Ana Sayfa Blog Sayfa 172

4.000 Google personeli, askeri drone projesinden istifa etti

0

Etik değerler konusunda endişeli 4.000 Google personeli, Pentagon ile ortak yürütülen çalışmanın korkunç bir silaha dönüşme potansiyeli nedeniyle projeden ayrıldıklarını dile getirdi.

Geçtiğimiz günlerde ilk sinyallerini veren Google çalışanlarının Pentagon ile yaşadığı anlaşmazlıklar, bugün itibariyle patlak verdi. Bir düzine Google çalışanına göre Amerikan hükümeti; Marven adlı ortaklaşa geliştirilen yapay zeka programında, etik değerlerin dışına çıkarak insanlık için tehdit oluşturacak bir katil yetiştirmek istiyor.

Bugün itibariyle 4.000 Google personeli böyle tehlikeli bir adımın parçası olmak istemediklerini belirterek ortaklıktan ayrıldıklarını duyurdu. Bununla da yetinmeyen güruh, şirketin gelecekte bu tür askeri çalışmalara ön ayak olmaması için önlem dilekçesi yazdı.

Temel olarak Project Maven, insansız askeri araçların drone çekimlerinden elde edilen verilerden yararlanarak dahi, zeki ve işlevsel kararları kendi başına almasına dayanıyor. Makine öğrenme teknolojisine dayanan sistem, uzun vadede kendi başına askeri kararlar verip yaşam alanlarını ya da potansiyel düşman kamplarını yok etme görevini üstlenmesi için oluşturulmuş olabilir.

Bu tür bir teknolojinin gelişmesi sonucu insanlık için distopik bir senaryo gibi görünen yapay zeka temalı savaşların başlaması istenmeyen bir gerçekliğe bürünebilir. İnsansız savaş uçaklarının yaşam alanlarını keşfedip yok ettiği bir senaryo kötü ellerde dünyamızı korkunç bir döngüye sürükleyebilir. Ancak tüm bu gelişmelere ve vicdanı nedeniyle işi bırakan personele karşın Google’ın bu konuda geri atmaya dair bir isteği bulunmuyor. Bunun bir açık kaynak çalışması olduğunu belirten Google, askeri bir şirketin de bu tür bir katılımda bulunmasının doğal olduğunu belirtiyor.

Özetlemek gerekirse oluşan iç karışıklıklara rağmen geri adım atmayan Google, kıyamet senaryolarını gerçekleştiren tehlikeli adımlardan birine vesile oluyor olabilir. Umarız ki gelecekte potansiyel kötü olayların başlangıç zincirinin ilk halkasını bu haber ile bağdaştırmak zorunda kalmayız ve yapay zekaya dair korkularımız, yalnızca bilim kurgu filmlerinin senaryoları olarak kalır.

Alıntı | webtekno.com |

Bir ressam, yazar ve bilim insanı: Per Kirkeby aramızdan ayrıldı

Danimarka çağdaş sanatının önde gelen isimlerinden, sanatsal yönü fazlasıyla çeşitli ve tutkulu bir insan Per Kirkeby 79 yaşında aramızdan ayrıldı.

Almanya’da Politiken gazetesi Kirkeby’nin 9 Mayıs Çarşamba günü hayata gözlerini yumduğu haberini ailesi de teyit etti.

Per Kirkeby, İskandinavya’daki çağdaş sanatın saygı duyulan en büyük isimlerinden biriydi. Londra Tate Modern, New York Modern Sanat Müzesi ve Paris Pompidou Merkezi’nde sergiler düzenledi.

Manzara betimlemelerinde aydınlık renkler kullanan Kirkeby sıklıkla doğadan esinlenirdi. Grönland ve Kuzey Kutup’ta araştırmalar yapan Kirkeby ayrıca Mayalar’ın kültürünü araştırmak için Orta Amerika’ya kadar gitti.

Yazar, ressam ve bilim insanı

1970’lerin başında Kirkeby Pop-Art’ı bırakıp 1950’lerin informalizm akımına yöneldi; daha sonra bronz plastik ve tuğladan eserler meydana getirdi.

Lohtor von Recklingenhausen, Per Kirkeby’e ait yapı tuğlası heykeli.

1978’de Almanya’nın Karlsruhe Üniversitesi’nde sanat profesörü, 1989’da Frankfurt Städelschule sanat okulunda profesör ünvanı aldı. Talihsiz bir kaza sonucu resim yapmayı bırakan Kirkeby, Pablo Picasso ve El Greco çalışmalarıyla birlikte sanat hakkında birçok eser yazdı.

Constantinople Kuşatması, Per Kirkeby, Londra Tate Modern.

Kaynak: SRF

Soma Maden kazasının 4. yılında “Üç Yüz Bir” belgeseli izlenebiliyor

Tarihin en çok can kaybı ile sonuçlanan iş ve madencilik kazası olarak kayıtlara geçen Manisa Soma maden faciasında, 301 madencimiz şehit olmuştu. Büyük facianın yıl dönümünde, yönetmenliğini Alican Mansuroğlu’nun üstlendiği “Üç Yüz Bir” belgeseli, YouTube üzerinden açık izlenebiliyor.

Yıl dönümüne özel 301 madenciyi anmak için açılan belgesel Soma Maden katliamı ve onun arka planı anlatıyor. Özellikle 1980’li yıllar ve sonrasına damga vuran özelleştirmeler, geçtiğimiz 13 yılda doruk noktasına ulaştı. Bu özelleştirme politikasından nasibini alan madenler, AKP İktidarı ve kar ortağı patronların çılgınca üretime odaklandığı koşullarda, toplu işçi mezarlarına dönüşmeye başladı. Kapitalizmin ilk döneminin koşullarında işçileri çalışmaya mahkum eden bu anlayış, 13 Mayıs 2014 tarihinde meydana gelen Soma Maden Patlamasında, 301 maden işçisinin katledilmesine sebep oldu.

Belgeselin, festivallerde aldığı ödüller ise şu şekilde;

3. Marmaris Kısa Film Festivali, Belgesel Dalı, Birincilik Ödülü. 2017
28. Ankara Uluslararası Film Festivali, Ulusal Belgesel Yarışması, Jüri Özel Ödülü. 2017
6. Atıf Yılmaz Kısa Film Festivali, Belgesel Dalı, Jüri Özel Ödülü. 2017
5. Antakya Uluslararası Film Festivali Belgesel Dalı, En İyi Film Ödülü. 2017
1.Siirt Uluslararası Kısa Film Festivali, Uluslararası Kurmaca ve Belgesel Kategorisi, Finalist, 2018

Takeshi Kovacs geri döndü: Düşmüş Melekler

1

21. yüzyılın en önemli eserlerinden biri olarak gösterilen Değiştirilmiş Karbon’un ikinci kitabı, Düşmüş Melekler çıktı. İthaki Yayınları’nın okuyucuyla buluşturduğu Richard K. Morgan’ın Takeshi Kovacs Serisi’ni Aslıhan Kuzucan’ın çevirisiyle okuyoruz.

Değiştilmiş Karbon önce kitabıyla, sonra Netflix’in Altered Carbon adıyla diziye uyarlamasıyla hem okuyucuyu hem izleyiciyi çok etkilemişti.  Haliyle, ikinci kitabı merakla bekliyorduk. Düşmüş Melekler sonunda raflara çıktı, Takeshi Kovacs’ın dünyasına yeniden girmiş olduk. Bu kez karşımızda bir savaş, askerler, askeri suçlular, güçlü kadın karakterler, Marslılar ve arkeologlar var.

Protektora Savaşın İçinde

Kitap savaş ile başlıyor, bütün Protektora savaşın içinde. Bu kitabın evreninde savaş nasıl oluyor, askerler nasıl kullanılıyor ve Dünya’da yaşadıklarından 30 yıl sonra Takeshi Kovacs ne işlerle uğraşıyor görüyoruz. Değiştirilmiş Karbon’da en son insan bedenlerinin değersizliğini konuşmuştuk, Düşmüş Melekler’de ölümün ne demek olduğuna bir bakış atıyoruz. Savaşın içinde ölen askerlerin ne anlama geldiğini ve ölümün ne olduğunu görmek iç ezici. Çünkü bu kez, bedeni ölen kişinin yeniden kılıflanmasını bıraktık ve büyük patlamalarda bellekleriyle birlikte gezegenden silinen askerlerle karşı karşıyayız.

Yeniden kılıflanmaya değer bir asker olmak için, ilk olarak hayattayken savaştığınız tarafa iyi hizmet etmiş olmanız gerekiyor. İkinci olarak da ruh sağlığınızın yerinde olması gerekiyor. Tabii, belleğinizin havaya uçmadığını sayarsak… Bir avuç bellek arasından ayırt edilebilmek ve buna değip değmemek savaştaki temel problemlerden. Belleğiniz yok olmamışsa, birçok bellek arasından ayırt edilmişseniz ve yeniden kılıflanmışsanız bile hala yeniden kılıflanma sendromuna yakalanma ihtimali var. Takeshi Kovacs, yeniden kılıflanlanma sendromuna yakalanan bir askeri şöyle anlatıyor: “Bebek gibi yerde oturup ağlıyor ve parmaklarını artık oynamaktan sıkıldığı bir oyuncak gibi algılıyordu.” Bu kişi tekrar tekrar kılıflanıp en sonunda bozulmuş. Etkileyici ve ürpertici, öyle değil mi? Önceki kitapta tekrar kılıflanmayı incelemiştik, bu kitapta konu daha ileriye taşınıyor ve tekrar tekrar kılıflanan askerlerin psikolojisini inceliyoruz.

Bir Asker Olarak Takeshi Kovacs

Takeshi Kovacs serisini okutan en güçlü etki, hiç şüphesiz, Takeshi Kovacs’ın ta kendisi. Biraz deli, her daim mantıklı, gözlemci, çevresini en iyi şekilde anlatan biri. Çekici bir adam, bir kordiplomat. Takeshi, artık ruhsal buhranlarını geride bırakmış iyi bir anlatıcı olarak karşımıza çıkıyor. Değiştirilmiş Karbon’da Elias Ryker’ın kılıfındaki adamla, askeri üniforma içindeki bu adam aynı kişi mi? Takeshi Kovacs yaşamaya ve kılıflarına adapte etmiş, değişmiş, ve daha güçlü biri olmuş.

Kitabın başlarında Dünya’yı ve neredeyse aşık olduğunu hatırlayan Kovacs, hala Dünya’da yaşananları düşündüğünü ve hayalini kurduğu bedenin neredeyse 60 yaşında olduğundan bahsediyor. Bu kısım, gerçekten tüyleri diken diken ediyor. Çünkü Kovacs Dünya’dayken insan bedenlerinin ne kadar değersizleşebildiğini görmüştük ama yine de insanların ve Kovacs gibi bir ölüm makinesinin bile duyguları olduğunu okumuştuk. Değiştirilmiş Karbon’da bedenler harcanıyordu, Düşmüş Melekler’de ruhlar harcanıyor. Ve savaş, her zaman aynı savaş. Medeniyetler ve teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, yine de silahlar var. Yine, insanlar ölüyor ve geride kalanlar acı çekiyor.

Değiştirilmiş Karbon’u okuyan, Netflix’in Altered Carbon’unu seyredenler, Düşmüş Melekler’i kaçırmasın. Takeshi Kovacs’ın bambaşka bir kılıfla yeni maceralara atıldığı kitabı soluksuz okuyacaksınız. İyi okumalar herkese!

Tezer Özlü, Geçmiş Kuşaklar ve Değişim

Bazı yazarların hayatımızda kapladığı bir dönem vardır. Bazı kitapların da öyle… Burada, hayatıma dair bir şeylerden bahsedeceğim. Daha çok da Tezer Özlü’nün kitaplarıyla kesişen günlere dair bir takım geçmiş izlerinden, edebiyatın ve hayatın iç içeliğine dair bir şeyler ama daha çok bir yazarla, okuru arasındaki ilişkinin güncellenme serüveni…

Kış; Milenyum Öncesi ve Hemen Sonrası

Kendi varlığımın sancısıyla boğulurken ve neden yaşadığıma bir anlam bulamazken, gördüğüm her şey kocaman bir kirlilikten ibaretse ve atıl kalmışsam yaşam karşısında.

Mutsuz ve umutsuzsam hatta. Yeni bir şehre gitmişsem. Karanlık ve kasvetli sokaklarını sevmemişsem. Yüksek ve birbirine bitişik apartmanlar ve şehrin tarihinin kaybolduğu; manifaturacı, tuhafiyeci, ayakkabıcı ve bil cümle kalabalık.

Didikliyorsam şehri, köşe bucak soluk alacak yer arıyorsam. Bozkırın ortasındaysam ve güneş tüm görkemiyle batarken uyanıp, bir sigara yakıyorsam. Uzak boşluklardaysa benliğim. Kendimden bir kendim yaratırken hırçınsam, üstelik kabullenemiyorsam. Kabullenmek istemiyorsam.

Bir bütünü göremiyorsam, bir bütünü bütün yapan parçaların her birine yabancıysam. Sürekli insan hikâyeleriyle yüzleşip öfkemi içime sıkıştırıyorsam. İnsan olmak ve insan kalmak için tırmalıyorsam duvarları. Uzağa, uzağa nereye kadar diye düşündüğüm günlerde okumaya başladım Tezer Özlü’yü.

Tezer Özlü’yü okumanın, yalnızlığı hafifleten bir yanı vardı. Okudukça gündelik yaşamın ayrıntılarına saklanmış isyanı, kabullenmezliği, yalnızlığı ve duyarlı olmanın bu ülkenin okullarında, sokaklarında, evlerinde sıkıştırılmasını görüyordum. Bazı satırların altını çiziyordum. Bazı sayfaları tekrar tekrar okuyordum. Acının insan olmaktan kaynaklanan acının, artık olmayan yazarların, aslında hep içimizde olan yazarların, tümcelerin, yaşamın ve ölümün sınırlarında Tezer’in bıraktığı ize bakıyordum.

Alıntı

“Flash back. 1971. İstanbul’daki ev.
Kadın manik depresyon içindedir. Evde. Odada bir kadın daha var. Herhalde annesi (60 yaşında). Ağabeyi (37). Kocası (30). Bir erkek arkadaşı (35). Üç erkek de solcudur… Bir yandan kadının hastalığına üzülürler, öte yandan da politik sorunlar üzerine tartışırlar. Bu sahneyi kamera ile kadının gözünden gözlemlediğimiz için, erkekler arasında konuşmanın bağlantısını anlayamayız. Kadın yalnız sözcükler duyar…
konuşan üç erkek… Fısıldayarak:
-Faşistler…
-Generallerin yeni düzeni…
-O da mı hapiste?
-Benim hapse girip çıktığımı bilmiyor…
-Ağır politik olaylarda hep depresyona giriyor…
-Balkondan aşağıya atlamak istedi…
vs…
Zil çalar. Doktor elektroşok aletleriyle eve gelir. Kadın onu görünce çok korkar. Çevresinde üç erkeğin sohbet ettiği masanın altına saklanır. Korkudan çığlık atar, kendisine elektroşok yapılmasını istememektedir. Doktor bağırır.
Doktor:tutun onu!sıkı tutun!
Ağabey kaçar. Anne de kaybolmuştur. Kocası ve erkek arkadaşı ki iri, yapılı bir gençtir, onu tutarlar. Divanın üzerine yatırırlar. O kol ve bacaklarını oynatarak onlara karşı koymaya çalışır. Bağırır.
Doktor: Tuz getirin…
Erkekler kadının üzerine abanır.
Doktor: ağzına dudaklarını ısırmasın diye bir şey koyun! Şok makinesini başına bağlarlar.
Şok komasında kadın.
Dış ses. Kadın:
-Artık beni elektroşokla öldürecekleri noktaya gelindi. Ne yaptım ki ben onlara, beni elektrikle öldürmeye kadar abartılar işi. Ölümüm onlara ne getirecek? Ölümcül tedavi yöntemleri. Kimseyi bağışlamayacağım. Kimseyi… Bu ölümü… Bununla ölündüğünü biliyorum… İşte oraya vardık…” [1]

Milenyumun Hâlâ Başı, 2005 Bile Olmamış

Zaman geçiyordu. Artık o kentte yaşamadığım günlerdeydim. Büyüdüğüm kentte döndüğüm, büyüdüğüm kentte kaçtığım günlerde yağmurlu bir sonbahar günü mutfaktaydım. Mutfak çaydanlığın buharından sıcaktı. Yere attığım minderlerin üzerine oturmuş Bab-ı esrar dinliyordum. İçimde garip bir acı dolanıyordu. “Ben olmasam sen ölmüştün” sözcüklerini düşünüyorum. Ben-olmasam-sen-ölmüştün. Ölmek yakınında dolaştığım “başka türlü bir şey benim istediğim” yeriydi; ölmek, “leon”, ölmek, “shine on you crazy diamond”, ölmek, yaşarken gördüğünün başka bir dünya olduğunu bilmek hali, ölmek, sınırında dolaşmaktan keyif aldığım yerdi. Bu yerin hiç anlaşılmamış olması, anlaşılamamasının yanında güçsüzlükle yaftalanmaktan, belki de, içimde bir acı birikiyordu. Bir itkiyle yerimden kalkıyor, içeriye geçip, bir kitapla mutfağa dönüyordum.

Tezer, Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabının kapağından sıcacık gülümsüyor. Bakışları sevecen, güleç, anlayışlı, baktığından başka bir şeye bakar gibi bakışlarıyla bana “her var oluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu”[2] diye soruyor ve devam ediyor “bu yaşam beni ancak içimde esen rüzgârları, içimde seven sevgileri, içimde ölen ölümü, içimden taşmak isteyen yaşamı, sözcüklere dönüştürebildiğim zaman ve sözcükler, o rüzgâra, o ölüme, o sevgiye yaklaşabildiği zaman dolduruyor.”[3] İyi bir dosttan nasihat almış gibi, yüzümü kâğıda ve kaleme dönüyorum.

Milenyumun İlk On Yılı Daha Bitmemiş

Aradan yıllar geçiyor. “Çocukluğumuz üstüne kâbus gibi çöken eski kuşaklar, bilinçli yıllarımızı da elimizden almayı başaramayacak. Biz mutlu isek, mutlu olmayı istediğimiz ve bunun için çaba harcadığımız için mutluyuz.”[4] diyen kadını, kendimi mutlu hissettiğim yerde Köyceğiz’de yeniden buluyorum. Çünkü Köyceğiz’de, Kaunos Altın Aslan Film Festivali var ve davetlilerden birisi yönetmen Erden Kıral. Erden Kıral’ı ilk defa Tezer’in yazdıklarından tanıdığımdan olsa gerek, onun festivale gelişi beni Tezer’in yazdıklarına götürüyor.

Alıntıdır

“Bir süre sonra kent yaşamı başlayacak. Tüm işyerleri çalışacak insanlarla dolacak. Sürekli çalışan fabrikalarda işçiler vardiya değiştirecek. İstasyonlarda trenler duracak. Trenler kalkacak. Gökyüzünde uçan uçaklar dünyanın belirli havaalanlarına doğru gökyüzünde yol alacak. Gemiler, arabalar, eşyalar yüklenecek. İstasyonlara yorgun yolcular inecek. Uykusuz gece geçirenler yorgun kalkacak. Kimi mutlu,  kimi acılı, kimi sevgi ile geçirdiği gecenin aşkı ile uyanacak. Kimi öfke ile. Kimi kendine güne nasıl başlayacağını soracak. Kimi bir intiharı düşünecek. Kimi özlem duyduğu bir kenti. Özlem duyduğu bir insanı. Kimi bugün beklenmedik bir ölümle ölecek. Kimi yalnız dağlar ve tarlalarla tanıdığı dünyasına bakacak. Kimi tanrısına yakaracak. Kimi bir silahla birisini öldürecek. Kimi birilerini öldürmek için bir yerlere bomba atacak. Pankart asacak. Kimi ölümle yargılanacak. Kimi barış konferansına katılmak için bir yolculuğa çıkacak. Bütün ülkelerin ordularının askerleri insan öldürme talimi yapacak. Kimi ülkede bir darbe olacak. Gazeteler basılmıştır. Radyolar sabah programlarına çoktan başlamıştır. Akdeniz’de balıkçılar balık ağlarını çoktan sulardan çekmiştir. Akdeniz’de kadınlar kapılarının önünü çoktan süpürüp sulamıştır. Kamyonlar, arabalar yoldadır. Buzhanelerde bugün gömülmeyi bekleyen cesetler vardır. Sonsuz dünyanın, sonsuz yazlarından bir sabah.”[5]

Sonsuz dünyanın, sonsuz yazlarından bir akşam. Kanser tedavisi görürken girdiği ameliyattan çıkan Tezer’in, yanına giren Leyla Erbil’e üzülme deyişini düşünüyorum. “Üzülme,”[6] sözcüğü, hissettiği duygulardan dostuna damıttığı. Giderken ardında kalana söylediği. Tüm yazdıklarıyla aynı değil mi diyorum kendime. Pavese’ nin odasına girdiğinde -“sanki onu canlı bulacak ve kendisini öldürmesine engel olacakmış gibi bir his taşıyor.”[7]– düşündükleriyle aynı değil mi? Elimizi her uzattığımızda bizi saracak tümceleriyle aynı değil mi? Tezer’in ölümünün ardından geçen zamanı düşünüyor ve birazdan doğacak güneşi karşılamak için kendime bir kahve yapıyorum.

Başka Bir Kent 

Kitabevleri vakit geçirmek için harika yerlerdir ve bazen hiçbir şey almak istemeseniz de kendinizi yeni bir kitap almış bulursunuz. Elinizde okuduğunuz kitabınızın olması da hatta bir sürü kitabı okumak için sıraya koymuş olmanız bile bir anlam ifade etmez. O gün kızımla birlikte başıma gelen de buydu.

Kitabevine girer girmez görmeyi beklemiyordum. Yeni çıkan kitaplara göz gezdirirken oldu. Tezer’in yeni çıkan kitabı raftaydı ve bu kitap, çıkmasını nicedir beklediğim ama artık çıkmaz herhalde dediğim de bir kitaptı. Görünce hiç düşünmeden alacağım kitaplardan. Ne tesadüftü! Bugün karşılaşacağımızı hiç beklemediğimden aslında bu bir sürprizdi bile diyebilirdim. Ama iyi bir sürpriz miydi? Emin değildim. Çünkü Tezer, yazmayı düşündüğüm onca şeyle meşgulken, dilime sızan, düşüncelerimi kendine çekmeyi başaran bir yazar olarak tehlikeli bir yazar da sayılırdı.

Yine de görmezden gelemezdim. Dediğim gibi bazı kitaplar böyledir. Kızım da beni kendisine böyle hızla çeken kitabın ne olduğunu öğrenmek istemiş olmalı ki aldığım rafa yönelip, dikkatle baktı ve kapağındaki resmi işaret etti.

“Bu yazar sana benziyor.”

Benzemek Mi?

Aslında bir benzerlik varsa ben ona benziyordum. Çünkü o gözlerini dünyaya benden önce açmıştı. Evet, bazen ona benzediğim doğruydu ve bu benzerliği yaratan şey onun edebi becerisiydi. Tabii ki bu konu küçük bir çocuğun anlayabileceği bir şey değildi. Ona bundan bahsedemezdim. Bazı şeylerin yarattığı tahribatla ilgili bir şeyler söylemekse ancak başka bir hikâyenin konusu olabilirdi. Sosyal, kültürel ve ekonomik öğelerin hayatımıza sundukları ya da sunamadıkları üstüne bir makale de yazılabilirdi ama bunları boş verip söze onun açtığı yerden devam ettim.

Diyaloglar

“Evet, aslında benziyoruz. Ne yapsam saçlarımı mı kestirsem? Rengini mi değiştirsem?”

“Niye ki?”

“Bu kadar benzemek bence iyi bir şey değil.”

“Bence iyi bir şey.”

Aslında…

Aslında Tezer’e görünüş olarak benzediğimi pek düşünmem. Beni ilgilendiren yazı dilim üstünde yarattığı manyetik etkidir. Bu benzerliği her bulduğumda da bundan hızla uzaklaşmak isterim.

Kitabı aldığımda okumaya başlamama sebeplerimden birisi de buydu. Yazmayı düşündüğüm bir şey vardı. Önce onu etkilemesin diye okumayı erteledim. Sonra okuduğum kitabı bitirdim. Hâlâ kitaba başlamak konusunda isteksizdim. Çünkü aklımdan sürekli, “yine yazıma sızacak mı? Beni duygusal ve düşünsel olarak bir dehlizin içine çeker mi?” gibi sorular geçiyordu. Bu sorularla bir gölge dansı yapmaktan vazgeçip, çok fazla oyalanmadan yüzleşmek en iyisiydi. Kendime bir kahve yaptım, kütüphanemden kitabı aldım. Koltuğa uzandım ve okumaya başladım. Daha ilk sayfaları yeni geçmiştim ki telefonum çaldı.

Bazı İnsanlarla Edebiyat Da Paylaşılır

“Naber? Napıyorsun?”

“Kitap okuyorum.”

“Hımm. Güzel. Ne okuyorsun?”

“Tezer Özlü.”

“Yine mi hortladı o kadın?”

İster istemez gülüyorum. İçimden yeni bir kitabının çıktığını bilmiyor olmalı diye geçiyor ve hemen sonra da aklıma, eskiden olduğu gibi, yüzümü Tezer’e döndüğüme göre içimde derin sarsıntılar olduğunu düşünmüştür diye geçiyor.

“Yeni kitabı çıkmış, görünce almadan, alınca da okumadan duramadım.”

Onunla dalga geçtiğim sanısıyla, sesinde inanmaz bir tonla soruyor:

“Tezer! Yeni bir kitabı mı çıkmış!?” Sonra o da gülüyor. “Ölü kadın!”

“Gülme.” diyorum. “Ciddiyim. Hatta sana kitabının adını da söyleyeyim: Yeryüzüne Dayanabilmek.”

“Yazıyla kurulan ilişkiye dair ilginç bir bakış açısı: Dayanabilmek için yazı.”

“Evet. Mesela Marquez’de yazmak için yaşamak der.”

“Aslında, yazmak için dayanmak, yaşamak için yazmak da denilebilir mi?”

Telefon konuşması bu eksenden uzun süre devam ediyor. Kapatınca kitaba tekrar başlamaktansa Tezer’le ilgili geçmiş notlarıma göz atmak istiyorum. Bu arada kahvem soğuyor. Neyse ki kahvemi soğuk da içebiliyorum.

Kısa Bir Not

“Bugün Tezer’le ayrıldığımız kavşaktan sonra ne kadar yol aldığımı düşünmek istiyorum. Bu yol acının sızlatıcı etkisinden, o karanlıktan, yok oluşa ve sonra var olmaya doğru ilerliyor. Üstelik ay ışığı beni yine kucakladı. Dün öğleden sonra yine Tezer okumaya başladım. 03:24’de kitapları bitti. Artık yorgunum.” 2009

Notlar, “Her Şeyin Sonundayım: Tezer Özlü-Ferit Edgü Mektuplaşmalarını”yla ilgili yazdıklarımla devam ediyor.

“Gitmek istediğimiz sokaklardan, evlerden, günlerden ve gecelerden sonra onun belki de yeryüzüne dayanabilmek için yazdığı satırları, sakince, biraz üzerine düşeni yapmış okur rahatlığıyla ve keyifle okudum.”

Tezer Özlü ‘nün Yeryüzüne Dayanabilmek’i Bittikten Sonra

“Alo.”

“Ölü kadından mektuplar, bitti mi? Nasıl buldun?”

“İyiydi. Tezer, sanki söylemeyi unuttuğu bir şeyi hatırlamış, geldi, söylemek istediğini söyledi, anılar çekmecesine yenilerini yerleştirdi ve gitti.”

“Bir gün yine aynısını yapar mı?”

“Bilmem. Belki. Yeni bir kitap, yine bir gün. Saç rengim farklı!”

“Saç rengi mi? Saçını mı değiştireceksin? Ne oldu? Bunalıma mı girdin?”

“Kadınlar ve onlara dair yargılar! Bunalımda olmadan saçımı değiştiremez miyim?”

“Onu demek istemedim. Hani Tezer’i de okuyunca.”

Konuşma böyle sürüyor. Son günlerde “Her Şeyin Sonundayım: Tezer Özlü-Ferit Edgü Mektuplaşmalarını”na biraz yakından bakıyorum. Geçmişin anıları/geçmiş anılar, demek geliyor içimden ve nasıl olmuşsa olmuş olduğunu ve bu sefer artık Tezer’den uzaklaşmış olduğumu anlıyorum ama neyse ki, edebiyattan değil.

Yazarlar ve kitaplar değişir. Dönemler ve olaylar değişir. Yine de bazı kitapların sessizce bize arkadaşlık ettiği ve yine bazı kitapların bazı dönemleri hatırlattığı ve geçmişte kaldığı doğrudur. Kim bilir? Belki de iyi ki böyledir.

 

[1] Tezer Özlü. Zaman Dışı Yaşam. Yapı Kredi Yayınları Edebiyat-260. İstanbul. 1998, ss. 37-38.

[2] Tezer Özlü. Yaşamın Ucuna Yolculuk. Yapı Kredi Yayınları Edebiyat-29. 7. Baskı. İstanbul. 2000, s. 21.

[3] Tezer Özlü. Yaşamın Ucuna Yolculuk. Yapı Kredi Yayınları Edebiyat-29. 7. Baskı. İstanbul. 2000, s. 21.

[4] Tezer Özlü. Kalanlar. Yapı Kredi Yayınları Edebiyat-65. 4. Baskı. İstanbul. 2000, s. 31.

[5] Tezer Özlü. Eski Bahçe-Eski Sevgi. Yapı Kredi Yayınları Edebiyat-32. 6. Baskı. İstanbul. 2000, ss. 86-87.

[6] Tezer, Özlü. Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar. Yapı Kredi Yayınları Edebiyat-436. 2. Baskı. İstanbul. 2001. s. 21.

[7] Tezer Özlü. Zaman Dışı Yaşam. Yapı Kredi Yayınları Edebiyat-260. İstanbul. 1998, s. 35.

İnanmak, güvenmek ve yetmek üzerine

Hayattaki duruşumuzu belirleyen “inanç güven yeterlilik” üçgeni ilişkilerimizin tamamında da çok etkin rol oynuyor.

Hiçbir şeye inanmam ben derken, kendimize de inanmadığımızın ne kadar farkındayız sence? Ben de kendimle ilgili bir çalışmam da öğrenmiştim kendime, kendi kaynaklarıma ve donanımlarıma ne kadar inanmadığımı. İnanmamak bir yana, algımın hep eksik bulduğum yetersiz bulduğum taraflarımda olduğunu…

İnanmamak ana başlık. Mevzu inançta başlayıp bitmiyor, keşke öyle olsa idi çözmek belki çok daha kolay çok daha kısa sürede olurdu. İnançsızlık ardında güvensizliği, yetersizliği, özsaygı, özsevgi eksikliğini velhasıl varoluşta ihtiyaç olmayan ne kadar hâl varsa tamamını alıp getiriyor. Bunu fark etmek iyi bir şey, mevzuyu algılamak, kişinin kendine olan inançsızlığını farketmesi ve bunu kabul etmesi bence hayattaki önemli kavşaklarından biri.

Algılamak, durumun farkına varmak paketi görüp kabul etmek işin ilk adımı. Bundan sonraki adım çözmek üzere eyleme geçebilmek çünkü pakette çözülmeyi bekleyen her hal, hayatı engelleyen ve hatta zaman zaman durduran haller. Gelişmeyi ve ilerlemeyi durduran haller. Döngü tam kısır denilen türden; kendine inanmadıkça kendine güven de duymuyorsun ve kendine güvenmedikçe kendini yeterli de hissetmiyorsun. Kendi kaynaklarının farkında olmadıkça, kendi donanımlarının kendi becerilerinin farkında olmadıkça da odak daha çok eksikliklerde kalıyor. Özellikle ilişkileri, uzak yakın kurulan her ilişkiyi aslına bakarsan bu üçgen ekseninde yaşıyoruz.

Epeydir düşünüyorum; insan kendine nasıl inanır, ne olur da inanır? Bu inanç aslında vardı da kayıp mı ettik yoksa hiç yoktu da şimdi bulmaya mı çalışıyoruz? Acaba inancın da derecesi var mı? Mesela kendime on birim inansam nasıl olur hayatım, elli birim inansam nasıl olur? Hiç inanmasam nasıl başa çıkarım kendimle veya tamamen inanıyor olsam hayata nasıl bakarım?

Sanırım -yazının başında da belirttiğim gibi- öncelikle bunu görmek, anlamak ve kabul etmekle başlıyor her şey..

Kendi varlığımıza tamamıyla ve bütünüyle inanmadığımız, varlığımızın gücüne ve yapabilirliliklerine güvenmediğimiz her an kaybediyoruz. Kaybettikçe suçlu/sorumlu aramaya başlarız bir de, öyle ya kurban olmak her zaman daha kolaydır. Kurbanın sonunu da kendini başkalarıya kıyaslayarak ve yetersizliğini görerek kendine üzülmeye ve hatta belki acımaya bağlarız çoğu kez…

İnancın bir birimi, ölçüsü var mı, bilmiyorum henüz. Bildiğim, hayatımızda kendimize inancımızı yitirdiğimiz her an duruyoruz, yaşam enerjimizden çalıyoruz, gelişemiyoruz… Oysa bu dünyaya öğrenmeye gelişmeye geldik, kendimizi durdurmaya değil.

Yaşamımızda hangi alanda ilerliyemiyorsak, nerelerde takılıyorsak ve nerelerda tekrara düştüysek yani “hep böyle olur zaten” veya “yine aynısı oldu işte” veya “tıpkı öncekiler gibi” dediğimiz ne varsa kendimizi durdurduğumuz, ilerleyemediğimiz yer de orasıdır. İşte oralardaki davranış kalıplarına, yargılara, kendimize inancımıza ve güvenimize bu gözle bakmakta, bakmaktan öte görmekte fayda var. Ve tüm bunları yaparken kibrin ardına sığınmamaya da dikkat etmek lazım, zira inanç ve dolayısıyla özgüven eksikliğinin en iyi saklandığı yerdir kibir..

Bir insanın kendine yapacağı en büyük kötülüktür içten içe bildiği hallerini reddetmek ve yokmuş gibi yaşamak.. Hiçbirimiz bunu haketmiyoruz, hepimiz çok daha iyi hallere layığız yeter ki keşfetmeye gönüllü olalım ve cesaretle gidelim tüm hallerimizin üstüne.

İhtiyacımız olan tek şey fark etmek, kabul etmek ve cesaretle çözmek üzere eyleme geçmek… Belki bugün o gündür ne dersiniz?

Fransız Kültür Merkezi’nden Edhem Eldem konferansı: “Osmanlı arkeolojisinin ilk dönemlerine eleştirel bir bakış 1840-1880”

0

Fransız Kültür Merkezi arkeoloji temalı konferans serisine Prof.Dr. Edhem Eldem ile devam ediyor: Prof. Dr. Edhem Eldem, “Osmanlı arkeolojisinin ilk dönemlerine eleştirel bir bakış 1840-1880” konulu konferansı ile 15 Mayıs 2018’de Ankara Üniversitesi Farabi salonuna konuk olacak.

“Osmanlı arkeolojisinin tarihi, bir taraftan hakim Batı anlatımının ilgisizliği, diğer taraftan ise Türk tarih yazımının milliyetçi söylemi arasında sıkışıp kalmış, bir türlü hak ettiği derinlemesine ve eleştirel bir incelemenin konusu olmamıştır.

Bu durum özellikle Osman Hamdi Bey’in müdür olarak atandığı 1881 yılından önceki dönem için geçerlidir. Oysa yaklaşık kırk yıllık bu döneme yakından bakılacak olursa, hem ciddi bilgi eksikliklerini gidermek, hem de Osmanlı ve Türk arkeolojisinin bazı yapısal sorunlarını ele almak mümkün olacaktır.”

Collège de France’da Uluslararası Türk ve Osmanlı Tarihi Kürsüsü sahibi ve Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi olan Prof.Dr. Edhem Eldem 1960 yılında Cenevre’de doğdu. Ortaöğrenimini 1977’de Saint Joseph Lisesi’nde tamamladı. Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde üç sömestr okuduktan sonra 1982 yılında Siyaset Bölümü’nde lisans öğrenimini tamamladı. Siyaset ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde yüksek lisans yaptı.

1983’te Fransız hükümetinin bursuyla Fransa’ya giderek Aix-en-Provence Üniversitesi’nde Prof. Robert Mantran’ın yanında “18. Yüzyılda İstanbul’da Fransız Ticareti” üzerine doktorasını tamamladı. Boğaziçi Üniversitesi’nin Tarih Bölümü’ne öğretim üyesi olarak girdi. 1991’de doçent oldu.

Tarih Vakfı’nın kurucu üyesi ve yönetim kurulu üyesi olan Eldem aynı zamanda vakfın yayımladığı “İstanbul ve Toplumsal Tarih” dergilerinin yayın kurulu üyesi.

1990’da Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalışan Eldem Osmanlı Bankası’nın, Bulgur Palas’ta bulunan arşivinin envanterinin çıkarılması projesini yönetti. Osmanlı Bankası arşivlerinden hareketle, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı Osmanlı iktisat tarihi, Osmanlı ticaret tarihi ve her şeyden çok da Osmanlı sosyal tarihi üzerinde yoğunlaştı.

Fotoğrafta Kitsch ve Martin Parr

0

Kitsch, insanların sıklıkla kullandığı ya da duyduğu fakat “Kitsch nedir?” diye sorulduğunda kolayca yanıtlanamayan kavramlardan biri. Sözlük anlamı (1) olarak ıvır zıvır, süs eşyası ve yapay/sahte sanat anlamına gelen bu kavram, fabrikasyon malı olarak üretilmiş sahte bibloları genellemek için de kullanılıyor. Georg Lukacs (2) kitsch’in İngilizce “sketch” kelimesinden türediğini belirtirken, Gilbert Highet’e göre, kitsch Rusça “mağrur ve şişmiş olma” anlamını taşıyan “kiçitsiya” (keetcheetsya) fiilinden türemektedir.(3) Ludwig Giesz’in kitsch’in kökeni için önerdiği fiil ise “kitschen”dir. “Yol boyunca çamur toplamak” anlamına gelen bu fiil, Mecklenburg lehçesinde zaten vardır ve aynı zamanda “seçkin bir görünüş kazandırmak için mobilyayı elden geçirmek” anlamına da gelmektedir. Aynı kelimeden türemiş “verkitschen” fiili de “ucuza satmak” demektir ve Giesz’e göre terim buradan da türemiş olabilir(4). Sözcüğün kökeninin hangi dile ait olduğu ya da hangi kelimeden türediği tam olarak bilinmese de ve bu konuda farklı görüşler mevcut olsa da temel uzlaşı noktası kitsch’in Sanayi Devrimi’nin olanaklarıyla ortaya çıkmış olduğudur (5)  ki kavramın on dokuzuncu yüzyıldan önce hiçbir kaynakta karşımıza çıkmaması da bu savı desteklemektedir.

Martin Parr, Otoportre, 1994, Benidorm, İspanya

Peki nedir bu kitsch? Bu soruya cevap vermek pek kolay değil. Birçok kaynak kitsch’in göreceli bir kavram olduğunu ve onun doğasının psikolojik,  sosyolojik, tarihî ya da antropolojik analizlerle desteklemesi gerektiğinde hemfikirdir. Thomas Kulka, “Kitsch ve Sanat” adlı kitabında eğer kitsch’in temel özellikleri ortaya konulursa onun kitlelere hitap etme gücünün de anlaşılacağını düşünerek kitsch’i formüle etmeye çalışır. Kulka’ya göre kitsch bir iş üretmenin en temel koşulu, onun figüratif olarak üretilmesinden geçer. Ona göre soyut eserler kötü olarak yorumlansa bile, nadiren kitsch olarak nitelendirilecektir. Kulka’nın ikinci önerisi duygusal yoğunluktur. Üretilen figürleri mutsuz palyaçolar, ormanda gezinen zarif ve güzel geyikler, dolunaya karşı oturmuş sevgililer, sonsuzluğa doğru bakan yaşlı, hüzünlü köpekler, neşeli dilenciler olarak örneklendiren Kulka, bu tarz bir konu edinmiş bir resmin sıradan bir masa veya vazodan çok daha etkili bir kitsch olabileceğini belirtmektedir. On dokuzuncu yüzyıldan sonra kitlelerin sanat eserlerinden uzaklaşmasının asıl sebebinin eserleri beğenmemekten ziyade kitlelerin onları anlayamaması olduğunu düşünen Gasset, sanat eserlerine karşı hissedilen bu yabancılaşma durumunun aynı zamanda kitleleri öfkelendirdiğini belirtmektedir.6 Bu durum kitsch’in doğasının daha rahat anlaşılmasına olanak sağlamaktadır. Çünkü kitsch, kitlelerin soyut sanata karşı duydukları yabancılaşmaya, duygusal bir yoğunluk ve aidiyetlik hissiyle karşılık vermektedir. Kulka’ya göre kitsch üretmenin en önemli koşullarından biri de ayırt edilebilirliktir. Eğer sanatçı yavru bir köpek tasvir edecekse, tüketici ilk gördüğü anda onun bir köpek olduğunu anlayabilmelidir. Kulka bunun için bir stil kullanılması gerektiğini ve bu stilin yine soyut ya da kübist üsluplar yerine halkın kolayca anlayabildiği realist bir üslupla yapılmasının muhtemelen daha başarılı olabileceğini savunmaktadır. Ne ki ona göre realist üslup da tam olarak kitsch’i karşılamamaktadır. Çünkü kitsch resimlerdeki çocukların gözleri orantısız şekilde büyük, akıttığı gözyaşları ise normalinden beş kat daha büyük olabilir. Ona göre kitsch’i realist olarak nitelendirmenin yolu Goodman’ın realizm tanımından geçer: “Realizm” der Goodman, “belirli bir zamanda belli bir kültür ya da kişi için belirlenen temsil standardı ile belirlenir.” Bu gerçekçilik tanımı insanlarda bir yabancılık uyandırmadığı için hazmedilmesi kolay bir olgu hâline gelmektedir. Bu aynı zamanda kitsch’in diğer bir özelliği olan daha önce denenmişlik yasasına işaret etmektedir. Kulka’ya göre kitsch her zaman en geleneksel ve defalarca temsil edilmiş temsilî esasları baz almaktadır. Herkesin anlayabileceği yaygın bir dil konuşması gereken kitsch, kafa karıştırıcı olmamak zorundadır.(7) Önceden paketlenmiş ve pişirilmiş olarak tüketicisine ulaşması ve gerçek sanat yapıtına erişmeye yönelik çabadan kurtardığı düşünüldüğünde(8) kitlelerin kitsch’i niçin böylesine kendilerine yakın buldukları hakkında bir fikir edinilebilir. Kundera’nın ifadelerine bakıldığında da kitsch’in hazır etki vurgusuna ve kitlelerin seviyesine ne kadar yakın olduğuna rastlanmaktadır. Ona göre “kitsch’in insanda uyandırdığı duygu kitlelerin paylaşabileceği türden olmalı ve kişilerin belleklerine kazınmış temel imgelerden türemek zorundadır”(9). Nerdrum, yeni için can atan modern sanatın aksine kitsch’in tarihte aşina biçimler aradığını, eğer kitsch yeni bir şey yaratırsa bu Rodin’in bitmek bilmez tutkusu gibi bir istisna olacağını ifade etmektedir. (10) Üstelik “kitsch her yerde, her zaman, tüm duyularımıza sızmaya hazır hâldedir”. (11) Bu açıklamalar Kulka’nın ayırt edilebilirlik ve geleneksel temsil esasları ön koşulunu destekler niteliktedir. Bu açıklama, sanatın kendisi için olduğunu ve kamuya hitap ettiğini; fakat kitsch’in yaşama hizmet ettiğini ve insana seslendiğini düşünen Nerdrum’un ifadelerini akla getirmektedir. (12) Kendini kitsch ressam” olarak lanse eden Nerdrum, resimlerinde ne modernite ne de derinlik aranmaması gerektiğini vurgularken, eğer bir çingene kız resmi yaptı ise bunun yalnızca çingene bir kız resmi olduğunu vurgular. Sonuç olarak eğer bir sanatçı kitsch bir eser üretmek istiyorsa bunun başlıca koşulları, o eserin gerçekçi figürler barındırması, yoğun duygulara hitap eden anları veya renkli manzaraları içermesi, üzerinde çok da sorgulama gerektirmeyen bir konuyu ‘güzel’ şekilde anlatması olarak özetlenebilecektir.

Martin Parr, Otoportre, 2009, Dubai, Birleşik Arap Emirlikleri

Fotoğraf da Kitsch Olabilir mi?

Kulka yaptığı bu çıkarımlar doğrultusunda “tıpkı kitsch bir resim ya da heykel gibi bir fotoğraf da kitsch olabilir mi?” sorusunu gündeme getirmektedir. Kulka fotoğrafik kitsch’in “nesnenin hemen ayırt edilmesi” özelliğini birebir taşıdığını iddia etmektedir. Ona göre fotoğrafın doğası zaten buna çok meyillidir.(13) Kulka burada fotoğrafın mimetik gücünü vurgulamaktadır. Kulka’nın ifadeleri Barthes’ın fotoğrafı tanımlarken kullandığı ifadeleri akıllara getirir. Belirli bir fotoğrafın göndergesinden hiç ayırt edilmeyeceğini düşünen Barthes’a göre fotoğrafta totolojik bir şey vardır. Yani bir pipo her zaman ve inatla bir pipodur.(14) Kulka fotoğrafın kitsch için üçüncü koşul olarak gördüğü, “tasvir edilen temalarla ilgili çağrışımları zenginleştirmediği” yönündeki ön koşulu diğer sanatlardan çok daha kolay şekilde başardığını düşünmektedir. Yani mutsuz bir palyaço fotoğrafına bakarken asla onda bir anlam, derinlik aramaz ya da karmaşa yaşamayız. Fotoğrafın ilk yıllarda hâkim olduğu “gerçekçilik” etkisini “kamera yalan söylemez“ gibi ifadelerle vurgulayan Peter Burke, George Francis’in 1888 yılında yaptığı bir konuşmada topraklarını, binalarını ve yaşamlarını resmetmenin en iyi yönteminin fotoğraf olduğunu aktarmaktadır.(15) Fotoğrafın, kitsch olması için her iki ön koşulu da yerine getirmekte pek de zorlanmayacağını düşünen Kulka, birinci koşul olan duygusal yoğunluğu da yerine getirdiği taktirde ortaya bir kitsch örneği çıkıp çıkmayacağını sorgular. Kulka insanların bir günbatımının birebir şekilde fotoğraflanmasına “çok güzel” cevabını verirken aynı fotoğrafın bir resim hâline getirildiğinde ona kitsch dediklerinin farkına varmıştır. İnsanlar kitsch bir resim ve o anın bir fotoğrafıyla karşılaştırdıklarında daha çok resimleri kitsch olarak adlandırmış, fotoğraflara bu yakıştırmayı yapmamışlardır. Kulka bu durumu açıklamak için mini bir deney yapar. Bu deneyde birbirinden ayrılmayan bir manzara, bir manzara fotoğrafı ve bir manzara resmini yan yana olduğunu düşünmemizi ister. Bunlardan yalnızca manzaranın kendisine bakarken onu kitsch olarak sınıflandıramayacağımızı düşünmektedir. Çünkü ona göre “Doğanın kendisi kitsch olamaz, ancak doğanın temsilcileri kitsch olabilir.” Fotoğrafın doğasının fotoğraflanan şeyleri birebir aktardığı düşünüldüğünde, aslında bu da insanların neden fotoğrafları değil de resimleri kitsch olarak algıladıklarını da cevaplamaktadır. (16) Resmin gerçeğe onu görmeden de öykünebileceğini düşünen Barthes fotoğrafta bu öykünmenin aksine o nesnenin orada olmuş olduğunu asla yadsıyamadığını düşünmektedir.(17) Barthes burada fotoğrafın en temel özelliğinin “Bu vardı” demek olduğunu vurgularken aslında Kulka’nın insanların fotoğraf yerine resimleri kitsch olarak adlandırdıkları iddiasını da pekiştirir gibidir. Fotoğrafın kanıt niteliği taşıyan gücüne Susan Sontag’ın ifadelerinde de rastlanmaktadır. Fotoğrafların bize kanıt teşkil ettiğini düşünen Sontag, “Hakkında bir şey işitip de şüpheyle karşıladığımız bir şeyin, onun bir fotoğrafı bize gösterildiğinde kanıtlanmış sayıldığını” savunmaktadır. (18) Kulka’ya göre fotoğraflara ve resimlere verilen tepkinin neden birbirinden farklı olduğunu açıklamanın bir diğer yolu da fotoğrafçının ve ressamın kontrolündeki alternatif tasvir biçimlerinin farklı tür ve sayıda olmasından geçer. Fotoğrafçı yalnızca elindeki makinenin ayarlarını değiştirebilecek özellikleri seçebilir ama ortaya çıkan resimde sanatçının sahip olduğu türden kontrole sahip değildir. Bu da resimleri ve fotoğrafları farklı sanatsal kriterlerde değerlendirmenin bir diğer sebebidir. Dolayısıyla her ne kadar kitsch bir fotoğraf kitsch bir resmin en temel özelliklerini taşıyor olsa da ona kitsch diyebilmek oldukça zor gözükmektedir. Bu zorluğun en temel sebeplerinden biri fotoğrafın içinde barındırdığı gerçeğe yakınlık hissidir. Ne var ki fotoğraf bu gerçeklik algısından uzaklaştıkça kitschleşmesi de mümkün olabilmektedir. Bu gerçeklikten uzaklaşma çeşitli kitsch efektler, fotomontaj, renkli filtreler sayesinde mümkün olabilmektedir.(19) Kulka’nın yaptığı bu saptama fotoğrafın da kitsch olabileceğine dair ihtimalleri artırmaktadır. Martin Parr’ın son yıllarda montajlar aracılığıyla fotoğrafın gerçeklik algısını zayıflatarak ürettiği renkli otoportrelerin kitsch’in genel özellikleriyle birebir uyum sağlaması bu iddiayı daha da güçlendirmektedir.

Martin Parr, Otoportre, 2009, Dubai, Birleşik Arap Emirlikleri
“Kitsch Fotoğrafçı”: Martin Parr

Fotoğraf ve kitsch ilişkisinin ortaya çıkmasında “kitsch fotoğrafçı” lakabıyla da anılan Magnum Ajansı fotoğrafçısı Martin Parr’ın ürettiği renkli ve eğlenceli fotoğrafların etkisi büyüktür. Sanatçının “Otoportre” isimli serisinin odağında kitsch renkler, manzaralar ya da nesneler yer alır.

Parr “Otoportre” serisinin fotoğrafçının insanlar üzerinde kurduğu tahakkümün sorgulanması gerekçesiyle şekillendiğini belirtmektedir. Fotoğrafçıların bu tahakküm hakkında pek konuşmadıklarını belirten Parr, fotoğrafın “masum değil, gizli amaçlarla dolu bir muamma” olduğuna inanmaktadır.(20) Bu seriyi de bu tahakkümü kırmak ve fotoğrafçıyı baskıcı bir özne olmaktan çıkarmak için hazırlamıştır. Bu proje Parr’ın seyahat ettiği farklı şehirlerdeki fotoğraf stüdyolarında üretilmiştir. Gittiği şehirlerin en sıradan fotoğraf stüdyolarına giden Parr, kendini stüdyo fotoğrafçılarının ellerine bırakmış, kendi tabiriyle kendisini baskın bir sanatçıdan ziyade pasif bir özne hâline getirmiştir.

Martin Parr’ın iki binli yıllardan önce ürettiği otoportrelerinin fonlarının genel olarak halk tarafından beğenilenler arasından tercih ettiği görülmektedir. Bu fonlar bazen bir film afişi, popüler bir film kahramanından oluşabileceği gibi, bazen de turistlerin en çok tercih ettiği bölgeleri anlatan manzaralardan oluşmaktadır. Fonlar her ne kadar o ülkedeki insanların zevklerine göre değişiklik gösterse de, bu fonların ortak noktası kitsch renkler, manzaralar ya da nesnelerden oluşmasıdır.

Martin Parr’ın turistik bölge stüdyolarında ürettiği otoportrelerin birçoğunda sıklıkla o bölgenin meşhur manzaralarını andıran fonlar görülmektedir. Aynı zamanda o bölgeyle özdeşleşmiş “kitsch-nesne”lere de rastlanmaktadır. Kitsch’in sosyolojik açıdan analiz gerektiren kültürel bir kategori olduğunu düşünen Baudrillard, kitsch- nesne’nin tanımını: “genel olarak yalancı mermerlerden yapılmış, tüm “taklit” nesneler, aksesuarlar, folklorik biblolar, “anı eşyaları”, abajurlar ya da siyahların ürettiği maskeler yığını, her yerde özellikle tatil ve eğlence yerlerinde hızla çoğalan tüm tecim malları müzesi” olarak yapmaktadır. (21) Parr’ın Bangladeş’te üretilen otoportresinde fon olarak yer alan solmuş otantik ahşap baskısı ve yapay çiçekler de Baudrillard’ın kitsch-nesne olarak tanımladığı nesnelerle birebir benzerlik göstermektedir. Aynı zamanda stüdyonun içinde köşeye konulmuş olan sehpa, üzerindeki biblolar ve ahize ile turistler fonda görülen otantik evlerden birindeymiş havası yaratılmak istenmiştir. Ne var ki sıradan bir turistin çok hoşuna gidebilecek ve içini ısıtabilecek bu ortam Parr’ı yeterince memnun etmemiş gibi gözükmektedir. Fotoğrafta yüzünde diğer portrelerinde de bulunan ifadesizliğin hâkim olduğu gözden kaçmayan Parr, sanki bu portresiyle de kitsch nesnelerin yapaylığına karşı bir duruş sergilemektedir.

Martin Parr, Otoportre, 1999, Dhaka, Bangladeş

Martin Parr’ın üretmiş olduğu otoportreler seneler içerisinde bazı değişiklikler göstermiştir. Bu değişikliklerden en dikkat çekici olanı Parr’ın son yıllarda ürettiği bazı otoportrelerde stüdyolardaki kitsch fon ve nesnelere rastlanmamasıdır. Çünkü Parr artık fotoğraflarındaki kitsch vurgusunu stüdyo fonlarıyla ya da nesneler  ile değil, fotoğrafa yaptığı montajlar, renkler ve efektler aracılığıyla elde etmektedir.

Fotoğrafın belgesel değerini ve gerçeklik algısını çeşitli manipülasyonlar yardımıyla bozan Parr, Kulka’nın tabiriyle fotoğrafları kitschleştirmektedir. Kitschleşen bu fotoğraflarda önceki fotoğraflarda rastlanıldığı gibi herhangi bir kitsch nesne görülmüyor olsa da, artık fotoğrafın kendisinin kitsch etkiler uyandırması söz konusudur. Parr yaratmış olduğu mizansenlere fotoğrafı ürettiği ülkelerin en önemli ikonlarını, göstergelerini ya da sembollerini de dahil etmektedir.

Parr doksanlı yıllarda ürettiği otoportrelerdeki kitsch geleneğini iki binli yıllarda da sürdürmektedir. Fakat zaman içinde bu geleneğin biçimleri de değişiklik göstermiştir. Parr’ın iki binli yıllarda dijital manipülasyonla ürettiği bazı otoportrelerde o ülkenin bir ikonu ya da manzarasını kullanmak yerine, o ülkede üretilen kitsch nesneleri fotoğrafa dahil ettiği görülmektedir. Bu tercihin en temel sebebi Parr’ın artık doksanlarda olduğu gibi kitsch nesnelerle çevrelenmiş stüdyolara rastlayamıyor olmasından kaynaklandığı düşünülebilir. Gelişen teknolojiyle birlikte artan fotoğraf işleme programları da bu azalmanın başlıca sebebi olarak gösterilebilir. İki binli yıllara gelindiğinde doksanlı yıllara oranla fotoğrafçılıkta büyük ilerlemeler yaşanmış ve dijital manipülasyon efektleri çarpıcı şekilde geliştirilmiştir.

Martin Parr, Otoportre, 2000, Amsterdam

Bunun sonucu olarak stüdyolarda fon olarak kullanılan bez parçaları ya da kitsch nesneler montaj tekniği sayesinde rahatlıkla fotoğrafa yerleştirilebilir hâle gelmiştir. Martin Parr’ın, bu efektleri kullanarak ürettiği otoportrelere renkli ve parlak kitsch nesneleri de dahil ettiği görülmektedir.

Dubai’de çekilmiş olan otoportresinde ise Dubai ile âdeta özdeşleşmiş olan gökdelenleri ve çiçek bahçelerini aynı kare içine alan Parr’ın, aynı zamanda kendi suretini de kopyaladığı görülmektedir. Fotoğraf, ilk bakıldığı anda anlaşılması hiç de zor olmayan bir kompozisyon olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kitsch’in en belirgin özelliklerinden birisi olan bu ayırt edilebilirlik, Parr’ın ürettiği portrelerde de karşımıza çıkmaktadır. Fotoğraflarında tıpkı Odd Nerdrum’un resimlerinde olduğu yüzeyden ve biçimden başka bir öğeye rastlamak mümkün değildir. Ayrıca portrelerde rastlanan güzel ve sevimli nesneler, parlak renkler ve duygu yoğunluğuna hitap eden etkiler fotoğrafların kitsch algısını daha da güçlendirmektedir. Parr’ın, fotoğraflarını gerek montajlar gerek kitsch-nesneler aracılığıyla kitschleştirdiği açıkça görülmektedir. 2017 yılında FUAM etkinlikleri kapsamında İstanbul’a geldiği bir söyleşiden sonra kısa bir sohbet esnasında sorduğum “Fotoğraflarınızı kitsch olarak değerlendiriyor musunuz?” sorusuna “Tabii ki. Hem de büyük bir zevkle! Çünkü hayatın kendisi Kitsch” cevabını vermesi, sanki fotoğraflarındaki kasıtlı kitschleştirmenin sebebini açıklar gibidir.

  1.  Longman Metro, İngilizce-Türkçe Sözlük, (1993) İstanbul: Metro, Genel Yönetmen: Önder Renkliyıldırım.
  2. Lukacs, Georg. Estetik III. İstanbul: Payel Yayınevi, 1988. Çevirmen: Ahmet Cemal. Melville, Stephen.
  3. Calinescu, Matei. (1977) Modernliğin Beş Yüzü. İstanbul: Küre Yayınları, III.Baskı, 2010. Çevirmen: Sabri Gürses.
  4. Eco, Umberto. (1964) Açık Yapıt. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, I. Baskı, 1992. Çevirmen: Yakup Şahan.
  5. Greenberg, Clement. Art and Culture Critical Essays, 1961. First published by Beacon Press Boston
  6. Gasset, Jose Ortega Y. (1925) Sanatın İnsansızlaştırılması ve Roman Üstüne Düşünceler. İstanbul: YKY, III. Baskı, 2017. Çevirmen: Neyyire Gül Işık.
  7. Kulka, Thomas. (1996) Kitsch ve Sanat. İstanbul: 6:45 Yayınları I. Baskı, 2014. Çevirmen: Gonca Gülbey.
  8. Şentürk, Levent. Kiç Sözlüğü. İstanbul: Kült Neşriyat, I. Baskı, 2014
  9. Nerdrum, Odd. Kitsch Üzerine. İstanbul: Küre Yayınları, I. Baskı, 2010. Çevirmen: A. Feyzi Konur.
  10. Demir, F. Gonca İlbeyi. Kiç ve Plastik Sanatlar Üzerine. Ankara: Ütopya Yayınları, I. Baskı, 2009
  11. Nerdrum.,
  12. a.g.e. s. 17
  13. Kulka, a.g.e., s. 123
  14. Barthes, Roland. Camera Lucida. İstanbul: Altıkırkbeş Yayın, 2014. VI. Baskı Çevirmen: Reha Akçakaya.
  15. Burke, Peter. Afişten Heykele Minyatürden Fotoğrafa Tarihin Görgü Tanıkları, İstanbul: Kitap Yayınevi, 2009, II.Baskı Çevirmen: Zeynep Yelçe
  16. Kulka, a.g.e., s. 125
  17. Barthes, a.g.e., s. 93
  18. Sontag, Susan. Fotoğraf Üzerine, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2011, II.Baskı Çevirmen: Osman Akınhay
  19. Kulka, a.g.e., s. 129-130
  20. Higgins, Jackie, Fotoğraf Neden Kusursuz Olmak Zorunda Değildir. Çin: Hayalperest Yayınları, 2014 Çevirmen: Firdevs Candil Çulcu
  21. Baudrillard, Jean. (1970) Tüketim Toplumu. İstanbul: İletişim Yayınları, VIII. Baskı, 2016. Çevirmen: Ferda Keskin

HazırlayanSAÜ Ögr. Gör. Ersin Berk

Başlık Görseli: Martin Parr, Otoportre, 2009, İsrail

21. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali başladı

“Umut” temasıyla düzenlenen 21. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin açılış töreni, Ankara Karum Alışveriş Merkezi çim alanda yapıldı.

Törende, Uçan Süpürge Onur Ödülü’ne sinemaya 300’ü aşkın filmle emek veren sinema sanatçısı Nedret Güvenç layık görüldü.

Yönetmen Biket İlhan ve oyuncu Işık Yenersu, “Bilge Olgaç Başarı Ödülleri”nin sahibi oldu. Törene katılamayan Yenersu adına ödülü Gönül Orbey aldı.

“Genç Cadı Ödülü” ise İşe Yarar Bir Şey ve Toz filmlerindeki rolleriyle başarılı oyuncu Öykü Karayel’e verildi.

Filozof, araştırmacı, yazar Prof. Dr. Ioanna Kuçuradi de “Tema Ödülü’ne layık görülen isim oldu.

Sunuculuğunu Yetkin Dikinciler ile Dolunay Soysert’in yaptığı açılış töreninde ödüllerin verilmesinin ardından Aylin Aslım katılımcılara konser verdi.

Festival boyunca 61 filmin gösterimi yapılacak

Festival boyunca Almanya, Afganistan, ABD, Bulgaristan, Endonezya, Fransa, İtalya, İsveç, İsviçre, İran, Norveç, Lübnan, Katar, Tunus, Yunanistan yapımı 15 ülkeden gelen filmlerle 61 filmin gösterimi yapılacak.

Gösterimler, Çağdaş Sanatlar Merkezi, Büyülü Fener Sinemaları, Fransız Kültür Merkezi, Boğaziçi Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve Başkent Üniversitesinde olacak. Festival kapsamında 8 mekanda 17 etkinlik düzenlenecek.

İran sinemasının dünyaca ünlü ismi Rakhshan Banietemad ve eski Yeni Zelanda Başbakanı Helen Clark da festivale konuk olacak.
Öte yandan festivalde, Türkiye’den ve yurt dışından kadın yapımcı ve yönetmenler bir araya gelerek sinema sektöründe yapılması gerekenleri tartışacak.

Fotoğraflar: Deniz Ali Tatar

İngiltere’nin önde gelen bağımsız sanatçılarından Nessi Gomes Türkiye’ye geliyor!

0

Hayranlarının topladığı 50 bin dolar sayesinde 1 Giant Leap’ten Duncan Bridgeman’la “ağır ateşte pişirdikleri” çıkış albümü “Diamonds & Demons” ile gerek İngiltere’de gerekse dünyada ses getiren Nessi Gomes 16-20 Mayıs tarihleri arasında 2 konser, 2 özel atölye etkinliği için İstanbul’da olacak.
2017’de başladığı dünya turunun bir parçası olarak ülkemizi ziyaret edecek Portekiz kökenli İngiliz sanatçı Nessi Gomes, albümün ilk çıktığı zamanlarda bile İstanbul’da şarkılarını dinleyen güzel insanlarla buluşmak için sabırsızlandığını ifade ediyor.

16 Mayıs Çarşamba akşamı Kadıköy All Saints Moda Kilisesi’nde, 18 Mayıs Cuma akşamı ise Karaköy Suma Han’da dinleyenleriyle buluşacak sanatçı, 17 Mayıs Perşembe akşamı ise Joint Idea Kanyon’un davetlisi olarak iki saatlik özel bir vokal atölyesi seansı düzenleyecek. Sanatçının İstanbul programının son durağı ise Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nda gerçekleştireceği iki günlük ses inzivası olacak.

Kanal Adaları’ndan Guernsey’de Portekiz göçmeni bir ailede gözlerini açan Nessi Gomes, insan doğasını, çelişkilerini ve ruhunu ele alarak karanlığın ve aydınlığın hikayelerini anlattığı Diamonds & Demons albümünü yayınladıktan yalnızca iki ay sonra, Birleşik Krallık’ta En İyi Bağımsız Kadın Şarkıcı 2016 ödülüne layık görüldü.

Union Chapel ve Glastonbury Festivali gibi önemli sahnelerde sanatını icra etme şansı yakalayan Gomes, 2017’nin büyük bir kısmını Amerika turnesiyle geçirdi ve turnesinin son durağı Toronto’daki konserini canlı kaydedip yayınladı.  Avrupa, Güney ve Kuzey Amerika’da gittikleri şehirlerde çeşitli atölye ve arınma çalışmaları da düzenleyen Nessi’nin şarkılarının en çok dinlendiği şehirler arasında, İstanbul her zaman ön sıralarda yer alıyor. Bu yüzden, bu İstanbul seferi Nessi için çok önem taşıyor.

Nessi Gomes’in konser biletleri Mobilet’te 80 TL’ye; Joint Idea Kanyon’daki özel ses atölyesinin biletleri ise Biletix’te 250 TL’ye satılacak.

Nessi Gomes İstanbul 2018 Programı

16 Mayıs 2018 Çarşamba 20:30
Nessi Gomes Kadıköy Konseri – All Saints Moda Kilisesi Kadıköy

17 Mayıs 2018 Perşembe 19:30
The Music Medicine Sunar: Nessi Gomes ile Vokal Deneyimi Atölyesi – Joint Idea Kanyon (biletix’te!)

18 Mayıs 2018 Cuma 20:30
Nessi Gomes Karaköy Konseri – Suma Han Karaköy (mobilet’de)

19 – 20 Mayıs 2018 Cumartesi – Pazar 10.00
Nessi Gomes Vocal Odyssey Ses Atölyesi – Çıplak Ayaklar Kumpanyası