Ana Sayfa Blog Sayfa 242

Sinemanın umudunu hatırlatan bir festival: 11. Sinemardin Uluslararası Mardin Film Festivali

Belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur yazılarda…” Sezen Aksu’nun Gülümse şarkısının bu dizeleri, sinemanın umut ve hayat dolu olduğunu; büyük şehirlerde bizim filmlere daha ulaşabilir olduğumuzu ama sineması bile olmayan kentlerin film izlemek için heyecanlı olduğunu bir kez daha hatırlatır.

Mardin, ilk başta düşüneceğimiz gibi sinemanın ulaşması zor şehirlerden bir tanesi olarak düşünülür. Ama 11 yıl önce bu tabu tamamen ortadan kaldırılmış. Sinema Genel Müdürlüğü, Mardin Film Ofisi ve Ankara Cermodern’in girişimleriyle Sinemardin, 2007 yılından bu yana yaşatılıyor. Bu sene bu festivali ayakta tutmak için elini taşın altına sokan Zihni Tümer ve Münevver Helün Fırat başta olmak üzere tüm festival ekibini ayakta alkışlamak gerek. Festival, Mardin’in tanıtılması açısından da özel bir girişim olarak yer almakta. Ayrıca Mardin’de sinema sektörünün de bir araya gelmesi sinema açısından da büyük önem taşımakta.

Uluslararası Mardin Film Festivali, aslında kendi küçük halinde ve butik bir havada gerçekleşti bu sene. Ama bu butik havaya Mardin halkının ilgisi bir hayli yoğun. Pek çok film festivalinde bunu görmemiz zor, çünkü halkı salonlara sokup, birçok tabirle bağımsız ve sanat filmlerini göstermek zor ve zahmetli bir iş durumunda. Ama Mardin halkı, filmlere çocuklarıyla veya eşleriyle birlikte girip, çıt çıkartmadan doğru bir şekilde izliyor. Bazı filmlerin sonrasında gerçekleştirilen söyleşilerde ise filmin yönetmenine veya oyuncusuna farklı sorular sorup, bambaşka bir bakış açısıyla yorum yapıyor. Yönetmenler de filmleri için başka anlamları hissediyor. Birkaç söyleşiyi özellikle takip ettim ve yöre halkından gelen yorumları büyük bir keyifle dinledim. Bu durum, Mardin’de yapılan festivalin doğru bir kitleye hitap ettiğini ve film seçimlerinin başarılı olduğunu ve festivalin halka doğrudan ulaşmakta hiçbir sıkıntı yaşamadığını açıkça gözler önüne seriyor.

Mardin, bugüne kadar birçok film ve diziyle hayatımıza, evlerimize konuk olmuş bir şehir. Hayatımda ilk kez Mardin’e gittim ve keyifle o şehri tadımladım. Hep merak ederdim, bu şehrin özel sinematografik özelliği nedir diye. Çünkü birçok film burada çekiliyor ve çekilmeye de devam ediyor: Festival ekibinden öğrendiğim bir şey oldu: “Mardin ışığı”. Mardin’in bir çok kentten kendini ayırdığı söylenen ışığı, sinema literatürüne bile geçmiş durumda. Ayrıca Mardin Film Festivali’nin de film çekimleri için; film yönetmenlerini getirip, tüm Mardin’i gezdirip burada yeni projeler çıkması için katkıda bulunma gibi bir girişimi de var.

Mardin’e gitmişken, ben durur muyum? Tabii ki durmam. Fotoğraf makinamı elime aldığım gibi, festivali de tadarken bir yandan şehrin önemli noktalarını da gezmeye başladım. İlk durağım Midyat oldu. Ünlü dizileri çekildiği konak, şimdilerde Midyat Konuk Evi müzesi olarak kullanılıyor ve gezilebiliyor. Ayrca Midyat sokaklarındaki çocuklar da sizlere Midyat’ı anlatıyor. Midyat’a gittiğinizde her yerde gümüşçülere de denk geleceksiniz. Orası adeta bir gümüş diyarı…

Eski Mardin’i hem gece, hem de gündüz olmak üzere iki kez gezdim ve kesinlikle tavsiye ederim. Akşam saatlerinde muhteşem donatılmış ışıklarla muhteşem bir havada geziyorsunuz. Tepedeki mekanlarda oturunca, karşı tarafınızdaki boşluğu, ışıklarla birlikte bir boğaz havasında izleyebilirsiniz. Gündüz ise Mardin Ulu Camii, Mar Hırmız Kelmani Kilisesi, Zinciriye Medresesi ve dar sokaklarda gezmek keyif verici. Deyrulzafarân Manastırı ise kesinlikle görmeniz gereken yerlerden bir tanesi. Biraz yolu sürse de, o tarihi dokuda kendinizi kaybetmek bile muhteşem.

Ve yemek kültürünü de es geçmemek gerek. Eski Mardin’de dolanırken, karşınıza çıkan Bağdadi Restaurant’ta içkinizi yudumlarken muhteşem lezzetleri de tadabilmeniz mümkün. Ve bir diğer mekan, Şahin Tepesi – Kabadayı Beşir’in Yeri. Muhteşem yemekler ve içki keyfinin yanında, mekanın enteresan dekorasyonu ve terasından Mardin şehrine panoramik bakışlar bile efsane hissetmenizi saplar cinsten.

Mardin Vlog’umu izlemeden geçmeyin:

Hangi filmleri izledim?

Festival için ulusal ve uluslararası anlamda hakikaten güzel bir seçki hazırlanmış. İşe Yarar Bir Şey, Taş, Sarı Sıcak, Ekşi Elmalar, Sessizliğin Kardeşleri, Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok gibi festivallerden ve yerli dokulardan filmlerin yanı sıra Dağların Ardında, Kutsal Geyiğin Ölümü, Bahçeden Kaçan Tavuk, 93 Yazı ve Mutlu Son gibi kült ve ülke sinemasının yer aldığı bir seçki bizlerleydi. Bence bu festivalin daha erken zamanlarda, prömiyer festivali haline gelip sektörden daha çok ismin bulunması gerekiyor. Bu durum, festivale daha büyük bir anlam katacaktır eminim ki…

SARI SICAK / Yön. Fikret Reyhan

Filret Reyhan’ın ilk uzun metrajlı filmi olan “Sarı Sıcak” ı, Mardin’de yakalama şansım oldu. Sermayenin el değiştirmesiyle bu durumdan etkilenen göçmen bir aileye inen filmin asıl ilgilendiği, ailenin genç oğlu İbrahim. Genç oyuncu Aytaç Uşun’un performansı da görülmeye değer. Başarılı oluşturulan senaryoda İbrahim karakteri, merkezde doğru kurgulanıyor. Tabi İbrahim’in yalnızlığı ve kendini ifade etmekte zorlanması, koruyamaması bunlar aile içindeki feodaliteden de kaynaklı hala bir tabu. Ama tabulu İbrahim’in yeri gelince babasını korumaya geçmesi, bir anlamda kafada küçük bir erozyona da yol açmıyor değil. Filmin kaplumbağalı giriş sahnesi, izleyenlerde ağır bir hal yaratırken olmasa da olur dedirtebiliyor. Görüntü işçiliği ise çekim alanlarına göre müthiş muazzamlıkta.

BENİM VAROŞ HİKAYEM / Yön. Yunus Ozan Korkut

Adana’nın bilinmeyen hikayelerine ve farklı kişiliklerine yolculuk ediyorsunuz Benim Varoş Hikayem’de. Sokak aralarında gizli kalmış hikayeler, futbolseven gençler, kuş çalma üstadları, telefoncu rapçiler, hapse girmiş çıkmış mahalle abileri bu belgeselde büyük halleriyler yer alıyorlar. Enteresan bir hikayeden yola çıkan yönetmen Yunus Ozan Korkut, bilinmeyen ve fark yataracak uzun bir yolculuğa çıkarıyor izleyenleri. Filmi izlerken, bunu daha üst ekipmanlarla daha da başarılı yapabilirdi de demek içinizden gelmiyor değil…

SESSİZLİĞİN KARDEŞLERİ / Yön. Taylan Mintaş

Doküdrama diyebileceğimiz Sessizliğin Kardeşleri, Kars’ın dağ köylerinden bir tanesinde yönetmen Taylan Mintaş’ın akrabaları olan sağır ve dilsiz olan iki kardeşin yaşamına odaklanıyor. Aslında ilginç bir yöntem ve hikayenin üzerinden yola çıkan yapım, çekim vasatlığı ve plansız ilerleyişiyle uçuruma doğru gitmiş durumda. Yer yer güldüren sahneler, yer yer de durumun vahametini iyi anlatan yer alsa da belgeselde, plansız çekim halleri belgeseli dibe çekiyor. Bence bu hazırlanan belgesel, ileride bu hikâyenin uzun metrajlı film hali için iyi bir başlangıç olarak değerlendirilebilir. Yapım için söyleyebileceğim, ilerleyen zamanlarda iyi çekilmiş bir uzun metraj haline gelebimesi umudu olabilmesi…

AĞUSTOS BÖCEKLERİ VE KARINCALAR / Yön. Erhan Tuncer

Erhan Tuncer’in 23.Adana Film Festivali’nden bu yana adını sıkça duyduğu Ağustos Böcekleri ve Karıncalar’ını Mardin’de yakalayabildim. Filme ilgili bir çok olumsuz eleştiri duymuş bir şekilde uzak kalmıştım. Film, enteresan ilerleyen senaryosu ve kurgu tekniğiyle fark yaratır durumda. Senaryoda iyi huylu yer alan metaforlar, farklı bir dille izlememizi sağlıyor yapımı. Erdem Akakçe, Bennu Yıldırımlar ve Gün Koper’in oyunları da ciddi anlamda başarılı. Filmin vasata kayan tarafı ise teknik anlamda üstüne düşülmemesi olmuş. Kötü olan ışık kullanımı, görüntüyü izlenebilir kılmada zorlanmamıza neden olmuş. Ayrıca ses tasarımında da sıkıntılar olduğunu düşünüyorum, çünkü filmin sesi fazla yanık geldi bana.

DAĞLARIN ARDINDA / Yön. Vatche Boulghourjian

Fransa ile Lübnan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri ortak yapımı Dağların Ardında, görme engelli müzisyen bir genç olan Rabih’in ailesini arayış hikayesini konu alıyor. Film aslında ülke sistemlerine doğru bir eleştiri geliştirse de, kimlikle ilgili sorun yaşayan ve geç öğrendiği aile gerçeğiyle bir arayışa doğru giden genç üzerinden başarılı bir senaryo doğrultusu gösteriyor. Finalde izleyenin varmak istediği noktaya gelemese de film, oyunculuklarla ve özellikle final sahnesindeki müzikle göz kamaştırıyor. Rabih’in kör olmasına aldırmadan, gerçek ailesini aramak için dünyayı dolaşacak kadar kendini aşması, filmden belki de güzel bir ana fikir çıkarılmasını sağlıyor.

“11. Sinemardin Uluslararası Mardin Film Festivali” hakkında neler dediler?

“Sarı Sıcak” filminin yönetmeni Fikret Reyhan: “Mardin Film Festivali’nin kendi küçük havasını çok sevdim. Yarışmanın olmaması ve sadece gösterimlerin olması çok güzel, daha rahat gelmeni de sağlıyor. Burası çok özel bir şehir ve bu özel şehirle bu sıcak ekip buluşunca, daha başka bir şey aramıyorsun. Filmimizin söyleşisinde, izleyiciler çok farklı sorular sordular. Benim bakmadığım pencereden bakmaları, beni çok heyecanlandırdı ve sevindirdi.”

“Benim Varoş Hikayem” filminin yönetmeni Yunus Ozan Korkut: “Mardin bana çok keyif veren bir festival oldu. Çünkü alışılmışın dışında bir festival ortamı vardı. İzleyicisi, hikayeyi anlamak ve kavramak yönünden beni çok etkiledi. Burada küçük bir havada olsa da başarılı bir organizasyon yapılıyor. Çok da kuvvetli bir film seçkisi hazırlanış bu sene, ben de izlemeye çalıştım. Umarım önümüzdeki yıllarda da hep var olur.”

“Murtaza” filminin oyuncusu İncinur Daşdemir Sevimli: “Ülke şartlarında Mardin Film Festivali’nin sürdürülüyor olması çok kıymetli. Çünkü öğrendiğim kadarıyla sadece bakanlık destekli bir festival, butik bir festival. Yalnızca halk için sinemayla daha uzaklara açılabilsin derdi güden bir festival. Yapılıyor olması bile çok iyi. Yalnız dediğim gibi, butik bir festival izlenimi verdiği için de bir çok konuda el yordamıyla olduğu kadar işler kotarılmış gibiydi. Mardin’de filmimizin izleyicisiyle buluşmak, çok keyifliydi.”

Antarktika’da açılan büyük, gizemli deliğin sırrı çözülemiyor

1

Antarktika’da yüzeyde büyük gizemli bir delik açıldı. Uzmanlar meydana gelen bu deliğin sebebini tespit edemiyor.

Yaklaşık olarak 30 bin kilometrekarelik bir alana sahip olan delik uzmanlar arasında karışıklığın oluşmasına sebebiyet verdi. Ortaya çıkan deliğin sebebi anlaşılamıyor. Bazı uzmanlar iklim değişikliğinin deliğe sebep olduğunu kaydederken, diğerleri tam olarak buna neyin sebep olduğunun bilinmediğini ifade ediyor.


Toronto Üniversitesi Mississauga kampüsündeki bir profesör olan atmosferik fizikçi Kent Moore’a göre devasa, gizemli delik “Oldukça dikkat çekici, sanki buzda bir delik açmışsın gibi görünüyor”.
Antarktika’da ilk kez büyük delikler ortaya çıkmıyor. Daha önce 1970’li yıllarda meydana çıkan delik tekrar ortaya çıkmadan önce birkaç on yıl boyunca kayboldu. Bu da bilim dünyasında daha büyük kafa karışıklığına sebebiyet veriyor. 2017 yılında meydana çıkan delik şimdiye kadarki deliklerin en büyüğü.


Geçtiğimiz yıllarda Toronto Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı ve Güney Okyanus Karbon ve İklim Gözlem ve Modelleme (SOCCOM) projesi kapsamında bölge uydu teknolojisiyle izlenirken, büyük bir delik keşfedildi. Kent Moore, deliğin bir süre ortadan kaybolduğunu ve sonra geri döndüğünü ve bunun oldukça dikkat çekici olduğunu ifade etti.

Son birkaç seneden beri Antarktika kıtasında çok ani değişimler gözlemleniyor. Yaşanan bu ani değişimlerin en büyük sorumlusu olarak küresel ısınma gösteriliyor. Büyük deliklerin ortaya çıkması da bazı bilim insanları tarafından iklim değişimi olarak adlandırılıyor. Ancak bilim insanları iklim değişimi ve büyük deliklerin ortaya çıkması arasında henüz bir bağ kuramadı. SOCCOM projesindeki araştırmacılar, büyük deliklere neyin sebep olduğunu araştırmayı sürdürüyorlar.

Alıntıbeyinsizler.net
Kaynakancient-code.com

Ezilen dev bir azınlık: İran Azerbaycanlıları

12 Mayıs 2006 tarihinde, İran’da on binlerce Güney Azerbaycanlı, devlet tarafından idare edilen “İran” gazetesinde ırkçı bir karikatür yayımlanması sebebiyle birkaç günlük sokaklara akın etmişti (karikatür, Azerbaycanca konuşan bir ‘hamamböceği’ni tasvir ediyordu).

Krize sebep olan karikatür [iranian.com]

Karikatürün bulunduğu sayfanın ve makalenin başlığı “Hamamböceklerinden nasıl kurtulabiliriz?” ve karikatürün üstündeki açıklamada “Hamamböcekleri insan dilinden anlamadıkları için onlarla kendi dillerinde konuşmak gerekir, onlar bizim pisliğimizden beslenirler. Böcekler o kadar çoklar ki, sadece onları ezmekle kurtulabiliriz veya bir süre pisliğimizi yapmazsak açlıklarından ölürler.” yazıyor. Karikatürde, bir masada bir hamamböceği ve masanın karşısında oturan çocuk var. Çocuk hamamböceğine bakarak Farsça olarak “böcek” diyor. Hamamböceği ise ona bakarak “namana?” diyor.

Namana?”, İran’daki Güney Azerbaycanlıların anadili olan Azerbaycan Türkçesinde “ne?” demektir ve Farsçada kullanılmaz.

İran güvenlik güçleri göstericilere şiddetle saldırarak en az dört kişiyi öldürdüler (Güney Azerbaycanlılar yirmi ölü olduğu iddiasında), kırk üç kişiyi yaraladı ve yüzlerce kişiyi gözaltına aldı. Bu gelişmeler, İran’ın Güney Azerbaycanlı nüfusu arasında hoşnutsuzluk yarattığını ve ABD ile Batı’nın Tahran’a yönelik politikaları üzerindeki olası sonuçları bakımından ele alınmalıdır

İran Güvenlik bakan yardımcısı Ali Asarar Ahmadi, Tebriz’deki gösterilerin bir gazete hakaretine karşı protestodan çok daha fazlası olduğunu kabul etti. Aslında, Güney Azerbaycan’da bölgenin ekonomik ve sosyal güçlükleri konusunda da çok kızgınlık var.

En üstün (dini) lider Ayetullah Ali Hamaney gibi, hükumet kurumundaki etkili olan şahısların, Güney Azerbaycan kökeninden olmasına rağmen, Tebriz’de 1981 yılındaki bir ayaklanmayı bastırmak için ağır silahlar kullanarak Azerbaycan-Türk kimliğini sertçe eritmekten çekinmedi, yani özetle yüzlerce Güney Azerbaycanlıyı idam ederek.

İranlı Azerbaycanlıları etnik aşağılanmaya karşı protesto yapıyor: “Türklere karşı ırkçılığı durdurun!” [ncr-iran.org]
İran’daki Azerbaycanlı nüfusu oranı tartışmalı olsa da, genel olarak kaynaklar, 15[1] ila 27[2] milyon сivarını arası bir rakam söylüyor, ki bu da Azerbaycanlıları İran’daki en kalabalık etnik azınlık olduklarını gösteriyor.

Daha fazla, Fars dini baskısı altında kalmak istemeyen Güney Azerbaycanlılar kendilerine dayanak olarak Azerbaycan milliyetçiliğini ve ideal olaraksa Güney Azerbaycan ile Kuzey Azerbaycan’ın birleşmesi olan Bütün Azerbaycan (Whole Azerbaijan) düşüncesini görüyor.

Son yirmi beş yılda, İran Azerbaycanlılarında ulusal bilinç uyandıran yayınlarda patlama yaşandığı ve hem Türkiye’ye hem de Kuzey Azerbaycan’a olan ilginin arttığını görüldü. Bu canlanma, Prof. Mahmudali Çehregani tarafından Güney Azerbaycan Ulusal Uyanış Hareketi (GAMOH) adlı ayrılıkçı yeni bir örgütün kurulmasına yol açtı.

Mart 2006’da, birkaç GAMOH üyesi Bakü’de düzenlenen İkinci Dünya Azerbaycanlıları Konferansı’na katıldı. Bu kongrenin ardından birkaç GAMOH üyesi Tebriz’de tutuklanmış ve Nisan ayında Güney Azerbaycan gazetesi Navid Azerbaijan yasaklanmıştır.

Güney Azerbaycanlılıarın durumu, Azerbaycan ve Türkiye’de yakınları tarafından yakından takip edilmektedir. Öte yandan, GAMOH’un Türkiye’de açık bir varlığı var. Azerbaycan halkı da İran Azerbaycanlılarının durumuna büyük ölçüde sempati duymaktadır. Güney Azerbaycan’da olduğu gibi, Kuzey Azerbaycan’da da pek çok Azerbaycan halkı, birbirine hasret ve uzak bu iki “Azerbaycan”ın kavuşmasını arzuluyor.


Tüm Güney Azerbaycan etnik-özgürlükçü faaliyetleri üzerindeki fiili yasağı göz önüne alarak, diğer etnik-dilsel topluluklara da başvurarak, sporlar (özellikle futbol) İran’daki Azerbaycan kurtuluş hareketinin amiral gemisinin önemli bir parçası haline geldi. Güney Azerbaycan’ın tarihi merkezi olan Tebriz’in Traktör Sazi futbol takımının başarısı, bir çeşit “futbol milliyetçiliği”ne yol açtı. 1970’de Tebriz’deki bir traktör fabrikasında kurulan ekip, İran’ın en üst düzey futbol ligi ve ulusal düzeyde birçok İran rekorunu kırdı. Traktör Sazi oyunları stadyumda genel bir İran ortalaması olan 60.000’i aşarak rekor sayıda hayranın ilgisini çekmektedir.

Traktör Sazi için bu yüksek seviyede destek, neredeyse her oyunda kendi dillerinde (Azerbaycanca) öğretim kurumu ve televizyon yayıncılığına olan taleplerini ifade eden ekibin taraftarlarının politikleştirilmesine bağlıdır. İran’da eşi benzeri görülmemiş olan on binlerce taraftar kitlesi “çok yaşa bağımsız Azerbaycan!”, “kahrolsun Fars faşizmi!”, “Haray Haray Ben Türküm!”, “Tebriz, Bakü, Ankara! Biz hara, Farslar hara?” (“hara”, nereye” demek) gibi Azerbaycan-Türk kimliğini ön plana çıkaran, bir halk olarak var olduklarını gösteren ve her halkın kendi dilinde eğitim alma hakkının olduğunu bildiren sloganlar atıyorlar.

Trakctör Sazi, tıpkı İspanya’da bir azınlık olan Katalanların milli şuurun Barcelona futbol kulübünde simgeleşmesi gibi Güney Azerbaycanlıların da milli şuurunun kendinde simgeleştirdiği için “İran’ın Barcelonası” adlandırılıyor.

Traktör Sazi matçı sırasında açılmış “Güney Azerbaycan, İran değil” yazılı pankart

Güney Azerbaycanlılara karşı baskıcı tutumunu İran hükumetinin futbola da taşıdığı ileri sürülüyor. İran Birinci Ligi’nin 2014-2015 sezonunun son turuna lig lideri olarak katılan Traktör Sazi’nin (57 puan) şampiyonluğu kazanması için (kendi evinde) oynayacağı son maçdaki rakibi İran petröl şirketinin ve başkent Tehran’ın takımı Naft (57 puan). Kazanan şampiyon oluyor, beraber kalınırsa, Naft ile puan farkı eşit olsa da, gol farkı nedeniyle yine Traktör Sazi kazanıyor. Fakat rekabetde bir klüb daha var, o da İsfahan takımı BF Sepahan (56 puan). Traktör Sazi, Naft ile matçı berabere bitirirse, şampiyonluğu riske atmış oluyor, çünki BF Sepahan son matçını kazanacağı takdirde 59 puanla birinciliğe yerleşip lig şampiyonu olacak. O yüzden, Traktör Sazi’nin şampiyonluğu garantilemesi için ne yayıp edip son matçı kazanması gerek. Maç başlıyor: dakika 6 ve Naft şok bir gol atarak, maçı 0-1 yapıyor, fakat dakika 62 gösterdiğinde Traktör Sazi skoru 3-1 yapmış durumda ve artık tarihi şampiyonluk geliyor gibi görünüyor.

Attıkları göle sevinen Traktör Sazi futbolçuları

Fakat sonra oyun, Traktör Sazi için kötüleşmeye başladı. Traktör Sazi oyuncusuna gösterilen çok tartışılan bir kırmızı kart ve Naft tarafından iki gol (3-3), ama yine de şampiyonluk için umut var ve Traktör Sazi’nin antrenörü Toni Oliveira bu skorun yettiğini düşünerek takımı atağa çıkarmıyor, zira diğer matçdan Traktör Sazi’ni şampiyon yapan sonuç (2-2) geldiği söyleniyor.

Naft başkanı Mansour Ghanbarzadeh İran’ın IRNA haber ajansına verdiği açıklamada ona da aynı sonuçu söylediğini belirtmesi, yapılan şeyin kasıtlı olduğu şüphelerini artırıyordu: “Çok tuhaf bir şey oldu. Soyunma odasında televizyondan diğer oyunu takip ediyorduk ama 87 dakika içinde aniden TV, radyo ve cep telefonu şebekeleri karartıldı ve hiçbir iletişim aracımız yoktu. O zaman bize, BF Sepahan ile Saypa FC arasındaki maçın 2-2 bittiği söylendi.” [3][4]

Traktör Sazi teknik direktörü Toni Oliveira, lig tablosunun nihai durumunu duymadan önce ve sonra [AFP]
Son düdükle, Traktör Sazi taraftarları, 2009-2010 sezonundan itibaren oynadıkları ve son 4 sezonun 3’ünde şampiyonluk için sona kadar mücadele etmelerine rağmen 2. oldukları ligde ilk şampiyonluğu kutlamak için sahaya indi, fakat geç de olsa, şampiyonluğun gittiğinin anlaşılması ile ortalık yıkılıp dağıtıldı. T. Oliveira, karışıklıkla ilgili Kandırıldık! notunu düştü.

Bu karışıklık ve yanlışlığın ardından internette İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani aleyhine “Hasan Ruhani’ye kırmızı kart” kampanyası başlatıldı.[5]

Kızgın Traktör Sazi taraftarları, İran hiyerarşisinin Azerbaycan’a yakın, kuzeyden bir takımın şampiyonluğuna izin vermeyeceğini savunuyor.

Bu olaydan 2 yılı aşkın bir süre geçti, ama Güney Azerbaycanlılar kandırıldıklarını ve onlara alenen karşı gelindiğini düşünseler de, yine de mücadele etmek için takımlarının yanındalar. Güney Azerbaycanlılar, sahada Traktör Sazi’nin sadece kendilerini simgelemekten ilave, ligde verdikleri şampiyonluk mücadelesinin de, kendilerinin baskıcı İran hükumetine karşı verdikleri bağımsızlık mücadelesini temsil ettiğini düşünüyorlar. Birlikte mücadele ediyorlar çünkü bir gün zafer kazanacaklarına büyük umutla ve kalpten inanıyorlar.

KAYNAKLAR:

“Iranian Azerbaijanis: A Giant Minority” (6 June 2006) by Ali M. Koknar [The Washington Institute]

“The Rise of Nationalism among Iranian Azerbaijanis: A Step towards Iran’s disintegration?”  by 

“Iranian side mistakenly celebrate winning the league title” (18 May 2015), by Adam Hurrey [Telegraph]

Her 68 doğumdan birinde görülüyor farkında mısınız?

1

Eğer hâlâ farkında değilseniz, vakti geldi: Konumuz Otizm.

Halen sebebi tam olarak bilinemeyen, her 68 doğumdan birinde görülen ve genellikle belirtileri 2 3 yaşları arasında ortaya çıkan Otizm Spektrum Bozukluğu, karmaşık bir beyin yetersizliği olarak tanımlayabileceğimiz ‘‘Yaygın Gelişimsel Bozukluklar’’ içerisinde en büyük grubu oluşturmakta ve her geçen gün otizm tanısı alan çocuk sayısı artmakta. Belki otizmli bir çocuğunuz yok, belki çevrenizde otizmli bir birey de yok, fakat Türkiye’de yaklaşık 600.000 otizmli birey yaşamakta ve bu rakam her geçen gün artmakta.

Göz teması kurmamak, gözlerin bir noktaya odaklanıp kalması, ismine tepki vermemek, kendi iç dünyasına çekilmek, sınırlı ve yineleyici davranışlar (vokal, motor, görsel, işitsel, dokunsal stereotipler), yakınları veya yaşıtları ile birlikte oyun oynamaya ilgisiz olmak gibi belirtilerle kendini gösteren Otizme neden olan tek bir faktör yok, Otizmli bireyler için genel geçer tanım yapmak da zor. Zira her bir otizmli birey kendine has eşsiz özellikler gösteriyor.

Otizmin çaresi yok mu?

Otizm bir hastalık değil. Tek çaresi eğitim, olabildiğince erken tanı ve mümkün olduğunca yoğun bir Özel Eğitim! Ancak bu şekilde otizmli çocuk doğal gelişim gösteren (nörotipik) yaşıtları ile paralel gelişim gösterebilir, ancak eğitimle bu çocuklar topluma kazandırılabilir.

Ne kadar erken, o kadar iyi

Yaygın Gelişim Bozukluğu tanısı alan çocuklarda erken çocukluk dönemi (0-3 yaş) eğitimi ile çok ciddi ilerlemeler kaydedilebildiği bilinen bir gerçek olmakla birlikte ülkemizde maalesef birçok konuda olduğu gibi bu konuda da ciddi eksiklikler bulunmakta. Eğitim sonrası bu çocukların çok büyük bir bölümünün istihdamı sağlanamamakta.

Ve bizler

Otizm ve diğer engel grupları adına kurulan dernekler istedikleri kadar seslerini duyurmaya, bu çocukların haklarını savunmaya çalışsalar da onları yalnız bırakıyoruz. Eğitsel performansı kaynaştırma düzeyine gelen çocukların kendi çocukları ile aynı sınıfta olmasını istemeyen veliler, bu çocuklara zaman ayırmak istemeyen onlara emek vermekten yüksünen öğretmenler, bu çocukları okullarında problem olarak gören okul müdürleri; toplu taşıma araçlarında, kamuya açık alanlarda bu bireylerden rahatsız olan veya bakışları ve sorularıyla rahatsız eden, acıyan, kınayan, hor gören gözler…

Yani aslında ‘‘engelli olan onlar değil, onlara engel olan biziz!’’

Asıl hikaye bu olmalı: Bu sergide kendi hikayenizi bulacaksınız!

Nişantaşı ART 212 sergi salonu; Antonio Cosentino’nun küratörlüğünü yaptığı, İrem Arcasoy’un “Asıl Hikaye Bu Olmalı” adlı resim sergisine ev sahipliği yapacak.

Çağdaş sanatçı İrem Arcasoy’un “Asıl Hikaye Bu Olmalı” başlıklı kişisel resim sergisi, 3-8 Kasım tarihleri arasında Nişantaşı ART 212 sergi salonunda sanat tutkunları ile buluşuyor. İrem Arcasoy resim sergisinde, herkesin kendi hikayesini bulmasından yola çıkarak kendi özgün kompozisyon ve üslubuyla tuvaline yansıtıyor.

Arcasoy’un figürlerinde yüzler net gözükmüyor. Daha geniş bir renk ve şekil yelpazesi ortaya çıkarsın diye kimlikleri değiştiriyor veya yok ediyor. Amacı ise daha geniş bir hikayenin içinde insanın kendini bulması. Sergide, her portre anlamını kendi özerkliği içinde kuruyor, bir araya geldiklerinde ise öyle bir bütün oluşturuyor ki bu haliyle serinin tamamı bir enstelasyon olarak da adlandırılabilir.

Serginin küratörlüğünü yapan Antonio Cosentino, İrem Arcasoy’un eserleri için şunları söylüyor; “Her kadraj genel bir bakış açısı altında ele alınmış olsada portrelerin tekilliği onların özerkliğini yaşamsal kılıyor. Resimlerde bakışlar ve ifadenin oluşumu herkesin kendinden bir enstantane bulabileceği bir yöne doğru hareket ediyor.

Serginin açılış daveti 3 Kasım 2017 Cuma günü saat 18:00’de ART212 Sanat Galerisi’nde yapılacak, 8 Kasım’a kadar Pazar günü hariç, 09:30-18:30 saatleri arasında ziyarete açık olacaktır.

Aşkın tarih boyunca değişmeyen kaotik var oluş hali

Birçoğumuz aşkın serbestisini modern dönemlerin sonuna, post-modern dönemlerin başlangıcına yaslar. Aşk öncesinde sanki hep baskı altındaymış, hep kurallara dayalı yaşanmak zorunda kalınmış gibi görülür.

Genç olan kuşak konu aşk olunca önceki kuşağı genellikle bağnaz, gerici ya da geleneksel farz eder. Ama bunun sebebi, her ne kadar çoğunluğu bunları okumamış ya da duymamış olsa da, bir 12’nci yüzyıl peri masalı olan Tristan ve İsolde efsanesini yahut Dünya Hatun’un arzunun sayfalarından o denli taşan öyküsünü bilmiyor olmaları değildir. Sadece her genç kuşak böylelikle kendi aşkına hiçbir kuşakta olmadığını sandığı bir bağımsızlık yükler ki, bu da o kuşağa ziyadesiyle bir özgürlük alanı açar. Ve sadece aşk, her dönem aynı dinamiği sil baştan tekrar ederek, kendisini yeniden ve yeniden var eder. İşte bundan ötürü de bir yeniliğe ihtiyaç duymaz.

Aşkın dinamiği bir yeniliğe ihtiyaç duyması da değildir. Her yeni doğanın, en farklı elbisesini kuşandığını sandığı, hep bilinen, o tanıdık, bildik dinamikle yaşatılan tekerrür halidir bir yerde aşk. Kamasutra’nın binlerce yıl geçse de popülerliğini korumasını ya da Bin Bir Gece Masallarının sürekli yeniden gün yüzüne çıkmasını sağlayan da insanın içerisinde kendisini sürekli tekrar eden bu kısır döngü, bu yeniden var oluş düzeneğidir bir yerde. Kısır döngünün doğası da odur zaten. Bir şeyin kendisini noktasına ve virgülüne dahi dokunmadan tekrar ve tekrar var etmesi…

Tolkein boşuna “dünyayı ve yaşamı basit insanların her gün yaptıkları dönüştürür…” dememiştir ya da Bernardin de Saint – Pierre, “insanı insanlığın üstüne yükselten” bir kusursuz aşkı 1789 Devrimi’nden hemen sonra öylesine yüceltmemiştir.

Klasik çağda Fénelon her ne kadar, “aşk tüm deniz kazalarından daha korkutucudur…” dese de ya da on sekizinci yüz yılda mahremiyet devrimi icat edilse de Don Quijoteler, dağları delen Ferhat hikâyeleri, samanlıklarda, çayırlarda bile yeşeren özgürlük bu baskıyı sürekli delmiş ve her seferinde “devlet bile daha fazla insanla dolmuştur.

İronik olarak aşkın tekrarı ya öldürür ya dönüştürür. Ama karşısına çıkan yeni olanın baskın halini çıktığı haliyle bırakmaz. Yine ironik bir dizgeyle kendisini var etmek için yeninin baskısından beslenir. Her yeni, bir acı kültürüyle doğar ve acı aşkın kaosu, arkhesi, ana kaynağı olur. Bu da aşkın kaotik var oluş halidir.

Kaynak

Babil’in asma bahçeleri, Kanuni’nin Hürrem’e dizdiği şiirleri, Cem Sultan’ın gözlerinden onca yıl kaldığı Avrupa’dan yansıyan romantizmi aşkın o hep bilindik yansımasından ötesi değildir. Ve nihayetinde sanki ebediyete kadar hiç tamamlanamayacak tüm o yarım kalmışlık kokan yasalarına rağmen devletler de aşka ihtiyaç duymuştur. Haçlı seferlerinde kutsal ordunun arkasında yürüyen bir fahişe ordusundan söz edilir örneğin. Yahut aşk savaşmak için vatan aşkına, ölüm arzusuna dönüştürülür. Ne de olsa herkes ebedi aşkını, ya da yüreğini sonsuza kadar gömeceği ebedi ikametgâhını başkasının yüreğinde bulabilecek denli şanslı değildir. O halde birçoklarının yüreğinde bu bir şehadete ya da Tanrı aşkına neden dönüştürülmesin ki? Görünen o ki aşkın bu yıkıcı gücü onu elde edemeyen milyonlarcasında işe de yaramıştır.

Velakin, dönem dönem aşka karşı yasaklar bekâret kemerleriyle taçlansa, hadımla vahşileşse ya da gece kontrolsüzlüklerine karşı Victoryen dönem halkalarıyla tasdiklenmeye çalışılsa da kadın ve erkeğin bireyselliğinin asaleti göğü delen haykırışlarıyla kendi üzerinde baskı kuran her gücü, onu örten her kubbeyi parçalamayı başarmıştır. Bugün dönüp hâlâ bunları yaşayabiliyor ya da yazabiliyorsak bunun bir anlamı olmalıdır elbette.

Ne inanılmaz! Aşk ve özgürlük aynı bedende bütünleşmiş iki muhteşem kavram! Boşuna aydınlanma çağı aşk ile erdemin, bedenin zevki ile ruhun yükselişinin bağdaştırılabileceğine inanmamıştır. Ne de olsa “sevmesini bilen kişi büyüklük konusunda da yetkindir ve benzerlerine ilerleme yolunda öncülük eder.”

Romantikler, anarşistler, gerçeküstücüler, hippiler hep bu düşüncenin ürünü değiller midirler? Hugo, düşünme özgürlüğünü daha 1860’ta sevme özgürlüğüne yüceltip; “biri kalbe ilişkin, diğeri akla ilişkindir: bunlar bilinç özgürlüğünün iki yüzüdür. Hangi Tanrı’ya inandığım, hangi kadını sevdiğim kimseyi ilgilendirmez, hele yasayı hiç ilgilendirmez!” diyebilecek kadar samimi bir âşık olmamış mıdır?

Ve şimdi daha özgür bir dünyada yaşayan bizlerin bile Hugo’nun onur ve erdem kavramlarının Victoryen kurallarla yüceltildiği bir dönemin ertesinde kadınlara söylediği, “kocanızdan başka bir adam mı seviyorsunuz? Öyleyse ona gidin! Sevmediğiniz kişinin yanında onun fahişesi olursunuz, sevdiğiniz kişiyleyseniz onun karısı…” kadar açık sözlü bir kararlılıkla evliliğin bilinen klişesini ne denli sarsma yanlısı olabiliriz?

Çünkü aşk, özgürlük olmadan olmaz! Yaprakları savuracak olan çöpçünün süpürgesi değil, rüzgârın esintisidir ancak. Onun için bu işte bir Tanrısallık vardır ya! Onun için Casanova, “kadınları delicesine sevdim. Ama özgürlüğümü hep onlara yeğ tuttum…” diyebilmiştir ya! Ve yine onun için iki temel kavram arasında ideali oluşturan eşitlik olsa da insan hep özgürlüğü uğruna mücadele etmiştir ya! Çünkü idealden ödün verilebilir ama zorunluluktan asla!

Eşitliği birey nezdinde vazgeçilebilir kılan hâlâ bir ütopya gibi durması, romanlardan ziyade ütopyalara konu olması ve yaşamın içerisinden değil de hep bir üst perdeden konuşmasıdır. Ama dostlarım! Özgürlük öyle midir? Ah! Olympos Dağı’nın dili olsa da konuşsa, İshakpaşa Sarayı’nın duvarları haykırsa, Adonis Nehri’nin suları coşsa ya da Fırat – Dicle nehirleri tüm ovayı kaplasa ortaya çıkacak tek gerçek, özgürlük istencini baki kılan aşk olur. Ve tarih boyunca da güzele anlamını veren kadında bedenleşir. Düşünün! Neden özgürlük motifleri genellikle hatta elzem olarak hep kadındır? Neden kadın hakları insan haklarından önce gelir ya da daha az rahatsız edici bir ifadeyle kadın hakları insan haklarını önceler?

Mustafa Kemal’i dünyada bu anlamda bir devrimci yapan da bunu fark etmiş olması değil midir? Kadın haklarını ilk yasalaştıran liderlerden biri olmasının önemi de burada yatar. O, özgürlüğün kadın bedeninden geçtiğini fark etmiştir.

O halde, Mona Ozauf’un yaptığı gibi biz de “sınırı mümkün olan ile mümkün olmayan arasına” koyup, Emile Armond gibi “daha 1914’e gelmeden”, “ikiyüzlülükten ve kıskançlıktan kurtulmuş, cinsel çoğulculuğa dayalı bir aşk arkadaşlığı” fikrinde mi birleşelim?

Gördüğünüz üzere sanıldığı gibi değil sevgili bayan ve bay okuyucular! Aşkı nasıl yaşadığınızdan öte aşkınızı nasıl ifade ettiğiniz önemli. Aşkın bireyselliği toplumsallığımızı doğurur. Aşk toplumları bir arada tutan inançlardan daha güçlü bir tutkaldır bizler adına. Ve yine onun için Wilhelm Reich toplumsal devrim ile kişisel devrimi birbirinden ayırmayı reddeder ve sonunda “cinsel yaşam özel bir mesele değildir.” der.

Sırf mastürbasyonun kendisi bile kitlesel intiharların önündeki en büyük engeldir. Martimer Granville’nin histerinin bir hastalık değil tatminsizlik olduğunu kanıtlaması bile yeterince anlatmıyor mu şu yazdıklarımızı?

Unutulmaması gerekir ki toplumun güvenliği kadınların ve erkeklerin mutluluğundan geçer ve tatminsiz bir toplum mutsuz bir toplumdur. Midedeki sancının özgür bırakılması gerekir. Çünkü denge uyuma, uyum ise özgürlüğe bağlıdır. Bu günün İstanbul’unun altında yatan sır da fetihler dönemi değil, Lale Devri’dir. Damdan dama atlarken ölümü göze alabilecek şairler kentidir burası.

O halde Freud’dan korkmak niye? Kavramından önce kendisini “yüceltmek” gerek… Çünkü yozlaşmış olanın kurulu düzenini yıkacak olandır beden.

Bırakın yaylar gerilsin, oklar çekilsin! “Seni seviyorum”, Deleuze ve Guatari’nin yüzyılın ilk yarısında belirttiği gibi yerini “seni istiyorum”a bıraksın! Özgürlükten başka ne zararı var?

Eğer her şey siyasiyse siyasetin en saf halidir aşk! Baltacının Katerina karşısındaki halini unutmamak gerekir ya da Kleopatra’nın Sezar karşısında Roma’yı sarsan halini. Helene’nin Truvayı yıkan zarafeti ve güzelliğini. Ama durun! Asıl unutulmaması gereken metresin kral karşısındaki halidir. Neydi metres? Kadın efendi. Kralın sevgilisi, danışmanı, güvenebileceği tek kişi… Karısının bile güvenilmez olduğu, oğlunu tahta geçirmek için kocasını feda edeceği, danışmanlarının kendi çıkarları uğruna kralları bile harcayacağı bir arenada kaderleri birbirlerine bağlı iki insandı kral ve metresi. Siyasetin göbeğindedir aşk ve yine unutmamak gerekir ki yarım kalmış coğrafyalardaki savaş olgunlaşmış coğrafyalarda yerini aşka, tutkuya, sevgiye bırakır.

Ne demişti Don Marquis;

“belli ki insan ırkı
Elinden gelenin en iyisini yapıyor
Ama cehennem haykırıyor
Bunun bir bahane değil
Yalnızca bir açıklama olduğunu”

Tuhaf olduğu kadar hoş bir hikâye geliyor aklıma; “Guillaume (1071 – 1127) İspanyol – Arap aşk şiirini ve aşk felsefelerini gayet iyi bilmekteydi. Karısına pek ilgi gösterdiği söylenemese de Aragonlu Philippa’yla evliydi. Kendisini bir şehvet ve baştan çıkarma yaşamına bırakmıştı. D’Arbrissel adında bir vaiz gelene kadar da bu yaşam tipinde ne bir sakınca görmüş ne de sınırlamayla karşılaşmıştı. Ama bu vaiz onun yaşamını ciddi bir şekilde baltaladı. Çünkü adı yukarıda geçen bu vaiz sarayındaki hanımları ve zinacıları cehennem ateşinin beklediği yönünde vaazlar veriyordu. Sonunda bu kısıtlama şairin şiirlerine de yansıdı ve şiirlerinde erotizmin yerini İbni Hazm’ın yüceltici aşkı aldı. Böylece aşk alçalış değil, Freud’u önceler gibi bir yücelişe; utanç verici bir günahtan ilahi bir gizeme dönüştü. Aşkı hediye etmeye muktedir olan kadınlar tapınılması gereken tanrıçalardı. Aşk eskisi kadar erotikti ama bir farkla; çok daha zarifti.

Böylece çok eski bir soruyu saklandığı dehlizden yeniden çıkarmayı da başardı tutarsızlaşan dünyanın arsız keşmekeşi; “Soylu bayım, hangisini tercih edersiniz: karınız hakkında kötü konuşulmasını, ama sizin onu iyi bulmanızı mı; yoksa iyi konuşulmasını ama sizin onu kötü bulmanızı mı?

14’üncü yüzyıl Fransa’sının bu sorusuna verilen yanıtlar dönemden döneme değişse de şunu biliyoruz ki; Vatsyayana’nın Kamasutrası, her genç kadının bilmesi gerekenleri sıralayan (şarkı söylemek, dikiş dikmek, yatak yapmak, bir müzik aleti çalmak, kolye dizmek, dans etmek, yapay çiçekler oluşturmak…) “Hanımların Ev Rehberi”nden (19. yy) çok daha önce yazılmıştı.

Başlık görseli

Gökbilimde büyük buluş: Yıldız çarpışmasında yerçekimsel dalgalar keşfedildi

0

ABD’li ve Avrupalı bilim insanları, Süpernova yıldız patlamaları sonucu oluşan iki “nötron yıldızının” 130 milyon yıl önce çarpışmasıyla meydana gelen yerçekimsel dalgaları keşfetti.

Albert Einstein’ın ünlü izafiyet teorisinin odağındaki yerçekimsel dalgalar ve ortaya çıkardıkları ışık, dedektörler aracılığıyla ilk kez doğrudan algılanabildi.

Uzaybilimciler, böylece altın ve platin gibi ağır kimyasal elementlerin nötron yıldızlarının bu şekilde çarpışarak birleşmeleri sonucu evrene yayılabildiğini de ortaya çıkardı.

Yerçekimsel dalgalar, birbiriyle çarpışan kara delikler ve yıldız çekirdeklerinin çökmesi gibi evrendeki şiddetli olaylar nedeniyle uzayzamanın dokusunda görülen kıpırtılar anlamına geliyor. Uzaydaki bu dalgalar araştırılarak, “Büyük Patlama“nın ve geçmişin izleri aranıyor.

Bütünleşen nötron yıldızları uzay-zamanda dalgalanıyorlar (sanat çalışması)

Büyük buluşun odağındaki dalgalar, ABD merkezli LIGO laboratuarı ile İtalya’daki Virgo adı verilen dedektör aracılığıyla, 17 Ağustos’ta ölçümlendi.

Kaliforniya eyaletindeki LIGO Laboratuarı’nın başkanı David Reitze, “Bu hepimizin beklediği andı” dedi.

LIGO’nun dedektörü, evrendeki kozmik sarsıntı ve çarpışmalardan oluşan yerçekimsel küçük dalgaları tespit etmesi amacıyla, ABD’nin Louisiana eyaletindeki boş ormanlık bölge Livington’a yerleştirilmişti.

İki yıl önce güncellenerek geliştirilen bu dedektör, dört kez kara deliklerin çarpışmasını algıladı.

Einstein
Albert Einstein, İzafiyet Teorisi’ni yazarken ortaya attığı kuramlardan birinde, tüm evrenin yerçekimi dalgalarıyla kaplı olduğunu söylemişti.

Yıldızlar nasıl çarpıştı?

Bahsedilen çarpışma, NGC 4993 adı verilen galakside, yaklaşık 1000 milyar kilometre uzaklıktaki Hydra Takımyıldızı’nda gerçekleşti.

130 milyon yıl önce, daha dinozorlar Dünya’da dolanırken yaşanan çarpışma o kadar uzaktaydı ki, yerçekimsel dalgalar ve ışık sadece bize kadar ulaştı.

Dev yıldızların patlaması anlamına gelen Süpernova sırasında uzaya yayılan kalıntı çekirdekler, bu yıldızları oluşturdu.

Bu yıldızlar 30 km’den büyük olmasa da, kütleleri Güneş’ten yaklaşık yüzde 20 daha fazla. Üstelik bir çay kaşığı boyutunda olanlar bile, milyarlarca tonluk kütleye sahip.

Süpernova sırasında yıldızların atomlarında proton ve elektronlar birleşerek tamamen nötronlardan oluşan nesneler yaratıyor. ‘Nötron yıldızı’ tanımı da buradan geliyor.


Yerçekimsel Dalgalar hakkında bilinenler

İki büyük kara deliğin çarpışması gibi şiddetli olaylarla ortaya çıkan yerçekimsel dalgalar, bir havuza taş atıldığında yüzeyinde oluşan halkalar gibi dağılmaya başlıyorlar.
  • Einstein’ın İzafiyet Teorisi’nin bir parçası
  • Çarpışma gibi şiddetli olaylar sonucu uzayzaman dokusunda oluşan kıpırdanmalar anlamına geliyor
  • Hızı artan kütlelerı ışık hızında yayılan dalgalar üretiyor
  • Bu dalgaları algılayabilecek teknolojiye ulaşmak on yıllar aldı
  • Bu alıcılar, birleşen kara delikler ve nötron yıldızlarını da tespit edebiliyor

Ligo / Virgo araştırmacıları, L şeklindeki uçsuz bucaksız tünellere lazerlerle ateş ediyor, dalgalar da lazer ışıklarını bozuyor.

Bu dalgaların keşfedilmesi ile, evren hakkında yeni araştırmaların da yolunun açıldığı belirtiliyor.

LIGO’nun Louisiana’daki laboratuarında 4 kilometrelik boru hatları kurulmuştu.

Ünlü fizikçi Stephen Hawking, BBC’ye daha önce yaptığı açıklamada, evrene “farklı bir gözlemci pencereden” bakmanın öngörülemez sürprizlere gebe olabileceğini söylemişti.

Hawking, “Daha hâlâ gözlerimize, daha doğrusu kulaklarımıza inanamıyoruz çünkü yerçekimsel dalgaların sesine uyandık” demişti.

KaynakBBC Türkçe
Görseller: C.W.EVANS/GEORGİA TECH NSF/LIGO/SONOMA STATE UNIVERSITY/A.SIMONNET AFP NASA NSF alınmıştır.

Çevre Dostu-Bahçe: Nasıl organik bahçecilik yaparız?

Sıradan bir bahçe yerine çevre dostu bahçe yaratın.

Tamam, hayalinizdeki bahçenizi evinizin arkasına kurdunuz sonunda. Bahçeniz hızla gelişiyor, çok güzel ve çevreye duyarlı. Fakat gerçekten öyle mi? Hayatta her şeyde olduğu gibi bahçenizde de muhtemelen daha iyisi olabilir. İşte çevre dostu bahçe tam da burada yapılır. Bahçenizi, kendiliğinden sürdürülebilir, yenilenebilir enerjiye dayalı ve atıklarınızı azaltan bir çevre dostu bahçeye döndürmenin bir çok farklı yolları bulunuyor. İşte size, bahçenizi çevreye olumlu etki edecek ve gurur duyabileceğiniz bir yere dönüştürebilmeniz için 7 farklı yöntem.

Kompost bu işin anahtardır

Kompost, bir eko-bahçenin olmazsa olmazlarından biridir. Uygulaması çok kolaydır, birçok kişinin bahçesinde zaten kompost yaptığına inanmak gerçekten çok zor. Kompost, sadece gıdanın ve diğer organik atıkların ayrışmasıdır. Bahçenizin büyüklüğüne bağlı olarak kompostu kovada veya bir çukurda yapabilirsiniz. Temel olarak bahçenizdeki tüm atıklar, mutfağınızdaki gıda atıklarının tamamı kompost kovasına gider, sonra da bahçenizdeki kovalara dağılır. Kompost, çok basittir, organiktir ve içeriğindeki tüm besinleri toprağınıza aktarır.

Organiğe geçin

Çevre dostu bahçe yapmanın tek yolu tamamen organiğe geçmektir. Eğer bahçenizde meyve ve sebze yetiştiriyorsanız, organik sadece sizin ve aileniz için daha sağlıklı değil, aynı zamanda tümüyle çok daha fazla çevre dostudur. Bunun sebebi, organik bahçede hiçbir kimyasal ilaç ve gübre kullanılmamasıdır. Bu zararlı ürünler yerine bahçeniz kendi organik kompostunuz ile ve gdo’suz tohumlarla gelişir.

Yağmur suyunu depolayın

Bahçenizi sulamanın en basit ve en ucuz yolu bahçenizde yağmur suyu varilleri kurmaktır. Bahçenize yağmur suyunu toplamak ve depolamak için varil veya konteynırlar yerleştirebilirsiniz. Çevre dostu bahçenizi sulamak için yağmur suyunu kullanmak çevresel ayak izinizi azaltmanın ve doğal kaynakları tekrar kullanmanın bir başka yoludur. İpucu: Ayrıca suyunuzu evinizin boşaltma borularından sürdürülebilir bahçenize aktarmak için tahliye boruları da kurabilirsiniz.

Yerel kalın

Bahçenizde, yerli bitkiler ve çiçekler yetiştirmek ikliminizde doğal olarak bulunmayan yabancı bitkileri ekmeye göre elbette bahçenizin çok daha doğal yetişmesini sağlayacaktır. Bahçenize ekmek için yerel türleri seçtiğiniz takdirde bunlar bahçenizin doğal şartlarına kendiliğinden adapte olacaktır ve suya veya gübreye ihtiyacı olmayacaktır. Az kaynak ihtiyacı bahçenizi çok daha çevre dostu yapacak ve bahçeniz kesinlikle çok daha sürdürülebilir olacaktır.

Kuşlara hoşgeldin

Bahçesi olan herkes bahçe ile birlikte küçük bir ekosistemin de büyüdüğünü bilir. Bir yandan bitkiler gelişirken diğer taraftan bahçenizdeki çeşitli küçük böcekleri izlemek çok ilginçtir, bu bazen tırtıl, karınca veya salyangoz olabilir. Ancak bazen de bu küçük haşeratlar bahçenizi tahrip edebilirler. Bunlarla savaşmak için toksik böcek ilaçları ve yabani ot öldürücüler püskürtebilirsiniz. Evet, bu ilaçlar kesinlikle çevre dostu değildir. Bunun yerine bahçenize kuş besleyiciler yerleştirebilir, bahçenizdeki zararlı haşeratlardan doğal yollardan kurtulmak için kuşları kullanarak doğal böcek ilacı yaratabilirsiniz. İpucu: Eko-bahçenizde bu zararlı böceklerden kurtulmak için parçalanmış yumurta kabuğu gibi doğal çözümler de bulunmaktadır.

Çevre dostu araçlar

Biraz fazla çalışma gerektiriyor fakat kesinlikle buna değer. Gazlı çim biçme makinenizden derhal kurtulun ve yerine elektrikli veya itmeli bir çim biçme makinesi alın. Bu yöntemi tüm bahçeniz için uygulayın ve elektrikli araçlar ile çevre dostu bahçenizde büyük fark yaratın. Bu mobilyalarınız için de geçerlidir. Kimyasallarla işlem görmemiş ve soğuk aylara maruz kalabilecek belirli ahşap mobilya türleri gibi çevre dostu tasarım mobilyalar ile tüm bahçeyi sürdürülebilir kılabilirsiniz.

Güneş enerjisi

Güneş enerjisi gelecektir. Bildiğimiz üzere, güneş enerjisi elektrik enerjisinde çok daha fazla sürdürülebilirdir, madem öyle bunu zaten çevre dostu olan bahçenizde neden hayata geçirmeyesiniz? Eğer bahçenizi ışıklandırmayı planlıyorsanız, bunu güneş panelleri kurarak yapabilirsiniz. Bu paneller gündüz gün ışığı ile şarj olur ve gece bahçenizi aydınlatır. Elektrik faturalarınız, bahçeniz ve çevre dostu ayak iziniz size daha sonra teşekkür edecektir.

HDP milletvekili Kürkçü, Dışişleri Bakanı’nı Azerbaycanlı muhalif liderin serbest bırakılması için harekete geçmeye çağırdı

HDP İzmir Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, Azerbaycanlı muhalif lider İlgar Mammadov’un serbest bırakılması için Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nu harekete geçmeye çağırmak amaçlı dilekçe yazdı:

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DIŞİŞLERİ BAKANI SAYIN MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU’NA

Şubat 2013’te gözaltına alınarak Mart 2014’te 7 yıl cezaya çarptırılan Azerbaycanlı muhalif politik önder, Cumhuriyetçi Alternatif Hareket’in liderlerinden İlgar Mammadov Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 22 Mayıs 2014’te verdiği “derhal salıverilme” kararına rağmen 5 yıla yakın bir süredir hukuksuzca cezaevinde tutulmaya devam etmektedir.

Mammadov’un Ekim 2013 Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı seçimleri için adaylığını koymasının beklendiği bir sırada tutuklanmasının, muhalif lideri bertaraf etme maksadını güttüğü yargısı uluslararası siyaset camiasında yaygın bir biçimde paylaşılmaktadır.

19 Mart 2009 referandumunun ertesi günü bir TV canlı yayınında sonucun Cumhurbaşkanına ömür boyu görevde kalma imkanı sunduğunu dile getirmesinin ardından Mammadov’a radyo ve TV’ye çıkma yasağı konmuştu. Mammadov sesini duyurmak için Azerbaycan’ın ilk internet günlüğünü yayınlamaya başladı. 4 Şubat 2013’te de halkın, valinin baskılarını protesto ettiği kuzey Azerbaycan’ın İsmayilli kentine giderken gözaltına alındı. Mammadov’un tutuklanması ve ardından hapis cezasına çarptırılması Azerbaycan’da ve dünyada pek çok saygın insan hakları kuruluşunca kınandı ve kınanmaya devam ediyor.

Mammadov’un hapiste kalmaya devam etmesi AİHM’in muhalif liderin derhal salıverilmesine ilişkin kararının vahim bir biçimde ihlalidir. AK Genel Sekreteri Thorborn Jagland önümüzdeki günlerde sizin de üyesi olduğunuz AK Bakanlar Komitesi’ne AİHM’e gitme çağrısında bulunacaktır. Genel Sekreter Bakanlar Komitesi’ne mahkemeden Azerbaycan’ın Avrupa Konseyi’ne üye olurken uymayı taahhüt ettiği şekilde AİHM’e uygun hareket edip etmediğini karara bağlamasını istemesini önerecektir.

Bakanlar Komitesi’nin AİHM’e gidebilmesi için komite üyelerinin üçte ikisinin bu başvuruya onay vermesi gerektiği bilinmektedir. Konu Komite gündemine geldiğinde Genel Sekreter’in önerisini desteklemeniz hem AİHM kararlarının tartışmasızca uygulanabilirliğini hem de uluslararası sözleşmelerin üye ülkeler için iç hukukla eşit ölçüde bağlayıcı olduğu gerçekliğini pekiştirecektir. Kararınız yalnızca bir üye ülkede adaletin sağlanmasına katkıda bulunmakla kalmayacak, Türkiye’deki düşünce ve ifade özgürlüğünün yanı sıra örgütlenme özgürlüğünün düzeyine dair de bir gösterge olarak kabul edilecektir.

Saygılarımla

Ertuğrul Kürkçü
HDP İzmir Milletvekili
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Üyesi
17 Ekim 2017

Kaynak: HDP.org.tr

Hamam böceği sütü: Geleceğin süper besini bizi bekliyor

Araştırmacılara göre bizimle birlikte yaşayan misafirlerimiz hamam böceklerinin sütü, inek sütünden 4 kat daha besleyici ve gelecekte artan nüfusla beraber ortaya çıkacak beslenme sorununa çözüm getirecek.

Hamam böcekleri, çoğu insan tarafından sevilmeyen misafirler olarak anılırlar. Ne yaparsanız yapın gene de bir yerden çıkıp gelirler. Normalde doğrudan bir zarar taşımayan canlılar, genelde pis yerlerde yaşadıklarından ve görüntülerinden dolayı kötü kaderleriyle yüzleşiyorlar.

Ancak bilim insanları, gelecekte artan nüfusla birlikte ortaya çıkması kuvvetle muhtemel kıtlık dönemlerinde insanların çok farklı besin kaynaklarına yöneleceğini belirtiyorlar. İşte bu eksende yapılan araştırmalardan birisi de çevremizde çokça bulunan hamam böcekleri üzerineydi. Çoğu hamam böceği türü süt vermese de, genç yaşlarda doğum yapan tek hamam böceği türü diploptera punctate‘nin bebeklerini beslemek için protein kristalleri içeren bir çeşit “süt” pompaladığı biliniyor.

Böceklerin süt üretebildikleri geçeği elbette oldukça büyüleyici olsa da bilim insanlarını etkisi altına alan bir diğer detay, söz konusu sütteki bir protein kristalinin, manda sütündeki bir kristale göre yaklaşık 4 kat daha çok enerji içermesi. Dolayısı ile çok daha besleyici bir yapıya sahip olan hamam böceği sütü, ne kadar iğrendirse de gelecekte vazgeçilmez besinler arasında yer alabilir. Sonuçta hepimiz inek sütü ve ürünlerini kullanıyoruz ama kaçımız bir ineğin en pis anlarında yanında bulunabiliyoruz?

Merak etmeyin içinizi rahatlatacak bir şey daha var: Sütü sağmak mantıklı bir seçenek olmayacağından üretiminden sorumlu genler kopyalanacak!

Hintli ekibin lideri olan Sanchari Banerjee, “Protein, yağ ve şekerlere sahip oldukları için eksiksiz bir gıda keşfettik. Protein dizilerine bakarsanız, beslenmek için gerekli tüm amino asitlere sahipler” şeklinde konuşuyor. Hamam böceği sütü yüksek besleyici değerlere sahip olduğundan kesinlikle kilo vermek isteyen insanlara uygun değil. Ancak gelecekteki kıtlık ortamında insanların kilo gibi bir probleminin olmayacağı açık.

Araştırmacılar, hamam böceği sütünü kullanmak için günümüz dünyasındaki algıların yıkılması adına gerekli çalışmaların başlaması gerektiğini savunuyorlar. Kim bilir, belki de yakın zamanda sevilmeyen misafirlerimizin sütleri doğum günü pastanızın kekinde gelir.

Kapak Görseli: FelixRenaud

Haber Kaynağı: WebTekno.com