Ana Sayfa Blog Sayfa 213

Mercy For Animals (Hayvanlar İçin Merhamet) hakkında kurucusu Nathan Runkle ile röportaj

Ne garip bir histir daha az kitap okumak! Özellikle kitap okumayı seven birisiyseniz bu duyguyu bilirsiniz, suçlu hissedersiniz. İnternet ve elektronik kitaplar derken elime gerçek bir kitap almayalı uzun zaman olmuştu. Dükkanlarda elimi uzattığım kitaplar olsa da sonradan raflarına kibarca geri bırakmıştım onları.

Bir süre sonra internette dolaşırken tesadüfen bir kitap gördüm. Öyle süslü bir kapağı ya da gizemli bir ismi yoktu ama ilgimi çekmişti. Birkaç dakika sonra sipariş etmeye karar verdim. İki gün sonra elime ulaşmıştı. Oturup birkaç sayfa okudum. Bu aralar her şeyi yarım bırakan bir insan olmuştum, sonra kitabı çekmeceye koydum vaktim olunca okurum diye. Birkaç saat sonra neden bilmiyorum ama okuduğum sayfalardaki olaylar zihnimde canlanmaya başladı Kitabı tekrar çıkarttım ve okumaya devam ettim… Ve kitabın adını içimden tekrar etmeye başladım!

Hayvanlar için Merhamet!

Dünyanın en başarılı ve aktif hayvan hakları kuruluşlarından biri olan Hayvanlar İçin Merhamet’i (Mercy For Animals) neredeyse çocuk diyebileceğimiz bir yaşta kurup bugünlere kadar getiren ve aynı ismi taşıyan kitabı ile çok ses getiren sevgili Nathan Runkle kitabı ve hayvan hakları üzerine sorularımı yanıtladı. Kendisine ve burada isimlerini sayamadığım MFA üyelerine hayvanların sesi oldukları için bir kez daha teşekkür ediyorum.

1) Merhaba bay Runkle, yeni kitabınız ile oldukça konuşuldunuz. Bu kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz?

Kitabı yazdım çünkü insanlara, hayvanlara yardım etmek için harekete geçmeleri adına ilham vermek istedim. Her birimiz zulmü önlemek ve merhamet aşılamak için büyük bir güce sahibiz. Aynı zamanda da gıda sektörümüzde hayvanlara karşı yapılan gizli savaşı ortaya çıkarmak için üretim çiftliklerine  gizlice sızan cesur kişilerin hikayelerini paylaşmak istedim.

2) Mercy For Animals grubunun ne gibi çalışmaları var?

Mercy For Animals kuruluşunun görevi çiftlik hayvanlarına yapılan zulmü önlemek ve merhametli gıda seçimlerini ve ilkelerini teşvik etmektir. Dört alanda çalışma programımız mevcut: Gizli soruşturmalar, kurumsal sosyal destek, hukuki destek ve eğitim. Programlarımız insanları hayvanları yemekten uzaklaştırıp bitkisel beslenmeye teşvik etmeye ve aynı zamanda da şu anda üretim çiftliklerinde hapsolacak kadar şanssız hayvanların katlandığı zulmü azaltmaya odaklanmıştır.

3) MFA’da çalışan bireylerin özellikleri nelerdir? Sizinle birlikte kimler çalışabilir?

MFA‘da çalışan insanların temel özelliği merhamet sahibi olmaları ve sesi olmayanların sesi olarak daha huzurlu bir gelecek yaratmak adına çaba göstermek istemeleridir. İnsanlar MFA’ya bağış yaparak, gönüllü olarak ya da stajyerlik yaparak katılabilirler. Detayları internet sitemizde bulabilirsiniz, www.mercyforanimals.org.

4) Sizce et ve süt sektörüne kıyasla çiftçiliğin daha masum sayılabileceğini söyleyebilir miyiz?

Hayvanların küçük çiftliklerde etleri ve sütlerinden yararlanmak adına yetiştirilmeleri hakında ne düşünüyorsunuz?

Hayvansal tarım tabiatı gereği bütünüyle istismarcıdır. Küçük çiftliklerde bile hayvanlar ailelerinden koparılırlar, çoğu zaman ağrı kesici olmadan sakat bırakılırlar, hayatları ve gelecekleri üzerinde hiçbir hakimiyetleri yoktur ve vahşice öldürülürler.

İnsanlara üretim çiftliklerinin acımasız gerçeklerini gizlice çekilmiş görüntülerle göstermek, kalplerini ve zihinlerini üretim çiftliklerinde acı çeken hayvanlara açmalarını sağlamakta inanılmaz etkili.

5) Tecrübelerinize göre hayvan haklarına dikkati çekmenin en etkili yolu hangisidir?

Hepimizin elinde olan en güçlü yöntem bitki temelli  beslenme düzenine geçmektir. Sadece beslenme düzenimizi değiştirerek her yıl düzinelerce hayvanın hayatını kurtarabiliriz.

Hayvansal ürünlerden uzak durmak, ahlak anlayışınızı masaya koymak ve her yemekte zulüm yerine iyiliği tercih etmektir. Aynı zamanda sağlığınızı iyileştirmek ve çevreyi korumak için de etkili bir yoldur.

7) Hayvan ve doğa katliamı, küresel ısınma, dünya açlık sorunu gibi birçok sorunu önleyeceği düşünülen yapay et projesi (temiz et) hakkında ne düşünüyor sunuz?

Bitkilerden üretilen et ve temiz etin (hayvana bağlı olmadan gerçek hayvan hücrelerinden büyütülen et) büyük bir destekçisiyim. Bu alternatifler sadece hayvan dostu olmakla kalmıyor, üretilmeleri için yüzde 90 daha az toprak ve su gerektiriyor, yüzde 90 daha az sera gazı salıyor ve yaklaşık yüzde 50 daha az enerji tüketimine sebep oluyorlar. Çoğu insan yemek seçimini fiyat, lezzet ve elverişliliğe göre yapıyor. Bitkisel et ve temiz et alternatifleri bu üç konuda geleneksel hayvansal ürünleri geride bıraktığında üretim çiftlikleri yok olmaya başlayacak.

8) Yapay etin hayvanların dokusundan üretileceğini fakat hayvanların ölümüne sebep olmayacağını düşünürsek siz hayvansal ürün tüketmeyen biri olarak yapay eti denemek ister miydiniz?

Evet! Kesinlikle. Etten, hayvanları korumak istediğim için vazgeçtim, tadını ve dokusunu sevmediğim için değil. Bence veganların (özellikle yeni vegan olanların) zevkine yönelik tanıdık tatlar ve dokulara sahip ürünler bulunması çok mühim.

9) Uzun yıllardır hayvan katliamında büyük rol oynayan fast food zincirlerinin vegan ürünler çıkartması hakkında ne düşünüyor sunuz? Sizce bu olaya umutla mı bakmalıyız yoksa bu gibi restoranlardan vegan ürünler alsak dahi onları desteklemiş olduğumuzu düşünebilir miyiz?

Hazır yemek zincirlerinin menülerine vegan ürünler eklemelerini tamamen destekliyorum. Vegan beslenmenin lezzetli, elverişli ve  uygun fiyatlı olmasını istiyoruz. Mevcuttaki hazır yemek restoranları bunu başarmaya yardımcı olmak için gayet uygun oldukları gibi, geniş bir kitleye de hitap ediyorlar. Bu vegan seçenekleri desteklemek şirketlere bu tip ürünlere talep olduğunu gösterecek ve bu da ürün yelpazelerini genişletmelerini teşvik edecek ve diğer restoranları da aynısını yapmaya özendirecektir.

10) Gucci markasının artık koleksiyonlarında kürk kullanmayacağını açıklanması ile ilgili ne düşünüyor sunuz?

Bu harika! Tüm giyim markaları acilen kürksüz bir politika benimsemeli. Kürk acımasızca ve eski moda.

Anlamsız lüks ürünler adına hayvanlara gaz veren, kapana kıstıran ve canlı canlı derilerini yüzen bir sektörü destelemenin hiçbir bahanesi olamaz.

11) Sizce neden  insanlara deri kullanmak kürk kullanmaktan daha masumca geliyor? Gerçekten de  hayvan sömürüsünün farklı şekilleri olan kürk ve deri üretimi, kullanımı arasında bir fark var mı?

Deri de aynı şekilde hayvan zulmünü destekliyor. Yapılacak en iyi şey tüm hayvansal ürünleri dolabınızdan uzak tutmak.

12) Kitabınızın bir bölümünde okulda diğer çocuklar tarafından baskıya maruz kaldığınızı anlatıyorsunuz. Günümüzde aynı sorunu yaşayan birçok çocuk var ve ne yazık ki bu olaylar çok üzücü şekillerde sonuçlanabiliyor. Çevreleri tarafından bir nevi zorbalığa maruz kalan çocuklara sizce nasıl yardımcı olabiliriz?

Çocuğunuza koşulsuz sevgi verin. Gerçekten koşulsuz. Anlayışlı, nazik ve destekleyici olun. Bir güvenli alan yaratın. Onları özgün ve özel bir insan oldukları için kutlayın. Oldukları halleriyle harika ve bir bütün olduklarını bilmelerini sağlayın

13) Mercy For Animals kitabınız filme uyarlanacak olsa sizi kimin oynamasını isterdiniz?

Ryan Gosling. Başrolde herhangi bir başkasıyla çekilmesine izin vermezdim. (Gülerek cevap veriyor)

14) Son olarak sevenlerinize mesajınız nedir?

Dünyayı tüm canlılar için daha adil, sevgi dolu ve nazik bir yer haline getirmek adına yaptığınız her şey için teşekkür ederim. Siz bir fark yaratıyorsunuz. Gözlerimizin önünde bir bilinçlenme hareketi gerçekleşiyor.

Lambadan cin çıkaran bilim kadını: Lise Meitner

1

Tarih 7 Kasım 1878’e geldiğinde Elise Meitner ismiyle dünyayı selamlayan daha sonra ise Lise Meitner olarak tanıyacağımız, karşılaştığı engeller, uğradığı ayrımcılıklar karşısında fizik tutkusundan vazgeçmeyen ve büyük bir güç haline getirilecek keşfini dünyanın kucağına koyduğunda haksızlığa uğrayan nükleer fiziğin annesi bilim kadınına daha yakından bakmaya ne dersiniz? Hatta gözlerimizi büyüteç yapıp şaşırarak bakalım…

Yine cinsiyet arası ayrımlar bir yüzyıldan diğerine uzanıyordu tabi ki, 1800’lerin sonu 1900’lar başı… Lise’nin öğrenimi zamanında kız çocuklarının eğitimi 14 yaşında sona eriyordu. Okulu bitirdiğinde hayatını öğretmen olarak kazabilmek için Fransızca alanında devlet sınavından 1899 yılında geçti. Daha sonra kadınlara fen edebiyat fakültelerine giriş hakkı tanındı. Lise 2 yıllık sıkı bir çalışma sonucu lise bitirme sınavını geçmiş ve 1901 yılında Viyana Üniversitesinin kapısı kendisine açılmıştır. 1905 yılına geldiğimizde eğitiminde doktora derecesini almıştır. 1907 yılında radyoaktivite çalışmak için Berlin’e gitti. Hiçbir geliri yoktu ve ailesi maddi destek sağladı. Berlin Üniversitesinde derslere girebilmek için yoğun çaba sarf etmesi gerekti. Nedeni mi? Kadın olmasıydı…

Sonunda fizikçi Max Planck’in önyargısını kırmış ve derslere girebilmek için gerekli izni almıştır.
Lise derslere katılabilse de deneysel çalışma yapamıyordu. Ta ki radyoaktivite kimyasında çalışmalarında yardım edecek bir fizikçi arayan kimyacı Otto Hahn ile tanışana kadar. Yıllar sürecek iş ortaklığı ve dostluk… Lise’nin Hahn ile yapacağı çalışmalarda bir engel daha karşısına çıkar. Ne olabilir? Lise’nin kadın olması… Kimya Enstitü Başkanı Emil Fischer enstitüde kadın istemiyordu. İstemeyen kişi Nobel ödülü almış bilim adamıdır belirtmeden geçemeyeceğim. Bu nedenle Hahn çalışmalarını laboratuvarda yapabiliyorken, Lise cinsiyetinden dolayı çalışmalarını bodrum katında ve marangozhaneden bozma bir yerde yapabiliyordu. Lise aile desteğiyle varlığını sürdürdüğü için, gelir sağlayabilmek için yazdığı makaleleri L. Meitner olarak imzalıyordu. Neden mi tam ismini kullanmıyordu? 1900’lerin başında Almanya’da kadınların bilimsel makale yayımlamaları yasaktı. Çünkü yeni girilen yüzyıl da kadınlara karşıydı.
1909 yılına gelindiğine kadınların Almanya’da akademik çalışmalara katılmasını engelleyen yasanın kaldırılmasıyla, Lise eski marangoz atölyesinden çıkıp kimya laboratuvarında çalışmaya başlamıştır. Yine aynı yıl Meitner ve Hanh ikilisi radyoaktif geri tepmeyi keşfetti.

1912 yılına geldiğimizde 34 yaşındaki Lise’nin Max Plank’in asistanlığı yapmaya başlamasıyla sonunda üniversitede bir konumu olur ve cüzi bir ücret almaya başlar. Aynı yıl Hahn’a Dahlem’de açılan Kaiser Wilhelm Enstitüsü’nde bağımsız çalışması için teklif gelir ve Hahn kabul ederek bağımsız radyokimya bölümünün başına geçer. Lise burada misafir olarak Hahn’la çalışmalarını yürütür. 1913’te Kaiser Wilhelm Kimya Enstitüsü ilk kadın bilimsel bir üyesi olur ve maaş almaya başlar. Böylece Lise ekonomik bağımsızlığını kazanır. I. Dünya savaşının patlak vermesiyle ikilinin çalışmaları sekteye uğrar. Hahn askere alınır, Lise gönüllü röntgen hemşiresi olarak görev alır. Fakat Lise daha fazla bilimden uzak kalamaz ve 1917 yılında laboratuvara geri döner. Aynı yıl ikili Protaktinyum elementini bulduklarını duyururlar. Bir yıl sonrası Kaiser Wilhelm Enstitüsü Lise’ye radyoaktif fizik bölümü açmasını teklif eder ve ücretini de Hanh’ın ücretiyle aynı seviyeye çıkartır.

Lise yıllar süren, bilim yapmak için verilen mücadelesinde sonunda cinsiyetler arası eşitliğe ulaşmıştır. 1922 yılına Lise 43 yaşına geldiğinde enstitüde öğretim görevlisi olur. Verdiği ilk ders konusu ‘‘Kozmik fizik’’ gazetelerde ‘‘Kozmetik Fizik’’ olarak yer alarak alay konusu yapıldı. Kadınların bilimde başarılı olacağına inanılmıyor ve küçük görülerek ayrıştırılıyordu. 1926 yılı transfer olduğu Berlin Üniversitesi’nde Almanya’nın ilk fizik deneysel nükleer fizik profesörü oldu.

Hızlıca yol alıp 1933 yılında geldiğimizde Hitler gerçeğiyle yüz yüze kalıyoruz. Bu dönemle birlikte Yahudi kökenli Almanların işlerine son verilmekteydi. Lise yahudi kökenli Avusturyalı olduğu için işine son verilmemiş enstitüdeki görevine devam etmiştir. Fakat Lise’nin ders vermesine izin verilmediği gibi, profesörlük unvanı da elinden alınmıştır. Bilimsel toplantılara katılamıyor, yayımlanmış bilimsel makalelerde yazarlarından biri olmasına rağmen ismi yer almıyordu. Yıllar süren cinsiyet ayrımcılığının ardından Lise bu sefer ırk ayrımcılığıyla karşı karşıya kalmıştır. 1938 yılında Almanya’nın Avusturya topraklarını kendine katması sonucu Lise’nin koruması ortadan kalkmıştır. Bunun üzerine Lise çalışmalarını, konumunu, akademik kariyerini kısaca 25 yıllık hayatını bırakarak Almanya’dan kaçar. 1938 yılında İsveç’te Stockholm’da Siegbahn Enstitüsünde kıdemsiz asistan maaşı ile yine zor olan yeni bir hayata başlar.

Lise sürgündeyken Hanh ile yaptıkları çalışmalar ve ilerleyişleri ilgili mektuplaşarak bilgi alışverişlerine devam etmişlerdir. Hanh ve asistanı Strassmann uranyum ile nötron bombardımanı yaparlarken bozumun ürünleri arasında baryum izotopları buldular. Açıklayamıyorlardı nötron çekirdekte çatlamaya hafif elementler sebep olmazdı. Meitner’e mektup yazarak fiziksel açıdan bu durumu değerlendirmesini istedi. Meitner mektubu fizikçi yeğeni Otto Frish ile tartışırken, Frish uranyum atomlarının iki eşit paçaya bölünebileceğine inanmadı fakat konuşma ilerledikçe, çekirdeği sıvı damla gibi görebileceklerini sıkışmaya başlayıp sonunda ikiye bölüneceğinden diyagramlar çizerek söz etti. Yani uranyum atomunu iki daha hafif atoma bölünüyordu. Meitner ayaküstü yaptığı hesaplamayla iki çekirdek birbirinden ayrıldığında ortaya çıkan enerji orijinal çekirdeğe göre 200Mev büyüktü… Einstein’ın ünlü formülü E=mc2. Her şey uyuyordu. Muazzam miktarda enerji üretmek için nükleer bölünme sırasında yeterli kütle enerjiye dönüşüyordu. Einstein’ın 1905 yılında enerji ve kütle arasındaki ilişkiyi açıklamak üzere yayımladığı makale gerçek hayatta ilk defa doğrulanmış oluyordu. Meitner, hesaplamasını Hahn’a anlatırken, Frisch Bohr’a söyledi. Haberler o kadar hızla yayıldı ve hareket edildi ki, Meitner ve Frisch’in 1939 yılı Nature Dergisinde yayımladıkları makaleden önce keşif duyulmuştu. Makalede atomun parçalanmasını biyolojideki hücre bölünmesine (o yıllarda buna “fisyon” deniyordu) benzeterek, “nükleer fisyon” adını verdiler. 1938 yılında atom bombası için lambadan cin çıkmıştı.

Einstein bizim Marie Curie’miz dediği Lise Meitner’in çalışmalarını takip etmekteydi. Bu gelişme sonrası Einstein Amerika başkanına buluşun ne ifade ettiğini açıklar. Böylece 1939 yılı sonuna doğru ABD, Kanada ve İngiltere’nin ortak olarak yürüteceği atom bombası yapımı için Manhattan Projesi başladı. Projeye katılması için Meitner’e teklif gelmiş fakat bilimsel katkılarını askeri uygulamalarda kullanmayacağını belirterek reddetmiştir. İnsani yanını öne çıkarak bilimin insanlık için yok edici değil, insanlığa hizmet etmesini savunmuştur.

1944 yılında ağır çekirdeklerin bölünmesinin keşfi için Lise Meitner’in katkıları görmezden gelinerek Nobel Kimya ödülü Otto Hanh’a verilmiştir… Nobel konuşmasında Lise’nin katkısından hiç bahsetmemiş bütün başarıyı kendine mal etmiştir. Böylece Lise ve Hahn’ın iş ortaklıkları her şeyden öte dostlukları Nükleer fisyondaki gibi bölünerek yolları tamamen ayırmıştır.

Lise Meitner’in kısaca başardıkları;

1949 yılında Almanya’da aldığı Max Planck Ödülü
1966 yılında ABD Atom Enerjisi Komisyonu’nun verdiği Enrico Fermi Ödülü’nün sahibi oldu. Meitner, Fermi ödülünü alan ilk kadın olarak tarihe geçti.

1992 yılında onuruna 109. elemente meitneryum ismi verilmiştir

Lise Meitner cinsiyet ayrımcılığına, ırkçılığa, kariyerini hayatını geride bırakmak zorunda kalmasına, keşifte katkılarının görmezden gelinmesine, haksızlık yapılmasına karşı vazgeçmeden yoluna devam etmiştir. Sonunda inandığı yolda kendi ışığını tutarak tarihe ismini yazdırmıştır ki, ben şu anda bu satırları yazıyorum siz de okuyorsunuz…

Kendinize yolunuza gücünüze inananın… Kendinize ışık olun ışıkla kalın…

Geçmişten günümüze hayvan hakları hareketi

Bu zaman çizelgesi hiçbir şekilde kapsamlı bir tarih çalışması değildir, sadece günümüzdeki hayvan hakları hareketindeki bazı önemli olaylara genel bir bakış kazandırmak amacıyla hazırlanmıştır.

“Hayvanlar, acı çekiyor” endişesi yeni veya modern bir fikir değildir. Birçok antik Hindu ve Budist kutsal yazıları, etik sebeplerden dolayı vejetaryen bir beslenmenin savunucusu olarak geçer. Bu ideoloji bin yıldan beri sürekli olarak gelişme halinde ancak birçok hayvan aktivisti en büyük gelişmenin 1975’te “Amerikan Hayvan Hakları Hareketi”nin hızlandırıcısı olarak “Hayvan Kurtuluş Cephesi”nin kuruluşu olduğunu belirtiyor.

1976 Ronnie Lee tarafından “Hayvan Kurtuluş Cephesi (ALF)” kuruldu. Hayvan Kurtuluş Cephesi; hayvan haklarını savunan hareketler içerisinde en radikal oluşumlardan biridir. Amaçları; hayvanları sömürüldükleri mekanlardan kurtararak onları özgürleştirmek, hayvanları sömürerek kâr elde eden kurumlara ekonomik hasarlar vermek, hayvanlara gizlice yapılan işkence ve zulmü ifşa etmek, tüm hayvanların zarar görmemesi için gereken önlemleri almaktır. Türkiye dahil 20 ülkede çalışmalarını sürdürmekte. İlk ALF eylemleri, çeşitli üniversitelerde laboratuvarlarda denek olarak kullanılan hayvanları kurtarmakla başladı. ALF, Türkiye’de de çeşitli eylemlere imza attı. Keklik avcılarının kafeslerine girilerek keklikleri kurtardı, av köpeklerini eğitmek için kullanılan bir tesiste kafesler ardında tutulan tilkileri özgürlüğüne kavuşturdu ve kurban satan işletmelere ekonomik anlamda zarar verdi, fast food mağazaları protesto edildi. Hayvan Kurtuluş Cephesi, bu gibi birçok eylemlerini hala dünya çapında etkili biçimde sürdürüyor.

1979 Hayvanlar İçin Yasal Savunma Fonu kuruldu. Bu fon ile özellikle mezbahaya giderken 36 saat boyunca kalabalık, sıkışık bir alanda aç ve susuz olarak taşınan hayvanların haklarını savunmak için kuruldu. Daha sonraları; bu hakları savundukları için göz altına alınan, fiziki ve sözlü şiddete maruz kalan aktivistler için de kullanıldı.

1980 Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler (PETA) kuruldu. Günümüzde yaklaşık olarak 6,5 milyon üyeye sahip PETA, hayvan haklarını savunmanın yanı sıra hayvanlardan besin olarak faydalanılmaması, hayvan derisinden giysi üretilmemesi, hayvanlar üzerinde deney yapılmaması ve hayvanların eğlence sektöründe kullanılmaması gibi prensipleri benimseyen bir oluşumdur. Hayvanlar üzerinde deney yapmayan markalar listesi ile son yıllarda daha fazla tanınmıştır. Bu listeye buradaki linkten ulaşabilirsiniz: Ayrıca listede aradığınız markanın ismini göremiyorsanız, anasayfadan marka ismini yazıp cruelty-free olup olmadığına bakabilirsiniz.

1981 Çiftlik Hayvanları Reform Hareketi resmi olarak kuruldu. Dr. Alex Hershaft tarafından kurulmuş olan bu vejetaryen derneğin 1980 yılında hazırlamış olduğu bildiri ile et yemenin hem insanlara hem de çevreye olan zararları anlatıldı.

1983 Çiftlik Hayvanları Reform Hareketi 2 Ekim’i Dünya Çiftlik Hayvanları Günü olarak ilan etti.

Filozof Tom Regan tarafından “Hayvan Hakları Davası” yayınlandı. Çağdaş hayvan hakları kuramcılarından biri olan Tom Regan tarafından yayınlanan bu kitapta; hayvan haklarından kapsamlıca bahsedildi. Regan, kitabın önsözünde şöyle der:

“Hayvanların çıkarları için çalışan herkes ‘usdışı’, ‘duygusal’, ‘hisli’, ya da daha beter sıfatlarla usandıracak derecede suçlanmaya alışık olduğuna göre, ancak duygularımıza fazla kapılmamak veya hislerimizi sergilememek için bilinçli çaba göstererek bu suçlamaları yalanlayabiliriz. Bu da ussal sorgulama yolundan hiç ayrılmamayı gerektirir.”

1986 Şükran Gününden bir gün sonra, ulusal çapta kürk üretimi ve kullanımını protesto etmek amacıyla Dünya Kürk Karşıtı Eylem Günü ilan edildi. Dünyada kürk satışının en fazla olduğu gün 14 Şubat Sevgililer Günü olarak bilindiği için; 14 Şubat tüm dünyada KÜRK KARŞITI EYLEM GÜNÜ ilan edilmiştir. Her yıl yaklaşık 50 ülkede, 70 kentte protesto gösterileri düzenlenmektedir.

1987 Kaliforniya’da Jennifer Graham adlı bir lise öğrencisi, kurbağayı incelemeyi reddederek manşetlere yerleşti.

John Robbins tarafından, vejetaryen ve vegan beslenmeyi anlatan “Yeni Amerika İçin Beslenme” adlı kitap yayınlandı.

1992 Hayvanları Koruma Kanunu (Animal Enterprise Protection Act), yürürlüğe girdi.

1993 General Motors, kaza testlerinde canlı hayvanların kullanımını bıraktı.

The Great Ape Project (Büyük Maymun Projesi) oluşturuldu. Bu projede, insan olmayan büyük maymunların (şempanzelerin, gorillerin ve orangutanlar) insanla yasal olarak eşit seviyeye gelmesini amaçlayan farklı disiplinlerden gelen 36 bilim insanı topluma çağrı yapmak amacıyla yer aldı.

1994 Sirkten kaçarken eğitmeninin ölümüne yanlışlıkla sebep olan Tyke ismindeki bir fil, polis tarafından vurularak öldürüldü.

1995 Compassion Over Killing adında vejetaryen yaşamı destekleyen bir dernek kuruldu.

1997 PETA, Huntinghon Yaşam Bilimleri Enstitüsü’ndeki hayvan istismarını gösteren gizli bir video yayınladı.

Amerikan İnsan Topluluğu tarafından yürütülen bir soruşturma, Burlington Coat Factory’in köpek ve kedi kürkünden yapılmış ürünleri sattığını ortaya koydu.

2001 Compassion Over Killing derneği, bir tavuk çifliğinde açık bir operasyon düzenleyerek hayvan sömürülerini belgeledi ve 8 tavuğu kurtardı.

2005 AB Kongresi, at eti üretimi soruşturması için fon sağladı.

2006 Huntinghon Yaşam Bilimleri Enstitüsü, Hayvanları Koruma Yasası çerçevesinde suçlu bulundu.

Amerikan İnsan Topluluğu tarafından yürütülen soruşturma, Burlington Kot Fabrikasında “sahte kürk” olarak etiketlenen kürklerin gerçek olduğunu ortaya koydu.

2009 Avrupa Birliği, kozmetik ürünler için hayvan deneylerini ve bu ürünlerin hem satışını hem ihracatını yasakladı.

2010 SeaWorld isimli su parkındaki bir balina, eğitmeni Dawn Brancheau’yı öldürdü (haklı olarak diyelim, su parklarının gerçek yüzünü biliyoruz). SeaWorld, Mesleki Güvenlik ve Sağlık Yönetimi tarafından 70.000 $ para cezasına çarptırıldı.

2011 Ulusal Sağlık Enstitüsü yeni deneylerde şempanze kullanımını bıraktı.

2013 “Blackfish (Kara Balık)” adlı, su parklarında esaret altında tutulan binlerce hayvandan biri olan Tilikum adlı orkanın (balina çeşidi) bu dönemde üç insanı öldürmesi ile ilgili, duruma ışık tutma amacıyla çekilmiş olan belgesel büyük bir kitleye ulaştı ve halkın SeaWorld’ü ve diğer su parklarını eleştirmesini sağladı.

Kaynak: ThoughtCo

Psychedelic Art Gallery üçüncü yılını kutluyor

0

Psychedelic Art Galeri, 12-13 Ocak tarihlerinde, yani bu hafta sonu İstanbulda gerçekleşecek 2 günlük indoor etkinlikle üçüncü yılını kutluyor. Bilet fiyatlarını oldukça makul tutan ekip, programı aksine bir o kadar ‘deli dolu’ ayarlamış.

Hakan Hısım gibi alanında duyulmuş isimlerin işlerinin yer aldığı art galeri, gözlerinize ziyafet çekmek için kapılarını 12 Ocak saat 18.00’de açacak. Müzik sahnesi Türk psychedelic müziğin bilinenlerinden Baba Zula, Mhakavaya, Pack gibi isimleri konuk edecek.İsrail’den geceye konuk olacak Pettra ise insanı şimdiden heyecanlandırıyor.Ek olarak juggling, music production ve psychedelic decoration olmak üzere üç ayrı alanda workshop düzenlenecek. Belgesel gösterimi ve ateş şovları ise cabası…

Haftasonu için ideal bir plan gibi görünen bu organizasyonda gerçekleşecek performansların tam zaman akışını buradan görebilirsiniz dedikten sonra, oluşumun organizatörlerinden Batuhan Güven ile yaptığımız sohbete geçiyoruz.

Madem üçüncü yılı kutluyoruz o zaman Psychedelic Art Galeri  üç yıl önce nasıl bir vizyonla temellenmişti sorusuyla başlayalım.

Psychedelic Art Gallery en başından söylediğimiz gibi kesinlikle bir bireye ait fikir yada oluşum değildir. İzmir’de Onur Kalafat ve arkadaşlarının , İstanbul’da ise benim ve arkadaşlarımın birbirinden bağımsız olarak oluşturmaya çaba gösterdiği fakat belirli nedenlerden dolayı kuruluşundaki çizgiye ulaşamamış birçok kişinin hayalidir. Daha sonra ben ve Onur Kalafat’ın önderliği ile birleşen ekipler , sanat ile sanatseveri daha samimi bir şekilde eğlenerek ve temas kurarak bir araya getirme, üzerinde birçok baskı ve önyargı olan Psychedelic sanat toplumunu 80’lerden sonra tekrar harekete geçirme , yeni sanatçı adaylarına tanınma ve işlerini sergileme fırsatı tanıma ve en önemlisi dünyanın dört bir yanından tanınmış- tanınmamış birçok psychedelic sanatçıyı Türk sanatseverler ile bir araya getirme gibi bir çok amacı kendine vizyon haline getirerek yola çıktılar. Onur ve ben sadece bu güzel insanların yüzü olarak ve planlayıcı rolüyle buradayız.Her zaman söylediğimiz gibi Psychedelic Art Galleri bir marka değil, isminin de getirdiği gibi tüm sanat ve sanatçı toplumunun halka açık bir galerisidir. Bu yolda emek veren tüm ekipler ve oluşumlar biziz; aynı zamanda onlar da Psychedelic Art Gallery’dir

Peki Psychedelic Art Galeri bu üç yılda hangi etkinlikleri gerçekleştirdi?

Psychedelic Art Galeri 2014 yılının sonlarından bu yana İzmir – İstanbul – Antalya gibi bir çok Türkiye şehrinin yanında Hindistan/Goa – Nepal – Lübnan gibi kültürün öne çıktığı ülkelerde yurtdışı ekiplerinin ortaklığı ile büyük küçük bir çok etkinlik gerçekleştirmiştir. Aynı zamanda İzmir / Selçuk – Efes‘te Türkiye’nin ilk psychedelic sanat festivalini gerçekleştirmiştir. Bu etkinlikler vizyonumuz dahilinde kimi zaman tek başımıza kimi zamansa diğer sanat topluluklarının ortaklıkları ile gerçekleştirdiğimiz etkinliklerdir ve geçtiğimiz üç yıl boyunca on beş binden fazla sanat sever ile sanatçıyı ve eserlerini bir araya getirmiştir.

Bu etkinliklerin getirdiği tecrübeler neler oldu? Üç yılın sonunda Psychedelic Art Galeri’nin bakış açısı ve insanlara ulaştırmaya çalıştığı nedir?

Tabii ki bu soruya benimle birlikte bu sevdanın peşinde üç yıldır aralıksız koşan sevgili dostum Onur Kalafat’ın da cevap vermesi gerekir fakat eminim söyleyeceklerimi o da onaylayacaktır. Geçtiğimiz üç senede öğrendiğimiz tecrübelerden en büyüğü “vazgeçmemek” diyebilirim. Herkes gibi bizim de halen öğrenecek çok fazla şeyimiz var. Oluşumumuz daha üç yaşında bir bebek ve emekleme dönemlerimizde biz de öngöremediğimiz hatalar ve şanssızlıklar ile karşı karşıya geldik. Bu negatif durumların hepsini atlatırken en büyük yardımcılarımız her zaman bu sanata bizimle birlikte gönül vermiş dostlarımız oldu. Gücümüzü her zaman sanattan ve sanatseverlerden aldık. Güven vermeyi ve istisnasız her bireye güvenmeyi amaç haline getirdik. Ne mutlu ki çizgimizin dışına çıktığımız anlar olsa dahi yola çıkarkenki bakış açımızı hiç kaybetmedik. Halen savunduğumuz tek şey sanattır. Bu yolda her ne kadar sistemin içerisinden ilerlemek zorunda olsak da sevgi ve barışla oluşturulmuş tüm bakış açılarının özgür ve bir olduğuna inanıyoruz.

Hazır sırası gelmişken bu ekibin yegane yapı taşlarını oluşturmuş güzel insanların isimlerini tek tek anamasam da ekiplerine  teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Öncelikle bu oluşumun temellerinde sanat danışmanlığı görevini gönüllü olarak benimsemiş ve yurt dışında yüzümüz olmuş dünyaca ünlü psychedelic sanatçımız Hakan Hısım’a, gerek maddi gerekse manevi yardımlarını hiç esirgememiş; Roxy Club, Tunnel Sahne, Gulbaba music, Shanti Tribe, Ayata Festival, Psy-Boutique Festival, Decol Collective, Roots İzmir, Studyo Boom, Mind Manifest Project, Neon Festival, İnterGalactic Tribe, DarkCode Crew, Axis Mundi Project, Outpsyd (İran), Annuna Rec (Goa), Uv LAb (Lübnan) ve şu anda ismini unuttuğum birçok ekibe, bizleri öncesinde ve sonrasında hiç yalnız bırakmayan üç yüzden fazla uluslararası ve ulusal sanatçı dostumuza teşekkürü borç biliriz.

Biraz da üçüncü yıl kutlamasından bahsedelim. Bize bu etkinlikle ilgili neler söylemek istersin?

Üçüncü yılımızda, deneysel olarak planladığımız ve uygulamaya geçirdiğimiz birçok etkinlikten sonra geriye dönüp baktığımızda, istediğimiz bir çok şeyi başarmış olmak büyük gurur. Aynı şeyi bu event için de söyleyebilirim. Bu kutlamamızda en başından beri müziğin her yönünden bir bakış açısı yakalamaya çalışmıştık ve çabalarımızın karşılığını Babazula grubunun davetimizi kabul etmesi ile aldığımızı düşünüyorum. Kendileri bu sanatın ülkemizde ve dünyada büyük öncülerindendir. Yine davetimizi ikiletmeyen kadim dostumuz Pettra yapmış olduğu melodileri bizler ile tekrar paylaşacak ve bizi büyük bir yolculuğa çıkaracaktır. Aynı zamanda ülkemizin ve yurt dışının önde gelen dj’lerinden; Alphadub, Ahmetjah, Dr.Lokmann, Of Silas, Pack, Mhakavaya, After İmage bizlerle birlikte olacak. Ayrıca misafirlerimiz Art Gallery kısmında hepimizin yakından tanıdığı Boom Festival 2018 ana sahne tasarımcılarından Hakan Hısım’ın işlerinin yanı sıra, Ley Loosh, Cansu Güvenkaya, Esra Köse, Seda Elvin, Gözde Gökalemi, Ayhan Mutlu ve Batuhan Güven’in de işlerini görme fırsatını yakalayacaklar. Gece boyu ateş şovları ve interaktif eğlenceler de sürprizlerimiz arasında…

Son olarak, oluşumun gelecek planlarına dair söyleyeceklerin var mı?

Hayır şu anda tüm bilgiler gizlidir 🙂 Şaka bir yana emin olun gelecek hakkında tek söyleyebileceğimiz şey; yapılmamışı ve en güzelini yapmak için çabalarımızdan kesinlikle vazgeçmeyeceğiz. Küçük bir tüyo; daha farklı ve deneysel konsept ve yaklaşımlarımız ile önümüzdeki bahar ve yaz sonu için ilginç girişimlerimiz var.

Işık kirliliği gerçeği: Gökyüzü görünmüyor, insan sağlığı olumsuz etkileniyor

Antalya’da, Erasmus projesi olarak çeşitli ülkelerle ışık kirliliğine yönelik farkındalık oluşturmak amacıyla Aldemir Atilla Konuk Anadolu Lisesi’nce sürdürülen proje kapsamında, Türkiye’nin bu konuda çalışmalar yapan bilim insanlarının katıldığı konferans düzenlendi. Milli Eğitim Müdürlüğü Konferans Salonu’ndaki konferansta, ışık kirliliği alanında ‘otorite’ kabul edilen iki bilim insanı ve astronom Prof. Dr. Zeki Aslan ile Prof. Dr. Dursun Koçer, ışık kirliliği sorununu anlattı.

‘KÜRESEL SORUN, ÇÖZÜM BELEDİYELERDE’

Türkiye’de ilk defa ışık kirliliği sorununu gündeme getiren Prof. Dr. Aslan, ışık kirliliğinin; yanlış yerde, doğrultuda, zamanda ve miktarda ışık kullanımı olduğuna dikkat çekti. Aslan, “Bütün dünyada küresel bir sorun; ama çözümü belediyelerde. Geceleyin ışığın yanlış kullanımı, gökyüzünü görmemizi engelliyor. Işık kirliliğinin en büyük sebepleri, cadde ve sokak aydınlatmaları, bina aydınlatmaları ile reklam ışıkları, tatil köyleri, binalardan taşan ışıklar, araç ışıkları. Yanlış kullanılan dış aydınlatmalar, kirliliğin ana kaynağı” diye konuştu.

isik-kirliligi-gercegi-gokyuzu-gorunmuyor-insan-sagligi-olumsuz-etkileniyor-412100-1.Prof. Dr. Aslan, ışık kirliliği çeşitlerini aşırı miktarda ışık, gök parlaması, göz kamaşması, ışık taşması ve ışık tecavüzü olarak sıraladı. Cadde, sokak ve bina aydınlatmaları nedeniyle yatak ve oturma odalarına ‘ışık tecavüzü’ olduğunu kaydeden Prof. Dr. Aslan, “Amacı, cadde ve sokak aydınlatmaları veya bina aydınlatmaları olan ışıklar, yatak odamıza kadar giriyor. Bu ışık tecavüzüdür. Son zamanlarda led furyası da gelişti. Çok yaygınlaştı; ama çok yanlış kullanılıyor. Sözde AVM’ler, binalar ışıl ışıl; ama nereyi aydınlattıkları belli değil. Enerji boşa kullanılıyor. Bu tür aydınlatmalar, ışık tecavüzüne yol açıyor” dedi. Kendi eviyle ilgili de ‘ışık tecavüzü’ sorunu yaşadığından bahseden Prof. Dr. Aslan, şunları söyledi:

“Bu konuda apartman yönetimi olarak bir sorun yaşadık ve ilgili makamlara yazılı olarak da başvurdum. ‘Bizim yatak odalarımıza kadar giriyor, çocuklarımız uyuyamıyor’ diye; ama bir çözüm bulunamadı. Bu tip olaylardan rahatsız olmamız ve ilgililere de duyurmamız lazım. Aydınlatmaların doğru yerde, doğru miktarda ve doğru zamanda yapılması gereklidir.”

‘AYDINLATMALARIN YÜZDE 40’I UZAYA KAÇIYOR’

Yanlış aydınlatmalar nedeniyle ışığın yüzde 40’ının gökyüzüne kaçtığını kaydeden Prof. Dr. Aslan, ışık kirliliğinin, o enerjiyi üretmek için kullanılan kömür ve petrol gibi yakıtlar nedeniyle hava kirliliğine neden olduğunu vurguladı. Cadde ve sokak aydınlatmalarında lambaların tam perdeli ve nereye lazımsa oraya doğru aydınlatması gerektiğini belirten Aslan, “Çok aydınlatma da sanıldığı gibi iyi, güvenli bir aydınlatma değildir. Eğer lambanın verdiği aydınlıkla çevredeki kontrast farkı çok ise çevreyi görme imkanı da o kadar azalır” dedi.

‘MİLYONLARCA KUŞ AYDINLATILMIŞ BİNALARA ÇARPIYOR’

Işık kirliliğinin enerji, güvenlik, astronomi, sağlık, hava, ekolojik denge, vahşi ve doğal yaşam açılarından olumsuz etkileri olduğunu kaydeden Prof. Dr. Aslan, şöyle konuştu:

“Birçok hayvan türü, bu yüzden hayatından oluyor. Bir de kafası karışanlar, horozlar örneğin; sabah sanıyorlar. Göçmen kuşlar, ağaçların arasındaki ışıkları görüp, gider. Gökdelenleri karıştırıyor ve çarpıp, ölüyor. Kuzey Amerika’da her yıl 100 milyon kuş aydınlatılmış binalara çarparak, ölüyor. Milyonlarca kuşun bu şekilde öldüğü biliniyor. Kaplumbağa yavruları, denize gitmesi gerekirken, kıyıdaki ışığa doğru giderek, yok oluyor. Bazı tür yarasaların ışık kirliliği nedeniyle nesilleri tükenmek üzere.”

‘ATATÜRK ÇİÇEĞİ 14 SAAT KARANLIKTA OLMALI’

Işık kirliliğinin ağaçlar ve çiçekler üzerinde de etkileri olduğunu anlatan Prof. Dr. Aslan, ‘Atatürk çiçeği’nin açması için günde 14 saat karanlıkta kalması gerektiğini belirtti. Aslan, “Siz buna uymazsanız açmıyor. İnsan sağlığına da ciddi etkileri var. Melatonin hormonunun salgılanmasını engelliyor. Bu hormon, vücudun bağışıklık sistemini güçlendirir. Dolayısıyla bağışıklık sistemi güçsüzleşiyor. Örneğin; gece vardiyasında çalışan hemşirelerde meme kanseri riskinin yüzde 50 daha yüksek olduğu belirlendi” diye konuştu.

‘ESKİŞEHİR’DE YILDA 200 MİLYON LİRA UZAYA GİDİYOR’

Prof. Dr. Aslan, geceleri atmosferdeki kirli havanın temizlenmesini sağlayan azot köklerinin, gece parlaklığının artması nedeniyle bu durumun gerçekleşemediğini kaydetti. Aslan, ışık kirliliğiyle ilgili Eskişehir’de yapılan ölçümlere değinerek, “Atmosfer temizlenemiyor. Boşa harcanan ışık, boşa harcanan enerji, boşa harcanan para. Işık kirliliğiyle ilgili Eskişehir’de yaptığımız ölçümlerde, yılda 200 milyon TL’nin uzaya gittiğini belirledik. En son Nilüfer Belediyesi’nde yaptığımız ölçümlerde ise 1.77 milyon lira boşa gidiyor” dedi.

Hem dünyada hem de Türkiye’de ışık kirliliğiyle ilgili durumun ciddi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Aslan, “Dünya nüfusunun yüzde 83’ünden, Avrupa ve Amerika nüfusunun yüzde 99’undan fazlası ışık kirliliği altında yaşıyor. Dünya nüfusunun 3’te 1’i, Avrupalıların yüzde 60’ı ve Kuzey Amerikalıların yüzde 80’i Samanyolu’nu göremiyor. Türkiye’de nüfusun yüzde 70’i, Ay’sız gecede Ay’ın ilk dördün evresinde oluşan parlaklıktan daha parlak gökyüzü altında yaşıyor. Yüzde 25’i ise Samanyolu’nu hiç görmüyor” diye konuştu. (DHA)

Alıntı: BirGün

Başarıya giden yolda motivasyon

1

Günümüzde çok sık dile getirilen motivasyon kelimesini belirli bir amaç uğrunda karşımıza çıkacak zorluk ve güçlükleri göze alarak hareket geçmek olarak tanımlayabilirim. Peki, size motivasyon kelimesi ne ifade ediyor?

Kişisel gelişim kitap ve yazılarının genel bir özetini yapacak olursam kısaca şunları söyleyebilirim. Hepsinin özünde kişinin kendisine olan güvenini arttırmak vardır. Çünkü genellikle bir şeyleri başaramayacağımızı düşünerek daha hiç uğraşmadan bir kenara çekiliyoruz. Başarısızlıktan o kadar çok korkuyoruz ki başarıya şans vermiyoruz. Başarmak için uğraşanları da hep engellemeye çalışıyoruz. Çünkü içten içe yapmaya cesaret edemediğimiz şeyleri başkalarının başarmasını istemeyiz. Bunu kendimize bile itiraf edemesek de serde bencillik vardır, gerçek budur.

Başarıya ulaşmak için bizi harekete geçiren motivasyonu üç aşamada inceleyebiliriz. Bu aşamalar bizi başarıya ulaştıran basamaklardır. Bu basamakları inceleyecek olursak;

Harekete Geçme (Aktivasyon): Karar aşamasıdır. Epiktetos’un şu sözleri motivasyonunuzu arttırarak sizi harekete geçirecektir. “İlk önce kendine ne olacağını sor; sonra ne yapmak gerekiyorsa yap.”

Devamlılık (Israr) : Azimle çalışmaya devam etmek ve pes etmemektir. “Asla vazgeçme. Kalbin yorulduğunda, ayaklarınla yürü; ama yola devam et.” Paulo COELHO

Yoğunluk: Hedefleriniz için verdiğiniz emektir. Emek gerektiren ve zahmetli olan işlerle uğraştığımda hep şu atasözünü aklıma getiririm.. “Zahmetsiz rahmet olmaz.” Ne güzel bir söz değil mi? Rahmete kavuşmak istiyorsan, zahmet de göstermelisin diyor.

Motivasyonun ilham kaynakları nedir?

Motivasyonun iki tane ilham kaynağı vardır. Bunlar;

Dış motivasyon bir davranış sergilemeye motive olduğumuzda veya ödül alma ya da cezadan sakınmak için bir eyleme tutunarak gerçekleşir.

İç motivasyon  ise kişinin kendi iç dünyasında bulunan azim, hırs ve kararlılıklarıdır. Bizi başarılı ya da başarısız yapan bizzat kendi iç motivasyonumuzdur.

Kişisel başarımızı daha çok iç motivasyonumuzu yüksek tutarak arttırabiliriz. Kişi kendi istemedikçe ödül ve ceza onu bir yere kadar motive edebilir. Dış motivasyonda bizi güdüler fakat iç motivasyon ile birleştiğinde çok daha etkilidir.  Grupla çalışmada dış motivasyon grupta rekabet oluşturarak başarıyı yüksek oranda arttırır. Oluşan rekabet ortamı iç motivasyonumuza da arttırmış olur.

Bu iki motivasyon türüne de örnek olabilecek bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ünlü bir iş insanı, bir gün çelik işleyen fabrikalarından birini denetliyordu, fabrikasından yeterince verim alamadığını düşünüyordu, bunun nedenini ustabaşına sordu:

– Ustabaşı, sen becerikli birisin neden fabrikadan yeterince verim alamıyoruz?

Ustabaşı cevap vermiş:

– Patron, bütün işçilere göz açtırmadım, çok çalıştırdım az çalışırlarsa işten atmakla dahi tehdit ettim. Fakat yeterince verim alamadık.

İş insanı fabrikadaki işçilerden birine sordu:

– Bugün kaç ton çelik işlediniz?

– On iki

İş insanı fabrikanın görünen bir yerine büyükçe 12 yazdı ve çıkıp gitti. Gece vardiyasının işçileri geldiklerinde 12 rakamı ne anlama geliyor diye sordular. Gündüz vardiyası işçileri de:

– Patron bugün bize kaç ton çelik işlediğimizi sordu, 12 ton diye cevap verdik, buraya 12 yazdı ve gitti.

Ertesi gün iş insanı tekrar fabrikaya geldi. Yazdığı 12 rakamı silinmiş ve yerine 15 yazılmıştı. Gündüz vardiyası işçileri geldiklerinde 15 yazısını gördüler. Gece vardiyası işçileri daha iyi iş çıkarmıştı.
Gece vardiyası işçilerinden daha üstün olduklarını ispat etmek için büyük bir gayretle çalıştılar ve yere 18 yazdılar. Kısa sürede fabrikanın verimi o civardaki bütün fabrikaları geçti.

Nasıl olduğunu iş insanı şöyle açıkladı:

“Daha verimli olmak için şirket içinde rekabet hissi uyandırılmalıdır. Amaç çalışanları daha çok çalışmaya sevk etmek yerine birbirlerine üstün gelmeye teşvik etmektir. Üstün gelme hissi, insanların ruhunu coşturur. Hayatta başarıyı yakalayan her insanı mutlu eden; başarılı olduğu, üstün geldiğini düşündüğü işi yapmaktır. Çünkü bu başarı ile kendisini ifade etme imkanı bulur, kendisini değerli ve üstün hisseder. Bu sebepledir ki, bir oturuşta yüz tane hamburger yeme, elli bardak içki içme gibi manasız yarışmalar yapılır. İnsanları motive eden; üstün gelmek, değerini göstermek isteğidir. Bu nedenle insanlar üstün geleceklerini düşündükleri, kendi becerilerini ortaya çıkarabilecekleri işler için teşvik edilmelidir.”

Bu örnekte görüyoruz ki motivasyon için gerekli olan iç ve dış motivasyon kaynakları birleşince başarı kaçınılmaz oluyor. Rekabet ve üstün gelme isteği çalışanları başarıya ulaştırdı.

Peki sizi başarıya ulaştıracak dış ve iç kaynaklar neler?

Bu sorunun cevabını bir yere not ederek motivasyonunuzu arttıracak çalışmalar yapmalısınız.  Başarımızı arttıracak şeylerden bahsettim. Biraz da başarımızı düşüren şeylerden bahsetmek istiyorum. Bunlar;

  • Hedefsiz kalmak
  • Motivasyonunuzu korumaya zaman ayırmamak
  • Durup düşünmeye zaman ayırmamak
  • Düşlemekten vazgeçmek.
  • Erteleme huyunuzdan da vazgeçin.
  • Kendinizi hiçbir zaman küçümsemeyin.
  • Duygularınızı önemseyin ve kendinizi başkalarıyla kıyaslamayın.
  • Yapmak istediğiniz şeye odaklanın.

Michael Jordan’ın dediği gibi “Bazı insanlar olmasını ister, bazıları olmasını bekler, bazıları ise oldurur.”

Seçim de karar da sizin elinizde…

Kuzey Kutup Dairesinin gerçekten uzaklaştığı çarpıcı fotoğraflar

1

Fotoğrafçı Diane Tuft‘ın son monografisi, güzellik ve eşsizlik adına az görülen bir tablo sağlıyor.

Çalışmaları Whitney Müzesi’nin kalıcı koleksiyonunda, New York City’deki Uluslararası Fotoğraf Merkezi’nde ve New York Su Değirmeni’ndeki Parrish Sanat Müzesi’nde yer alan sanatçı ve fotoğrafçı Diane Tuft, hayatının işini yeryüzü üzerinde çevresel değişimleri kaydetmek için seyahat etmeye odakladı. İlk monografı Unseen (Görünmeyen): Görünür Spektrum’un Ötesinde, Batı Amerika, Nepal, Kuzey Afrika ve İzlanda’nın 10 yıllık fotoğraf koleksiyonuydu. İkinci kitabı Gondwana: Antik Bir Dünyanın Resimleri için Antarktika kıtasında altı hafta geçirdi.

Son eseri The Arctic Melt (Kutup Erimesi): Kaybolan Yeryüzünün Fotoğrafları, bizi onun alışılmamış manzara fotoğrafçılığının, donmuş tundraya ve Kuzey Kutbu‘ndaki, Norveç‘teki ve Grönland‘daki buzullara dönüştüğü kuzey kutbuna götürüyor.

16 Temmuz 2016'da çekilen bu havai fişek görünümü, adanın yüzeyinin yüzde seksenini kaplayan 660.000 kilometrekarelik bir buz topluluğu olan Grönland Buz Levhası'nı belgeliyor. Fotoğrafçı: Diane Tuft
Grönland Buz Yaprağı

16 Temmuz 2016’da çekilen bu havai fişek görünümü, adanın yüzeyinin yüzde seksenini kaplayan 660.000 kilometrekarelik bir buz topluluğu olan Grönland Buz Levhası’nı belgeliyor.

Wedel Jarlsberg Karası

Norveç’in Svalbard takımadalarından Spitsbergen adasının güney ucundaki Wedel Jarlsberg topraklarında buzul dağılımı devam ediyor. Bölgenin yüzde 65’inden fazlası buz kütüğü olarak tahmin edilmektedir.

Franz Joseph Karası
Arktik Okyanusu
Grönland Denizi
Disko Körfezi
Wordiekammen
Sullorsuaq Boğazı
Grönland
Wahlenbergbreen

Wahlenbergbreen, Spitsbergen, Svalbard, Norveç’te Oscar II Topraklarında bir buzul.

Kuzey Kutbu

Bu fotoğraf, saat 12:03’te Kuzey Kutbu’nda, 0 (sıfır) derecede çekildi.

Arktik Erime, kitap kapağı

Kaynak: Bloomberg

Dostoyevski; Yeraltından Notlar: Yeraltının ilk sakini konuştu; “Benim istediğim bambaşka bir şey”

Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar kitabı, hezeyanlar içinde isimsiz bir kahramanın romanıdır. Dostoyevski bu kitabı yazarken ileride varoluşçuluğun ilk romanı olarak adlandırılacağının bilincinde değildir. Onun farkında olduğu bir oluş çağının fırtınalar doğuracak sesinin edebiyatıdır. Modern zamanların, dile gelmek için sabırsızlıkla bekleyen bireyi, mayalanan bir devrimin öncesinde Petersburg sokaklarında kendi kabuğunda saklanmaktadır. Bu kabuğu yeraltı olarak adlandırır Dostoyevski.

Böcek olmak isteyen kahraman

Yeraltından Notlar’ın adsız kahramanı bir böcek olmak istediğini söyler. Onun bu isteği yıllar sonra Kafka’nın Gregor Samsa’sıyla gerçeğe dönüşür. Edebiyat dünyası içindeki birbirinden parlak ve besleyici damarları gösteren bu gerçekleşme aynı zamanda metaforların derinlikli yapısına dair bir bakıştır.

Yeraltının bu ilk sakini

Bu notlar da bunların yazarı da besbelli hayal ürünüdür. Bununla birlikte, toplumumuzun durumunu, yapısını göz önüne alacak olursak, bu notların yazarı gibi kişilerin aramızda bulunmasının yalnızca mümkün değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu kabul ederiz…” 1864

Modernitenin Dostyevski’nin Yeraltından Notlar’ında takdimini yaptığı zorunluluktan doğan bireyidir Yeraltının İnsanı. İki bölümden oluşan kitabın birinci bölümü: “Ben hasta bir adamım.” cümlesiyle açılır. Yeraltının insanı kırk yaşındadır. Çekildiği ve yeraltı olarak adlandırdığı köşesinden, düşüncelerini, iç konuşmalarını, yalanlarını, itiraflarını yani başka bir ifadeyle eteğindeki taşları döküyordur. Nietzsche’nin, “hakikati kanla haykırdığını,” söylediği Yeraltından Notlar’da Dostoyevski’nin yakalamaya çalıştığı şey, müzikteki geçişlere benzeyen bir eser ortaya koymaktır. Durmaksızın akan ritmi içinde okur, kimi zaman bu müziğe yaklaştığını duyar.

Ah! Şimdi bile yalan söylüyorum. Yalan söylüyorum çünkü iki kere iki dört eder kadar iyi biliyorum ki iyi olan yeraltındaki karanlık hücreler değil bambaşka bir şey, arayıp bulamadığım bir şey. Yeraltının canı cehenneme!

Antikahraman’ın cinsiyetçiliği

Diğerleri hep odundu, sürüdeki koyunlar gibi birbirlerine benziyorlardı.” diyerek kendini diğerlerinden ayıran kahraman, kendinin  bir antikahraman olduğunu da söylemektedir. Baylar diye konuşur. Sonra da kendine sorar. Ben neden hep baylar diye konuşuyorum. Verdiği cevap gösterir ki, baylar diye konuşmasını sorgulamasının sebebi, kadınlara seslenmek istemesi değildir. Yıl, 1864’tür ve dışlanmış, itilmiş, kestirme bir yolla anlatıldığında çağının “öteki”si yeraltının insanın notlarında kadınlara hitap etmesinin lüzumu yoktur.

Petersburg

Edebiyat dünyasında roman sanatının devreye girmesi, sahne kavramını yazında ön plana çıkarır. Roman biraz da dekor, diyalog ve karakterlerin eylemleriyle görünür kılınmış sahneler dizisidir. Dostoyevski’nin “kahramanlarının kimliğinin kaynağı, kişisel ideolojileridir.” Kendisine bir ad verilmeyerek, herkesleşen ve doğallığında da hiçkimse olan yeraltı insanı, modern dünyanın biçtiği kaftanı beğenmeyen sırf bu nedenle acı çeken, sıkılan, kabullenemeyen ve yine de haklılığını göstermek isteyen kişisidir.

Berman, romanın içinde doğduğu ana sahne olan Petersburg’u şöyle nitelendirir; “modern dünyanın arketipi, gerçek dışı şehir.” Rusya’nın Avrupa’ya penceresi olarak doğan bu kent, Avrupai bir başlangıcın sembolüdür. Varlığıyla Benjamin’in “hiçbir kültür ürünü yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın” sözünün belgesi gibidir. Bataklıktan doğan bu kent, on yılda otuz beş bin binaya, yirmi yılda iki yüz bin nüfusa, inşasında çalışan yüz elli bin işçiyi sakat bırakarak ya da ölümüne sebep olup, yutmasıyla ulaşmıştır. Zorba bir tiranın emirleri sonucu doğan bu kenti için Berman, “Petersburg’un dehşet verici insani bedeli, en görkemli anıtlara bulaştı. Ölülerin kemikleri çok geçmeden şehrin mitolojisi ve folklorunun ayrılmaz bir parçası oldu.” der. İşte yeraltı insanının kalmayı ve yaşamayı tercih ettiği şehir burasıdır.

Odam kentin dışında korkunç ve berbat bir delik.”

Ve o korkunç ve berbat delikte;

Siz sırça köşklerin yıkılmayacağına inanıyorsunuz.” diye yazmaktadır. “Özellikle de gizlice de olsa içinde dil çıkaramayacağınız, nanik yapamayacağınız sırça köşkler yıkılmaz sizce. Belki ben de bu köşk sırça olduğu için, sonsuza dek yıkılmayacağı ve gizlice dilimi bile çıkaramayacağım için korkuyorum.” diye yazar.

Kendime gerçekten açık olup olmadığımı ve gerçeklerden korkup korkmadığımı denemek istiyorum…” Sulusepken yağan karla hatırlanan anılara gelmiştir sıra ve birinci bölüm tamamlanmıştır.

Sulusepkene dair

Yeraltının insanının anıları yirmi dört yaşında, devlet dairesinde çalıştığı günlerde geçmektedir. Kimdir? Nasıl biridir? Ona biçim veren toplum nasıl bir toplumdur? Bu soruların cevaplarına dair anlatımları yeraltının insanın geceleri karanlık köşelere uğramasına kadar devam eder. Bir gece, dayak yiyip, meyhane penceresinden atılan bir adamı kıskanır. “Belki ben de kavgaya karışırım ve pencereden dışarı atılırım diye içeri girip bilardo salonuna yürüdüm.” İstediği gibi bir kavgaya karışamaz. Örselenir. Ve kendisine, “en başta bana haddimi bildirdi.” dediği subayla durumlara dair fikirlerle içi içini yerken onunla Nevski Bulvarı’nda karşılaşmaya başlar.

Nevski Bulvarı

Çernişevski Nasıl Yapmalı kitabında kahramanını Nevski Bulvarı’nda bir subaya omuz atarak geçer. Bu nedenledir ki, Yeraltından Notlar’ın buna cevaben yazıldığı söylenir. Oysaki Dostoyevski, okuruna aristokrat subaya omuz atan yoksul memurun iç çelişkilerini sunmaktadır. Çernişevski’nin kahramanı gibi tiplere karşı değildir Dostoyevski, hatta onlar için Berman’ın aktarımıyla, “Bu itilmiş insanlar hiç olmazsa bir şey yapmaya çalışırlar; bir çıkış yolu bulmaya uğraşırlar; yanılgıya düşer ve böylece diğerlerini kurtarırlar; ama siz” –böyle sesleniyordu muhafazakar okuruna- “siz ancak melodramatik bir aldırmazlık pozuyla sırıtmayı bilirsiniz.” dediği söylenmektedir.

Romanla birlikte önem kazanan sahne, bu sefer Nevski Bulvarı’dır. “Nevski Bulvarı birçok bakımdan ayırdedici ölçüde modern bir ortamdır.” Bu özelliği yanında yine Berman’a göre “19. yüzyılın ortasında hala modern insanları sokaktan uzaklaştırıp yeraltına sürecek güce sahip kast aristokrasinin kontrolü altındadır.”

Rastlaşma

Yeraltı insanı Nevski Bulvarı’nda yaptığı yürüyüşlerde kendisini kavga için bile muhatap olarak görmeyen subayla karşılaşmaya başlar. Aslında buna karşılaşma demek uygun değildir. O aklından bir türlü çıkaramadığı ve bu nedenle de unutamadığı subaya rastlamak istemektedir. Bu rastlaşmalarda neden subaya yol verdiğine kızmaktadır.

“… bazen sabahın üçünde uyanarak. “Neden o değil de hep ben? Bununla ilgili bir kural yok, değil mi? Yazılı bir şey var mı? İki terbiyeli insan yolda karşılaştıklarında birbirine yol versin diye bir kural koyamaz mısın? Sen biraz çekil, o da biraz çekilsin. Karşılıklı saygıyla geçin.” Ama bu hiç öyle olmuyordu. O farkında bile olmadan, ben kenara çekilip ona yol veriyordum.”

Bu davranışı onu bir karar vermeye iter. Bu kararını uygulamak hiç de kolay olmaz. Nice şeyden sonra gerçekleştiğinde evine dönen yeraltı insanı büyük bir sevinçle aryalar söylüyordur.

Yeraltının hayalcisi dışarı çıktığında

Yeraltının insanının toplum içine karışmadan, sadece hayalleriyle yaşaması en fazla üç ay sürer. Toplum içine karışması onun için amiri Anton Antonovich’i ziyarettir.

Hep aynı iki üç kişiden başka kimse olmazdı orada. Daima kesilen vergilerden, senatodan, ücretlerden, Ekselanslarından ve onu nasıl memnun edeceklerinden konuşurlardı.” Küçük Prensin büyükler dünyası 1864’te böyle bir izlenim sunsa gerek. Bu ziyaretlerinden, konuşmaları dinleme sabrıyla sıkılan yeraltı insanı, insanları kucaklama arzusundan sıyrılıp evine geri dönmektedir.

İnsanları kucaklama arzusu onu yeniden bulduğunda Anton Antonoviç’in ziyaret günü olan Salı değil, Perşembe olması sebebiyle gittiği, lise arkadaşı Simonov’un evinde, kendisinin yine liseden arkadaşı olan Zverkov’un veda yemeğine zorla davet ettirir. Davete gitme telaşı, okul günlerini hatırlamasını tetikler.

Okula gelen çocukların suratları sanki gitgide değişiyor ve daha aptal bir ifadeye bürünüyordu. Ne güzel yüzlü çocuklar geldi geçti!” Okul dışlandığı, bağ kuramadığı, bir kere dost edindiği ama onu fazlasıyla üzdüğü, birbirine benzer bir hiçlik yeri olarak aktarılırken veda yemeğine davet ettirdiği Zverkov’a “Okuldaki son yılında iki yüz kişilik bir köy ona miras kaldı.”ğına da değinir ve bunun etkilerini anlatır. Miras kalan kişilerin olduğu köylerden oluşan bu toplumda şehri mesken tutmuş bir nevi tutunamayandır yeraltının insanı ve Zeki Demirkubuz’un “Yeraltı” filminde esinlendiği yemeğe gider.

Bu defa sahne Paris Oteli’dir. Aşağılanır, küçümsenir, dışlanır. Gecenin sonunda yine Simonov’dan yalvararak aldığı borçla yeniden peşlerine takılır. Gittiği yerde onları bulamaz. Gündüz dükkan olan o yer, onu romanın sonunda tüm ezilmişliğini kusacağı Lisa’ya götürmüştür.

Sartre’in başyapıtım diye adlandırdığı Saygılı Yosma kitabında linçten kaçan bir siyahi, bir hayat kadının evine sığınır. Kadının adı Lizzie’dir. Sartre’ın karakterini Lizzie olarak adlandırmasının Yeraltından Notlar’a bir gönderme olduğu söylenir. Döneminde eleştirileri üzerine çeken Sartre’ın kitabına bu bakış, “karanfilin yürürlüğüne” göz kırpmaktadır.

Yeraltına dönüş

Yeraltı insanı, evine döndüğünde öfkelidir. Tüm öfkesini hizmetinde çalışan Apollon’a yansıtır. Apollon’un maaşı yedi rubledir. Bu miktar, yeraltı insanının Zverkov’un veda yemeğine gitmek için ödediğiyle miktarla aynıdır. Bir gecelik yemek parasıyla, bir ay çalışan Apollon, yeraltı insanı tarafından, aksi, huysuz ve aslında iş yapmayan birisi olarak anlatılmaktadır. Lisa verdiği adres uyarınca ziyaretine geldiğinde yeraltının insanı yine ondan yardım isteyecektir. Apollon, adı güzel bulunmuş, bu roman kişisinin mitolojide müziğin, sanatların, güneşin tanrısı olduğu düşünüldüğünde Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ının kahramanın yardımcısını Apollon olarak isimlendirmesi, ironiktir.

Lisa’nın gidişiyle peşinden merdivenlerden koşarken, romandaki gerilim de okuru tamamen avuçlarına almıştır. Sulusepken, lapa lapa yağan kara dönmüştür. Yeraltının insanı korkunç iç çekişleriyle yalnızdır.

Romanın ihtiyacı olduğu söylenen bir anti-kahraman yaratılmıştır. Söyleyecekleri henüz bitmemiştir;

Bu çelişkilerle dolu adamın “Anıları” burada bitmiyor. Elinde olmadan devam ettikçe ediyor ama bizim burada kesmemiz daha doğru olacak.”

Bu antikahraman, Yeraltından Notlar’da bu sözlerle okura veda etse de, başka kitaplarda, başka kahramanlarla, bambaşka hikâyelerle okurla defalarca buluşacaktır.

 

Bu yazıdaki alıntılar:

Dostoyevski, Yeraltından Notlar; Marshall Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, Milan Kundera, Saptırılmış Vasiyetler, Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk kitaplarındandır.

Atelier Muse kurucusu, araştırmacı ve performans sanatçısı Müge Olacak, çalışmalarına Berlin’de HAU Hebbel am Ufer’de devam edecek!

Almanya’nın önde gelen performans sanatları merkezlerinden HAU Hebbel am Ufer, sadece Berlin’de değil, uluslararası tiyatro, dans ve performans sanatlarının bir kesişim noktası olarak, araştırma ve üretime yönelik çağda sanat pozisyonlarının sunulması ve desteklenmesi çerçevesinde, Türkiye’den Atelier Muse’un kurucusu Müge Olacak’ı, bir ortak çalışma programına davet etti. Program ifa (Institut für Auslandsbeziehungen) desteği ile gerçekleşiyor.

Atelier Muse yaratıcı girişiminin kurucusu ve performans sanatçısı olarak araştırma ve üretimlerini sürdüren Müge Olacak, HAU Hebbel am Ufer ile beraber çalışmalarına yedi ay boyunca Berlin’de devam edecek.

Müge Olacak, Berlin’de geçireceği süreçte uluslararası sanat ve kültür politikaları, sanat yönetimi yaklaşımlarına yönelik gözlem ve araştırmalarını yürütürken aynı zamanda kendisinin performans sanatı ve yeni medya/enstalasyon ile disiplinlerarası sanatsal üretimlerine de odaklanacak.

Atelier Muse’un üstlendiği sanatta ve sanat yönetiminde yenilikçi yaklaşımların ve iş birlikteliklerinin geliştirilmesi, Türkiye’de ve global olarak uygulanması rolüne istinaden Müge Olacak’ın Berlin süreci önemli proje ve programları beraberinde getirmeyi amaçlamaktadır.

Müge Olacak

Sanat yöneticisi, performans sanatçısı, araştırmacı ve yazar Müge Olacak, çalışmalarını İstanbul ve Berlin’de sürdürmektedir. 2008 yılında Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun olmuş ve çeşitli uluslararası şirketlerde pazarlama deneyimi edinmiştir. 2015-16’da Warsaw Dance Department’ta Türkiye’de başladığı çağdaş dans ve koreografi eğitimine devam etmiştir. 2011’den bu yana çağdaş dans, performans ve disiplinlerarası üretimler ve gösterimler gerçekleştirmekte olup özellikle kadın, tabular, ifade özgürlüğü konuları, kişisel ve sosyal ilişkilere odaklı çalışmaktadır. Nevin Aladağ, Tetsuro Fukuhara, Alexandra Pirici, Manuel Pelmus, Defne Erdur, Mustafa Kaplan çalıştığı sanatçılardan bazılarıdır.

ÇATI’da çeşitli proje üretimleri ve geliştirmeleri yapmış; SzurSure (Varşova) performans grubu kurucularından; Gaia Dergi yazar ve Uluslararası İlişkiler Koordinatörü’dür. Yönetsel ve pazarlama bilgisi ile çağdaş sanat alanına katkı sağlamak ve global hareketlilik ile sanatsal gelişimi desteklemek üzere Atelier Muse’u kurmuş; çağdaş dans, performans, yeni medya, yerleştirme ve yazarlık odaklı sanatçı rezidans programı, kültür sanat girişimciliği ve sanatçıların iş becerilerinin gelişimi üzerine çalışmalarını sürdürmektedir.

www.mugeolacak.com

Atelier Muse

Atelier Muse, Müge Olacak tarafından İstanbul merkezli olarak kurulmuş bir yaratıcı girişim olarak disiplinler ve sektörler arası yenilikçi yaklaşımları sanat alanına kazandırmayı hedeflemektedir. Atelier Muse, global ve işbirliğine dayalı bir çalışma modeli ile hayatta aktif bir şekilde var olmak ve üretken kalmak isteyen herkes ile bu vizyona katkı sağlamaktadır.

2017 yılında hayata geçirilen Atelier Muse Sanatçı Rezidans Programı, birliktelik içinde bilgi paylaşımı ve meraklı bir yaratıcılık ile hayata katma değer sağlamak üzere bir hayalin gerçekleşmesidir. Program, tüm dünyadan sanatçıların ağırlandığı, kültürlerarası bir kesişim noktasıdır. Aynı zamanda hem doğulu hem batılı bir şehir olan İstanbul, şüphesiz ki sonsuz bir ilham kaynağı olarak sanat dünyasına ilham vermeye devam ediyor. Ve Atelier Muse, kurucusunun sanatın bir ortak zemin olarak çeşitlilik ve farklı bakış açılarının zenginlik olduğu inancını benimseyerek bu zemini tutabilmek ve genişletmek üzere birliktelik içinde çalışmalarına devam ediyor.

www.ateliermuse.org

HAU Hebbel am Ufer

HAU Hebbel am Ufer, Annemie Vanackere’nin sanat yönetimi ve direktörlüğünde tiyatro, dans ve performans sanatları arasında bir keşif ve kesişim noktası olarak çağdaş sanat üretimlerine ev sahipliği yapmaktadır. Ek olarak, müzik, görsel sanatlar ve teorik çalışmaları içeren çeşitliliğe dayalı bir program sunar. Sürekli aynı kişi, grup veya programa bağlanmak yerine HAU hem Berlin’de hem de Berlin dışındaki uluslararası dans ve tiyatro alanlarında uluslararası ortaklıklar, festivaller ve projeler geliştirir ve sunar.

HAU Hebbel am Ufer, 2013’ten bu yana “Tanz im August” festivalini gerçekleştirmektedir. Programın önemli dönüm noktalarından bazıları; “Precarious Bodies. Tanz, Performance, Körperpolitik” (2013), “Das Große Nature Theater of Oklahoma ruft Euch!“ (2013), “Good Guys Only Win in Movies. Künstlerische Positionen aus Bukarest und Chisinau“ (2014), “Männlich Weiß Hetero. Ein Festival über Privilegien” (2015), “HEINER MÜLLER!“ (2016) ve “Utopische Realitäten” (2017) gibi klasik eserlerin çağdaş bir repertuvar ile gösterimi ve güncel önemli konuları ele alan festivallerdir.

Çok sayıda direktör ve koreograf uluslararası kariyerlerine HAU Hebbel a Ufer’de başlamıştır. Aynı şekilde, farklı ülkelerden sanatçılar da Berlin’in kültürel arenasında buradaki çalışmalarıyla başlayarak yer bulmuşlardır. Meg Stuart ve grubu Damaged Goods, koreograf Jérôme Bel, “Disabled Theatre” ile 2013’te Theatertreffen’e davet edilmiş olmakla beraber Laurent Chétouane, Kat Válastur, Jeremy Wade, IsabelleSchad, ve Jefta van Dinther de HAU ile çok yakın şekilde çalışan sanatçılardandır. HAU’da Nicoleta Esinencu, Hans-Werner Kroesinger, Oliver Frljić, Kornél Mundruczó gibi yönetmenlerin, She She Pop, Gob Squad, ve machina eX gibi gruplar ve Phil Collins, Miet Warlop, ve Vlatka Horvat gibi sanatçıların da içinde bulunduğu işlerinin gösterimleri gerçekleştirmektedir.

Müge Olacak, the Founding Director of Atelier Muse, researcher and performance artist, starts a fellowship at HAU Hebbel am Ufer in Berlin!

In the framework of presenting and supporting contemporary artistic positions that explore the intersection of theatre, dance, and performance beyond Berlin’s international dance and theater scene, HAU Hebbel am Ufer, one of the pioneering performing arts centers in Germany, invited Müge Olacak, the Founding Director of Atelier Muse, as a fellow from Turkey.

The program is being realized with the support of ifa (Institut für Auslandsbeziehungen). Müge Olacak, the founder of creative initiative Atelier Muse and performance artist, will join this program and will be involved in programs of HAU Hebbel am Ufer as well as continue her researches and production in Berlin for seven months.

Müge Olacak is going to focus on researches on both arts and culture politics, arts management approaches while working on her own artistic productions in performance and interdisciplinary art such as new media and installations.

As Atelier Muse shoulders the mission of developing and implementation of innovative arts management and artistic approaches in both Turkey and on a global scale, the residency period of Müge Olacak in Berlin aims to bring outstanding projects and programs with itself.

Müge Olacak

Müge Olacak is an arts manager, performance artist and writer based in Istanbul. She graduated from Boğaziçi University Business Administration Department in 2008 and Warsaw Dance Department in 2016. She has marketing experience in prestigious multinational companies. She has created her own pieces in in various disciplines as contemporary dance, performance art and interdisciplinary works since 2011 by focusing on experimental researches in women, taboos, self and social awareness. She also worked with globally well-known artists; Nevin Aladağ, Tetsuro Fukuhara, Alexandra Pirici and Manuel Pelmus, Defne Erdur, Mustafa Kaplan.

She is co-founder of SzurSure (Warsaw) site-specific performance group. She has also contributed the art sector with her management and marketing knowledge through ÇATI, Atelier Muse wtih the firts movement focused artist residency and arts entrepreneurship programs, also as International Relationships Coordinator in Gaia Magazine.

www.mugeolacak.com

Atelier Muse

Atelier Muse is a creative initiative, established by Muge Olacak in Istanbul, Turkey, that implements new approaches to art by carrying out interdisciplinary cross-sectoral projects. Atelier Muse adopts a global and collaborative point of view with partners sharing the same vision as to be present and actively productive in life.

Initiated in 2017, Atelier Muse Artist Residency Program is the realisation of a lifelong dream of adding value to life by coming together, exchanging knowledge and creativity with curiosity. The program was established to host artists from all around the world, creating a bridge of understanding between cultures. Istanbul, a city that is both Asian and European, is without a doubt the best place to get stimulated and inspired. The organization shares its founder’s believe, that art is a remedy for growing divisions and conflicts in today’s societies and we are able find a common ground by working together in creating it.

www.ateliermuse.org

HAU Hebbel am Ufer

Under the artistic direction and management of Annemie Vanackere, HAU Hebbel am Ufer presents contemporary artistic positions that explore the intersection of theatre, dance, and performance. In addition, music, visual arts, and theoretically oriented discursive events are core components of the diverse program. Instead of relying on a permanent ensemble, HAU does not only develop, but also presents international co-productions, festivals, and projects realized within and beyond Berlin’s international dance and theatre scene.

Since 2013, HAU Hebbel am Ufer has, for instance, been solely responsible for organizing the “Tanz im August” festival. Crucial cornerstones of the program are a contemporary repertoire including renowned classics as well as festivals highlighting current themes, as could for instance be seen in “Precarious Bodies. Tanz, Performance, Körperpolitik“ (2013), “Das Große Nature Theater of Oklahoma ruft Euch!“ (2013), “Good Guys Only Win in Movies. Künstlerische Positionen aus Bukarest und Chisinau“ (2014), “Männlich Weiß Hetero. Ein Festival über Privilegien” (2015), “HEINER MÜLLER!“ (2016), or “Utopische Realitäten” (2017).

Numerous directors and choreographers started their international careers here at HAU Hebbel am Ufer. Yet the opposite is just as true: many international artists found their way into Berlin’s cultural scene after having made an entrance here. Meg Stuart and her company Damaged Goods, choreographer Jérôme Bel, whose “Disabled Theatre” was invited to Theatertreffen in 2013, and choreographers like Laurent Chétouane, Kat Válastur, Jeremy Wade, Isabelle Schad, Ligia Lewis and Jefta van Dinther are closely connected with HAU. HAU regularly presents works by directors like Nicoleta Esinencu, Hans-Werner Kroesinger, Mariano Pensotti, Kornél Mundruczó, and is home base for groups such as She She Pop, Gob Squad, and machina eX, and show a wide range of artists, including Phil Collins, Miet Warlop, Vlatka Horvat and Ivo Dimchev.