Ana Sayfa Blog Sayfa 214

Muhteşem şovmen ve dünyadaki en muhteşem şov

 “En asil sanat, başkalarını mutlu etmektir.” P.T. BARNUM

P.T Barnum ve Muhteşem Şovmen

Muhteşem Şovmen sinemaları bir meteor misali vurdu. Müzikal, temelini P.T. Barnum’un tutku ve hırs dolu biyografisine dayandırmış durumda.

‘Barnum ve Amerikan Müzesi 1853’

Barnum ve Barnum’un Amerikan Müzesi sinema perdesini, daha sonraları Ringling Bros. ve Barnum & Bailey Sirki olarak adlandırılmıştır, Kolezyum misali görüntüleriyle dolduruyor. Dünyaca ünlü sirk yüzyılı aşkın süredir ayakta durmayı başarmış olmasına rağmen, Mayıs 2017’de perdelerini bakım masrafları ve katılım oranın düşük olmasından ötürü kalıcı olarak kapatmıştır.

‘Ferguson ve Jackman, Lindt ve Barnum olarak ışıkların aldatıcılığı altında’

Hikaye çizgisinde kasıtlı olarak manipüle edilmiş birkaç ayrıntı da mevcut. Philip Carlyle’ın gerçekte var olmayan ve James Anthony Bailey’den ilham alınmış bir karakter olması, Barnum’un doymak bilmeyen para tutkusu, ‘İsveçli Bülbül’ Jenny Lind’in ve ‘Bay Humbug Prensi’ Barnum arasındaki ilişkinin çarptırılarak anlatılmış olması, hikayeyi romantikleştirmek ve ilgi çekici kılmak amaçlarına hizmet eden manipülasyonlara birer örnektir. Bu nedenle eseri yarı-biyografik, yarı-kurgusal olarak kabul etmek daha doğru olacaktır.

Aslına bakılırsa “Muhteşem Şovmen”, Barnum’un hayatını konu alan ilk müzikal de değil. “Barnum”, Mark Bramble’ın senaryosunu yazdığı, Michael Stewart’ın lirikleri ve Cy Coleman’ın müziklerini yaptığı P.T. Barnum’un hayatına dayanan ilk müzikal olarak 1980’lerde Broadway’de sahneye konmuştur.

‘Barnum Müzikali – Broadway’

“Barnum” “Muhteşem Şovmen’e” kıyasla gerçekleri gercekleri ayna gibi yansıtarak, 1835’ten 1880’e kadar Amerika’da ve Barnum’un performanslarının gerçekleştiği dünyanın büyük şehirlerinde geçen anları ele alır. Eser, geleneksel tiyatronun unsurlarını sirk töreniyle birleştirerek görsel bir şölen sunar. Orijinal Broadway yapımı 854 performans gösterdikten sonra, Londra başta gelmek üzere, Dünya’nın bir çok sahnesinde de kendine yer ediniyor.

Gösterinin Arkasında Yaratıcı Ekip

‘Muhteşem Şovmen ve Sirki’

Muhteşem Şovmen; yönetmen Michael Gracey tarafından yönetilip ve Jenny Bicks ve Oscar kazanan yazar / adaptör Bill Condon  tarafından kaleme alınıyor. Film yıldızlarından; ‘Son On Yılın En Büyük Şovmeni’ Hugh Jackman’a, Zac Efron, Michelle Williams, Rebecca Ferguson ve Zendaya eşlik ediyor. Adrenalin dolu koreografiler Ashley Wallen tarafından yoğrulmuş iken; Parçalar, Tony ve Oscar ödüllü söz yazarları Pasek ve Paul (La La Land ve Dear Evan Hansen), Emmy ödüllü John Debney ve Joseph Trapanese’in ellerine teslim ediliyor. Her şey bir yana, ‘Broadway-Belter’ Keala Settle (Waitress) seyirciyi hipnoz ederken bir saniye dahi tereddüt etmiyor. Broadway demişken, sahnelerden kopup gelmiş saygın bir çok sanatçı da ismini listeye ekliyor; Shuler Hensley, Alex Wong, Michael Barra, Eric Anderson, Byron Jennings, Will Swenson, Cynthia Erivo, Jeremy Jordan, Andrew Keenan-Bolger ve Natalie Weiss.

Denge ve Cambaz İpi

‘Jackman, Barnum olarak kalbinizi tekletiyor’

Hugh Jackman, adına verilen her övgüyü hak ediyor. Yazarlar tarafından verilen P.T.Barnum’u serinletici ve büyüleyici bir performans ile sergiliyor; fikir kabarcıkları arasında tatmin olmayan bir hayat sürerken kurnaz bir şovmen’e dönüşen Barnum, izleyiciyi yerine mıhlıyor. İki boyutlu, mezarlık manzaralı ve gri hayattan; ışık dolu, göz kamaştıran ve çok boyutlu ziyafete yelken açan Jackman’ın incelikle işlenmiş performansını izlerken; seyirciye etkisine kapılıp sürüklenmekten başka bir sanş tanınmış durumda değil nitekim.

Filmi izlenebilir kılan, sade ve sadece Jackman mıdır? Bu hipoteze ne katılmaya ne de katılmamaya, vicdan el vermiyor. Bicks ve Condon, Barnum’un yarı kurgusal öyküsünde ya filmin kararlılığını koruyan çapayı kontrol ederek düz çizgide gitmeye devam etmek ya da gelişen yan hikayelerle denizlere açılmak ikilemi arasında sıkışmış gibi hissettirseler de tatmin edici bir eser olmayı başardığı kesin, Muhteşem Şovmen’in. Şarkıların yerleri ve içerikleri üzerinde daha detaylı çalışılabilirdi, hatta bazı eserler birleştirilebilirdi; “Come Alive” ve “The Greatest Show Reprise” ya da “Tightrope” ve “Never Enough Reprise” ile birleştiğinde, diğer ayrıntılar için daha fazla alana sahip olabilirdik ki bu da havada kalan bazı kararlar anlaşılır kılardı. Yanı sıra, sahneler sadece göz tatmini için tasarlanmış gibi görünse de Michael Gracey vizyonunu ve yeteneklerini büyüleyici bir şekilde seyirciyle paylaşmayı başarıyor.

Büyük, Küçük Fark Etmez

‘Wlliams ve Jackman, Charity ve P.T. Barnum rolünde’

Michele Williams, zerafetin tanımı olarak karşımıza dikiliyor -Modern Audrey Hepburn?- ancak bundan daha fazlasını vermek zahmetinde de bulunmuyor. Williams’ın oyunculuğu perdede olduğu sürece tatmin edici ancak yokluğunda ise kolayca unutulabilir bir düzeyde dolanıyor. Dans sahnelerindeki onur duyulası anları ya da sofistike oyunculuğu ya da yarı-profesyonel vokali ile; sevimli bir Charity Barnum olarak raks ediyor. Biraz önce bahsettiğim detayların eksikliklerini bu karakterin üzerinde yarattığı etkiyi birinci elden inceleme fırsatı bulabiliyoruz. İki boyutlu çizilmiş olan karakteri Williams her şeye rağmen bir taç misali taşıyor. Charity’nin insani taraflarını biraz daha detaylıca incelemek daha mı iyi olurdu? Sanırım… En azından daha göz alıcı ve daha canlı olabilirdi.

Kalemi Kırılmış Aşıklar

‘Zendaya ve Efron, gök gürültüleri ile aralarındaki yıldırımların haberini veriyorlar.’

Zac Efron ve Zendaya, slow-motion olarak izlediğimiz ilk karşılaştıkları andan itibaren kaderin buse kondurduğu bir çift olarak perdeyi fethediyorlar. Biri diğerinden ayırmak ne içimizden geliyor ne de mümkün oluyor. Hatta yer yer fazla “Mükemmel!” olabiliyorlar. Hikayeleri öngörülebilir olmasının yansıra iç kamaştırıcı bir umut saçılmasına neden oluyor. Ayakları tam anlamıyla yerden kesen koreografiyle, karakterlerin kimyaları karıştırıldığında; tüm filmin en tatmin edici anlarından biri can buluyor; “Rewrite The Stars” – Pasek&Paul tarafindan ‘Smash’ dizisi için yazılmış “Rewrite This Story” parçasının başka bir versiyonu denebilir. Her müzikalde karşımıza çıkan “I want (istiyorum)” parçasının iki defa kullanılması, iki farklı hikayenin yarattığı çelişkiyi de gozler onunde sermekte.-

Sakallı Leydi: “Bu Benim!”

Keala Settle, karakterini doruk noktasında yaşatıyor. Camdan ekranı parçalamak üzere olan bir Broadway sanatçısını görmek son derece tatmin edici bir etki uyandırıyor. “This is me” filmin en heyecan verici ve sarsıcı kısmı olarak aklımıza kazınırken, “Sakallı Leydi’miz” ayrımcılığa karşı savaş ilan ediyor. Utanıp kalmış ve dışlanmış bir zavallıdan, cesaret dolu ve benlik saygısı kazanmış bir lider haline geliyor. Ancak yükselmiş olan nabzımız uzun sure korunamıyor çünkü parçadan sonra beklenen gevşeme veya ivme seyirciye hediye edilmiyor.

‘Lettie Lutz / Sakallı Leydi: “Bu Benim!” ‘

Kim bilir; belki de Barnum, “İsveçli Bülbül” yerine tura “Sakallı Leydi’mizi” çıkartmalıydı.

Sonrası

Film bazen durma raddesindeki bitmek bilmez sahnelerin tuzağına düşse de farklıların öyküleri, yıldızlarla yarışan aşıklar, şovmenler, aileler, skandallar arasında değişen bir enerji kopmanızı engelliyor. Peki, kabul edilebilir düzeyde mi? İzleyicinin sahip olduğu niyet ve beklentiye bağlı. Endüstrideki orijinal projelerin eksikliğine ve hatta tercih edilmemesine rağmen ki filmin çıkmasının yedi yıl sürmesinin en büyük nedenlerinden biri de budur, Muhteşem Şovmen’in sinemalarda yerini almış olması son derece umut verici. Yıllar sonra bir müzikal filmde orijinal orkestrasyon kullanılması, yüksek bütçeli bir filmde Broadway yıldızlarının yer alması sektör açısından çığır açıcı denebilecek değişiklikler sayılabilir. Film, şimdiye kadarki en büyük gösteri olmayabilir ancak değişime uğrayan yeni bir dünya için işaret fişeğini ateşlediği kesin.

‘Muhteşem Şovmen Poster’

Muhteşem Şovmen’in söylediği gibi; “Her dakika doğan bir kan emici var.” Sizi cesur ve eşsiz kılan şeyler için savaşmaya ve barışmaya hazır olun.

Dipnot: Provalardan görüntüler;

  • https://www.youtube.com/watch?v=PluaPvhkIMU
  • https://www.youtube.com/watch?v=XLFEvHWD_NE

Çavuş’un hikayesi

Merhaba, ben Çavuş. Aslında benim hikayem böyle bitmiyordu. Az sonra okuyacağınız, kendimi tanıttığım yazının devamı aslında çok farklı olacaktı ama bir sabah Beytepe Kampüsünde bir elektrik direğinin dibinde ölü bulundum.

Ben 2015 yılında Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsünde doğdum. Annem gidip bizi kedilerin yaşadığı bölgede doğurmuş, hep onlarla oynayarak büyüdüm. Bir de kız kardeşim var, Zeyno. Diğer kardeşlerimiz öldüğü için annemizin bütün sütü bize kaldı, ikimiz de çok şişko bebeklerdik. Sonra bir gün annemiz gitti. Buradaki iki ayaklılar bizim ailemiz, Beytepe Kampüsü de evimiz oldu. Bebekken çok şişko olduğum için büyüdüğümde arkadaşlarım arasında en kocaman bendim. Öyle ki, bebekken oynadığım kediler bile sonradan beni tanımayıp korktular ama görüntümün aksine insanlarla, kedilerle ve özellikle kız kardeşim Zeyno’yla oynamayı ve göbeğimi sevdirmeyi çok severdim.

Bebekken koşturduğum, Zeyno’yla yuvarlandığımız, mama saatini beklediğimiz, bizi sevenlerle oyunlar oynadığımız toprağın üstünde uyurken buldular beni. Ölmüştüm. Daha 2 yaşında bile değildim. Görülecek güzel günlerim, oynayacak oyunlarım vardı. Birilerinin, bir gün bir cana mal olabileceğini hiç düşünmeden açıkta bıraktığı bir elektrik kablosu benim sonum olacaktı. Ben öldüm. Biliyorum ki unutulmayacak benim ölümüm, başıma gelenlerin bedeli elbet bir gün bir yerde ödenecek. Biliyorum.

Bambaşka bir yerdeyim şimdi; bizim çocuklardan bazıları da burada. Ortadan kaybolmuşlardı, demek buraya gelmişler. Güzel bir yer, bulutların üstünde…

Kız kardeşim Zeyno ve geride kalan arkadaşlarım size emanet.

Çiçek, böcek, toprak olup yeniden doğacağım.

Çavuş
05.01.18

Hitler’in hayatına yön veren resimler

Hitler görünüşünü gerçekten bir resme göre mi düzenledi?

Tarihçi Robert Waite der ki; “Hitler saçını, bıyığını bu resimden etkilenerek düzenlemiştir.” Waite’nin bahsettiği resim The Wild Chase – Vahşi Takip, Sembolist Ressam Franz von Stuck’ın 1889 tarihli resmi:

Ressam Franz von Stuck, Adolf Hitler’in en favori ressamlarından biridir. Vahşi Takip adlı resimde Germen Mitolojinde Tanrıların Tanrısı Wotan (İskandinav Mitolojisinde Odin ile benzerlikler taşır) ölülerin önünde atını ileri doğru sürüyor. Resmin korkutucu endişe verici bir havası vardır. At üstündeki Tanrı Wotan figürüne dikkat edersek Hitler’in bildiğimiz şekliyle saçları, bıyığı ile benzerlikler taşır.

Hitler bu resmi ilk gördüğünde 13 yaşındaymış ve resim onu çok etkilemiş. Hatta uzun yıllar sonra bu resmi müzeden aldırıp özel galerisinde tutmuştur. Her ne kadar söylenti de olsa Hitler’in Tanrı Wotan için bir tapınak bile inşa ettirmek istediği söylenir.

Hitler’in bu resimdeki Wotan ile kendini özdeşleştirdiği, saçlarını ve bıyığını bu resimdeki Wotan figürüne göre düzenlendiği iddiası ne kadar doğruluk taşıyor bilinmez ancak gerçekten benzerlik çok fazla ve Hitler’in sonradan bu resmi özel galerisine aldırması da bu iddiaları güçlendiriyor diyebiliriz. Ayrıca ilginç olan bir başka nokta da Hitler’in doğum günü ile bu resmin yapılış tarihi aynı.

Hitler’in hayatına yön verdiği söylenen bir diğer resim de The Oath of the Horatii – Horas’ların Yemini 1784 Ressam Jacques-Louis David

Resmin konusu antik bir Roma hikâyesine dayanır. Horaslar, Romalı üçüzlerdir, Alba Longa şehrindeki Albalılar ile aralarındaki sorunu çözmek için kendileri gibi üçüz olan Curiatlar ile savaşmak zorunda kalırlar.

Birbirine sarılmış ellerini gururla öne doğru kaldırmış yemin eden Horas üçüzlerinin karşısında elinde üç kılıcı havaya doğru tutan babalarını görürüz. Resimde Horas üçüzlerinin ellerini havaya kaldırış şekli o dönemde Roma’da var olan bir selamlama şekli. Hitler’den bildiğimiz bu selamlama şeklinin hikayesinin bu resme kadar uzandığı iddia edilmiş.
Aslında Romalılar’dan kalma selamın 18. yüzyılda yeniden ortaya çıkmasında bu resmin de etkisi olmuştur.

Bir diğer resim Hitler’in bir versiyonunu özellikle satın alıp odasına astırdığı Ölüler Adası – Die Toteninsel Ressam Arnold Böcklin’in 1880-86 yılları arasında beş versiyonunu yaptığı beyazlar içerisinde bir figürün kayıkla, üç tarafı yüksek kayalıklarla çevrili bir adaya doğru yaklaşması resmedilmiş. Hitler’i düşününce ölümlerden beslenen biri için bu resminden etkilenmesi şaşırtıcı olmasa gerek.

Hitler’in etkilendiği bu üç resmin hikâyesinin savaş, yıkım, ölüm olması da bir tesadüf olmasa gerek. Hitler’in de resim yaptığını belirtmeden yazıyı bitirmek olmaz, resimlerinde yetenekli olduğu gözlense de daha çok soğuk renklerin hâkimiyetinde özellikle korunaklı, insan figürünün çok olmadığı kaleleri resmetmesi dikkat çekici.

Sarı Sıcak: Döngü

1

Fikret Reyhan’ın ilk uzun metraj filmi Sarı Sıcak; toprak bir yolda kaplumbağa ile sadece ayaklarını gördüğümüz bir insanın karşılaşmasıyla başlar. Bu karşılaşma, içinde birçok insani duyguyu ve durumu barındırır.

Filmin temel karakterinin davranışlarından öfkeli biri olduğunu anlarız. Bir biçimiyle öfkesini karşılaştığı her şeye yansıtması da kim olduğundan ve nerede olduğundan bağımsız, modern insanın çaresizliğine girişin işaretini verir… Filmin kavramsal dünyasına atıf yapan prologun, bir epigraf gibi çalıştığını söyleyebilirim.

Bir tarafı çalılıklar yani insanı da içine alan doğayı, diğer tarafı ise insan yapımı çitlerle beraber uzaktaki binaları gördüğümüz yol, mekanın kent ve kır karışımı bir yer olduğunu hatırlatır. Yolda yürüyen karakterin kaplumbağaya hükmedişi, aldırışsızlığı, onun ne yaşayacağı konusundaki vurdumduymazlığı, kendine odaklanmış bireylerden oluşmuş bir dünyayı anlatır gibidir. Çevresindeki diğer türler ya da doğayla çok da barışık olmayan hatta ona tahakküm kurmuş, öfke, kararlılık ve umutsuzluğun gelip yüzünün çukuruna yerleştiği insanın çaresizliğini yansıtır.

Adının İbrahim olduğunu öğrendiğimiz karakterin elindeki sopa; iktisadi sistem, patriyarka, para, ahlak gibi toplumsal hayatı oluşturan yapının ya da yapıların normlarının temsilidir bir yerde. Sopanın, mekanın kurucu gücü olan karakterin elinde bu biçimiyle iş gördüğünü söylesek abartmış olmayız. Yoldaki her şey öylece kendi ritmindeyken bir anda o alandaki tüm yaşama müdahale edip kendi gücünü şiddetle dayatan ve her şeyi bozan ya da kendi istediğince yeniden inşa eden bir mizansen görürüz. Bu anlatım, bir mekanın tüm unsurlarıyla beraber en güçlüleri tarafından iyi ya da kötü sonucundan bağımsız nasıl da belirlendiğini, inşaa edildiğini gösterir.

Kendine Odaklanmış İnsan

Film, yirmili yaşlara yaklaşmış tarım işi yapan bir ailenin, son ergenlik gerilimleri ve gelecek kaygıları yaşayan oğlu İbrahim’in içinde bulunduğu dünyayı anlatmaktadır. Filmin başında önceden iş yaptığı birinin deposuna giden İbrahim’in parasını almak için girdiği diyalogta kararlı ve hırçın bir karakter olduğunu anlarız. Hatta o sırada babasının da aynı kişiyle iş yaptığını ve ibrahimin babası gibi olmamak için çabaladığına şahit oluruz. Sonradan öğreneceğimiz gibi aslında baba da tıpkı oğul gibi bir çıkmaz içindedir, bu konuşmada yönetmen bize bunun ilk emaresini verir. Para isteme konuşması önemlidir zira; İbrahim istediği kadar parayı alamaz ve itiraz eder, kolay pes etmeyecek gibi görünse de iş yaptıran kişinin hiyerarşik konumu orada bulunanların konuşmaları buna işaret eder, acımasız ve aldırışsız tavrı onu çaresizce ısrarından vazgeçirir.

İbrahim, etrafa serpilmiş insanlar ve onların birer uzvu gibi üst üste istiflenmiş kasaların olduğu meyve sebze deposundan çıktığında, hırsını dizginleyemez ve kapıda asılı olan kilidi alır ardından bütün gücüyle karanlıktaki otların içine doğru fırlatır. Kendinden güçlü olana itiraz edemediği her seferde şiddetini başka tarafa yönlendiren bir savunma mekanizmasına başvurur. Bu İbrahim’in otoriteyle yaşadığı her çatışmadan sonra kullandığı bir yöntemdir.

İbrahim, eve döndüğünde parayı çıkarır, biriktirdiği diğer paraların içine koyar. İlk kez onun odasını ve içkin yaşamı görürüz. Odasının duvarları kamyon resimleriyle kaplıdır ve başucunda Tommiks sayıları vardır. Odanın içi yoksulluktan gelen bir sadelik taşır. Sonradan anlayacağımız üzere İbrahim, ağır vasıta ehliyeti almak için para biriktirmektedir. İbrahim, eve girerken avluda karanlığın içine gömülü bir lambanın altındaki masanın başında oturmuş bir şeyler yazan ve onu ‘bu saatte mi eve döndün’ bakışıyla takip eden babası Necip’e boyasız penceresinden, ‘boşuna çabalıyorsun bu işlerle olmaz’ dercesine yukarıdan bakar. Aileye yukardan bakış farklı planlarda bir kaç kez tekrar eder.

Film boyunca İbrahim para kazanmak için birçok işe girer. Bu sırada biz taşrada toplumsal yapının nasıl işlediğine İbrahim’in ilişkilenmeleriyle tanık oluruz. Para kazanmak için yaptığı bir işte; kadın-erkek, yaşlı-genç, Arap-Kürt gibi ayrı ama müştereği parasızlık olan bireyler görürüz. Bu ortaklık, İbrahim’i anonimleştirerek asimetrik toplum ilişkilerinin içinde oradan oraya savurur. İbrahim, yaşam deneyimsizliğinden gelen saflığıyla birlikte tüm bu ilişkiler içinde kendi hedefine ulaşmak adına sık sık kendi dışındakileri, hatta ailesini bile düşünmeden eline geçirdiği gücü çıkarları için kullanacak ahlaki durum içindedir.

Uzun yıllar çalıştıkları ama çok fazla borçlu oldukları komisyoncuyla çalışmak istemeyen İbrahim babasından habersiz malı başkalarına satmaya çalışır ve satar da. Babası bunu bir gurur meselesi gibi görürken İbrahim için bunun bir önemi yoktur, önemli olan sadece para kazanmaktır nasıl kazanıldığı da önemli değildir. Başka bir planda ise üzerinde tahakküm kuracağını düşündüğü kendi yaşıtı ya da birkaç yaş küçük biriyle, tarlaları için hayvan gübresi taşırlar. At arabasında yolculuk ederken sigara çıkarır ve yakar, sonra da yanındakine sorar “içtin mi” diye. Yan taraftaki ise “Bir iki içtim.” der ve İbrahim bir tane de ona uzatır, hemen ardından “Güzel şey ama parasız olmuyor.” der.

Sunacağı teklife hazırlık yapar gibidir ve sorar “Senin var mı öyle paraya ihtiyacın?”. Belki de filmin en derin çelişkisini görünür hale getiren cevabı verir; yan tarafta oturan ve atın yularını elinde tutan karakter. “Paraya ihtiyacım yok.” der. Bu cevap bir yerde para kazanmak için girilen döngüden çıkışa da işaret eder ama İbrahim bunu anlamaktan oldukça uzaktır. Öyle bir körleşme içindedir ki birçok yönden kendisinden dezavantajlı olan birinin sözüne kulak asması da olası degildir ve tenezzül etmekten uzaktır. İbrahim yalnızca, girdiği bazı işlere yanındaki karakteri de dahil ederek para kazanma derdindedir. Çünkü daha önceden iş yaptığı kişi yeni birilerini getirirse İbrahim’inde para kazanabileceğini söylemiştir. Yapılan iş sağlık açısından tehlikeler barındırsa da İbrahim bu teklifin karşı taraf için nasıl sonuçlanacağının vicdani çelişkisini yaşamaz. Başkalarının ona yaptığını o da hiç sorgulamadan uygulamaya meyillidir. Adeta içine doğduğu koşulların temsili gibidir.

Zamanlar Değişirken

İbrahim’in içinde olduğu tüm bu toplumsal olgulardan en kapsayıcı ve belirleyici olanı ise giderek piyasa koşullarında çözülen küçük tarım üreticisinin yaşadıklarıdır. İbrahim’in babası, aileyi bir arada tutma çabası, komisyoncu ve borç arasına sıkışmış kalmıştır. Onu, masa başında hesap yapar halde oturduğunda, geçici de olsa işler yolunda giderken duyduğu memnuniyet ifadesinde, torununu severken her şeyden kaçma isteğinde ya da söktüğü patlıcan köküne umutsuzca bakarken görürüz. Babanın çözülüşü, komisyoncu İzzet’in borçlarının yerine tarlasını ve evini isteyip, karşılığında kendisine ait olan serayı işletmesini önerdiğinde başlar. Teklif, Necip için evini tarlasını kaybedip başkasının işçisine dönüşmekten başka bir şey değildir. İzzet bu teklifi yaparken aynı zamanda sera teknolojisi karşısında Necip’in yaptığı üretimin direnme şansının olmadığını söyler. Sonunda teslim olacaksın der aslında. Necip bu teklifi kabul etmez. Cevabını söylerken ailesini korumak istercesine pençelerini çıkarır. İbrahim, bu tepki karşısında ilk defa babasıyla her anlamıyla aynı tarafta yer alır. Yaşananların hepsine tek itiraz eden ve kendince buradan çıkma denemesi yapan yine İbrahim’dir. İtiraz ettikleri içinde aileyi ve onun küçük iktisadi ortaklığını kontrol eden ‘baba’ da vardır. Burada baba oğul çatışması, başarıyla ve klasik bir kastrasyon anlatımına düşmeden ve doğrudan öne çıkarılmadan geleneksel ailenin yapıp edebilecekleriyle anlatılmaktadır. Annenin aktif bir karakter olarak ortaya çıktığı tek yer ise elindeki tütsü buhurdanıyla evin bütün odalarını gezerek ve sonunda da İbrahim’in odasına girip ona da dua okumasını söylediği sekanstır. Sezsizce işleri yetiştirmeye çalışırken yaptığı gibi ailenin arasında dumandan görünmez bir bağ kurmaya çalışır.

Başka bir serimleme ise taşrada eril dünyanın nasıl işlediğidir. Bütün konuşmalar erkekler arasında geçer ve kararları onlar verir. Kadınlar ya tarlada ya da evde çalışırken görülür. İçlerinden sadece bir kadın diğerlerinden farklıdır ve filmde en çok konuşan da odur. Kadın işçileri tarlaya gönderen dayıbaşı diyebileceğimiz bu kadın, erkek dünyanın bir parçasıdır, onun diliyle konuşur ve davranır. Öyle bir atmosfer vardır ki başka türlüsü mümkün bile değildir. İbrahim, tarım işçilerinin yaşadığı barakalara gittiği planda şöyle bir durum yaşar. Kadın işçiler, dayıbaşı kadın tarafından seçilip traktör römorkuna bindirildiği sırada, İbrahim bir kadın işçinin binmesine itiraz eder. Dayıbaşı olan kadın döner ve “Hem para vermiyorsunuz hem de artistlik yapıyorsunuz, o inerse hepsi iner.” deyip İbrahim’in otoritesini sarsar. Belki de bu zayıflık İbrahim’i daha da bencilleştirip kaçıp kurtulma hayaline bağlar. Başka taraftan İbrahim’in kendi iktidarını yeniden inşaa ettiği birkaç sahneden biri de tarım işçisi kadını gizlice gözetleyip ardından ejeküle olduğu plandır. Burada kadın yine erkeğin gözetleme deliğinden görünür.

Tarım işi yapan bir ailenin önce borçlanıp sonra da o borçların mahkumiyeti altına girmesiyle başlayan iktisadi çözülme beraberinde ailenin de çözüleceğinin sinyallerini verir. Bu çözülüş, sonunda İbrahim’in odasında öylece kalakalmasına ve umutsuzca çıkıp gitmesine kadar onu kamçılayan dışsal faktördür.

Bireyin üzerinden belli bir toplumsal ve ekonomik hayatın işlendiği bu film belli açılardan oldukça özgünlükler taşıyor. Doksanlı yılların Türkiye’sinde endüstriyel tarımın hızla geleneksel tarımı nasıl dönüştürdüğünü birçok açıdan serimliyor; ailenin ekonomik birliğinin dağılması, geleneksel “baba”nın otoritesinin sarsılması, kadının sessiz direnişi, üretim teknolojinin insan emeğini değersizleştirmesi gibi bir çok konuya değiniyor. Bu sürece dahil olmayanın, çözülüp tespih tanesi gibi dağılmaktan başka çaresi olamadığı gibi birçok noktaya temas ediyor.

Dolayımsız Anlatım

Tüm film boyunca çevredeki mekanı İbrahim ile beraber görürüz. Her yere onunla girer çıkarız. Kadraj tercihleri İbrahim’e odaklanmış biçimde çevreyi görselleştirir. Bu da bize Ibrahim’in nasıl bir mekan içinde yaşamla ilişki kurduğunu manipüle etmeden görme imkanı tanır. Hareketli kamera kullanımı ise sürekli İbrahim’e ya da onun içinde olduğu mekana bakan bir göz gibi, bizi zaman mekanda olmanın hissiyatına yaklaştırır. Bu sinemasal anlatım, kurgusallık içinde bizi gündelik bir gerçekliğe yaklaştırır. Prolog sahnesinin dışında kavramsal temsillere başvurulmaz, neredeyse hiç metafor yoktur filmde. İbrahim’i akşam karanlığında, trafiğin yoğun olduğu bir yolun kenarında yürürken görmeye başladığımız andan filmin sonunda odasına döndüğü plana dek bu böyle devam eder. Sadece filmin sonunda oda boş kaldığında anlatım değişir.

Yönetmen filmin başından itibaren kurgusal gerçeklikle beraber sade bir anlatımla devam ederken son plandaki farklı kadraj tercihiyle İbrahim’in odasını tepeden geniş açıyla göstererek anlatımın dilini aniden değiştiriverir. Kamera dilinin değişmesi, hissiyatı ve seyircinin filmle olan ilişkisini de değiştirmektedir. Dolayımsız bir anlatımla gerçekliğin içinde İbrahim ile beraber dolaşırken bir anda tüm o gördüğümüz çelişkilerin, çaresizliklerin, çözülüşün ve umutların odanın içine sağa sola bulaşmışlığıyla kalakalırız. Bu ana kadar yönetmen seyircinin varlığına aldırışsız öylece devam eder, ama son plana geldiğimizde yönetmen, seyirciyle film arasında bir diyalog kurmak için seyirciyi odaya davet eder. Bu davet, kaplumbağanın başını çaresizce dışarı çıkarıp öylece kalması ve İbrahim’in umutsuz odadan ayrılışıyla seyirci arasında bir bağ oluşturup döngüsel bir ilişki kurar. Seyirci hem kaplumbağa hem de İbrahim ile aynı noktaya çekilmiş gibidir.

Öyle ki yönetmenin baktığı dünyanın İbrahim’in bireysel varoluşunda toplanıp görselleştirilerek anlatılması usta işi. Gerçekliğin perdeye özgünlüğüyle yansıması ise kameranın baktığı yer ve kurgu tercihlerinin başarısının sonucu. Bu başarı ise sinema üzerine edilmiş şöyle bir sözü hatıra getiriyor. Kameranın gösterdiğini anlamak onun neyi, neden dışarıda bıraktığını bilmekle yakından ilişkilidir.”

Film çoğu zaman, tarımsal üretim hayatını görselleştirmesiyle belgesel sinemaya yaklaşıyor. Özellikle tarımsal üretimin nasıl yapıldığını anlatan detaylı planlar. Sıcağın altında yere kurulmuş bir sofranın etrafına birikmiş genç yaştaki tarım işçisi kadınların oluş halleri; kocaman sepetlerin patlıcanlarla, biberlerle dolup dolup mavi skodayla komisyoncuya götürülüp boşaltılması, tüm bunlar bir an için o tarlanın yanı başında durup da onları seyrediyormuş gibi bir his yaratıyor. Ta ki İbrahim’in orataya çıkıp, ağabeyinin verdiği şans oyunu kuponunu yatırmak için ağabeyinden para istemesi ve o bilindik tavrını göstermesiyle birlikte kurgusallığa dönene kadar. Film bu iki dil arasında kararlılıkla devam ediyor ve kendine özgü bir anlatımı ortaya çıkarıyor. Önemli bir detay ise filmde bu anlatımı başkalaştıracak veya fazladan anlamlar oluşmasına neden olacak herhangi bir müzik kullanılmamasıdır. Şehirli bakışın kıra kaçıp gitme özleminin imgesindeki taşrayı bozan anlatım, yönetmenin kullandığı sinema dilinin belirgin örneklerinden biri.

Taşranın gündelik ritmini değiştirmeden; yerellik ve sınıfsallık klişelerine düşmeden bu kadar çok meselenin bu sadelikle işlenmiş olması yukarıda bahsettiğim sinema dilinin başarısı olsa gerek. Sadece İbrahim’in içinde dolandığı hayatın tanıklığı, onun en iyi oluşunu anlatan kesitlerin filme taşınması, neyin dışarda bırakılması gerektiğinin derin kavrayışı ancak anlatılan dünyanın tanıklığı ve sanatsal yaratım gücüyle mümkün. Yönetmen, seyirciyi döngünün içine atarak koltuklarınızda rahat oturamayacaksanız der gibidir.

Filmin 36’ncı İstanbul Film Festivali Ulusal Altın Lale Yarışması’nda Altın Lale ödülüyle birlikte, en iyi kurgu, en iyi erkek oyuncu ve en iyi görüntü yönetmeni, Moskova Uluslarası Film Festivali en iyi yönetmen, Rode Tulp Film Festivali en iyi yönetmen, Malatya Film Festivali Ulusal kategoride en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi kurgu, en iyi yardımcı erkek oyuncu ve son olarak da Boğaziçi Film Festivalinden en iyi görüntü yönetmeni ödüllerini almış olması yönetmenin ilk filminde başarısını tartışmasız tescilliyor. Böylesi iyi bir filmden dolayı Fikret Reyhan’a sonsuz teşekkürler.

Yazan: Uygar Özdemir

!f İstanbul, 2018’in en ilham veren yönetmenini arıyor!

İş Bankası Maximum Kart ana partnerliğinde düzenlenecek ve 15 Şubat’ta başlayacak 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin 5.000 Amerikan Doları para ödüllü Uluslararası Keş!f Yarışması’nda yarışacak yönetmenler belli oldu. 12 ülkeden toplam 9 filmin gösterileceği yarışmada jüri, “yılın en ilham veren yönetmeni”ni seçecek!

İş Bankası Maximum Kart ana partnerliğinde düzenlenecek 17. !f İstanbul Filmler Festivali’nin 11. yılını kutlayan yarışması Uluslararası Keş!f Yarışması’nda jüri önüne çıkacak filmler belli oldu. İlk ya da ikinci filmini yönetmiş yönetmenlerin filmlerinin yarıştığı Keş!f bölümünde, ABD, Avustralya, Brezilya, Estonya, Fransa, Güney Afrika, Gürcistan, İran, İsveç, Lüksemburg, Portekiz ve Türkiye’den toplam 9 film, 5.000 Amerikan Doları değerindeki Keş!f Ödülü için jüri karşısına çıkacak.

Genç kadın yönetmenleri keşfedin!

Uluslararası Keş!f Yarışması bu yıl da genç ve başarılı kadın yönetmenlerin varlığıyla dikkat çekiyor. Shevaun Mizrahi’nin Locarno’nun Günümüz Sinemacıları bölümünden Özel Mansiyon Ödülü’nü kazanan, Türkiye ve ABD ortak yapımı şiirsel ve hipnotize edici filmi “Distant Constellation / Uzak Evren”; İranlı Sadaf Foroughi’nin Toronto’dan FIPRESCI Ödülü ve Onur Mansiyonu kazanan ilk uzunu “Ava”; kısalarıyla pek çok ödül toplamış Alman sanatçı ve yönetmen Helena Wittmann’ın Venedik’te yarışan ilk uzunu “Drift / Sürüklenme”, Güney Afrikalı Jenna Cato Bass’ın çılgın bir yolculuğu konu alan ikinci uzunu “High Fantasy / Aşkın Fantezi”; Gürcistanlı Ana Urushadze’nin Saraybosna’da En İyi Film seçilen ve Cineuropa Ödülü’nü kazanan, Locarno’dan ise En İyi İlk Uzun Film ve Genç Jüri ödüllerini alan ilk uzunu “Scary Mother / Korkunç Anne” ve İsveçli Rojda Şekersöz’ün Duhok’tan En İyi Film, En İyi Kadın Oyuncu ödüllerinin yanı sıra, Göteborg’dan Angelo ve Seyirci ödüllerini, Norveç’ten de FIPRESCI Ödülü’nü kazanan “Beyond Dreams / Rüyaların Ötesinde”, seyirciyi geleceğin yaratıcı kadın yönetmenleriyle tanıştırıyor.

Brezilya’dan Portekiz’e yönetmen keşfi

Brezilyalı João Dumans ve Affonso Uchoa ikilisinin Rotterdam ve San Sebastián‘da yarışan ilk uzun kurmacaları “Araby / Arap”; Bertrand Mandico’nun festivallerin en çok konuşulan filmlerinden birine imza attığı, Jean Genet’ye selam çakan kurmacası “Les garçons sauvages / Vahşi Oğlanlar” ve Portekizli Pedro Pinho’nun Cannes’ın Yönetmenlerin 15 Günü bölümünden FIPRESCI Ödülü dahil pek çok festivalden ödüllerle dönen ikinci uzunu “The Nothing Factory / Hiçlik Fabrikası”, Uluslararası Keş!f Yarışması’nın merakla beklenen diğer filmleri.

Biletler 2 Şubat’ta!

İş Bankası Maximum Kart’ın 6. kez ana partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında gerçekleşecek !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin programı 18 Ocak’ta açıklanacak ve biletler 2-4 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 23-25 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için% 10 indirimle, İş Bankası Maximum Kart sahiplerine ise %20 indirimle ön satışa çıkacak. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan “Maximum Film” ve “Maximum Müzik” paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, “Maximum Film” paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, “Maximum Müzik” paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet etkinlik biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve etkinlik biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak.

!f ile arkadaş olun!

Sosyal medyada en çok takip edilen festival olan !f İstanbul ile ilgili güncel bilgileri festivalin Facebook, Twitter ve Instagram, Snapchat ve Periscope hesaplarından izleyebilirsiniz. !f İstanbul’u sosyal medyada @ifistanbul adresiyle takip edebilir, paylaşımlarınızı #if2018, #HayatVar, #ifteizledim ve #ifmaximumda etiketiyle yaparak sohbete katılabilirsiniz.

Ayrıntılı bilgi için: www.ifistanbul.com
17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali
15-25 Şubat 2018 İstanbul
1-4 Mart 2018 Ankara & İzmir

www.ifistanbul.com

Uluslararası Keş!f Yarışması filmlerini trailer’larını izlemek ve indirmek için tıklayın.

İBB’den yeni proje: Geri dönüşüme atık ver, İstanbulkart’a para yüklensin

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB), yeni uygulamasıyla geri dönüşüme atık kazandıranların İstanbulkart’larına, atıkların değeri kadar para yüklenecek.

AA’nın haberine göre İBB kentin 100 noktasına geri dönüşüm otomatları koyacak.

Halk da buradaki otomatlara giderek kağıt, metal, plastiklerini geri dönüşüme verecek. Geri dönüşüme kazandırılan atığın değeri kadar da karta para yüklenecek.

Böylece günde 17 bin ton evsel atığın çıktığı İstanbul’da atıkların geri dönüşüme kazandırılılması hedefleniyor. İBB halihazırda yalnızca 6 bin ton atığı geri dönüşüme kazandırabiliyor.

Proje kapsamında ilk olarak 25 otomat konulacak ancak henüz bölgeler açıklanmadı. Uygulamanın bu yıl bitmeden başlaması planlanıyor.

Alıntı: Diken

The Greatest Show on Earth

    “The noblest art is that of making others happy.” P.T. BARNUM

P.T. Barnum and The Greatest Showman.

The Greatest Showman has hit the cinemas lately, waiting for audience with arms wide open. The musical movie based merely on the biography of P.T. Barnum and Barnum’s American Museum; later to be called Ringling Bros. and Barnum & Bailey Circus which closed its curtains permanently on May 2017 due to high maintenance costs and low attendance ratio.

‘P.T. Barnum and Barnum’s American Museum’

There are several intentionally manipulated details within the story line such as; Philip Carlyle has been inspired by James Anthony Bailey and doesn’t really exits, Barnum’s unfulfilled passion for money and his career as a businessman and as the mayor of Bridgeport, Connecticut were partly neglected, falsely presented intense relationship between Jenny Lind a.k.a. Swedish Nightingale and Mr. Barnum a.k.a. Prince of Humbugs.Therefore, the musical movie shall be considered as semi-biographic, semi-fictional.

‘Ferguson and Jackman as Lind and Barnum’

In fact, “The Greatest Showman” isn’t the first musical based on the Barnum’s life; Barnum is an American musical with a book by Mark Bramble, lyrics by Michael Stewart, and music by Cy Coleman. It is covering the period from 1835 through 1880 in America and major cities of the world where Barnum took his performing companies.

‘Barnum the Musical’

The production combines elements of traditional musical theater with the spectacle of the circus. The original Broadway production ran for 854 performances and was followed by a London production, among others.

Creative Cast Behind the Show

The Greatest Showman has enormous contributors; the musical movie is directed by upcoming director Michael Gracey, and written by Sex and the City writer Jenny Bicks alongside Oscar winner writer / adapter Bill Condon.

‘Peculiar Cast of the Greatest Showman’

The film stars includes; ‘The Greatest Showman of Our Decade’ Hugh Jackman, ‘High School Sweetheart’ Zac Efron, ‘The Most Elegant’ Michelle Williams, ‘Remarkably Astonishing’ Rebecca Ferguson, and as Hugh Jackman himself stated ‘The Badass’ Zendaya. Songs by Tony and Oscar winner songwriters Pasek and Paul (La La Land and Dear Evan Hansen), Emmy winner John Debney and Joseph Trapanese. The uplifting choreographies are created by Ashley Wallen.

In addition to all, long-time Broadway-belter Keala Settle. There are multiple honorable mentions from Broadway stages; Shuler Hensley, Alex Wong, Michael Barra, Eric Anderson, Byron Jennings, Will Swenson, Cynthia Erivo, Jeremy Jordan, Andrew Keenan-Bolger and Natalie Weiss as both on and off stage.

The Balance and The Strings

‘Hugh Jackman as P.T.Barnum’

Hugh Jackman deserves every credit given to his name. He puts a refreshing and captivating performance as P.T.Barnum as given by the writers. His development from an admirer who lives between the bubbles of ideas into an unsatisfied, cunning entertainer puts audience on the judge’s chair. While watching Jackman’s elaborated performance; one cannot help but flow with it. Hugh Jackman knows how to take the audience to walk on a tightrope without hesitation.

Come to think of it; is he the one who keeps the movie watchable? I couldn’t agree and disagree more. Bicks and Condon seemed to stuck between the grand dilemma of going through with half-fictional story of Barnum or flourishing side stories by giving up the control over the anchor which keeps the movie stable. Songs could have been combined into a one scene; such as “Come Alive” and “Greatest Show Reprise” or “Tightrope” combined with “Never Enough Reprise”, so that we could have more room for other details. Michael Gracey shares his vision and talent fascinatingly although some scenes feel like made just for the eyes.

However Big, However Small

Michele Williams stands as the living statue of elegance though she seemed like nothing more than it.

‘Williams and Jackman as Charity and P.T. Barnum’

Williams’ acting is satisfying as long as she is on the screen but merely memorable in her absence. Her dignified moves during dancing or little quirks during acting or half-assed vocals; surely states a lovable Charity Barnum. Her character was drawn as two-dimensioned and she clearly carried it like a crown. Would it be better if we got to see a bit more of Charity’s humane sides? I guess, it would be eye-opening and more vivid.

Star-Crossed Lovers

Zac Efron and Zendaya clearly made a power couple from the first slow-motioned scene. One cannot be separated from the other. In fact, they are too perfect! Two star-crossed lovers who are meant to be together still they need to ‘rewrite the stars’ first. Their story abundantly predictable however dazzling. Their chemistry when mixed with head-spinning choreography; turn out to be one of the most satisfying moments of the whole movie. You don’t tend to fly with them or fall with them as their story evolves, anyhow it leaves a melodramatic smile on your face.

‘Zendaya and Zac Efron as Philip Carlyle and Anne Wheeler’

Our Beloved Bearded Lady

Keala Settle is the powerhouse. It is more than satisfying to see a Broadway Belter to smash down glass-made screen. “This is me” stands as the march of the movie and the most thrilling, uplifting part of the movie while ‘Bearded Lady’ declares war against discrimination. She turns into a leader with courage and self-esteem from an ashamed outcast. She leads the ring and surely calls the shots. –Eat your heart out, Britney- But that’s all you will get from her, at least it is what is feels like since the movie’s story line doesn’t tend give you the relaxation or the acceleration right after the hit song.

‘Keala Settle as Lettie Lutz / The Bearded Lady’

Who knows; maybe Barnum should have taken our “Bearded Lady” on tour instead of the “Swedish Nightingale”.

The Decadence & Rising of the Greatest Showman

The movie shifts between the stories of humbugs, star-crossed lovers, showmen, family, scandals although sometimes it falls into freezing waters. Is it acceptable? Depends on the intention and expectation you have. This is cannot be denied that the industry has the lack of original projects, one of the biggest reasons that it took seven years for movie to come out. An original score, using Broadway stars in the movie and actually giving credit for voice-over artists. Movie may not be the greatest show ever but for sure it gives the signals for a modified new world ahead.

‘Tony and Academy Awards winner creative duo; Justin Paul and Benj Pasek’

This is the heart-breaking truth that Pasek and Paul has neglected using the songs as a whole and using a signature melody but composing hits individually. Not creating a thoroughly surrounding orchestration sounds like a rookie mistake and wouldn’t be expected from a Tony Award and Academy Award winner creative duo, Pasek&Paul. Using a repetitive sound or mixing characteristic parts together could have warm the seats of audience a bit more. -Like they did masterfully in Dear Evan Hansen or check Hamilton or any other musical? – Even though, this won’t affect the admire we have for Pasek and Paul. – At least not as much as La La Land did. Don’t make me even start with that. –  However, they used ukulele in “From now on” and shots for rhythms with shaking strings in “Other Side”, so they won me over.

A Cult or Not?

The Greatest Showman has the possibility -Low but still- of becoming a new cult movie, not because it has the best cinematography or the best scenario or not even the best music but what is stands for.

Even it is not the whole story of Barnum; – Whom is a true capitalist- the movie spreads hope and happiness. It gives you the relief of making bad choices and remembering that there is always someone beside you. Somewhere along the road, even with the faulty motivations, you made something right. Reminds us, the one who is hurt the most has the brightest heart. Tells us the story of the fall of elimination and discrimination by just saying; “This is me!” The movie stands as the salvation of the humanity.

‘Official Banner of The Greatest Showman’

As the Greatest Showman said; “There is a sucker born every minute.” Don’t be a one and stand for the rights you believe. Stand for what makes you brave and unique.

 

See Also;

https://www.youtube.com/watch?v=PluaPvhkIMU

https://www.youtube.com/watch?v=XLFEvHWD_NE

Bir ispanyol klasiği: Paella

Paella, İspanya’nın geleneksel yemeklerinden biridir. Kökeni Valensiya olup İspanya’nın her yerine yayılmıştır. Eğer bu ülkeye ziyaret gerçekleştirdiyseniz mutlaka restoranların menüsünde karşılaşmışsınızdır. Bu meşhur yemek genellikle tombik pirinçlerin deniz ürünleri ile karıştırılması ve zerdeçalla yapılır. Ancak deniz ürününe gerek duymadan çok daha lezzetlisini vegan olarak da yapabiliriz.


İşte malzemeler:

  • 1 orta boy soğan,
  • 1 çay kaşığı kıyılmış maydonoz,
  • 1 diş sarımsak (ya da bir çay kaşığı sarımsak püresi ) ,
  • 1 adet yeşil, kırmızı ve sarı california biber,
  • 1 bardak risotto pirinci ya da tombik herhangi bir çeşit pirinç,
  • 40 gr. çam fıstığı (opsiyonel)
  • 1 orta boy havuç,
  • 2 bardak su,
  • 1 çorba kaşığı nutritional yeast (peynirimsi bir krema kıvamı vermek için.)
  • 2 çorba kaşığı zeytinyağ ya da bitki bazlı herhangi bir yağ,
  • 1 adet sebze bulyon,
  • 1/2 cup bezelye,
  • 1 çay kaşığı paprika,
  • 1 çay kaşığı zerdeçal,
  • 1 adet mandalinanın suyu (limon suyu da olur.)
  • Bir tutam tuz.

Yapılışı:

1. Geniş bir tavada soğanı ve sarımsağı ince ince kıyarak zeytinyağında orta ateşte sote edin. Ardından küçük küçük kestiğiniz üç renk biberleri ve çam fıstığını ilave ederek bir kaç dakika karıştırın.

2. Pirinci yıkayarak tavaya aktarın. 2 bardak suyu da üzerine ekleyin. Bu aşamada nutritional yeast, maydonoz, zerdeçal, paprika ve bezelyeyi, ince kıyılmış havuçları ekleyin ve karıştırın. Tavaya kapak kapatarak suyunu çekene kadar orta ateşte pişirin.

3. Suyunu çekince bir adet mandalinanın sıktığınız suyunu ilave edip, tuzunu damak tadınıza göre ekleyin. Bir kaç dakika daha diri bir kıvam alana kadar karıştırın ve altını kapatın. 10-15 dk dinlenmeye bırakın.

4. Arzu ederseniz brokoli ve mandalinalar ile süsleyerek servis edebilirsiniz.

Not: Mandalina suyunu pirinçli yemeklerde henüz denemediyseniz şiddetle tavsiye ederim. Belki alıştığınız bir tat değil, Türk toplumu olarak pek çok çorbanın yemeğin yanında limon kesip sıkma alışkanlığımız var, ancak yeni lezzetlere açık oldukça sonuçlarının yüzünüzü güldüreceğini garanti edebilirim.

Ayrıca yabanmersinli maş fasülyesi tarifime de göz atmanızı öneririm. Bu tarifte haşlama suyu yerine mandalina suyu kullandığımda maş fasülyelerinin mandalinayı çektiğinde nasıl leziz bir hale dönüştüğünü görünce inanamayacaksınız!

Tarif pek çok kişiye tattırılarak yorumları alınmış ve onaylanmıştır:)

İyi ve mutlu bir yaşam için doğayla iç içe olun

1

Dünya nüfusunun büyük bir kısmı şehirlerde yaşıyor. Önümüzdeki 35 yıl içindeyse nüfusun % 66’sının şehirlerde yaşayacağı tahmin ediliyor. Binalar, otomobiller, ofisler ve alışveriş merkezleri, yaşamımızda doğal ortamlardan daha fazla yer kaplamaya başlarken, doğayla olan etkileşimimiz giderek azalıyor. Doğayla iç içe olan yerlerde yaşasak bile, kendimizi dışarı atmayı ve doğaya dokunmayı pek tercih etmiyor ya da buna vakit bulamıyoruz. Sürekli teknolojiyle iç içe olunca da önemli bir şeyi, gerçek dünyayı kaçırabiliyoruz. Eski kuşaklarla karşılaştırıldığında şimdiki çocuklar doğal ortamlarda daha az zaman geçiriyor.

Doğayla bağ kurmaya doğuştan eğilimliyiz. İnsanlar doğal ortamlarda evrildi; ekolojik çevreye derinden bağlıyız. İnsan yapımı çevrenin oluşumu ise çok daha sonra başladı. Bu nedenle yeşil alanlar ve doğanın diğer sunduklarına duyulan istek, sanki “yeniden eve dönmek” gibi. Doğa, bize güven ve ait olma duygusu veriyor. Tıpkı çocuğun annesine duyduğu ihtiyaç gibi biz de doğaya benzer bir ihtiyaç duyuyor ve onun rahatlığını arıyoruz. Doğanın bizi büyütücü, iyileştirici etkisini hissediyoruz sürekli.

Doğanın bize iyi geldiğini içten içe biliyoruz ama acaba gerçekten öyle mi? Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar, bunu destekler nitelikte.

Doğa psikolojik ve fiziksel sağlığımıza katkıda bulunuyor

Doğayla bağ kurmak ve doğada zaman geçirmek, yaşamdan daha fazla doyum almamıza ve olumlu duygular hissetmemize yardımcı oluyor. Bu durum, havanın iyi ya da kötü olmasından, günün hangi saatinde doğayla iç içe olduğumuzdan veya nerede olduğumuzdan bağımsız. İster öğlen tatilinde dışarı çıkıp yemeğimizi yeşil bir alana yakın yerde yemek olsun, ister hafta sonu sahilde denizi seyretmek veya yürüyüş yapmak olsun, ister hava kapalı da olsa bir parkta hava almak olsun, insanların inşa ettiği çevreyle karşılaştırıldığında doğadayken daha mutluyuz. Hem, tatillerimizin çoğunu deniz kenarında veya yeşile yakın yerlerde geçirmek istemiyor, doğal manzaraları keşfetmek için başka şehirlere, ülkelere seyahat etmiyor muyuz?

Doğanın psikolojik yaşamımıza pek çok olumlu etkisi var. Yeşil alanlara yakın yerlerde yaşayanlarda daha az stres görülüyor, dışarıda yaptığımız aktiviteler genel olarak yaşam kalitemize katkıda bulunuyor, doğal ortamlarda bulunmak bilişsel yorgunluğa iyi geliyor, dikkati geliştiriyor, ayrıca sosyal açıdan da bizi açıyor ve ilişkilerde daha canlı olmamızı sağlıyor. Bahçe, park, orman, kumsal gibi doğal alanlarda vakit geçirmek kan basıncını ve kaygıyı azaltıyor, uykuyu düzenlemeye yardımcı oluyor, bağışıklık sistemini güçlendiriyor.

Bu konuda yapılan daha ilginç araştırmalar da var. Doğa fotoğraflarını gören insanlarda neşe, rahatlık, sakinlik, umut, merak gibi duygular uyanırken, bina fotoğrafları görenler stres, kıskançlık, iğrenme, rahatsızlık gibi duyguları daha çok hissediyor. Ayrıca doğayla ilgili kısa videolar izleyen insanların başkalarına karşı daha cömert olduğu ve onlara daha fazla güven duyduğu görülüyor. Bunun nedeni ise doğanın güzelliğini görünce daha iyi hissetmemiz ve bunun da bizi daha olumlu davranışlara itmesi. Sadece 2 hafta doğayla iç içe zaman geçiren insanların bile yaşamda daha fazla anlam bulduğu ve kendini daha iyi hissettiği, bir diğer araştırma sonucu.

Fiziksel sağlığa gelince… Elbette doğa, sağlığımız için bir mucize değil; ancak katkısını da göz ardı edemeyiz. Ameliyat sonrası hastane odaları bitkilerle süslenmiş olan hastaların daha az ağrı ve kaygı yaşadığını, daha az ağrı kesici aldığını gösteren araştırmalar var. Yeşile ne kadar maruz kalırsak, doktora o kadar az başvurma ihtiyacı duyuyoruz. Doğayla olmak yüksek tansiyonu azaltmaya da yardımcı oluyor. Ayrıca hastane odası yeşil bir alana bakan hastaların, doğa manzarası olmayan hastalara göre daha çabuk iyileştiği sonucu da oldukça ilgi çekici.

Doğaya sadece dikkatimizi vermek bile iyi hissettiriyor

Yaşam kalitemize ve mutluluğumuza katkı yapması için doğayla illa uzun süre birlikte olmak veya koşu, piknik, yürüyüş gibi etkinlikler yapmamız gerekmiyor. Gün içinde doğaya daha fazla dikkatimizi vermek bile psikolojik olarak daha iyi hissetmemize yardımcı oluyor. Örneğin işe giderken eğer varsa etrafımızdaki (küçük de olsa) yeşil alanları, denizi, nehri, gökyüzünü, bulutları, yağmuru, güneşi fark etmeye çalışmak ve dikkatimizi bir süre doğaya vermek, duygu durumumuzu az da olsa değiştirmek adına yeterli. Bunun yanında doğada yapılan egzersizle spor salonlarında yapılan egzersizin etkileri bile farklı. İlki diğerine göre olumlu duygularımızı daha çok artırırken, aynı zamanda olumsuz duygularımızı azaltmakta da daha etkili.

Doğayla iç içe olmak kendimizi ve çevreyi korumaya yardımcı oluyor

Eğer doğayla etkileşiminiz fazlaysa, muhtemelen kendinizi ve çevrenizi koruyucu davranışlar sergilemeye daha eğilimlisinizdir. Örneğin yeşil alanlara yakın yerde olanlar, doğada daha fazla vakit geçirenler veya doğayla daha çok bağ kuranlar daha çok egzersiz yapıyor, sigara gibi alışkanlıkları daha az, daha sağlıklı yeme alışkanlıklarını tercih ediyor ve daha fazla sosyalleşiyor. Ayrıca bu kişiler çevreye daha duyarlı olduğu gibi hayvanları daha çok seviyor ve koruyor.

Çocukluklarında doğada vakit geçirmiş olanlarımız ise yetişkinlikte de diğerlerine oranla doğayla daha fazla iç içe olmaya eğilim gösteriyor. Doğaya yeterli derecede maruz kalmayan çocuklarda depresyon ve yeme bozukluğu riski fazlayken, dikkat eksikliği ve hiperaktivite sorunu yaşayan çocuklar için doğanın iyileştirici bir etkisi var. Doğal dünyaya maruz kalan çocukların daha cesur ve yaratıcı olduğu da biliniyor. Bu nedenle çocukları doğayla iç içe yetiştirmeye çalışmak, binaların içine hapsetmemek, doğanın güzelliklerini onlara anlatmak, çevreyi nasıl koruyacağımız konusunda bilinçlendirmek çok önemli. Bu, kendilerine olduğu kadar gezegene de fayda sağlayacaktır; çünkü doğayla bağ kurduğumuzda onu daha fazla koruyor ve kendi yaşam kalitemizi artırmaya yönelik daha fazla girişimde bulunuyoruz.

Kendimizi doğayla buluşturmak mümkün

Peki, bu konuda neler yapabiliriz? Ne yazık ki büyük şehirlerde yaşıyorsanız, doğal alanlar bulmanız oldukça zor olabilir. Ancak yine de bazı olanaklar yaratmak mümkün. İşte bazı öneriler:

  • Gün içinde bilgisayarınızdan veya telefonlarınızdan bir süre uzaklaşıp kendinizi dışarı atın ve zihninizi rahatlatmaya, zihinsel yorgunluğunuzu atmaya çalışın.
  • İster günlük televizyon izleme sürenizden, ister sosyal medya kullanımınızdan kısıp zamanım yok demeden 20 dakika bile olsa dışarı çıkın. Örneğin yemeğinizi doğaya yakın bir yerde yiyin veya eğer mümkünse yeşile yakın yerlerde yürüyüş yapın.
  • Sizi doğayla ilgili en çok hangi etkinliklerin mutlu ettiğini ve rahatlattığını bulmaya çalışın. Belki bir ağacın altında kitap okumak, belki vapura binip denizi seyretmek, bir parkta piknik ya da egzersiz yapmak… Bunu belirledikten sonra ise o etkinliklerin sıklığını artırın.
    Şayet dışarı çıkma şansınız çok olmuyorsa, zaman zaman doğa odaklı bir video veya film izleyerek olumlu duygular hissetmeye ve rahatlamaya çalışabilirsiniz.
  • Çalışma ortamınızı ve evinizi doğa fotoğraflarıyla ve bitkilerle süslemeye çalışın.
  • Haftanın belli günleri mutlaka dışarıda kısa da olsa yürüyüş yapmaya, mümkünse su kenarında vakit geçirmeye gayret gösterin.

Özellikle büyük şehirlerde neredeyse yeşil ve doğal alan kalmamış olması oldukça üzücü ve ürkütücü; fakat yapılan yanlışları düzeltme şansımız var. Burada paylaşılan önemli araştırma sonuçlarının siyasetçiler ve şehir planlamacılarının şehirleşme ve çevre düzenleme politikalarını düzenlerken dikkate almasını diliyorum. Ayrıca bunların eğitim sisteminde de dikkate alınması, çocukların gelişimleri ve gelecekleri için fazlasıyla önem taşıyor.

İyi yaşam, doğayı arayarak ve deneyimleyerek olur. Siz de iyi bir yaşam için doğadan uzak kalmayın.

Hazırlayan: Doç. Dr. Selda Koydemir

Resimlere yansıyan sağlık

Tıp tarihi insanlık tarihi kadar eski ancak ne yazık ki yazılı tarihin kayıt altına alınması 14. yüzyıldan sonra geliştiği için konuyla ilgili resimlerle de ancak bu tarihten sonra karşılaşmaya başlıyoruz.

Karşımıza çıkan ilk resimler daha çok “Deri altı Kan Alma” yani “Hacamat” ile ilgili ama bu uygulamanın geçmişi Mısır’a MÖ 1550 yılına kadar uzanıyor.

“Hacamat” çeşitli hastalıklar ve sağlık için yapılan en sık uygulama olarak görülüyor. Hatta krallar bile bu uygulamadan faydalanıyor. Antik Yunan’da da çok sık kullanılan bir uygulama.

Karşımıza çıkan resimlerde Hacamat dışında göz ameliyatları ve ilk çağlara dayanan kafada bir delik açma yöntemi olan Trepanasyon

Bu yöntem delilikten başağrısına kadar uzanan çok geniş bir yelpazede tedavi amaçlı kullanılmış.

13. yüzyıldan göz ameliyatları

Ve ilerleyen tarihlerde Büyük Ölüm-Kara Ölüm’ün Avrupa’ya ulaşması. Asya’dan Avrupa’ya 1340 yılında ulaşan Veba yüzünden 1347-51 yılları arasında Avrupa nüfusunun üçte biri hayatını kaybeder.

Toggenburg İncili’nde Kara Ölüm’ün resmi

14. yüzyılda adına “Büyük Ölüm” denilen Veba sonradan “Kara Ölüm” adını almış sebebi de deri altında meydana gelen kanamalardan dolayı deride oluşan kara görüntü. Yaşanan felaket resimlere kitaplara yansır, hastalık ve etkileri 17. yüzyıla kadar sürer. Giovanni Boccaccio’un Decameron adlı eserinin girişinde veba salgınının anlatıldığı bölüm inanılmazdır. Ölülerin kokusunu duymamak için sokaklarda eline çiçekle dolaşanlar, bir yere kapananlar gibi.

İskelet ve Şeytan figürleri veba ile birlikte resimlerde çok daha sık kullanılmaya başlar. Ölümün peşinde olduğu insanlar (iki resim de 1537 yılından)

15. ve 16. yüzyıla gelindiğinde tıp kitaplarında bir resim göze çarpmaya başlar “Wound Man (Yaralı Adam) zamanın problemleri daha çok savaş ve kavgalar sonucu yaralanma olduğu için ona uygun yapılmış çizimler.

16. ve 17. yüzyıla gelindiğinde şehir merkezleri ve köyler, kasabalar arasında farklılıklar resimlerde göze çarpmaya başlar. Köy ve kasabalarda berber dükkanları ve benzeri yerler artık bir nevi sağlık merkezleridir ve ufak çaplı ameliyatlar dahi burada yapılır.

The Surgeon-Ameliyat, Ressam David Teniers the Younger 1610–1690

Resim 13 – Ressam Gerrit Lundens -At the Barber-Surgeon- Berberde Ameliyat adlı eseri 1656

Büyük şehirlerde ise artık bildiğimiz anlamda Tıp gelişimi başlamıştır. Rembrandt’ın ünlü eserinde karşımıza çıkan sahne – Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi

Cerrahlar Loncasından üyeler dikkatle dokturu izliyor. Resmin detayları muazzam.

Bir başka Rembdrant resmi 1656 tarihli The Anatomy Class of Dr. Joan Deyman

18. yüzyıla gelindiğinde hala kasaba ve köylerde berber ve benzerleri iş başındadır. Ressam Jan Josef Horemans- Operation 1740 tarihli resmi

18. ve 19. yüzyılda Şehirlerde ise ise artık günümüze yakın örnekler resimlere yansımaya başlar. Thomas Eakins, Portrait of Dr. Samuel D. Gross, 1875

Ressam Thomas Eakins’in Agnew Clinic resminden bir detay, 1889

Ressam Henri Gervex (1852-1929) Doctor Preau Operating at the St. Louis Hospital.