vampirlerle nasıl başa çıkıyor sorularını cevaplarken alıntılar vermiş ve başka kaynaklarla da bağlantı kurmuş. Gazete haberlerini ekleyerek, bu gerçek hayatın vampir gizemlerini okuyucuya aktarmış.

Türklerin Şeytani Masalları ve Türk Kültüründe Vampirler, korku mitlerini sevenler ve Türk kültürüdeki korku unsurlarını merak edenler için kaçırılmayacak iki kitap. Hatta “korku”yu sevmeyen ya da korku unsurları hakkında düşünmemiş kişiler için ise korkunun insan doğasındaki yerini hatırlatacak iki kaynak değerindeler. Çabuk etkilenen ve hemen korkan insanlardansanız, okurken istemeden etrafınızı kolaçan etmek isteyebilirsiniz. Yine de dayanın ve geceleri de okuyun! Herkese iyi okumalar!

Bilinen Markaların Bilinmeyen Hikayeleri

İnsanlığın doğuşundan itibaren dünyada daha yazı bile bulunmamışken, insanlar birbirlerine hikayeler anlatarak; efsaneler, tanrılar, düşmanlar yarattılar. Yani insanlar var olduğundan beri hikaye var. Çünkü geçmişi yorumlamak ve geleceği kurgulamak hayatın özünde var. Hikayeler ne kadar iyi olursa o kadar iyi dinlenir.

Peki ne oldu da hikaye anlatma sanatı bir pazarlama aracına dönüştü?

Ekran kültürü ve İleti Sarhoşluğu Kıskacında Content Marketing

Bizi bize anlatan; dev ihtiyaçlar yaratan o reklamlar… Hepimiz biliyoruz ki Türk toplumunun kültürel kodlarında duygusallık var. Bazı reklamlarda insanların kendilerinden bir şey bulmasının sebebi de hikayenin doğru aktarılmasında yatar. Her pazarlama aracının kaynağı hikayedir. Her adımın bir hikayesi vardır. Marka hikayelerindeki amaç markaların karakterlerini göstermesi, hedef kitlelerini motive etmesi ve tüketicilerine doğru zamanda, doğru içerikle, ilginç ve eşsiz bir deneyim yaşatmasıdır.

Kopya İçerik Yükselişte İse Çare;

”Storytelling”

Everyone has a story written under torn paper.

Dijital araçlar ile birleşip bir de reklam yazarları tarafından yaratıcı unsurlar da katıldığı zaman ortaya çıkan şey dijital hikaye anlatıcılığıdır. Aynı zamanda pazarlama dünyasının son zamanlarda göz bebeği haline gelmiş içerik pazarlaması (Content marketing) ile de iç içe geçmiş bir bütün olarak düşünebiliriz.

Bir düşünelim… Karar mekanizmamızı devreye sokan şeyler nelerdir? En basitinden, satın alma kararlarımızı ne etkiler? Elbette maliyet önemlidir. Fakat gerçekten de her zaman, almak istediğiniz her şeyin en ekonomik olanını mı tercih edersiniz?

Bilgiyi İlgiye Dönüştürebilme

Evet, siz bir servis sağlayıcısı olabilirsiniz fakat %50 indirim kampanyaları sizi ilk etapta kurtarsa da sonrasında işler değişebilir. Siber çağda istemediğimiz kadar bilgi var. Eskiden ise bilgi daha da önemliydi. Şimdi ise çağın avantajları bilgiye erişimi mümkün kıldığından, bilgiyi ilgiye dönüştürme noktası oldukça önemli hale geldi.

Örnek vermek gerekirse McDonald’s’ın Palyaçosu bir marka karakteri. Ya da Pixar filmleri tam bir transmedya ürünü. Dijitalleşmenin etkilediği alanlardan biri de bu kanal. Anlatım şekli, konvansiyel medya araçlarından sıyrılarak yeni medya kanallarına yönelik oluşturuluyor. Yani herkes bir hikayenin parçasıdır (We’re all stories). Bu noktada önemli olan ise ‘fikri satabilmek’.

Kısa Kesin

Sağ da sol da o kadar çok içerik var ki artık maksimum izleme toleransımız çok çok az. Google Adwords verilerine göre internet reklamıyla karşılaşan potansiyel müşterilerin bir reklama maksimum toleransı 20 saniye. Yani bir markanın hikayesi geniş kitlelere hitap etmeli ve etkileşime açık olmalı. Bunu yaparken de süreyi iyi kullanmalı. Kıssadan hisse markanızı demlemeye bırakırken arayı fazla açmayın, çay acımasın. Şimdi markanızda hangi şapkayı kullanmaya karar vereceksiniz, buna odaklanma zamanı. Çünkü doğru içerikle; kendine yakışanı giyersen marka olursun.

Hayat kısa, içerikler de öyle…

Haydi muhabbetle,

Konuşan Zombilerin Şafağı: Patient Zero

Vizyona yeni giren filmi inceliyoruz hep birlikte. İsmi Patient Zero. Birkaç konuya güzel vurgu yapılmış. Birisi vahşilik nedir? Virüsü almış fakat dönüşmemiş adam ile, virüslü ama oldukça rahat takılan Profesör Abimizin arasında diyalogda patlıyor iş. İnsanlar da inekleri, domuzları öldürüp biçiyor, siz vahşi değilsiniz de biz mi vahşiyiz diyor.

Bu değişik ahlaki sorgulamadan sonra, konuyu evrim basamağındaki noktaya getiriyor ve Homo Sapien’den üstünüz abi diyor. Bizim bilge adam, durur mu? Patlatır yumruğu. 

Filmin başında dünya çapında eşi benzeri görülmemiş bir salgın aniden patlak veriyor. Çok hızlı biçimde yayılan bu salgın insan nüfusunun çok büyük bölümünü hızlıca etkileyerek onları bir çeşit vahşi zombiye dönüştürüyor. Tabi filmde buna zombi virüsü değilde kuduz gibi bir şey diyor ve öfkeye bağlıyor. Hastalanmış bu insanların dilleri de artık geri kalan normal insanlardan farklı. Tüm bu kaosun ortasında, duygusal bağlara da sahip abimiz Morgan bu yeni dili konuşmaya ve iletişim kurmaya başlıyor. Kendisi ısırılıp dönüşmediği için insanlardan virüslüler arasında köprü görevinde filmde. Oldukça da espirili bir karakter yaratmış senaristimiz. Salgından etkilenmeyen hayatta kalmayı başaran bir grup insan ile hastalığın tedavisini aramaya girişiyor. Birazcık Fall out kafası da yok değil. Tabii vault içinde evlilikler ve diğer/çeşitli şekillerde ilişkiler yok.

Konunun ağır klasik tarafları da yok değil. Bir Albay var, anlayışı kıt ve sıkışınca silahına sarılan cinsten. UUU çok eril. Ve hemen sorunu çözüyor al sana dikey çıkış. Ve bu eril taraf tabi ki dişiyi isteyecek ve hayatta kalmak için silahına sarılacak. Doktorun da kalbi başkasında olunca ufak bir tezgah oluyor ortada. Doktor rolünde Natalie Dormer‘ı görüyoruz. Sizi bilmem ama ben kendisini Vikingler’den hatırlıyorum ve hatırladığım günlerden bu güne kadar geçen zamanda da gözlerim kendisi arıyor. Christina Hendricks‘ten sonra geliyor kendisi.

Filmin yönetmenliğini Stefan Ruzowitzky‘nin üstlenmiş. Senaryosu Mike Le’ye ait. Güzel bir kafa açıyor, ilk sahneden sevişmeyi de verdikleri için geriye kalan 132 dakika boyunca rahat rahat film izliyoruz. Buyrunuz efenim, filmin fragmanı. Filmin sonunda sanki ikincisi de gelecek diyorsunuz içeriden, kapanış konuşması fena değil. Bi Ruth değil onu söyleyim.

Fimin imdb linkini de burada bulabilirsiniz.

Engelsiz Filmler Festivali Ankara’da!

0

Geçtiğimiz hafta İstanbul’da başlayıp yolculuğuna Eskişehir’de devam eden Engelsiz Filmler Festivali, son durağı Ankara’da sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Bu yıl altıncısı düzenlenen Festival, 17-21 Ekim tarihleri arasında Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Goethe-Institut Ankara’da sinemaseverleri ağırlayacak.

Programında yer alan tüm film ve yan etkinlikleri görme ve işitme engelli bireylerin erişimine uygun olarak, ortopedik engelli bireyler için erişilebilir mekanlarda sunan Festival’in Ankara programında toplam 38 film, “Engelsiz Yarışma”, “Türkiye Sineması”, “Dünyadan”, “Engel Tanımayan Filmler”, “Uzun Lafın Kısası”, “Çocuklar İçin”, “Sinema Tarihinden”, “Zebra” ve “Otizm Dostu Gösterim” olmak üzere 9 ayrı bölümde gösterilecek.

Engelsiz Yarışma’da Bu Yıl

2017 yılının ses getiren yerli yapımlarından derlenen Engelsiz Yarışma’da bu yıl Pelin Esmer’in “İşe Yarar Bir Şey”, Emre Erdoğdu’nun “Kar”, Tolga Karaçelik’in “Kelebekler”Ümit Ünal’ın “Sofra Sırları”, Tayfun Pirselimoğlu’nun “Yol Kenarı” filmleri yer alıyor.

Beyazperde’nin değerli isimleri Nursel Köse, Ramin Matin, Murat Özer ile seyirciler tarafından belirlenen Engelsiz Yarışma ödülleri, 20 Ekim Cumartesi saat 19:30’da Goethe-Institut Ankara’da gerçekleşecek Ödül Töreni’nde sahiplerini bulacak.

Kültürel Hayata Eşit Katılım Paneli

Festival programında yer alan Zebra başlıklı kısa film seçkisinin gösteriminin ardından seçkiyi hazırlayan Klappe Auf! Kısa Film Festivali ve Oska Bright Film Festivali’nin temsilcilerinin katılımıyla Türkiye, İngiltere ve Almanya’daki film festivallerinde erişimin nasıl tanımlandığı üzerinden kültürel hayata katılım konusunu tartışmaya açacak bir panel gerçekleşecek.

Engelsiz Filmler Festivali program koordinatörü Ezgi Yalınalpin moderatörlüğünde gerçekleşecek panele; İngiltere’den Oska Bright Film Festivali yönetmeni Becky Bruzas, Oska Bright Film Festivali yapımcısı Lizzie Banks, Oska Bright Film Festivali yaratıcı yapımcısı David Parker, Hamburgdan Klappe Auf! Kısa Film Festivali yönetmeni Andreas Grützner ve Klappe Auf! Kısa Film Festivali yardımcı yönetmeni Katrin Mersmann konuşmacı olarak katılacak. Etkinlik, British Council iş birliğiyle, Kültür ve Sanat Alanında Kadın ve Liderlik Programı kapsamında düzenleniyor.

Sanal Gerçeklik Deneyimi Festival’de

17-21 Ekim tarihlerinde Ankara’da gerçekleşecek Festival, üç farklı Sanal Gerçeklik Deneyimini de seyircilerle buluşturuyor. Otizmli Layla’nın dünyayı nasıl algıladığına tanıklık etmek için “Parti VR”; tekerlekli sandalye ile buz pateni yapan Maxim Kiselev’in yaşadıklarını deneyimlemek için “VRBecerisi: Maxim Kiselev” ve bizleri ME (kronik yorgunluk sendromu) hastalığı hakkında bir yolculuğa çıkaracak “Altüst” adlı sanal gerçeklik deneyimleri, Festival mekanlarının fuaye alanlarında takip edilebilecek.

 Çocuklar İçin Otizm Dostu Gösterim

Engelsiz Filmler Festivali’nin programındaki bir diğer bölüm ise otizm spektrum bozukluğu bulunan çocuk ve gençlerin rahat bir şekilde film izleyebilmelerine imkan veren Otizm Dostu Gösterim. Bu özel gösterim kapsamında “Orman Çetesi” adlı animasyon film seyircilerle buluşacak. Ormanda yaşayan canlıların, ormanı yok etmek isteyen Koala Igor’a karşı mücadelesini anlatan film, loş bir salonda, ses seviyesi düşük tutularak gösterilecek ve seyircilerin salonda istedikleri gibi hareket etmeleri mümkün olacak.

m Gösterim ve Etkinlikler Ücretsiz 

Her sene olduğu gibi bu sene de tüm gösterimlerini ve yan etkinliklerini ücretsiz olarak seyircilere sunan Engelsiz Filmler Festivali, Puruli Kültür Sanat tarafından, TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkıları ve Açık Toplum Vakfı ana desteğiyle gerçekleştiriliyor.

Engelsiz Filmler Festivali hakkında ayrıntılı bilgiye www.engelsizfestival.com adresinden ulaşabilir; Festival’in Facebook, Instagram ve Twitter hesaplarından duyuruları takip edebilirsiniz.

Gösterim takvimi için tıklayınız.

Erkekler ülkesinde soyadını seven bir kadın

Evlenmeye karar vermiş olduğum andan itibaren, aslında aklımda olan tek şeyin hayatımda meydana gelecek olan değişiklikler olduğunu fark ettim. Evlilik ile ilgili belki de yüzyıllardır söylenen klişe laflar beynimin içerisinde dönüp dururken, ısrarla bir noktaya takılıyordum. Evlililiğin aşkı öldürmesi, çok gecikmeden çocuk sahibi olmam gerektiği (zira beklemenin bir anlamı yokmuş ve çocuk hayatı yaşamaya engel değilmiş, test edilmiş onaylanmış) falan değil. Soyadım!

Evlendikten sonra soyadıma ne olacaktı? Ya memurun orijinal ve son derece esprili şekilde (!) nikah anında elime tutuşturduğu defterle puf olup uçacaktı ya da nikah başvurusu esnasında doldurmuş olduğum bir dilekçe ile adımın yanında kalmaya devam edecekti. Evlendikten sonra medeni halimin değişmesi haricinde soyadım da değişmiş olduğu için evrak işleriyle uğraşmam, tüm resmi kayıtlarda soyadımı değiştirmem gerekecekti. Hem de ben bunları yaparken, sevgili kocam yeni eşyalarla dolu evimizde ayaklarını uzatmakla meşgul olacaktı. Neden?

Kafamın içerisindeki “Neden?” sorusuna bir cevap bulamadım elbette. Ancak, araştırdığım kadarıyla bunu sorgulayan kişi yalnızca ben değildim. Geçmişe gittiğimde, Amerikalı yazar Charlotte Perkins Gilman’ın 1915 yılında yazmış olduğu “Herland” isimli romanında bu konuyu kısa ve öz bir şekilde ifade ettiğini gördüm. Evet yıl 1915!

Kaynak: Huffington Post

Gilman’ın Otonom Yayıncılık tarafından yayımlanan ve Türkçeye “Kadınlar Ülkesi” ismiyle geçen kitabının 198. sayfasında bir anda elime kalemi alarak altını çizme zorunluluğu hissettiğim, hatta dayanamayıp bir de sayfanın kenarını katladığım satırlarla karşılaşınca garip duygular hissettim. Bundan yaklaşık yüz yıl önce de benimle aynı şekilde düşünen kadınların olması her ne kadar hoşuma gitse de, yüz yıl sonra da aynı şeyleri düşünmek zorunda bırakılmak açıkçası moral bozucuydu.

(Kitaba dair alıntı yapmadan önce kısa bir açıklama: Kafalarında kadınlara dair önyargılar bulunan üç erkek, yalnızca kadınların yaşadığı “Kadınlar Ülkesi”ne gider. Kalıplaşmış düşüncelere sahip olan bu erkeklerin kadınlarla kurmuş oldukları ilişki, her toplum tarafından kadın – erkek arasında keskin sınırları çizilmiş olan konuların irdelenmesini sağlar.)

Celis aniden, “Kadınlarınızın evlenmeden önce isimleri olmuyor mu?” diye sordu.

“Elbette var.” diye açıkladı Jeff. “Kızlık soyadları, yani babalarının soyadları var.”

“Peki o soyada ne oluyor?” diye sordu Alima.

“Onları kocalarınınkiyle değiştiriyorlar tatlım.” diye yanıtladı Terry.

“Değiştirmek mi? Kocalar da karılarının ‘kızlık soyadları’nı mı alıyorlar?”

Terry gülerek, “Ah, hayır.” dedi. “Erkek kendi soyadını taşımaya devam eder ve bunu karısına da verir.”

“Yani kadın basbayağı kendi soyadını kaybedip yenisini alıyor, ne kadar sevimsiz! Biz bunu yapmayız!” dedi Alima kararlılıkla.

Terry bu konuda esnekti. Alima’nın neredeyse kendisininki kadar esmer ve güçlü elini eline alarak, “Ne yapıp yapmayacağınız umurumda değil. Yeter ki şu düğün en kısa zamanda olsun.” dedi.

Celis de, “Bize bir şeyler vermeye gelince… Elbette bunu istediğinizi görebiliyoruz ama veremediğimiz için de memnunuz.” diye sürdürdü konuşmasını. “Bakın, sizi sadece kendiniz olduğunuz için seviyoruz. Sizden hiçbir şey ödemenizi istemeyeceğiz. Kişisel olarak ve sadece birer erkek olarak sevildiğinizi bilmek size yetmez mi?”

Kişisel olarak ve sadece bir erkek olarak sevilme konusunun irdelenip yasal düzenleme haline gelmesini de isterim tabii ki. Ancak bu aşamada durum pek parlak görünmüyor. Evlendikten sonra kendi yalnızca kendi soyadını kullanmak isteyen kadınlar için bir çözüm var elbet, ancak bu çözüm de dava açmaktan geçiyor. Yani yalnızca basit bir dilekçe sunarak, evlenen kadının kendi soyadını kullanmaya devam etmesi hukuken imkansız!

Ben de, tüm imkansızlıklara rağmen kendi soyadını kullanmak için dava açmaya karar veren o azınlıklardanım. Evlilik ve düğün süreçlerini oldukça yoğun yaşadığım için de soyadı konusunda eş, dost ve akrabadan birçok soruya maruz kaldım. Ve… durmadım, kim sorarsa sorsun ona bombayı patlattım; dava açıp kendi soyadımı kullanacağımı söyledim. Bana evlendikten sonra soyadımın ne olacağını soran herkese ama herkese bu cevabı verdim; insanların yorumları konusunda o kadar merak içerisindeydim ki, bazen soyadımın akıbetinden bahsetmeyen insanlara bile soru sormaları için konuyu kendim açıyordum. Duyduğum bazı yorumlardan bahsetmek istiyorum;

“Eşin izin veriyor mu dava açmana? Kızmayacak mı sana?”

“Aynı soyadını taşımadığınız için ileride çocuğunuzun sorun yaşayacağını düşünmüyor musun? Bu durumu okuluna ve arkadaşlarına nasıl açıklayacak?”

“Soyadı konusunu çok fazla kafana takmıyor musun? Basit bir prosedür sadece. Kadın – erkek eşitliğiyle, feminizmle ne alakası var ki?”

“Soyadı konusuna bu kadar fazla takılacağına kadınlar için başka şeyler yapsan olmaz mı? Mesela ne kadar çok kadın cinayeti var…” (Durun, ben gelecekte yaşanacak tüm kadın cinayetlerini durdurup geliyorum, harika bir tavsiye oldu bu!)

“Madem soyadını da almak istemiyorsun, neden evleniyorsun ki?”

“Erkek arkadaşın senin bu kadar feminist olduğunu biliyor mu? Yorumu ne konu hakkında?”

“Bu kadar erkek düşmanı birisi nasıl evleniyor anlamıyorum gerçekten.” (Feminizmin “erkek düşmanlığı” olup olmadığı konusuna da içimde her zaman tazeliği koruyan o şaşkınlıkla girmek isterdim; ancak başka bahara.)

Bazı insanlar ise yorum yapmayı tercih etmedi, yüzüme acıyan bir ifadeyle baktılar sadece. Onlara göre konu yorum yapmaya bile değmezdi çünkü. İşin ilginç yanı ise, bu yorumların çoğunu kadınların yapmış olması. Eğer ben de bir kadınsam; ailesel ve kişisel faktörler haricinde aynı toplum içerisinde büyüdüysek, aynı okullara gidip aynı bölümü okuduysak (hukuk fakültesi) o zaman bu denli farklı düşünmemize neden olan şey neydi?

Evlilik ve soyadı olayına bir de düğün süreci üzerinden bakmak isterim. Düğün günü otelde hazırlanan gelinin sırtında “Mrs. ……” şeklinde müstakbel eşinin soyadının yazdığı beyaz saten bir sabahlık vardır. Bu yazının görünmesi için onlarca fotoğraf çekilir. Damat tarafı fotoğrafları ise birazcık daha esprili (!) olabilir; erkek arkadaşların damadı düğünden kaçırmaya çalışması temalı mesela… Hatta gelinin damadı kravatından tutup çektiği bir kare.

Neden bilmiyorum, bu tarz anlardan fazlasıyla zevk alan tanıdıklarım oldu; niyetim her ne kadar kimseyi yadırgamak olmasa da, evliliğin erkek tarafından asla istenmeyen bir müessese olması, ancak kadın tarafından ikna edilen bir erkeğin evlenebileceği şeklindeki görüşlerin hala baskınlığını koruması sebebiyle, gerçekten eğitim sahibi ve ayakları üzerinde duran bir kadının eşinin soyadını almak için bu denli hevesli olmasını, hatta nikahın ertesi günü tüm sosyal medya hesaplarında soyadını değiştirmesinin nedenini gerçekten anlamak istiyorum.

Belki de, eski düşüncelere takılıp kalan benimdir. Sonuçta 1915 yılında yazılmış olan bir kitapta yazanlarla aynı şeyleri düşünüyorum. Zaman değişmiş, sadece birer erkek olarak sevildiğini bilmek erkekler için yetersiz; bambaşka bir soyadı almak ise kadınlar için fazlasıyla sevimli olmuştur. Kim bilir?…

Başlık GörseliOver it, Kelly Reemtsen

Hayvan Çiftliği: İhanete uğrayan devrimin* temsil edildiği “bir peri masalı”

“Hayvan Çiftliği” George Orwell’ın Kasım 1943’te başlayıp Şubat 1944’te bitirdiği alegorik bir eserdir. 1985 ve 1999’da filme de uyarlanan bu eserin alt başlığı ise “bir peri masalı”dır. Ancak eser, bir peri masalından ziyade eşitlikçi, özgürlükçü bir toplumsal düzenin ihanete uğrayarak baskıcı, totaliter bir düzene dönüşmesinin temsili bir anlatımıdır. Temsil ettiği düzen ise Josef Stalin iktidarlığındaki SSCB dönemidir.

  1. George Orwell ve antistalinist tutumunun şekillenmesi

George Orwell, 1903’te Hindistan’ın Bengal eyaletinin Montihari kentinde dünyaya gelir. Hindistan’da görevli İngiliz bir baba ile Burma’da yaşayan Fransız kökenli bir annenin oğludur. Soylu bir ortamda büyütülür. Sekiz yaşında ailesiyle birlikte İngiltere’ye döner, burada ülkenin en seçkin eğitim kurumlarından biri olan Eton College’da öğrenim görür. Eğitimi sonrası Hindistan’a döndüğünde Hindistan İmparatorluk Polis’inde bölge müfettiş yardımcılığı yapar ancak İngiltere’nin Hindistan’ı sömürdüğünü ve kendisinin de bu sömürüye araçlık ettiğini fark ettiğinde işinden istifa eder. 1934’te “Burma Günleri” adlı romanında kendi yaşadıklarını da içeren denemelerini yayınlayarak tepkisini gösterir. 1950’de ise sömürge memurlarının davranışlarını eleştirdiği “Shooting an Elephant” adlı kitabını yayınlar. Yazılarını antiemperyalist temellere oturtan Orwell, içsavaş muhabiri olarak İspanya’ya gider, burada POUM milislerine ( Birleşik Marksist İşçi partisi) katılır. Ancak Stalin güdümündeki İspanyol Komünist Partisi ülkede bir siyasi temizliğe girişir ve POUM’u tasfiye eder. Tasfiye sonrası birçok kişi katledilir, hapse atılır ya da Orwell gibi ülkeyi terk etmek durumunda kalır. Orwell; bir sene sonra, İspanya’da yaşadıklarını anlattığı “Katalonya’ya Selam” adlı kitabı yazar.

POUM’un tasfiyesi Orwell’ın antistalinist duruşunun temel taşı olmuştur. Bu duruşunun en belirgin göstergesi ise “Hayvan Çiftliği” adlı eseridir.

“Hayvan Çiftliği” yıllarca emperyalist ülkeler tarafından antikomünizm propagandası amacıyla araçsallaştırılmıştır. Ancak “Hayvan Çiftliği” komünizme değil SSCB’de işçi iktidarının yıkılıp, devletin yönetici katmanının, yani bürokrasinin iktidarının kurulmasına neden olan ihanete bir tepkidir.

*İhanete Uğrayan Devrim, Lev Troçki

  1. “Beylik Çiftlik”te devrime giden yolculuk

Eserde hikaye, hayvanların sömürüldüğü, çiftlik sahibi Bay Jones’un hayvanların emeklerinden haksız kazanç sağlayıp onlara kötü davrandığı Beylik Çiftlik adında bir çiftlikte geçmektedir.

Beylik Çiftlik’teki bu düzen kapitalizmi, ezilen hayvanlar işçi sınıfını, çiftlik sahibi Jones ise üretim araçlarını elinde bulunduran ve işçileri sömüren sermayedarları simgelemektedir.

Bir gün çiftlikte, diğer hayvanlar tarafından saygı gören Koca Reis adında yaşlı bir domuz, eşitlikçi bir düzen için mücadeleye çağıran bir şarkıyı (İngiltere’nin Hayvanları) rüyasında görmesi üzerine çiftlik hayvanlarını toplayıp çiftlikteki düzenin bozukluğunu, mücadelenin zorunlu olduğunu anlattığı bir konuşma yapar.

(…Öyleyse yoldaşlar, bu hayatta başımıza gelen tüm kötülüklerin insanların zorbalığından kaynaklığı gün gibi açık değil mi? Şu İnsanoğlu’ndan kurtulalım, emeğimizin ürünü bizim olsun. İşte o zaman zengin ve özgür olacağız. Öyleyse ne yapmalı? Gece gündüz, var gücümüzle insan soyunu alt etmeye çalışmalı! İşte, söylüyorum yoldaşlar: Ayaklanın! Bu ayaklanma ne zaman gerçekleşir bilemem, bir haftaya kadar da olabilir, yüz yıla kadar da; ama şu ayaklarımın altındaki samanı gördüğüm gibi görüyorum: Hak er geç yerini bulacaktır. Yoldaşlar, şu kısa ömrünüzde bunu aklınızdan çıkarmayın! Ve en önemlisi, bu öğüdümü sizden sonra gelenlere iletin ki gelecek kuşaklar zafere kadar savaşsın.

“Ve yoldaşlar, kararlılığınız asla, ama asla sarsılmasın. Hiçbir tartışma sizi yolunuzdan saptırmasın. İnsan ile hayvanların ortak bir çıkarı vardır, birinin dirliği öbürlerinin de dirliğidir, diyenler çıkabilir. Onlara sakın kulak asmayın. Hepsi yalan. İnsanoğlu, kendinden başka hiçbir yaratığın çıkarını gözetmez. Bu savaşımımızda hayvanlar arasında tam bir birlik kurun, kusursuz bir yoldaşlık sağlayın. Bütün insanlar düşmandır! Bütün hayvanlar yoldaştır!”

Hayvan Çiftliği, George Orwell, Can yayınları, 2016, s.25-26)

Koca Reis, ölmeden kısa süre önce yaptığı bu konuşmayla çiftlik hayvanlarını devrim için mücadeleye çağırmıştır. Koca Reis’in tam olarak birini temsil ettiğini söylemek güçtür. Ancak öngördüğü sistem açısından Karl Marks’a, mücadele çağrısı yapması göz önüne alındığında ise Lenin’e benzetilebilir.

  1. Hayvan Çiftliği

Jones, sık sık hayvanların yemini vermeyi ihmal eder. Hayvanlar aç oldukları bir gün ambarın kapısını kırıp yem kovalarından karınlarını doyurmaya başlarlar. Jones bunu fark ettiğinde hayvanları kırbaçlamaya başlar, bu hayvanların sabrını taşıran son damla olur, çiftlikte isyan patlak verir ve isyan devrimle sonuçlanır. Bay ve Bayan Jones çiftliği terk etmek zorunda kalır. Hayvanlar, İngiltere’nin Hayvanları’nı defalarca söylerler, artık bu şarkı devrimin bir sembolü ve yeni çiftlik düzeninin marşı haline gelir. Artık çiftliğin adı Beylik Çiftlik değil Hayvan Çiftliği’dir. Okuma yazma öğrenen hayvanlar, düzeni belirleyen yedi emir kararlaştırır ve kararlaştırılan emirleri duvara yazarlar. Bu emirler değiştirilemezdir.

YEDİ EMİR

  1. İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.
  2. Dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatları olan herkesi dost bileceksin.
  3. Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.
  4. Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak.
  5. Hiçbir hayvan içki içmeyecek.
  6. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek.
  7. Bütün hayvanlar eşittir.

Hayvan Çiftliği’nin bu kuralları eşitlik, sınıf yoldaşlığı ve ezilenlerin sömürenlere dönüşmemesi üzerinedir.

Çiftlik bir süre hayvanların emeklerinin karşılığını aldıkları, uğruna mücadele ettikleri temellerin uygulandığı bir düzene sahip olur. Ancak zamanla bazı şeyler değişmeye başlar, domuzlar ayrıcalıklı sınıf haline gelir. Bu süreç elma ve süte domuzların el koymasıyla başlar. Çiftlikte “karayı ak yapar” diye bilinen Squealer adlı domuz, bu eşitsizliği haklı çıkarmak için hayvanlara ajitasyon yapar.

Bir süre sonra Bay Jones ile diğer çiftliklerden topladığı adamlar (diğer çiftliklerdeki adamları devrimin kendi çiftliklerine sıçraması korkusu sarmıştır) çiftliğe bir saldırı düzenler. Saldırı Snowball adlı domuzun önderliğinde zaferle sonuçlanır.

Çiftlikte yapılan tüm toplantılarda biri Snowball’a diğeri Napoleon’a ait iki zıt görüş öne çıkar. Snowball devrimin diğer çiftliklere yayılması gerektiğini söyler, Napoleon ise çiftliği güçlendirmek gerektiğini söyler.

(“Napoleon’a göre, hayvanların bir yerlerden ateşli silahlar bulmaları ve bunları kullanmayı öğrenmeleri gerekiyordu. Snowball ise, öteki çiftliklerin üzerine daha çok güvercin salmaları ve hayvanları başkaldırmaya kışkırtmaları gerektiği kanısındaydı. Biri, kendilerini savunamazlarsa, eninde sonunda mutlaka yenileceklerini ileri sürüyor; öbürü ise her yerde ayaklanmalar patlak verirse, kendilerini savunmalarına gerek kalmayacağını söylüyordu.”

Hayvan Çiftliği, George Orwell, Can yayınları, 2016, s.65-66)

Buradan Snowball’un, tek ülkede sosyalizmin ayakta kalamayacağını söyleyip sürekli devrim teorisini ortaya atan Troçki’yi; Napoleon’un ise SSCB’yi diğer emperyalist ülkelerle rekabet içine giren bir süper güç haline getirmeye çalışan Stalin’i temsil ettiğini açıkça görüyoruz.

(“Hayır yoldaşlar …hızımızı asla yavaşlatmamalıyız! … Aksine, gücümüz ve olanaklarımız elverdiği ölçüde daha da hızlanmalıyız… Yavaşla­mak geri kalmak demektir, geri kalanlar yenilirler… İleri ülkelerin elli veya yüzyıl gerisindeyiz. Bu farkı on yıl içinde kapatmak zorundayız. Ya biz bunu başarırız, yada onlar bizi ezerler.” [1]

Snowball çiftliğe faydası olacak özgün tasarılar geliştirirken Napoleon her defasında buna karşı çıkar, sık sık Snowball aleyhinde kulis yapar. Bu tartışmaların en şiddetlisi ve sonuncusu yel değirmeni hakkında olur. Snowball, yel değirmeni yapmanın çiftliğe çok faydalı olacağını anlatır ancak Napoleon bunun anlamsız olduğunu savunur ve çiftlikte doğar doğmaz alıp yetiştirdiği köpekleri Snowball’un üstüne salar. Snowball bu saldırı sonucunda çiftlikten kaçmak zorunda kalır, hain ilan edilir, Jones’un ajanı olduğu ileri sürülür ve ölüm cezası verilir; Snowball’un kahramanca savaşmasını hatırlatarak muhalif sesler çıkarmaya kalkan hayvanlar Snowball’un savaştaki rolünün abartıldığına yönelik cevaplar alır. Ancak Snowball’un yel değirmenini planını uygular Napoleon ve bu tasarının kendine ait olduğunu iddia eder.

SSCB’de de Stalin, 1927’de ajanlıkla itham edilip sürgüne gönderilen Kızıl Ordu komutanı Troçki’ye suikast düzenleyerek 1940’ta öldürtmüştür.

Eisenstein’in Ekim filmindeki bazı sahneleri de tekrar çektiren Stalin gerekçe olarak Troçki’nin Ekim Devrimindeki rolünün abartıldığını öne sürer. Ayrıca Troçki’nin ülke sanayisini geliştirecek planlarını reddeder ancak sonrasında kendi uygular.

Snowball’ın çiftlikten ayrılmasından sonra Napoleon artık toplantıların olmayacağını, kararları domuzların alacağını açıklayarak “Yedi Emir”i hiçe sayar ve fiilen Napoleon’un diktatörlüğüne geçiş süreci başlar. Domuzlar ayrıca çiftlik evinde kalmaya, yataklarda yatmaya, içki içmeye yani insana benzemeye başlar. Bir süre sonra duvara yeni bir yazı yazılacaktır:

“Bütün hayvanlar eşittir

Ancak bazı hayvanlar daha eşittir.”

Domuzlar, SSCB’de Stalin dönemi parti bürokrasisini temsil etmektedir. Domuzlar, Hayvan Çiftiliği’nde, bürokrasi de SSCB’de ayrıcalıklı sınıftır.

(“Bürokrasi, diyor Troçki, kapitalizme karşı mücadele ettiği iddiasıyla, aslında proletaryayı kulakları ezip “yeni bir ayırcalıklı katmanın oluşması, ekonomik açıdan egemen olan sınıf için yeni bir ara-katman yaratılması” yolunda kullandı. Ekonomik açıdan egemen sınıf olmanın adaylarından biri de, yine Troçki’ye göre, bürokrasiydi.” Tony Cliff. Rusya’da Devlet kapitalizmi, s.230)

  1. Hayvan Çiftliği’nde yeni düzen

Snowball’un gidişiyle artık yeni bir düzen başlar, bu düzenin temel sloganı ise “Napoleon yoldaş ne diyorsa doğrudur” olur.

Zamanla “Yedi Emir”in tamamı değiştirilir. Çiftlikteki hayvanlara ise emirlerin zaten böyle olduğu, onların yanlış hatırladığı söylenir. Artık domuzlar ayrıcalıklı sınıftır, Napoleon kendine muhalif kim varsa haklarında idam kararı verir ve diğer sömürgeci çiftlik sahipleriyle anlaşmalar yapar. Bu anlaşmalar çiftlikteki hayvanların sömürülmesine neden olur, çiftlikte bir baskı ortamı yaratılır. Örneğin yumurtalarını alıp satmak istediği tavuklar Napoleon’a tepki gösterdiğinde, Napoleon tavukları aç bırakır, yem vermek isteyenlerin ise ölümle cezalandırılacağını açıklar.

Napoleon’un sermayedarlardan bir farkı kalmaz, giysiler giymeye, yatakta yatmaya, insanlarla işbirliğine girmeye ve çiftlik sahipleriyle viski içip hayvanları ve işçileri sömürme planları yapmaya başlar. Hayvanlar Napoleon’a ve diğer çiftlik sahiplerine baktıklarında artık hiçbir fark görmez. İngiltere’nin Hayvanları’nı söylemek yasaklanmış, Napoleon’u öven yeni bir marş söylenmeye başlamıştır. Hayvanlar uğrunda mücadele ettikleri ne varsa kaybetmişlerdir.  Kitapta bu düzen şöyle anlatılır:

“Koca Reis’in ilk Ayaklanma çağrısını yaptığı o gece düşledikleri, bu şiddet ve kıyım olabilir miydi? Kendisinin gözünde canlandırdığı gelecekte, hayvanların açlık ve kırbaçtan kurtuldukları, herkesin eşit olduğu, herkesin kendi gücüne göre çalıştığı ve Koca Reis’in konuştuğu gece yolunu şaşırmış ördek yavrularına kucak açtığı gibi güçlülerin zayıfları koruduğu bir toplum vardı. Oysa, nedendir bilinmez, kimsenin düşüncesini açıklamaya cesaret edemediği , her yerde azgın köpeklerin hırlayarak kol gezdiği, yoldaşlarının korkunç suçları itiraf ettirildikten sonra paramparça edilişini seyretmek zorunda kaldıkları bir toplum çıkmıştı ortaya.”

(Hayvan Çiftliği, George Orwell, Can yayınları, 2016, s.101)

SSCB’de 1927 yılında iktidara gelen Stalin de Bolşevik Parti önderlerini, parti kadrolarını ajanlıkla suçlamış ve çoğunu idam ettirmiştir.

Devlet ve parti bürokrasisinin kendisini yeni bir sınıf olarak örgütleyip devlet kapitalizmine* geçtiği ve yeni yönetim biçiminin de bürokratik bir diktatörlüğe dönüştüğü söylenebilir.

Kalkınmacı ve yayılmacı bir politika izleyen Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği şoven damarlara sahip, rekabetçi bir devlet olmuştur artık. Devlet, halkın ihtiyaçlarının karşılanması yönünde değil sanayisi çok gelişmiş devletlerle rekabet edebilmek üzere yatırımlar yapar. Kapitalist devletlerle girişilen bu rekabet, işçi sınıfı üzerinde despotik bir baskıya neden olur. İşçilerin elleriyle kurulan devlet; işçi sınıfıyla bağını keskin bir şekilde koparır.

* Kamu mallarının devlet aracılığıyla sınıf farklarını kaldırmaksızın ele geçirilmesi.

Sonuç

Hayvan Çiftliği, tıpkı SSCB gibi üzerine kurulduğu temellerden kopmuş, başkaldırdığı sisteme dönüşmüştür. “Hayvan Çiftliği” adlı eser SSCB’deki bu dönüşümü simgesel bir anlatıya aktarmıştır. Her ne kadar eser antikomünizm propagandası amacıyla kullanılmış olsa da, eser SSCB’nin kurulduğu temellere değil sonrasında dönüştüğü yozlaşmış düzene sert bir eleştiri örneğidir.

Kaynakça

Tony Cliff. Rusya’da Devlet Kapitalizmi. Metis yayıncılık

Peter Binns. Rusya’da Devlet Kapitalizmi. İde Yayınları

George Orwell. Hayvan Çiftliği. Can Yayınları

[1] I. Deutscher, Stalin, Londra 1966.