Ana Sayfa Blog Sayfa 166

Paylaşıldıkça Çoğalır; Mek Mak Okumak ve Yazmak

Mek Mak; okuma ve yazma gibi bireysel bir etkinliğin paylaşıldığında daha da keyifli bir hal alacağı düşüncesiyle başladı. İnsan konuşan, gülen, eğlenen bir varlıktı ve hayatına çeşitli alışkanlıklarla devam ederdi. Kitap okumak ya da yazmak görece az insanı kapsayan bir alışkanlık olduğundan paylaşımı daha zordu. Belki okumanın keyfi ve avantajı milyonlarca insandan mahrum edilmişti. Bu nedenle hayatımıza olumlu hiçbir şey katmayan pek çok şeyi sürekli konuşurken, bir muhabbet konusu da olabilecek bu etkinlikler dezavantajlı kalmıştı. Bilemiyordum ama sebebi her ne olursa olsun; paylaşmak hem çoğaltıcı hem de zenginleştiriciydi ve bu nedenle bir şey yapılabilirdi.

İlk Toplantı

O zamanlar İzmir’de küçük ama sevimli ve sanatsal her türlü etkinliğe açık, iyi işlere ev sahipliği yapan bir kafe vardı: İro. Bir okuma ve yazma topluluğunu da misafir edebileceklerini söylediler. Böylece ilk kez ekim ayında bir araya gelen bir grup oluştu.

Grubun yürütücülüğünü mü diyeyim, moderatörlüğünü mü yoksa kolaylaştırıcılığını mı ya da başka bir şey mi diyeyim, karar veremediğimden kendi rolüme bir tanım bulamasam da anlatıcı/dinleyen ikiliğinden oluşan bildik yöntemleri aşmak gerektiğini düşünenlerdenim. Her katılımcının özne olabildiği ve sürecin şekillenmesine katkı sunabildiği ortamlar yaratıcılığı daha çok beslediğinden Mek Mak’ın da ilk toplantısında kesin, net bir tanımı ve yol haritası yoktu.

Tek yönlü anlatım, bilgi aktarımını sağlasa da etkileşime kapalı olduğundan ezberci yöntemin basit bir tekrarı olurdu. Bireysel bir etkinliğin farklı bakış açılarıyla zenginleşmesini isterken, buna uygun olmayan bir işleyiş benimsenemezdi. Bu noktada kendi rolümü tanımlamaya odaklanmaktansa sürecin işleyişini bu eksende şekillendirmeye çalışmayı daha uygun buldum. Sonuçta tatil arası veren Mek Mak’ın, katılımcı sayısı olmasa da katılımı artırdığını ve öznelerden oluşan bir araya gelişleri sağlandığını söyleyebilirim.

Mek Mak’ın Seyir Hali

Başa dönersem; iki haftada bir Pazar günleri buluşacak olan grup, kendi seyir haritasını gurubun katılımcılarıyla birlikte bu ilk toplantıda oluşturdu. “Türlerden mi, dönemlerden mi ilerleyelim, başka bir şey mi yapalım gibi” sorularına cevaplar arandı. Bu buluşma üstüne, orada uçuşan fikirlerden, okuma rotası ortaya çıktı. Belirlenen kitaplar okundu. İki saat süren bir araya gelişlerde kitabın ve yazarın dünyasının derinliklerine dalındı.

Bunun yanında yazmaya meyilli okurlar için, bazı yazma alıştırmaları yapıldı. Okumanın hazzıyla harmanlanmış toplantılar ve yazma isteğini kâğıda aktarma olanaklarını üstüne birtakım deneyimler edinildi. Bir buluşmamızda İzmirli bir yazarı ağırladık. Güzel bir söyleşi oldu.

İro’nun faaliyetlerine ara vermek zorunda kalması üstüne, başka bir mekana geçildi. Katılımcı sayısı azaldı/çoğaldı ama devam etme yönünde istek baki kaldı. Bu nedenle ikinci yıl için, Ekim’de yeniden bir araya geleceğiz. İsteriz ki kitaplar üstüne konuşmaktan keyif alacak daha çok insanla buluşalım. Katılmak isteyebilecekler için, ikinci yılın ilk kitabı, Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sı olacak. Önümüzdeki yılın rotasını 2000 sonrası edebiyatı olarak belirledik. Hangi kitapları okuyacağımıza ise Sahilde Kafka’yı konuşacağımız bu ilk buluşmada karar vereceğiz. Katılmak isteyen herkesi bekleriz.

Rapçi Ezhel 10 yıla kadar hapis cezasına mahkum edilebilir

0

Rapçi Ezhel, şarkı sözlerinde, kliplerinde ve sosyal medya paylaşımlarında ‘uyuşturucu kullanımını özendirmek’ suçlamasıyla 23 Mayıs’ta tutuklanarak cezaevine gönderildi. Suçlu bulunduğu takdirde 10 yıla kadar hapis cezasına mahkum edilebilir.

Sercan İpekcioğlu veya bilinen sahne ismiyle Ezhel, uyuşturucuya özendirme iddialarıyla 23 Mayıs’ta ikinci kez polis tarafından soruşturuldu ve ardından gözaltına alındı. Aynı gün tutuklu yargılanmak üzere cezaevine gönderilen rapçi, şu an İstanbul’daki Maltepe cezaevinde tutuluyor. Ezhel, ilk olarak Aralık 2017’de de benzer bir soruşturma kapsamında gözaltına alınmış ve sorgulama sonrasında serbest bırakılmıştı. Ancak kimliği gizli bir vatandaşın Başbakanlık İletişim Merkezine (BİMER) ayrıca bir şikayette bulunması üzerine Mayıs ayında tekrar polis tarafından ifade vermeye çağrıldı. Ezhel, yargılandığı ve suçlu bulunduğu takdirde 10 yıla kadar hapis cezasına mahkum edilebilir.

Türkçe rap sahnesinin önde gelen bir figürü olan Ezhel, Türkiye’nin şehirli sokak hayatına ilişkin karanlık betimlemeleriyle biliniyor. Ezhel, marihuana kullanımına atıfta bulunan iki şarkısı ve kendisini marihuana yaprağı tutarken gösteren, ancak şu an silinmiş olan bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle sorgulandı.

Mahkemenin Ezhel’i tutuklu yargılanmak üzere cezaevine gönderme kararı, uyuşturucu kullanımını aktif bir biçimde özendirdiğine dair hiçbir somut kanıt içermiyor.

Ezhel’in tutuklanması, Türkiye’nin de imzaladığı Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 19. Maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. Maddesi gereğince koruma altında olan ifade özgürlüğü hakkının ihlalidir.

Hemen şimdi çağrıda bulunun:

  • Yalnızca ifade özgürlüğü hakkını barışçıl biçimde kullandığı için tutuklanan Sercan İpekcioğlu’nun (Ezhel) derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılması ve meşru sanatsal ifadeleri ve sosyal medya paylaşımlarıyla bağlantılı olarak yürütülen tüm soruşturmaların kapatılması sağlanmalıdır;
  • Türkiye’de ifade özgürlüğü hakkının barışçıl kullanımına eksiksiz olarak saygı gösterilmeli ve bu hak korunmalıdır.

EK BİLGİ

Uluslararası insan hakları hukuku ifade özgürlüğüne yönelik belirli sınırlandırmalara izin verse de, bu sınırlandırmalar üç bölümden oluşan sıkı bir testten geçmelidir: Sınırlamalar yasalarda yer almalı; ulusal güvenlik, kamu düzeni, kamu sağlığı veya değerleri ya da başkalarının haklarına veya itibarına saygı gösterilmesi gibi meşru amaçları korumak için çok açık bir şekilde gerekli ve orantılı olmalıdır.

Ezhel’in tutuklanması, Türkiye’de ifade özgürlüğü hakkı üzerinde baskı uygulandığı ve alternatif görüş ve ifade biçimlerinin giderek daha fazla sınırlandırıldığı bir bağlamda meydana geldi.

Temmuz 2016’daki darbe girişiminden beri yüzlerce gazeteci yargılandı, 140’tan fazla gazeteci ile diğer medya çalışanı ise hala cezaevinde. İnsan hakları savunucuları, diğer sivil toplum aktörleri ve sıradan vatandaşlar meşru muhalif görüşlerini ifade ettikleri için soruşturmaya uğradı, tutuklandı ve mahkum edildi.

Yakın bir tarihte devlete bağlı televizyonlar, Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonu görüşmeleri sırasında muhalefet üyesi bir milletvekilinin sunduğu soru önergesine cevap olarak 200’den fazla şarkının kara listeye alındığını duyurdu. Şarkılar, içerikleriyle ilgili olarak ‘ülkenin ulusal ve ahlaki değerlerini ihlal etmek’ de dahil olmak üzere son derece muğlak gerekçelerle kara listeye alındı. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ Mart ayında şarkıların kara listeye alınması kararını, ‘[Bu] hukuki görevi sansürmüş gibi takdim etmek ahlaksızlıktır’ sözleriyle savunmuştu.

Uluslararası Af Örgütü’nün Acil Eylem Çağrısı’nı imzalamak için tıklayın.

Orta Avrupa Filmleri Ankara’da

3 yıl boyunca İstanbul ve İzmir’de festival şeklinde gerçekleşen “Orta Avrupa Filmleri Haftası”, 3. Vişegrad-Türk Kültür Festivali kapsamında bu kez Ankara’da da gerçekleşiyor! Orta Avrupa Filmleri, 7 – 10 Haziran 2018 tarihleri arasında Ankara Büyülü Fener Sineması Kızılay’da gösterilecek.

Festivalin ana teması ise: Beden ve Ruh ve Kulak Ver!, Müzik ve Sinema öncülüğünde sinema dünyasının usta isimlerinin yanı sıra; György Pálfi, Wojciech Marczewski, Juraj Jakubisko, Iveta Grófová, Gábor Koltay ve Jacek Borcuch gibi Vişegrad bölgesinin genç ve başarılı yönetmenleri de bu fetsivalin sinema yolculuğunda eserlerini sergileyecekler.

Festivalin açılış filmi ise, Miloš Forman’ın 1979’da Rock müzikal Hair’den uyarladığı Hair (Bırak Güneş İçeri Girsin) olacak. Hair ABD’de daha sonra çekilmiş olan, dikkat çekici müzik ve koreografiye sahip ve Miloš Forman’ın 60’ların kuşağı ve savaş karşıtı özgür ruhu kucaklaması olarak nitelendiriliyor.

Miloš Forman’a ise ayrılmış özel bir bölüm olması, en tanınmış Çek-Amerikan yönetmenin filmlerini ve önemini gözler önüne seriyor. Her ikisi de Oscar ödülüne aday gösterilmiş olan Bir Sarışının Aşkları ve Koşun İtfaiyeciler filmleri, 60’lı yıllarda kendi ülkesinde çekilmiştir.

Festival hakkında daha detaylı bilgiye, festivalin web sitesinden bulaşılabilir.

Beyazperde’de Tiyatro: Romeo ve Juliet

Bu sezon Comédie Française tarafından sahnelenmeye devam eden Shakespeare’in “Romeo ve Juliet” oyununun profesyonel kaydı 6 Haziran Çarşamba akşamı saat 20.00’de Kızılay Büyülü Fener Sineması ekranında olacak.

Eric Ruf’ün yönettiği Romeo ve Juliet” oyunu Pathé Live, Ankara Fransız Kültür Merkezi ve Kirpi Tiyatro işbirliğiyle ve Özdemir Nutku çevirisiyle Türkçe altyazılı olarak Büyülü Fener’de izlenebilecek.

Shakespeare’in efsanevi eseri, mutlak aşkın vücut bulduğu öykü olarak yüzyıllar boyunca çeşitli uyarlamalara konu oldu. Oysa, bu birinci katmanın altındaki tortulara bakıldığında siyah bir güneş saklanmaktadır: Siyasetin çürümüşlüğü, aile içi nefret, karmaşık ve ıssız karakterler Güney İtalya’da geçen bir aşk hikayesinin romantik okumasından daha öteye taşır seyirciyi. Orada güneş ruhlara çarpar, yoksul İtalya’nın yitik ihtişamından geriye harabe duvarlar kalmıştır, akıl dışı korkular ve halkın batıl inançları hala canlıdır. Oyunun rejisörü, Shakespeare’in dilinin olağanüstü çoğulluğunun tüm yankılarını yakalamayı başarır: Acımasız, dolgun bir kuvvet ve mizah.

 

Yazan: Shakespeare
Yöneten: Eric Ruf
Kostüm Tasarımı: Christian Lacroix
Işık Tasarımı: Bertrand Couderc
Koreografi: Glysleïn Lefever
Müzik Düzenleme: Vincent Leterme
Ses: Jean-Luc Ristord
Makyaj: Carole Anquetil
Oyuncular: Christian Blanc, Michel Favory, Claude Mathieu, Serge Bagdassarian, Christian Gonon, Jérôme Pouly, Gilles David, Pierre Louis-Calixte, Bakary Sangaré, Nâzim Boudjenah, Suliane Brahim, Stéphane Varupenne, Elliot Jénicot, Danièle Lebrun, Jérémy Lopez, Didier Sandre, Laurent Lafitte.
Yapım: La Comédie Française
Dağıtım: Pathé Live, Bel Air Media ve Fransız Kültür Merkezi işbirliğiyle
Yönetmen: Dominique Thiel
Süre: 165 dakika / iki perde

Tarih: 6 Haziran 2018, saat 20:00
Yer: Büyülü Fener Sineması / Kızılay

İtalya’nın az bilindik kasabalarına yolculuk: Sirmione ve Bardolino

0

Sirmione, Lambordiya bölgesinin Brescia şehrinde yer alan küçük ve sevimli bir kasabadır. Kuşkusuz Lambordiya bölgesi deyince, akla İtalya’nın en önemli gölleri geliyor. Bunlardan birkaçı ise:

  • İtalya’nın en büyük bir tatlı su gölü Garda
  • İkinci büyük gölü Maggiore
  • Üçüncü büyük gölü Como

Bardolino, Veneto bölgesinin Verona şehrinde yer alan üzüm bağları ile meşhur bir kasabadır. Veneto ise nehirleri ile nam salmış bir bölge konumundadır. Birkaçı ise :

  • İtalya’nın en uzun ve geniş nehri Po
  • İkinci uzun nehri Adige
  • Beşinci en uzun nehri Tagliamento

Sırtını Garda gölü kıyısına vermiş iki turistik kasabaya çeviriyoruz rotamızı. Sirmione ve Bardolino.

  • Sirmione – Bardolino arası 25 dakikadır. O yüzden mutlaka programınıza Bardolino gezisini de ekleyin.

Sirmione’nin tarihi MÖ 1. yüzyılda Verona’dan gelen zengin ailelerin tatil yeri olarak seçmesi ile başladı. MS 4. ve 5. yüzyıllarda ise kent liman savunması ile ön plana çıkmıştır. 13. yüzyıl özellikle Sirmione‘nin tarihi için dönüm noktası olmuştur. Şehrin en bilindik yapısı olan Scaligero kalesi, Verona Krallığının soylu ailesi olan Scaligero izleri taşımaktadır. 14. yüzyıl ve 17. yüzyıl tarihlerinde kasaba, Venedik Cumhuriyetine bağlandı ve akabinde ise 1860’da İtalya Krallığının bir parçası oldu. Özellikle Roma dönemi şairleri, yazarları ve ressamları bu büyülü göl çevresini mesken edindiler.

  • Sirmione termal su kaynakları bakımından zengindir.
  • Dondurması ile meşhurdur.

Sirmione Kalesi: Üç kule ve 47 metre uzunluğundaki ana kuleden oluşan yapı, 13. yüzyıl’da Verona donanmasını korumak için yapılmıştır. Kale yarımadanın girişinde stratejik bir yerde konumlandırılmıştır. Bir hendek ile çevrilmiş olan kalenin sadece bir köprüsü günümüze kadar korunmuştur. Kısacası şehre giriş anahtarı bu kapıdan veriliyor ve günümüze kadar en iyi şekilde korunuyor. Mutlaka 146 basamak çıkarak muhteşem Garda gölünü gözlemleyin.

Giriş Ücreti: 4 Euro

Santa Anna Della Şapeli: Rocca askerleri için inşa edilmiş küçük kilise 13. yüzyıl tarihine dayanmaktadır. Ama en görülesi yeri ise 15. yüzyıldan kalma muhteşem freskleri.

San Pietro  Kilisesi: 8. yüzyıl tarihli yapı, Sirmione’nin en eski kilisesidir. Dikdörtgen planlı kilise adını Mavino’dan alır ki bu isim de İtalyanca “in summas vineas” yani “üzüm bağlarında” anlamına gelir. 12. yüzyılda kilise fresklerle süslenmiş ve 14. yüzyılda ise yenilenmiştir. Savaşta ve vebada ölenlerin anısına bir çan kulesi ve atlar konumlandırılmıştır.

Vittoria Emanuele Sokağı: Sirmione Kalesinin hemen bitişiğinde yer alan uzunca sokakta, öncelikli olarak dondurma dükkanları, hediyelik eşya küçük mağazaları, İtalyan mutfağını tadabileceğiniz şık restoranları ve rengarenk balkon süslemeleri ile gösterişli otelleri görebilir ve fotoğraf çekebilirsiniz.

  • Öğle yemeğinizi Emanuele sokağında yer alan Ai Cigni Restoranda alın. 10-12 Euro karşılığında İtalya’nın lezzetli lazanyalarını ve şaraplarını tadabilirsiniz.
  • Dondurma için ise kuşkusuz doğru adres Gelateria Gino

Konu konaklamaya gelince ne yazık ki Sirmione bana göre termal turizm ve konaklamacılık konusunda sadece isimden ibaret. Eğer illa termal bir otelde kalmak istiyorum diyorsanız, elinizi cebinize atmalısınız. Konaklayacağınız yer ise Terme Grand Otel. Çokta şart değil uygun rakamlı denize ve meydana yakın olsun diyorsanız ise önerebileceğim tek yer Saviola Oteli.

Sirmione’de yapılacak şeyler sınırlı o yüzden rotanızı mutlaka 22 km uzaklıkta olan Bardolino Kasabasına çevirin.

Sirmione’den Bardolino’ya ulaşımı ya feribot ile ya da taksi/otobüs ile gerçekleştirebilirsiniz.

  • 20 dakikalık feribot yolculuğu ile Bardolino kıyısına ulaşabilirsiniz. (6-9 Euro)
  • Taksi ile 27 dakika içerisinde Bardolino’ya ulaşabilirsiniz.(35-40 Euro)
  • Otobüs ile 1 saat süren yolculukla kasabaya ulaşabilirsiniz.(4 Euro)

Bardolino; Verona şehrinin şirin ve küçük bir kasabasıdır. Kentin tarihi tam bilinmemekle beraber yapılan  bazı araştırmalar sonucunda Paleolitik dönemde bazı kalıntıların olduğu var sayılmaktadır. Kentin bilinen ilk tarihi 9. yüzyılda buraya yerleşen Scaligero ailesi tarafından yaptırılan kalıntılardan anlaşılmaktadır. 15. yüzyılda kasaba Venedik Cumhuriyetine bağlandı. 17. yüzyıl sonlarına doğru Avusturyalılar eline geçen kasaba bağımsızlığını 1866 yılında almıştır.

San Nicola Kilisesi: Mimar Giuliari tarafından 1844 yılında tamamlanan kilise, neoklasik akımın öncülerindendir. Ön yüzeyini oluşturan 4 sütun 1880 yılında bitirilmiştir. Sunağın her iki tarafında diz çökmüş melek figürleri vardır. Vitraylarda ise İsa Mesih’in vaftiz edilişi işlenmiştir. Fresklerde ise İsa’nın Paganizm’e karşı zaferini betimlemektedir. Bu freskleri ve diğer süslemeleri ile meşhur olan kiliseye giriş ücretsizdir.

Dell’Olio D’Oliva Müzesi: Yerel mutfak kültürü hakkında bilgilendirmek istiyorsanız bu müze tam sizlik. Ağırlıklı olarak sirke, zeytinyağı ve sosların tarihini anlatmaya başlayan müzede, yapılış ve tadım süreci de eklenerek muazzam bir deneyim katıyor gelen turistlere. Artı olarak da bu sağlıklı ürünleri temin etmenize de olanak sağlıyorlar. Deneyimlemek de bedava!

Zeni Şarap Müzesi: Kuşkusuz Bardolino deyince aklımıza ilk gelen şeydir üzüm bağları. 1870 yılında Bartolomeo Zeni ile başlıyor şarap mahzenlerinin öyküsü. Garda gölü kıyısında sadece zeytinyağı değil şarap taşımacılığı da yapıyordu bu seçkin aile. Zamanla kendi şaraplarını üretmeye başlayınca Zeni markası bir anda ticaretin kendi ekseninde dönmesini sağladı. Bu küçük tadım merkezi ise şarapların tarihinden yapılışına kadar olan süreci yaşatıyor gelen misafirlerine. Sunum bittikten sonra da tadım sürecine geçiliyor. İlk önerdikleri ise Chiaretto Classico’dur. Tabii ki öncelikleri şarap olsa da sirke ve birkaç sos alternatifi de sunmaktadır. Kısaca fiyatlarına gelirsek;

  • Chiaretto Classico 9-12 Euro
  • Valpolicella Classico 7-9 Euro
  • Soave Classico 6-8 Euro

Mateotti Meydanı: San Nicola Kilisesinden başlayarak göl kıyısına kadar uzanan rengarenk evleri, şarap ve zeytinyağı dükkanları, butik mağazaları ve İtalyan mutfağını sunan eşsiz restoranları ile vakit geçirebileceğiniz bir alan. Cadde sonunda gölün ferahlığını yüzünüzde hissedecek, lüks yatları görünce de biraz moraliniz bozulacak.

  • La Porta Restoranda mutlaka makarna ve ıspanaklı pizza deneyin.
  • Bar Catullo’da Garda gölüne karşı içkinizi yudumlayın.
  • Özellikle Bardolino tatilinizi Şarap festivaline denk getirin. (Eylül Sonu-Ekim Başlangıcı)

Klasik İtalya turundan sıkılanlar ve farklı rotaları keşfetmek için ideal bir program olduğuna inanıyorum. Özellikle bakir doğası, muhteşem göl manzarası, tarihi dokusu ve sunduğu yerel lezzeti ile Sirmione ve Bardolino rotanıza eklemeniz gereken yerlerin başında gelmektedir.

Sağlık turizm ile ilgili iseniz Sirmione oldukça tatminkâr gelecektir. Eğer Gurme turuna merakınız var ise Bardolino’da (özellikle festival dönemi) tatilinizi planlayabilirsiniz.

Yapmadan Dönmeyin:
  • Garda gölünde tekne kiralayın.
  • Bardolino’da şarap festivali için rezerve yaptırın.
  • Bardolino’nun köylerini ziyaret edin.
  • Sirmione’nin kaplıcalarından faydalanın.
  • Sirmione kalesinde gün batımını izleyin.
  • Şarap, zeytinyağı, sirke ve makarna sosları alın.

 

Sartre’ın Freud senaryosu

1958’de Moby Dick (1956) filminin yönetmeni (filmin senaryosunu bilimkurgu yazarı Ray Bradbury kaleme alır) Polanski’nin Chinatown (1974) filminin aktörü, aynı zamanda yazar John Huston; Jean Paul Sartre ile psikanalist Sigmund Freud’un yaşamını ve çalışmalarını, keşiflerini anlatan bir filmin senaryosu üzerinde çalışmak üzere anlaşır. Film dünyasıyla felsefe dünyasının kolaylıkla uyuşmaması herhalde beklenebilir bir durum. Sartre biraz da ciddi bir vergi borcu olduğundan bu anlaşmaya yanaşır. Fransız yazar ve felsefeci çılgınca bir enerji ile 7 saatlik bir film senaryosu yazınca Huston yazarı İrlanda’daki evinde ağırlayarak gereksiz bölümleri kesmek üzere davet eder.

İkili dil problemleri nedeniyle anlaşmakta zorlanırlar. Hatta bazı durumlarda yönetmen odayı terk ettiğinde Sartre hızlı konuşmasına devam eder, ev sahibinin odadan çıktığını fark etmez. Sartre da ev sahibinin anlaşılmaz şekilde ortadan kaybolmasını Beauvoir’a yazdığı mektuplarında tuhaf bulduğunu belirtir. Çalışmanın sonunda bazı sahneler kısalırken bazıları uzatılarak yeni sahneler eklenir, ortaya bu defa sekiz saatlik bir film çıkar. Kahvaltı için buluştuklarında Huston Sartre’ın saatlerdir ayakta olduğunu ve senaryoya 25 sayfa eklediğini görerek varoluşçu felsefenin önde gelen isminin insanüstü çaba ve enerjisi karşısında şaşkınlığını gizleyemez. Çalışmalarının istenilen sonucu vermemesi üzerine Huston Sartre’ı kovmak zorunda kalır ve her zaman çalıştığı senaryo yazarlarıyla çalışarak daha alışıldık bir film ortaya çıkarır. 1962’de gösterime giren filmde Freud’u Montgomery Clift canlandırır.

Film iki Oscar adaylığı ve farklı festivallerden adaylıklar alır. Fakat ödül kazanamaz. Sartre filmin künyesinde yazar olarak yer almazken ‘Freud Senaryosu’ kitap olarak Amerika’da Şikago Üniversitesi yayınlarından 1985’te çıkar. Fransa’da ise Gallimard yayınevi 1984’te kitabı basar. İtalyanca edisyonu da yine 1985’te Einaudi’den yayınlanır. Kitabın Türkçe baskısı ise bulunmuyor.  Fransa’da yayınlanan Le Nouvel Observateur dergisi Sartre’ın kitabı bir tiyatro oyunu gibi kurguladığını ve ustalığıyla okuru şaşkına çevirdiğini yazar. Kitap psikanalistin özgün fikirlerini geliştirmeye başladığı erken dönemine yoğunlaşıyor.

Sartre Freud’u yorumlarken özgürlük ve dünyevi varoluşa dair varoluşçu bir psikanaliz pratiğini savunur. Freud’un sekse öncelik vermesini kabul etmez. Düşüncelerinin zamanla değişimini ve incelmesini önemser. Sartre’ın olağanüstü çalışma enerjisi onun yazdıklarını takip edenler açısından şaşırtıcı değil gibi görünüyor. Bize düşen de bu çalışkanlığından ve veriminden ders çıkararak kendimizi bu yönde geliştirmek olabilir.

Bu yazı ilk önce Yeni Papirüs adlı sitede yayımlanmıştır.

Vegan beslenme ve vegan gıda ürünleri

0

Yapılan araştırmalara göre sporculardan ünlülere, doktorlardan komşunuza, hatta çocuklara kadar tüm dünyada insanlar hızlı bir şekilde vegan hayat tarzı ve beslenme şekline geçmeye devam ediyorlar. Google gibi büyük şirketlerden tutun, Çin gibi büyük ülkeler tarafından da (evet yanlış okumadınız Çin) desteklenen vegan beslenme aslında bir trend gibi algılansa da her gün büyük kitleler tarafından kabul görerek kalıcı bir yaşam şekli olacağının sinyallerini veriyor… Et ve süt üretiminin hayvanlara verdiği zararın yanı sıra susuzluğa, ormansızlığa, küresel ısınma ve en önemlisi dünya açlık sorununa sebep olduğu yapılan birçok araştırma sonucu kanıtlandı. Bununla birlikte büyük ülkeler bu problemlerle başa çıkmak için en büyük önlem olarak hayvansal ürün kullanımından ziyade bitkisel beslenmeye yönelmeyi öngörüyorlar.

Peki vegan olmak aslında alıştığımız damak tadı ve lezzetlerden uzak durmak anlamına mı geliyor? Günlük beslenme rutinimizde farkında olmasak da vegan ürünleri yiyoruz. Bitkisel yağlarla (mısır özü yağı) hazırlanmış kuru fasulye-pilavdan tutun humusa, çoban salataya, patatesli gözlemeye, mercimekli köfteye kadar pek çok yemek sayabiliriz.

Hayvansal ürünlerden uzak durarak beslenmeyi tercih eden insanların sayısı gün geçtikçe artarken tabii ki gıda sektörü de bu değişime kayıtsız kalmadı ve hayvansal ürün içermeyen, bununla birlikte besin değerleri yüksek, sağlıklı ve lezzetli ürünler geliştirdi. Gelin bu ürünlere birlikte göz atalım.

Soya kıyması

Soya kıyması ya da eti olarak satın alacağınız bu ürün soya çekirdeğinin yağının alınıp unu andıran kısmına sıcaklık uygulanarak sıkıştırılıp et dokusuna benzer doku kazandırılması ile üretilir. Et ve süt endüstrisinin yetiştirdiği hayvanlar genetiği ile oynanmış tohumlardan üretilen soya ile beslendiğini düşünürsek organik üreticilerin ürettikleri GDO’suz soya ürünlerini tercih etmemizde yarar var… Kullanımı kolay olması ile birlikte fiyatları da uygun olan soya eti ve kıyması hayvansal ürünlerin sağlığımızı ciddi anlamda tehdit ettiğini sıkça okuduğumuz bu günlerde insanlar tarafından daha çok tercih edilmeye başladı. Kurutulmuş soya kıyması ve dondurulmuş olmak üzere iki çeşidi mevcut olan soya ürünleri ile birçok yemeği yapmak mümkün. Ete asıl tadını verenin, tuz, biber, karabiber, soğan ve sarımsak olduğunu düşünecek olursak soya etini ya da kıymasını çeşniler, soğan ve sarımsak ile harmanlayarak eti kullandığınız yemeklerde kullanabilir; köfte, mantı, çeşitli patlıcan yemekleri ya da dolma  yapabilirsiniz.

Bitkisel sütler

Günümüzde popüler olmaya başlasa da aslında bitkisel sütler geçmişten bu yana yüzyıllardır farklı kültürlerde inek sütü yerine kullanılıyordu. Bitkilerden çeşitli uygulamalarla elde edilen bitki sütleri inek sütünde bulunan laktoz ve kolestrol içermediği için birçok insan tarafından tercih edilen, çeşitli vitaminler, kalsiyum ve B12 ile zenginleştirilmiş sağlıklı bir alternatif olarak kabul ediliyor. İnek sütünde bulunan ve insanların sindirim sistemine uygun olmayan kazein içermeyen bitki sütlerinin badem, soya, pirinç, hindistan cevizi, yulaf, kaju gibi birçok çeşidini büyük marketlerde kolaylıkla bulabilirsiniz.

Bitkisel peynirler

Peynirden asla vazgeçemem diyenler alıştıkları damak tadından vazgeçmek zorunda değiller. Bitkisel peynirler vegan olsun ya da olmasın herkesin ilgisini çekiyor. Tahmin edeceğiniz üzere bitkisel sütler gibi çeşitli tahıl ve bitkilerden üretilen vegan peynirlerin piyasada çevizli, biberli, sade ve krem peynir olmak üzere birçok çeşidi bulunuyor.

Bitkisel yumurta

Bundan bir kaç yıl önce Amerikan Follow Your Heart firmasının piyasaya sürdüğü VeganEgg (bitkisel yumurta) ürününü denediğimde çok şaşırmıştım. Ama ülkemizde de buna benzer bir ürün çıktığını keşfettiğimde daha çok şaşırdım. İçerikleri farklı olsa dahi bu dünyada özellikle gıda konusundaki yenilikleri takip ettiğimizin bir göstergesi. Toz şeklinde satın alabileceğiniz yumurta ikamesini hazırladığınız yiyeceklerde yumurta yerine kullanabilir hatta omlet dahi yapabilirsiniz. Uzun yıllardır zararları tartışılan ve yapılan birçok araştırma sonucunda yüksek kolestrol içeren yumurtanın kalp, damar ve şeker hastalığı riskini arttırdığını düşünecek olursak yeme alışkanlıklarından vazgeçmek istemeyenler için yumurta ikamesi daha sağlıklı bir tercih olabilir.

Kaynak: Financial Express, Food Revolution, Livekindly, Dağ Medya

8. Malatya Uluslararası Film Festivali başvuruları başladı!

9-15 Kasım 2017 tarihleri arasında, Malatya Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilecek 8. Malatya Uluslararası Film Festivali yönetmelikleri ve başvuru formları, festivalin resmi internet sitesi “malatyafilmfest.org.tr” da yayınlandı.

Malatya Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen 8. Malatya Uluslararası Film Festivali, “Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması”, “Uluslararası Uzun Metrajlı Film Yarışması”, “Ulusal Kısa Metrajlı Film Yarışması” ve “Uluslararası Kısa Metrajlı Film Yarışması” ana yarışma kategorilerinden oluşuyor. Festival kapsamında Türk sinemasının ulusal ve uluslararası alanda görünürlüğünü arttırmak ve sinema endüstrimizin gelişimine katkıda bulunmak adına düzenlenen Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması’na kurmaca, belgesel ve canlandırma türünde filmler başvurabilecek. 31 Ağustos Cuma günü saat 17.00’a kadar festivalin resmi internet sitesinden başvuruların kabul edileceği bu kategoride ‘En iyi Film’e, Kristal Kayısı Ödülü ile birlikte 100 Bin Türk Lirası para ödülü verilecek.

Ulusal yarışmada ayrıca En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kurgu, En İyi Sanat Yönetmeni, Fahri Kayahan En İyi Müzik, Kemal Sunal Halk Ödülü (En İyi Film), Jüri Özel Ödülü (En İyi Film), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, Umut Vaat Eden Kadın Oyuncu, Umut Vaat Eden Erkek Oyuncu ve Türk Sinemasına Katkı Ödülleri verilecek.

Bu yıl 9-15 Kasım tarihleri arasından gerçekleştirilecek festivalde ulusal sinemaya katkı amacıyla festivalin ödüllerine yenileri de eklendi. Büyük Usta Lütfi Akad adına “En İyi İlk Film Ödülü”, Ulvi Saran Jüri Özel Ödülü ve FİLM-YÖN En İyi Yönetmen Ödüllerinin verileceği festivaldeEn İyi Kısa Film’e Kristal Kayısı Ödülü ile 5 bin TL para ödülü verilecek. Yarışmada ikinci kısa film 3 bin, üçüncü kısa film ise 2 bin TL ile ödüllendirilecek.

Ana kategorilere ait yarışma yönetmelikleri ve başvuru formlarına malatyafilmfest.org.tr adresinden ulaşılabilir.

Gezi Parkı’ndaki 1361 Ağacı Yakından Tanıyoruz

Gezi Direnişi’nin 5. yıldönümünde Gezi Parkı’nın ağaçları için veri tabanı oluşturuldu. Çitlembikten cennet ağacına, sarkık sophoradan kurtbağrına Gezi Parkı’nın gerçek sakinlerini tanıyalım…

“Bağzı Geziciler” tarafından hazırlanan geziparkimiz.net sitesi Gezi Direnişi’nin 5. yıl dönümünde açıldı.

Proje kapsamında bir grup gönüllü Taksim Gezi Parkı’nda bulunan tüm ağaç ve çalıları fotoğraflayarak envanter çıkardı.

Parktaki 1361 ağacın bilgilerini, konumunu ve henüz 1100 kadarının 5000 fotoğrafını içeren bir site hazırlandı.

Siteyi açtığınızda bütün bu bilgileri içeren bir harita ve gönüllülerin siteyi neden açtıklarına dair açıklama görüyorsunuz:

“Ağaçlara sahip çıkma projesi”

“Gezi Parkı, uğruna canlarımızı kaybettiğimiz, her şeye rağmen sahip çıkmayı başardığımız, kentin merkezinde kalan birkaç parktan biri. Hepimizin parkı, içindeki yüzlerce ağacıyla İstanbul’un önemli kentsel mirasları arasında yer alıyor.

TIKLAYIN – Zaman Tüneliyle Gezi Direnişi

“geziparkimiz.net öncelikle parktaki ağaçlara sahip çıkma projesi. Bir yılı aşkın süredir devam eden envanter çalışmaları kapsamında 1361 ağaç ve çalı çeşitli açılardan fotoğraflandı, cinsleri ve özellikleri belirlendi. Şimdi sahip çıktığımız ağaçlarımızı daha yakından tanıyoruz.

“Gezi’nin 5. yıldönümünde açtığımız sitemizde ağaçlarımızı keşif yolculuğuna Hoşgeldiniz! Sitemiz hepimizden gelecek katkılarla gelişmeye devam edecek. Bu daha başlangıç!”

Gezi Parkı’nın 10 sakini

Gezi Parkı’nda huş ağacı, leylandi, alev ağacı, gülibrişim, ıhlamur, sedir, taflan, akasya, meşe, porsuk, herdemyeşil manolya gibi türlerin de araladında bulunduğu 1361 ağaç ve çalı yaşıyor.

Bu ağaçlardan bazılarının fotoğraf ve bilgileri şöyle:

Cennet ağacı

(“Ailanthus altissima”)25 metre boy, 10 metre tepe çatısına ulaşabilir. Sonbahar renklemesi çok güzeldir, adını “mis” kokusundan alır.

Ana vatanı Çin’dir. Kuzey yarım kürenin ılıman iklimlerinde yaygın şekilde görünür. İstanbul’a demiryolu inşaatı sırasında gelmiştir. İstilacı bir tür olduğu için bugün İstanbul’un neredeyse tüm park, bahçe ve boş alanlarında sıkça rastlanan bir tür haline gelmiştir.

Gezi Parkı’nda yedi adet bulunmaktadır.

Fotoğraftaki ağaç:

* Boy: 1600

* Tepe çapı: 1600

* Gövde çevresi: 156

Kırmızı yapraklı Erik

(“Prunus cerasifera”, “Pissardii Nigra”)Park ve bahçelerde en çok kullanılan bitki türlerinden biridir. Yapraklanmadan önce çiçek açar, bahar ayları en güzel olduğu dönemdir. Sonrasında ortaya çıkan yaprakları ve meyveleri ise göz alıcıdır.

4-5 metre çap yapabilir.

Gezi Parkı’nda 14 adet bulunmaktadır.

* Fotoğraftaki ağaç:

Boy: 700

Tepe çapı: 800

Gövde çevresi: 62

Çitlembik Ağacı

(“Celtis australis”)

İstanbul’un kadim bitkilerindendir. Osmanlı bahçelerinin vazgeçilmez simgesel peyzaj elemanlarındandır.

20-25 metre boy, 8-10 metre tepe çatısı yapar. Kışın yaprak döker, meyveleriyle oyun oynanabilir, çocukların vazgeçilmezidir.

Gezi Parkı’nın en görkemli ağaçlarındandır, 10 adet bulunmaktadır.

* Fotoğraftaki ağaç:

Boy: 600

Tepe çapı: 500

Gövde çevresi: 23

Gümüşi Ihlamur

(“Tilia argentea”)30-40 metre boy, 7-8 metre tepe çapı yapan yaprak döken bir ağaçtır. Balkanlar, Macaristan, Ukrayna ve Türkiye’de yaygındır.

Haziran, Temmuz ayları çiçeklerinin mis kokusuyla etrafa neşe saçan, yazın gölgesi ile insanlara huzur veren bir ağaç türüdür.

Gezi Parkı’nda 63 adet bulunmaktadır.

Fotoğraftaki ağaç:

* Boy: 700

* Tepe çapı: 200

* Gövde çevresi: 32

Sedir

(“Cedrus libani”)20-25 metre Boy, 2,5-3 metre tepe çapı yaparlar. Konik formlu, herdem yeşil, çok gösterişli orman ağaçlarıdır.

Kuzey Afrika’dan Himalayalara, Toroslara uzana bir coğrafyaya yayılırlar.

Gezi Parkı’nda 38 adet bulunmaktadır.

Fotoğraftaki ağaç

* Boy: 2000

* Tepe çapı: 1000

* Gövde çevresi: 131

Saplı meşe

(“Quercus robur”)30 metre kadar boylanabilen, çok uzun ömürlü bir meşe türüdür. 400 yıl ömrü vardır.

Gezi Parkı’nda 4 adet bulunmaktadır.

* Fotoğraftaki ağaç:

Boy: 1400

Tepe çapı: 900

Gövde çevresi: 75

Londra Çınarı

(“Platanus Acerifolia”)30 metre boy, 20 metre tepe çapı oluşturabilirler. 1850’li yıllarda gelen bir hibrit türüdür. Doğu çınarı ile Batı çınarının melezlenmesi ile ortaya çıkmıştır.

Parkın gerçek ev sahipleridir. Gölgesi altında bir bardak çay içmek bütün dertleri unutturur, insana umut verir.

Gezi Parkı’nda 151 adet bulunmaktadır.

Fotoğraftaki ağaç:

* Boy: 1200

* Tepe çapı: 700

* Gövde çevresi: 104

Sarkık Sophora

(“Sophora Japonica Pendula”)20-25 metre boy, 10 metreye kadar tepe çapı yapabilir.

Ana vatanı Japonya ve Çin’dir. Park ve bahçelerde çok kullanılan bir türdür.

Gezi Parkı’nda 13 adet bulunmaktadır.

Fotoğraftaki ağaç:

* Boy: 400

* Tepe çapı: 300

* Gövde çevresi: 30

Kurtbağrı

(“Ligustrum japonica”)Kışın yaprak dökmeyen herdem yeşil bir bitkidir. Çit olarak budanarak kullanılabileceği gibi serbest bırakılırsa yetişkin ağaç formu da kazanır. Çiçekleri çok güzel kokar.

Gezi Parkı’nda çalı ve ağaç formunda 51 adet bulunmaktadır.

* Fotoğraftaki ağaç:

Boy: 700

Tepe çapı: 500

Gövde çevresi: 76

Alaca yapraklı Akçaağaç

(“Acer negundo”, “Arganteovariegatum”)7-8 metre boy, 4-5 metre çatısına ulaşabilen bir Akça ağaç türüdür. Yaprakları alacalıdır, bu en belirgin özelliğidir.

Parkın esas bitki örtüsünde yoktur. 2014’te parkın tamiri sırasında parkın içindeki boşluklara bolca dikilmiştir.

Gezi Parkı’nda 51 adet bulunmaktadır.

* Fotoğraftaki ağaç:

Boy: 650

Tepe çapı: 500

Gövde çevresi: 36

Sonbahar ve baharda çekimler yapıldı

Projeyi hazırlayan gönüllüler bianet’e şöyle konuştu:

“2017 yaz sonunda başladık. İkiye bölünmüş ikişer aylık çalışmalar oldu. İlki yaz sonu sonbahar ağaçlarıydı. Kışın bekledik. Sonra baharda tekrar yapraklanma başlayınca geri kalan kısmını çekmeye devam ettik.”

“Gezi Parkı Derneği’ndeki botanikçi arkadaşlarımız inisiyatif kullandılar. Onlar zaten ağaçlar üzerine sürekli envanter çalışması yapıyorlardı. O çalışmadan bir liste oluşturuldu ve arkadaşlarımız gidip daha önce belediyenin yaptığı dışında özel bir numaralandırma yaptılar.

“Siteye birçok ayrıntı eklenecek”

“47 fotoğrafçıya bu işi paylaştırdık. İlk grup ve ikinci grupta Galata Fotoğrafhanesi’nden fotoğrafçıların, ardından bir liseden fotoğrafla ilgilenen öğrencilerin destekleriyle çekimler gerçekleşti.

“Her ağacın en az beş fotoğrafını çekmeyi hedefledik. Gövde detayları, yapraklar, üzerinde varsa yemişler, her ağaçla beraber eğer onda yaşayan bir canlı varsa; arısından karıncasına, kuşundan keçisine kadar, ayrıntıları fotoğraflamaya çalıştık. Onlar da şimdi yavaş yavaş siteye eklenecek.”

Alıntı: Bianet

Sekseninde Hobbit: JRR Tolkien’in Orta Dünyasının ilk fantastik hikayesinin ardındaki ilham kaynakları nelerdi?

George Allen ve Unwin, Oxford Academic’in sevilen kitabını seksen yıl önce 20 Eylül’de yayımladılar.

20 Eylül 2017 JRR Tolkien’in klasik fantastik romanı olan Hobbit’in yayınlanışının sekseninci yıl dönümüydü. Bu edebi kurum Oxford öğretim görevlisinin (1892- 1973) bir akşam öğrencilerinin ödevlerine not vermekten sıkılıp bunun yerine boş bir sayfaya uzanıp boş boş kitabın açılış cümlesini oluşturacak cümleyi not almasıyla doğdu: “Toprakta bir kovukta bir hobbit yaşardı.”

Bu basit başlama noktasından Tolkien, Bilbo Baggins’in hazine peşinde Yalnız Dağ’a olan beklenmedik serüveninin epik hikayesini yarattı. Eserini 1932’de tamamladı ve bir taslağı incelemeleri için saygın iş arkadaşlarına sundu.

Bunlardan biri, kendi Narnia Günlükleri (1950 – 56) aynı şekilde büyülü bir dünyada masum kahramanlarını iyi ile kötü arasındaki savaşa sokan ve Tolkien’in hıristiyan fikirlerini derinden hisseden CS Lewis idi. Erkekler yakın arkadaşlardı ve St. Giles’daki Eagle and the Child Pub’ında, her Salı günü dönem zamanlarında edebi meseleleri tartışmak için buluşmalarıyla ünlü olan özel Inkings Kulubü’nün üyeleriydiler.

Tolkien eserinin el yazması bir kopyasını öğrencilerinden birine, Elaine Griffiths’e gösterdi. Öğrencisi bunun karşılığında bunu sonradan George Allen ve Unwin’de çalışacak olan arkadaşı Susan Dagnall’a gösterdi. Dagnall patronu Stanley Unwin’e tiyo verdi. Unwin küçük oğlunun romanı göklere çıkarması üzerine devam etmeye ve 21 Eylül 1937’de romanı basmaya karar verdi. Hobbit o zamandan beri basılmakta.

Tolkien’in hikayesi ve devam hikayesi Yüzüklerin Efendisi (1954 – 55) çocukları ve her yaştan yetişkinleri seksen yıldır eğlendiriyor. Popülerlikleri Peter Jackson’un iki kitabın üç film uyarlaması sayesinde milenyumun dönüşüyle artıyor. Martin Freeman, Ian McKellen ve Richard Armitage’ın rol aldığı Hobbit döngüsü daha yakın zamanda çekildi (2012-14).

Akademisyen, ilham için Avrupa pagan ve hıristiyanlık öncesi folkloru, mitler ve peri masallarına dair yaygın bilgilerinden yararlandı. 1925 ve 1945 yılları arasında Oxford Rawlinson ve Bosworth’un Anglo – Saxon profesörü olan Tolkien, fantastik temalar üzerine hikaye tarzında şiirler yazarak ve Elf runik dillerini sıfırdan icat ederek kendini eğlendirdi.

Hobbit’in karakter ve yer adları İzlanda’ya ait dil geleneklerinden ve Poetic Edda ve Prose Edda gibi Eski Nors efsanelerinin ekolarından türetildi. Kurnaz ejderha Smaug, Eski İngiliz efsanesi Beowulf’takiyle (William Morris’in yoluyla) karşılaştırılırken Thorin Meşekalkan’ın cüceler taburu Grimm kardeşlerin cüce tasvirleriyle karşılaştırıldı. Tolkien Pembroke Koleji’ndeki memuriyeti sırasında Beowulf üzerine ders verdi.

Yazar aynı zamanda Viktorya dönemine ait kurgulardan faydalandı, fikirlerini Jules Verne’in Dünyanın Merkezine Yolculuk (1862), George MacDonald’ın Prenses ve Goblin (1872) ve Samuel Rutherford Crockett’in Siyah Douglas (1899) gibi eserlerde daha önceden sunulmuş fikirlerden geliştirdi.

Gollum’un yozlaştırıcı lanetli altın yüzüğü, Tolkien’in Gloucestershire’da 1929 yılında arkeolojik bir kazıya yaptığı ziyaret esnasında dinlediği bir anekdottan kaynaklanıyormuş gibi gözüküyor. Anekdot, yüzük gibi bir kalıntının 1785’te bir zamanlar Roma tapınağına ev sahipliği yapan bir alandaki keşfi hakkındaydı.

Eserinin alegorik veya yorumlayıcı bir biçimde okunmasına emin bir biçimde direnmesine rağmen JRR Tolkien’in Birmingham yakınlarındaki Sarehole’daki çocukluk anıları (itirafına göre) Bilbo’nun yeşil memleketi Shire için temel oluşturuyordu. Hobbitlerin içinde sınırlı boş vakite sahip bir hayat yaşadıkları kırsal bir idilin Orta Dünya’nın karanlık hırsından koruduğu Shire, sıklıkla İngiltere’nin idealize edilmiş (Tolkien’in gözünde insanların dünyadan kovulmadığı zamana ait) endüstri öncesi hali olarak görülüyor. Tolkien’in kendisi yayıncılarına söylediği tasvir “aşağı yukarı Kraliçe Viktorya’nın Elmas Jübilesi [1897] sırasında bir Warwickshire köyü” idi.

Hem Hobbit hem Yüzüklerin Efendisi’nde yer alan diğer mekanlar, yazarın ziyaret ettiği gerçek yerlerden ilhamlanıldı: Rohan ve Gondor, Malvern Tepeleri ve bunların eski Mercia Krallığı ile olan bağlarından; Rivendell genç Tolkien’in 1911’de İsveç Alpleri’ne yaptığı tatilden; İki Kule, Edgbaston’daki Perret’s Folly ve Waterworks Kulesi’nden.

Hobbit’in en kritik Beş Ordu Savaşı’nın aynı zamanda Tolkien’in Birinci Dünya Savaşı sırasındaki deneyimlerinden kaynaklandığı söyleniyor. (aynı zamanda Yüzüklerin Efendisi’nde Ölü Bataklıklar ve Mordor’un Kara Kapısı’na bakın.)

Başlangıçta İngiliz Ordusu’na hizmet etmekte gönülsüz olan ve kendisini “çok fazla hayalgücüne ve çok az fiziksel cesarete sahip genç bir adam” olarak tanımlayan Tolkien, merhamet etti ve 1915 temmuzunda Lancashire tüfekli askerlerine bir teğmen olarak katıldı. Bir yıl sonra Somme’daki dehşetle yüzleşmesi için sevk edildi. Siper hummasına yenik düşmeden önce Bouzincourt’ta cephe gerisinden çalıştı, Schwaben tabyasındaki ve Leipzig hattındaki saldırılara katıldı. Hiç şüphesiz ki hastalığı kendisini birlikte savaştığı, yakınlığını ifade ettiği, birçok genç ve cesur askerin zalim kaderini paylaşmaktan kurtardı.

Kendisi inkar etmesine rağmen Tolkien’in birinci elden kanlı çatışmalara ve Fransa’daki zalim katliama dair deneyimleri, kendi kahramanlarının savaşa giderken inandıkları bir dava için hayatlarını kurban etmeye hazır olmaları kahramanları aralarındaki dostluğa dair bilgilendirmiş olmalı.

Kaynak: Independent