Ana Sayfa Blog Sayfa 170

Katalan Bölüğü: Unutulan paralı askerler

0

1874 yılında Atina Akropolü üzerinde bulunan Helenistik dönem sonrası inşa edilen tüm yapılar yıkıldı. Bunlardan en ünlüsü ise Atina Dukalığı zamanında yapılmış olan “Frenk Kulesi”dir. 4. Haçlı seferleri sırasında Kudüs’e doğru giderken Balkanların büyük bir kısmını işgal etmiş ve orada “Latin İmparatorluğu” kurmuştur. Bu devlet Katoliklerden oluşuyordu. Büyük bir kısmı Frenk, Katalan, Venediklilerden yani günümüz İtalyanlarıydı. Atina Dukalığı bu devlete bağlı iç işlerinde bağımsız bir devletti. İlk kurulduklarında Burgundiyalı yani Frenk bir şövalye tarafından yönetiliyordu. Yüz yıl süren bu dönem Katalan Bölüğünün başındaki eski tapınak şövalyesi Roger de Flor’un başa geçmesi ile son buldu. “Katalan Bölüğü” dünyanın en ünlü paralı asker gruplarından biridir. Bu paralı asker güruhu Latin devleti yıkıldıktan sonra devam eden Bizans imparatorluğu tarafından, akınlarını arttırmış olan Türk Beyliklerini bertaraf etmek için kullanılmıştır.

Aslında her şey 1302 yılında Aragon Krallığı ile Anjou Hanedanı arasında yapılan anlaşma ile başlamıştır. Sicilya’da süren savaş sona erince işsiz kalan bu paralı askerlerin kendilerine Doğu’da yeni bir iş alanı bulması ile devam etmiştir. 1303 yılında Bizans İmparatoru IX. Mihail Anadolu’da bulunan Türk beyliklerinden korunmak için kendisine yardım edecek bu paralı askerleri tutmuştur.

Aslen Sicilyalı olan Roger de Flor 1303 yılında İstanbul’a büyük törenlerle girmiştir. Bizans imparatorunun kuzeniyle evlendirilmiştir. İstanbul’a vardıktan sonra şu anki Erdek, Aydın gibi yerlerde yaptığı savaşlarda Karesi Beyliği, Germiyan Beyliği, Aydınoğlu Beyliği, Menteşe Beyliği gibi devletçikleri paralı asker ordusu ile yenmiştir.

Bu savaşlarda aldığı galibiyetler Roger de Flor’u çok önemli bir kişi yapmaya devam etmiştir. Emrindeki askerlerin koruduğu şehirlerdeki Hıristiyan halkın evlerini yağmalaması ve kadınlara tecavüz etmesi çok büyük tepki görmüştür.  Kendisine olan bu beğeni ve hayranlık bu olaylardan sonra nefrete dönüşmüştür. Aslında fayda için tutulan askeri güç belli bir süre sonra kendi başına hareket etmeye başlayınca ve bağımsız bir devlet olma belirtileri gösterince bileti kesilmiştir.

Askerlerinin yaptığı yağmalara Oğuz boylarından Türkler de katılmaya başlayınca bu bölükten ve başındaki komutandan kurtulmak için Bizans İmparatoru IX.Mihal bir plan uygulamış ve Roger de Flor’u bir ziyafet için Edirne şehrine davet etmiştir. Emrindeki Katalan askerleri ile birlikte Edirne’ye giden Roger de Flor burada zehirlenerek öldürülmüştür.

Fakat emrindeki Katalan askerler daha bir 60-70 yıl hükümdarlıklarını Atina Dukalığında sürdürmüştür. Bulgar krallığıyla birlik olup Trakya ve Bulgaristan diyarlarını yağmalamışlardır. Bulgar Çarının kardeşiyle evlenen Katalan Bölüğü komutanı Bernat de Rocafort bu destekle bölüğün bir süre daha yaşamasını sağlamıştır. Çeşitli gruplarla yaptıkları iş birliği sonucu 1458 yılında Türklerin Atina bölgesini topraklarına katmasından sonra tarih sayfasında yerlerini almışlardır.

Kaynak: 1, 2

18. Uluslararası Frankfurt Türk Film Festivali’nin tarihi belli oldu

0

Kültürlerarası Transfer Derneği tarafından düzenlenen Uluslararası Frankfurt Türk Film Festivali, bu yıl 14-19 Ekim 2018 tarihleri arasında Frankfurt’ta 18. kez seyirciyle buluşacak.

Filmhaus Frankfurt, ABG/Saalbau GmbH, Amt für Kommunikation und Stadtmarketing Frankfurt, T.C. Frankfurt Başkonsolosluğu, Kültür Ateşeliği, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sinema Genel Müdürlüğü, Hessisches Ministerium für Wissenschaft und Kunst desteği ile gerçekleştirilecek olan Uluslararası Frankfurt Türk Film Festivali’nin kurucusu ve başkanı Hüseyin Sıtkı, bu yıl festivali zenginleştirerek ileri taşıyacak önemli bir işbirliğinin hayata geçirildiğini açıkladı.

18.Türk Film Festivali | International / Frankfurt/M., TÜRSAK Vakfı işbirliği ile sinemaseverler ile buluşacak.

TÜRSAK Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Fehmi Yaşar; 17 yıldır Türk sinemasını eksen alarak göçmenlik teması üzerine bu denli zengin içerikle bir festival düzenlenmesinin büyük başarı olduğunu vurgulayarak TÜRSAK’ın bu emeğe ve bu geleneğe destek vermeyi bir görev saydığını dile getirdi. Fehmi Yaşar sözlerine şöyle devam etti; “Türk sinemasının pazar ve genişleme alanı açısından Almanya’yı çok önemsiyoruz. Türk filmlerini Alman seyircisi ile buluşturmanın yanı sıra Türk sinemacılarla Alman sinemacıları buluşturan ve ortak projeler geliştirmelerine olanak yaratan bu festivalin gelişerek yoluna devam etmesine katkıda bulunmayı hedefliyoruz. Tüm sinema sanatçılarını, sinemaseverleri ve basınımızı da 17 yıldır sinemamız için çalışan bu festivale, artık kendini kanıtlamış, yer edinmiş ve kurumsallaşmış bu yapıya, bu fedakar emeğe sahip çıkmaya ve katkıda bulunmaya çağırıyoruz.”

Sinema sanatı aracılığıyla Türkiye ve Almanya toplumları arasındaki ekonomik ve kültürel paylaşımı artırmayı ve birlikte yaşam kültürüne katkıda bulunmayı amaçlayan Türk Film Festivali | International / Frankfurt/M. her yıl Türk sinemasının nitelikli örneklerini Almanya’da geniş kitlelerle buluşturuyor. Festival kapsamında bir Türk filmleri yarışması düzenleniyor. Sinemamızın uluslararası planda temsiline ve tanıtımına katkıda bulunmayı hedefleyen “Alman Sinemacılar Gözüyle Türk Filmleri Yarışması”nda Türkiye Jürisi tarafından seçilen uzun metraj filmler Alman sinemacılardan oluşan jüri tarafından değerlendiriliyor. 18.Türk Film Festivali | International / Frankfurt/M.’ in kapanış töreninde kazananlara takdim edilecek olan Altın Elma Ödülleri bu yıl 7.kez sahiplerini bulacak. Yarışma ve başvuru koşullarıyla ilgili detaylı bilgi önümüzdeki günlerde kamuoyu ile paylaşılacak.

Yıldızların doğuşunu açıklayacak, sesli bir bulut keşfedildi

0

Güneş Sistemi’nin nasıl oluştuğu yıllardır merak ediliyor. Musca adlı moleküler bulut bu gizemi çözmemize yardım edebilir.

Eğer astronomiyle içli dışlıysanız yıldızların ortaya çıktığı yerlerin uzayda bulunan büyük moleküler gaz ve toz bulutları olduğunu biliyorsunuzdur. Ancak toz bulutlarından ortaya çıkan yıldız ve gezegenlerin sayısını ve türünü tam anlamıyla belirleyen şeyin ne olduğu bilinmiyor.

Bir toz bulutunda ne oldu da milyarlarca yıldır yaşayan Güneş Sistemi’miz ortaya çıktı? Birtakım gizemlere ışık olabilecek bir toz bulutu birkaç hafta önce keşfedildi.

3 Boyutlu Yaklaşım

Keşfedilen bulutlara yapılan 3 boyutlu araştırmalar, yıldızların ortaya çıkış gizemini ortadan kaldıracak, gezegenlerin ve yıldızların nasıl doğduğunu bizlere açıklayacak. Son araştırmalar moleküler bulutların bünyesine dahil olan çizgilerin nasıl oluştuğunun gizemini çözdü.

Hoş sesler çıkaran bulut, Musca türüne giriyor. Musca ise Güney Haç, bir diğer adıyla Crux takım yıldızının 88 yıldızında bulunan iğne ucuna benzer bir izole bulut.

Buluttaki Şarkı 

3 boyutlu konsepti kullanan araştırmacılar, Musca gözlemlerinde görülen frekansları hesaplayarak bulutun üçüncü boyutunu ölçebilmiştir. Sonrasında araştırmalarda bulunan frekanslar, insan kulağının algılayabileceği şekilde ayarlandı. Ortaya ise ‘song of Musca’ yani Musca’nın şarkısı çıktı.

Bu arada Musca’nın ‘kötülükleri ve nazarları önceleyeceği’ iddia edilen boyna asılan yazılı kağıtlarla bir ilgisi yoktur. Astronomide bir devrim yapabilecek Musca’ya gelecek olursak kendisi Güneş Sistemi’nin epey bir geçmişini öğrenmemizi sağlayabilir.

Alıntı: webtekno.com

Ayaklarımıza mühürlü makosenler meselesi; bencilliğin doğası

Bencil Benlikler

Bir insana ‘sen bencilsin’ demek çok yanlış bir ifadedir bana göre. Bu cümlenin aslı zaten bencilce kurulmuştur. Yapılarına ayırdığımızda geniş zamanın hikayesinde kurulmuş bir bencilliktedir. Hatta daha da ileride bu, büyükbaba paradoksundan bile daha karmaşık bir durumdur. İnsan doğası gereği benmerkezci düşünce yapısına mahkum edilmiştir. ‘Sen beni hiç anlamıyorsun’ şeklinde kurulan tümceler, her ne kadar empatik görünse de aslında bencilliğin kendisidir. Siz nasıl olur da birinden kendisini terk edip başka biri olmasını bekleyebilirsiniz ki bu şey dakikalarca bile olsa? Ya da gözlüklerini değiştirip görmek nasıldır, bir miyop bir hipermetrop gözlüğüyle yakını görebilir mi? Bu sorgulanması ve sorgulama sonrasında çürütülmesi gereken bir önermedir.

Bir atasözünde empati hakkında şöyle bir ifade vardı. Bir insanı anlamak, onun ne çektiğini tadımlamak için onun makosenlerini giymeniz gerekmektedir diye. Gayet pozitif ve bir o kadar da empatik bir önerme. Ne hoş… Bu yazdıklarımı insan ilişkileri hocaları duysa bir hayli kızarlar bana. Kızmakta haklılar ben güneşi batıdan doğurmaya çalışıyorum ya da yeni bir element keşfetmeye çalışıyorum. Bir tepkime yaratmak istiyorum, yoksa ben de kabul edebilirdim insanların diğer insanları anlaması gerektiği düşüncesini ve fakat edemiyorum. İnsanların bencilce davranması, kendilerinden başka -aileleri de dahil- hiç kimseyi düşünmemesi, empatinin fiziksel olarak sadece annelerin güdümünde olması artık beni hiç mi hiç şaşırtmıyor. Empatinin veya ayrıdüşün diye adlandırılan bu kelimenin mümküniyeti yalnızca fiziksel birliktelikle olabilir, anne örneğinde olduğu gibi. Göbek bağı onlara özgü bir potansiyel veriyor. Zihinlere girme özgürlüğü sağlıyor, annelere. Evlatların düşüncelerini anlayabilme gücü, belki bu güç biraz da seks hayatında vardır ama onun dışında örnek verebileceğim bir olay veya olgu bulunmamakta.

Empati bir hayli pozitif bir düşünce yapısı olsa da mümkünlüğü sorgulamaya açıktır. Bir insan başka bir insanın makosenlerini asla giyemez, çünkü kendi makosenleri ayağındadır o esnada; bir şey varken daha başka bir şeyin var olması bir hayli zordur aynı yerde. Bir evren genişliyorken başka bir evrende olan şeyler o evren için hükümsüzdür. Aynı dünyadaki yerçekimiyle marstakinin farklı oluşu gibi.

Bu yüzden bir insan, başka bir insanın makosenlerini giymeye çalıştığı takdirde ayaklarında yaralanmalar oluşmaya başlar. Belki onun gözünden bakabildiğini sanır insan ama baktığı göz hala kendi gözüdür. Algıları hala kendi algılarıdır. Atıfları hala aynıdır. Temel atıf hataları bile işin içine karışabilir ve fakat asla karşıdaki insan gibi düşünemez. Olmaz, evrenin kanunlarına aykırıdır, biraz önce söylediğim gibi. Dünyada milyarlarca makosen vardır; her biri farklı boyuttadır, farklı şekildedir ve farklı malzemeden üretilmiştir. Her biri kraliyet tahtının altına konulmuştur-diş perisi gibi doğum karşılığı verilen bir ayakkabıdır- Bir insan ayaklarıyla uyumlu olmayan bir ayakkabıyla nasıl yürüyebilir? Bir insan zihniyle uyumlu olmayan düşünceleri nasıl içselleştirebilir? Ya da adımlarını nasıl sahibi gibi atabilir? Şekil-zemin bozukluğu oluşturur bu ilke. Zihnimiz maalesef konar göçer bir yapıda oluşturulmamıştır. Dünyanın en sadık köylüsüdür. Ki köyünü şu ana kadar hiç terk etmemiştir. Bu şey bencilliğin doğasını oluşturur.

İmparatorlar demokrasiden uzak, tek kişilik göstericilerdir-tek kişilik saraylarında- Bence bu bir savunma mekanizmasıdır. Bence teoremlere eklenmesi gereken bir olgudur. İnsanı hayatta tutma görevi vardır bencilliğin. Ne kadar olumsuz şeyler anlattığı söylense de bu yazının gizliden gizliye olumlamalar yapmaktadır. Oysa demokrasi olması beklenirdi ülkelerimizde, ama o zaman hayatta kalamazdık ki. Doğal seleksiyonun içerisinde elenip giderdik, kaybolurdu genlerimiz. Boğulma refleksi olmazdı insanlar bencil olmasalardı ya da bir gün bu olgu terk edilseydi. Bence o zaman nüfusumuz azalırdı.

Bir de zaman var, onun destekçisi mekan var. Bu iki olgu dünyanın koca duvarlarını oluştururlar. Ve bence aynı zamanda bencilliğin doğasına sirayet etmişlerdir. Onu öyle bir yaratmışlardır ki kimse ama kimse bunun böyle olmasının önüne geçemez.. Bir insan kendi vücut sınırlarından dışarıya adımlarını atamayacağına ve ruhlar arası yolculuk mümkün olmadığına göre empati denilen şey ütopya hayalinden başka bir şey değildir. Benmerkezcilik zaman ve mekanın öz be öz çocuğudur. Genetik bilimine göre çocuğun anne ve babasına benzeme olasılığı yüksektir. Tümdengelimci düşünecek olursak ulaşacağımız sonuç insanların benmerkezci olduğudur. Bizler birer insanız o halde ben bencillim. Bu gayet doğal, hastalık değil. Suç değil, lanet hiç değil; ayıplanması gereken bir konu değil.

Bu önermeler silsilesi beraberinde adil yargılama imkansız hale gelecektir. Özellikle bu yargılama insanlığın kendi kurduğu mahkemelerce görülüyorsa. İddianameyi hazırlayan kişiyle mahkum koltuğunda oturan bireyin hiçbir farkı yoksa, sanığa doğasını savunma hakkı tanınmamışsa-gerçi tanınsa da geçerliliği olmayacaktır- yargılamanın bir anlamı olmayacak demektir. Üç maymuncu konuşmalar geçer mahkeme esnasında. Bu durumda birisinin başka birisini kendi mahkemesinde yargılaması imkânsızdır. Makosen konusuna dönecek olursak, bu makosenler üretilirken özel bir yöntem izlenmiştir. Bunlar insanların ayaklarına sabitlenmiş ve mühürlenmiştir-DNA ile birlikte- çıkarılması imkansızdır. Evrenin dokusuna aykırıdır bu olay. Eğer birisi size bencil olma derse ona şunu söyleyin: ’Ben, ben olmaktan nasıl kurtulabilirim?’ veya ‘Yaşadığım yılları nasıl olur da çöp tenekesine koyabilirim?’ ‘20 yıllık gözlerimi nasıl yerinden sökebilirim?’

Bizler bencilliğe mahkum ruhlarız. Bu yazı bencilliğe bir övgü olarak yazıldı. Farklı bakmaya çalıştım, özgün olmak istedim-ki sanırım bunu başardım- Kendimi övmelere doyamıyorum artık. O kadar içselleştirdim ki bu övgü işini kendimden başka hiçkimseyi dinlemiyorum artık tıpkı yergide olduğu gibi. Bencil ve özgürüm artık. Yaşasın bencillik, yaşasın gerçek insanlık-insanlığın ne olduğunu hala çözebilmiş değilim, zannımca kötü bir şey-

Sloganımdan sana ne!

0

Özellikle son yıllarda başta feminist gece yürüyüşü olmak üzere pek çok kadın eyleminde taşınan dövizler, atılan sloganlar bazılarını pek rahatsız ediyor. Özellikle “Kadının yoksa cebinde parası amıdır kumbarası!” dövizi çok tartışma yarattı.

Kadın bedeni ve cinselliğiyle ilgili olan bu “uygunsuz” sloganlar solcu erkeklerimizi de epey rahatsız etmiş görünüyor. Konuşmayı öğrendiklerinden bu yana birilerinin amına koyan, devrimcileşince politik ortamlarda “ağzını tutan” bu arkadaşlar; maçta, yolda, orda burda “ağızlarından kaçırıp” defalarca koydukları şeyi (bize ait olan bir organı) biz ağzımıza alınca gayri ahlaki oluyoruz. Ama olur mu, biz erkek egemen küfrü savunmuyoruz, derler hemen. Savunmuyorlar ama ediyorlar. Niye ben etmiyorum, sürekli küfür etmiyorum, “ağzımdan kaçırmıyorum” da sen kaçırıp duruyorsun “yanlışlıkla”?

Bir devrimcinin emek hırsızlığı yaptığında konulan tepki konmuyor böyle “ağzından kaçırınca”, neden?

Bir devrimcinin kollektifin kararını çiğnediğinde maruz kaldığı mobbing ya da baskı uygulanmıyor bu durumda, neden?

Neden siz koyunca bu kadar tolerans var da biz organımızın adını dövize yazınca linçe uğruyoruz, gayri ahlaki bulunuyoruz?

Ahlak… Kime göre, hangi dönemde, hangi ideolojik belirlenmişlikle tanımlanıyor.

“Namusu kaybettim, bulmayacağım, kimsenin namusu olmayacağım” sloganını ilk attığımızda da yadırganmıştık. Neoldu, zamanla öğrendik, namus ikiyüzlüce bize dayatılan “erk”in namussuzluğudur aslında. Yaza çize, tartışa bu kavramı sorgulatır hale getirdik.

Kavramların ideolojik alt yapılarıyla tartışılmasının değişik yolları olabilir. Bu şekilde çarpıcı ve ajite edici bir biçimde ifadesi de tartışmayı alevlendirdiği ve hızlandırdığı için iyidir.

Bu dövizin illaki seks işçileri yürüyüşünde ve onlar tarafından taşınmış olabileceğini savunanlar da oldu, bazı kadınların “namusunu” kurtarmak için…

Hayır, bu döviz 2014 Feminist Gece Yürüyüşü’nde taşındı. Taşıyan herkes de seks işçisi değildi.

Bu döviz seks işçiliğini; kadının bedenini, cinselliğini parayla satmasını meşrulaştırıyormuş. Bu döviz vesilesiyle şunu tartışabilmeliyiz; seks işçiliğinin, günde 10-14 saat ağır koşullarda “gönüllü” çalışan, bedeni helak olan, iş güvenliği koşulları sağlanmadığı için ölen “normal” işçilikten farkı ne kadardır? “Namusumuz” kadar mı???

Belki de hayatında en az bir kere seks işçisi ile beraber olmuş bazı devrimci erkeklerimiz ve kendini “korumak” için, “onlarla” aynı olmadığını “belirtmek” isteyen bazı kadınlarımız ne kadar “dürüst” ve “tutarlı” acaba?

Cinsellik kutsalmış, para karşılığı yapılınca kadın bedeni metalaşıyormuş. “Kutsal” cinselliğin nasıl ve hangi koşullarda yaşandığı, kadının ne kadar “özgür” tercihler yapabildiği, “özgür” tercihlerinin bedelini nasıl ödediği (mesela “orospu” yaftası yemek, mesela “namus” cinayetine kurban gitmek), “kutsal” aile içinde kadınların belki defalarca tecavüze uğradığı gerçeklerini görmeden, konuşmadan seks işçiliğinin kadının bedenini metalaştırdığını söylemek en azından tutarsızlık, en çoğundan ikiyüzlülüktür.

Ezilen bir kesimin eyleminde, söyleminde neyi öne çıkaracağı, kendini nasıl ve hangi yollarla ifade edeceği kendi bileceği iştir. Özellikle ezen tarafın bu konuda ahkam kesmesi pozisyonunu koruma içgüdüsü olarak okunmalıdır.

LGBTİ+’lerin eylemlerindeki biçim ve söylemler de epey tartışma konusu olmuştu zamanında. “Ayol” demeleri bile bir meseleydi. “Ama onlar da militan bir duruş sergilemiyorlar, ne o liberal liberal duruşlar, söylemler” diyebildi birileri. Liberal-militan karşıtlığı üzerinden ikna edilmeye çalışıldık.

Kadınların eylemleri de eleştiriliyordu, “oynak” bulunuyorduk. Ne demekse!

Sürekli baskılanan ve kontrol altına alınmaya çalışılan kesimlerin oynaklığı aslında en militan eylemlerden daha militan bir duruşu temsil edebilir. İkiyüzlüce kendini gizlemek yerine kendini olduğu gibi yaşamak için ölümü göze alan LGBT+’ların duruşu militan değil mi yani?

“Yolda yürürken sakın sağa sola bakma, orospu zannederler!” diye büyütülmüş bir kadının 8 Mart’ta hoplayıp zıplayıp inadına her tarafa sağa, sola, aşağı, yukarı bakması, her şeyi görmeye çalışması bir isyan değil de nedir?

İsyanımızı ifade ediş şeklimizi biz belirleriz. Bizi ezen, sömüren ideolojiler değil, onların temsilcileri hiç değil!

Hazırlayan: Bahar Ekinci

Melike İlgün’den Nazım’dan günümüze Paramparça hayatların romanı

Bir Başvekil Sevdim, Enver Paşa’nın Sultanı, Fikriye İle Latife-Kemal’e Eren Kadınlar kitaplarının yazarı Melike İlgün’ün kitabı Paramparça geçtiğimiz ay Alfa Yayınları’ndan çıktı. Çok beğenilen kitaplarının yanı sıra gazeteci kimliği ile de tanınan yazar, bu kitabında da geniş bir tarihi araştırmanın sonucunda, takdir edilecek edebi bir roman yazmış.

Üç farklı dönemden birbirine bir şiir ile bağlanmış üç hikayeyi, daha doğrusu üç hayatı konu edinmiş Paramparça; 1930’lu yılların umudunu, 1950’lerin karmaşıklığını, birçok hayatın ezildiği 1980’leri ve günümüzü anlatıyor.

”Ama Nazım’dan bahsedip, ona o şiirleri yazdıran kadınlardan bahsetmesem o kadınlara haksızlık olmaz mı?”(s.110)

Zeynep, editörlük yaptığı yayınevinin Nazım hakkında bir araştırma istemesiyle Türkiye’nin gerçekleriyle yüzleşiyor. Nazım hakkında yazılmamış bir şeyin kalmadığına inansa da geniş çaplı bir incelemeye başlıyor ve günümüzden 30’lu yıllara uzanan bir tarihle tanışıyor. Aslında geçmişe dönüp bakmayı sevmeyen bir kadın olan Zeynep, Nazım’ın aşık olduğu kadınların hikayelerini kendisine kılavuz ediniyor. Bu seçimi, kitapta da altı çizildiği gibi, ‘dev’lere aşık olan ”minnacık’ kadınların hikayesi… Münevver’in, Piraye’nin, Galina’nın, Vera’nın ve Nüzhet’in suskunluklarının sesi… Ne kadar terk edilmişlik, vazgeçilmişlik aldatılmışlık varsa oralardan çıkacak hikayelere inanıyor Zeynep. Yarasının kanamasına izin verilmemiş kadınların aşklarından başka, o yıllarda bir ‘komünistin’ sevgilisi, karısı, arkadaşı olmanın zorluklarını, ayakta kalmak için verilen savaşlarını da irdeliyor. O kalabalık ve çetrefilli hayatları irdelerken dönemin siyasi, toplumsal, ekonomik gerçekleriyle de Nazım’ı Nazım yapan hususlar önüne seriliyor.

Nazım’ın geride bıraktıklarının arasında en tahammül edilemez nokta ise Memet oluyor Zeynep için. Zeynep, Memet ile bir türlü kapatamadığı, 7 yaşında babası tarafından terk edilmiş kız çocuğu yarasını tekrar kanatıyor. Nazım’ın şiirlerinde, yaşanmışlıklarında kendi özlemini de arıyor. Öfkenin, üzüntünün, merak duygusunun iç içe geçtiği bu günler Zeynep’in aklını iyice karıştırıyor. Kendi kızına bile, sonrasında çok pişmanlık duysa da, sırf babasıyla büyüyor diye tahammül edemez hale geliyor.

Babasını arayıp aramamak arasında kaldığı, babasına karşı duyduğu öfkenin ve özlemin birbirine girdiği bu karmaşık dönemde, Nazım ile ilgili araştırma sebebiyle hayatına giren Uluç Bey’in onu İsveç’e, Nazım hakkında daha önce anlatılmamış bir hikayenin sahibinin yanına göndermesiyle hem Zeynep’in hayatının gerçekleri hem de ‘tankların ruhumuzdan geçtiği’ 80’lerin gerçekleri gün yüzüne çıkıyor.

İsveç’te yaşayan Güleser Hanım ile buluşmasının sonucunda 12 Eylül karanlığında, annesinin aşık olduğu adamdan doğacak çocuğunu saklamak zorunda kalmasını, babasının ve arkadaşlarının sebebi hala bilinmeyen sebeplerle idam edildiğini, ailesinin yanına dönemeyen annesinin bebeği için babası diye bildiği Ali ile evlendiğini ve daha birçok parçalanmış hayatın hikayesini öğreniyor.

Üniversitede okuyan bu arkadaş grubunun siyasetle harmanlanmış hayatlarına aşk girdiği zamanlar, o güzelliğin tadını çıkaramayacakları buhranlı bir döneme denk geliyor. Belki de kalpleri yumuşatan en güzel duygulardan biri olan aşk, konuşulmaması gereken, ayıp sayılan, kalbe düştüğü zaman saklanan bir konu olarak görülüyor. O sıralarda büyük bir eylem hazırlığı yapılıyor. Zeynep’in babası Metin ise Ahsen’in düşüncesiyle tehlikeli gördüğü bu eylemden uzak kalmak istiyor. Metin’in Nazımı ve şiiri çok sevdiğini bilen Uluç ise gözdağı verircesine;

”O kocaman bir devdi.

Minnacık bir kadın sevdi.

Kadının hayali minnacık bir evdi

Bahçesinde

ebruli hanımeli açan

bir ev”

dizelerini okuyor. Metin aşkını öne sürse küçük düşeceğini düşündüğünden eylemi kabul ediyor ve aşkını da sonrasında yaşanacak hayatları alt üst ediyor.

”Bir şiir okudum, sadece bir şiir okudum, bedelini kaç hayat ödedi.”(s.199)

Zeynep, ülkesinin nasıl karanlıklar yaşadığını da, nasıl babasız kaldığını da Nazım’ın aşklarının şiirlerde bulduğu gücü de bu hikayeyle tanıyor.

Melike İlgün, bu kitabında çok detaylı bir tarihsel dönemi başarıyla ele alıp anlatmış. Ortak yönleri Nazım olan bu üç hikayede aşk, dostluk, toplumsal ve siyasal olaylar, ayrılıklar hem edebi yönden hem de tarihsel bakımdan kesintiye ve kopukluğa uğramadan birleştirilmiş. Hikayeleri oluşturan kavramlar her seferinde romana yardımcı unsurlar olarak değil de, hikayeyi var eden detaylar olarak göze batmadan okunmasını sağlayacak şekilde işlenmiş.

12 Eylül dönemi gerek tarihsel gerekse edebi birçok romanda konu olarak seçilmiş bir dönemdir. Neredeyse her bakış açısından, farklı yönleriyle ele alınmış fazlaca hikayeye rastlamışsınızdır. Gerçekten de Nazım hakkında neredeyse söylenmemiş bir şey kalmamıştır diyebilirsiniz. Paramparça’da farklı hissedeceğiniz nokta, hikayelerin birbiriyle ilişkisinin kurulmasındaki ustalık olacaktır. Nazım’ın aşklarına, siyasi kimliğine, karakterin bakış açısı ve çözümlemesi ise oldukça bizden yazılmış. Roman karakterlerinde zor yakalanan samimiyet, Zeynep’i okurken karşınızda birisi konuşuyormuşçasına hissettirilerek sağlanmış.

Ana karakter ile ağır bir tarihsel geçmiş önümüze serilse de, evlilik hayatı, anne-kız ilişkileri, çalışma ortamı, Kadıköy betimlemeleri, duygusal iniş çıkışlar, iç hesaplaşmalar gibi detayların anlatımı kitabın edebi tarafını sağlamlaştırıyor.

”Tanklar sadece yollarından geçmedi bu memleketin, aklından, ruhundan da geçti, dümdüz etti herkesi…”(s.180)

Yazarın kaleminde, aşk ve siyasi dönem ne kadar başarılı anlatıldıysa dostluk ilişkileri de çok öne çıkarılmadan o kadar ustalıkla anlatılmış. Bunun en güzel örneğini hem 12 Eylül dönemindeki devrimci gençlerin siyaseti de, aşkı da yaşarken sırtlarını dayadıkları dostlukta, hem de Zeynep’in her içinin çıkmaza düştüğünde yanında dinlendiği, içindeki bulutları dağıttığı Zehra ile ilişkilerinin anlatılmasında görebiliriz.

”Zehra’nın en kötü hali bile iyi geliyordu ona işte. Bir insanı memlekete benzeten de buydu zaten. Her haliyle her zaman iyi gelmesi.”(s.107)

Melike İlgün’ün kalemini, ufak bir dokunuşla,içinizi sarsacak kelimeleri birleştirir diye tanımlayabilirim. Tıpkı yıllar önce Erdal Eren’e herkesten farklı, ”Sevgili Erdal Abi” diye hitap edip onu 17 yaşında bırakanlara inat, yaşatıldığını yüzlerine vurduğu gibi. Belki de bu kitabında da, tüm dönemlerden acılarının ve yaralarının yanında, bugünlere 1930’lardan umut, 80’lerden özgürlük şarkıları, aşk ve dostluk kalmıştır demek için onca kelimeyi birleştirmiştir.

Acılarını en ufak bir hatırlatmada bile hissettiğimiz o karanlık dönemlerin, aşkını ve dostluğunu da heybemizde eksik etmemeliyiz. Paramparça, okurken her satırına kendimi ait hissetmemi sağladı. Aşkı, kavgası, umudu, özlemi, dostluğu tekrar tekrar ruhumu okşadı. Nazım’ın Kosmosun Kardeşliği Adına dizeleri kadar içime işlenen satırları kattı zihnime. Acısıyla, tatlısıyla dostluğun da aşkın da insana neler yaptırdığını, ne kadar kudretli olduğunu hatırlattı. Her şeye rağmen iyi ki dedirtti, en çok dostluk adına.

”Nasıl ki memleketinin iklimi, coğrafyası, dağı, taşı nasıl olursa olsun; ister deniz kenarı, ister dağ başı; sana güzel gelir, uzun süre gitmeyince toprağı seni çeker, dost da öyleydi işte. Her kim olursan ol, ne kadar okumuş da olsan, ne kadar tepesine de çıksan hayat merdiveninin, memleketine gidince çocukluğundaki gibi konuşmaya başlarsın ya… Çekirdek çiğdem oluverir bazen ya da garsona ”Bagele gardaş!” diye seslenirken buluverirsin kendini. İşte dost da öyle, yanında rahat ettiğin, yanında kendin olduğun, filtresiz, makyajsız, repliksiz…”(s.107)

Kalemine sağlık Melike İlgün…

Miray’a… İyi ki doğmuş can dostum.

Leyli Sanat, Maçka Demokrasi Parkı’nda piknik yaptı

Leyli Sanat, 19 Mayıs Cumartesi akşamı Maçka Demokrasi Parkı’nda piknik yaptı. Mayıs ayının etkinliğini açık havada düzenleyen Leyli Sanat, katılımcılarla beraber keyifli vakit geçirdiler.

Leyli Sanat, 19 Mayıs Cumartesi akşamı Maçka Parkı’nda piknik yaptı.

Mayıs ayının etkinliği, sanat buluşmaları adı altında gerçekleşti. Ekibin üyeleri ve takipçilerin katılımı ile güzel bir etkinlik oldu. Herkesin yanında getirdikleri ile gerçekleşen etkinlik, piknik havasında geçti. Davul ve diğer enstrümanlarla beraber şarkılar söylendi, danslar edildi.

Leyli Sanat, Maçka Demokrasi Parkı’nda idi.

Bir kültür ve sanat oluşumu olan Leyli Sanat’ın diğer etkinliklerine ve içeriklerine internet sitesi ve sosyal medya üzerinden ulaşabilirsiniz.

Leyli Sanat, mayıs ayı etkinliğini Maçka Demokrasi Parkı’nda gerçekleştirdi.
Leyli Sanat, mayıs ayı etkinliğini Maçka Demokrasi Parkı’nda gerçekleştirdi.
Leyli Sanat, mayıs ayı etkinliğini Maçka Demokrasi Parkı’nda gerçekleştirdi.

Carol: Bir Başka Bakışla Aşk

Patricia Highsmith’in “The Price of Salt” romanından uyarlanıp, sinemaya Todd Haynes tarafından aktarılan Carol, 2018 Cannes Film Festivali Jüri Başkanı Cate Blanchett’e de Oscar adaylığı kazandırmış bir başyapıt. Gösterime girdiği 2015 yılından bu yana hakkında milyonlarca şey yazılan, bazı önemli sinema aktörleri tarafından kulvarında (LGBTİ temalı filmler) en iyisi, genel çevrede ise yıllarca adından söz ettirecek bir sanat eseri olarak görülen bu film, hiç kuşkusuz iki kadının aşkta kesişen yollarından çok daha fazlasıdır.

Therese, 20’li yaşlarında bir alışveriş merkezinin oyuncak departmanında satıcı olarak çalışan bir kadındır. 1952 yılının Noel haftasında, kalabalıkların arasında Carol ile göz göze gelir. Bu karşılaşma ile başlayan hikayeleri, farklı sosyal konum ve ekonomik statülerden gelmelerine rağmen, hayatlarında mutsuzluğu tadan iki kadının kendilerini bulma yolculuğudur.

Bu yolculuk, ‘Kutsal Aile’ kavramı içinde sıkışıp kalmış üst sınıf bir kadın olan Carol için kendini bulma savaşıdır; kalabalıklar arasında kaybolduğunu hisseden Therese’in ilk heyecanlarıdır. İkisi de unutulan bir eldiven sayesinde birbirlerinin hayatlarına dokunurlar, ve bu dokunuş, bu iki kadının karşısına türlü türlü formlarda çıkabilecek iken, hayat onlar için aşkı seçer. Birbirlerine baktıkları ilk anda ortaya çıkan çekim, bariz etkisini her buluşmada biraz daha arttırır; fakat bu çekim, toplumca kabul gören bir olgu değildir. Dahası, Carol boşanma aşamasında olsa da halen evlidir ve bir kız çocuğu vardır. Yine de bu durum, aşklarını bakışlarında, dokunuşlarında, birbirlerine söyledikleri sözlerde yaşamalarına engel olmaz. Çünkü, birbirlerinde buldukları sevgi karşı koyabileceklerinden çok daha kuvvetlidir. Bu noktada Therese ve Carol’un aşklarını bu kadar özel yapan şey ise yaşamayı isteyerek seçtikleri ve seçmek zorunda bırakıldıkları kararlarıdır.

Daha öncesinde “Far From Heaven (Cennetten Çok Uzakta)” ile 1950lerin Amerika’sını büyük bir başarı ile yansıtan Hollywood’un radikal yönetmeni Todd Haynes, özellikle hikayeyi anlatış biçimi ve kullandığı sinematik teknikler ile bu filmde başarısını bir üst seviyeye taşımıştır. Carol ve Therese’in araba içindeki sahnelerinde kullanmış olduğu yakın kadrajlar, birbirlerine karşı hissettiklerinin en salt yansımalarıdır.

O dönemin atmosferini yansıtmak için kullanmış olduğu Super 16 milimetre film ile fotoğrafçı Saul Leiter’den esinlenmiş ve pencerelerden,aynalardan yarattığı yansımalar ile estetik anlamında oldukça güçlü bir yapım ortaya çıkartmıştır. Böylelikle Todd Haynes, seyircinin o döneme dönmesiyle yetinmez; dahası seyircisini içine çekip hikayeyi onlara yanıbaşlarında anlatır. Elbette ki yönetmenin bu gerçekliği yakalamasında bütün bir ekibin, Carter Burwell’in imzası niteliğindeki şahane film müziklerinin ve Edward Hopper tablolarını andıran sinematografisiyle Edward Lachman’ın büyük bir payı vardır.

İki merkez karakteri canlandıran iki yetenekli oyuncu da eksiksiz rollerinin hakkını verir. Cate Blanchett, Carol’a öyle bir hayat verir ki, bu rolün onun için yazıldığına inanır insan. Başka türlüsü mümkün olur muydu diye düşünemez; çünkü elinde olan her şey, Cate Blanchett’in ince ince dokuduğu kompleks bir karakterdir. Rooney Mara ise, Ejderha Dövmeli Kız’da sonra çok farklı bir karaktere bürünüp, bunu da hakkıyla nasıl yerine getirebileceğini göstermiştir.

Phyllis Nagy’nin bu senaryonun ilk taslağını 1996 da hazırladığı, Rooney Mara’nın başta vazgeçip,sonradan kadroya dahil olduğu, Todd Haynes’in çekimler başlamadan iki seneyi aşkın bir süre bu proje üstünde çalıştığı düşünülürse, bu film doğru ekip ve kadroyla büyük inceliklerle hazırlanmış ve doğru zamanda da bizlere ulaşmıştır. Kişisel olarak, en azından o dönemde Akademi Ödülleri‘nde aday gösterildiği bir kategoriden Oscar heykelciğini eve götürsün isterdim.Olmadı, ama herkese hitap eden, herkesin de bir gün, herhangi bir neden ile izlemesi gereken bir film olduğu kanaatindeyim.

Sıradanlık maskesinin ardında köle olmuş ruhlar ve akıllar

“sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.”
Sokrates.

1906-1975 yılları arasında yaşamış, geçen yüzyılın en etkili siyaset felsefecilerinden biri olan ünlü düşünür Hannah Aredt yaşadığı dönem içerisinde çarpıcı ama bir o kadar da doğru ve keskin düşünceleri ile varlık bulmuştur. Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiği için birçok zorluk ile karşı karşıya kalan Arendt, yaptığı çözümlemeler ve eserleri aracılığı ile bugün de kendimizi sorgulamamız gerektiği gerçekliğini açığa çıkarmıştır. Bu makalede “sıradanlık maskesi” kavramı ile kast edilen ‘iyilik’ durumunun özyitimi, “Kötülük problemi” nin doğuşudur. “Sıradanlaşma problemi” (özyitim) insanlık tarihinin en büyük suçlarından biri olan Yahudi soykırımı ile ve ilk kez 1963 yılında Arendt aracılığı ile “kötülüğün sıradanlığı” (1) kavramı ile gün yüzüne çıkmış olsa da bununla sınırlı kalmayıp geçmişten günümüze varlığını korumuştur.

Yahudi soykırımı sırasında toplama kamplarına götürülen Yahudilerin nakledilmesinden sorumlu olan Adolf Eichmann İsrail mahkemesi tarafından yargılama sürecinden geçirilirken Arendt The New Yorken için dava sürecini izler ve kaleme alır. Eichmann yargılama sırasında, işlediği cinayetleri “iyi bir devlet memuru ve yurttaş olarak görev bilinciyle”(2) yaptığını ve suçlu olmadığını söylemiştir. İnsanın zihninde hayretler yaratan ve yüzünde donuk bir ifade bırakan bu açıklama, yozlaşmanın ve insanın kendisine yabancılaşmasının başlangıcıydı. Yozlaşmanın ilk hedefi dil ama en büyük hedefi ise zihindi. Yozlaşmanın dili ile yaşanılan durum “nihai çözüm”, tahliye” ve “özel muamele” iken gerçekte olan “ölüm” “gaz odaları” “tecavüz” “imha” “soykırım” ve “katliam”dı. Yozlaşma önce dile yerleşmişti daha sonra zihne, bedene ve insan vücudunun kök hücrelerine kadar yerleşecekti. Önce bir insanda sonra bir toplumda ve daha sonra bir bütün olarak yaşamda varlık bulacaktı. Korkunç! Yahudileri vurup öldürmek zorunda kaldığına inanmak, cinayetlerin suç ortağı olma durumundan arınmaya çalışmanın adı idi. Körü körüne itaatini anlatan Eichmann “Yasalara bağlı bir vatandaş olarak görevini yaptığını” belirten ifadeleri kullandı yüzünü daha önce hiç görmediği kadın, adam ve çocukların ölümüne ortak olurken,

“Eichmann bir anda üstüne basa basa hayatı boyunca Kant’ın ahlak kurallarına ve özellikle de Kant’ın görev tanımına uygun yaşadığını ilan etti. İlk bakışta tam bir rezaletti, üstelik bu duruma akıl erdirmek neredeyse imkânsızdı; zira Kant’ın ahlak felsefesi insanın muhakeme yetisi ile yakından ilişkilidir ve bu yeti de körü körüne itaati imkânsız kılar.”(3)

Burada Arendt’in “das banale des böse” “kötülüğün sıradanlığı” kavramını kullanmasının en büyük nedeni Eichmann’ın yaptıklarının kaçınılmaz görev ve yasa olduğuna kendini inandırmasıydı. Kendi zihni ile düşünmeyi, vicdanını, muhakeme yetisini bırakmış, kendisine yabancılaşmış ve ona verilmeye çalışılan zehri derinliklerine kadar çekmiştir. Bu da yaşanılan her türlü suç durumunu, bu suça ortak olanlar tarafından meşru kılmaktadır.
Arendt, ‘görevini yapan yurttaş’ kelimesinin ardındaki antisemitist(2), ırkçı / milliyetçi, kişisel vicdan ve kişisel muhakeme kabiliyetlerini yitirmiş, kendi gerçekliğine yabancılaşıp iliklerine kadar yozlaşmış olan bir durumdan ve bu durumun açığa çıkardığı sıradanlıktan bahsediyor. Bu sıradanlık yüz binlerce Yahudi’nin katlini meşru kılmış oluyor. Bu sıradanlık nedeni ile Eichmann yalnızca kendisine öğretilmiş kelimeleri kullanıp, yaşanılan durumu sıradan bir konuşma ve sıradan tavırlar ile açıklıyor. Arendt bu sebeple Eichmann’ı ‘duyarsız- sıradan bir hiç kimse’ olarak tanımlıyor. Arendt bu tanımlamayı derin bir çözümleme süzgecinden geçirirken ‘Kötülük ve düşüncesizlik’ kavramları arasındaki ilişkiyi ele alıyor tarih boyunca meydana gelen ve meydana gelmesi itibari ile yaşanılan sarsıntı ve hayretlerin düşüncesizce hareket etme ve yaşanılan durumun hangi sonuçlar doğuracağını düşünmeme durumundan kaynaklandığını belirtir.

Arendt düşünmeyi reddetmeyi, insan olmayı reddetme olarak kabul eder. Çünkü insanın en büyük özelliği olan ve diğer hayvanlardan farkını sağlayan düşünme durumunu reddetme insanlık durumundan çıkışı içerisinde potansiyel olarak barındırır. O halde insanın içerisinde bulunduğu canlı türü olan düşünme özelliğini yitirmiş hayvandan bir farklı kalmamış olur. İnsan bazı zamanlar sağlıklı ve mantıklı düşünebilme yetisini kaybeder çok kısa anlarda olsa bile bu durum ile karşı karşıya kalır ve düşünebilme kabiliyetinden yoksunmuş gibi hareket eder. Bazen çok büyük öfke durumlarında düşünme durumu ortadan kalkar ve şiddet, körü körüne saldırma hali varlık gösterir. Düşüncesizlik halinin yarattığı durumun sonrası, Arendt’in tanımladığı insanlık durumundan çıkış ile karşı karşıya kalmak kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Düşüncesizliğin içerisindeki kölelik halinden uyanıldığında da elde kalan tek şey ise sıradanlık maskesi ve ardında kalmış olan gerçekler olacaktır.

Kaynak

Üzerinde düşünülmesi gereken konu, insanlar tarafından sergilenen kötülüğün gündelik faaliyetlerimiz içerisinde ve sıradan bir şekilde gerçekleşmesidir. Bazen uzaktan bazen de yakından ortak oluruz yapılanlara, düşünme yetimizi askıya alarak yanı başımızda duran kötülüğün vücut bulmasını sağlamış oluruz. Yaşanılan durumlara uzaktan seyirci kalanlar çevresinde meydana gelen ve olup biten her şeyden sorumlu olmak ile birlikte yaşanılan her duruma o durumun faili kadar ortaktır. İtaat eden bireyler var olan düzenin devamlılığını sağladığı gibi yaşanılan durumlara seyirci kalan bireyler de var olan düzenin devamlılığını sağlayıp içerisinde bulunulan kötülük durumundan o kötülüğe itaat edenler kadar sorumludurlar. Belirtilen durumlar içerisinde bulunan hiç kimse kendisini açığa çıkan kötü sonuçlardan muaf tutamaz. Bulunduğumuz alanda yalnızca siyahi olduğu için ötekileştirilen ve hakarete, hatta fiziksel şiddete maruz kalan bir insan ile karşılaştığımız zaman, karşılaştığımız duruma ne kadar müdahale etmiyor ve seyirci kalıyorsak o duruma o kadar çok ortak olmuş oluruz.

Özünde insanlığı felakete sürükleyen şey “kötülük” kavramının var olması değil, insanların kötülüğe direnmekte ısrar etmeyip; bazen seyirci kalarak, bazen emirleri yerine getirip itaat ederek var olan düzenin devamını sağlayıp işlenen suça ortak olunmasıdır. Arendt’in de belirttiği gibi kötülük ve düşüncesizlik hatta düşüncesizlik ve insan olmayı reddetme durumları birbiri ile iç içe ve birbirine kaynaklık eden durumlardır. Bireyleri duyarsızlaştıran, kendi var oluşunu ve kendi benliğini yitirip sıradan bir hiç kimse formuna sahip olmasına neden olan antisemitist, totaliter (5) düzen sıradanlık durumu var edip, önce aklımızı sonra da ruhumuzu esir alır ve köleleştirir. Bizi kendi benliğimiz ile keşfetme ve düşünebilme hakkımızdan men eden ve düşüncesizliğin hapsettiği köleliğin içerisinde sıkışıp var olan bütün suçlara ortak olmamızı sağlayan toplumsal ve ahlaki çöküntüdür. Toplumsal ve ahlaki çöküşü kendisinde gerçekleştirip, totaliter düzene kendini teslim eden “ben” kendinden, eylediklerinden, gerçekte olup bitenden ve düşünebilmekten uzak, insanlık durumunu yitirmiş bir varlık haline gelir. Böylece birey özgür isteme, özgür irade ve toplumsal vicdan ve muhakemeden muafmış gibi davranmaya başlar. İçerisinde bulunduğumuzu sorunlara ve felaketlere karşı duyarsız kalıp hiçbir şey yapmadığımız yani aslında kötülüğe katılmış olduğumuz anlarda bireye gösterilen ya da dayatılan sahte gerçekliğin itaatkâr, özgürlükten yoksun, düşünme kabiliyetinden yoksun, insani onurunu yitirmiş bireyleri haline gelir.

Tarihe ve insanlık durumuna bakışımızı değiştiren Arendt, içerisinde bulunduğumuz insanlık durumunu sorgulayıp kendimize, kendi özgürlüğümüze ve düşüncelerimize adım attığımız yüzümüzdeki sıradanlık maskesini çıkartıp köle olmuş ruhlarımızı ve akıllarımızı ardımızda bıraktığımız bir sürece ve maskemizin altında yatan nedenleri anlamlandırabilmemize kapı aralamıştır.

Arendt’in dediği gibi ‘‘Hiçbir şey yaptıklarımızı düşünmekten daha önemli değildir’’(6)

DİPNOT:
1.Arendt Hannah, Kötülüğün Sıradanlığı, Çeviri: Özge Çelik, Metis Yayıncılık, 2014.
2.A.g.e., s. 142.
3.A.g.e., s. 143.
4. Antisemitizm: Politikada ırkçılığın aşırı şekillerinden biri olarak Yahudi düşmanlığı.
( Ahmet Cevizci, Felsefe sözlüğü, Paradigman yay., İst., 2013, s. 118. )
5. Totalitarizm: Tek bir partinin egemenliği altında, hertürlü, siyasi, ekonomik ve toplumsal faliyetin devlet tarafından düzenlenip muhalefetin baskı altında tutulduğu ve ezildiği, özgürliğe yer bırakmayan siyasi yönetim tarzı.
( Ahmet Cevizci, Felsefe sözlüğü, Paradigman yay., İst., 2013, s. 1530. )
6. Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, Çeviri: Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 33.

KAYNAKÇA:
1.Arendt Hannah, Kötülüğün Sıradanlığı, Çeviri: Özge Çelik, Metis Yayıncılık, 2014.
2.Arendt Hannah, İnsanlık Durumu, Çeviri: Bahadır Sina Şener, İletişim Yay.,İstanbul.

Kapak görseli

 

Normal doğrusunun kenarında yaşanan hayatlar

Normlar mutlulukları göğsünde barındırır. Ve maalesef normlar insanlarca belirlenen zincirlerdir. Zincirlenmeye mahkûmdur sanki insanlar. Doğar doğmaz ilk nefesi ciğerlerini yakınca, ilk çığlık hayat verince başlar prangalı dolaşmaya. İlk kez istatistik dersinde karşı karşıya geldim, normla ve normal dağılım eğrisiyle. İnanılmazdı, nasıldı; insanlar nasıl normal dağılım gösteriyorlardı? Zannımca boynumuzdaki, zincirlerle alakalı… Sanırım yalnızlıktan korkmakla ilintili bu şey. Çıkıntı gibi durmamak için, bütün kellerin içinde saçlara sahip olmamak için; bütün çıplak kralların arasında giysisiz dolaşmak için, bütün ağlayanlar arasında gülmemek için ve belki biraz da hayatta kalmak için.

Bu yüzden normlar mutluluk verir insanlara, sadece belli bir kesme özgüdür norm dışına çıkabilmek. Sadece uçlardaki insanlara verilmiştir bu mutsuzluk(!) Sahi normlar mutluluk mu veriyordu? Normlar neydi, kim tarafından belirleniyordu, hangi fabrika tarafından yürürlüğe sokuluyordu? Normlar insanların fazlacası tarafından düşünülen olgular demekti. Yaşlılara yer vermek, sabah erken kalkmak, hafta sonları evde pineklemek; yaşlılığında eve, zincirlerine, prangalarına bağlanmak. Orta yaşta krize girmek, genç yaşta pençeleri dünyaya geçirmek… Hepsi gayet normal… Ve güvenli… İşte anahtar kelime, güven… İnsanların en büyük arzusu güvende kalmaktır. İnanmama hakkını saklı tutarak bu olgunun evrime konu olduğunu düşünmekteyim. İlk insanlığımızla alakalı sanki her şey… Sanki savaşlar, iklim değişiklikleri, teknoloji, aileler, toplum, statüko, borsalar, ekonomistler, siyasetçiler… Sanki hepsi ilk insanlığımız tarafından belirlenmiş gibi. Sanki şimdinin normları, şimdinin normal dağılım eğrisi geçmişin soğuk topraklarınca çizilmiş gibi. Geçmiş bugünün annesi gibi, ona benziyoruz. O gibiyiz…

Normlar, normlar geçmiş ile örtüşüyor sanki. Eskilerde insanlar bir arada yaşarken, kabileler kurarken, en güçlü olanın en haklı sayıldığı zamanlarda; demek istediğim yalnızlığın ölmek demek olduğu günlerde belirlenmiştir bu norm denilen kavram. Öyle bir yere yerleştirilmiş ki, onu oradan hareket ettirmek imkânsız. Normlar insanların güvenlik ihtiyacını karşılamakta… Eskiden bazı insanlar silahlıydı, bazıları güçlüydü; diğerleri o güçlülerin yanında güçlüydü. Bu yüzden onlara tabi olmak kaçınılmazdı. Onlar nasıl uyuyorsa öyle uyudular, onlar nasıl yemek yiyorsa öyle yediler, nasıl büyürlerse öyle büyüdüler. Sonra onların çocukları oldu, üredi insanlık; dallanıp budaklandı. Yeni nesiller ortaya çıktı, yeni güçlüler ortaya çıktı. Bu güçlüler nasıl güçlüydü? Yani bu güç denen şey her çağda yenilenecek bir olgu muydu? O güçlüler ilk güçlüler gibi davrandı. İlk güçlülerin belirlediği normlara göre yaşadı, son zamanlarda yani günümüzde; normlar değişmiş gibi görünmekte; bence bu sadece bir göz yanılsaması, bence hala insanlar ilk insanların kullandığı normları kullanmakta. Bence bu Carl Jung’un dediği gibi kolektif bilinçdışımızla ilgili.

Jung atalarımız geçirdiği süreçlerin zihnimize sirayet ettiğini söylemekteydi. Bunu bir insanın karanlıktan korkması ya da hiç yılan görmemiş birinin yılandan korkması şeklinde açıklamaktaydı. Atalarımız bence yalnızca korkuyu ya da sevgiyi günümüze taşımadı. Bence taşınan şey o çizilen, ilk insanlarca belirlenen normlardı. İnsanlar farklı olandan çekinmeye meyillilerdi sanki. Buna mecburdurlar, zihinleri onlara bunu dikte ediyordu. Kolektif bilinçdışımız nasıl ki bizi hayatta tutmaya yarıyordu, işte normların da üstlendiği görev budur.

İlk insanların kovduğu insanlar, yani norm dışında kalan insanlar; genlerini diğer insanlara daha az geçirebilmiş insanlar, ama hala varlıklarını bir şekilde sürdürebilmiş insanlar… Belki de geliştiğimiz şu günlerde, teknolojinin devrim yaptığı şu günlerde, normlar esnemeye başlamıştır. Bunun sebebinin azınlıkların başarısında olduğunu düşünüyorum. Geçmişten günümüze, dünden bugüne baktığımız zaman değişimin başarılardan geçtiğini düşünmeye başladım.

Örneğin ilk insanlardan sonra, buzul çağı bile geçtikten, milat gelmeden biraz önce, milat geldikten biraz sonra yaşanan gelişmelere bakacak olursak azınlıkların çoğunluklar karşısındaki zaferlerini göreceğiz. Bu zaferler fiziksel bir savaşımın sonucu değildir. Bilakis zihinlerce kazanılmış bir zaferdir bu. Normlar dünyanın düz olduğunu söylüyordu, normlar öküzün başında sallandığımızdan bahsediyordu, normlar baskıcıydı; normlar otoriterdi. Ve fakat bir Macellan ortaya çıktı; Vasco de Gamalar denizlerde kol gezmeye başladı. Kristof Kolomb Hindistan kıyıları diye Amerika’yı keşfetti. Hepsi normların dışındaydı.

Bir de Galileo meselesi var. İşin kalbi burası galiba… Normların idam ettiği en ünlü kişilerden birisi… Bu normların ilk cinayeti miydi bilmem ama sonuncusu olmadığı kesindi. Sonra birileri sonunda asıl normun dünyanın yuvarlak olması olduğunu keşfetti. Bu azınlıklıkların sözünden bir hayli uzun zaman sonraydı. Aslında yeniden baktığım zaman kazanan kişinin azınlıklar olmadığının farkına vardım. Yine normlar kazanmıştı. Normlar, iktidarını dünyanın düzlüğü kaybedilinceye dek sürdürmüştü. Normlar değiştiğindeyse azınlıklar yine başka şeyler söylüyordu. Yine kabul edilmiyordu. Yine çoğunluklar galip geliyordu. Tıpkı ilk insanlarda güçlülerin söylediği şeylerin bugüne etki etmesi gibi.

Normlar bu yüzden mutluluk demekti. Normlar her çağda var olmaya devam edeceklerdir. Azınlıklar her çağda sürekli doğuya gidip batıdan geri döneceklerdir. Sanki sadece normların geçerlilik süresi kısalmış gibi. Sadece o kadar keskin değiller artık, sadece artık normlar cinayete kalkışmıyor. İyi ki hukuk sistemi gelişti, iyi ki ilk insanlığımızdaki gibi en güçlü olan en doğru sayılmıyor. İyi ki şimdilerde norm dışı olan insanlar zeki olarak adlandırılmaktalar. İyi ki Galileler artık idam edilmiyor, her ne kadar normlar norm dışındaki insanlara sıkıntı verseler de eskisi gibi değil. Teşekkürler normlar ve teşekkürler norm dışılar…