Ana Sayfa Blog Sayfa 171

Ortalama bir ceo yılda en az 60 kitap okur. Peki neden?

Dünyanın en başarılı CEO’ları, okumanın onların başarılarının anahtarı olduğunu söyler. Eğer bu doğruysa, daha fazla okumamaya cesaret edebilir misiniz? Fast Company’ye göre, ortalama bir CEO yılda yaklaşık 60 kitap okuyor. Dünyanın en iyi ve parlak zekaları adeta birer fikir süngeri oldukları için, dünyanın en iyi, kurgusal olmayan yazılarını kendilerine nüfuz ettirirler ve onun bilgisini kendi hayatlarında ve kariyerlerinde uygulamaya geçirirler. Kendinizi dünyamızın Mark Zuckerberg’i ile Arianna Huffington’u arasında saymayı ister misiniz? Okumak, onların derecesine yükselmenize yardımcı olabilir.

Birçok CEO yılda 60’tan fazla kitap okuyor

Dünyanın en başarılı insanlarına baktığınızda, ne şekilde, hangi yolla onların bu seviyeye geldiğini düşünüyorsunuz? Motivasyon? Tabii ki. Sıkı çalışma? Kesinlikle. Şans? Oldukça.
Fakat, en başarılı insanlar kendi başarılarını tek bir iyi alışkanlığa bağlıyor: okumak. Bunun inanması zor olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Elon Musk roket inşaa etmeyi kitap okuyarak öğrendiğini söylemiştir.

“Bilirsiniz ki, biri ne zaman Elon’a roket inşa etmeyi nasıl öğrendiğini sorarsa, ‘Kitap okuyorum.’ der. Evet, bu doğru. Elon o kitapları yalayıp yuttu, her şeyi biliyor. O benim hayatta tanıştığım en zeki insan ve çok uzun zamandır roket inşa etmeyi planlıyordu.” –Jim Cantrell

Waren Buffett Amerika’nın en başarılı yatırımcısı olmuştur çünkü o sanayi ve endüstri hakkında bilinmesi gereken her şeyi öğrenmek için doymak bilmez okuma alışkanlığını kullandı.
“500 sayfa…her gün. Bilginin işe yarama yolu budur, tıpkı bileşik faiz gibi gelişir. Hepiniz bunu yapabilirsiniz, fakat ben garanti ederim ki çoğunuz yapmayacaksınız”–Warren Buffet
Facebook kurucusu Mark Zuckerberg 2015’te her iki haftada bir kitap okumak için hem kendine hem de başkalarına meydan okumak için kendi kitap kulübünü kurdu.

“Kitaplar bir konuyu tamamen incelemenizi ve konunun, bugün çoğu medyanın yaptığından daha derinine inmenizi sağlar.’’ –Mark Zuckerberg

Okumayı seven ve onu gerçekten değiştirici bir alışkanlık olarak gören tek insanlar onlar değil. Çoğu CEO yılda 60 kitap okuyor – bu, ayda 5 kitap demektir!
Peki neden? Çünkü onlar bilirler ki, karşılaştıkları her bir problem ile daha önce başka biri karşılaşmıştır. Herhangi biri, bir yerde buna çözüm bulmuş ve bu çözümü yazıya dökmüştür. Başarılı CEO’lar kitapların en iyi ticaret okulu olduğunu ve büyük bir değişim yaratmak için tekerleği yeniden icat etmek zorunda olmadıklarını bilecek kadar zekidirler.
Çok okumuş CEO’ların en bilinen örneği muhtemelen Microsoft’un kurucusu, hayırsever ve dünyanın en zengin adamı olan Bill Gates’tir. Sıkı bir programla ve taahhütler dizisi ile mücadelesine rağmen, haftada en az bir kitap okumayı başarmıştır ve başarılı olmak isteyen herkesin bunu yapması gerektiğini tavsiye etmiştir.

“Evde, ofiste ya da caddede de olsam, her zaman okumayı dört gözle beklediğim bir kitap yığınım vardır.” –Bill Gates

Evet, hala kitap okumaya yeterince zamanınızın olmadığını mı düşünüyorsunuz?

Finansal olarak başarılı olan insanların yüzde 88’i günde en az yarım saat kitap okuyor

Tom Corley “Change Your Habits, Change Your Life” adlı kitabında başarısını kendi kendine oluşturmuş bir dizi milyoner ile onların günlük alışkanlıkları hakkında röportaj yapmıştır. Yanıtlayanların yüzde 88’i her gün en az yarım saatlerini kitap okumaya ve kendini eğitip geliştirmeye ayırdıklarını söylemişlerdir. Fakat onlar yeni çıkan polisiye romanlarını da okumuyorlardı! Bu insanlar vakitlerini, en iyi, kurgusal olmayan düz yazıları, belli başlı biyografileri, özgeçmişleri ve kişisel gelişim kitaplarını okumaya adıyorlardı. O kitaplardan çıkardıkları ders onların gün be gün daha iyi bir yaşam sürmelerini, ve böylece de başarılı olmalarını sağlıyor.
Efsanevi yatırımcı Warren Buffett hayatında geliştirdiği en iyi alışkanlığının kitap okumak olduğunu hala söyler. O, yatırım kariyerine başlamaya, zamanının yüzde 80’ini kitap okumaya ayırarak karar vermiştir. Sanayiyi ve endüstriyi geniş çaplı olarak anlaması ona akranlarına kıyasla avantaj sağlamıştır.
Kaynak: Blinkist

Leyli Sanat Maçka Demokrasi Parkı’nda piknik yapacak

Leyli Sanat, baharın gelmesiyle birlikte ayın etkinliğini 19 Mayıs Cumartesi günü tarihinde Maçka Demokrasi Parkı’nda gerçekleştirecek.

Leyli Sanat, Maçka Demokrasi Parkı’nda piknik yapacak.

Ocak ayından beri kültür ve sanat alanlarında faaliyet göstermeye çalışan Leyli Sanat, baharın gelişiyle birlikte ayın etkinliğini açık havada düzenleyecek. Maçka Demokrasi Parkı’nda gerçekleşecek olan etkinlik, ayın teması olan “Temas” etrafında söyleşiler ile başlayacak. Etkinlik, edebiyat ve sinemanın yanı sıra müzik ve dans ile devam edecek. Açık havada piknik şeklinde düzenlenecek olan etkinlik, 19 Mayıs Cumartesi günü Maçka Demokrasi Parkı’nda gerçekleşecek. Herkese açık olan etkinlik, saat 19:00’da başlayacak. Etkinliğe ve Leyli Sanat’a sosyal medya üzerinden ulaşabilirsiniz.

(Re)union Tematik Rezidans Programı, Atelier Muse iş birliği ile ilk defa İstanbul’da gerçekleşiyor

Sanatçılar Joahn Volmar, Maurícia Neves, Sofia Marques Ferreira ve Cansu Ergin, “21. yüzyılda kentlerin dönüşümü” teması üzerine araştırma ve üretimlerini gerçekleştirmek üzere 21 Mayıs- 2 Haziran arasında İstanbul’da olacaklar.

Program “Dönüşen kent hikayeleri – Peki şimdi?” yuvarlak masa toplantısına da ev sahipliği yaparak sanatçılar ve yerel katılıma açık olarak bizlerin deneyimlerini paylaşabilecekleri bir ortamda buluşmayı amaçlıyor.

(Re)union Tematik Rezidans Programlarının ilki 21 Mayıs – 2 Haziran 2018 tarihleri arasında Atelier Muse iş birliğiyle İstanbul’da gerçekleşiyor. Atelier Muse ve (Re)union Lisbon, ortak değerleri olan yerel topluluklarla ve yerel topluluklar için yaratım ihtiyacı, etkin değişim, dünyayı ve güncel sosyal, ekonomik ve politik meselelere dahil olma motivasyonu ve sanatı bunlara değinmek için bir araç olarak görmeleri etrafında bir araya gelerek bu programı gerçekleştiriyorlar.

“Dönüşen kent hikayeleri – Peki şimdi?” yuvarlak masa buluşmaları rezidans programı kapsamında “21. yüzyılda kentlerin dönüşümü” teması etrafında içinde bulunduğumuz dönüşüm sürecini ve gelecek fikirlerini paylaşmak üzere ortaya çıkan bir açık alan olarak kurgulandı. Etkinlik 26 Mayıs Cumartesi günü 14:00-16:00 arasında SALT Galata’da gerçekleşiyor.

Etkinliğin ilk buluşması, (Re)union Lisbon ve Atelier Muse tarafından düzenlenen (Re)union Tematik Rezidans Programı sanatçılarının katılımı ile gerçekleşiyor. Misafir sanatçılar Joahn Volmar, Mauricia Neves, Sofia Marques Ferreira, Cansu Ergin‘in de özel katılımıyla, bu araştırma odaklı rezidans programı sürecindeki gözlemlerini paylaşacaklar. Yerel katılımcıların paylaşacağı deneyimler, sanatçıların araştırma süreçlerine katkıda bulunurken, katılımcı kültür politikalarının yapılandırılmasına dayalı girişimleri destekleyecek. Dolayısıyla her alandan katılımcıya açık olarak gerçekleşecek etkinlikte buluşmayı heyecanla bekliyoruz.

Proje ayrıca #kenthikayeleri #pekisimdi hashtagleri ile Instagram ve Facebook üzerinden deneyim paylaşımına açık.

Misafir Sanatçılar

Cansu Ergin: Cansu Ergin bağımsız dansçı, öğretim üyesi ve koreograf. 2006’dan bu yana Türkiye ve Avrupa’da disiplinler arası alanda kendi koreografilerini ve iş birliklerini üretiyor.Çalışmalarını İzmir’de yoğunlaştıran Ergin, yerel ve uluslararası alanda sanatçılarla iş birliği yapabileceği disiplinler arası çalışmalar üretiyor. Sanatçı, sanat eserleri ile toplum arasında insanların bir araya gelerek şehri paylaşıp geliştirebilecekleri güçlü bir köprü kurmayı amaçlıyor.

Maurícia Neves: Koreograf, dansçı. Kendi dans ve performans ve müziklerini üretirken, çalışmalarında kullandığı kostümleri ve ışıklandırmayı da düzenliyor. Üretirken asıl motivasyonu farklı ülkelerden farklı insanlarla,farklı geçmişlerle ve kültürlerle çalışmak. Politik ve sosyal sorunların farklı ülkelerin sanatçılarıyla kolektif bir şekilde tartışarak çözülebileceğini düşünüyor.

Joahn Volmar: Dansçı, sanatçı, koreograf. Joahn, İspanyol Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra 2004 yılında kent ve çağdaş dans üzerine çalışmalar yapmaya başladı. O günden beri, İspanya, Almanya, Kanada ve İtalya’da farklı şirketlerle çalıştı. Joahn, gösteriler araştırmalar ve bedeni sanatsal alana kazandırmak için çalışmaya devam ediyor.

Sofia Marques Ferreira: Portekizli film yapımcısı, sanatçı ve yaratıcı yönetmen. Kendi kurduğu Solea Films’te bugünün sanatçıları, yapımcıları ve risk almayı seven insanlarıyla ilham verici hareketli resim parçaları için bir kuluçka makinesi olarak çalışıyor. Halihazırda, süreçteki projesi “Film Vücutları: Cinsiyet ve Geçiş” üzerine çalışıyor.

(Re)union Lizbon & Tematik Rezidans Programı

(Re)union, bağımsız bir uluslararası genç sanatçı ağı girişimidir. (Re)union fikri, PEPCC, Forum Dança mezun buluşmasında güçlü bir eski meslektaşlarla tanışmak, çalışmalarını desteklemek ve onları şu anda harekete geçiren şeyin ne olduğunu ortaya çıkarmak amacıyla ortaya çıktı. İlk (Re)union Festivali, 2016’da Espaço da Penha, Espaço Alkantara, Teatro da Voz/EIRA‘da ve Lizbon’un kamusal alanlarında, Calouste Gulbenkian Vakfı ile GDA Vakfı‘nın desteği ile gerçekleşti.

Sofia Ferreira Marques

Bugün, 2018 yılında ise, (Re)union projesi Thematic International Residency Programı ile iletişim ağındaki ülkelerde etkinliklerini genişletiyor. Tematik rezidans programları, (Re)union üyelerini, yoğun bir çalışma döneminde, hem sürekli iletişimi ve etkileşimine alan açıyor. Bu programlarda sanatsal, sosyal ve politik alanlarda yerel veya küresel gerçekliklerle alakalı bir tema ya da soru üzerine çalışılarak iletişim ağındakiler ve yerel bağlantılarla yeni sanatsal işbirliklerine zemin hazırlıyor. Bununla birlikte, yerel topluluklarla doğrudan bir bağ kurmak rezidans programlarının önceliklerinden biri.

Atelier Muse

Atelier Muse, disiplinler ve sektörler arası projeler yürüterek kültür sanat alanına yeni bakış açıları getiren yaratıcı bir girişimdir. Atelier Muse, aktif bir şekilde var ve üretken olma vizyonunu paylaştığı ortaklarıyla küresel ve işbirlikçi bir bakış açısını benimser.

2017’de kurulan Atelier Muse Sanatçı Rezidans Program, kurucusu Müge Olacak‘ın yaşam boyu hayali olan, birliktelik içinde ve merakla sürekli bir öğrenim sürecinde, bilgi ve yaratıcılığın değiş tokuşunun gerçekleşmesi ile hayata katkıda bulunmayı amaçlar. Program dünyanın dört bir yanından kültürler arasında köprü kuran sanatçıları ağırlamak için kuruldu. Organizasyon, kurucusunun “Sanat bugünün toplumlarında büyüyen ayrılıklar ve anlaşmazlıklar için bir çözümü barındırır ve ancak beraber çalışarak ortak bir paydada buluşabiliriz.” inancını taşır. Program çağdaş dans, performans, sanat yazarlığı ve yeni medya sanatlarına odaklanırken, disiplinlerden bağımsız olarak sosyal amaçlar üzerinde çalışan sanatçılara da açıktır. 

Kapak Fotoğrafı: Inês Campos

(Re)union Tematik Rezidans Programı – İstanbul, Gaia Dergi’nin medya sponsorluğu, SALT Galata’nın mekan desteği, Calouste Gulbenkian Vakfı, Camões, Instituto da Cooperação e da Língua, STEP Travel European Cultural Foundation (ECF) ve Compagnia di San Paolo’nun desteği ile gerçekleşiyor.

Uzaydan fotoğraflanan volkanik dağ korku saçıyor

0

NASA astronotlarından Andrew Feustel; yerin tam 250 km üstünden Hawaii’deki Kilauea yanardağını fotoğraflayarak, endişelerini belirtti.

Mayıs ayının başından itibaren Hawaii halkı potansiyel bir volkanik patlamanın tehlikesiyle beraber yaşıyor. Kilauea adlı yanardağ bugünlerde öyle büyük bir aktiflik içerisinde ki Uluslararası Uzay İstayonundaki astronatlar bile yanardağın volkanik aktivitesini gözlemleyebiliyorlar.

NASA astronatlarından Andres Feustel da bu görüntüye kayıtsız kalmayarak, yerin tam 250 km üstünden tehlikeli volkanik dağın fotoğraflarını dünyamıza ulaştırma ihtiyacı hissetmiş. Feustel tarafından fotoğraflanan Kilauea, şu sıralar ABD Jeoloji Araştırmaları (USGS) topluluğunun da yoğun ilgisini çekiyor. ABD’li jeologlara göre bu tür yoğun ve uzaydan dahi görülebilen volkanik hareket, büyük bir patlamanın tehlikelerini işaret ediyor olabilir. Zira bahsi geçen dağ, lokasyon olarak Hawaii halkının yaşam alanlarına oldukça yakın.

Diğer bir bakış açısına göre kesin olarak bir patlama ihtimalinden bahsetmek güç. Oluşan yoğun kül ve dumanın sebebi dağın kendi içinde oyularak daha derinlere inmesine dayanıyor. Yani ‘lavdan oluşmuş bir göl’ bu dağın şu sıralar yaşadığı aktifliğin potansiyel sonuçlarından biri. Uzaydan görülür olması bu dağın gerçek anlamda kesinlikle patlayacağı anlamına gelmiyor, fakat işler ters gider de volkanik dağ patlamayı tetikleyecek bir tepkimeye girerse facianın boyutu korkunç bir hal alabilir.

Alıntı | webtekno.com |

Teksas Üniversitesi erkekliğe bir “akıl sağlığı” sorunu gibi davranıyor

0

Austin’deki Teksas Üniversitesi’nin Rehberlik ve Akıl Sağlığı Merkezi erkek öğrencilere “cinsel kimlikleri üzerinde kontrol sahibi olmaları ve sağlıklı bir erkeklik algısına sahip olmaları” için geçenlerde yeni bir program başlattı.

Erkeklik bir akıl sorunu gibi davranan “MasculinUT” üniversitenin rehberlik kurulu tarafından organize edildi ve en son, öğrencileri “sağlıklı bir erkeklik şekli” geliştirmeleri için cesaretlendiren posterler yaptılar.

Program, sözde “kısıtlayıcı erkeklik” eleştirisine dayandırılıyor. Program, erkeklerin “erkek gibi davranmaları” söylendiğinde ya da “başarılı” veya “aile reisi” olmak gibi geleneksel cinsiyet rollerini yerine getirmeleri istendiğinde acı çektiklerini söylüyor.

“İnsanlarla ilgilenmeyi” ya da “aktif” olmayı seviyor olsanız da, MasculinUT pek çok özelliğin aslında tehlikeli olduğunu “geleneksel erkeklik fikirlerinin erkekleri duygusal olarak gelişmelerini engelleyen kaskatı (ya da kısıtlayıcı) kutulara koyduğunu” söyleyerek uyarıyor.

“Şu an bunu okuyan bir UT (Teksas Üniversitesi) öğrencisiyseniz, erkekliğin bu tanımlarına dahil olmanın size suçlu hissettirmek yerine döngüyü kırmak için güçlü hissettirmesini umuyoruz”

Program şu an lidersiz ama uzun süreliğine değil. Okul programı yürütmesi için “sağlıklı erkeklik koordinatörü” işe alma sürecinde ve okuldan bir yetkili PJ Medya’ya bu hafta bazı umutlu adaylarla pozisyon için görüşmeler yaptığını söyledi.

Son zamanlarda birçok okulun benzer programı varken, bu, doğrudan Rehberlik ve Akıl Sağlığı Merkezi’nin yönettiği ilk program gibi görünüyor. Okul, erkekliğin erkeklerin diğer insanlara ve kendilerine saldırmalarına sebep olabileceğini söyleyerek bunu doğruluyor gibi görünse de bunun aydınlığa kavuşması için yapılan isteğe cevap vermedi.

Bizzat erkekliğin şiddette payı olduğuna dair bir kanıt yok. Benzer programları yöneten UNC-Chapel Hill ve Northwstern gibi üniversiteler programlarının bir kanıtla desteklenmediğini kabul ettiler.

Kaynak: PJ Media

Bu sergide sanatçılar Alarm’da

Adahan İstanbul 13 Temmuz 2018 tarihinde saat 19:00’da başlayacak açılış kokteyli ile “ALARM” sergisine ev sahipliği yapıyor. 13-14-15 Temmuz 2018 tarihlerinde devam edecek sergide uzun zamandır deneysel fotoğraf çalışmaları yürüten Cem Demirel ve anlık kolaj çalışmalarıyla tanınan Nazlı Kocaçınar’ın son dönem işleri yer alıyor.

Cem Demirel’in eylemsiz farkındalığın gücünü yansıtan ve güçlü karakter seçimlerinden oluşturduğu portre çalışmalarının üzerine Nazlı Kocaçınar’ın  bütünlüğün içindeki parçalanmışlığı yansıttığı kolaj çalışmaları oturtuluyor. Proje iki sanatçının sorguladığı yaratma arzusunu tetikleyen duyguların belirli kalıplara ve tanımlara sığdırılmasını, sanat ve sanatçıyı özde var olmayan kurallara göre belirleyen sistemin dayatmalarını yok sayarak izleyiciyle buluşuyor.

Sergi mekânı, enstelasyon çalışmalarıyla interaktif bir proje alanına dönüştürülüyor. Yaratım sürecinde sanatçının sisteme uyumlanarak kendine uyguladığı oto sansür ve dış engellemerin anlatıldığı bu projede duyguların özgürlük ihtiyacının da altı çiziliyor. Eserlerin geneline hakim olan kırmızı renk, yaratım sürecindeki sanatçıların duygu ve düşüncelerinin kendileri üzerinde yarattığı baskı sonucu ortaya çıkan sanrılara ve bu durumun günümüz sanat ve sanatçılarını “alarm” durumuna geçirdiğine vurgu yapıyor. İçinde geniş çağrışımlar bulunduran çalışmalar dadaizm akımından tatlar barındırarak geçmiş dönemin sanatçılarına saygı duruşunda bulunuyor.

Vegan Devrimi kitabının yazarı Zülâl Kalkandelen okurlarla buluşuyor

0

Gazeteci, yazar, hayvan özgürlüğü aktivisti Zülâl Kalkandelen’in yeni kitabı Vegan Devrimi ve Hayvan Özgürlüğü, Kült Neşriyat etiketiyle geçen ay yayınlandı. Kitabın İstanbul’daki ilk imza günü 17 Mayıs 2018 Perşembe saat 18:00’da Karaköy’deki vegan kafe LiT’te yapılacak; Ankara’daki ilk imza günü ise kentin ilk vegan restoranı Veganka’da 23 Mayıs 2018 Çarşamba 18:30’da gerçekleşecek.

Kalkandelen, Türkçe’de alanında hazırlanmış en kapsamlı telif çalışma olma niteliğini taşıyan kitapta, konuya ilişkin kabul görmüş dar kanâatler üzerine metinlerarası bir eleştiri kuruyor. Feminizm, çevrecilik ve Marksizm’in hayvan hakları açısından eleştirilerine yer verilen kitap, tüm duyarlı canlılar için yaşam hakkını ve hayvan özgürlüğünü savunan veganizmin insanlığın evrimindeki önemine vurgu yapıyor. Yaşadığımız gezegende insan, hayvan ve yeryüzünün özgürlüğünün ancak bir arada gerçekleşebileceğinin altını çizen yazar, veganizmin gelişimini tarihsel süreçte ele alarak açıklıyor.

Vegan Devrimi ve Hayvan Özgürlüğü adlı kitapta, uluslararası alanda tanınmış veganlar ve hayvan özgürlüğü aktivistleriyle röportajlara da yer veriliyor. Müzisyen Moby ile veganlık ve yaşam hakkı; müzisyen ve yazar John Robb ile veganlık ve punk ilişkisi; Kuzey Amerika Hayvan Özgürlüğü cephesinin kurucularından Dr. Jerry Vlasak ile ALF ve doğrudan aksiyon; avangart noise müzisyeni Keiji Haino ile veganlıkla ilişkilendirdiği Japon “Ma” konsepti, ABD’nin ilk vegan başkan adayı Clifton Roberts ile hayvan hakları mücadelesinin siyasetteki yeri hakkında yapılan röportajlar, farklı bakış açılarını yansıtan bir çeşitlilik içeriyor.

Zülâl Kalkandelen, kitabını hayvanlara adadığını şu ifadeyle belirtiyor: “Mezbahalarda, süt ve yumurta çiftliklerinde, fabrikalarda, hayvanat bahçelerinde, akvaryum parklarında, sirklerde, yaşamın her alanında insanlar tarafından esir edilip çalıştırılan, işkenceden geçirilen ve gaddarca katledilerek yaşam hakları ellerinden alınan milyarlarca hayvan için…”

İnsanlığı kurtarma ihtimali olan dünyanın en ölümcül varlığı: Bakteriyofaj

1

İnsanlığın en ölümcül düşmanlarından biri tarih boyunca bakteriler olmuştur. Bu savaşta, bakterilerin en büyük düşmanı olan, dünyanın en ölümcül varlığı ünvanına sahip bakteriyofajlar, dostumuz haline gelebilir.

Bakteriyofajlar, sadece belli bakteri türlerini hedef alan virüs türleri. Diğer her virüs gibi bakteriyofajlar da canlı değiller ve çoğalabilmek için canlı hücrelere ihtiyaç duyuyorlar. Bu hücreler de kendileri için bakterilerin ta kendisi.

Her bakteriyofaj, tek bir bakteriye göre özelleşmiş oluyor. Nadir durumlarda özelleştikleri bakteriye çok benzer olan diğer bakteri türlerini de etkileyebilen fajlar, insanlara hiçbir zarar vermiyor. Hatta siz bu yazıyı okurken bile vücudunuzda ve çevrenizde trilyonlarca faj, öylece süzülüyor. Her gün, okyanuslardaki bakterilerin %40’ı bu fajlar tarafından öldürülüyor.

Bakteriyofajlar, özelleştikleri bakteri türleriyle karşılaştıklarında, bu bakterilere tutunuyor ve sahip oldukları genetik materyalleri bakterinin içerisine aktarıyor. Bu genetik materyaller bakterinin kontrol mekanizmasını ele geçiriyor ve sahip olduğu tüm kaynakları virüsü çoğaltmak için kullanıyor. Yeni üretilen virüsler, hücrede kaynak kalmadığında bir enzim salgılıyor ve hücrenin patlamasını sağlıyor. Hücrenin patlamasıyla özgür olan bu yeni virüsler, yeni kurbanlarına denk gelene denk öylece süzülmeye devam ediyorlar.

Şimdi fajları bir kenara bırakıp, bakterilere odaklanalım. 20. yüzyılda şans eseri penisilini keşfedene dek, bakteriler insanlar için oldukça ölümcüldü. Talihsiz bir enfeksiyon sonucunda ölüp gitmek, çok yüksek ihtimaldi. Fakat ilk antibiyotik olan penisilinin keşfi diğer pek çok antibiyotiğin de önünü açtı ve bakteriler birdenbire insanlar için kolay lokma haline geldi.

Her şey çok güzel gitse de, günümüze yaklaştıkça çok ciddi bir problemle karşı karşıya kalmaya başladık. Bakteriler, sadece 100 yıl içerisinde bu yeni taktiğimizi alt etmeye başladılar. Birçok bakteri türü antibiyotiklere dirençli hale gelmeye başladı. Öyle ki, yüzlerce antibiyotiğe karşı hayatta kalmaya devam edip can almaya bile başladılar. Günümüzde sadece ABD’de, her sene 23 bin kişi bu dirençli bakteriler nedeniyle ölüyor ve bu sayı giderek artmaya devam ediyor.

Özetle bu savaşta, bakteriler aradaki puan farkını kapatmaya başlamış durumda. İşte fajlar, tam da bu noktada devreye giriyor. Antibiyotiklere karşı umursamaz olan en güçlü bakteriler bile, kendilerine göre özelleşmiş olan fajlarla karşı karşıya gelince süt dökmüş kediye dönüyor ve kendini savunamadan ölüp gidiyor. Hatta geçtiğimiz yıllarda, Tom Patterson adlı bir hasta, vücudu yüzlerce antibiyotiğe tepki vermedikten sonra, faj entekte edilmesiyle birlikte hastalığından bir iki hafta içerisinde kurtuldu.

Faj tedavisi hala dünyaca ünlü sağlık kuruluşları tarafından onaylanmış değil; fakat bunun nedeni konuya ekstra dikkatli yaklaşılması. Fajlar hakkındaki çalışmalar son yıllarda iyice hızlanmış durumda ve bu konuda birkaç büyük proje devam ediyor. Fajlar insanlara karşı tamamen zararsız olduğu için, tedavi bizler için hiçbir tehlike içermiyor.

Peki bakteriler,  bu fajlara karşı da evrimleşebilir mi? Evet; ancak fajlar da evrimleşebilen varlıklar. Zaten günümüzde hala bakterilerin %40’ını tek başlarına yok ediyor olabilmeleri bunun en büyük kanıtı.

Faj tedavisinin bir diğer avantajı da, antibiyotiklerin aksine vücudumuzdaki iyi bakterileri de yok etmemesi. Bunun nedeni de tek bir bakteri türüne odaklı olmaları.

Özetle fajlar, kedi ve köpekler kadar olmasa da, gelecekte çok büyük dostlarımız haline gelebilirler.

Alıntı | webtekno.com |

Farkındayız ama ne kadar?

0

Ekoloji deyince aklınıza ne geliyor? Türk Dil Kurumu’na göre bu tanım şu şekilde yapılmış: Canlıların hem kendi aralarındaki hem de çevreleriyle olan ilişkilerini tek tek veya birlikte inceleyen bilim dalı. Benim tanımımda ise birkaç ekleme mevcut; ülkelerin kendi çıkarları için doğayı ve canlıları kullanma girişimi. Bu çıkarımımın nedeniyse bazı ülkeler dışındaki çoğu kara parçası çevreyi, doğayı sadece daha fazla sanayi üretimi yapmak, daha fazla tüketmek için kullanması. Karamsar olmak istemem ama zararı bizlere ilkokuldan beri öğretilen kalitesiz sprey ve deodorantlar, araştırmalara göre, çoktan ozon tabakasını delmiş durumda. İşte bu yüzden “duyarlı” ülkeler, eskiden ozonun açılmaması için çalışmalar yürütürken şimdi de zaten ozon deliğini büyüteceğiz ama nasıl daha az genişletiriz düşüncesi içine girmiş durumdalar.

Ne var ki, yukarıda bahsettiğim “bazı ülkeler” hala bir şeyler için geç olmadığı ve kurtarılabileceği düşüncesi içinde. Çevreyle ve yakın gelecekle ilgili umut veren bu ülkelerden bir tanesi de İsveç. Gerek çevre kirliliğinin engellenmesine yönelik girişimleriyle, gerek artı yönde refah projeleriyle dünyanın sayılı gelişkin ülkeleri arasına girmeyi başaran bu ülke ekolojik denge açısından bir çıkış kapısı vaat ediyor. Biraz da realitelerden yürüyecek olursak; bilim insanlarına göre 2014’te İngiltere’yi kaplayan sahra bulutları aşırı kirlenmeden dolayı on beş sene içinde tüm Avrupa’yı kapsayacak şekilde genişleyecek. Buradaki çarpıcı nokta ise şu, Avrupa ülkeleri her sene kendi hava sahasını kirletirken İsveç, çevre politikaları ve doğası sayesinde Avrupa’ya fazladan yüzde iki oksijen katkısında bulunuyor.

Peki, bir ülke tek başına bütün bunları nasıl yapabiliyor? Aslında, bunun ne hükümet sistemiyle ne de herhangi bir partiyle alakası var. Bu noktada sadece bir etken bütün gerçeği gözler önüne seriyor; farkındalık. Mevcut gerçeğin diğer ülkelerden çok daha önce farkına varıp çalışmalara başlayan ülke İsveç. Avlanma kurallarını ilk gündeme getiren, çevreyi kirletmeyip sanayiden de geriye kalmayan bir İskandinavya parçası burası. Bilindiği üzere ağır sanayi olarak nitelendirilen, askeri sanayi dahil her türlü metalürji teknolojisi, sektörde de çok önde bir konumda. Diğer bir önemli konu ise yenilenebilir enerji tüketimi. Bu noktada Kuzey Avrupa’da göze çarpan içlerinden bir tanesinin İsveç olduğu iki ülke var; tahmin edilebileceği gibi diğeri de Norveç. “Ekonomik ve çevresel planlarına”[1] göre 2025’te Norveç trafikteki bütün özel araçların ve minivanların sıfır emisyonlu olmasına karar verdi. Daha düz bir ifadeyle 2025 yılında, seyir halinde görebileceğimiz araçların çok büyük bir oranının hibrit veya elektrikli olacağı anlamına geliyor. Şaşırtıcı inovasyonların bolca bulunduğu ülkeler İskandinav bölgeleri. İkinci bir hamle ise 2018 Stockholm’de kurulan kablosuz şarj otobanı. Sisteme göre elektrikli arabalar hareket esnasında herhangi bir yere bağlı olmadan şarj edilebiliyor; bu da hem zaman hem de enerji tasarrufu sağlıyor. Görüldüğü üzere hayatımızda küçük detayları değiştirdiğimiz anda büyük şeylere etki edilebileceğini çoktan görmüş bu “bilinçli” ülkeler.

Anlaşıldığı üzere, Amerika’nın iddia ettiğinin aksine, daha doğrusu Trump’ın,  çağdaş ülke gereksinimlerini karşılamak ve sanayide ilerlemek için Paris İklim Anlaşması[2]’ndan çıkmaya gerek yok. Kara kıta diye dünyada klişe haline gelmiş bir kıtanın üyeleri olan Ruanda, Cibuti gibi ülkeler bile her ne kadar gelişmeleri için sanayiye daha fazla önem vermeleri gerekse de bu anlaşmaya sahip çıkarak kadar Amerika’nın sahip olmadığı bir farkındalığı göstermiş oldular.

Diğer yandan genel perspektife göz attığımızda dünyanın kirlenmediğini, aslında kirletildiğini görmek çok da zor değil. Havanın kirlenmesinde etkili bir gaz olan sülfür dioksit (SO2) gazı, 1910 yılında dünya üzerinde 32,01 milyon ton kadar bulunurken bu miktar 1980 senesinde 151.52 milyon tona ulaşarak kendi rekorunu kırmış, çeşitli etkenlerle birlikte son 40 yılda dünya tarihinden bu yana süregelen canlı türlerinin yarısının tükenmesine neden olmuştur. Bunlar gibi büyük insanlık atılımları(!), bize insanlığın ne kadar büyük şey başarabileceğini göstermiştir. Yapılması gereken tek şey ise yırtık ozon tabakasının ardından bakmak yerine farkındalık kazanıp faaliyete geçmektir.

[1] Başka bir makalede Norveç’in araç politikalarından detaylı olarak bahsedeceğim.

[2] Paris Barış Anlaşması’nı detaylı olarak ayrıca ele alacağım.

Kaynak: 1, 2, 3, 4, 5

Psikoloji cevaplıyor: Neden bilgisayar oyunları oynuyoruz?

0

İnsanlar her gün telefonlarında, bilgisayarlarında, oyun konsollarında saatlerce oyun oynuyorlar. Gerçekçi avatarlar, sahneler, gelişmiş oyun ekipmanları, hatta yepyeni iş sektörleri türedi.

Peki neden oyun oynuyoruz? Bizi oyun oynamaya motive eden ne olabilir? 

Bir motivasyon teorisi olan self-determination (öz belirleme/denetleme) teorisi, insanların neden oyun oynadığına açıklama getiriyor.

Bu teoriye göre iki tip motivasyon var: dışsal ve içsel (extrinsic ve intrinsic).

Dışsal motivasyon, motive edici dış etkenleri ve ödülleri içeriyor. Örneğin; para, not, puanlar gibi. Kişiler para ödülü kazanmak için davranış sergilediklerinde bu dışsal motivasyon oluyor.

İçsel motivasyon ise, motive edici iç etkenleri içeriyor. Yani; başarı, eğlence, zevk hissi gibi. Kişiler mutlu oldukları, zevk aldıkları ve başarılı hissettikleri için davranış sergilediklerinde bu içsel motivasyon oluyor.

Oyun araştırmaları, bu iki motivasyon şeklinin insanların oyun oynamalarında etkili olduğunu gösteriyor. Oyuncularını hem içsel hem dışsal etkenlerle dengeli bir şekilde motive edebilen oyunlar iyi oyunlar arasındalar, yani hem zevkli hem ödüllü oyunlar.

Oyun geliştirmek istiyorsanız; oyuncuya zevk veren, başarılı hissettiren, puan ve rozet gibi ödüller veren bir oyun geliştirmeniz ideal. Ancak, aşırı ödül verme içsel motivasyonu kırabiliyor. Sonuçta; oyuncuların zevk aldıkları için oyun oynamasını istiyorsunuz, puan kazanmak için değil.

Teoriye göre, içsel motivasyon 3 ihtiyacın karşılanmasıyla sağlanabilir.

  1. Yeterlik (competency)
  2. Otonomi, Özerklik (Autonomy)
  3. İlişki, ilintili olma (Relatedness)

Bu 3 ihtiyaç bizi oyun oynamaya motive ediyor ve ihtiyaçlarımızı karşılayan oyunları bırakmak istemiyoruz.

Yeterlik ihtiyacı, bireyin kendini yeterli hissetme ihtiyacıyla ilgilidir.
Kişi oyunda yeterli hissediyorsa motive olur. Eğer oyun kişiye yetersiz ve başarısız hissettiriyorsa, kişinin motivasyonu düşer ve kişi oyunu bırakabilir.

Bu yüzden oyunların basit seviyelerden başlayıp zor seviyelere gitmesi gerekir. Oyunda geribildirimlerin olması hem oyuncunun yeterlilik ihtiyacını karşılar hem de oyuna devam etme ihtimalini artırır. Bu geribildirimlerin oyundaki hamleyle eş zamanlı, anlık ve uygun verilmesi gerekiyor. Örneğin; oyuncu puan kazandığı anda yıldızların çıkması, bravo/süper gibi geribildirimler oyuncuyu oyuna bağlıyor. Geribildirim hamleden çok sonra geliyorsa etkisi azalıyor.
Olumsuz geribildirimlere de dikkat etmek gerekiyor. Araştırmalara göre; sürekli olumsuz geribildirim almak oyuncuya yetersiz hissettirdiği için oyunu bıraktırabiliyor.

Otonomi ihtiyacı, kişinin kontrol etme ihtiyacıdır.
Bu ihtiyaç, oyun içinde seçim yaparak tatmin ediliyor. Oyuncu seçim yapabiliyorsa motive oluyor. Hangi seviyeden başlayacağını seçebilme, kullanacağın arabayı seçebilme, belli ayarları kontrol edebilme gibi seçimler. Ancak, çok fazla seçenek iyi oyun demek değildir. Araştırmalara göre; gereğinden fazla seçenek sunmak oyuncuların karar vermesini zorlaştırıyor ve onları bunaltıyor. Özellikle yeni oyuncuların oyuna başlamadan oyunu bırakmasına sebep olabiliyor.

İlintili ve ilişkili olma ihtiyacı, kişinin çevresi ve dünyayla ilişki ve bağ kurma ihtiyacıdır. Oyuncu bağ kurabiliyorsa motive oluyor.

Bu ihtiyaç oyun içerisinde oyuncular arası iletişimle, seviye paylaşımıyla, profil resmi  ve isim kullanmayla, kazanılan puanları ve rozetlerin paylaşımıyla giderilebilir. Bunları sağlayabilen oyunlar kişiyi oyuna bağlıyor ve motivasyonu artırıyor. Araştırmalara göre, oyuncuların seviyelerini başkalarıyla paylaşmalarını sağlayan oyunların gelecekte oynanma ihtimali daha fazla. Yani, küçük rekabetler oyuncuları bağlıyor.

Özetle; bize zevk verdiği, başarılı ve yeterli hissettirdiği, seçim yapabildiğimiz, insanlarla ve dünyayla bağ kurabildiğimiz ve ödül kazandığımız için oyun oynuyoruz. Bu ihtiyaçları dengeli şekilde karşılayan oyunlar bizi içsel ve dışsal olarak motive ediyor ve oyun oynamayı bırakmıyoruz.

Kaynaklar:

Hagger, M. S. & Chatzisarantis, N. L. D. (2015). Self-determination theory. In Conner, M., & Norman, P. (Eds.), Predicting and Changing Health Behaviour (pp. 107-141). England: McGraw-Hill Education.

Hamari, J., Koivisto, J., & Sarsa, H. (2014). Does gamification work? – A literature review of empirical studies on gamification. In proceedings of the 47th Hawaii International Conference on System Sciences, Hawaii, USA, January 6-9, 2014.

Ryan, R. M., Rigby, C. S., & Przybylski A. (2006). The motivational pull of video games: A self-determination theory approach. Motivation and Emotion, 30(4), 344-360.

Uysal, A., & Yıldırım, I. G. (2016). Self-determination theory in digital games. In Bostan, B (Ed.), Gamer Psychology and Behavior (pp. 123-135). Switzerland: Springer.

Görsel: https://www.maxpixel.net/Red-Game-Equipment-Technology-Ps4-Joystick-Dark-2346237