Ana Sayfa Blog Sayfa 213

Psychedelic Art Gallery üçüncü yılını kutluyor

0

Psychedelic Art Galeri, 12-13 Ocak tarihlerinde, yani bu hafta sonu İstanbulda gerçekleşecek 2 günlük indoor etkinlikle üçüncü yılını kutluyor. Bilet fiyatlarını oldukça makul tutan ekip, programı aksine bir o kadar ‘deli dolu’ ayarlamış.

Hakan Hısım gibi alanında duyulmuş isimlerin işlerinin yer aldığı art galeri, gözlerinize ziyafet çekmek için kapılarını 12 Ocak saat 18.00’de açacak. Müzik sahnesi Türk psychedelic müziğin bilinenlerinden Baba Zula, Mhakavaya, Pack gibi isimleri konuk edecek.İsrail’den geceye konuk olacak Pettra ise insanı şimdiden heyecanlandırıyor.Ek olarak juggling, music production ve psychedelic decoration olmak üzere üç ayrı alanda workshop düzenlenecek. Belgesel gösterimi ve ateş şovları ise cabası…

Haftasonu için ideal bir plan gibi görünen bu organizasyonda gerçekleşecek performansların tam zaman akışını buradan görebilirsiniz dedikten sonra, oluşumun organizatörlerinden Batuhan Güven ile yaptığımız sohbete geçiyoruz.

Madem üçüncü yılı kutluyoruz o zaman Psychedelic Art Galeri  üç yıl önce nasıl bir vizyonla temellenmişti sorusuyla başlayalım.

Psychedelic Art Gallery en başından söylediğimiz gibi kesinlikle bir bireye ait fikir yada oluşum değildir. İzmir’de Onur Kalafat ve arkadaşlarının , İstanbul’da ise benim ve arkadaşlarımın birbirinden bağımsız olarak oluşturmaya çaba gösterdiği fakat belirli nedenlerden dolayı kuruluşundaki çizgiye ulaşamamış birçok kişinin hayalidir. Daha sonra ben ve Onur Kalafat’ın önderliği ile birleşen ekipler , sanat ile sanatseveri daha samimi bir şekilde eğlenerek ve temas kurarak bir araya getirme, üzerinde birçok baskı ve önyargı olan Psychedelic sanat toplumunu 80’lerden sonra tekrar harekete geçirme , yeni sanatçı adaylarına tanınma ve işlerini sergileme fırsatı tanıma ve en önemlisi dünyanın dört bir yanından tanınmış- tanınmamış birçok psychedelic sanatçıyı Türk sanatseverler ile bir araya getirme gibi bir çok amacı kendine vizyon haline getirerek yola çıktılar. Onur ve ben sadece bu güzel insanların yüzü olarak ve planlayıcı rolüyle buradayız.Her zaman söylediğimiz gibi Psychedelic Art Galleri bir marka değil, isminin de getirdiği gibi tüm sanat ve sanatçı toplumunun halka açık bir galerisidir. Bu yolda emek veren tüm ekipler ve oluşumlar biziz; aynı zamanda onlar da Psychedelic Art Gallery’dir

Peki Psychedelic Art Galeri bu üç yılda hangi etkinlikleri gerçekleştirdi?

Psychedelic Art Galeri 2014 yılının sonlarından bu yana İzmir – İstanbul – Antalya gibi bir çok Türkiye şehrinin yanında Hindistan/Goa – Nepal – Lübnan gibi kültürün öne çıktığı ülkelerde yurtdışı ekiplerinin ortaklığı ile büyük küçük bir çok etkinlik gerçekleştirmiştir. Aynı zamanda İzmir / Selçuk – Efes‘te Türkiye’nin ilk psychedelic sanat festivalini gerçekleştirmiştir. Bu etkinlikler vizyonumuz dahilinde kimi zaman tek başımıza kimi zamansa diğer sanat topluluklarının ortaklıkları ile gerçekleştirdiğimiz etkinliklerdir ve geçtiğimiz üç yıl boyunca on beş binden fazla sanat sever ile sanatçıyı ve eserlerini bir araya getirmiştir.

Bu etkinliklerin getirdiği tecrübeler neler oldu? Üç yılın sonunda Psychedelic Art Galeri’nin bakış açısı ve insanlara ulaştırmaya çalıştığı nedir?

Tabii ki bu soruya benimle birlikte bu sevdanın peşinde üç yıldır aralıksız koşan sevgili dostum Onur Kalafat’ın da cevap vermesi gerekir fakat eminim söyleyeceklerimi o da onaylayacaktır. Geçtiğimiz üç senede öğrendiğimiz tecrübelerden en büyüğü “vazgeçmemek” diyebilirim. Herkes gibi bizim de halen öğrenecek çok fazla şeyimiz var. Oluşumumuz daha üç yaşında bir bebek ve emekleme dönemlerimizde biz de öngöremediğimiz hatalar ve şanssızlıklar ile karşı karşıya geldik. Bu negatif durumların hepsini atlatırken en büyük yardımcılarımız her zaman bu sanata bizimle birlikte gönül vermiş dostlarımız oldu. Gücümüzü her zaman sanattan ve sanatseverlerden aldık. Güven vermeyi ve istisnasız her bireye güvenmeyi amaç haline getirdik. Ne mutlu ki çizgimizin dışına çıktığımız anlar olsa dahi yola çıkarkenki bakış açımızı hiç kaybetmedik. Halen savunduğumuz tek şey sanattır. Bu yolda her ne kadar sistemin içerisinden ilerlemek zorunda olsak da sevgi ve barışla oluşturulmuş tüm bakış açılarının özgür ve bir olduğuna inanıyoruz.

Hazır sırası gelmişken bu ekibin yegane yapı taşlarını oluşturmuş güzel insanların isimlerini tek tek anamasam da ekiplerine  teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Öncelikle bu oluşumun temellerinde sanat danışmanlığı görevini gönüllü olarak benimsemiş ve yurt dışında yüzümüz olmuş dünyaca ünlü psychedelic sanatçımız Hakan Hısım’a, gerek maddi gerekse manevi yardımlarını hiç esirgememiş; Roxy Club, Tunnel Sahne, Gulbaba music, Shanti Tribe, Ayata Festival, Psy-Boutique Festival, Decol Collective, Roots İzmir, Studyo Boom, Mind Manifest Project, Neon Festival, İnterGalactic Tribe, DarkCode Crew, Axis Mundi Project, Outpsyd (İran), Annuna Rec (Goa), Uv LAb (Lübnan) ve şu anda ismini unuttuğum birçok ekibe, bizleri öncesinde ve sonrasında hiç yalnız bırakmayan üç yüzden fazla uluslararası ve ulusal sanatçı dostumuza teşekkürü borç biliriz.

Biraz da üçüncü yıl kutlamasından bahsedelim. Bize bu etkinlikle ilgili neler söylemek istersin?

Üçüncü yılımızda, deneysel olarak planladığımız ve uygulamaya geçirdiğimiz birçok etkinlikten sonra geriye dönüp baktığımızda, istediğimiz bir çok şeyi başarmış olmak büyük gurur. Aynı şeyi bu event için de söyleyebilirim. Bu kutlamamızda en başından beri müziğin her yönünden bir bakış açısı yakalamaya çalışmıştık ve çabalarımızın karşılığını Babazula grubunun davetimizi kabul etmesi ile aldığımızı düşünüyorum. Kendileri bu sanatın ülkemizde ve dünyada büyük öncülerindendir. Yine davetimizi ikiletmeyen kadim dostumuz Pettra yapmış olduğu melodileri bizler ile tekrar paylaşacak ve bizi büyük bir yolculuğa çıkaracaktır. Aynı zamanda ülkemizin ve yurt dışının önde gelen dj’lerinden; Alphadub, Ahmetjah, Dr.Lokmann, Of Silas, Pack, Mhakavaya, After İmage bizlerle birlikte olacak. Ayrıca misafirlerimiz Art Gallery kısmında hepimizin yakından tanıdığı Boom Festival 2018 ana sahne tasarımcılarından Hakan Hısım’ın işlerinin yanı sıra, Ley Loosh, Cansu Güvenkaya, Esra Köse, Seda Elvin, Gözde Gökalemi, Ayhan Mutlu ve Batuhan Güven’in de işlerini görme fırsatını yakalayacaklar. Gece boyu ateş şovları ve interaktif eğlenceler de sürprizlerimiz arasında…

Son olarak, oluşumun gelecek planlarına dair söyleyeceklerin var mı?

Hayır şu anda tüm bilgiler gizlidir 🙂 Şaka bir yana emin olun gelecek hakkında tek söyleyebileceğimiz şey; yapılmamışı ve en güzelini yapmak için çabalarımızdan kesinlikle vazgeçmeyeceğiz. Küçük bir tüyo; daha farklı ve deneysel konsept ve yaklaşımlarımız ile önümüzdeki bahar ve yaz sonu için ilginç girişimlerimiz var.

Işık kirliliği gerçeği: Gökyüzü görünmüyor, insan sağlığı olumsuz etkileniyor

Antalya’da, Erasmus projesi olarak çeşitli ülkelerle ışık kirliliğine yönelik farkındalık oluşturmak amacıyla Aldemir Atilla Konuk Anadolu Lisesi’nce sürdürülen proje kapsamında, Türkiye’nin bu konuda çalışmalar yapan bilim insanlarının katıldığı konferans düzenlendi. Milli Eğitim Müdürlüğü Konferans Salonu’ndaki konferansta, ışık kirliliği alanında ‘otorite’ kabul edilen iki bilim insanı ve astronom Prof. Dr. Zeki Aslan ile Prof. Dr. Dursun Koçer, ışık kirliliği sorununu anlattı.

‘KÜRESEL SORUN, ÇÖZÜM BELEDİYELERDE’

Türkiye’de ilk defa ışık kirliliği sorununu gündeme getiren Prof. Dr. Aslan, ışık kirliliğinin; yanlış yerde, doğrultuda, zamanda ve miktarda ışık kullanımı olduğuna dikkat çekti. Aslan, “Bütün dünyada küresel bir sorun; ama çözümü belediyelerde. Geceleyin ışığın yanlış kullanımı, gökyüzünü görmemizi engelliyor. Işık kirliliğinin en büyük sebepleri, cadde ve sokak aydınlatmaları, bina aydınlatmaları ile reklam ışıkları, tatil köyleri, binalardan taşan ışıklar, araç ışıkları. Yanlış kullanılan dış aydınlatmalar, kirliliğin ana kaynağı” diye konuştu.

isik-kirliligi-gercegi-gokyuzu-gorunmuyor-insan-sagligi-olumsuz-etkileniyor-412100-1.Prof. Dr. Aslan, ışık kirliliği çeşitlerini aşırı miktarda ışık, gök parlaması, göz kamaşması, ışık taşması ve ışık tecavüzü olarak sıraladı. Cadde, sokak ve bina aydınlatmaları nedeniyle yatak ve oturma odalarına ‘ışık tecavüzü’ olduğunu kaydeden Prof. Dr. Aslan, “Amacı, cadde ve sokak aydınlatmaları veya bina aydınlatmaları olan ışıklar, yatak odamıza kadar giriyor. Bu ışık tecavüzüdür. Son zamanlarda led furyası da gelişti. Çok yaygınlaştı; ama çok yanlış kullanılıyor. Sözde AVM’ler, binalar ışıl ışıl; ama nereyi aydınlattıkları belli değil. Enerji boşa kullanılıyor. Bu tür aydınlatmalar, ışık tecavüzüne yol açıyor” dedi. Kendi eviyle ilgili de ‘ışık tecavüzü’ sorunu yaşadığından bahseden Prof. Dr. Aslan, şunları söyledi:

“Bu konuda apartman yönetimi olarak bir sorun yaşadık ve ilgili makamlara yazılı olarak da başvurdum. ‘Bizim yatak odalarımıza kadar giriyor, çocuklarımız uyuyamıyor’ diye; ama bir çözüm bulunamadı. Bu tip olaylardan rahatsız olmamız ve ilgililere de duyurmamız lazım. Aydınlatmaların doğru yerde, doğru miktarda ve doğru zamanda yapılması gereklidir.”

‘AYDINLATMALARIN YÜZDE 40’I UZAYA KAÇIYOR’

Yanlış aydınlatmalar nedeniyle ışığın yüzde 40’ının gökyüzüne kaçtığını kaydeden Prof. Dr. Aslan, ışık kirliliğinin, o enerjiyi üretmek için kullanılan kömür ve petrol gibi yakıtlar nedeniyle hava kirliliğine neden olduğunu vurguladı. Cadde ve sokak aydınlatmalarında lambaların tam perdeli ve nereye lazımsa oraya doğru aydınlatması gerektiğini belirten Aslan, “Çok aydınlatma da sanıldığı gibi iyi, güvenli bir aydınlatma değildir. Eğer lambanın verdiği aydınlıkla çevredeki kontrast farkı çok ise çevreyi görme imkanı da o kadar azalır” dedi.

‘MİLYONLARCA KUŞ AYDINLATILMIŞ BİNALARA ÇARPIYOR’

Işık kirliliğinin enerji, güvenlik, astronomi, sağlık, hava, ekolojik denge, vahşi ve doğal yaşam açılarından olumsuz etkileri olduğunu kaydeden Prof. Dr. Aslan, şöyle konuştu:

“Birçok hayvan türü, bu yüzden hayatından oluyor. Bir de kafası karışanlar, horozlar örneğin; sabah sanıyorlar. Göçmen kuşlar, ağaçların arasındaki ışıkları görüp, gider. Gökdelenleri karıştırıyor ve çarpıp, ölüyor. Kuzey Amerika’da her yıl 100 milyon kuş aydınlatılmış binalara çarparak, ölüyor. Milyonlarca kuşun bu şekilde öldüğü biliniyor. Kaplumbağa yavruları, denize gitmesi gerekirken, kıyıdaki ışığa doğru giderek, yok oluyor. Bazı tür yarasaların ışık kirliliği nedeniyle nesilleri tükenmek üzere.”

‘ATATÜRK ÇİÇEĞİ 14 SAAT KARANLIKTA OLMALI’

Işık kirliliğinin ağaçlar ve çiçekler üzerinde de etkileri olduğunu anlatan Prof. Dr. Aslan, ‘Atatürk çiçeği’nin açması için günde 14 saat karanlıkta kalması gerektiğini belirtti. Aslan, “Siz buna uymazsanız açmıyor. İnsan sağlığına da ciddi etkileri var. Melatonin hormonunun salgılanmasını engelliyor. Bu hormon, vücudun bağışıklık sistemini güçlendirir. Dolayısıyla bağışıklık sistemi güçsüzleşiyor. Örneğin; gece vardiyasında çalışan hemşirelerde meme kanseri riskinin yüzde 50 daha yüksek olduğu belirlendi” diye konuştu.

‘ESKİŞEHİR’DE YILDA 200 MİLYON LİRA UZAYA GİDİYOR’

Prof. Dr. Aslan, geceleri atmosferdeki kirli havanın temizlenmesini sağlayan azot köklerinin, gece parlaklığının artması nedeniyle bu durumun gerçekleşemediğini kaydetti. Aslan, ışık kirliliğiyle ilgili Eskişehir’de yapılan ölçümlere değinerek, “Atmosfer temizlenemiyor. Boşa harcanan ışık, boşa harcanan enerji, boşa harcanan para. Işık kirliliğiyle ilgili Eskişehir’de yaptığımız ölçümlerde, yılda 200 milyon TL’nin uzaya gittiğini belirledik. En son Nilüfer Belediyesi’nde yaptığımız ölçümlerde ise 1.77 milyon lira boşa gidiyor” dedi.

Hem dünyada hem de Türkiye’de ışık kirliliğiyle ilgili durumun ciddi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Aslan, “Dünya nüfusunun yüzde 83’ünden, Avrupa ve Amerika nüfusunun yüzde 99’undan fazlası ışık kirliliği altında yaşıyor. Dünya nüfusunun 3’te 1’i, Avrupalıların yüzde 60’ı ve Kuzey Amerikalıların yüzde 80’i Samanyolu’nu göremiyor. Türkiye’de nüfusun yüzde 70’i, Ay’sız gecede Ay’ın ilk dördün evresinde oluşan parlaklıktan daha parlak gökyüzü altında yaşıyor. Yüzde 25’i ise Samanyolu’nu hiç görmüyor” diye konuştu. (DHA)

Alıntı: BirGün

Başarıya giden yolda motivasyon

1

Günümüzde çok sık dile getirilen motivasyon kelimesini belirli bir amaç uğrunda karşımıza çıkacak zorluk ve güçlükleri göze alarak hareket geçmek olarak tanımlayabilirim. Peki, size motivasyon kelimesi ne ifade ediyor?

Kişisel gelişim kitap ve yazılarının genel bir özetini yapacak olursam kısaca şunları söyleyebilirim. Hepsinin özünde kişinin kendisine olan güvenini arttırmak vardır. Çünkü genellikle bir şeyleri başaramayacağımızı düşünerek daha hiç uğraşmadan bir kenara çekiliyoruz. Başarısızlıktan o kadar çok korkuyoruz ki başarıya şans vermiyoruz. Başarmak için uğraşanları da hep engellemeye çalışıyoruz. Çünkü içten içe yapmaya cesaret edemediğimiz şeyleri başkalarının başarmasını istemeyiz. Bunu kendimize bile itiraf edemesek de serde bencillik vardır, gerçek budur.

Başarıya ulaşmak için bizi harekete geçiren motivasyonu üç aşamada inceleyebiliriz. Bu aşamalar bizi başarıya ulaştıran basamaklardır. Bu basamakları inceleyecek olursak;

Harekete Geçme (Aktivasyon): Karar aşamasıdır. Epiktetos’un şu sözleri motivasyonunuzu arttırarak sizi harekete geçirecektir. “İlk önce kendine ne olacağını sor; sonra ne yapmak gerekiyorsa yap.”

Devamlılık (Israr) : Azimle çalışmaya devam etmek ve pes etmemektir. “Asla vazgeçme. Kalbin yorulduğunda, ayaklarınla yürü; ama yola devam et.” Paulo COELHO

Yoğunluk: Hedefleriniz için verdiğiniz emektir. Emek gerektiren ve zahmetli olan işlerle uğraştığımda hep şu atasözünü aklıma getiririm.. “Zahmetsiz rahmet olmaz.” Ne güzel bir söz değil mi? Rahmete kavuşmak istiyorsan, zahmet de göstermelisin diyor.

Motivasyonun ilham kaynakları nedir?

Motivasyonun iki tane ilham kaynağı vardır. Bunlar;

Dış motivasyon bir davranış sergilemeye motive olduğumuzda veya ödül alma ya da cezadan sakınmak için bir eyleme tutunarak gerçekleşir.

İç motivasyon  ise kişinin kendi iç dünyasında bulunan azim, hırs ve kararlılıklarıdır. Bizi başarılı ya da başarısız yapan bizzat kendi iç motivasyonumuzdur.

Kişisel başarımızı daha çok iç motivasyonumuzu yüksek tutarak arttırabiliriz. Kişi kendi istemedikçe ödül ve ceza onu bir yere kadar motive edebilir. Dış motivasyonda bizi güdüler fakat iç motivasyon ile birleştiğinde çok daha etkilidir.  Grupla çalışmada dış motivasyon grupta rekabet oluşturarak başarıyı yüksek oranda arttırır. Oluşan rekabet ortamı iç motivasyonumuza da arttırmış olur.

Bu iki motivasyon türüne de örnek olabilecek bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ünlü bir iş insanı, bir gün çelik işleyen fabrikalarından birini denetliyordu, fabrikasından yeterince verim alamadığını düşünüyordu, bunun nedenini ustabaşına sordu:

– Ustabaşı, sen becerikli birisin neden fabrikadan yeterince verim alamıyoruz?

Ustabaşı cevap vermiş:

– Patron, bütün işçilere göz açtırmadım, çok çalıştırdım az çalışırlarsa işten atmakla dahi tehdit ettim. Fakat yeterince verim alamadık.

İş insanı fabrikadaki işçilerden birine sordu:

– Bugün kaç ton çelik işlediniz?

– On iki

İş insanı fabrikanın görünen bir yerine büyükçe 12 yazdı ve çıkıp gitti. Gece vardiyasının işçileri geldiklerinde 12 rakamı ne anlama geliyor diye sordular. Gündüz vardiyası işçileri de:

– Patron bugün bize kaç ton çelik işlediğimizi sordu, 12 ton diye cevap verdik, buraya 12 yazdı ve gitti.

Ertesi gün iş insanı tekrar fabrikaya geldi. Yazdığı 12 rakamı silinmiş ve yerine 15 yazılmıştı. Gündüz vardiyası işçileri geldiklerinde 15 yazısını gördüler. Gece vardiyası işçileri daha iyi iş çıkarmıştı.
Gece vardiyası işçilerinden daha üstün olduklarını ispat etmek için büyük bir gayretle çalıştılar ve yere 18 yazdılar. Kısa sürede fabrikanın verimi o civardaki bütün fabrikaları geçti.

Nasıl olduğunu iş insanı şöyle açıkladı:

“Daha verimli olmak için şirket içinde rekabet hissi uyandırılmalıdır. Amaç çalışanları daha çok çalışmaya sevk etmek yerine birbirlerine üstün gelmeye teşvik etmektir. Üstün gelme hissi, insanların ruhunu coşturur. Hayatta başarıyı yakalayan her insanı mutlu eden; başarılı olduğu, üstün geldiğini düşündüğü işi yapmaktır. Çünkü bu başarı ile kendisini ifade etme imkanı bulur, kendisini değerli ve üstün hisseder. Bu sebepledir ki, bir oturuşta yüz tane hamburger yeme, elli bardak içki içme gibi manasız yarışmalar yapılır. İnsanları motive eden; üstün gelmek, değerini göstermek isteğidir. Bu nedenle insanlar üstün geleceklerini düşündükleri, kendi becerilerini ortaya çıkarabilecekleri işler için teşvik edilmelidir.”

Bu örnekte görüyoruz ki motivasyon için gerekli olan iç ve dış motivasyon kaynakları birleşince başarı kaçınılmaz oluyor. Rekabet ve üstün gelme isteği çalışanları başarıya ulaştırdı.

Peki sizi başarıya ulaştıracak dış ve iç kaynaklar neler?

Bu sorunun cevabını bir yere not ederek motivasyonunuzu arttıracak çalışmalar yapmalısınız.  Başarımızı arttıracak şeylerden bahsettim. Biraz da başarımızı düşüren şeylerden bahsetmek istiyorum. Bunlar;

  • Hedefsiz kalmak
  • Motivasyonunuzu korumaya zaman ayırmamak
  • Durup düşünmeye zaman ayırmamak
  • Düşlemekten vazgeçmek.
  • Erteleme huyunuzdan da vazgeçin.
  • Kendinizi hiçbir zaman küçümsemeyin.
  • Duygularınızı önemseyin ve kendinizi başkalarıyla kıyaslamayın.
  • Yapmak istediğiniz şeye odaklanın.

Michael Jordan’ın dediği gibi “Bazı insanlar olmasını ister, bazıları olmasını bekler, bazıları ise oldurur.”

Seçim de karar da sizin elinizde…

Kuzey Kutup Dairesinin gerçekten uzaklaştığı çarpıcı fotoğraflar

1

Fotoğrafçı Diane Tuft‘ın son monografisi, güzellik ve eşsizlik adına az görülen bir tablo sağlıyor.

Çalışmaları Whitney Müzesi’nin kalıcı koleksiyonunda, New York City’deki Uluslararası Fotoğraf Merkezi’nde ve New York Su Değirmeni’ndeki Parrish Sanat Müzesi’nde yer alan sanatçı ve fotoğrafçı Diane Tuft, hayatının işini yeryüzü üzerinde çevresel değişimleri kaydetmek için seyahat etmeye odakladı. İlk monografı Unseen (Görünmeyen): Görünür Spektrum’un Ötesinde, Batı Amerika, Nepal, Kuzey Afrika ve İzlanda’nın 10 yıllık fotoğraf koleksiyonuydu. İkinci kitabı Gondwana: Antik Bir Dünyanın Resimleri için Antarktika kıtasında altı hafta geçirdi.

Son eseri The Arctic Melt (Kutup Erimesi): Kaybolan Yeryüzünün Fotoğrafları, bizi onun alışılmamış manzara fotoğrafçılığının, donmuş tundraya ve Kuzey Kutbu‘ndaki, Norveç‘teki ve Grönland‘daki buzullara dönüştüğü kuzey kutbuna götürüyor.

16 Temmuz 2016'da çekilen bu havai fişek görünümü, adanın yüzeyinin yüzde seksenini kaplayan 660.000 kilometrekarelik bir buz topluluğu olan Grönland Buz Levhası'nı belgeliyor. Fotoğrafçı: Diane Tuft
Grönland Buz Yaprağı

16 Temmuz 2016’da çekilen bu havai fişek görünümü, adanın yüzeyinin yüzde seksenini kaplayan 660.000 kilometrekarelik bir buz topluluğu olan Grönland Buz Levhası’nı belgeliyor.

Wedel Jarlsberg Karası

Norveç’in Svalbard takımadalarından Spitsbergen adasının güney ucundaki Wedel Jarlsberg topraklarında buzul dağılımı devam ediyor. Bölgenin yüzde 65’inden fazlası buz kütüğü olarak tahmin edilmektedir.

Franz Joseph Karası
Arktik Okyanusu
Grönland Denizi
Disko Körfezi
Wordiekammen
Sullorsuaq Boğazı
Grönland
Wahlenbergbreen

Wahlenbergbreen, Spitsbergen, Svalbard, Norveç’te Oscar II Topraklarında bir buzul.

Kuzey Kutbu

Bu fotoğraf, saat 12:03’te Kuzey Kutbu’nda, 0 (sıfır) derecede çekildi.

Arktik Erime, kitap kapağı

Kaynak: Bloomberg

Dostoyevski; Yeraltından Notlar: Yeraltının ilk sakini konuştu; “Benim istediğim bambaşka bir şey”

Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar kitabı, hezeyanlar içinde isimsiz bir kahramanın romanıdır. Dostoyevski bu kitabı yazarken ileride varoluşçuluğun ilk romanı olarak adlandırılacağının bilincinde değildir. Onun farkında olduğu bir oluş çağının fırtınalar doğuracak sesinin edebiyatıdır. Modern zamanların, dile gelmek için sabırsızlıkla bekleyen bireyi, mayalanan bir devrimin öncesinde Petersburg sokaklarında kendi kabuğunda saklanmaktadır. Bu kabuğu yeraltı olarak adlandırır Dostoyevski.

Böcek olmak isteyen kahraman

Yeraltından Notlar’ın adsız kahramanı bir böcek olmak istediğini söyler. Onun bu isteği yıllar sonra Kafka’nın Gregor Samsa’sıyla gerçeğe dönüşür. Edebiyat dünyası içindeki birbirinden parlak ve besleyici damarları gösteren bu gerçekleşme aynı zamanda metaforların derinlikli yapısına dair bir bakıştır.

Yeraltının bu ilk sakini

Bu notlar da bunların yazarı da besbelli hayal ürünüdür. Bununla birlikte, toplumumuzun durumunu, yapısını göz önüne alacak olursak, bu notların yazarı gibi kişilerin aramızda bulunmasının yalnızca mümkün değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu kabul ederiz…” 1864

Modernitenin Dostyevski’nin Yeraltından Notlar’ında takdimini yaptığı zorunluluktan doğan bireyidir Yeraltının İnsanı. İki bölümden oluşan kitabın birinci bölümü: “Ben hasta bir adamım.” cümlesiyle açılır. Yeraltının insanı kırk yaşındadır. Çekildiği ve yeraltı olarak adlandırdığı köşesinden, düşüncelerini, iç konuşmalarını, yalanlarını, itiraflarını yani başka bir ifadeyle eteğindeki taşları döküyordur. Nietzsche’nin, “hakikati kanla haykırdığını,” söylediği Yeraltından Notlar’da Dostoyevski’nin yakalamaya çalıştığı şey, müzikteki geçişlere benzeyen bir eser ortaya koymaktır. Durmaksızın akan ritmi içinde okur, kimi zaman bu müziğe yaklaştığını duyar.

Ah! Şimdi bile yalan söylüyorum. Yalan söylüyorum çünkü iki kere iki dört eder kadar iyi biliyorum ki iyi olan yeraltındaki karanlık hücreler değil bambaşka bir şey, arayıp bulamadığım bir şey. Yeraltının canı cehenneme!

Antikahraman’ın cinsiyetçiliği

Diğerleri hep odundu, sürüdeki koyunlar gibi birbirlerine benziyorlardı.” diyerek kendini diğerlerinden ayıran kahraman, kendinin  bir antikahraman olduğunu da söylemektedir. Baylar diye konuşur. Sonra da kendine sorar. Ben neden hep baylar diye konuşuyorum. Verdiği cevap gösterir ki, baylar diye konuşmasını sorgulamasının sebebi, kadınlara seslenmek istemesi değildir. Yıl, 1864’tür ve dışlanmış, itilmiş, kestirme bir yolla anlatıldığında çağının “öteki”si yeraltının insanın notlarında kadınlara hitap etmesinin lüzumu yoktur.

Petersburg

Edebiyat dünyasında roman sanatının devreye girmesi, sahne kavramını yazında ön plana çıkarır. Roman biraz da dekor, diyalog ve karakterlerin eylemleriyle görünür kılınmış sahneler dizisidir. Dostoyevski’nin “kahramanlarının kimliğinin kaynağı, kişisel ideolojileridir.” Kendisine bir ad verilmeyerek, herkesleşen ve doğallığında da hiçkimse olan yeraltı insanı, modern dünyanın biçtiği kaftanı beğenmeyen sırf bu nedenle acı çeken, sıkılan, kabullenemeyen ve yine de haklılığını göstermek isteyen kişisidir.

Berman, romanın içinde doğduğu ana sahne olan Petersburg’u şöyle nitelendirir; “modern dünyanın arketipi, gerçek dışı şehir.” Rusya’nın Avrupa’ya penceresi olarak doğan bu kent, Avrupai bir başlangıcın sembolüdür. Varlığıyla Benjamin’in “hiçbir kültür ürünü yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın” sözünün belgesi gibidir. Bataklıktan doğan bu kent, on yılda otuz beş bin binaya, yirmi yılda iki yüz bin nüfusa, inşasında çalışan yüz elli bin işçiyi sakat bırakarak ya da ölümüne sebep olup, yutmasıyla ulaşmıştır. Zorba bir tiranın emirleri sonucu doğan bu kenti için Berman, “Petersburg’un dehşet verici insani bedeli, en görkemli anıtlara bulaştı. Ölülerin kemikleri çok geçmeden şehrin mitolojisi ve folklorunun ayrılmaz bir parçası oldu.” der. İşte yeraltı insanının kalmayı ve yaşamayı tercih ettiği şehir burasıdır.

Odam kentin dışında korkunç ve berbat bir delik.”

Ve o korkunç ve berbat delikte;

Siz sırça köşklerin yıkılmayacağına inanıyorsunuz.” diye yazmaktadır. “Özellikle de gizlice de olsa içinde dil çıkaramayacağınız, nanik yapamayacağınız sırça köşkler yıkılmaz sizce. Belki ben de bu köşk sırça olduğu için, sonsuza dek yıkılmayacağı ve gizlice dilimi bile çıkaramayacağım için korkuyorum.” diye yazar.

Kendime gerçekten açık olup olmadığımı ve gerçeklerden korkup korkmadığımı denemek istiyorum…” Sulusepken yağan karla hatırlanan anılara gelmiştir sıra ve birinci bölüm tamamlanmıştır.

Sulusepkene dair

Yeraltının insanının anıları yirmi dört yaşında, devlet dairesinde çalıştığı günlerde geçmektedir. Kimdir? Nasıl biridir? Ona biçim veren toplum nasıl bir toplumdur? Bu soruların cevaplarına dair anlatımları yeraltının insanın geceleri karanlık köşelere uğramasına kadar devam eder. Bir gece, dayak yiyip, meyhane penceresinden atılan bir adamı kıskanır. “Belki ben de kavgaya karışırım ve pencereden dışarı atılırım diye içeri girip bilardo salonuna yürüdüm.” İstediği gibi bir kavgaya karışamaz. Örselenir. Ve kendisine, “en başta bana haddimi bildirdi.” dediği subayla durumlara dair fikirlerle içi içini yerken onunla Nevski Bulvarı’nda karşılaşmaya başlar.

Nevski Bulvarı

Çernişevski Nasıl Yapmalı kitabında kahramanını Nevski Bulvarı’nda bir subaya omuz atarak geçer. Bu nedenledir ki, Yeraltından Notlar’ın buna cevaben yazıldığı söylenir. Oysaki Dostoyevski, okuruna aristokrat subaya omuz atan yoksul memurun iç çelişkilerini sunmaktadır. Çernişevski’nin kahramanı gibi tiplere karşı değildir Dostoyevski, hatta onlar için Berman’ın aktarımıyla, “Bu itilmiş insanlar hiç olmazsa bir şey yapmaya çalışırlar; bir çıkış yolu bulmaya uğraşırlar; yanılgıya düşer ve böylece diğerlerini kurtarırlar; ama siz” –böyle sesleniyordu muhafazakar okuruna- “siz ancak melodramatik bir aldırmazlık pozuyla sırıtmayı bilirsiniz.” dediği söylenmektedir.

Romanla birlikte önem kazanan sahne, bu sefer Nevski Bulvarı’dır. “Nevski Bulvarı birçok bakımdan ayırdedici ölçüde modern bir ortamdır.” Bu özelliği yanında yine Berman’a göre “19. yüzyılın ortasında hala modern insanları sokaktan uzaklaştırıp yeraltına sürecek güce sahip kast aristokrasinin kontrolü altındadır.”

Rastlaşma

Yeraltı insanı Nevski Bulvarı’nda yaptığı yürüyüşlerde kendisini kavga için bile muhatap olarak görmeyen subayla karşılaşmaya başlar. Aslında buna karşılaşma demek uygun değildir. O aklından bir türlü çıkaramadığı ve bu nedenle de unutamadığı subaya rastlamak istemektedir. Bu rastlaşmalarda neden subaya yol verdiğine kızmaktadır.

“… bazen sabahın üçünde uyanarak. “Neden o değil de hep ben? Bununla ilgili bir kural yok, değil mi? Yazılı bir şey var mı? İki terbiyeli insan yolda karşılaştıklarında birbirine yol versin diye bir kural koyamaz mısın? Sen biraz çekil, o da biraz çekilsin. Karşılıklı saygıyla geçin.” Ama bu hiç öyle olmuyordu. O farkında bile olmadan, ben kenara çekilip ona yol veriyordum.”

Bu davranışı onu bir karar vermeye iter. Bu kararını uygulamak hiç de kolay olmaz. Nice şeyden sonra gerçekleştiğinde evine dönen yeraltı insanı büyük bir sevinçle aryalar söylüyordur.

Yeraltının hayalcisi dışarı çıktığında

Yeraltının insanının toplum içine karışmadan, sadece hayalleriyle yaşaması en fazla üç ay sürer. Toplum içine karışması onun için amiri Anton Antonovich’i ziyarettir.

Hep aynı iki üç kişiden başka kimse olmazdı orada. Daima kesilen vergilerden, senatodan, ücretlerden, Ekselanslarından ve onu nasıl memnun edeceklerinden konuşurlardı.” Küçük Prensin büyükler dünyası 1864’te böyle bir izlenim sunsa gerek. Bu ziyaretlerinden, konuşmaları dinleme sabrıyla sıkılan yeraltı insanı, insanları kucaklama arzusundan sıyrılıp evine geri dönmektedir.

İnsanları kucaklama arzusu onu yeniden bulduğunda Anton Antonoviç’in ziyaret günü olan Salı değil, Perşembe olması sebebiyle gittiği, lise arkadaşı Simonov’un evinde, kendisinin yine liseden arkadaşı olan Zverkov’un veda yemeğine zorla davet ettirir. Davete gitme telaşı, okul günlerini hatırlamasını tetikler.

Okula gelen çocukların suratları sanki gitgide değişiyor ve daha aptal bir ifadeye bürünüyordu. Ne güzel yüzlü çocuklar geldi geçti!” Okul dışlandığı, bağ kuramadığı, bir kere dost edindiği ama onu fazlasıyla üzdüğü, birbirine benzer bir hiçlik yeri olarak aktarılırken veda yemeğine davet ettirdiği Zverkov’a “Okuldaki son yılında iki yüz kişilik bir köy ona miras kaldı.”ğına da değinir ve bunun etkilerini anlatır. Miras kalan kişilerin olduğu köylerden oluşan bu toplumda şehri mesken tutmuş bir nevi tutunamayandır yeraltının insanı ve Zeki Demirkubuz’un “Yeraltı” filminde esinlendiği yemeğe gider.

Bu defa sahne Paris Oteli’dir. Aşağılanır, küçümsenir, dışlanır. Gecenin sonunda yine Simonov’dan yalvararak aldığı borçla yeniden peşlerine takılır. Gittiği yerde onları bulamaz. Gündüz dükkan olan o yer, onu romanın sonunda tüm ezilmişliğini kusacağı Lisa’ya götürmüştür.

Sartre’in başyapıtım diye adlandırdığı Saygılı Yosma kitabında linçten kaçan bir siyahi, bir hayat kadının evine sığınır. Kadının adı Lizzie’dir. Sartre’ın karakterini Lizzie olarak adlandırmasının Yeraltından Notlar’a bir gönderme olduğu söylenir. Döneminde eleştirileri üzerine çeken Sartre’ın kitabına bu bakış, “karanfilin yürürlüğüne” göz kırpmaktadır.

Yeraltına dönüş

Yeraltı insanı, evine döndüğünde öfkelidir. Tüm öfkesini hizmetinde çalışan Apollon’a yansıtır. Apollon’un maaşı yedi rubledir. Bu miktar, yeraltı insanının Zverkov’un veda yemeğine gitmek için ödediğiyle miktarla aynıdır. Bir gecelik yemek parasıyla, bir ay çalışan Apollon, yeraltı insanı tarafından, aksi, huysuz ve aslında iş yapmayan birisi olarak anlatılmaktadır. Lisa verdiği adres uyarınca ziyaretine geldiğinde yeraltının insanı yine ondan yardım isteyecektir. Apollon, adı güzel bulunmuş, bu roman kişisinin mitolojide müziğin, sanatların, güneşin tanrısı olduğu düşünüldüğünde Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ının kahramanın yardımcısını Apollon olarak isimlendirmesi, ironiktir.

Lisa’nın gidişiyle peşinden merdivenlerden koşarken, romandaki gerilim de okuru tamamen avuçlarına almıştır. Sulusepken, lapa lapa yağan kara dönmüştür. Yeraltının insanı korkunç iç çekişleriyle yalnızdır.

Romanın ihtiyacı olduğu söylenen bir anti-kahraman yaratılmıştır. Söyleyecekleri henüz bitmemiştir;

Bu çelişkilerle dolu adamın “Anıları” burada bitmiyor. Elinde olmadan devam ettikçe ediyor ama bizim burada kesmemiz daha doğru olacak.”

Bu antikahraman, Yeraltından Notlar’da bu sözlerle okura veda etse de, başka kitaplarda, başka kahramanlarla, bambaşka hikâyelerle okurla defalarca buluşacaktır.

 

Bu yazıdaki alıntılar:

Dostoyevski, Yeraltından Notlar; Marshall Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, Milan Kundera, Saptırılmış Vasiyetler, Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk kitaplarındandır.

Atelier Muse kurucusu, araştırmacı ve performans sanatçısı Müge Olacak, çalışmalarına Berlin’de HAU Hebbel am Ufer’de devam edecek!

Almanya’nın önde gelen performans sanatları merkezlerinden HAU Hebbel am Ufer, sadece Berlin’de değil, uluslararası tiyatro, dans ve performans sanatlarının bir kesişim noktası olarak, araştırma ve üretime yönelik çağda sanat pozisyonlarının sunulması ve desteklenmesi çerçevesinde, Türkiye’den Atelier Muse’un kurucusu Müge Olacak’ı, bir ortak çalışma programına davet etti. Program ifa (Institut für Auslandsbeziehungen) desteği ile gerçekleşiyor.

Atelier Muse yaratıcı girişiminin kurucusu ve performans sanatçısı olarak araştırma ve üretimlerini sürdüren Müge Olacak, HAU Hebbel am Ufer ile beraber çalışmalarına yedi ay boyunca Berlin’de devam edecek.

Müge Olacak, Berlin’de geçireceği süreçte uluslararası sanat ve kültür politikaları, sanat yönetimi yaklaşımlarına yönelik gözlem ve araştırmalarını yürütürken aynı zamanda kendisinin performans sanatı ve yeni medya/enstalasyon ile disiplinlerarası sanatsal üretimlerine de odaklanacak.

Atelier Muse’un üstlendiği sanatta ve sanat yönetiminde yenilikçi yaklaşımların ve iş birlikteliklerinin geliştirilmesi, Türkiye’de ve global olarak uygulanması rolüne istinaden Müge Olacak’ın Berlin süreci önemli proje ve programları beraberinde getirmeyi amaçlamaktadır.

Müge Olacak

Sanat yöneticisi, performans sanatçısı, araştırmacı ve yazar Müge Olacak, çalışmalarını İstanbul ve Berlin’de sürdürmektedir. 2008 yılında Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun olmuş ve çeşitli uluslararası şirketlerde pazarlama deneyimi edinmiştir. 2015-16’da Warsaw Dance Department’ta Türkiye’de başladığı çağdaş dans ve koreografi eğitimine devam etmiştir. 2011’den bu yana çağdaş dans, performans ve disiplinlerarası üretimler ve gösterimler gerçekleştirmekte olup özellikle kadın, tabular, ifade özgürlüğü konuları, kişisel ve sosyal ilişkilere odaklı çalışmaktadır. Nevin Aladağ, Tetsuro Fukuhara, Alexandra Pirici, Manuel Pelmus, Defne Erdur, Mustafa Kaplan çalıştığı sanatçılardan bazılarıdır.

ÇATI’da çeşitli proje üretimleri ve geliştirmeleri yapmış; SzurSure (Varşova) performans grubu kurucularından; Gaia Dergi yazar ve Uluslararası İlişkiler Koordinatörü’dür. Yönetsel ve pazarlama bilgisi ile çağdaş sanat alanına katkı sağlamak ve global hareketlilik ile sanatsal gelişimi desteklemek üzere Atelier Muse’u kurmuş; çağdaş dans, performans, yeni medya, yerleştirme ve yazarlık odaklı sanatçı rezidans programı, kültür sanat girişimciliği ve sanatçıların iş becerilerinin gelişimi üzerine çalışmalarını sürdürmektedir.

www.mugeolacak.com

Atelier Muse

Atelier Muse, Müge Olacak tarafından İstanbul merkezli olarak kurulmuş bir yaratıcı girişim olarak disiplinler ve sektörler arası yenilikçi yaklaşımları sanat alanına kazandırmayı hedeflemektedir. Atelier Muse, global ve işbirliğine dayalı bir çalışma modeli ile hayatta aktif bir şekilde var olmak ve üretken kalmak isteyen herkes ile bu vizyona katkı sağlamaktadır.

2017 yılında hayata geçirilen Atelier Muse Sanatçı Rezidans Programı, birliktelik içinde bilgi paylaşımı ve meraklı bir yaratıcılık ile hayata katma değer sağlamak üzere bir hayalin gerçekleşmesidir. Program, tüm dünyadan sanatçıların ağırlandığı, kültürlerarası bir kesişim noktasıdır. Aynı zamanda hem doğulu hem batılı bir şehir olan İstanbul, şüphesiz ki sonsuz bir ilham kaynağı olarak sanat dünyasına ilham vermeye devam ediyor. Ve Atelier Muse, kurucusunun sanatın bir ortak zemin olarak çeşitlilik ve farklı bakış açılarının zenginlik olduğu inancını benimseyerek bu zemini tutabilmek ve genişletmek üzere birliktelik içinde çalışmalarına devam ediyor.

www.ateliermuse.org

HAU Hebbel am Ufer

HAU Hebbel am Ufer, Annemie Vanackere’nin sanat yönetimi ve direktörlüğünde tiyatro, dans ve performans sanatları arasında bir keşif ve kesişim noktası olarak çağdaş sanat üretimlerine ev sahipliği yapmaktadır. Ek olarak, müzik, görsel sanatlar ve teorik çalışmaları içeren çeşitliliğe dayalı bir program sunar. Sürekli aynı kişi, grup veya programa bağlanmak yerine HAU hem Berlin’de hem de Berlin dışındaki uluslararası dans ve tiyatro alanlarında uluslararası ortaklıklar, festivaller ve projeler geliştirir ve sunar.

HAU Hebbel am Ufer, 2013’ten bu yana “Tanz im August” festivalini gerçekleştirmektedir. Programın önemli dönüm noktalarından bazıları; “Precarious Bodies. Tanz, Performance, Körperpolitik” (2013), “Das Große Nature Theater of Oklahoma ruft Euch!“ (2013), “Good Guys Only Win in Movies. Künstlerische Positionen aus Bukarest und Chisinau“ (2014), “Männlich Weiß Hetero. Ein Festival über Privilegien” (2015), “HEINER MÜLLER!“ (2016) ve “Utopische Realitäten” (2017) gibi klasik eserlerin çağdaş bir repertuvar ile gösterimi ve güncel önemli konuları ele alan festivallerdir.

Çok sayıda direktör ve koreograf uluslararası kariyerlerine HAU Hebbel a Ufer’de başlamıştır. Aynı şekilde, farklı ülkelerden sanatçılar da Berlin’in kültürel arenasında buradaki çalışmalarıyla başlayarak yer bulmuşlardır. Meg Stuart ve grubu Damaged Goods, koreograf Jérôme Bel, “Disabled Theatre” ile 2013’te Theatertreffen’e davet edilmiş olmakla beraber Laurent Chétouane, Kat Válastur, Jeremy Wade, IsabelleSchad, ve Jefta van Dinther de HAU ile çok yakın şekilde çalışan sanatçılardandır. HAU’da Nicoleta Esinencu, Hans-Werner Kroesinger, Oliver Frljić, Kornél Mundruczó gibi yönetmenlerin, She She Pop, Gob Squad, ve machina eX gibi gruplar ve Phil Collins, Miet Warlop, ve Vlatka Horvat gibi sanatçıların da içinde bulunduğu işlerinin gösterimleri gerçekleştirmektedir.

Müge Olacak, the Founding Director of Atelier Muse, researcher and performance artist, starts a fellowship at HAU Hebbel am Ufer in Berlin!

In the framework of presenting and supporting contemporary artistic positions that explore the intersection of theatre, dance, and performance beyond Berlin’s international dance and theater scene, HAU Hebbel am Ufer, one of the pioneering performing arts centers in Germany, invited Müge Olacak, the Founding Director of Atelier Muse, as a fellow from Turkey.

The program is being realized with the support of ifa (Institut für Auslandsbeziehungen). Müge Olacak, the founder of creative initiative Atelier Muse and performance artist, will join this program and will be involved in programs of HAU Hebbel am Ufer as well as continue her researches and production in Berlin for seven months.

Müge Olacak is going to focus on researches on both arts and culture politics, arts management approaches while working on her own artistic productions in performance and interdisciplinary art such as new media and installations.

As Atelier Muse shoulders the mission of developing and implementation of innovative arts management and artistic approaches in both Turkey and on a global scale, the residency period of Müge Olacak in Berlin aims to bring outstanding projects and programs with itself.

Müge Olacak

Müge Olacak is an arts manager, performance artist and writer based in Istanbul. She graduated from Boğaziçi University Business Administration Department in 2008 and Warsaw Dance Department in 2016. She has marketing experience in prestigious multinational companies. She has created her own pieces in in various disciplines as contemporary dance, performance art and interdisciplinary works since 2011 by focusing on experimental researches in women, taboos, self and social awareness. She also worked with globally well-known artists; Nevin Aladağ, Tetsuro Fukuhara, Alexandra Pirici and Manuel Pelmus, Defne Erdur, Mustafa Kaplan.

She is co-founder of SzurSure (Warsaw) site-specific performance group. She has also contributed the art sector with her management and marketing knowledge through ÇATI, Atelier Muse wtih the firts movement focused artist residency and arts entrepreneurship programs, also as International Relationships Coordinator in Gaia Magazine.

www.mugeolacak.com

Atelier Muse

Atelier Muse is a creative initiative, established by Muge Olacak in Istanbul, Turkey, that implements new approaches to art by carrying out interdisciplinary cross-sectoral projects. Atelier Muse adopts a global and collaborative point of view with partners sharing the same vision as to be present and actively productive in life.

Initiated in 2017, Atelier Muse Artist Residency Program is the realisation of a lifelong dream of adding value to life by coming together, exchanging knowledge and creativity with curiosity. The program was established to host artists from all around the world, creating a bridge of understanding between cultures. Istanbul, a city that is both Asian and European, is without a doubt the best place to get stimulated and inspired. The organization shares its founder’s believe, that art is a remedy for growing divisions and conflicts in today’s societies and we are able find a common ground by working together in creating it.

www.ateliermuse.org

HAU Hebbel am Ufer

Under the artistic direction and management of Annemie Vanackere, HAU Hebbel am Ufer presents contemporary artistic positions that explore the intersection of theatre, dance, and performance. In addition, music, visual arts, and theoretically oriented discursive events are core components of the diverse program. Instead of relying on a permanent ensemble, HAU does not only develop, but also presents international co-productions, festivals, and projects realized within and beyond Berlin’s international dance and theatre scene.

Since 2013, HAU Hebbel am Ufer has, for instance, been solely responsible for organizing the “Tanz im August” festival. Crucial cornerstones of the program are a contemporary repertoire including renowned classics as well as festivals highlighting current themes, as could for instance be seen in “Precarious Bodies. Tanz, Performance, Körperpolitik“ (2013), “Das Große Nature Theater of Oklahoma ruft Euch!“ (2013), “Good Guys Only Win in Movies. Künstlerische Positionen aus Bukarest und Chisinau“ (2014), “Männlich Weiß Hetero. Ein Festival über Privilegien” (2015), “HEINER MÜLLER!“ (2016), or “Utopische Realitäten” (2017).

Numerous directors and choreographers started their international careers here at HAU Hebbel am Ufer. Yet the opposite is just as true: many international artists found their way into Berlin’s cultural scene after having made an entrance here. Meg Stuart and her company Damaged Goods, choreographer Jérôme Bel, whose “Disabled Theatre” was invited to Theatertreffen in 2013, and choreographers like Laurent Chétouane, Kat Válastur, Jeremy Wade, Isabelle Schad, Ligia Lewis and Jefta van Dinther are closely connected with HAU. HAU regularly presents works by directors like Nicoleta Esinencu, Hans-Werner Kroesinger, Mariano Pensotti, Kornél Mundruczó, and is home base for groups such as She She Pop, Gob Squad, and machina eX, and show a wide range of artists, including Phil Collins, Miet Warlop, Vlatka Horvat and Ivo Dimchev.

37. İstanbul Film Festivali’nden Ingmar Bergman’a özel seçki!

0

37’ncisi bu yıl, 6-17 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek olan İstanbul Film Festivali için geri sayım başladı. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından her yılın Mart-Nisan aylarında düzenlenen festival; dünya sinemasının en saygın yönetmenlerinden Ingmar Bergman’ı, doğumunun 100. yılında özel bir bölümle anıyor.

Türkiyeli yönetmenlerin gözünden, Bergman’a bakış!

37. İstanbul Film Festivali’nin özel bölümlerinden bir tanesi olan Bergman 100 Yaşında için Türkiye’den 10 yönetmen, çağdaş sinema sanatının en etkileyici filmlerine imza atan Ingmar Bergman’ın kendilerini en çok etkileyen filmlerini seçti. Yönetmenler, kariyerlerini ve sinemasal yaklaşımlarını etkileyen bu filmlerin İstanbul Film Festivali’ndeki gösterimlerini bizzat sunacak ve İsveçli büyük ustayı kendi gözlerinden, festival izleyicisiyle paylaşacaklar.

Bergman 100 Yaşında seçkisini oluşturan sinemacılar ve seçtikleri Bergman filmleri şunlar:

Kazım Öz’ün seçimi: Smultronstället / Wild Strawberries / Yaban Çilekleri (1957)
Emin Alper’in seçimi: Det sjunde inseglet / The Seventh Seal / Yedinci Mühür (1958)
Semih Kaplanoğl’nun seçimi: Nattvardsgästerna / Winter Light / Kış Işığı (1962)
Reha Erdem’in seçimi: Tystnaden / The Silence / Sessizlik (1963)
Can Evrenol’un seçimi: Persona (1966)
Ümit Ünal’ın seçimi: Skammen / Shame / Utanç (1968)
Aslı Özge’nin seçimi: Viskningar och rop / Cries and Whispers / Çığlıklar ve Fısıltılar (1972)
Melik Saraçoğlu & Hakkı Kurtuluş’un seçimi: Scener ur ett äktenskap / Scenes from a Marriage / Bir Evlilikten Manzaralar (1973)
Yeşim Ustaoğlu’nun seçimi: Höstsonaten / Autumn Sonata / Güz Sonatı (1978)

Ingmar Bergman Kimdir?

Dünya sinemasının en saygın yönetmenlerinden Ingmar Bergman, 1944’ten 2003’e uzanan 59 yıllık sinema kariyeri süresince 45 uzun metrajlı film ve 170’in üzerinde tiyatro oyunu yönetti ve birçok filmin de senaryosuna imza attı. Birçok sinemacının kariyerini ve filmlerini şekillendiren, çağdaş sinema sanatının en etkileyici filmlerinden bazılarını çeken, sinemada felsefenin izlerini süren Bergman, yapıtlarında özellikle aile, ölüm ve inanç gibi yaşamın en temel, üzerinde en çok kafa yorulan sorunsallarını ele aldı. 1918’de doğan ve 2007’de hayatını kaybeden Ingmar Bergman’ı 2005’te Time dergisi “yaşayan en büyük yönetmen” olarak tanımlamıştı.

Buz ve ateşin birleştiği yer: İzlanda

1

Dünyada defalarca gidilebilecek bir yer varsa orası benim için İzlanda’dır.

İzlanda, Atlas Okyanusu’nun en kuzeyinde, Kuzey Amerika ile Avrupa kıtaları arasında yer alıyor. Schengen vizesi ile giriş sağlanabiliyor.

İzlanda dünyada en yaşanacak yerler arasında ilk 5’te yerini korumaya devam etmektedir. Kadın erkek eşitliği konusunda dünyanın önde gelen ülkelerinden biridir. Aynı zamanda LGBT dostudur. Eşcinsel evlilik 27 Haziran 2010’dan beri yasal olmuştur.

Her sene şehrin merkezindeki kilisenin karşısındaki cadde gökkuşağına boyanarak kutlamalar yapılır.

Türkiye’den İzlanda’ya ulaşım yaz aylarında direkt olabilmekte ancak genellikle zor bulunmaktadır.

En avantajlı gidiş Norveç – Oslo üzerinden Norwegian air ile Reykyavik KEF havalimanına hareket. Yolculuk 2 saat 50 dakika sürüyor.

İzlanda’ya 3 kez seyahat gerçekleştirdik. İlki Bergen ziyaretimizde çok acele olmuştu ve 5 gün yetmemişti. Diğerlerini 15-20 gün tutarak kapsamlı gezme fırsatı bulduk.

Şunu söyleyebilirim ki, Türkiye’deki mevsim koşullarına alışmış biri olarak hangi mevsim giderseniz gidin soğuk gelecektir, bu yüzden şu mevsim gidilmeli gibi bir yorumda bulunamıyorum. Ancak benim en sevdiğim zamanın sonbahar olduğunu söyleyebilirim. Aşırı kış olmuyor ve yolları kaplayan yoğun bir kar olmadığından araçla rahatlıkla gezebiliyorsunuz. Tabii adanın doğusuna doğru gittiğinizde hava soğumaya başlıyor.

Giderken mutlaka bir içlik götürmenizi öneririm eğer yoksa buradan almak yerine orada envai çeşit yeni outdoor markası ile tanışabilirsiniz ancak TR fiyatlarıyla karşılaştırdığınızda dört misli pahalı gelebilir. Bu yüzden karşılaştırma yapmak yerine buraya yeterince bütçe ayırıp düşünmeden rahatça gezmek ve alışveriş yapmak en güzel seçim 🙂

Kuzey ışıkları için gidecekseniz Eylül itibarıyla Mart’a kadar en yoğun dönemler.

Aslında doğuya gitmeden de İzlanda’nın 5 dakikada bir mevsim değiştirdiğini söylemek mümkün. Havasının durumu o kadar meşhur olmuş ki bunu sattıkları magnetlere bile konu etmişler: “welcome to iceland, if you don’t like the weather, just wait five minutes” yazılı birçok magnetleri bulunuyor:)

Yolda giderken bir anda güneş açmış, çiçekleri parlayan, kelebekler uçuşan bir hava varken 5 dakika sonra güçlü bir rüzgâr, yağmur ve fırtına ile karşılaşabiliyorsunuz.

Şehir dışında yolda giderken de birkaç kilometre arayla yemyeşil bitki örtüsü görürken, diğer yanda kurumuş yanmış bitkilere rastlamanız mümkün. Bir bölgeye deli gibi yağmur yağarken diğer yanı güneşten kavrulabiliyor.

İzlanda muazzam bir doğa güzelliğine sahip ve el değmemiştir. Hayatta ölmeden önce görülmesi gereken yerler listesinde yer alacak cinsten.

Havalimanında araç kiralayıp şehire ulaşım en pratik yol. İzlanda’da gezilecek yerler geniş alana yayıldığı ve şehirden uzaklaştıkça doğa harikalarıyla karşılaşıldığından en ideal yol araçla gezmek.

Benzinin litresi 250 ISK civarında. 20.000km için 40.000ISK civarında bir benzin bütçesi ayırmanız ideal.

(para birimi: 2500 izlanda kronu : 50TL)
Ortalama bir restoranda yemek: 2000-3000 ISK arası

Konaklama olarak Reykjavik hariç diğer şehirlerde biz Fosshotel serisini tercih ettik. Adanın pek çok önemli şehrinde şubesi bulunuyor. Reykjavik’te uzun kaldığımız için merkezde bir ev kiraladık. Airbnb üzerinden alternatiflere bakabilirsiniz.

Reykjavik dışına çıktığınızda özellikle fosshotel eastfjords faskrudsfjordur müthiş bir manzaraya sahip, eğer adanın güney doğusuna giderseniz şiddetle önerebileceğim bir oteldir. Aynı otelin Glacier Lagoon yakınlarında da yeri bulunuyor ancak şimdiye kadar gördüğüm en turistik şubesi diyebilirim. Bu bölgede belki farklı bir otel tercih etmek daha ideal olabilir.

Downtown’da görülecek yerler:

Hallgrimskirkja kilisesi:  Bu yapı aynı zamanda şehrin de simgesi. Buraya çıkarak şehrin manzarasını rengarenk izlanda evlerini tepeden görüp fotograflayabilirsiniz.

Solfar (sun voyager sculpture: view point): Muhteşem deniz manzarası ve şehir gözlem noktası. Yağışsız, bulutsuz açık bir gökyüzünde kuzey ışıklarını burdan görmek mümkün.

Kuzey ışıklarını kontrol etmek için kullanabileceğiniz bir app: Aurora Forecast 

Skólavörðustígur caddesi: Kilisenin hemen karşısında kalıyor, oldukça canlı ve renkli bir cadde.

Şehrin en işlek caddeleri ise çok sayıda mağazanın ve Reykjavik’in en popüler mekanlarına ev sahipliği yapan Laugavegur Caddesi (eğlence mekanları caddesi) ve hemen devamındaki Bankastræti (bankalar caddesi) , bu caddede işinize yarayabilecek pek çok outdoor markası bulunuyor. North66 en popüler olandır ancak fiyat olarak oldukça pahalı, Icewear yine meşhur bir markası, fiyatları biraz daha makul ve ülkenin pek çok yerinde şubesi bulunuyor.

Perlan Project: Restorant ve şehir gözlem yeri, buradan da şehire yukarıdan bakıp güzel fotoğraf kareleri alabilirsiniz. Ayrıca bir çok hediyelik eşya bulunuyor ve ev yemekleri yiyebileceğiniz kapsamlı bir restorana sahip.

Kringlan Şehirdeki en büyük avm. İçinde muazzam güzellikte bir de market bulunuyor.

Harpa burası konser benzeri etkinliklerin gerçekleştiği bir merkez. İçerisinde oldukça kaliteli hediyelik eşyalar alabileceğiniz bir kaç küçük shop da bulunuyor. Gittiğimizde Björk konserine denk getirerek gitmiştik. İmkanınız varsa önceden şehirdeki etkinliklere göz atmanızı öneririm.

Şehirin dışına çıktığımızda;

UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Thingvellir Ulusal Parkı mutlaka görülmesi gereken yerlerdendir.

Seljalandsfoss (Seljalandsfoss’un en önemli özelliği, şelalenin arkasına geçilebilmesi.)
Skogafoss: Bir diğer büyüleyici şelale.

Gullfoss, bu şelale oldukça büyük ve inanılmaz bir güzelliğe sahip. Ne kadar çok şelale var bu ülkede diyip geçmeyin, her biri mutlaka görülmesi gereken güzellikte, sizi asla pişman etmeyecek. Gulfoss şelalesinin gökkuşağı meşhurdur, gittiğinizde sizi rengarenk bir atmosferin karşılayacağını garanti edebilirim.

Dettifoss, bu şelale Akureyri’den ilerlediğinizde yol üzerinde kalıyor. Adanın tamamını dolaşmaya vaktiniz yoksa atlayabilirsiniz.

Mýrdalsjökull ve meşhur Eyjafjallajökull yanardağlarını görmeden geçmeyin.

Jokulsarlon Glacial Lagoon‘a giderek buzul bölgesinde fotoğraf çekilebilirsiniz.

Reykjavik’den Jökulsarlon 380km yaklaşık 5 saat sürüyor. 

Jokulsarlon’dan gelirken Vik’de dönüşü dinlenme molası verebilir ve yemek yiyebilirsiniz.

Vik i Myrdal Church şehrin simgesi, çıkıp mutlaka görülesi bir güzelliktedir. Jokulsarlon ile Vik arası 200km.

Bir diğer gün Golden circle turu yapabilirsiniz.

Gullfoss şelalesi, Geysir’i mutlaka görülmesi gereken yerler arasında. Geysir’deki yer kürenin kaynaması dolayısıyla oluşan koku biraz rahatsız edebilir.

Son gün ya da ziyaretinizde uygun bir gün zaman aralığı jeotermal bir kaplıca olan Blue Lagoon‘da rahatlamak için geçirmeyi unutmayın.
Eğer vaktiniz varsa ve adanın tamamını dolaşacaksanız adanın diğer ucunda bulunan Mývatn Nature Baths çok daha sakin ve huzur verici bir atmosfere sahip. Blue Lagoon havalimanına yakın olduğu için aşırı kalabalık olabiliyor.

Akureyri

Burası Reykjavik’ten sonra İzlanda’nın en büyük ikinci şehri. Vaktiniz kısıtlı değilse gidin görün.

Oldukça küçük ve sevimli bir şehir. Şehire çok yakın mesafede bir de christmas house bulunuyor. Burada dünyanın her yerinden gelmiş binbir çeşit yılbaşı süsünü bulabilmeniz mümkün.

Ayrıca zaman ayırabilirseniz İzlanda’nın en güzel fiyordları olan Siglufjörður ve Ólafsfjörður taraflarına da bir iki gün ayırmanızı öneririm.

“Haşdi Şabi ve IŞİD’in elinde bulunan bölgelerden geçerken en büyük korkum annemi ve arkadaşımı kaybetmek idi.”

1

Yönetmen Selim Yıldız yeni filmi Diyalog’u anlattı: “Haşdi Şabi ve IŞİD’in elinde bulunan bölgelerden geçerken en büyük korkum annemi ve arkadaşımı kaybetmek idi.

 Diyalog

Belgeselci Selim Yıldız üçüncü projesinde bize annesinin hikâyesini anlatıyor. Bu film aynı zamanda bir oğul ve bir abi olarak Selim Yıldız’ın kendi kişisel hikâyesidir de. Yaklaşık 10 yıl önce bir gün, Selim Yıldız’ın kardeşi evden çıkar ve bir daha hiç gelmez. Bir süre sonra, aile oğullarının gerillaya katıldığını ve hayatta olduğunu öğrenir. Bunun üzerine yönetmen, annesi Besna Xanım’a bir söz verir, onu bir gün oğluna kavuşturacaktır. Sonrasında, iki yıl kadar önce, aileye ikinci bir haber gelir. Oğulları Rojava’da İŞİD’e karşı savaşmaktadır. Yıldız ve annesi, sınırların kapalı olmasına aldırış etmeden yola koyulurlar; bu belki de Besna’nın oğlunu görmek için son şansıdır. Uzun ve tehlikeli bir yolculuktan sonra, Irak üzerinden Suriye Kürdistan’ına doğru yola çıkarlar. Besna Xanım, 10 yıllık özlemin ardından oğluna kavuşabilecek mi? Acımasız bir savaşın orta yerinde, Selim Yıldız ve annesi Rojava’ya ulaşmayı başarabilecekler mi?

Selim Yıldız’la “Diyalog” üzerine konuştum.

“İzleyiciler için sadece gerçek bir hikaye olabilir ama benim için Dilayog, benim özlemim, derdim hasretim, korkum, acım ve sancım olarak hep bende kalacak…”

“29”, Bîra Mı’têtın/Hatırlıyorum ve Diyalog… 29 ve Bîra Mı’têtın filmlerinde hikâyede olanların doğrudan içinde değildin, gelişmeler senin dışındaydı. Yaşananı işleme çabanın yanında hikâyeyi yaşamaya çalıştın. Ancak Diyalog daha farklı bir yerde duruyor. Bu kez bir yanıyla senin şahsi hikâyeni göreceğiz… Esasında annenin, kardeşinin ve Kürt Annelerinin hikâyesi, ama yaşananın tastamam içindesin bu kez. Bu noktadan bakıldığında diğer iki filmden nasıl ayırıyorsun Diyalog’u?

Elbette diğer iki filmin hayatımda ayrı ayrı izleri var ama Diyalog, benim için sadece bir filmden ibaret değil. Şimdi ve gelecekte bile tüm yaşamımı uykularımı bile alt üst eden bir hikâye. Bu nedenle Diyalog sadece bir film değil… Kameraya kaydettiğimiz tüm görüntülerin, diyalogların büyük bir yedeğini istemeyerek hafızama da kaydettim, yaşadım ve yaşamaya devam ediyorum. Keşke hafızayı silme şansına sahip olsaydım. Çünkü Diyalog geride kalan tüm ömrüme sirayet edecek. İzleyiciler için sadece gerçek bir hikaye olabilir ama benim için Diyalog, benim özlemim, derdim hasretim, korkum, acım ve sancım olarak hep bende kalacak…

Diyalog’u çekmene neden olan itici güç neydi? Motivasyonunu ve hedeflerini öğrenmek istiyorum.

Hep bir hikâyeyi bitirme aşamasında iken, Haylazlık edip hikâye içinde başka bir hikaye çıkıyor karşıma. 29’u çekerken 13 yaşında köyleri yakılmış bir gerilla ile tanıştım ve 22 yıldır dağda, üstelik hiç annesini görmemiş. Onun hayatını anlatmak isterdim şartlar elvermedi. Kardeşim dağa çıktığında daha 18 yaşında idi, yıllarca hep anneme söz verdim bir gün seni oğlunun yanına götüreceğim diye. Diğer hikâye olmayınca anneme dedim bir de filmini yapsak mı? Kabul etti. Etmez olaydı hayatımın hatasını yaptım bu hikâyeyi çekmekle… 6. aydan sonra çok pişman oldum ama iş işten geçmişti sonunu getirmeliyim diye kendimle çok aşırı bir savaş haline girdim. Yola çıktıktan sonra Semelka sınır kapısından bizi geri çevirdiklerinde o saatten sonra filmi unuttuk buluşma hayali ile yol olmayan yollar denedik… O kadar bataklıkla dolu bir coğrafya ki anlatmakla bitmez. Ben buluşmaktan vazgeçtim. Çünkü önümüzde ölümüne yollar vardı ama annemin özlemleri, hasretleri çok birikmişti, benim de… Çünkü savaş bölgesinde yaşayan bir kardeşim var, ya bir daha göremezsem…

“İstemeyerek de olsa üçüncü filmde sınırlara takıldı. Ben yapay sınırlar diyorum, keşke sınırlar olmasaydı ya da sınırların orta yerinden hikâyeler çekmeseydim.”

Rojava sınırı, süreç, koşullar… Filmi çekerken yaşadığın zorluklardan bahseder misin biraz?

İstemeyerek de olsa üçüncü film de sınırlara takıldı. Ben yapay sınırlar diyorum, keşke sınırlar olmasaydı ya da sınırların orta yerinden hikâyeler çekmeseydim. O sınırlar ki öyle elini kolunu sallayarak geçeceğim sınırlar değildi… Hep ölüme en çok yaklaştığım andı, Roboskî’deki sınırda öyle idi. Malum hukuksuzluğun en dipte oldu döneme de denk gelince şartlar epey zorluyor. Ama zaten kolay olmayacağını biliyordum, sadece ölüm olmasın gerisine razıyım düşüncesi hep hakim oldu.

“Haşdi Şabi ve IŞİD’in elinde bulunan bölgelerden geçerken en büyük korkum annemi ve arkadaşımı kaybetmek idi. Sanırım en zor kısmı da buydu.”

“Roboskî iyki varsın atölye” başlığıyla arkadaşlarınla yaptığın atölye çalışması, Roboski Katliamı sonrası Roboski halkının çocukların gözlerinden görmek açısından çok önemliydi. Ayrıca “Hatırlıyorum” filminde de 14 yaşındaki Sinan, filmin odak noktasıydı. Yine Ezidi Göçü fotoğraflamalarında da çocuklar ön plandaydı. Şimdi de annenle, Besna Xanım’la çalıştın. Bu kez “çocuk” sendin. Annenle çalışmak nasıl bir tecrübe oldu?

Roboskî’deki atölye tüm katılımcılar için önemli bir dönüm noktasıydı; çocuklar için, aileler için ve bizim için farklı bir dönem idi. Elbette çok çok zorlandık fakat sonunu getiremeyeceğimiz önemli çalışmaların başlangıcı olmamalı.

Ama Diyalog çok farklıydı. Uzun yıllardan sonra annem ve babam ile çok yaşadım. Yeri geldiğinde sobayı yakar yemek hazırlardım, sonra kameranın başına geçip kayıt alırdık. Esasında hikâyeyi çekmedik, daha çok yaşadık. Ondan Diyalog sadece bir film değil dedim. Ama işin en zor kısmı uzunca hiç bitmeyen zorlu ve ölümüne bir yolculuk idi. Haşdi Şabi ve IŞİD’in elinde bulunan bölgelerden geçerken En büyük korkum Annemi ve arkadaşımı kaybetmek idi. Sanırım en zor kısmı da buydu.

 Peki, neden belgesel film çekmeyi tercih ediyorsun?

Sinemadan pek anladığım söylenemez ama görüntü ile hikaye anlatmayı öğreniyorum. Fotoğrafta da bunu yapmaya çalışıyorum.

Bir derdiniz ya da çok derdiniz var bunu bir şekilde görünür kılmak istiyorsunuz…

Filmin gösterime hazır hale gelmesi için maddi imkânsızlıklar yaşıyorsunuz. Neler söylemek istersin?

Tüm belgeselcilerin yaşadığı bir problem üstelik her hikâyede yaşıyoruz, sanırım uzunca süre yaşamaya devam edeceğiz. Ama önemli olan hikâyelerin hakkını vermektir. Hakkını verebiliyorsak diğer sorunların üstesinden gelmek zor da olsa bir şekilde sonuç alınır.

Bira Mi Tetin 27. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde sansüre uğramıştı. Bu filmin gösterimini hangi mecralarda yapmayı amaçlıyorsunuz?

Ankara film festivali dışında her yerde🙂… Önümüzdeki aylarda film bitecek diye planlıyorum, bittikten sonra Avrupa festivalleri ağırlıkta olacak.

Selim Yıldız Kimdir?

Selim Yıldız

1985 Van, Bahçesaray’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Bahçesaray’da tamamladı. 2007-2011 yılları arası hem inşaat işçiliği yaptı hem de Istanbul Özgür Üniversite’de belgesel fotoğraf eğitimi aldı. Kürt basınını ve mülteci çocukları konu alan fotoğraf çalışması çok sayıda kültürsanat festivalinde ve galerilerde sergiledi. 2011’de Van depreminden sonra çadır kentlerde Çocukların Gözlerinden Bakmak ve Anlamak başlığıyla gerçekleştirdiği fotoğraf atölyesinin yanısıra, bir çok yerde dezavantajlı durumdaki çocuklarla atölyeler düzenledi. 2013’te “29” adlı ilk belgesel filmini çekti. 2016’te Roboskî’yle ilgili yaptığı “Hatırlıyorum” (Bîra Mı’têtın) adlı ikinci filmiyle Documentarist’in Johan van der Keuken Yeni Yetenek Ödülü’nü ve 5. Babel Film Festivali’nde Premio “Diari Di Cineclup” ödülünü kazandı.*

*kameraarkasi.org