Ana Sayfa Blog Sayfa 165

Evrensel 24 yaşında

0

Evrensel gazetesi, bugün 24 yaşına girdi. Gazete ilk sayısını 7 Haziran 1995’te çıkardı.

8 Ocak 1996’da gazetenin muhabiri Metin Göktepe gözaltında öldürüldü. Gazete, 1999 ve 2000 yıllarında çeşitli kapatma davalarıyla mücadele etti.

Gazetenin 24. yaş gününde bir yazı kaleme alan Evrensel Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Polat, “Bize hiçbir egemen, “Alo Fatih” diye telefon açarak işimizi nasıl yapmamız gerektiğini anlatamaz. Bunu aklından bile geçiremez. Ama bir işçi, “Yahu bizim çilemizi başka gazeteler görmüyor da, siz neden görmüyorsunuz?” diyebilir,” ifadelerini kullandı.

Fatih Polat’ın yeni yaş yazısı şöyle:

“Evrensel’in 24 yaşına girdiği bugün Türkiye, gazetecilik mesleğinin en heyecan verici yönünün de fazlasıyla baskılandığı bir ülke durumunda: Keşif.

Bir süre öncesine kadar, gazetecilerin okurlara göre dünyayı bir gün öncesinden yaşadığını söylerdik. Okurların gazeteyi ellerine alıp, ‘Bakalım bugün neler olmuş?” diye anlamaya çalıştıkları gelişmeler sonuçta bir gün önce yaşanmıştır ve gazeteciler de o gelişmeleri bir gün sonrasının gazetesi için okurlara hazırlamıştır. Tabii ki, tüm bunlar gazete deyince akla sadece basılı gazetelerin geldiği zamanlardaydı.

Şimdi artık online gazetecilik zamanı. Yani okur ile gazeteci arasındaki bu zamansal fark artık bir tuş mesafesine indi. Gazetecinin okura daha hızlı ulaşmasına imkan veren bu gelişme, okur diye tanımladığımız, gazeteciler dışındaki herkesin sıcak bilgiye ulaşım sürecini de 24 saat öne çekmiş oldu.

Bu 24 saatlik harika, Evrensel’in 24 yaşına girene kadar ki serüveninin de zamansal ifadesi aslında. Bu hikayenin içinde yer alan bizler için de, o ilk gün dün gibi.

Evrensel’in bugüne kadarki her sayısı, o günkü dünyayı tarif ederken, aslında kendi gazetecilik anlayışının, o anlayış içinde işini ne kadar iyi yapıp yapmadığının, durduğu yerin, o yerin hakkını verip veremediğinin de tarifidir. Tam da bu nedenle, çeyrek asrın kapısına dayandıktan sonra, Evrensel’in yayın politikası, gazetecilik anlayışı gibi temel konuları böyle bir yazının içine sığdırmamız beklenmesin. Yani beklenmese iyi olur(!)

Tam da bu nedenle bu yazı, salına salına yazılmış bir yazı sayılsın.

Geçen yıl, aynı konudaki yazıda, Evrensel’in tarihini bütünlüklü anlamak için sözleri Murat Ertel’e ait olan Baba Zula’nın efsane şarkısı “Özgür Ruh”un fikir verici olabileceğini yazmıştım.

Şimdi bu yazıyı yazarken de, saçma sapan gerekçelerle tutuklanmış olan, müziğin genç yeteneklerinden Ezhel’in, hip hop ile tanışmasından müziği ile yapmak istediklerini anlatırken dile getirdiği şu cümleye atıf yapmak anlamlı olabilir: “Çekinmeden, korkmadan, ne söylemek istiyorsam söyleyebilmeliyim.”*

Bizimkisi de aynı hesap. Çekinmeden, korkmadan, ne söylemek istiyorsak söylemeye çalıştık bugüne kadar. Sözün bu kısmında saygıyla anmak istediklerimiz var elbette. Çekinmeden, korkmadan haber yaparken aramızdan alınan sevgili arkadaşım Metin Göktepe, kendisinden çok şey öğrendiğimiz Sennur Ablamız (Sennur Sezer), 7 Haziran 1995 günü bayide okurla buluşan Evrensel’in birinci sayfa karikatürünü çizen ve daha sonra kaybettiğimiz, usta karikatürist İsmail Gülgeç, yakın bir zamanda kaybettiğimiz çizerlerimizden, özgün çizgisiyle hep dikkat çekmeyi başaran Ertan Aydın, bir seçim sürecindeki kazada yitirdiğimiz Hasan İşler, uzun yıllar bize şefkatli bir yol arkadaşlığı yapan Çaycımız İbrahim Dayı’ya selam olsun!

Bugün Türkiye, iktidarın medya üzerindeki yoğunlaşan tekeli nedeniyle ve tutuklu gazeteci sayısıyla bir gazeteci hapishanesine dönüştürülmüş olması özelliğiyle, bu mesleğin en heyecan verici yönünün de fazlasıyla baskılandığı bir ülke durumunda: Keşif.

Gazetecilik her şeyden önce bitmeyen bir keşiftir. Biz gazeteciler olarak, her gün yeniden kurulan dünyanın her yeni anını keşfederek okura aktarmak zorundayız. Keşfederken gördüğünüz şeyler içinde, savaş, sömürü, bir katliama dönüşen ‘iş kazaları’, kadın cinayetleri, kâr hırsıyla yapılan çevre katliamları, düşünen insanlar cezaevlerine tıkılırken, taciz ve tecavüzcüleri koruyan bir yargı ahlakı gibi bir dizi olumsuz şey var kuşkusuz. Ancak tüm bunlara rağmen, görünen ile gerçek arasındaki ilişkinin açığa çıkarılmasına dayalı gazetecilik keşfinin insana heyecan veren yanı hiçbir şeye değişilmez.

Yaptığınız bu keşif sonrası okurun önüne koyduğunuz şey protesto ile karşılaşmak yerine, yorgun bir işçinin çay molasında okuduğu ve bazen de beğenisini ifade etmek üzere size mektup yazdığı bir keşifse bunun tabii ayrı bir keyfi oluyor.

Bize hiçbir egemen, “Alo Fatih” diye telefon açarak işimizi nasıl yapmamız gerektiğini anlatamaz. Bunu aklından bile geçiremez. Ama bir işçi, “Yahu bizim çilemizi başka gazeteler görmüyor da, siz neden görmüyorsunuz?” diyebilir.

Bu aradaki fark bile ne kadar zor bir dönemden geçiyor olursak olalım, Evrensel’de emeği olan her birimize kendimizi iyi hissettiriyor.

Okurlarımız bu gazetenin sahibi, bizim de başımızın tacıdır. Bundan sonra da, çekinmeden, korkmadan, ne söylemek istiyorsak söyleyemeye devam edeceğiz.

Bu da okura sözümüzdür.

Saygıyla…”

Alıntı: BirGün

Bir alternatif yaşam alanı modeli: Sacred Aeon Festival

1

Nispeten durgun geçen 2017 yazının ardından bu yıl Türkiye birçok yeni psychedelic festivale ev sahipliği yapıyor. Bu çiçeği burnunda festivallerden bir tanesi de Sacred Aeon Festival.

Festival, 4-9 Eylül tarihlerinde psychedelic eventlerin gözde ilçesi Fethiyede gerçekleştirilecek. Daha festivalin bilet fiyatları da tam lokasyonu da belli değil. Ancak hem line-up’ta gördüğümüz isimler hem de organizasyonun festivali üzerine temellendirdiği bakış açısı, özellikle de ‘Kozmik Köy’ projesi merak uyandırıyor.

En doğru bilgi her zaman ilk elden olandır diyerek festivalin yaratıcılarından Serkan Kaan Kalgor ile bu merakımızı gidermek için bir röportaj gerçekleştirdik. Aslında röportajı festival tarihine daha yakın bir zamanda yapmayı düşünmüştük. Düşüncemizi değiştiren ise Sacred Aeon ekibinin 16-17 Haziran’da, Ramazan Bayramı’nda gerçekleştireceği pre-event oldu. İstedik ki bu söyleşide festivale dair yakaladığınız olumlu sinyallerin sağlamasını Olympos açıklarında ‘boat party’de yazın keyfini çıkarırken yapın. Evet, doğru duydunuz. Sacred Aeon’un son pre-event’i bir psychedelic bot partisi olacak. Ne güzel bir bayram tatili planı! Gelin şimdiden içimizi ısıtan bu organizasyon ile ilgili sorularımızı Kaan’a soralım.

Hazır pre-event’ten laf açılmışken istersen ilk olarak bu parti üzerine konuşalım. Bize bu etkinlik ile ilgili bilgi verebilir misin? Rota ne olacak, line up’ta kimler var..?

16 Haziran sabahı saat 10:00’da kontenjanı 200 kişilik bir tekneyle Kemer’den denize açılacağız. 20 saat sürecek olan psychedelic bot partisinde koyları gezerken müziğin ambiyansına kendimizi bırakıp doğayla uyumlanacağız. Goa’dan Dj Nirmal, Avusturya’dan Filterheads ve İran’dan S.O.N’un bpm’leriyle coşacak, Türkiye’den de sürpriz isimler eşliğinde koy koy gezeceğiz. Kemer’den hareketle Tekirova, Phaselis, Çıralı, Olympos, Porto Ceneviz Koyu, Sazak, Ebabil Kuşları Adası, Adrasan ve Tekke Koyu rotamız. Olympos ve Adrasan’dan aramıza katılmak isteyenler, Zodiac tekneye bu noktalardan da dahil olabilecekler. Son olarak Tekke Koyu’na da uğrayarak tekne turumuzu tamamlayacağız. Partiye doymayanlar için bu sefer After Party ekibi ile yola çıkıp eğlencemize Babylontown’da devam edeceğiz. Diğer pek çok bilgiye Facebook’ta açtığımız Sacred Aeon Festival 2018 PreEvent etkinliği içerisinden ulaşabilirler.

Sacred Aeon projesi tek kişilik bir proje değil sanırım. Bu festivalin planlanmasında başka kimler/ hangi ekipler yer alıyor? 

Sacred Aeon uluslararası bir oluşum. İskoçyalı ve İranlı ortaklarla kuruldu. Bunun yanı sıra dekor ekibi, görsel ekip, alan gönüllüleri, mutfak ekibi gibi daha pek çok kişiyle bir arada bu işi yürüteceğiz. Büyümeye yönelik gelişime ve yeni gelecek olan ortaklara açığız. ‘Kozmik Köy’ projesine katkı sağlayabilecek herkese kapımız açık.

Peki Sacred Aeon organizasyonunun bir araya gelmesi nasıl oldu, fikir nasıl doğdu? Bir de ismi nasıl seçtiniz? Neden başka bir isim değil de Sacred Aeon? 

Geçmiş senelerde Nirmal ile bir festivalde Türkiye’deki festivallerin yetersizliği hakkında sohbet ediyorduk. İlk tohumlar böyle atıldı. Türkiye’deki festivallerin sadece müzik odaklı olmasından kaynaklı, spiritüel ve psikolojik farkındalığı bir nebze daha yukarı taşımak ve model toplum yaratmak adına bir yola çıkmış olduk. Bu yolda fikir yavaş yavaş daha da çok filizlenmeye başladığında isim arayışına girdik. Kapitalist düzlem içerisinde bir geçiş dönemi yaşıyorduk ve içerisinde bulunduğumuz zaman dilimi; yozlaşmanın arttığı ve gittikçe doğanın yok edilmesinin normal görülmeye başlandığı bir süreçti. Biz de festivalin mesajını net bir şekilde ortaya koymak adına ‘kutsal zaman’ anlamına gelen Sacred Aeon ismini kullanmaya karar verdik.

Festivalde main floor ve chill floor olmak üzere iki stage planlanmış. Bu sahnelerde yer alacak müzisyenler kimlerdir? Dinleyebileceğimiz psychedelic müzik türleri nelerdir?

Festival alanı içerisinde iki ayrı sahne yer alacak. Ana sahnede; psytrance, psy breaks, psy progressive, dark psy, hi-tech gibi psy müziğin farklı türleri çalınacak iken katılımcılar Chill sahnede; reggae, techno, chill out gibi alternatif müziğin türevlerini dinleyebilecek.

Bir psychedelic müzik festivali için müzik tabi ki en önemli nokta. Ancak benim dikkatimi çeken; Sacred Aeon’un sosyal medya paylaşımlarında alternatif, sürdürülebilir bir yaşam alanı modellemek istediğini dile getirmesi. Bu noktada düzenlenecek aktiviteler, workshoplar nelerdir? Mesela facebook sayfanızı incelerken “Kozmik Köy Projesi” dikkatimi çekti. Bu proje hakkında bilgi verebilir misin?

Nasa’nın 2001 yılında düzenlediği “Mars gezegeninde en uyumlu konut hangi tarzda bir şey olabilir” temalı yarışmasında birinci seçilen ‘ecodome ev’ mimarisini tanıyacağız. Gönüllülerden oluşacak olan on kişilik bir ekip festival süresince hem eğlenecek hem de o evi elbirliğiyle inşa edecek. Bu evlerin en önemli özellikleri; soğuk / sıcak ısıyı içerisinde sabit tutabilmesi, depreme dayanıklı olması ve kubbe biçiminde olduğu için iç ve orta bölümünde enerjiktik anlamda temiz bir alan oluşturmasıdır. Aynı zamanda sadece kum ve torbalar kullanılarak inşa edildiğinden kolay tamamlanabiliyor.

‘Kozmik Köy’ projesi ise kelimenin tam anlamıyla doğayla uyumlu yaşama alanı yaratmayı hedefleyen bir proje. Bu projede; ortak yaşam alanı, piramit ev, ecodome’lardan oluşan köy sakinlerinin yaşadığı ecodome evler ve organik tarım alanları ile vegan / vejetaryen felsefesini benimsemiş bir düşünceyle oluşturulan bir model toplulukla dünyaya örnek olmayı planlayan bir ana fikir yer alıyor.

Festivalde birçok atölye düzenlenecek. Önem verdiğimiz bir diğer konu da sürdürülebilir, yenilebilir, sıfır ekolojik ayak izi bırakan temiz enerji kaynakları. Bunun için de bu yılki projemizde Güneş paneli yapmaya karar verdik. Bunu yaparken boş kola kutularını kullanarak recycle (geri dönüşüm) materyallerini değerlendireceğiz. Güneş paneli haricinde organik tarıma da değineceğiz. Karia Derneğinin katkılarıyla gerçekleştirilecek olan seminerde, hem organik ürünleri kurulacak standta yakından tanıyacak hem de bilirkişiden organik tarım hakkında pek çok bilgi dinleyecek, öğreneceğiz.

Genelde “alternatif yaşam alanı” söylemiyle psychedelic müzik festivallerinde karşılaşıyoruz. Belki diğer müzik türlerinden bazılarının çıkışında bir alternatiflik bulunsa bile, günümüzde dinleyici kitlesiyle buluştukları festivallerin bu alternatifliği yansıtma gibi bir amacı olmuyor. Bu genelde müziğin salt eğlence aracı olarak görülmesinden, eğlencenin ise farkındalıkla yan yana olamayacağı algısından kaynaklanıyor diye düşünüyorum.  İşte tam bu noktada psychedelic müzik festivallerinin alternatif yaşam alanı iddiası safi edebiyat olarak görülebiliyor. Bir eğlence aracını idealistik söylemlerle boyayıp pazarlamak olarak bakılabiliyor. Sen ne düşünüyorsun bu eğlence-farkındalık ilişkisi hakkında? Sence şuanda psychedelic müzik festivalleri gerçekten alt zemini farkındalıkla dolu bir yaşam alanı yaratabilmiş durumda mı? Daha da ötesinde böyle bir amaç gütmeli mi?

Bu festivali kurgularken festivallerin aslında kalıcı ve küresel olarak dönüştürücü bir etkisi olmasını arzuladık. Dünyaya radikal olarak daha akıllı ve daha barışçıl, daha sağlıklı bir şekilde nasıl yaşayabileceğimizi gösterme çabasına öncülük ederek tüm dünyaya ilham vermek amacımız. Zaten bu amacı da güderek bir nevi yola çıktık. Burning Man ve Boom gibi dünyanın en büyük festivallerinin deneysel ve geçici bir toplum yaratma çabasını taktir etsek de bunun sadece bir söylem olarak devam ettiği fikrindeyiz. İşte bu noktada diyoruz ki: “Biz işin edebiyatıyla değil realitesiyle ilgileniyor ve boşlukları doldurup pek çok atölye düzenliyoruz.” Bu festivallerin sözde karşı kültür (encounter) olduğu düşünülse de bunun altında ana akımdan beslenen bir zihniyetle hareket edildiğini görüyoruz. Bana kalırsa; psychedelic kültür üzerine yanlış bir algı var ve bu böyle devam ediyor. Oysa ki psychedelic kültür, müzik ile farkındalığın aynı kulvarda ilerlediği bir içe dönüş ve birkaç günlüğüne de olsa bu sistemin bize dayattığı hayat tarzından sıyrılabilme meselesi.

O zaman psychedelic festivallerin öğretici bir yönü vardır veya olmalıdır diyebilir miyiz? Cevabın evetse, ilk psychedelic festival deneyimi Sacred Aeon festivali olacak biri bu festivalden ne öğrenmiş olarak ayrılır dersin?

Bir eğitim kurumu değiliz tabii ki ama bana kalırsa beş gün içerisinde mutlaka herkes, Sacred Aeon festivaldeki dönüştürücü pozitif enerjiyi fark edecek ve belki de hiç farkında olmadan kendi kişisel gelişimine kendince katkı sağlamış bir şekilde eve dönüş yolunu izleyecek.

Merak edilen soruya gelirsek, tam lokasyon ve bilet fiyatları ne zaman açıklanacak?

Tam lokasyon ve bilet fiyatları bot partiden kısa bir süre sonra açıklanacaktır. Sacred Aeon Festival isimli sayfamızı takip ederek bu bilgiler hakkında haber sahibi olabilirsiniz.

Katılımcılara söylemek istediklerin var mı? 

Sacred Aeon Festival, “toplumumuzda değişmesi gereken şey nedir, bizzat ve kolektif olarak bunu nasıl yapabiliriz”e odaklanmış, model bir komünite yaratma amacıyla yoluna uzun yıllar devam edecek bir oluşumdur. Bu oluşumun sonunda ‘Kozmik Köy Projesi’ asıl hedefimiz olmakla beraber; daha güzel, daha aydınlık bir dünya için el ele vererek yeni bir model toplum yaratmak ortaya çıkış amacımızdır. Çıktığımız bu yolda frekansı yüksek titreşimdeki insanlara kapımız her zaman açıktır. Festival alanında görüşmek dileğiyle. Herkesi sevgi ve saygıyla kucaklıyoruz.

Documentarist 11. İstanbul Belgesel Günleri: Belgeselin yaz şenliği başlıyor!

0

Documentarist 11. İstanbul Belgesel Günleri, birbirinden önemli filmleri, konukları ve yan etkinlikleriyle 9-14 Haziran’da İstanbullulara eksiksiz bir belgesel şenliği yaşatacak!

Documentarist 11. İstanbul Belgesel Günleri 9 Haziran Cumartesi atölyeler ve film gösterimleri ile başlıyor. Festival programı bu sene Türkiye Panorama, Uluslararası Panorama, Filistin: Direnen Gerçeklik, 1968: 50’inci Yıl, Konuk Ülke: İsveç, Kadınlar Vardır, Canlandırma Belgeseller ve Kuir Belgeseller başlıklı bölümleri ve bir dizi atölye ile yan etkinlikleri içeren zengin bir çeşitlilik sunuyor.

Dünyadaki sıcak gelişmeler kadar yakın ve uzak tarihin olaylarına ışık tutan filmlerin buluştuğu programda, Suriye’deki savaşla ilgili çarpıcı belgesellerden Ortadoğu’nun kanayan coğrafyası Filistin’e, Kolombiya’dan Azerbaycan’a, Cezayir’den Japonya’ya, İran’dan Polonya’ya, Batı Sahra’dan İsveç’e dünyanın bir çok köşesine yakından bakma fırsatı bulacağız.

Geçen yıl Berlinale’de En İyi Belgesel seçilen “Hayalet Avcılığı” (Ghost Hunting, Raed Andoni), bugüne kadar sayısız ödül kazanan “Babalar ve Oğullara Dair” (Of Fathers and Sons, Talal Derki), yine geçen yılın en beğenilen belgesellerinden “Kurşundan da Güçlü” (Stronger than a Bullet, Maryam Ebrahimi), daha önce “Budrus” adlı filmini gösterdiğimiz Julia Bacha’nın yeni belgeseli “Naila ve Başkaldırı” (Naila and the Uprising), kendine has bir çekim tekniği geliştiren usta yönetmen Leonard Retel Helmrich’in son yapıtı “Uzun Dönem” (The Long Season), İran’da futbol yapan kadınların anlatıldığı “Örtülü Futbol” (Football Under Cover, Ayat Najafi-David Assmann) festivalde İstanbul seyircisiyle buluşacak önemli filmler arasında. Maryam Ebrahimi, Ayat Najafi ve “Uzun Dönem”in görüntü yönetmenliğini üstlenen Suriyeli sanatçı Ramia Suleiman festival konuğu olarak filmlerinin gösterimlerine de katılacak.

Bu sene 150’den fazla filmle rekor sayıda başvuru yapılan Türkiye Panorama Bölümü’ne ise 34 film seçildi. Bunlar arasında; göçten nasibini almış bir yaşamın parçalarını bir araya getirerek Türkiye yakın tarihini de masaya yatıran “Parçalar”, Nesin Matematik Köyü’nün genç sakinlerini anlatan “Köy”, aileye yakından bakan “Evin”, iki arkadaşın ortak anılarına müşterek bir hafızaya eşlik eden “Hatırımda / Di Bîra Min De Ye”, zorla kaybedilen babasının izinde onun bıraktığı yerden devam eden Besna Tosun’un hikayesi “Bıraktığın Yerden”, bir Yaşar Kemal portresi olarak “Yaşar Kemal Efsanesi”, farklı coğrafyalardan gelen mültecilerin ele alındığı “Kurşunlu Tosbağa”, “Afganistanbul”, “Hekim” ve “Geride Kalanlar”, bir anıtsal yapıyı sadece gözle değil kulakla da algılamamızı sağlayan “Ayasofya’nın Sesi” ve daha pek çok hikâye bu bölümde buluşuyor. Türkiye Panorama bölümündeki filmler, festival haftası boyunca Karaköy’de Mimarlar Odası salonunda ücretsiz olarak izlenebilir.

Festivale Türkiye’den ilk veya ikinci filmiyle katılan yönetmenler her zamanki gibi Johan van der Keuken Yeni Yetenek Ödülü’ne aday olacak. Bu sene 14 filmi değerlendirecek olan JvdK Yeni Yetenek Ödülü jürisi şu isimlerden oluşuyor: Suriyeli sanatçı ve “Uzun Dönem”in görüntü yönetmeni Ramia Suleiman, geçen yılki ödülün sahibi belgeselci Sedat Şahin, Bir dizi belgeselin ve “Nefesim Kesilene Kadar”ın yönetmeni Emine Emel Balcı, 1968 kuşağından belgesel sinemacı Ahmet Soner ve KHK ile işinden edilen akademisyen sanatçı Didem Dayı.

Filistinli oyuncu ve belgeselci Mohammad Bakri’nin Onur Konuğu olduğu Documentarist 11. İstanbul Belgesel Günleri’nde yerli ve yabancı belgesellerin gösteriminin yanı sıra festivalde, Tomaş Doruşka ve A. Nazlı Kaya’nın eğitmenliğinde Anima-Doc Atölyesi, Ayris Alptekin ile Yaratıcı Kurgu Atölyesi, Gürşat Özdamar’la Çocuklarla Sinema Atölyeleri, Mohammad Bakri’nin “Filistin’in Direniş Sineması” başlıklı sinema dersi ile bir dizi panel, forum ve söyleşi gerçekleşecek.

Gazze’deki hayatı ve genç kuşağın sinemayla ilişkisini çektiği kısa filmler eşliğinde anlatacak olan Omar Elemawi, sektördeki deneyimlerini aktarmak üzere LGBTİ+ yönetmenler, “Top”tan Hikayeler’ini dinleyeceğimiz Sportif Lezbon ve Atletik Dildoa takımından kadın futbolcular, Fas’ın işgali altındaki Sahravilerle ilgili film yapan İsveçli aktivist sinema kolektifi Equipe Media üyeleri ve hocaları Hülya Tanrıöver’le birlikte Giresun Üniversitesi Tirebolu İletişim Fakültesi öğrencileri de 11. Documentarist’in konukları arasında yer alıyor.

Açık Toplum Vakfı, Hollanda, İsveç ve Çek Cumhuriyeti Başkonsolosluğu, İsveç Enstitüsü, Goethe Enstitüsü gibi kurumların desteği ve birçok kurumun işbirliğiyle gerçekleşen Documentarist 11. İstanbul Belgesel Günleri’nin film gösterimleri; Aynalı Geçit (G.saray), Mimarlar Odası (Karaköy), Fransız Kültür Merkezi (Taksim) ve Kadıköy Sineması’nda (Kadıköy); yan etkinlikler ise Yapı Kredi Kültür Sanat, BiTiyatro ve Tütün Deposu’nda gerçekleşecek. Yerli filmlerin ve yan etkinliklerin ücretsiz olduğu festivalde yabancı filmlere giriş ücreti 5 TL. Biletler festival boyunca mekan girişlerinden temin edilebilir.

Lanetli Pay ve Taşkınlık: Bataille ile Ekonomi

0
‘Kesinliğin yöntemli ve ağır ağır işleyen kurallarını ihmal etmek boşuna olur, ama adaba uygun bilgilerin uykusuyla kendimizi sınırlandırırsak muamma nasıl çözülür, evrenle nasıl boy ölçüşürüz?’
Lanetli Pay, Georges Bataille

 

Lanetli Pay, bir William Blake alıntısıyla başlar: “Taşkınlık güzelliktir.” Bu alıntı Bataille’in genel ekonomiye getirmeye uğraştığı yeni bakış açısının özeti sayılabilir. Lanetli Pay’ı alt metinlere açacak bir anahtardır adeta. Bataille, genel ekonomiyi ele alanların yarar kavramını kullanmasının, tartışmanın çarpıtılmasına sebep olduğu görüşündedir. Bu kavram, özünde objektif olunamayacak şeref ve kâr gibi toplumun ve medeniyetin neresinde ve ne zaman durduğunuza göre değişkenlik gösterebilecek diğer kavramlarla desteklenmeye çalışılsa da güvenilmezdir. Bu sebeple hem kapı hem anahtar olan Blake alıntısı daha da önem kazanır.

Bataille, genel ekonomiyi canlılarla bağlantısı kurulmadan irdelemenin bilimsellikten uzak bir düşünce şekli olduğunu ve bunun anlamlı bir sonuç ortaya çıkarmayacağını anlatmaya çalışır. Her canlı organizmanın büyüme amacını taşıdığını söyler Lanetli Pay’da. Canlılar kendi sınırlarına ulaştığında, büyüme tamamlandığında ise enerji fazlası ortaya çıkar. Toplumsal sistemler de aynı şekilde çalışır. Bu ortaya çıkan enerji harcanmalı, yitime uğramalıdır. Ve ortaya çıkan bu fazlalığın laneti ise onu harcamanın daha başka şekillerde de olsa yeni bir enerji fazlalığına yol açması ve bu döngünün tam bir yitim olmadan sürmesi yüzündendir.

Lanetli pay toplumun sosyo-ekonomik çarklarında insanların ruhlarını ezerek ya da egolarını hiç tercih edilmemesi mümkün altı boş yüksekliklere çıkararak lükse dönüşür. Oyunlar, gösteriler, ibadetler, üreme amacından sapmış cinsel faaliyetler ve çeşitli sanat dalları, bunların hepsi üretici olmayan harcamanın tezahürleridir. Bataille, Mauss’dan ödünç aldığı potlatch kavramıyla, genel ekonomiyi ters yüz ederek anlamlandırmaya çalışır. Doğa, ekonomi ve tarih felsefesini kullanarak ekonomiyi üretim üzerinden değil tüketim üzerinden haritalandırır.

Potlatch, beslenmek ve tüketmek anlamını taşıyan bir kelimedir. Genelde Kuzey Amerika yerlilerine has bir kavram olarak görülse de dünyanın değişik yerlerinde birçok uygarlık tarafından uygulanmış törensel bir adettir. Potlatch’ın amacı şenliği düzenleyenin sahip olduklarını vererek statü kazanmasıdır. Yitime dayalı bu gelenek rekabeti desteklediği gibi maddi olarak toplumsal bir eşitlenme sağlar. Mauss, “İdeal olan, verilen potlatch’ın karşılıksız kalmasıdır.” der. Bu durumda verilen potlatch, şan ve şeref getirir. Yitim üzerine kurulu bu gelenek, lanetli payın tüketilmesine dayalıdır. Potlatch sadece bağışla değil servetin imhası yoluyla da olabilir. Yıkım yoluna giren kişi bu serveti atalarına adamak ve rakibini küçük düşürmek üzerine yoğunlaşır. “Kaynaklar bir kez uçup gittiğinde, geride israf edenin edindiği prestij kalır.”

Bataille, “Yaşamın tarihi esasen çılgınca bir taşkınlığın tarihidir, egemen olay ise lüksün gelişmesi, giderek daha masraflı yaşam biçimlerinin üretimidir.” der. Savaş ve talanın lüks bir tüketim olduğunu ve yaşam düzeyinin yükselmesi için kullanıldığını anlatır bize. Adalet ve özgürlük gibi kavramların gerçek anlamlarından saptırılıp lüks talep etmek için ve aynı zamanda lüksü protesto etmek için nasıl kullanıldığını gösterir. Bu, yaşam düzeyinin yükseltilmesi noktasında “özgürlüğün en doğru sınırlarına indirgenmesidir.” Artık mekanizma işlemeye başlar ve bizim için yaşamamız gereken özgürlüklere karar verilir, tüketim nesneleri belirlenir ve lanetli pay arttıkça bu özgürlük düzeyine erişmemiz beklenir.

Bataille ister edinilen servet, ister mertebe olsun tümünün aradığımız, mahremiyet ya da şiir adını verdiğimiz gölgenin yalanlarla beslendiğini, buna sahip kişinin “patlayıcı bir kişi” olduğunu söyler. Kişi bu patlamadan kaçmaya ya da onu geciktirmeye çalışsa da bu ya maddi varlıkların ya da içsel dünyanın çöküşüyle sonuçlanır, çünkü peşinde olunan şeye aslında yalanlarla yaklaşılmıştır. Bu eğer her ikisi birden olmazsa içsel ya da dışsal bir patlamayla oluşturulan “şeyin”, infilakıdır, kişi böylece eğer katlanabilirse kendisiyle baş başa kalır. “Bu hakikat onu olmadığı şey olarak kabul edenleri yok eder.”

Lanetli Pay İslam, Lamacılık, kapitalizm ve burjuvazi anlatılarından Sovyet sanayileşmesi ve Marshall Planı’na geçerek lanetli payın yitiminin değişik örneklerini ele alır. Sel Yayıncılık tarafından yayınlanan Lanetli Pay, Bataille meraklılarına ilginç anlar yaşatabilecek bir kitap.

“Bilginin nihai sorunu , tüketiminkiyle aynıdır. Kimse hem bilip hem yok olamaz, kimse hem serveti tüketip hem arttıramaz.”

Müziğin efsaneleri, Bilkent Piyano Festivali’nde öğrencilerle buluşuyor

0

Müziğin kalbinin atacağı Bilkent Piyano Festivali, 18 – 22 Haziran tarihleri arasında Bilkent Üniversitesi’nde başlıyor. Müzik evreninin en saygın isimlerini buluşturacak festivalin sanat yönetmenliğini Bilkent Üniversitesi’nden Doçent Doktor Yoonie Han üstlenecek. Klasik müziğin yaşayan efsanelerinin Skype ile masterclass yapacağı festival, bu anlamda Türkiye’de bir ilke imza atacak.

Kültürel zenginliği ve multi yönlü yapısıyla öne çıkan Türkiye’nin seçkin eğitim kurumlarından Bilkent Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenecek festivalde katılımcılar 6 gün boyunca benzersiz bir müzik deneyimi yaşayacak. Müziği hayatının en özel tutkusu olarak kabul eden genç piyanistleri sanatın en önemli aktörleriyle bir araya getirecek festival, sanatçı eğitmenlerle birebir etkileşim kurmak ve piyano sanatına yoğunlaşmak için büyük bir fırsat sunacak.

Yoonie Han ile ilham verici bir müzik serüveni başlıyor

Ruh, hayal gücü ve tutkunun mükemmel harmonisini notalara dönüştüren ve sanatıyla dünyanın en önemli müzik otoriteleri arasında kabul edilen Yoonie Han’ın sanat yönetmenliğindeki festival, piyano performansının uygulama alanlarına gelişmiş sanatsal rehberliğiyle erişim sağlamayı amaçlıyor.

Dünyanın en büyük starlarının mezun olduğu Julliard’da Robert McDonald’ın öğrencisi olarak yüksek lisansını tamamlayan, küresel alanda organize edilmiş en önemli yarışmalarında birincilikle dönen D.M.A Ass. Yoonie Han, Berlin Symphoniker, Housten Senfoni gibi büyük senfoniler ile konserler veren ve albümleriyle Billboard Classaical Chart’da yükselen nadir piyano sanatçıları arasında yer alıyor. Bu zamana kadar birçok festivalde eğitmen olarak bulunan ve idealist bir bakış açısı rehberliğinde genç jenerasyonun eğitimine kendine adayan Yoonie Han, Bilkent Piyano Festivali’ni ilham verici bir deneyime dönüştürmeyi hedefliyor.

Dünyanın kulağı, Bilkent Piyano Festivali’nde olacak

Yıldızlar geçidine dönüşecek festivalde öğrenciler; New York Üniversitesi Steinhardt’da Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü Piyano Çalışmaları Anabilim Dalında müzik profesörü olarak görev alan efsanevi isim Vladimir Horowitz’in son öğrencisi Professor Eduardus Halim, Piyano Profesörü, Boston Üniversitesi Piyano Bölümü Başkanı ve Boston Üniversitesi Tanglewood Piyano Programı Direktörü, Steinway Sanatçısı olan Professor Boaz Sharon, İtalya’daki Bologna, Salerno ve Lecce Konservatuarı, Verona Piyano Festivali, Çağdaş Müzik Festivali, Pharos Müzik Derneği, Piano Summer Ohrid ve St. John Festivaline düzenli olarak davet edilen, 2008 yılından beri Marmara Üniversitesi’nde çalışan Doç. Dr. Hyun Sook Tekin ile çalışma fırsatı yakalayacak.

Öğrenciler festivale aktif veya pasif olarak katılabilecek

Her yaş ve düzeyde öğrenci için aktif ve pasif olmak üzere iki ayrı programın uygulanacağı festivalde aktif öğrenciler; 3 özel bireysel ders alabilecek. Ustalık Sınıfı, Bilkent Konser Salonu, Erimtan Müzesi, Mozart Haus ve Genç Sanatçılar konserinde çalarak profesyonel bir müzik tecrübesi yaşayacak olan Aktif öğrenciler aynı zamanda özel oturum, özel seminer ve gezilere de katılım sağlayacak. Pasif eğitim programını seçen öğrenciler ise derslere izleyici olarak katılacak, sosyal saatler ve yemeklerde eğitmenlerle bir araya gelebilecek ve tüm resepsiyonlarda yer alarak bu eşsiz deneyimin bir parçası olma fırsatı bulacak.

Festival, müzikal ilgi ve kariyer yönelimini destekleyecek

Kişisel danışmanlık ile müziğin en özel kodlarını keşfedecek olan katılımcılar aynı zamanda farklı konuları odak noktasına alan seminer ve öğrenme oturumlarıyla kapsamlı ve entegre bir eğitim programına dahil olacak. Kariyer Geliştirme Semineri ile katılımcılar müzik kariyer seçenekleri, profesyonel ağ stratejileri, pazarlama planları ve tanıtım becerilerine yoğunlaşmayı öğrenecekler. Kariyer Geliştirme Semineri kapsamında katılımcılar; Robin Williams, Kevin Spacey gibi birçok dev ismin mezun olduğu Julliard’dan katılacak olan Barrett Hipes, sayısız başarılarının yanı sıra dünyada ‘Postmodernin eşsiz sesi’ olarak tanımlanan Sean Hickey ile internet üzerinden buluşma fırsatı yakalayacak. Bu isimlerin yanı sıra Gloriosa Piano Trio, Rachel Christensen, Jahye Kim, Karen LeFrak, Matthew Oberstein ve Theodore Wiprud ile bireysel olarak akıl hocalığı ve danışmanlık alacaklar.

Festivalin önemli bir bölümünü oluşturan Şenlik Semineri ve eğitmen Işın Metin ile katılımcılar ritmik anlayışlarını geliştirirken dinamikler ve ifade hakkında daha derin bir anlayış ile tanışacaklar. Sahne Performansına Yönelik Fizyoloji Semineri ile piyanistler; endişe, stres, gerginlik ve performans yaralanmalarını önleme yollarını kontrol edebileceklerini öğrenecekler. Tüm bunların yanı sıra Sosyal Saatler ve geziler ile sosyal bir ortamda öğrenciler danışmanlarıyla bir araya gelmiş olacak. Ayrıca tam donanımlı konaklama ve yemek servisine ek olarak katılımcılar üniversitenin birçok olanağına ücretsiz erişebilecek.

Müziğe dair her şey Bilkent Piyano Festivali’nde…

Bilkent Piyano Festivali, kendi benzersiz kimliklerini bulmak isteyen genç piyanistleri müziğin ilham veren yolculuğuna çıkarmaya hazırlanıyor. Notaların eşsiz armonisine keyifli aktivite ve seminerlerin eşlik edeceği festival, katılımcılarına 7 gün boyunca unutamayacakları bir deneyim yaşatmayı hedefliyor.

www.bilkentpiyanofestivali.com

Cumartesi Kitaplığı ilk kitaplarıyla raflardaki yerini alıyor!

Cumartesi kitaplığı 24 Mart Cumartesi akşamı ilk kitaplarının da tanıtımının yapıldığı davetle yayın hayatına başladı.

Cumartesi Kitaplığı; dünyayı, bulunduğu coğrafyayı, insanı ve kendini anlamak için bir araya gelen, bu arayışta kitapların yol göstericiliğine sığınan, keşfettiklerini paylaşmak, paylaşılanları çoğaltmak, çoğalanları biriktirerek kocaman bir kitaplık yapmak için yola çıktı.

Hedef; en çok satanlar listesinden sıyrılarak dünyanın geniş coğrafyasının bir o kadar geniş edebiyat dünyasını ülkemize taşımak, Latin Amerika’dan Arap coğrafyasına, Batı Avrupa’dan Uzak Doğu’ya kadar uçsuz bucaksız yeryüzünün önemli kalemlerinin metinlerini okumak ve okutmak.

Cumartesi Kitaplığı’nın bu yolculukta attığı ilk adım, İtalyan mizah yazarı Stefano Benni tarafından yazılan Deniz Dibindeki Bar. Zamansızlar Serisi’ne ait olan bu kitap, dünyanın ve hatta evrenin farklı bölgelerine ait olan, birbiriyle bağlantılı yirmi dört öyküden oluşuyor. Yayınevinin ikinci kitabı Christopher Kloeble imzalı Hep Hızlı Olur. Alman Edebiyatı’nın son dönemdeki seçkin örneklerinden biri olan bu kitap, hassas bir aile hikâyesi ile eğlenceli bir yol romanını bir araya getirmeyi başarıyor. Porto Riko’lu yazar Sergio Gutiérrez Negrón’un yazdığı Uyuyor Diyorlar ise, yayınevinin listedeki üçüncü kitabı, Uyuyor Diyorlar, hayat ve ölüm arasındaki konumumuzu sorgulatan eşsiz bir roman!

Cumartesi Kitaplığı; Dünya Edebiyat Atlası, Zamansızlar, Türk Edebiyatı, İnceleme ve 30 Altı ismini verdiği serileriyle neredeyse örneği olmayan kitaplarıyla tüm kitapçılarda okuruyla buluşmayı bekliyor.

Ağaç kabuğundan Şarap Şişesine: Mantar Biyoekonomisi

   Şişe mantarı olarak bildiğimiz mantar tıpalar, bir meşe türü olan Qercus Suber (mantar meşesi) ağacından elde edilmektedir. Mantar meşesi ağacı Akdeniz havzasına ait  endemik bir türdür ve 3. jeolojik zamandan kaldığı düşünülen fosilleriyle havzanın en eski bitkilerinden biridir(1). Bu ağaçtan elde edilen ve tamamen doğal olan mantar, benzersiz yapısı sayesinde su geçirmez ve ısıya dayanıklı özelliğe sahiptir. Bu nedenle başta şarap şişesi tıpası olmak üzere, ayakkabı tabanı, conta yapımı, zemin yalıtımı gibi sızdırmazlık gerektiren birçok alanda kullanılmaktadır. Hatta NASA ve Avrupa Uzay Ajansı (ESA) tarafından, ısıya dayanıklı ve çevre dostu olduğu için son yıllarda uzay araçlarının kaplamalarında termal yalıtım malzemesi olarak kullanılıyor.

Mantar nasıl elde ediliyor?

Mantar, mantar meşesinin dışındaki kabuğun belli dönemlerde soyulması ile elde ediliyor ve kabuk soyma işlemine hasat deniyor. Mantar elde edilebilmesi için bir mantar meşesi ağacının en az 25 yaşında olması gerekiyor. Yani ilk hasat işlemi ağaç 25 yaşına geldikten sonra başlıyor. İlk hasattan alınan ürün “bakir hasat” olarak adlandırılıyor ve yeterince kaliteli bulunmuyor. İkinci hasat için, yani ağacın kabuğunun tekrar soyulması için en az 9 yıl beklenmesi gerekiyor. Bu süreçte ağaç, kabuğunu yeniliyor. İkinci hasattan elde edilen mantar tabaka da yeterince kalın olmuyor ve üçüncü hasat için bekleniyor. Üçüncü hasattan itibaren- yani ağaç 70 yaşına geldiğinde- elde edilen mantarlar tıpa üretimine elverişli halde oluyor. Yani, üçüncü hasat ile birlikte en az 9 yılda bir soyulan kabuk, tamamen doğal bir ürün olan mantarı elde etmemizi sağlıyor. Böylece, yaklaşık her dokuz yılda bir hasat edilen ağaç, büyümeye devam ederken, kabuğunu yeniliyor ve sürdürülebilir bir kaynak sağlıyor. Kabuk soyma işlemi el emeği ile yapılıyor. Soyulan kabuklar kurumaya bırakılıyor ve daha sonra tamamen organik bir ürün olarak kullanıma hazır hale geliyor. Bu döngü yaklaşık 150-250 yıl kadar sürüyor ve ağaca kesinlikle zarar verilmiyor. Sürdürülebilir üretiminin yanı sıra, kullanılmış mantarlar geri dönüştürülebiliyor ve farklı mamuller olarak yeniden kullanılıyor. Bu iki yönüyle mantar üretimi, çevre dostu ekonomik aktivitenin nadir örneklerinden birisi olarak değerlendiriliyor.

Dört mevsim yeşil kalan mantar meşeleri yaklaşık 150-200 yıl yaşıyor. Üzerinde yaşayan çeşitli kuşlara ve soyu tükenme tehlikesinde olan İberya Vaşağı gibi birçok canlıya habitat olan mantar meşeleri biyo çeşitlilik için büyük önem arz ediyor. Tüm dünyada mantar meşelerinin kapladığı alanların %34’ü Portekiz’de, %27’si İspanya’da, %18’i Fas’ta, %4’ü Tunus’ta, %3’ü Fransa’da ve %3’ü İtalya’da bulunuyor(2) ve elde edilen mantarların yarısını Portekiz üretiyor. Bu nedenle Portekiz’de, ayakkabıdan şemsiyeye, giysiden çantaya birçok aksesuar mantardan yapılıyor ve çevre dostu ürünler olarak karşımıza çıkıyor.

Mantar meşeleri Potekiz’de Montado denilen tarımsal-ormancılık sistemi uygulanarak yetiştiriliyor ve ağaçlar tarımsal arazilere düşük yoğunluklarla dikiliyor(1 hektarda 50-300 ağaç)(3). Mantar üretiminin, Portekiz’in önemli ekonomik aktivitelerinden biri olması sebebiyle Mantar Meşeleri kanunen korunuyor ve mantar meşesi kesmek 1970’den beri suç sayılıyor. Ayrıca Portekiz’in güneyinde yoğunlukla mantar meşesi bulunan alanlar UNESCO dünya kültür mirası aday listesinde bulunuyor ve çok yakında, adaylık sürecenin sona erip kültür mirası listesine ve UNESCO koruması altına girmesi bekleniyor.

Islık çalan ağaç: Dünyanın en yaşlı mantar meşesi

Portekiz’in Alentejo bölgesi, Agua de Mouro kasabasında bulunan ıslık ağacı, dünyanın en yaşlı ve en büyük mantar meşesi ünvanını elinde bulunduruyor. 1783 yılında dikilen, yani şu anda 235 yaşında olan bu ağaç, adını üzerinde yaşayan ötücükuşlardan alıyor. Yüksekliği 14m., gövde çapı 4m olan ıslık ağacı(4), Portekiz’de ulusal anıt statüsünde ve Avrupa’da 2018 yılın ağacı şeçildi(5). Şimdiye dek 20’den fazla kez hasat edilen bu ağaçtan, son hasatta yaklaşık 100.000 tıpa üretecek kadar mantar elde edilmiştir(6).

Kaynak

Mantar meşeleri tehlikede mi?

Mantar meşelerinden elde edilen mantarlar, birçok farklı alanda kullanılsa da, mantarların %66’sı ile şişe mantarı üretiliyor. Bu noktada şarapçılık sektörü, mantar talebini oluşturan en önemli endüstri durumunda oluyor. Ancak son yıllarda bazı şarap üreticileri geleneksel organik mantar yerine alüminyum ya da plastikten yapılan sentetik tıpaları kullanıyor. Bu durum mantar meşeleri için dolaylı olarak tehlike arz ediyor. Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı WWF’ye göre sentetik tıpalar popülerleşmeye devam ederse, Akdeniz Havzasındaki mantar meşesi ağaçları yeterince ekonomik getiri sunmadığı gerekçesiyle kesilebilir ve mantar meşesi ormanları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir(7). Yapılan bir araştırmaya göre mantar tıpalar ile karşılaştırıldığında, plastik tıpaların üretiminde 10 kat, alüminyum tıpaların üretim sürecinde ise 26 kat daha fazla sera gazı atmosfere salınıyor(8). Yani sentetik tıpaların tercih edilmesi mantar meşelerinin geleceğini tehdit etmekle kalmıyor, doğrudan küresel iklim değişikliğini de tetikliyor.

(1), (3) Eriksson, E.; Varela, M.C.; Lumaret, R. & Gil, L. (2017). “Genetic conservation of Quercus suber” (PDF). European Forest Genetic Resources Programme (EUFORGEN), Bioversity International. http://www.euforgen.org/fileadmin/templates/euforgen.org/upload/Publications/Thematic_publications/Querc us_TB_OpenSourceCR_web.pdf

(2) http://www.apcor.pt/montado/floresta/

(4)https://thetreeographer.com/2018/01/10/portugals-prize-cork-oak-the-whistler-tree/

(5)https://www.treeoftheyear.org/ETY-2018/Stromy/Svitorici-korkovy-dub.aspx

(6)https://www.corkqc.com/pages/the-worlds-largest-cork-treehttps://vinepair.com/wine-blog/worlds-oldest-largest-cork-tree-the-whistler-tree/

(7)https://usatoday30.usatoday.com/money/industries/food/2007-08-26-cork-debate_N.htm

(8)https://web.archive.org/web/20090913143609/http://www.corkfacts.com/pdffiles/Amorim_LCA_Final_Report.pdf

Kaynaklar:

Eriksson, E.; Varela, M.C.; Lumaret, R. & Gil, L. (2017). “Genetic conservation of Quercus suber” (PDF). European Forest Genetic Resources Programme (EUFORGEN), Bioversity International. 

http://www.apcor.pt/montado/floresta/https://thetreeographer.com/2018/01/10/portugals-prize-cork-oak-the-whistler-tree/

https://www.treeoftheyear.org/ETY-2018/Stromy/Svitorici-korkovy-dub.aspxhttps://www.corkqc.com/pages/the-worlds-largest-cork-tree

https://vinepair.com/wine-blog/worlds-oldest-largest-cork-tree-the-whistler-tree/

https://usatoday30.usatoday.com/money/industries/food/2007-08-26-cork-debate_N.htm

https://web.archive.org/web/20090913143609/http://www.corkfacts.com/pdffiles/Amorim_LCA_Final_Report.pdf

Başlık görseli kaynağı

Nalan Ünal ile resim üzerine söyleşi

Boya ve duygunun bir bütün hali ile en güzel dışavurumunu gerçekleştiren ressam Nalan Ünal, Gaia Dergi’de bu ayki konuğum. Sanatçı ile geçmiş ve şimdiki çalışmaları üzerine ve de gelecek projeleri üzerine konuştuk.

Sanatçı Nalan Ünal, uzun yıllar resim piyasası içerisinde, gerek eğitimci ve gerekse sanatçı kimliği ile yer alan başarılı genç sanatçılarımızdan biridir. Sanatçının, son dönem resimlerinde tuvalin spesifik formlarından çıkarak, amorf yapılar oluşturduğu eserlerinde, iç sesin yankılarını renk coşkusu içerisinde görmek mümkündür. Sanatçı Nalan Ünal’ın resimlerindeki amorf yapılar, soyut dünyanın kapılarını açarken, bu girift yapı içerinde evrenin sonsuzluğunu temsil eder. Çeşitli organizmaların yapısal görüntüleri gibi algılanan bu formlar, rengin ve boyanın yoğun kullanımı ile bizi düşünsel bir yolculuğa çıkaran kavramsal bir dile sahiptir.

Soyut Dışavurumcu sanatın başını çektiği spontane resim, sanatçının üretiminde de etkili olduğu görülmektedir.

Sevgili Nalan, eserlerine ilk baktığımız zaman, Soyut Dışavurumculuk ve Jackson Pollock ile yakın bir duruş sergiliyor. Bu noktada Soyut Dışavurumcuların meselelerini renklerle anlattıkları, duygu yüklü dünyalarını kendine yakın buluyor musun? Sana tam anlamıyla Soyut Dışavurumcu diyebilir miyiz? Eserlerinin çıkış noktası  Dışavurumcular gibi varoluşsal meselelerle mi ilgili yoksa daha özel ve kişisel kaygılarla mı yüklü?

Resimlerimi yaparken soyut dışavurumcu bir tavırla yaptığım için Jackson Pollock’a teknik anlamda benzerlik kabul ediyorum. Uzun zamandır bu teknik ile eserler üretiyorum. Renkler, kompozisyonlar iç sesimin dışavurumudur. Katman oluşumu sonsuzluğa yolculuk için ilk adımdır. Yoğun akıtmalar ve damlacıklar bu yolculuğa eşlik eder. Varoluşsal nedenler beni tetikleyen bir faktör ancak edindiğim yaşamsal edinimlerim resimlerime müdahale ederler. Eserlerimi yaparken yaşadıklarımdan, duygularımdan ve adlandırmakta zorlandığım bir bilinç seviyesinden yardım alıyorum. Bir sesin, bir kokunun ruh halimizde yaptığı sıçramalara neden olması gibi kendimizi serbest bıraktığımızda planlı olmayan bir serüvene çıkarız. Maceracı serüven,  önce bilinçaltımızda başlar ve tuvalde sonlanır, resmin ne zaman bittiği de somut bir gerçeklikten yola çıkılmadığı için duygusal bir tatmin ile gerçekleşir. Dünya adını verdiğimiz gezegende yaşamamız algı biçimimizde de bir sınır koyar ancak bu sınırları aştıkça aslında tam olarak konumumuzun farkına varabiliriz. Sorunların çözümünü kendi içimde  ararken derinliklerde yaşanan bu sorgulamanın cevapları bildik söylemler değildi. İfadede önce soyutlamacı sonra da soyut bir dil kullanan sanatçı çevresinde  gördüğü nesnelerin de içsel bir dili olduğunu fark eder. Evren içindeki yeri artık başka bir boyut kazanmıştır. Maddenin atomlardan oluştuğu bilgisinden de yola çıkarak her varlığın bir iç enerjisinin olduğu bilincine varılır. İç dünyasındaki yoğunlaşmadan ötürü  öylesine büyük bir iç enerji açığa çıkar ki adeta  patlamaya hazır bir volkan gibi harekete geçmeyi bekler. Bu kaygıları yaşayan sanatçılar enerjiyi ifade şeklini serbest fırça darbeleri, boyanın akmasında, damlamasında bulurlar. Pollock’un tamamen kendini düşlerine yoğunlaştırarak elini ve fırçasını serbest bırakması gibi. Açıkçası Jackson. Pollock’un açtığı yolda kendi coğrafyamı arıyorum diyebiliriz.

Son dönem çalışmalarında amorf biçimlere rastlıyoruz. Tuvalin belli kalıplarından çıkarak oluşturduğun bu yapısal çalışmalarından kısaca bize bahseder misin? Senin için yeni bir dönem başladı diyebilir miyiz?

Akan boyayı, tuvale yön vererek formlar oluşturmak bana evrenin ve dünyanın oluşumu esnasındaki evreleri hatırlatır.

Yaygın lekelerin içine  patlamalar  halinde serpiştirilen  renkli  damlacıklar maddenin oluşumunu temsil eden dinamik fiziksel aktörler olarak yer alır. Boyanın kuruması ile başka evrelere geçilir. Bu aşama oluşum, değişim ve gelişim sürecidir. Spontane başlayan yaratma süreci ile oluşan bu formlar tamamen soyut bir imge halindedirler. Fiziksel dünyanın görüntüsündeki altta yatan nedeni sorgularken dağınık halde bulunan boya damlacıkları bir araya gelerek biçimsiz biçimleri oluşturdular. Amorf biçimler bu şekilde ortaya çıktı. Daha önce karşılaşmadığım birbirinden farklı bu biçimsiz biçimler bana çok heyecan veriyor.

Biçimsiz biçimler serisi dünyanın oluşumu esnasında serbest halde bulunan atomların x nedenden dolayı bir araya gelip kütleyi oluşturmasından etkilenerek yapılmış resimlerdir. Evren’in nasıl oluştuğu sorusunun cevabının arandığı dönemdir. “Bin-bang” büyük patlama deneyinin yapılması toplumda büyük heyecan uyandırır. Uzay, keşfedilmeyi beklerken bu sorunun cevabının plastik değerlerle aradığım resimlerimde ortaya çıkan “biçimsiz biçimler” yeryüzünde, bilinen tüm biçimlerin ötesinde yeni bir biçim yaratmaya çalıştım. Ama yine de sanat izleyicisinin bu oluşumları bir şeylere benzetme kaygısına girdiğini, tamamen soyut ve spontan tarzda olan bu biçimlerin izleyiciyi düşünmeye ittiğini gördüm.

Boya tuvalde yol alırken, yaşadığımız her anın bir sonraki anda sonlanacağını bilerek hızlı bir çalışma temposu ile hızlı düşünebilmek ve doğru kararlar vermek gerekir. Bu aşamada  resimlerimin oluşum sürecinde başka bir evre başladı. Bilinç denen engelden kurtulup bilinçaltında serüven başladığı bu dönemde bazen küçük bir leke önemli bir eleman olarak görülüp bütün stratejiyi onun üzerine kurgulayabiliyorum.

Sıvının düz yüzeyde bıraktığı lekenin konturları alınarak ortaya çıkan biçimler, görüntüde dingin görünen ama iç derinliği  yoğun olan  resimler bir süre sonra bu yapay formları da reddederek boyasal alanları kendilerine sığınak olarak seçerler.

Son dönem çalışmalarını, önceki dönem ile kıyasladığında ne gibi farklılıklar ve benzerlikler görüyorsun? Neler değişti?

Boya damlacıkları, akmalar uzun süre çalışmanın sonunda derinliği ve sonsuzluğa yolculuğu başlatırken ortaya çıkan  yüzeyde ortaya çıkan amorf biçimlerin oluşumu bu kendiliğindenliğin yanı sıra yeni bir müdahale ile konturlarına benim karar verdiğim yeni biçimlere dönüştü. Son dönem yaptığım çalışmalarda  tuvalin bilindik şekillerinden çıkıp amorf resimlerimi daha özgürleştiğine inandığım şekilde şaseden kurtarıyorum. Böylece bulundukları ortama daha çok etkileşime gireceklerine ve özgürleşeceklerine inanıyorum.

Son olarak, gelecek projelerini öğrenmek isteriz? Yakınlarda yeni bir sergi projesi ile seni görecek miyiz yoksa biraz daha vakit var mı diyorsun?

Resim sanatının iki boyutlu çalışmaların üç boyutlu sezinlendirme mücadelesi çerçevesinde eserlerime boyut kazandırmak istiyorum. Bu nedenle gelecekte çalışmalarımın üç boyutlu hallerini ortaya koymak istiyorum. Şu an resimlerimin üzerinde yoğunlaşmış bir şekilde çalışıyorum zamanı ve mekanı henüz belirsiz  olan yeni bir sergiye hazırlanıyorum.

Teşekkürler Nalan.

Bilsart Haziran 2018 Sergi Programı | Ozan Türkkan & Elif Biradlı

Bilsart, haziran ayı sergi programı dahilinde 6 Haziran – 23 Haziran tarihleri arası Ozan Türkkan’ın ‘Verum Corpus’, 27 Haziran – 7 Temmuz tarihleri arasında Elif Biradlı’nın ‘Paket III’ isimli solo sergisine ev sahipliği yapıyor.

OZAN TÜRKKAN

VERUM CORPUS 6 Haziran – 23 Haziran, 2018
Sanat Konuşmaları: Ozan Türkkan & Işın Önol 06/06/201

Bilsart 6 Haziran – 23 Haziran tarihleri arasında Ozan Türkkan’ın ‘Verum Corpus’ isimli solo sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, ismini Ozan Türkkan’ın video ve VR enstalasyon işinden alıyor.

Doğanın algoritması ve Fractal Geometry üzerine uzun dönemli bir araştırmanın ürünü olan iki bölümlü çalışma izleyiciyi / deneyimleyiciyi generatif yöntemle yaratılmış spekülatif organik bir dünyayı 360 derece deneyimleyebilecekleri bir VR enstalasyonu ve tek kanal bir video enstalasyonundan oluşuyor.

Kavramsal olarak karmaşık görünse de aslında hergün karşımıza çıkan bir gerçeklik ve doğanın kendi duzeninin ve kendini yenilemesinin, yaratımının bir algoritması. Mesela bir kar tanesi. Ya da insanın ta kendisi. Tenimizi oluşturan DNA ile kalbimizi oluşturan DNA’nın aynı olması, ne kadar küçük bir yapı taşına odaklanırsak odaklanalım aynı temeli bulmamız her birimizi fraktal varlıklar yapıyor. Sahil şeridinin girinti çıkıntılarından, yaprakların şekline, dağ sıralarından sinir sistemimize nereye dönsek fraktal yapılarla karşılaşıyoruz. Yani aslında tüm dünya fraktal bir krallık.

Kaosu grafiğe dökmeye çalıştığımızda yine fraktal yapılar çıkıyor karşımıza. Yani aslında düzen ve patern her yerde. Belki de onun için fraktal sanatın huzur verici bir tarafı var. Karmaşanın ortasında kendini açık eden bir uyum belki de doğaya dair güvenimizi yeniliyor.

ELİF BİRADLI

PAKET III 27 Haziran – 7 Temmuz, 2018
Sanat Konuşmaları: Elif Biradlı & Nazlı Yayla 27/06/2018

Bilsart 27 Haziran – 07 Temmuz tarihleri arasında Elif Biradlı’nın ‘Paket III’ isimli solo sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, ismini Elif Biradlı’nın Paket isimli serisindeki üçüncü çalışmasından alıyor.

“Paket” isimli üç videodan oluşan serisinde Biradlı, içinde farklı organları birleştirerek kapsayan, içeren ve sınır oluşturan deriyi konu edinir. Görme, duyma, tat alma ve koklama duyularından yoksun olarak yaşamına devam edebilen insan, derisi olmadan kendisini bir arada tutamaz ve kimliğini kaybederek herhangi bir bireyden ayırt edilemez. Çünkü deri, bedenin içiyle dışı arasındaki alış-verişi sağladığı şekilde içinde bulunduğu alandan bedenin yüzeyini ayıran deri kişinin ben temsilini de ifade eder. Fransız psikanalist Didier Anzieu’nün tanımına göre; “Çocuğun beninin, gelişmesinin erken evreleri sırasında, beden yüzeyi deneyiminden hareketle, kendini kendisine ben olarak temsil etmek için kullandığı bir şekillendirme”dir.

Serinin ilk videosunda, doğum kavramını üzüm yiyen yaşlı bir kadın bedeni üzerinden ele alan sanatçı, ikinci videoda yaşamla dolmuş çöp poşetleriyle deriyi tanımlar. Bilsart’ta gösterilen Paket III ‘te ise derisi üzerinden sıyrılmış bir beden, kendi sentetikliğine tezat oluşturacak şekilde kasaba girer ve et alır. Doğum-yaşam-ölüm çizgisindeki üçüncü ayağı ele alan bu videoda sanatçı, derisi soyulan etin acısını gıdıklanan bir bebeğin neşeli sesleriyle birleştirerek ölüme doğru atılmış ilk adım olan doğuma işaret eder.

Çevre Mühendisleri Odası: Tatlı su kaynaklarımızın yüzde 79’u kirlenmiş durumda

1

5 Haziran Dünya Çevre Günü vesilesiyle TMMOB Çevre Mühendisleri Odası’nın açıkladığı Türkiye çevre raporu Türkiye’deki çevre kirliliğine ışık tuttu: Türkiye’de tüketilen plastik ambalajın sadece yüzde 21’i toplanabiliyor, tatlı su kaynaklarının yüzde 79’u kirlenmiş durumda, denizlerdeki kirlilik artış gösteriyor ve iklim değişikliğine bağlı sebeplerle doğal afetlerin sayısı hızla artıyor. 

5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu tarafından sunulan Türkiye Çevre Durum raporunun basın toplantısında Türkiye’deki çevre kirliliğinin güncel durumu ortaya koyuldu. Bu yıl teması “plastik kirlilik ile mücadele” olan Dünya Çevre Günü’nde Türkiye’deki plastik gerçeğine de ışık tutan rapor, Türkiye’de tüketilen plastik ambalajın yalnızca yüzde 21’inin toplanabildiğini ortaya koyuyor. Rapora göre, Türkiye’de farklı sektörlerde toplam 8 milyon 612 bin ton plastik tüketiliyor; 1 milyon 800 bin ton plastik ambalaj piyasa sürülüyor ve bunun sadece 384 bini toplanıyor. Türkiye’de atık olarak beyan edilen plastik atık miktarı ise sadece 179 bin ton. Türkiye plastik atık kaydını tutamıyor.

Tatlı su kaynaklarının yüzde 79’u kirlenmiş durumda

Türkiye Çevre Durumu Raporu, özellikle Büyük Menderes, Kızılırmak, Sakarya, Susurluk, Küçük Menderes, Gediz, Bakırçayı, Ergene nehirlerinin durumlarının çok kötü olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’deki yüzey sularının, derelerin ve göllerin yüzde 79’unun kirlemiş durumda olduğunu belirten Baran Bozoğlu basın toplantısında şöyle dedi: “Türkiye’deki tatlı su kaynaklarımız ciddi bir tehdit altında. Bu rakamın yaklaşık yüzde 60’ı, içmesuyu kaynağı olarak kullanılamayacak nitelikte suyu temsil ediyor. Bahsi geçen nehirler açık kanalizasyona dönmüş durumda, arıtarak yeniden kullanma potansiyeli olan sularımızın ise yüzde 99’unu kullanmıyoruz ve başta Muğla, Mersin, İstanbul ve İzmir olmak üzere denizlerimizdeki kirlilik artıyor”. Raporda ayrıca 186 Organize Sanayi Bölgesi’nin yarısından fazlasında (yüzde 56) atıksu arıtma tesisi bulunmadığı belirtiliyor ve yenilerinin var olanlardaki işletme sıkıntıları göz önüne alınarak planlaması gerektiğine dikkat çekiliyor.

Hava ve toprak kirliliği sağlığımızı tehdit ediyor

Rapora göre, Türkiye, iç ve dış ortam hava kirliliğine bağlı ölümlerde yüz bin kişide 47 ölüm oranı ile Avrupa’da hava kirliliğine bağlı ölümlerin en çok yaşandığı 22.ülke. Hava kirliliğinin en çok etkilediği iller arasında ise Ankara, İstanbul, Adana, Amasya, Bursa yer alıyor. Türkiye’deki hava kirliliğinin başlıca nedenlerini evsel ısınma, araç kullanımı, termik santraller, maden ve sanayi işletmeleri olarak belirten raporda toprak kirliliğine de dikkat çekiliyor ve Türkiye’de 24 bin adet toprak kirliliği konusunda şüpheli saha bulunduğu ortaya koyuluyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), her yıl üç milyondan fazla kişinin pestisit zehirlenmesinden dolayı hastaneye kaldırıldığı tahmin ediyor ve milyonlarca kişinin erken ölümü ile sonuçlandığını belirtiyor. Bozoğlu’nun sunumuna göre, Türkiye’de satılan pestisit miktarı biliniyor, fakat; hangi arazide ne kadar kullanıldığı bilinmiyor.

İklim değişikliğine bağlı doğal afetler artıyor

Türkiye Çevre Durumu Raporu, Türkiye’de 1940’lardan 2016 yılına kadar doğal afetlerde çok ciddi bir artış eğilimi olduğunu ortaya koyuyor. Sera gazı emisyonlarının tetiklediği iklim değişikliği kaynaklı bu artış Türkiye’de kendini en çok şiddetli ve düzensiz yağış ve sel, fırtına, dolu, kar, yüksek sıcaklık ve kuraklık olarak kendini gösteriyor. Afetlerden en çok etkilenen bölge ise Karadeniz. Rapor, Türkiye genelinde 2016 yılında 134 sel felaketi yaşandığını belirtiyor. Bozoğlu iklim değişikliğinin şu anda yaşanıyor olduğunu söyledi ve bir iklim eylem planı hazırlamanın aciliyetinden bahsetti: “Ülkemizde özellikle son yıllarda yaşanan dolu ve sel felaketleriyle iklim değişikliğinin etkilerini çok yakından hissetmeye başladık. İklim değişikliği ne yazık ki doğal kaynakları da kısıtlıyor; sera gazlarının artışıyla birlikte azalan su kaynakları tarımsal üretime etki ediyor ve biyolojik çeşitliliği de azaltıyor. İklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir kilometre taşı olan Paris Anlaşması’nın onaylanması ulusal ölçekteki çalışmaların hız kazanmasını sağlayıp, tüm paydaşların katılımı ile gerçekleştirilmesi gereken azaltım ve uyum faaliyetlerinin uygulanmasını da hızlandıracaktır

Türkiye’deki gürültü kirliliği ve atık sorunu gibi farklı çevre kirliliği konularına da değinen rapor Türkiye’nin güncel çevre durumunun fotoğrafını çekerek, karar vericilere de önerilerde bulunuyor. Toplantıda Bozoğlu ülkemizde çevre yönetimi alanında yaşanan güzel gelişmelere de yer vererek: “Türkiye’de bir yandan düzenli atık depolama sahalarının, atıksu arıtma tesislerinin sayısı artıyor, alt yapı güçlendiriliyor ve ağaçlandırma faaliyetleri yapılıyor. Ancak, bu gelişmelerin yanında, çevre kirliliği halen artıyor; derelerimiz, havamız ve toprağımız kirlenmeye devam ediyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında 44 milyon hektarla ülke yüzölçümünün yüzde yüzde 56’sını oluşturan mera ve çayır alanları, 2014 yılı verilerine göre 14,6 milyon hektara inerek yüzde 19’a gerilemiştir. Ülkemizde, entegre çevre yönetimi yaklaşımı uygulanmalıdır. Yatırım yapan ile denetleyen, izin veren aynı kurum olmamalıdır. Sularımızın kirlenmesi engellemek için ülkemizde ekosistem odaklı atıksu yönetimine odaklanılmalıdır ve Su Kanunu acilen güncellenerek kanunlaştırılmalıdır. İklim değişikliğine karşı kentlerimizin ve kırsal alanların hazırlıklı olması için uyum faaliyetlerine başlanmalıdır” dedi ve sözlerini noktaladı.