Ana Sayfa Blog Sayfa 215

Bir ispanyol klasiği: Paella

Paella, İspanya’nın geleneksel yemeklerinden biridir. Kökeni Valensiya olup İspanya’nın her yerine yayılmıştır. Eğer bu ülkeye ziyaret gerçekleştirdiyseniz mutlaka restoranların menüsünde karşılaşmışsınızdır. Bu meşhur yemek genellikle tombik pirinçlerin deniz ürünleri ile karıştırılması ve zerdeçalla yapılır. Ancak deniz ürününe gerek duymadan çok daha lezzetlisini vegan olarak da yapabiliriz.


İşte malzemeler:

  • 1 orta boy soğan,
  • 1 çay kaşığı kıyılmış maydonoz,
  • 1 diş sarımsak (ya da bir çay kaşığı sarımsak püresi ) ,
  • 1 adet yeşil, kırmızı ve sarı california biber,
  • 1 bardak risotto pirinci ya da tombik herhangi bir çeşit pirinç,
  • 40 gr. çam fıstığı (opsiyonel)
  • 1 orta boy havuç,
  • 2 bardak su,
  • 1 çorba kaşığı nutritional yeast (peynirimsi bir krema kıvamı vermek için.)
  • 2 çorba kaşığı zeytinyağ ya da bitki bazlı herhangi bir yağ,
  • 1 adet sebze bulyon,
  • 1/2 cup bezelye,
  • 1 çay kaşığı paprika,
  • 1 çay kaşığı zerdeçal,
  • 1 adet mandalinanın suyu (limon suyu da olur.)
  • Bir tutam tuz.

Yapılışı:

1. Geniş bir tavada soğanı ve sarımsağı ince ince kıyarak zeytinyağında orta ateşte sote edin. Ardından küçük küçük kestiğiniz üç renk biberleri ve çam fıstığını ilave ederek bir kaç dakika karıştırın.

2. Pirinci yıkayarak tavaya aktarın. 2 bardak suyu da üzerine ekleyin. Bu aşamada nutritional yeast, maydonoz, zerdeçal, paprika ve bezelyeyi, ince kıyılmış havuçları ekleyin ve karıştırın. Tavaya kapak kapatarak suyunu çekene kadar orta ateşte pişirin.

3. Suyunu çekince bir adet mandalinanın sıktığınız suyunu ilave edip, tuzunu damak tadınıza göre ekleyin. Bir kaç dakika daha diri bir kıvam alana kadar karıştırın ve altını kapatın. 10-15 dk dinlenmeye bırakın.

4. Arzu ederseniz brokoli ve mandalinalar ile süsleyerek servis edebilirsiniz.

Not: Mandalina suyunu pirinçli yemeklerde henüz denemediyseniz şiddetle tavsiye ederim. Belki alıştığınız bir tat değil, Türk toplumu olarak pek çok çorbanın yemeğin yanında limon kesip sıkma alışkanlığımız var, ancak yeni lezzetlere açık oldukça sonuçlarının yüzünüzü güldüreceğini garanti edebilirim.

Ayrıca yabanmersinli maş fasülyesi tarifime de göz atmanızı öneririm. Bu tarifte haşlama suyu yerine mandalina suyu kullandığımda maş fasülyelerinin mandalinayı çektiğinde nasıl leziz bir hale dönüştüğünü görünce inanamayacaksınız!

Tarif pek çok kişiye tattırılarak yorumları alınmış ve onaylanmıştır:)

İyi ve mutlu bir yaşam için doğayla iç içe olun

1

Dünya nüfusunun büyük bir kısmı şehirlerde yaşıyor. Önümüzdeki 35 yıl içindeyse nüfusun % 66’sının şehirlerde yaşayacağı tahmin ediliyor. Binalar, otomobiller, ofisler ve alışveriş merkezleri, yaşamımızda doğal ortamlardan daha fazla yer kaplamaya başlarken, doğayla olan etkileşimimiz giderek azalıyor. Doğayla iç içe olan yerlerde yaşasak bile, kendimizi dışarı atmayı ve doğaya dokunmayı pek tercih etmiyor ya da buna vakit bulamıyoruz. Sürekli teknolojiyle iç içe olunca da önemli bir şeyi, gerçek dünyayı kaçırabiliyoruz. Eski kuşaklarla karşılaştırıldığında şimdiki çocuklar doğal ortamlarda daha az zaman geçiriyor.

Doğayla bağ kurmaya doğuştan eğilimliyiz. İnsanlar doğal ortamlarda evrildi; ekolojik çevreye derinden bağlıyız. İnsan yapımı çevrenin oluşumu ise çok daha sonra başladı. Bu nedenle yeşil alanlar ve doğanın diğer sunduklarına duyulan istek, sanki “yeniden eve dönmek” gibi. Doğa, bize güven ve ait olma duygusu veriyor. Tıpkı çocuğun annesine duyduğu ihtiyaç gibi biz de doğaya benzer bir ihtiyaç duyuyor ve onun rahatlığını arıyoruz. Doğanın bizi büyütücü, iyileştirici etkisini hissediyoruz sürekli.

Doğanın bize iyi geldiğini içten içe biliyoruz ama acaba gerçekten öyle mi? Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar, bunu destekler nitelikte.

Doğa psikolojik ve fiziksel sağlığımıza katkıda bulunuyor

Doğayla bağ kurmak ve doğada zaman geçirmek, yaşamdan daha fazla doyum almamıza ve olumlu duygular hissetmemize yardımcı oluyor. Bu durum, havanın iyi ya da kötü olmasından, günün hangi saatinde doğayla iç içe olduğumuzdan veya nerede olduğumuzdan bağımsız. İster öğlen tatilinde dışarı çıkıp yemeğimizi yeşil bir alana yakın yerde yemek olsun, ister hafta sonu sahilde denizi seyretmek veya yürüyüş yapmak olsun, ister hava kapalı da olsa bir parkta hava almak olsun, insanların inşa ettiği çevreyle karşılaştırıldığında doğadayken daha mutluyuz. Hem, tatillerimizin çoğunu deniz kenarında veya yeşile yakın yerlerde geçirmek istemiyor, doğal manzaraları keşfetmek için başka şehirlere, ülkelere seyahat etmiyor muyuz?

Doğanın psikolojik yaşamımıza pek çok olumlu etkisi var. Yeşil alanlara yakın yerlerde yaşayanlarda daha az stres görülüyor, dışarıda yaptığımız aktiviteler genel olarak yaşam kalitemize katkıda bulunuyor, doğal ortamlarda bulunmak bilişsel yorgunluğa iyi geliyor, dikkati geliştiriyor, ayrıca sosyal açıdan da bizi açıyor ve ilişkilerde daha canlı olmamızı sağlıyor. Bahçe, park, orman, kumsal gibi doğal alanlarda vakit geçirmek kan basıncını ve kaygıyı azaltıyor, uykuyu düzenlemeye yardımcı oluyor, bağışıklık sistemini güçlendiriyor.

Bu konuda yapılan daha ilginç araştırmalar da var. Doğa fotoğraflarını gören insanlarda neşe, rahatlık, sakinlik, umut, merak gibi duygular uyanırken, bina fotoğrafları görenler stres, kıskançlık, iğrenme, rahatsızlık gibi duyguları daha çok hissediyor. Ayrıca doğayla ilgili kısa videolar izleyen insanların başkalarına karşı daha cömert olduğu ve onlara daha fazla güven duyduğu görülüyor. Bunun nedeni ise doğanın güzelliğini görünce daha iyi hissetmemiz ve bunun da bizi daha olumlu davranışlara itmesi. Sadece 2 hafta doğayla iç içe zaman geçiren insanların bile yaşamda daha fazla anlam bulduğu ve kendini daha iyi hissettiği, bir diğer araştırma sonucu.

Fiziksel sağlığa gelince… Elbette doğa, sağlığımız için bir mucize değil; ancak katkısını da göz ardı edemeyiz. Ameliyat sonrası hastane odaları bitkilerle süslenmiş olan hastaların daha az ağrı ve kaygı yaşadığını, daha az ağrı kesici aldığını gösteren araştırmalar var. Yeşile ne kadar maruz kalırsak, doktora o kadar az başvurma ihtiyacı duyuyoruz. Doğayla olmak yüksek tansiyonu azaltmaya da yardımcı oluyor. Ayrıca hastane odası yeşil bir alana bakan hastaların, doğa manzarası olmayan hastalara göre daha çabuk iyileştiği sonucu da oldukça ilgi çekici.

Doğaya sadece dikkatimizi vermek bile iyi hissettiriyor

Yaşam kalitemize ve mutluluğumuza katkı yapması için doğayla illa uzun süre birlikte olmak veya koşu, piknik, yürüyüş gibi etkinlikler yapmamız gerekmiyor. Gün içinde doğaya daha fazla dikkatimizi vermek bile psikolojik olarak daha iyi hissetmemize yardımcı oluyor. Örneğin işe giderken eğer varsa etrafımızdaki (küçük de olsa) yeşil alanları, denizi, nehri, gökyüzünü, bulutları, yağmuru, güneşi fark etmeye çalışmak ve dikkatimizi bir süre doğaya vermek, duygu durumumuzu az da olsa değiştirmek adına yeterli. Bunun yanında doğada yapılan egzersizle spor salonlarında yapılan egzersizin etkileri bile farklı. İlki diğerine göre olumlu duygularımızı daha çok artırırken, aynı zamanda olumsuz duygularımızı azaltmakta da daha etkili.

Doğayla iç içe olmak kendimizi ve çevreyi korumaya yardımcı oluyor

Eğer doğayla etkileşiminiz fazlaysa, muhtemelen kendinizi ve çevrenizi koruyucu davranışlar sergilemeye daha eğilimlisinizdir. Örneğin yeşil alanlara yakın yerde olanlar, doğada daha fazla vakit geçirenler veya doğayla daha çok bağ kuranlar daha çok egzersiz yapıyor, sigara gibi alışkanlıkları daha az, daha sağlıklı yeme alışkanlıklarını tercih ediyor ve daha fazla sosyalleşiyor. Ayrıca bu kişiler çevreye daha duyarlı olduğu gibi hayvanları daha çok seviyor ve koruyor.

Çocukluklarında doğada vakit geçirmiş olanlarımız ise yetişkinlikte de diğerlerine oranla doğayla daha fazla iç içe olmaya eğilim gösteriyor. Doğaya yeterli derecede maruz kalmayan çocuklarda depresyon ve yeme bozukluğu riski fazlayken, dikkat eksikliği ve hiperaktivite sorunu yaşayan çocuklar için doğanın iyileştirici bir etkisi var. Doğal dünyaya maruz kalan çocukların daha cesur ve yaratıcı olduğu da biliniyor. Bu nedenle çocukları doğayla iç içe yetiştirmeye çalışmak, binaların içine hapsetmemek, doğanın güzelliklerini onlara anlatmak, çevreyi nasıl koruyacağımız konusunda bilinçlendirmek çok önemli. Bu, kendilerine olduğu kadar gezegene de fayda sağlayacaktır; çünkü doğayla bağ kurduğumuzda onu daha fazla koruyor ve kendi yaşam kalitemizi artırmaya yönelik daha fazla girişimde bulunuyoruz.

Kendimizi doğayla buluşturmak mümkün

Peki, bu konuda neler yapabiliriz? Ne yazık ki büyük şehirlerde yaşıyorsanız, doğal alanlar bulmanız oldukça zor olabilir. Ancak yine de bazı olanaklar yaratmak mümkün. İşte bazı öneriler:

  • Gün içinde bilgisayarınızdan veya telefonlarınızdan bir süre uzaklaşıp kendinizi dışarı atın ve zihninizi rahatlatmaya, zihinsel yorgunluğunuzu atmaya çalışın.
  • İster günlük televizyon izleme sürenizden, ister sosyal medya kullanımınızdan kısıp zamanım yok demeden 20 dakika bile olsa dışarı çıkın. Örneğin yemeğinizi doğaya yakın bir yerde yiyin veya eğer mümkünse yeşile yakın yerlerde yürüyüş yapın.
  • Sizi doğayla ilgili en çok hangi etkinliklerin mutlu ettiğini ve rahatlattığını bulmaya çalışın. Belki bir ağacın altında kitap okumak, belki vapura binip denizi seyretmek, bir parkta piknik ya da egzersiz yapmak… Bunu belirledikten sonra ise o etkinliklerin sıklığını artırın.
    Şayet dışarı çıkma şansınız çok olmuyorsa, zaman zaman doğa odaklı bir video veya film izleyerek olumlu duygular hissetmeye ve rahatlamaya çalışabilirsiniz.
  • Çalışma ortamınızı ve evinizi doğa fotoğraflarıyla ve bitkilerle süslemeye çalışın.
  • Haftanın belli günleri mutlaka dışarıda kısa da olsa yürüyüş yapmaya, mümkünse su kenarında vakit geçirmeye gayret gösterin.

Özellikle büyük şehirlerde neredeyse yeşil ve doğal alan kalmamış olması oldukça üzücü ve ürkütücü; fakat yapılan yanlışları düzeltme şansımız var. Burada paylaşılan önemli araştırma sonuçlarının siyasetçiler ve şehir planlamacılarının şehirleşme ve çevre düzenleme politikalarını düzenlerken dikkate almasını diliyorum. Ayrıca bunların eğitim sisteminde de dikkate alınması, çocukların gelişimleri ve gelecekleri için fazlasıyla önem taşıyor.

İyi yaşam, doğayı arayarak ve deneyimleyerek olur. Siz de iyi bir yaşam için doğadan uzak kalmayın.

Hazırlayan: Doç. Dr. Selda Koydemir

Resimlere yansıyan sağlık

Tıp tarihi insanlık tarihi kadar eski ancak ne yazık ki yazılı tarihin kayıt altına alınması 14. yüzyıldan sonra geliştiği için konuyla ilgili resimlerle de ancak bu tarihten sonra karşılaşmaya başlıyoruz.

Karşımıza çıkan ilk resimler daha çok “Deri altı Kan Alma” yani “Hacamat” ile ilgili ama bu uygulamanın geçmişi Mısır’a MÖ 1550 yılına kadar uzanıyor.

“Hacamat” çeşitli hastalıklar ve sağlık için yapılan en sık uygulama olarak görülüyor. Hatta krallar bile bu uygulamadan faydalanıyor. Antik Yunan’da da çok sık kullanılan bir uygulama.

Karşımıza çıkan resimlerde Hacamat dışında göz ameliyatları ve ilk çağlara dayanan kafada bir delik açma yöntemi olan Trepanasyon

Bu yöntem delilikten başağrısına kadar uzanan çok geniş bir yelpazede tedavi amaçlı kullanılmış.

13. yüzyıldan göz ameliyatları

Ve ilerleyen tarihlerde Büyük Ölüm-Kara Ölüm’ün Avrupa’ya ulaşması. Asya’dan Avrupa’ya 1340 yılında ulaşan Veba yüzünden 1347-51 yılları arasında Avrupa nüfusunun üçte biri hayatını kaybeder.

Toggenburg İncili’nde Kara Ölüm’ün resmi

14. yüzyılda adına “Büyük Ölüm” denilen Veba sonradan “Kara Ölüm” adını almış sebebi de deri altında meydana gelen kanamalardan dolayı deride oluşan kara görüntü. Yaşanan felaket resimlere kitaplara yansır, hastalık ve etkileri 17. yüzyıla kadar sürer. Giovanni Boccaccio’un Decameron adlı eserinin girişinde veba salgınının anlatıldığı bölüm inanılmazdır. Ölülerin kokusunu duymamak için sokaklarda eline çiçekle dolaşanlar, bir yere kapananlar gibi.

İskelet ve Şeytan figürleri veba ile birlikte resimlerde çok daha sık kullanılmaya başlar. Ölümün peşinde olduğu insanlar (iki resim de 1537 yılından)

15. ve 16. yüzyıla gelindiğinde tıp kitaplarında bir resim göze çarpmaya başlar “Wound Man (Yaralı Adam) zamanın problemleri daha çok savaş ve kavgalar sonucu yaralanma olduğu için ona uygun yapılmış çizimler.

16. ve 17. yüzyıla gelindiğinde şehir merkezleri ve köyler, kasabalar arasında farklılıklar resimlerde göze çarpmaya başlar. Köy ve kasabalarda berber dükkanları ve benzeri yerler artık bir nevi sağlık merkezleridir ve ufak çaplı ameliyatlar dahi burada yapılır.

The Surgeon-Ameliyat, Ressam David Teniers the Younger 1610–1690

Resim 13 – Ressam Gerrit Lundens -At the Barber-Surgeon- Berberde Ameliyat adlı eseri 1656

Büyük şehirlerde ise artık bildiğimiz anlamda Tıp gelişimi başlamıştır. Rembrandt’ın ünlü eserinde karşımıza çıkan sahne – Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi

Cerrahlar Loncasından üyeler dikkatle dokturu izliyor. Resmin detayları muazzam.

Bir başka Rembdrant resmi 1656 tarihli The Anatomy Class of Dr. Joan Deyman

18. yüzyıla gelindiğinde hala kasaba ve köylerde berber ve benzerleri iş başındadır. Ressam Jan Josef Horemans- Operation 1740 tarihli resmi

18. ve 19. yüzyılda Şehirlerde ise ise artık günümüze yakın örnekler resimlere yansımaya başlar. Thomas Eakins, Portrait of Dr. Samuel D. Gross, 1875

Ressam Thomas Eakins’in Agnew Clinic resminden bir detay, 1889

Ressam Henri Gervex (1852-1929) Doctor Preau Operating at the St. Louis Hospital.

Bu harita İngilizce konuşanların diğer dilleri ne kadar zamanda öğrenebileceğini ortaya çıkarıyor

2

GCSE*’de İspanyol sınavına ne zaman girdiğini hatırlıyor musun?

Beş yıl sonra nasıl hala sadece “me gustariavisitar el biblioteca” ve “en la fin de semana, voy al cine”i bildiğini ve hala yüksek not aldığını hatırlıyor musun?

Üzücü gerçek şu ki hiç kimse okulda gerçekten herhangi bir dili öğrenemez. Ve daha üzücüsü ise Fransızca, İspanyolca ve İtalyancanın temelini öğrenmek sadece 24 hafta sürüyor.

The Foreign Service Institute, İngilizce konuşan bir kişinin “konuşma ve okuma uzmanlığına” ulaşmasının ne kadar sürdüğünü temel alarak dil zorluğunu sıralayan bir harita yayınladı.

Kategori 0: İngilizce konuşanlar
Kategori 1: ~24 hafta
Kategori 2: ~30 hafta
Kategori 3: ~36 hafta
Kategori 4: ~44 hafta
Kategori 5: (daha zor)
Kategori 6: ~88 hafta

Güney Afrika dili, Danca, Flemenkçe, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Romence ve (şaşırtıcı bir şekilde) İsveççe gibi dillerde ustalaşmak 575-600 saat alıyor.

Öğrenmesi en zor batı Avrupa dili? Almanca. O da yaklaşık 750 saat sürüyor. Almanca, Avrupa dilleri arasında II. kategoride olan tek dil (yaklaşık 30 hafta) Diğer Avrupa dillerini öğrenmek daha az zaman alıyor.

Slovence, Lehçe, Letonca, Macarca gibi Doğu Avrupa dilleri, uzmanlaşması yaklaşık 1100 saat süren dünyadaki en zor dillerden birkaçıdır.

İngilizce konuşanlar için uzmanlaşması en zor diller öğrenmesi yaklaşık 88 hafta ve 2220 saat süre, Kanton lehçesi, Çin’in standart resmi ve edebi dili olan Mandarin, Arapça ve Korecedir.

GSCE*: The General Certificate of Secondary Education (GCSE) 14- 16 yaşları arasındaki öğrencilerin katıldığı İngiltere eğitim sisteminde sunulan bir kualifikasyondur. Orta öğretim seviyesindedir ve 11 – 16 yaşları arasında alınır.

Kaynak: Metro UK

Virginia Woolf ile Ramsay ailesinin izinden: Deniz Feneri

1

Virginia Woolf,  Deniz Feneri adlı eserinde, Ramsay ailesi ile tanıştırır okuyucularını. Kendi ailesini baz alarak yazdığı bu romanda, insan ilişkilerini anlamaya çalışırken kendimizi ya da başkalarını ne kadar tanıyabileceğimize dair sorular sorar. Medeniyet nedir; soyut gerçeklere, keskin farklılıklara ulaşmaya çalışmak mıdır? Peki, yeni kategoriler üretirken daha fazla ön yargı üretmiyor muyuz? Dünyada yeterince ölüm, fakirlik, mutsuzluk yok mudur? Bunların tam karşısında ise hepsi birbirinden daha gerçek karakterler durmaktadır, onlar üzerinden de ilişkilerin samimiyetini sorgulanır.  Birini sevmek, birini sevdiğini söyleyebilmek nasıl bir şeydir? Evlilik nedir? Bu sorular böyle uzayıp gider. Karakterler, bu soruları sorar ve onlara cevap vurmaya çalışırlar. Oldukları, dönüştükleri kişiler bile aslında buna bir cevap vermektedir. Roman, Victorian döneminin mirası aile kavramını, kadın ve erkek rol dağılımını çok iyi yansıtmaktadır.

Virginia Woolf, diğer erkek kardeşleri gibi okula gitme fırsatı bulamadığı için kız kardeşiyle beraber pencereden dışarıyı seyretmek zorunda kalmıştır. Kız kardeşi fırçasına, Virginia da kalemine sarılarak kendilerine ait bir dünya yaratmışlardır. Kız kardeşinin tablolarındaki figürlerin silikleşen yüzleri Virginia’nın yazı stilini de etkilemiştir.

1900’larda dönemin entellektüellerinden ve sanatçılarından oluşan Bloomsburg grubunun bir parçası olmuştur Woolf. Grup özellikle George Moore’un Principia Ethica (1903) çalışmasından oldukça etkilenmiş ve tartışmalarını onun felsefesi etrafında şekillendirmişlerdir. Arkadaşlık, aşk, sanat, güzellik konularının tartışıldığı, hiçbir ideolojiye bağlı kalınmadan sanatın sadece sanat, arkadaşlığın sadece arkadaşlık için olduğu düşüncesine sadık bir tutum geliştirmişlerdir. Victoria döneminin kalıplaşmış aile rollerine anti-tez oluşturmuşlar ve omniseksüel ilişkileri yüzünden toplum tarafından pek de hoş karşılanmamışlardır.

Virginia Woolf’un bilinç akışı tekniğiyle yazdığı Deniz Feneri‘ne dönecek olursak, Woolf okuyucuya bu teknik sayesinde karakterlerin iç dünyasını sunar. Adeta karakterlerin beyinlerinin içinde gibiyizdir. Onlar birbirleriyle konuşamasalar bile bize konuşurlar.  Kendilerini hiç baskılamadan, içlerinden geldiği gibi. Bu açıdan bakıldığında Freud’un psikanalizde kullandığı serbest çağırım tekniğiyle benzeşir. Freud, bu yöntemle süper ego ile baskılanmaya başlamadan hastalarından aklına gelen ilk şeylerini söylemelerini ister. Woolf’un karakterleri de ne görüyorlarsa ya da o anda ne düşünüyorlarsa onu bize hemen gösterirler. Bu yüzden onları en samimi halleriyle tanırız ki bu samimiyet romanın ardına düştüğü en temel noktalardan biridir.

Kitabın karakterlerinden Bayan Ramsay, herkesi evlendirmeye çalışan, koruyup kollayan geleneksel bir annedir. Ataerkil düzenin ağırlığını sırtında taşır; ama bunun altında ezilmez, kendine adeta bundan güç yaratır. Onun tek motivasyonu, herkesi bir arada görmektir,  insanlar arasında sürekli bölücü sıfatların üretilmesinden rahatsızdır. Freud’un yaşam içgüdüsüyle örtüştürdüğü Eros rolündedir adeta. Yeni aileler kurulsun, yeni çocuklar doğsun, yeni hayatlar başlasın ve tüm bunlar bir ahenk, bütünlük ve iş birliği içinde gerçekleşsin. Bir yandan da aslında Bloomsbury grubunu hatırlatır, çünkü Bayan Ramsay aile kavramına ideolojik bir kurum olarak bakmaz, bir başka deyişle ataerkil yapının bir ürünü olarak görmez, o sadece insanların birbirleriyle bir şeyler paylaşmasından ve çoğalmaktan yanadır. Aile olmak için aile vardır onun için. Bir diğer önemli olarak altı çizilebilecek nokta ise kendisinin hemen hemen bütün karakterler tarafından çok güzel bulunmasıdır, bu da onun birleştirici özelliğine vurgu yapar. Freud için, insan güzeli arar; güzele ulaşarak acılarını hafifletmeye çalışır, bu nedenle de ona yaklaşan herkes de ister istemez güzel bir şeyler uyanır.

Bay Ramsay bile o sert baba figürünün ardında saklanan kırılgan yapısıyla, onun sempatisine ve kendisini sevdiğini söylemesine ihtiyaç duyar. Bayan Ramsay, bin bir şekilde sunduğu sevgiyle onu “erkek” olmanın gerekliliklerinden – her zaman doğruyu bilmek, mantıklı olmak, güçlü durmak, duygulara “yenik düşmemek”gibi- biraz da olsa azat ediyor gibidir. Romanın en güzel taraflarından biri, Bay Ramsay’de de görüldüğü gibi kişilerin içlerinde barındırdıkları bu zıtlıklardır. Onları böylesine gerçek yapan  “acabalar”, “yoksa bu böyle midir” diye kendilerine dönüp bazen de çevresindekileri gözlemleyerek cevap bulmaya çalıştıkları anlardır.

Tekrar Bay Ramsay’e dönecek olursak, kendisi otoriter ve sert yapısıyla bütün çocukları için korkutucu bir figürdür. Kadınların hiçbir şey düşünememelerinden dem yanar durur. Onun için sanat ürünü sadece bir dekorasyon olabilir. Hiçbir fonksiyonu yoktur. Bu biraz Platon’un sanat hakkındaki düşüncelerini hatırlatır, onun için bir tablo taklidin taklididir, yani gerçeklikten -idealar ve nesneler dünyasından- iki adım uzaktadır. Sanatı değersiz bulan Ramsay’in tam karşısında ise komşuları ressam Lily durmaktadır. O ise sanatta kendini ifade edeceği başka bir dil yaratma çabasındadır. Resmindeki doğruları yanlışları bulup sıralamaya çalışan Tansley’in aksine o bütünlüğün peşindedir, gördüklerini o an hissettiği gibi yansıtmak ister. Kimse ona başka anlamlar yüklemeden, değişmeden bir an önce çizmelidir onu. İşte roman bu tarz dinamikler üzerine kurulur. Süreksiz bir şekilde herkesin birbirlerinden derinlemesine etkilenerek yaşayan insanların dünyasıdır Woolf’un bize sunduğu.

by Lady Ottoline Morrell, vintage snapshot print, June 1923

Deniz Feneri, diliyle okuyucu zorlasa da 20. yüzyıl için devrimsel bir yapıttır. Toplumun çeşitli rollerinin altında beraberliklerini, bu beraberliklerdeki samimiyeti korumaya çalışan karakterlerle zenginleştirilmiş bu romanda, her anın anatomisi ince ince yazılır.

Herbert Marcuse: Eros’un özgürleşmesi

1950 ve 51’de Herbert Marcuse Vaşington Psikiyatri Okulu’nda (Washington Psychatric Society, www.dcpsych.org) bir dizi ders verir. Cinsel arzunun yıkıcı potansiyelini araştıran bu dersler 1955 tarihli Eros ve Uygarlık: Freud’un Felsefi yönden Araştırılması kitabının temelini oluşturur. 1938’de yazdığı “Hedonizm Üzerine” makalesinde Marcuse şöyle yazar: Saf olmayan, mantıklı hale getirilmemiş cinsel ilişkilerin serbest bırakılması zevkin serbest bırakılmasının en güçlü yolu ve sadece kendisine hizmet eden çalışmanın tümden devalüasyonu olacaktır…

Çalışma koşullarının tekdüzeliği ve adaletsizliği bireylerin bilincinde bir patlamayla içe işleyecek ve burjuva dünyasının sosyal sistemine barışçıl boyun eğmeyi imkansız hale getirecektir.(1) Marksist psikanalitik teorisyen William Reich da 1940’larda Amerika’da cinsel özgürleşmenin savunucularından birisi haline gelir.

Marcuse ve Eric Fromm Reich’ın yazılarını okumuşlardır, hatta Frankfurt Okulu’nun faşizm tanımı onun Faşizmin Kitle Psikolojisi kitabından etkilenmiştir. Reich bu dönemde kullanıcıların seksüel güçlerini ve böylece akıl sağlıklarını iyileştirecek “orgon enerji akümülatörü”nü geliştirir. Birçok Amerikalı erkek yazar; Norman Mailer, J.D Salinger, Saul Bellow, Allen Ginsberg ve Jack Kerouac bu aygıtı denerler ve faydalarını överler. Marcuse, Reich’tan etkilense de onun kadar jenital bölge takıntısı yoktur. Eros ve Uygarlık‘ta daha çok sayıda ve kalitede orgazmı savunmaz.

Marcuse’a göre Reich’in hatası cinsel özgürleşmeyi kendiliğinden kişisel ve toplumsal hastalıklara karşı tek çözüm olarak sunmasıdır: “Yüceltme sorunu en aza indirilirken baskıcı ve baskıcı olmayan yüceltme arasında temel bir ayrım yapılmaz; özgürlükte ilerleme sadece cinselliğin serbest bırakılması olarak görünür.(2)’”

1930’da yazdığı kitabı Uygarlık ve Huzursuzlukları’nda Freud uygarlığın; mutluluk ve cinsel zevkin iş, tek eşlilik ve sosyal kısıtlamanın boyunduruğu altında yer almasını içerdiğini öne sürer. Sosyal kısıtlama insan topluluğunun serpilip gelişmesi için gereklidir. Kaynaklar sınırlıdır, bu nedenle sıkı çalışma gereklidir. İnsanın biyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarının Freud’un zevk prensibi ile uyumlu biçimde engellenmeden karşılanması diğerlerinin özgürlüklerini çiğner ve kurallar ile disiplinle kısaltılmalıdır. (Gerçeklik prensibi)

Bireylerin ihtiyaçlarını nasıl bastırdıkları ve yücelttikleri Freud’un anlatımıyla şu şekilde gelişir: Öncelikle içgüdülerimiz(id) zevk aramak ve acıdan kaçmak üzere bizi yönlendirirler. Ancak içgüdülerin gelişimi sırasında, Marcuse’ün de işaret ettiği gibi, ‘birey ihtiyaçlarının tam ve acısız karşılanmasının imkansız olduğunun travmatik yüzleşmesini yaşar’ ve bu durumda gerçeklik prensibi(ego) müdahalede bulunarak bireye sosyal olarak neyin kabul edilebilir olduğu konusunda yol gösterir. Bu süreçte birey sadece zevklere sabitlenmiş olmaktan çıkarak ‘bilinçli, düşünen, kendisine dışarıdan empoze edilmiş akılcılığa yönelmiş özne’ haline gelir.(3)

Freud içgüdülerin değiştirilemez olduğunu düşünüyordu. Oysa Marcuse içgüdülerin bastırılabildikleri durumda sabit olmadıklarını ileri sürdü, daha da önemlisi, bireyin bilinçli, düşünen bir özne olarak geliştiği tür bir toplumun içgüdülerin oluşumunda rol oynadığını öne sürdü. Etkin olarak Marcuse Freud’u Marksist bakış açısıyla tarihselleştirirken Freud’un esaslaştırdığı içgüdülerin sosyal sistem ile değişebileceğini öneriyordu. Bu ise Marcuse temel ve aşırı baskılama arasında önemli bir ayrım yapınca aydınlığa kavuştu. (Marcuse Reich’ın orgazmı en yüce değer olarak övdüğünde bu ayrımı ortaya koymakta başarısız olduğunu düşünüyordu.)

Birincisi “insan ırkının uygarlıkta sürdürülebilmesi için gerekli olan” içgüdülerin bastırılmasıyken ikincisi, aşırı baskılama, içgüdüleri “performans prensibiyle” uyumlu şekilde biçimlendirmeyi amaçlıyordu, ki bu Marcuse için gerçeklik prensibinin en çok rağbet gören biçimiydi.

Marcuse’un düşüncesi kapitalizmde gerçeklik prensibinin yeni bir yapıya dönüştüğüydü. Eros ve Uygarlık‘ta şöyle yazıyordu: “Sürekli genişleme sürecindeki toplamaya meraklı ve zıt bir toplumun performans prensibi, hükmetmenin giderek daha da mantıklı hale getirildiği uzun bir gelişimi önceden varsayar: sosyal işgücü üzerindeki kontrol toplumu geniş ölçekli ve gelişen koşullar altında yeniden üretir… Nüfusun geniş bir çoğunluğu için, tatminin kapsam ve biçimi kendi çalışmaları sonucu belirlenir; ancak çalışmaları kendi kontrol etmedikleri bir aygıt içindir, bu aygıt bireylerin yaşamak istiyorlarsa boyun eğmek zorunda oldukları bağımsız bir güç olarak çalışır. Ve işbölümü uzmanlaştıkça daha da yabancı hale gelir. İnsanlar kendi hayatlarını yaşamazlar ve önceden belirlenmiş işlevleri yerine getirirler. Çalışırken kendi ihtiyaçları ve duyumlarını karşılamazlar ve yabancılaşmış halde çalışırlar(4).”

Marcuse böylece Freudyen baskılamayı Marksist yabancılaşma ile bağlar-işçinin manipüle edilmesi libido üzerindeki kısıtlamaların akılcı yasalar olduğu yanılsamasını yaratır, ve daha sonra bu yasalar içselleştirilir. Doğal olmayan- önceden belirlenmiş işlevimizin kapitalist için metalar ve kar üretmek olduğu-ikinci doğamız olur ve doğal gelmeye başlar. Dolayısıyla birey kendisini aparat(aygıt) ile uyumlu olacak biçimde tanımlamaya başlar. Veya Marcuse’un deyişiyle ‘arzulaması gereken şeyi arzular… Ne arzuları ne de gerçeğin değişimi bundan böyle kendisine ait olmaz: bunlar artık toplumu tarafından ‘organize edilmektedir’. Ve bu ‘organizasyon’ asıl içgüdüsel ihtiyaçlarını bastırır ve başkalaştırır.(5)

Marcuse’un bu satırları yazdığı 1950’lerin Amerikası reklamcılık, tüketim, kitle kültürü ve ideolojisi Amerikalıların burjuva dünyasına barışçıl biçimde boyun eğmelerini sağlamış ve ihtiyaç duymadıkları şeyleri arzulamalarına neden olmuştu. Marcuse Amerikan üniversitelerinde ders veriyor olmasına rağmen Frankfurt’taki eski meslektaşları Horkheimer ve Adorno ile yakın bağlarını korumuştu. Üçünün de Amerika eleştirileri önemli ölçüde benzeşiyordu. Üçü de soğuk savaş sırasında Sovyet kolektivizmine karşı retorikte öne sürülen sağlıklı Amerikan bireyciliğinin bir mit olduğunda hemfikirdiler: Amerikalılar çocuklaştırılmış, baskılanmış sahte bireylerdi. 1952 ve 53’te Adorno on ay boyunca Kaliforniya’da gazetelerin astroloji köşeleri, radyoda yayınlanan pembe diziler ve yeni gelişmekte olan televizyonu inceler. Adorno tüm bu kitle kültürü formlarında faşist propaganda ile bir simetri saptar, her ikisi de sahte bireylerin bağımlılık ihtiyaçlarını karşılayıp manipüle ederek konvansiyel, konformist ve kendinden memnun tavırları destekler.(6)

Fallarını okuyan bireyler hayatın kendilerinden çelişkili taleplerde bulunduğunu deneyimlerler. Nazi propagandacılarına benzer biçimde ‘fal sütunu okuyucularını otoritesine inandırmak istiyorsa bu çelişkilerle ilgilenmelidir. Bunun bir yolu günün farklı saatleri için farklı aktiviteler önermekti. Gündüz saatleri çalışma, gerçeklik ve ego prensibi için ayrılırken gece zevk prensibinin içgüdüsel dürtüleri içindir. Gecenin zevkleri sabahın çalışmasının ödülü veya tazminatıdır. Gecenin zevkleri sadece aslen ‘başarı ve kendi reklamını yapmanın üst amacına’ hizmet ettiği ölçüde haklı gösterilebilir.(7)

Bunun sonucu olarak zevk bir tür göreve, işe dönüşür. Eros Logos’a boyun eğer. Serbestleşmiş bir zevk prensibi yerine bu bölünme gerçeklik prensibinin hayatın tüm alanlarındaki diktasının genişlemesi amacına hizmet eder. Psikanalizin iki fazlı davranış dediği durum Adorno’ya göre zorlanımlı nevrozun belirtisidir. Fal sütunları insanlara günlük yaşamın çelişkileriyle baş etmek için araçlar sağlar gibi görünürken aslında onları bu çelişkilerle yüzleşmek yerine içselleştiren zorlanımlı nevrotikler haline getirmektedir. Adorno bu gündüz-gece zorlanımlı nevrotik ayrımının Amerikan kitle kültürünü temsil ettiğini düşünür. Toplumun çelişkileriyle yüzleşmek yerine bunları içselleştiren nevrotik vatandaşlar, günlerini de iş ve zevk olarak bölerek benliklerini tatmin etmek yerine kendilerine yabancılaşıyorlar. Adorno’nun gazetelerin fal bölümlerinde bulduğu bu bulguları Marcuse Amerikan ve hatta tüm ileri sanayileşmiş toplumlar için doğru buluyordu. Eros ve Uygarlık‘ta umudu bu toplumların radikal bir değişimiydi, zevk prensibinin performans prensibinin diktasından kurtulması, insanların tekrar erotize olmaları-bütün, doyum sağlamış ve özgür.

(1)Douglas Kellner, Herbert Marcuse and the Crisis of Marxism, 1984, sayfa 155.
(2) Herbert Marcuse, “Epilogue: Critique of neo-Freudian Revisionism, marxists.org.
(3) Kellner, Herbert Marcuse, sayfa 158.
(4)Herbert Marcuse, Eros and Civilization: A Philosophical Inquiry Into Freud, Beacon Press, 1974, sayfa 45
(5)Aynı kaynak, sayfa 15
(6)Theodor W.Adorno, The Stars Down to Earth and Other Essays on the Irrational in Culture, Routledge, 2002, Sayfa 12
(7)Aynı kaynak, sayfa 12

İnsanlık hallerinin edebiyattaki başarılı örneklerinden Mevt Tek Hecelik Uyku

Mevt Tek Hecelik Uyku, Feryal Tilmaç’ın ilk defa 2007’de yayımlanan, yayımlandığı zaman çok ses getiren ilk öykü kitabı… Geçtiğimiz günlerde de 10 yıllık bir aranın ardından İthaki Yayınları tarafından okurlar ile buluşturuldu.

Tilmaç, Aradım Yaz Dediniz öykü kitabı ile 2009 yılında 45. Sait Faik Hikaye Armağanı’nı Yaşar Kemal’in elinden almış ve takdirini kazanmıştı. Çeşitli dergilerde ve elektronik platformlarda hikayeleri yayımlanan Tilmaç’ın kaleminden birçok deneme ve çeviri de okuyucusuyla buluşuyor.

Uzun yıllardır da çeşitli kurum ve kuruluşlarda yazı ve yazarlık üzerine atölyeler yürütüyor.

Feryal Tilmaç, Mevt Tek Hecelik Uyku kitabında en çok insanı ve onun iç dünyasını anlatmış. Çoğu hikayesinde insanı, düşünceleriyle, duygularıyla, savaşlarıyla, zaferleriyle ve de çevresiyle bir bütün olarak hissettirmiş. Yazarın, yazıya verdiği değeri ve yüklediği anlamları hikayelerin içeriğinden de hissedebiliyorsunuz. Birçok hikayenin konusu yazmak eyleminin etrafında yoğunlaşıyor. Burada Feryal Tilmaç’ın, hikayenin kendisi kadar, onun nasıl ortaya çıktığına ve yazıya dökülmesine kadarki zamana verdiği önemi atlayamayız. Bu detayları da hikayenin bütününe katmasından olacak ki çoğunlukla karakterin kalemiyle nasıl buluştuğunu göreceğimiz öyküler yer alıyor.

”Bir kadın var aklımda, olur olmaz yerde hayali gelip geçiyor. Nasıl tarif etsem, tanıdığımız kimselere benzemiyor. Belli ki yazmam gerek. Önemli bir hikayesi olmasa bu denli dayatır mı?”(s.27)

Bu sürecin içerisinde okuyucuya sert bir tokat gibi inecek hikayeler de okuyoruz; hayatın içinden, sıradan, günlük eylemlerimizle döşenmiş olayların altındaki etkileyici hikayeleri de… Özellikle okuyucuyu sarsacak hikayelerin etkisi, kitap bittiğinde de unutulmayacak türden.

İnsandan doğan ve insanla gelişen öykülerde mutlaka, içinizi sızlatan veya sizi rahatsız eden tanıdık hisler ile karşılaşacaksınız. Okuyucuları derinden sarsacak hikayeler için, genel olarak insana en yakın ama insanların çoğunlukla, başlarına gelmediği sürece, ‘yokmuş’ gibi davranacağı gerçekleri ele alıyor diyebiliriz.

Yazarın, insan denen varlığı sıradanlığıyla, karanlık tarafıyla, hataları ve eksikleriyle olduğu gibi işleyip; çıkmazlarını, güçsüzlüğünü ve bazen de rahatlığını gerçekçilikle ele aldığını görüyoruz.

Feryal Tilmaç’ı belli bir yazı stiliyle bağdaştırıp alanını daraltmanın yanlış olduğunu kitabı okuduğunuz zaman anlayacaksınız. Çünkü hikayelerin genelinde, birbirlerinden çok ayrı olmasalar da belli bir hakim yazı stili var denemez. Sanırım yazarın tarzı da bu yazı özgürlüğünden ve özgünlüğünden besleniyor.

”Sözcükleri severim. Hayatı belirsizlikten kurtarırlar. Her hareketin, duygunun, nesnenin, kentin, ülkenin, canlının bir karşılığı olması beni büyüler.”(s.114)

Hikayelerde yer yer uzun cümlelerle detaylı ve açık açıklamalar yapılırken, yer yer çok kısa cümlelerle öz bir anlatım yapılmış. Serbest bir anlatım tarzı hakim olan kitapta bir diğer başarılı nokta ise karakterler… Genelde kitaplardan okuyucuya geçen samimiyetin kullanılan dile, hikayenin kendisine ait olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu kitapta samimiyet, yaratılan karakterlerde yer bulmuş. Bu da çoğu zaman yapay ve kurmaca bir hikaye okuma hissinden daha çok canlı hikayelere tanıklık etme, birinci ağızdan yaşanmışlıkları dinleme hissiyatını ön plana çıkarıyor.  Karakterlerin duygu ve düşünce dünyası, iç hesaplaşmaları, karar verme süreçlerinin anlatımı ise yazıya melodik dokunuşlar gibi işlenmiş. Özellikle noktalama işaretleri ve cümleler, hikayelerin okunmasına ritmik bir özellik vermiş demek tam yerinde olacaktır. Az önce bahsettiğim özgünlük bu detayla da ilişkilendirilebilir…

Uzun bir aradan sonra tekrar okuyucular ile buluşturulan Mevt Tek Hecelik Uyku, içeriği ve tekniği bakımından kitapseverleri tatmin edecek ve edebiyattaki aynılıktan sıkılanlara nefes aldıracak, ustalıkla işlenmiş bir öykü kitabı.

Kimse benim gibi değil diyen hiyerarşi: Ego

“O çok egoisttir, egosu inanılmaz yüksektir, adam sırf ego, ego kadında tavan yapmış…” ne çok duyar ne çok söyleriz değil mi bu egoyu?

Bir düşün mesela, tanıdığın kaç kişi için söyledin bunu? Hepimiz söyledik, söylüyoruz. İyi de ne menem bir şeydir bu ego? Ego ne ola ki?

Ego, sana “kimsin” diye sorulduğunda cevapladığın her şeydir kısaca.

Doğduğunda çok saftın, bildiğin tek şey sevgiydi, büyüdükçe öğrenmeye ve başta ailen ya da seni yetiştiren kimler ise onlardan aldıklarını kalıplaştırmaya başladın. Büyümeye devam ettikçe öğretmenlerinden, arkadaşlarından, televizyondan ve neredeyse tanıdığın bildiğin herkesten ve her şeyden ne olman gerektiğine dair cümleler duymaya başladın ve bunları kendi cümlelerin yaptın. Daha ileri gittin ve hayallerini bunlarla özdeşleştirdin. Mesela mutlaka üniversite hem de iyi bir üniversite okumalıydın, mesela iyi bir araban mutlaka bir evin olmalıydı, sana itibar kazandıran bir işin olmalıydı, hatta eşini bile statüne uygun, seni taşıyabilecek birilerinden seçmen gerekirdi. Ve bu kadın ya da adamdan harikulade çocuklar yapmalıydın, onları kolejlerde okutmalı, onlara da yeni kalıplar yüklemeliydin. E zaten sistem de bunu söylemiyor mu? Daha daha ve hep daha fazlası için yaşa! Ve tüm bunları sadece “mutlu olmak” adına yaptığına inanırsın. Oysa burda varolan gerçeklik, senin özünün mutlu olması değil egonun mutluluğu ve tatminidir.

Ve istediklerinin çoğu, bazen de hepsi olur. Evin, araban, işin, eşin vardır. Muhteşem çocukların vardır. Ama… Ama yine de sıkılırsın, neden sıkıldığını hiç düşündün mü? Kalıpları reddetmedin, kabul ettin, onların kendin sandın ve başkalarının imrendiği hayatı yaşadın. Peki gerçekten istediğin bu muydu? Eğer istediğin gerçekten bu idiyse sorun yok, yine de düşün derim; gerçekten hayalini kurduğun sana mutluluk vadeden yaşam bu muydu? Kendinle kaldığında sadece sen kaldığında içine dön ve sor lütfen “gerçekten istediğim bu mu? Mutlu muyum” diye…

Çoğu insan sıkılır çünkü özgün olmaktan uzak gerçek dışı bir yaşam sürer. Oysa hayata ne yapmak için geldiğini bilen ve bunu yapan insan sıkılmaz. Çünkü eğlenir o, yaptığı her ne ise eğlenir. Yapman gereken şeyi yaparsan sıkılmazsın. Ve bu noktada kendini, işadamıyım, muhteşem bir evim var, arabam 200 km hızla gider, anneyim, babayım vs. diye tanımlamazsın. Her kimsen özünde sadece onu bilir onu yaşarsın. Egonun, sana dayatmaya çalıştığı kimliklerin gerçek dışı olduğunu bilir, tek gerçeğin özün ve hayata kattığın anlam olduğunu bilirsin.

Ego, kimse benim gibi değil diyen hiyerarşidir.

Egonun olduğu yerde aynılık yoktur asla olamaz, ayrıştırır ego farklılaştırır. Sen herkes gibi değilsin sen farklısın diyen taraftır ego. Bazen bu paran için olur bazen milliyetin, bazen derinin rengi, bazen yaşadığın coğrafya bazen cinsiyetin… Liste uzar gider insanlık kaç sebeple ayrışabiliyorsa ego o denli güçlüdür. Oysa hepimiz insan, sadece insan değil miyiz? Sadece insan. Neye inanırsan inan, hayatı nerede nasıl yaşarsan yaşa benim bir parçamsın, hepimiz bütünün bir parçasıyız. Olan budur aslında. Ama Ego hayır der, hayır sen farklısın, sen herkes gibi olamazsın. İnsanlık tarihine baktığında mutlaka bir aşağıdakiler bir de yukarıdakileri görürsün. Sınıflar görürsün, kastlar görürsün. İnsanoğlu özünden uzaklaşarak, zihninin oyunlarına kapılarak daima farklılaşmayı seçti. Aynıydık halbuki aynı özden gelen muhteşem parçalarız.

Ego geçmişindir geleceğindir.

Gerçek sen, an’dadır. Ego an’da asla var olamaz ama daima gelmeyen anların için yani geleceğim dediğin yaşam parçan için endişe kaygı yaratır, biten geçen anların için ise yani geçmişim dediğin yaşam parçan için pişmanlıklar veya özlemler yaratır. Geçmişte bir düşünceye saplanıp kaldıysan bil ki egonun ellerindesin ya da geleceğin için “bu akşam ne yemek pişireceğim” gibi bir soru olsa dahi bil ki egonun kontrolündesin. Bırakmalısın geçmişi de geleceği de… sadece şu anına odaklanmalısın. Misal bu yazıyı okuyan sen sadece burada, bu yazıda ol. Bittiğinde ne yapman gerekiyorsa yaparsın zaten. Telefonuna bilgisayarına ayırdığın vakti kendine, kendi zihninden akıp giden düşüncelere ayırsan nasıl olur mesela? Bir an, anda kalmaya niyet etsen ne olur? Söyleyeyim önce ard arda düşünce bombardımanına tutulacaksın, tutul önemli değil, önemli olan gelen düşünceleri gör dinle ve bırak gitsin. Yani sadece izleyici ol. O düşüncelere saplanıp kalma, esiri olma, gör ve bırak gitsin. Geleceğe gidiyorsa zihnin, keyifle düşün, gülümseyerek düşün, kaygıyı endişeyi sokma zihnine. İzle sadece izle. Göreceksin zamanla zihninin sakinleştiğini ve kendi iç sesini duyabileceğini…

Ego, ihtiyaçlar sanrısıdır.

Sevgilinden veya eşinden ayrıldığın için yaşayamayacağını düşünüyorsan bil ki ego seninle. İşini kaybettin diye yaşamdan zevk almamaya başladıysan bil ki ego yine senin en iyi arkadaşın. Kolu bacağı olmayan birini görüp kendi haline şükrediyorsan yine ego ile birliktesin. Ya da o bensiz yaşayamaz, o bensiz olmaz diyorsan sevdiğin herhangi biri için, çocuğun bile olsa bu, bil ki yine egonun esirisin. Sen son derece donanımlı son derece tam ve bütün geldin bu gezegene, herkes gibi.

Yazının başında da söylediğim gibi “sevgi” ile geldin.

Egonu ehlileştirip, sevgiyi bulmaya davet ediyorum seni. Egonun varlığını bil, o hep orada olacak çünkü, hepimizde olduğu gibi. Seni “ben” olarak tanımlayan tarafındır ego, olmaması düşünülemez. Doğan gereği varlığını görünür kılmak istersin ve bunu yapabilen egondur. Nasıl ifade ettiğine dikkatle bak sadece, sadece bunun farkında ol. olur mu 🙂

Bütüne katkını sağlamak üzere gelen sen ego ile varlığını ifade et ama tuzağına düşme, esiri olma. Farkında olmaya çalış, zaten an’da olmaya başladıkça bu konudaki farkındalığın da artacaktır 🙂

Şimdi, yeniden düşün müsün, egosu yüksek dediğin kişilerin tamamında sen kendini nasıl görüyorsun?

Hangi tarafın sana “bu insanın egosu yüksek” dedirtiyor?

Başlık Görseli Kaynağı

NASA, 2069’da Alpha Centauri’ye gitmek istiyor

0

NASA, Apollo 11’in Ay’a ulaşmasının 100. yılında Alpha Centauri’ye yolculuk yapmayı hedefliyor.

Soğuk savaşın en heyecanlı yıllarının yaşandığı zamanlar, 2001: Bir Uzay Destanı’nın vizyona girmesinden neredeyse 1 yıl sonrası. Neil Armstrong, Buzz Aldrin ve Michael Collins… Üç astronot tarihe adlarını yazdıracaklarını belki de bilmeden Apollo 11 görevinde yer aldılar. Görevin devamında, 1969 yılında yani,  Neil Armstrong Ay’da ilk adımı atacak ve Buzz Aldrin kısa bir süre bekleyerek onu takip edecekti. Elbette etti. Ancak Aldrin, Armstrong kadar ünlü olmayı da bir kenara bıraktı.

Daha sonra Mars denilen kızıl arazilere sahip bir gezegen, uzay projeleri açısından yeni bir eşik olarak insanlık tarihinin karşısına çıktı ve yıllardır incelemelere konu oldu. Ancak, yakın zamanda Trump’ın ABD’nin başına geçmesiyle birlikte Mars tekrar arabanın arka koltuğuna oturmak zorunda kaldı. Bunun sebebi ise Trump’ın tekrar o hayali gerçeğe dönüştürme isteğiydi.  Yani Ay artık ilk hedef olarak belirlenmişti.

Bununla birlikte NASA’nın şimdi yeni bir hayali daha var.  New Scientist tarafından bildirildiği üzere , NASA’nın yukarıda sözü edilen Apollo 11 görevinin başarısından 100 yıl sonra yani 2069 yılında yeni bir misyonla gündeme gelmek istiyor. Newsweek’e göre , görev, uzay aracını Proxima’nın ev sahipliği yaptığı Alpha Centauri sistemine gitmek olacak. Diğer yandan henüz çok yeni bir plan olduğu için görevin resmi bir adı bulunmuyor.

İsimsiz görev, 12 Aralık tarihinde yapılan 2017 Amerikan Jeofizik Birliği konferansında ortaya çıkarken, aslında orijinal bir fikir de değil. Bu fikir, ilk olarak 2016 yılında ABD Temsilcisi John Culberson (R-TX) , NASA’ya 2069 yılına kadar yıldız sistemine bir gezi planlaması emrini verdiğinde gündeme gelmişti.

Diğer yandan yıldızlararası alana ulaşmak için tek uzay aracı olan Voyager 1, ışık hızının yüzde 1’inin yüzde 1’den daha az hızda yolculuk yapıyor.  Alpha Centauri’nin yaklaşık 4.4 ışıkyılı uzaklıkta olması itibariyle NASA’nın yeni görevi ışık hızının yüzde 10’unda ilerlemeyi başarırsa, muhtemelen yaklaşık 44 yılda sisteme ulaşabilecek. Önümüzde daha çok uzun yıllar var belki de NASA’nın hayali gerçek olur.

Kaynakfuturism.com
Alıntıwebtekno.com
Kapak Görseli

İyi insanlara, kahkaha atarken rastlayın: “Arif V 216”

0

2017 yılını yerli komedi açısından umut kaynağı olan “Aile Arasında” ile sonlandırmışken, 2018’i bomba komedisiyle bizi baş başa bırakan “Arif V 216” ile açıyoruz. Mayıs 2016’da Cem Yılmaz, Arif ve 216’ın hikâyesini yazmaya başlayacağını sinyallerini sosyal medya hesabından vermişti. O günden bu yana filmden çizimler, filme dâhil oyuncular, teaserlar vs yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Uzaya kaçırılış ve oradan kurtulma macerası izlediğimiz ve replikleri hala dillerde pelesenk olan G.O.R.A. ve Tarih öncesi çağlara gönderiliş ve kendi zaman dilimine gidiş için çabalama macerasına tanıklık ettiğimiz A.R.O.G‘un ardından Arif’in hikayesi devam ediyor: Arif V 216!

Robot 216, Arif’in yanına Dünya’ya gelir. 216 artık insan olmak istemektedir ve Yeşilçam filmlerinde gördüğü hayatlar gibi bir hayat istemektedir. Bir anda gelişen olaylar sonucunda, kendilerini bambaşka bir zaman dilinde ve bambaşka insanların arasında bulurlar. Gelişen olaylar ikili arasında arkadaşlık sınanmasını da izletecektir, acaba gerçekten de iyi insanlar sadece filmlerde midir?

Cem Yılmaz ve Ozan Güven’in uyumunu; G.O.R.A , A.R.O.G, Yahşi Batı ve Pek Yakında filmlerinde görmüştük. Fakat G.O.R.A’da, Arif ve 216’nın bire bir sahnesi çok fazla yoktu ve arkadaşlık Bob Marley Faruk’un varlığıyla, daha sonra Ceku ve Garavel’in katılmasıyla tam oluyordu. Bu kez Arif ve 216 dostluğunda daha derin bir bakışa giriyoruz ve arkadaşlık sınanması, iyi-kötü hırslar, çıkarları olan insanların etkileri gibi durumlar da işin içine dâhil oluyor. Film, son dönemlere gerçekçi bir vurgu yapmaktan hiç kaçınmıyor; “Biz aslında iyi insanlardık, ne oldu da bu hale geldik?” Hırslarımız, bizi çıktığımız yoldan o kadar farklı noktalara getiriyor ki aslında ne oldu bize demekten kendimizi alamıyoruz. Filmde bu anımsamaya sıkça rastlıyoruz ve akla güzel işleyen bir şekilde serpiştiriliyor filmde…

Cem Yılmaz ve Ozan Güven ikilisi, yine karakterlerinde hünerlerini göstermekten geri kalmıyorlar. Gerek daha önceki filmlere yapılan atıflı espriler, gerek yeni eklenen esprilerle başarılı bir komedi daha izleyenlerle buluşuyor. Filmin komedi dozu, içinde bel altı esprileri fazla barındırsa da, düzeyi fazla aşmıyor. Aksiyon ve dram için de, bu film tarzın düşünerek, aynı dozdan söz edebiliriz. Seda Bakan da Pembeşeker rolüyle ikiliye güzel eşlik ediyor. Cem Yılmaz, Zafer Algöz’ü Pek Yakında filminde havalı yönetmen Ahben Sonel rolünde oynatarak, adeta kalpleri kazandırmıştı. Bu kez A.R.O.G ve Yahşi Batı filmlerindeki gibi kötü yanı fazla basan karakter yine Algöz’de. Algöz, kötü tiplemede daha öncekiler kadar iyi. Ayrıca yanında Pervin karakteriyle Ahu Yağtu’nun muhteşem varlığı da bir artı. Cem Yılmaz’ın deyimiyle, gerçekten Yağtu’ya kötü kadın rolleri daha çok yakışıyor. Özkan Uğur’ Garavel rolünde izlemeyi ne kadar çok özlediğimizi, bu filmde bir kez daha hatırlıyoruz. Arif ve Garavel’in filmin girişlerindeki yemek sahneleri ise çok akıllıca planlanan ve gülmekten yerlere yatıran bir sahne.

G.O.R.A’da filmdeki olayların amacı haline gelen Ceku, A.R.O.G’un ardından Arif V 216’da da arz-ı endam ediyor. Bu kez çocuğuyla GORA’da olan Ceku’yu filmde fazla göremiyoruz, aralardaki sahnelerde bize sürpriz yapıyor Ceku. G.O.R.A’da Arif ve Ceku arasındaki aşka tanık olmuş ve Arif’in Komutan Logar ile bu aşktan dolayı olan mücadelesini izlemiştik. Aynı mücadele A.R.O.G’da da yer almıştı. Ceku’nun A.R.O.G’daki yer alışı aslında hikaye ile paralel ve az olması yerinde olmuştu. Fakat Arif V 216’da Ceku’nun varlığıyla yokluğu arasında kalınmışlık var. Arif ve Ceku arasındaki aşka tanık olduğumuz G.O.R.A’dan sonraki devam filmlerinde bu aşkın daha önlerde olduğunu görmek fena olmayabilirdi. Belki de ilerleyen filmlerde Arif ve Ceku’nun zaman dilimlerinde gezisini izleriz…

Filmin ışıldayan damarı Çağlar Çorumlu’dan bahsetmeden olmaz. Çorumlu, geçen yılki tiplemelerinden zaten benim günlümde en iyi erkek oyuncu olmuştu bile. Fakat Arif V 216’daki Zeki Müren tiplemesiyle filme apayrı bir renk katıyor. Filmin neşe kaynaklarından bir tanesi olan Zeki Müren, Çağlar Çorumlu yorumuyla inanılmaz bir şahı oluyor filmin. Ama Zeki Müren’in en komik sahnesi, keşke teaser olarak yayınlanmasaymış. Çünkü filmde o sahneyi izlerken, katıla katıla güleceğimize sadece gülümsüyoruz. Sürpriz açık kalmış durumda, en azından o sahneye başka espriler de katılabilirmiş dememek için kendimizi tutuyoruz.

Film içerisinde Cem Yılmaz’ın ustalara saygı duruşu, Müren’le sınırlı kalmıyor. Ajda Pekkan tiplemesi Farah Zeynep Abdullar tarafından, fazla replik olmamasına rağmen, muazzam yaratılıyor. Abdullah’ın, Çağan Irmak’la buluştuğu Unutursam Fısılda filminden bu yana vokal performansının şahaneliğine tanık oluyoruz. Ve Ajda Pekkan’ı canlandırması da, özellikle bu efsane vokal performansla, kaçınılmazdı. Filiz Akın ve Barış Manço selamları da, filmin gayet de olması gereken noktalarında başarıyla yer alıyor. Mert Fırat ve Şükrü Özyıldız’ın Sadri Alışık ve Ayhan Işık tiplemeleriyle yer aldığı sahne inanılmaz yazılmış ve performe edilmiş. Turist Ömer ve Sadri Alışık’ın bir araya geldiği sahne ise sıcacık bir yola götürüyor izleyenleri ve belki de bilmediğimiz bir hikayeyi öğreniyoruz o anda. O sıcacık anları, filmin özellikle 1960’lı yıllardaki sahnelerinde sıkça rastlamamız mümkün. Filmin 60’lı yıllarda geçen hikayeleri gerçek anlamda Yeşilçam filmlerini aratmayan bir nostalji rapsodisi havasında ve izleyenleri bambaşka bir yolculuğa çıkaracak.

Filmde, müziklerin titizlikle seçimine rastlamak kesinlikle mümkün, tabi burada İskender Paydaş etkisini de unutmamak gerek. Arif’in seslendirdiği şarkılar, yakın geçmişe doğru bir yola çıkartıyor izleyenleri. Özellikle Kuzu Kuzu, Kandırdım, Bandıra Bandıra, Onun Arabası Var… Farah Zeynep Abdullah’tan dinlediğimiz Ajda Pekkan’ın Boşvermişim Dünyaya’sı ise aklımızdan başımızı alıyor. Çağlar Çorumlu’dan bir Zeki Müren şarkısı dinlemek de fena olmazdı dememekten kendimi alamasam da, Çorumlu’nun inanılmaz performansı aklıma geliyor. Çünkü Çorumlu, adeta bir yıldız gibi parlıyor filmde.

Arif V 216; izleyenlere aşkın, arkadaşlığın ve özünde iyi insan olmanın önemi üstünde durmak için geliyor. İzleyenler; çoğu zaman gülmekten koltuklara vuracak, yer yer nostalji rüzgarına kapılacak, yer yer adrenalin patlaması yaşayıp heyecanlanacak, kimi zaman hüzünlenecek ama hiçbir zaman içindeki umudu kaybetmeyecek. Haydi, salonlarda Arif V 216 tufanının esme zamanı…