Ana Sayfa Blog Sayfa 186

Dünya’dan daha büyük bir teleskop, “kara delik jeti” oluşumunun görüntüsünü üretebiliyor

0

Uluslararası bir araştırmacılar ekibi, şimdiye kadar görülmemiş bir şekilde büyük bir kara deliğin içinden yeni bir plazma jeti oluşturdu. Uzayda ve yerde teleskopların bir kombinasyonu ile bazı görüntüler elde etti.

Güneş kütlesinin birkaç milyar katı kadar olan kara delikler, tüm büyük galaksilerin merkezlerinde bulunuyor. Bu büyük kara deliklerin bazıları, ışık hızına yakın olarak plazma akışlarından oluşur ve galaksilerinin sınırlarının çok ötesine uzanabilen muhteşem jetleri çıkarıyor. Bu jetlerin nasıl oluşturduğu ise uzun zamandır bir gizem.

Bunların, araştırılmasında karşılaşılan en önemli zorluklardan biri, astronomların kara deliğin kök noktalarına yeterince yakın olarak yönlendirdiği jetin yapısını, teorik ya da hesaplamalı jet oluşumu modelleriyle doğrudan karşılaştırabilecek şekilde görüntüleyememesi…

Sekiz farklı ülkeden gelen uluslararası bir araştırmacılar ekibi, şimdi de Perseus A veya 3C 84 radyo kaynağı, dev galaksi NGC 1275’in merkezindeki kara delikli jetin ultra çözünürlüklü görüntülerini oluşturdu. Görüntü, jet formasyon bölgesinin detaylarını benzeri görülmemiş bir şekilde ortaya koyuyor. Sonuçlar epey şaşırtıcıydı. Jetin gözlenen genişliğin, kara deliğin ergosphere’e çıktığı haliyle tahmin edildiği halinden çok daha geniş olduğu ortaya çıktı.

 Çalışmanın bir başka sonucu ise NGC 1275’deki jet yapısının, kara deliğe eşit olarak yakın bir şekilde görüntülenen tek diğer jet olan yakındaki Messier 87’deki jetten önemli ölçüde farklı olması. Araştırmacılar bu durumun, iki jetin yaşlarındaki farklılıktan kaynaklandığını düşünüyor.

Profesör Masanori Nakamura’nın ise bu duruma yorumu ise şu şekilde: NGC 1275’teki jet on yıldan fazla bir süre önce yeniden başladı ve şu anda hala bir kara delik jetinin erken büyümesini takip etmek için eşsiz bir fırsat sunuyor. Bu gözlemlere devam etmek çok önemli olacak.

Alıntıwebtekno.com | Kaynakphys.org | Kapak Görseli

Yeni nesil bir sinema dili: Kelebekler

Tolga Karaçelik’in Gişe Memuru ve Sarmaşık’tan sonra çektiği son filmi Kelebekler, merakla bekleniyordu. Henüz vizyona giren film, Amerika’nın en prestijli bağımsız sinema festivali olarak kabul edilen Sundance Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödül’ünü kazandı. Filmin Türkiye’de Kültür Bakanlığı’ndan destek alamamasıdan sonra, uluslararası bir başarı elde etmesi olayı, Kelebekler filminin kendisi kadar kara bir mizah içeriyor. Bu durum aynı zamanda filme olan ilginin da artmasına sebep oldu diyebiliriz.

Çektiği üç filmde de psikolojik ve fantastik öğelere bolca yer veren Tolga Karaçelik, Türk sinemasında yeni bir soluk olarak ustalaşmasını sürdürüyor. Senaryolarını kendi yazan Karaçelik, ‘auteur yönetmen’ tabirini sonuna kadar hakediyor. Yönetmen, bir röportajında: “Kendi izlemek istediğim filmleri çektim” demişti.

Köklere Yolculuk

Film annelerinin intiharından sonra dağılan Cemal, Suzan ve Kenan kardeşlerin, 30 yıl sonra babaları tarafından köylerine çağırılmasıyla başlıyor. 3 farklı hayat yaşayan kardeşler, çok da istekli olmadıkları bir yola çıkarak babalarının son isteğini yerine getirmeye çalışıyorlar. Yolculuk süresince tekrar bir aile olmayı hatırlayan ve birlikte zaman geçirdikçe aslında ne kadar da birbirlerinden kopmadıklarını gören kardeşler, yolculukta olduğu kadar köyleri olan ‘Hasanlar’da da bir dizi absürt durum yaşarlar.

Büyük ağabey Cemal (Tolga Tekin)’i halası Almanya’da büyütmüştür. Astronot olan Cemal, henüz uzaya gönderilmediği için canlı yayında kendini benzin döküp yakacak kadar mesleğini sever. Bu yolculukta kardeşleri toparlayıp yönlendiren bir karakteri olsa da kardeşi Kenan tarafından geçmişten beri hep sorumluluktan ‘kaçmak’la suçlanır. Hatta ironiktir ki Kenan’a göre Cemal, dünyadan da kaçmak için astronot olmayı seçmiştir.

Kenan (Bartu Küçükçağlayan), başarısız bir oyuncu olup seslendirme yapmaya yönelmiştir. Varoluşsal krizlere giren Kenan, hayattan çok bir beklentisi olmayan biri haline gelmiştir.

Başarısız bir evlilik yaşayan Suzan (Tuğçe Altuğ), boşanma kararını alıp kardeşleriyle yola çıkmıştır. Suzi karakteri iki ağabeyi arasında bir köprü oluştururken aynı zamanda kendi dışavurumlarıyla kardeşlerini şaşırttığını görürüz. Pavyon sahnesindeki çıkışıyla kahkahaya boğulurken, filmin sonundaki mezarlık sahnesinde yükselen kriziyle seyirciyi duygusallığa itiyor.

Üç kardeş de her ne kadar hayatlarına devam edip kendi yollarına gitseler de köylerine ‘öz’lerine döndükleri zaman, kendi karanlık dehlizlerinde kaybolarak geçmişle ve birbirleriyle bir hesaplaşmaya girerler. Tüm bu gerçekçiliğin aralarına serpiştirilen absürt ve sürreal öğeler, filmi samimi bir durum komedisi haline getiriyor.

Kara Komediden Drama

Kelebekler, bütününde komedi olarak ilerlese de, karakterlerin geçmişle olan bağları ve birbirleriyle olan çatışmalarıyla bünyesinde dramı da barındırıyor. Tolga Karaçelik, oyuncuların bile senaryosu okurken kimi yerlerin komedi mi dram mı olduğunu kestiremediklerini belirtiyor. Dram konusu da komedi de Kelebekler’de o kadar dozunda verilmiş ki, hiçbir ajitasyona veya sömürüye yer vermeden film kotarılmış.

Üç ana karakterin haricinde, yan rollerde oynayan Ezgi Mola, Serkan Keskin, Ercan Kesal gibi usta oyuncular filme ayrı bir tat katıyor. Olaylara ilginç yaklaşımlarda bulunan köy muhtarı (Serkan Keskin), içindeki varoluşsal sorulara yanıt arayan, kara deliğe, süpernovaya meraklı septik bir imam (Hakan Karsak), görüp göremediğinden pek emin olamadığımız bir çoban (Ercan Kesal), mükemmel performanslarıyla göz dolduruyorlar.

Alışılmışın Dışında Bir Komedi

Komedi, Türk Sinemasıda bugüne kadar belki de en çok eleştirilen türdür. Yüzeysel tiplemelere sahip olan tek boyutlu karakterler, şiveyle güldürme çabaları, hakaretle, kaba kuvvetle, düşmeyle kalkmayla seyirciyi yakalamaya çalışan ve biri tutunca 3-5 tane daha çekilip seri haline gelen filmler… Tabiki gişe kaygısı gütmeden ortaya iyi işler koymaya çalışan, seyircinin zeka düzeyine hakaret etmeyen yapımları ve yönetmenleri bunun dışında tutuyorum.

Tolga Karaçelik de kendi sinema diliyle, farklı türlerde çektiği 3 başarılı filmiyle tam da ihtiyacımız olan şeyi veriyor bize. Filmleri, kendi kafasında oluşan fantastik fikirleri en iyi şekilde çevresine anlatabilmek için çekiyor sanki.

Bu filmi izledikten sonra şunu söyleyebilirim ki başarılı iş yapmak, coğrafyadan ve kültürden bağımsızdır. Sundance’de filmi seyreden farklı kültürdeki insanlara da bu hissiyatı geçirebilmek büyük bir başarıdır.

Sebastian Studnitzky ile Xjazz üzerine söyleşi

XJAZZ Festivali dördüncü yılında İstanbul’da 11 Nisan Tarihinde Caz müziği tutkunlarıyla buluşuyor. Festival kapsamında sahne alacak Sebastian Studnitzky ile müziği üzerine konuşma fırsatımız oldu.

Merhaba Sebastian, kendi internet sitende caz müziği “trompetin ve piyanonun duygusal bir yolculuğu” diye tanımlamışsın. Eğer senin için de uygunsa sohbetimize bu noktadan başlamak isterim: Caz, senin için bir yolculuk mu?

Elbette öyle, caz sürekli değişiyor ve gelişiyor. Sen de sürekli yeni müzikal bölgeler keşfediyorsun ve yeni insanlarla tanışıyorsun. Caz müzisyeni olmak da seyahat etmek anlamına geliyor bir noktada, dünyayı turlamak hatta. Yani, bu güzel bir geri bildirim. Sürekli müziğimi etkileyen bir yolcuktayım ve bu durumda dinleyiciyi de bu yolculuğa çıkarmak işin en iyi kısmı.

Kendi müziğini klasik müzikten ayırıyorsun, peki senin tarzında senin için en önemli şey nedir?

Müziğimin klasik müzikten ayırdığımı söylemezdim. Bu farklı bir kategori oluşturma değil de, dahil etme aslında. Benim için caz; meraklı olmak ve diğer tarzlardan da ilham almaktır. Elektronik müzikte bulunan minimalizmi çok seviyorum, pop müziğin basitliğini seviyorum, klasik müziğin zengin melodilerini ve caz müziğin spontaneliğini ve karmaşıklığını seviyorum.

Sanırım daha önce de Türkiye’ye konser vermek için geldin. Türkiye’deki caz dinleyici kitlesini nasıl buluyorsunuz?

Onlara grubum KY’yi takdim etmek için sabırsızlanıyorum! Harika bir grup ve geçtiğimiz yıllarda çok iyi mesafeler katettik. Sahne alacağımız mekan Salon hakkında da çok iyi şeyler duydum.

Nils Landgren’s Funk Unit, Jazzanova, Mezzoforte, Wolfgang Haffner gibi isimlerle çalışma fırsatı buldun. Global bir müzisyen olarak nasıl kendi müziğinin tınılarını koruyorsun?

Bu müzisyenlerin hepsiyle çalmak ve dünyayı turlamak harikaydı. Fakat dört sene önce çaldığım bütün grupları bırakıp daha farklı tarzlarda çaldığım kendi projeme tamamen odaklanmak istedim. Bence bu iyi bir karardı. Şimdi kendi projelerimi geliştirmek için daha fazla vaktim oluyor ve orkestralar için besteler yapabiliyorum. Ve elbette bu kararım kendi melodilerimle de ilgiliydi. Ben çok spesifik ve aslında oldukça olağandışı trompet seslerini çalmayı seviyorum. Benim böyle tınılarla çalışmak için belli bir alana ihtiyacım var ve bunu kendi projemde yaratabiliyorum.

Pop müzik için oldukça tazeleyici, caz içinse epey duygusal, elektronik müzik içinse çok zengin ve tazeleyici bir şey yarattın. Bu muhteşem karışım en sonunda nasıl meyveler verdi? 

Benim için bu gerçekten organik. Bu sadece şahsi olarak sevdiğim şeylerin bir karışımı. Klasik müzikle büyüdüm, babam bir orkestra şefiydi. Gençken pop müzik dinledim ve sonrasında caz müzik eğitimi aldım. Berlin’e taşındığımda da minimal techno için çok heyecanlıydım. Benim için müziğime bu etkilendiğim alanları yansıtmak oldukça doğal.

Kendi kişisel sayfanızdaki fotoğrafınız oldukça artistik. Bir yandan da bize illüzyonu anlatıyor. Sanatla ilgileniyor musunuz ve müziğin hayattaki görünür yanılsamasının konumu nedir?

Dürüst olmak gerekirse, müziğimle gerçekten çok meşgulüm bu nedenle sanatı keşfetmek için öyle çok vaktim yok. Elbette sanatı seviyorum ve sanatın seçkin ritmini anlıyorum. Ama benim işime olan asıl kontrpuanım sessizlik ve yalnızlık. Doğayı ve sessiz yerlerde yalnız olmayı çok seviyorum. Müziğim, esas olarak hayatımda deneyimlediğim duygulardan ve doğadaki güçlü izlenimlerden ilham alıyor.

Son olarak da yeni çalışmaların hakkında konuşalım. Memento’nun üzerinden üç yıl geçti, yeni bir albüm planın var mı yoksa konserlerle devam mı edeceksin?

Şu an yeni bir MEMENTO albümüne konsantre olmuş durumdayım. Yayım tarihini söylemek için şu an çok erken ama her şey çok güzel gidiyor. Bu yaz albümü kaydedeceğiz. Ayrıca birkaç kalıcı ışık kurulumu için yaptığım canlı bir solo set geliştiriyorum. Bir odaya ses / müzik kurmanın ve konumunuzu değiştirerek müziği yaşamanın tadını seviyorum. Şu anda seçkin bir klasik müzisyenle çok zorlu bir duo proje üzerinde çalışıyorum. Şimdiye kadar çok iyi ve çok yoğun bir yıl.

Youtube’un Kaliforniya’daki ofisine silahlı saldırı

Gelen son dakika haberine göre Youtube’un Amerika’nın Kaliforniya eyaletindeki ofisine silahlı saldırı düzenlenmiş durumda.

Gelen haberler an itibarı ile San Bruno’daki Youtube ofisine gerçekleştirilen silahlı saldırıda ölü ya da yaralı olup olmadığına dair herhangi bir bilgi içermiyor. Bununla birlikte gelen birden çok silah sesi sonrası birçok Youtube çalışanının panik içerisinde 911’i arayıp yardım istediği belirtiliyor.

Ofiste çalışanlardan biri olan Vadim Lavrusik‏’in açıklamalarına göre kendisi silah sesleri duymuş ve masasınının önünden çalışma arkadaşlarının kaçıştığını görmüş.

Son gönderdiği tweet ise şu anda güvende olduğu ve herhangi bir röportaj verecek durumda olmadığı yönünde. Bununla birlikte maalesef konuyla alakalı henüz yeni bir gelişme yok. Yaşanan durumda herhangi bir yaralı ve ölü olmaması en büyük dileğimiz. Durum  hakkında yeni bir bilgi geldikçe sizlerle paylaşacağız.

Güncelleme

Bölgeden gelen haberler olayda ölü ve yaralılar olduğu yönünde. Saldırganı gerçekleştirenin kimliği henüz belli değil ancak olayın tam teçhizatlı bir kadın saldırgan tarafından gerçekleştirildiği iddiaları mevcut.

Güncelleme 2

Saldırının bir terör saldırısı olmadığı ve kişisel bir gerekçesi olduğu söyleniyor. Saldırıda 4 kişinin yaralandığı ve saldırıyı gerçekleştiren kadının da intihar ettiği şu an gelen en yoğunluklu bilgi diyebiliriz.

Kaynaktechcrunch.com | Alıntıwebtekno.com | Kapak Görseli

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları ve XJazz üzerine söyleşi

XJazz festivali kapmasında sahne alacak Anadolu Kayıpları Şarkıları üzerine Nezih Ünen ve Alp Ersönmez ile sohbet ettik.

Nezih Bey ve Alp Bey, Merhaba eğer sizin için de uygunsa Anadolu’nun Kayıp Şarkıları fikrinin nasıl oluştuğuyla ve şarkıların seçimleriyle başlamak istiyorum. Binlerce kilometre yapmışsınız.

NÜ: Önceleri bir albüm yapma fikri vardı. Sonra dedim ki, madem gidiyoruz neden video da çekmeyelim? Sonunda ortaya bir sinema projesi çıktı. Şarkıları, Anadolu’da yer alan ve kayıp olmaya yakın kültürlere mümkün olduğunca eşit yer vermeye çalışarak ve tabii ki müzikal niteliği modernize etmeye uygun olanlardan seçtik.

Ortaya konulan eser olarak “Bu bir tür müzik arkeolojisidir. “ diye bir tanım geçiyor. Geçmişi ve kültürün izlerini böyle aramak sizde nasıl bir duygu yarattı? Çoğumuzun bilemediği yerlere gidip o hikayeleri dinlemek nasıl bir şey, ne dersiniz?

NÜ: Türkiye bildim bileli kimlik tartışmaları ve siyasi çekişmeler ülkesi. Bu da ortadaki yalın gerçeklerin çoğunlukla manipüle edilmesine sebep olmuş. Gidip o insanları, hikayelerini, şarkılarını, danslarını tanıdığınız zaman garip oluyorsunuz gerçekten. Hem güzel, hem buruk hisler yaşanıyor.

Daha öncesinde belirttiğiniz hedeflerinizle “  Anadolu’nun otantik müziklerini dünya standartlarında düzenlemeler içinde formatlayarak ortaya koymak.” Şu anda kendinizi hangi aşamada görüyorsunuz?

NÜ: Türkiye içinden yapabileceklerimizi büyük ölçüde yaptık sanırım. Konserler harika bir müzik ekibi tarafından yürütülmekte. Önümüzdeki yıl ben Amerika’da yeni bir sayfa açmak istiyorum. Gerek albüm gerek konserler olarak taze bir anlayış getireceğiz ve umuyorum ki dünyada daha geniş kitleye ulaşacağız.

AE: Hala yolumuz var ama fena bir yerde de değiliz 🙂

Doğu-Batı sentezini müzikal olarak yapmak çalışmalarınızda önemli bir yer oluşturuyor anladığım kadarıyla. Doğu’nun ateşini, ezgilerini ve maneviyatı Batı’da nasıl yankı buldu? Ne demek istersiniz bu konuda?

NÜ: Doğu kendini Batı’ya doğru düzgün tanıtamadı, bu nedenle Batı kendi Doğu’sunu yaratmakta. Bu yüzden bizim gibi yüzü Batı’ya dönük Doğu kökenli sanatçıların ağırlığını koyarak kültürlerini daha etkili ve doğru biçimde yansıtması gerekiyor. Bu durum, daha üstün bir geçmiş döneme sahip Doğu uygarlıklarından yararlanabilmesi bakımından Batı için de faydalı olacaktır.

  

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları bir yanıyla da belgesel niteliğinde, kültürün dijital bir kayıtı gibi. Bu kapsamda başka bir çalışma düşünüyor musunuz? Müzikal Belgesel türünde bir çalışma için Türkiye’nin potansiyelleri nedir sizce?

NÜ: Dediğim gibi, Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’nın ABD’de merkezinden yeni bir süreç başlatması ihtimali gündemde. Ayrıca sinema alanında yeni projelerim var. Türkiye’nin sanat alanında inanılmaz kültürel ve tarihi kaynakları var ama bunları değerlendirme konusunda şartlar çok elverişli değil maalesef. Olduğunu da pek hatırlamıyorum. Bu ülkenin kaderi kayıkçı kavgaları ile zaman harcamak ne yazık ki.

Bir bakıma müzikle Anadol’nun haritasını çıkarmışsınız. Müzikal çeşitliliği zenginliklerimizi göstermişsiniz bizlere. İlkokulda ders olarak okutulması, çalışmadan yararlanılması önerileri var. Ne demek istersiniz ?

NÜ: Eğitim benim alanım değil ama emin olduğum bir şey var ki çağdaş, mutlu ve güçlü bir Türkiye geleceği için bütün okullarda değişmesi gereken çok şey var.

XJAZZ ve Anadolu’nun Kayıp Şarkıları birleşimi nasıl oldu? Konserlere ara verilen 2010-2016 döneminden sonra gelen konserler Zorlu PSM,Adnan Saygun Kültür Merkezi gibi grupta değişiklik oldu mu yoksa aynı kadro ile devam ediyorsunuz ?

NÜ: Bu gelişmeleri daha çok, son dönem menajerliğimizi üstlenerek projeye tekrar hareket kazandıran sevgili Murat Sezgi ve Kabak & Lin ekibi sağladı.  Ben kendisine, onu bize kazandıran ve konser grubuna öncülük eden sevgili Alp Ersönmez’e, bir çok şarkının düzenlemesine imza atmış olan Serhat Ersöz’e ve ilk konserden bu yana pek çok kere sahnede yer almış diğer usta müzisyenlerden Sarp Maden ile İzzet Kızıl’a teşekkür ediyorum. Aslında 2010-2016 arasında da konserlerimiz oldu ve başka değerli müzisyen arkadaşlar da grupta yer aldı. Bu uzun soluklu bir proje ve kişilerden bağımsız ilerlemek durumunda. Ben gerek müzik, gerekse sinema ayağında yer almış bütün yol arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Özellikle de Anadolu’nun, bize kucak açmış olan değerli insanlarına.

AE: Başka enstrümanların ve misafirlerin sahneye çıkması ile zaman zaman değişiklikler oluyor. Önceki dönemden daha farklı tabi. İçinde doğaçlama unsuru bolca bulunduğu için çok sevdiğimiz XJAZZ, yer almak için uygun bir festival.

İstanbul’da Birleşik İşçi Kurultayı gerçekleşecek

Birleşik İşçi Kurultayı, 8 Nisan 2018’de Su Gösteri Sanatları Sahnesi’nde gerçekleşecek. Farklı çalışma sektörlerinden işçilerin katılacağı kurultay tüm işçi arkadaşların katılımına açık. KHK ile ihraç edilmesinin ardından bir yıldır Ankara’da iş yerinin önünde direnişine devam eden kamu emekçisi Cemal Yıldırım ve Özgür Narin’in katılımcı olduğu kurultayda İşçilerin, emekçilerin  güncel sorunları ve talepleri tartışılacak. Kurultay için İşçi Gazetesi bir bildirge yayınlandı.

Örgütlüysek her şeyiz, değilsek hiçbir şeyiz!

Çağrı Bildirgesi;

“Örgütlüysek her şeyiz, değilsek hiçbir şeyiz!

Kayıtlı-kayıtsız çalışanları, çocuk işçileri, işsiz ordusuyla; aileleri ve çocuklarıyla beraber nüfusun ezici çoğunluğu…

Yaşamı her gün yeniden üreten tek güç. Ama bunun farkında olmadığı için, örgütlü olmadığı için ‘hiç’ sayılan koca bir gövde…
İliğine kadar sömürülen, patron ve devlet katındaki yöneticiler tarafından her gün aşağılanan, esir muamelesi gören bir sınıf;

işçi sınıfı…

İşçi sınıfı esirdir!

Bir işçi, borçlarından bunalmış. Fabrikanın kuytu bir yerinde asıyor kendini.

Bir işçi, işsizlikten bunalmış. Çocuklarına kıyıyor uykunun en tatlı yerinde.

Bir işçi, çaresiz bırakılmış, ‘geçinemiyorum’ isyanıyla meclis önünde, bir diğeri, belediye binası önünde yakıyor kendini.

Bir başkası, İŞKUR önünde soyunup isyan ediyor; “İşçiyim ben, aç işçi!”

Her gün ortalama 6 işçi ölüyor patronların kâr hırsı uğruna.
İşsizlik yüzde 20’lerde. Asgari ücret 1603 lira. Nüfusun yarıdan fazlası açlık sınırının altında bir gelirle yaşamaya çalışıyor.

Hak aramak suç, sendikaya üye olmak suç, grev yasak ama patronlara her türlü kanunsuzluk serbest.

Sendikalar işçilerin ancak büyük çoğunluğu ‘işçiye karşı işçi sendikası’ haline gelmiş…

İşte esaretimizin kısa, çıplak bir özeti…

Bize gerekli olan birleşik, örgütlü bir mücadele hattıdır
Susmuyoruz elbette. Bıçak kemiğe dayanmış, direnmek dışında yol kalmamış.

Metal işçileri, maden işçileri, cam işçileri, kimya işçileri, kargo işçileri, belediye işçileri, deri ve tekstil işçileri, gıda işçileri, market ve mağaza işçileri, otel-turizm işçileri, enerji işçileri, çağrı merkezi işçileri, kamu işçileri, taşeron işçileri ve ismini sayamadığımız birçok işkolunda işçi-emekçiler içine hapsedildikleri cendereden çıkmak için mücadele ediyor.

Bu mücadelenin temel sorunu, işçilerin bağımsız sınıf çıkarlarına dayalı birleşik bir mücadele hattına sahip olamamasıdır. Ortak, örgütlü ve güçlü bir yanıt veremediğimiz için saldırıların arkası kesilmiyor.

Tek başına bir işçi hiçtir!

Tek başına bir işçi patron karşısında güçsüzdür, hiçbir şeydir.
Maaşını alamaz, derdini anlatmak ister, bir merci bulamaz. İşten atılır, ne yapması gerektiğini bilemez. Hakarete uğrar, sineye çeker; çünkü borcu vardır, evde çoluk çocuk ekmek bekler. Tek başına işçi çaresizdir. Çaresizliği döner kendini vurur.

Örgütlü işçi her şeydir!

Ama işçiler bir kere bir araya geldi mi işin rengi değişir.
İşçi birlik ise, örgütlü bir güç olarak hareket eder ise patron çaresiz kalır. Grev yasakları işlemez hale gelir. Ayaklarına çelme takan patron-devlet yalakası sendikacılar etkisizleşir. Mücadele boyutlandıkça toplumu sarar ve bir mıknatıs gibi kendine çeker. Aşağılanan işçi, hiç bir şey olan işçi her şey olur.

İşçilerin birlik olması, örgütlenip haklarına sahip çıkması patronların, sermaye düzeninin en büyük korkusudur. O nedenle her yolla işçiyi bölüp birbirinden uzaklaştırmaya çalışırlar. Her işçi eyleminde teyakkuza geçmeleri, kuşatıp saldırmaları bu korkularındandır.

Artık bir yerden başlamak gerekiyor!

Biz çaresiz zavallılar değiliz. Bize reva görülen bu rezil yaşama bir ömür boyu katlanmak her şeyden önce insana yakışır bir şey değil. Ve bizden başkası sıkıştırıldığımız bu cendereden bizi kurtarmayacak.

Hepimiz işçiyiz ve aynı kaderi paylaşıyoruz. Yanımızdaki sınıf kardeşimizden başka güvenecek kimsemiz var mı?

Öyleyse, kendi kaderimizi kendi ellerimize almak için artık bir karar vermeliyiz. Artık bir yerden başlamamız gerekiyor.

İşçi kardeşlerimizi ‘Birleşik İşçi Kurultayı’na çağırıyoruz

İşçi Gazetesi, mümkün olan en kapsayıcı işçi katılımıyla İstanbul’da bir “Birleşik İşçi Kurultayı” düzenliyor.

Tüm işçi kardeşlerimizi; her iş yerinde, her sektörde ortak sorunları olan insanlar olarak, bir araya gelip çözüm yollarını birlikte tartışmak için Birleşik İşçi Kurultayı’na çağırıyoruz.

Kurultay’da, kendi gerçekliğimizi en çıplak haliyle ortaya koyup tartışalım ve birlikte ortak bir mücadele hattı belirleyelim.

Bu yolla, büyük oranda örgütsüz olan ve birbirinden kopuk sürdürülen mücadelemizi bir nebze olsun birbiriyle koordineli ve örgütlü hale getirebilmeyi başarmak hepimizin kazanımı olacaktır.

Esir değil işçiyiz, yarının sahibiyiz!
Örgütlüysek her şeyiz, değilsek hiçbir şeyiz!”

Haydi Kızlar! “Hayal Benim Düş Benim” demeye!

Her türlü eşitsizlik ve ayrımcılıkla mücadeleyi kendisine temel ilke edinmiş olan Halkevleri Vakfı’nın, hayatın her alanında ayrımcılığa ve eşitsizliğe maruz kalan kadınların eğitim sürecinde karşılaştığı sorunlara dikkat çekmek, çocuk yaştan itibaren karşı karşıya kaldığı sorunların çözümüne işaret etmek amacıyla oluşturduğu “Benim Kızım Okuyacak” (BKO) projesi, kız çocuklarına unutamayacağı bir şenlik hazırlıyor!

BKO, “Hayal Benim Düş Benim” diyen 11 – 14 yaş arasındaki kız çocukları için öykü ve resim şenliğini hayata geçirmeye hazırlanıyor. Hayal gücüne güvenen, hayal dünyasında her şeyin mümkün olduğunu söyleyen şenlik, öykü yazmayı, resim çizmeyi seven kız çocuklarını ‘Hayal Benim Düş Benim’ demeye çağırıyor! Şenlikte, kız çocuklarını birbirinden harika sürprizler de bekliyor!

Okulların kapandığı hafta sonu çocuklara unutulmaz bir şenlik düzenleyecek olan BKO, şenlik sonunda çocukların eserlerini kitaplaştıracak. Ayrıca, yaz sonunda şenlik katılımcısı çocukların bir kısmı, BKO’nun düzenleyeceği yaz kampına katılacak. Ebeveynleriyle birlikte anılar biriktirecek bir kamp deneyimi yaşatmayı planlayan BKO, kamptaki çocukları ilgili oldukları sanat ve edebiyat dallarına göre öykü ve resimle buluşturacak.

ŞENLİĞE KATILIM

11 – 14 yaş arasındaki kız çocukları, daha önce başka bir şenlik ya da yarışmaya göndermediği, 1 – 4 sayfa arasındaki öyküleri ya da kâğıt üzerine istediği bir teknikle çalıştığı, en fazla 35 cm x 50 cm ebatlarındaki resimleriyle “Hayal Benim Düş Benim” Öykü ve Resim Şenliği’ne katılabilir. Şenlik için hazırlanan, resimler Remzi Oğuz Arık Mahallesi, Bestekar Sokak, No: 61B/8, 06540, Çankaya/Ankara adresine posta yolu ile öyküler ise belirtilen adrese ya da [email protected] e-posta adresine gönderilebilir. Şenlik için son katılım tarihi 7 Mayıs 2018.

Detaylar için tıklayın!

Haydi kızlar hep birlikte “Hayal Benim Düş Benim” demeye!

‘Kitaplarımızı geri istiyoruz’

Validebağ Gönüllüleri, korudaki atölye binalarının ticarethane olarak kullanılmasını ve yurttaşların buralarda oluşturduğu kitaplıktaki kitaplara ‘incelenecek’ denilerek el konulmasını protesto etti. İstanbul Üsküdar’daki Validebağ Korusu’nda bir araya gelen yurttaşlar basın açıklaması okudu. Buradaki binaların aslına uygun olarak restore edilerek kültür sanat amaçlı kullanılmasını savunduklarını vurgulayan yaşam savunucuları, 1. derece tarihi doğal SİT alanı olan koruda ‘atölyeler’ olarak bilinen alanda yapılmak istenen kafe projesine tepki gösterdi.

Bacalar yurttaşların tepkisini çekmişti

İnşaat sürecinde binanın çatısına konulan bacalardan buranın ‘ocakbaşı’ yapılmak istendiğini tespit ettiklerini ve bu bacaları kaldırttıklarını belirten yurttaşlar, 2017 sonunda inşaatın sona ermesinin ardından burada oluşturdukları kitaplıktaki kitapların geçen günler içinde incelenecek’ denilerek alındığını belirtti. Öğretmen Evi Müdürü İsmail Kahraman’a tepki gösteren gönüllüler, binaların Milli Eğitim Bakanlığı tarafından eğitimcilerin hizmetine verildiğini, müdürün burayı ticarethane olarak gördüğünü, kitaplık olarak kullandıkları bölüme perde çekilerek masalar konulup rezervasyonlu yemek servisi yapıldığını vurguladılar. Koru’ya gelen yurttaşların ‘müşteri’ olarak görülmemesi konusunda müdür İsmail Kahraman’ı uyaran mahalleli, Öğretmen Evi ve Mustafa Necati Bey Huzur Evi’nin giderlerini karşılamak bahanesiyle yapılabilecek ticari faaliyetleri amaç dışına çıkarak daha fazla büyütülmemesi için çağrı yaptı.

Alıntı: BirGün

Kuzey Ormanları’nı savunanlar Fatih Ormanı’nı yağmacı inşaat sermayesinden korumayı başardılar: Zafer Fatih Ormanı sincabınındır!

0

“Parkorman” adı altında Fatih Ormanı içine villalar, çarşı, çok amaçlı salon, otoparklar yapmak isteyen Doğuş ve Bilgili Holding’e karşı mücadelemizde önemli bir yasal kazanımla yeni bir aşamadayız.

TMMOB Orman Mühendisleri, Şehir Plancıları ve Mimarlar Odasının açtığı davalarda, Fatih Ormanı’nı yapılaşmaya açmaya yönelik olarak hazırlanan Uzun Devreli Gelişme Planı, nazım imar planı ve uygulama imar planının yürütmesi mahkeme kararı ile durduruldu. Bu gelişme ile Serdar Bilgili ve Ferit Şahenk’in Fatih Ormanı’nı eğlence parkına çevirme projelerini gerçekleştirmek için yasal bir dayanakları kalmadı.

Bu mahkeme kararlarından sonra Orman Bakanlığı, tabiat parkı kararını da iptal etmeli, Fatih Ormanı’ndaki çitleri kaldırmalı ve orman içindeki tüm yapıları yıkmalıdır. Orman, derhal yaban hayata terk edilmelidir.

Şimdi tekrar söylüyoruz:

Merkezi ve yerel yönetimlerin, onlarla iş ortaklığı halindeki sermaye gruplarının dayatmalarına duracağı ve mahallelerimize, çalıştığımız alanlara komşu ve kamusal niteliğini korumaktan yana sorumlu olduğumuz Fatih Ormanı’nı tehdit eden firmalara ve rant projelerine geçit vermeyeceğiz.

Kuzey Ormanları’na acımasızca saldırmakta olan iktidar ve beslemesi inşaat ağaları şunu unutmasınlar; Maslak’tan kuşatmaya aldıkları, içinde kanser gibi büyüyen taş ocakları açtıkları Fatih Ormanı, Belgrad Ormanı’nın güneyidir ve “park” değil ormandır.

Kuzey Ormanları Savunması, Fatih Ormanı’nı yuva edinmiş sincap, tilki, yaban domuzu ve bin türlü güzellikte canlının elini asla bırakmayacaktır. El ele yaşamı savunmak için verdiğimiz Fatih Ormanı mücadelemizi kazandık, bir arada mücadele etmeye devam edeceğiz.

Diren Fatih Ormanı! Diren Kuzey Ormanları!

Ali Perret ile XJazz sohbetleri

Ali Perret ile XJazz öncesi sohbet etme fırsatı yakalayınca, hem denizden hem de cazdan bahsettik.

İzin verirseniz öncelikle denizden başlamak istiyorum. Deniz ile ilişkiniz nasıl başladı? Tekneniz “Trippin”i bize biraz anlatır mısınız?

ALİ PERRET: Ailemde denizci olmamasına rağmen altı yaşında ailemle New York City’den, İstanbul’a, Çoruh adlı Türk şilep ve Türk personelle yaptığımız yolculuk beni derinden etkileyen ve hayatımı denize yönlendiren olaydır. Küçükken ailem ile birlikte yazları Burgaz Ada’daki evimizde geçirirdik. Ada’da, ben on yaşındayken, ısrarım üzerine ailem bana ufak bir sandal hediye almıştı. Yirmi dokuz yaşımda ilk teknem 10.30 mt. Gulet “Yaşantı”yı aldım. Yedi yıl sonra ikinci teknem olan 12.80 mt. Tirhandil “Ilgın”la, on dört  güzel yıl geçirdik. 2007 de 20.00 mt. lik Tirhandillerin prensesi olan, özel yaptırdığım “Trippin”i denize indirdik. ABD’de eğitimim sırasında iki yıl Türkiye’ye gelemediğimden, denizden bir o zaman uzak kaldım.

Berklee College of Music’den mezunsunuz. Ondan evvel de konservatuarda okudunuz. İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nü kurdunuz, birçok genç ve iyi müzisyenin yetişmesini sağladınız. Bu süre içerisinde caz ile tanışmanızı ve eğitim hayatınızı biraz açabilir misiniz?
Annem konservatuvarda şan eğitimi almış, ondan evvel Robert College’de okudu. Babam bir New Yorklu olarak caza yakın. Çocukluğumuzda evde klasik müzik ağırlıklı ama caz, rock, soul/ funk gibi iyi müzikler dinlenirdi. On iki yaşında konservatuvara başladım. İstanbul Devlet Konservatuvarında (MSU) on yıl Piyano ve Kompozisyon çalıştım. Müziğe başladıktan iki yıl sonra caza ilgi duymaya başladım. Konservatuvar yıllarımda kulaktan caz çalmaya başladım. Bu arada çağdaş müziğe ilgi duymaya başladım. Konservatuvarlarda tutucu bir eğitim olduğundan caz’a sıcak bakmazlar. Değerli hocalarım Selman Ada (piyano), Ahmet Yürür (armoni) ve İlhan Usmanbaş (kompozisyon) gibi açık görüşlü ilerici öğretim üyeleri caz’a saygı duyarlardı. 1980 yılında Berklee College of Music, Boston’da, Jazz Piyano, Jazz Composition and Arranging bölümünde okuyup 1983’de mezun oldum. 1985’de Türkiye’ye döndüm ve İstanbul Caz Dörtlüsü’nü kurdum. Kısa bir sure sonrada İstanbul’da Caz Piyano, Caz Armoni dersleri vermeye başladım. 1997 yılında Bilgi Üniversitesi Müzik bölümünün kurulması için çalışmalara başladık, Can Kozlu ile birlikte. 1998 yılında eğitime başladık. 2003 yılında istifa edinceye kadar sürdü. Şimdilerde 21.yy’a uygun interdisipliner ve teknolojinin ağırlıkta olduğu bir akademi programı üzerinde çalışıyorum ve görüşmelerimizi sürdürüyoruz.
Ali Perret photo by Uygar Önder Şimşek
“Bu akor çok egzotik tınlar” deyişinizle akorlara ve müziğe bakışınızı oldukça değişik anlatmışsınız. Caz’ın bu özgürlüğü ile aranız nasıl?

Caz müziğini keşfetmemle yaratıcılık, özgürlük, ilericilik, kişilik kavramlarını yaşayarak içselleştirdim. Yaratıcılık zaten sanatın olmazsa olmazı. Özgürlükçü ruh benim için çok önemli ve hayati. Caz, özgürlükçü ruh halini en iyi yaşatan fenomenlerden. Türkiye gibi bir ülkede yaşayınca da ancak denizde özgürce yaşayabiliyorsunuz. Çocukluğumdan beri hala müzik ve denize devam ediyor ve benzer şekilde yaşıyorum.

Acid Trippin’de hala çalıyor musunuz? Teknenizin adını da Trippin koymanızda bir etkisi oldu mu grubunuzun?

Acid Trippin, 1995-2003 yılları arasında Neu Funk, acid-caz tarzı müzik yapan bir grubumdu. Kompozitör olduğumdan yazdığım farklı konseptlerdeki müzikleri seslendirmek için farklı müzik grupları oluşturdum. “Trippin” teknem, müzik projelerim “Acid Trippin” ve “Mingus Trippin ”den oluşan üçlememin sonuncusu. Böylece her zaman yaptığım gibi müzik ve denizi birleştirmiş oldum. Trippin, Afro-Amerikalıların 20.yy başlarında caza verdikleri isim aynı zamanda.

Ali Perret photo by Uygar Önder Şimşek
“Pannonica”nın hikayesi nedir? Caz’dan başka müziklere de yer veriyor musunuz?

Pannonica, caz tarihinde “Caz Baronesi” diye anılır. Bu sıra dışı hanımefendinin adına on yedi caz bestesi yazılmıştır. En bilinenleri Pannonica-Thelonious Monk ve Nica’s Dream-Horace Silver’dır. Charlie Parker,  Pannonica’nın , 5th Avenue’deki dairesinde vefat etmiştir. Her zaman zorda olan caz müzisyenlerine yardım eli uzatmış, desteklemiş, dönemin yeni müziğini anlamış ve desteklemiştir. 1950 ortalarından 1983’deki vefatına kadar New York’ta yaşamıştır. Tam ismi Kathleen Annie Pannonica de Koenigswarter’dır. Rothschild ailesinden olan Pannonica’nın adı, tercihleri, sıra dışı kişiliği ve yaşantısından dolayı ailenin kara kuzusu olarak, aile ağacında bulunmamaktadır. Yaşadığım yere sosyal sorumluluk projesi olarak Bodrum’da açmış olduğumuz, Pannonica Jazz kulübü ve sanat organizasyonu, Caz Baronesi’ne vefa niteliğindedir. Yılda on iki ay, üç yıl boyunca dünyanın ve Türkiye’nin sayılı müzisyenini misafir etmiştir. Misafir ettiği müzisyen sayısı üç yüzün üstündedir. Pannonica’da caz müziği dışında alternatif müzik, alternatif rock, world music, elektronik müzik, free jaz, DJ performansları vb. tarzındaki performansların dışında da, Caz Piyano ve Caz armoni dersleri, ritim atölyesi, atölyeler, composer residency gibi yan faaliyetler de gerçekleşmiştir. Bodrum’daki kulübü kapattıktan sonra Pannonica sanat organizasyonlarının merkezi İstanbul olmak üzere çalışmalarına devam ediyor.

XJAZZ Festivali kapsamında 11 Nisan Siyah Beyaz Ankara ve 12 Nisan Mitanni İstanbul’da konserleriniz olacak. Ankara’da farklı bir grupla Trio, Perret/ Demirkol/ Küçükyıldırım performansı var. İstanbul’da ise Quartet, İmer Demirer, Matt Hall, Can Kozlu ile konseriniz var. Bu farklı grupları ve müziklerini biraz anlatabilir misiniz?

Ankara’da çalacağımız 3’lü bu sonbaharda oluştu ve ilk konserimizi SALT Karaköy’de verdik. Sonrasında birçok yerde çaldık ve geçen ay albüm kayıtlarını yaptık. Şimdi mix aşamasındayız. Her iki grupla da kompozisyonlarımı çalacağız. 3’lü ile elektro/akustik Free Jazz çalıyoruz. Dinamik müziklerden oluşan tarzımıza “Free House” diyoruz. Çıkacak olan albümüzün parçalarını seslendireceğiz. İstanbul’daki 4’lü konserimizdeki grup, akustik Free Jazz çalacak. Eklektik bir yaklaşımla çalınan müzik 1960-2018 arasında giden bir roller coaster gibi müzikal seyahat sunacak.

Ali Perret photo by Uygar Önder Şimşek
Ali Perret’nin DU.DU’su, içindeki dudukla perküsyonla ne kadar derin olmuş. Genelde hüzünlü bildiğimiz duduk gitmişte neşe gelmiş. Neo-Folk Jazz’ ile ilgili olarak neler söylemek istersiniz?

Ali Perret’s DU.DU’nun tarzını eğer Neo-Folk Jazz diye adlandıracaksak başına “çağdaş” eklememiz gerekecek. Çalınan etnik müziği, çağdaş müzik ve çağdaş caz armonileri tamamlıyor. Duduğun neşesini, grubun ismi yönlendiriyor. Dudu, alımlı, neşeli kadın demek ve yakın arkadaşım çağdaş sanatçı Hüseyin Bahri Alptekin’in kullandığı bir kelime idi. Hüzün ve neşe, arkaik ve çağdaş, ilkel ve gelişkin, akustik ve elektronik, ying ve yang. Hepsini içinde barındırıyor.

Anne tarafınızdan Yoga’dan gelen bir spiritüel enerji de var sanırım. Sizin hayatınıza, arayışlarınıza nasıl etkisi oldu?

Evet, annem ben on üç yaşımdan beri spiritüeliteye takıldı. Biraz annemin zoruyla evde herkes meditasyon yaptı.  Altı yıl “Transandantal Meditasyon” yaptım ve “Yaratıcı Zeka Bilimi” adlı kurslarını bitirdim. Ruhsal gelişmeyi ve enerjiyi, müzik bana çok daha derinden yaşatıyor. Kişisel olarak bilimi takip ediyor ve diyalektik materyalizmle ilgileniyorum.

Ali Perret’s DU.DU’nun belgeseli çekildiğine dair bazı duyumlarımız var. Ne kadar zamandır süre gelen bir çalışma bu? Müzikal ya da belgesel tadında bir şeyler yapmayı düşündünüz mü hiç?

Evet doğrudur. DU.DU grubunun oluşması sırasında belgesel çekimleri başladı ve halen devam ediyor ama sonuna gelinmek üzere. Belgeseli aynı zamanda Pannonica’nın kurucu ortağı Arzu Göknar çekiyor. İlk başladığımız ekipteki arkadaşlar, Suren Asatryan/Duduk, Apostolos Sideris/Kontrbas ve Berkant Çakıcı/Perküsyon ile 2015’de Bodrum Pannonica’da çalmaya başladık. Ben müzisyenim ve belgesel çekmek değil ama bir belgeselin müziklerini yapabilirim eğer ilgimi çekerse. Müzikal sevdiğim bir performans ve müzik tarzı değil. Ama çağdaş, çılgın bir müzikal olursa o zaman ilgilenebilirim.