Eğer hâlâ farkında değilseniz, vakti geldi: Konumuz Otizm.
Halen sebebi tam olarak bilinemeyen, her 68 doğumdan birinde görülen ve genellikle belirtileri 2 3 yaşları arasında ortaya çıkan Otizm Spektrum Bozukluğu, karmaşık bir beyin yetersizliği olarak tanımlayabileceğimiz ‘‘Yaygın Gelişimsel Bozukluklar’’ içerisinde en büyük grubu oluşturmakta ve her geçen gün otizm tanısı alan çocuk sayısı artmakta. Belki otizmli bir çocuğunuz yok, belki çevrenizde otizmli bir birey de yok, fakat Türkiye’de yaklaşık 600.000otizmli birey yaşamakta ve bu rakam her geçen gün artmakta.
Göz teması kurmamak, gözlerin bir noktaya odaklanıp kalması, ismine tepki vermemek, kendi iç dünyasına çekilmek, sınırlı ve yineleyici davranışlar (vokal, motor, görsel, işitsel, dokunsal stereotipler), yakınları veya yaşıtları ile birlikte oyun oynamaya ilgisiz olmak gibi belirtilerle kendini gösteren Otizme neden olan tek bir faktör yok, Otizmli bireyler için genel geçer tanım yapmak da zor. Zira her bir otizmli birey kendine has eşsiz özellikler gösteriyor.
Otizmin çaresi yok mu?
Otizm bir hastalık değil. Tek çaresi eğitim, olabildiğince erken tanı ve mümkün olduğunca yoğun bir Özel Eğitim! Ancak bu şekilde otizmli çocuk doğal gelişim gösteren (nörotipik) yaşıtları ile paralel gelişim gösterebilir, ancak eğitimle bu çocuklar topluma kazandırılabilir.
Ne kadar erken, o kadar iyi
Yaygın Gelişim Bozukluğu tanısı alan çocuklarda erken çocukluk dönemi (0-3 yaş) eğitimi ile çok ciddi ilerlemeler kaydedilebildiği bilinen bir gerçek olmakla birlikte ülkemizde maalesef birçok konuda olduğu gibi bu konuda da ciddi eksiklikler bulunmakta. Eğitim sonrası bu çocukların çok büyük bir bölümünün istihdamı sağlanamamakta.
Ve bizler
Otizm ve diğer engel grupları adına kurulan dernekler istedikleri kadar seslerini duyurmaya, bu çocukların haklarını savunmaya çalışsalar da onları yalnız bırakıyoruz. Eğitsel performansı kaynaştırma düzeyine gelen çocukların kendi çocukları ile aynı sınıfta olmasını istemeyen veliler, bu çocuklara zaman ayırmak istemeyen onlara emek vermekten yüksünen öğretmenler, bu çocukları okullarında problem olarak gören okul müdürleri; toplu taşıma araçlarında, kamuya açık alanlarda bu bireylerden rahatsız olan veya bakışları ve sorularıyla rahatsız eden, acıyan, kınayan, hor gören gözler…
Yani aslında ‘‘engelli olan onlar değil, onlara engel olan biziz!’’
Nişantaşı ART 212 sergi salonu; Antonio Cosentino’nun küratörlüğünü yaptığı, İrem Arcasoy’un “Asıl Hikaye Bu Olmalı”adlı resim sergisine ev sahipliği yapacak.
Çağdaş sanatçı İrem Arcasoy’un “Asıl Hikaye Bu Olmalı” başlıklı kişisel resim sergisi, 3-8 Kasım tarihleri arasında Nişantaşı ART 212 sergi salonunda sanat tutkunları ile buluşuyor.İrem Arcasoy resim sergisinde, herkesin kendi hikayesini bulmasından yola çıkarak kendi özgün kompozisyon ve üslubuyla tuvaline yansıtıyor.
Arcasoy’un figürlerinde yüzler net gözükmüyor. Daha geniş bir renk ve şekil yelpazesi ortaya çıkarsın diye kimlikleri değiştiriyor veya yok ediyor. Amacı ise daha geniş bir hikayenin içinde insanın kendini bulması. Sergide, her portre anlamını kendi özerkliği içinde kuruyor, bir araya geldiklerinde ise öyle bir bütün oluşturuyor ki bu haliyle serinin tamamı bir enstelasyon olarak da adlandırılabilir.
Serginin küratörlüğünü yapan Antonio Cosentino, İrem Arcasoy’un eserleri için şunları söylüyor; “Her kadraj genel bir bakış açısı altında ele alınmış olsada portrelerin tekilliği onların özerkliğini yaşamsal kılıyor. Resimlerde bakışlar ve ifadenin oluşumu herkesin kendinden bir enstantane bulabileceği bir yöne doğru hareket ediyor.“
Serginin açılış daveti 3 Kasım 2017 Cuma günü saat 18:00’de ART212 Sanat Galerisi’nde yapılacak, 8 Kasım’a kadar Pazar günü hariç, 09:30-18:30 saatleri arasında ziyarete açık olacaktır.
Birçoğumuz aşkın serbestisini modern dönemlerin sonuna, post-modern dönemlerin başlangıcına yaslar. Aşk öncesinde sanki hep baskı altındaymış, hep kurallara dayalı yaşanmak zorunda kalınmış gibi görülür.
Genç olan kuşak konu aşk olunca önceki kuşağı genellikle bağnaz, gerici ya da geleneksel farz eder. Ama bunun sebebi, her ne kadar çoğunluğu bunları okumamış ya da duymamış olsa da, bir 12’nci yüzyıl peri masalı olan Tristan ve İsolde efsanesini yahut Dünya Hatun’un arzunun sayfalarından o denli taşan öyküsünü bilmiyor olmaları değildir. Sadece her genç kuşak böylelikle kendi aşkına hiçbir kuşakta olmadığını sandığı bir bağımsızlık yükler ki, bu da o kuşağa ziyadesiyle bir özgürlük alanı açar. Ve sadece aşk, her dönem aynı dinamiği sil baştan tekrar ederek, kendisini yeniden ve yeniden var eder. İşte bundan ötürü de bir yeniliğe ihtiyaç duymaz.
Aşkın dinamiği bir yeniliğe ihtiyaç duyması da değildir. Her yeni doğanın, en farklı elbisesini kuşandığını sandığı, hep bilinen, o tanıdık, bildik dinamikle yaşatılan tekerrür halidir bir yerde aşk. Kamasutra’nın binlerce yıl geçse de popülerliğini korumasını ya da Bin Bir Gece Masallarının sürekli yeniden gün yüzüne çıkmasını sağlayan da insanın içerisinde kendisini sürekli tekrar eden bu kısır döngü, bu yeniden var oluş düzeneğidir bir yerde. Kısır döngünün doğası da odur zaten. Bir şeyin kendisini noktasına ve virgülüne dahi dokunmadan tekrar ve tekrar var etmesi…
Tolkein boşuna “dünyayı ve yaşamı basit insanların her gün yaptıkları dönüştürür…” dememiştir ya da Bernardin de Saint – Pierre, “insanı insanlığın üstüne yükselten” bir kusursuz aşkı 1789 Devrimi’nden hemen sonra öylesine yüceltmemiştir.
Klasik çağda Fénelon her ne kadar, “aşk tüm deniz kazalarından daha korkutucudur…” dese de ya da on sekizinci yüz yılda mahremiyet devrimi icat edilse de Don Quijoteler, dağları delen Ferhat hikâyeleri, samanlıklarda, çayırlarda bile yeşeren özgürlük bu baskıyı sürekli delmiş ve her seferinde “devlet bile daha fazla insanla dolmuştur.”
İronik olarak aşkın tekrarı ya öldürür ya dönüştürür. Ama karşısına çıkan yeni olanın baskın halini çıktığı haliyle bırakmaz. Yine ironik bir dizgeyle kendisini var etmek için yeninin baskısından beslenir. Her yeni, bir acı kültürüyle doğar ve acı aşkın kaosu, arkhesi, ana kaynağı olur. Bu da aşkın kaotik var oluş halidir.
Babil’in asma bahçeleri, Kanuni’nin Hürrem’e dizdiği şiirleri, Cem Sultan’ın gözlerinden onca yıl kaldığı Avrupa’dan yansıyan romantizmi aşkın o hep bilindik yansımasından ötesi değildir. Ve nihayetinde sanki ebediyete kadar hiç tamamlanamayacak tüm o yarım kalmışlık kokan yasalarına rağmen devletler de aşka ihtiyaç duymuştur. Haçlı seferlerinde kutsal ordunun arkasında yürüyen bir fahişe ordusundan söz edilir örneğin. Yahut aşk savaşmak için vatan aşkına, ölüm arzusuna dönüştürülür. Ne de olsa herkes ebedi aşkını, ya da yüreğini sonsuza kadar gömeceği ebedi ikametgâhını başkasının yüreğinde bulabilecek denli şanslı değildir. O halde birçoklarının yüreğinde bu bir şehadete ya da Tanrı aşkına neden dönüştürülmesin ki? Görünen o ki aşkın bu yıkıcı gücü onu elde edemeyen milyonlarcasında işe de yaramıştır.
Velakin, dönem dönem aşka karşı yasaklar bekâret kemerleriyle taçlansa, hadımla vahşileşse ya da gece kontrolsüzlüklerine karşı Victoryen dönem halkalarıyla tasdiklenmeye çalışılsa da kadın ve erkeğin bireyselliğinin asaleti göğü delen haykırışlarıyla kendi üzerinde baskı kuran her gücü, onu örten her kubbeyi parçalamayı başarmıştır. Bugün dönüp hâlâ bunları yaşayabiliyor ya da yazabiliyorsak bunun bir anlamı olmalıdır elbette.
Ne inanılmaz! Aşk ve özgürlük aynı bedende bütünleşmiş iki muhteşem kavram! Boşuna aydınlanma çağı aşk ile erdemin, bedenin zevki ile ruhun yükselişinin bağdaştırılabileceğine inanmamıştır. Ne de olsa “sevmesini bilen kişi büyüklük konusunda da yetkindir ve benzerlerine ilerleme yolunda öncülük eder.”
Romantikler, anarşistler, gerçeküstücüler, hippiler hep bu düşüncenin ürünü değiller midirler? Hugo, düşünme özgürlüğünü daha 1860’ta sevme özgürlüğüne yüceltip; “biri kalbe ilişkin, diğeri akla ilişkindir: bunlar bilinç özgürlüğünün iki yüzüdür. Hangi Tanrı’ya inandığım, hangi kadını sevdiğim kimseyi ilgilendirmez, hele yasayı hiç ilgilendirmez!” diyebilecek kadar samimi bir âşık olmamış mıdır?
Ve şimdi daha özgür bir dünyada yaşayan bizlerin bile Hugo’nun onur ve erdem kavramlarının Victoryen kurallarla yüceltildiği bir dönemin ertesinde kadınlara söylediği, “kocanızdan başka bir adam mı seviyorsunuz? Öyleyse ona gidin! Sevmediğiniz kişinin yanında onun fahişesi olursunuz, sevdiğiniz kişiyleyseniz onun karısı…” kadar açık sözlü bir kararlılıkla evliliğin bilinen klişesini ne denli sarsma yanlısı olabiliriz?
Çünkü aşk, özgürlük olmadan olmaz! Yaprakları savuracak olan çöpçünün süpürgesi değil, rüzgârın esintisidir ancak. Onun için bu işte bir Tanrısallık vardır ya! Onun için Casanova, “kadınları delicesine sevdim. Ama özgürlüğümü hep onlara yeğ tuttum…” diyebilmiştir ya! Ve yine onun için iki temel kavram arasında ideali oluşturan eşitlik olsa da insan hep özgürlüğü uğruna mücadele etmiştir ya! Çünkü idealden ödün verilebilir ama zorunluluktan asla!
Eşitliği birey nezdinde vazgeçilebilir kılan hâlâ bir ütopya gibi durması, romanlardan ziyade ütopyalara konu olması ve yaşamın içerisinden değil de hep bir üst perdeden konuşmasıdır. Ama dostlarım! Özgürlük öyle midir? Ah! Olympos Dağı’nın dili olsa da konuşsa, İshakpaşa Sarayı’nın duvarları haykırsa, Adonis Nehri’nin suları coşsa ya da Fırat – Dicle nehirleri tüm ovayı kaplasa ortaya çıkacak tek gerçek, özgürlük istencini baki kılan aşk olur. Ve tarih boyunca da güzele anlamını veren kadında bedenleşir. Düşünün! Neden özgürlük motifleri genellikle hatta elzem olarak hep kadındır? Neden kadın hakları insan haklarından önce gelir ya da daha az rahatsız edici bir ifadeyle kadın hakları insan haklarını önceler?
Mustafa Kemal’i dünyada bu anlamda bir devrimci yapan da bunu fark etmiş olması değil midir? Kadın haklarını ilk yasalaştıran liderlerden biri olmasının önemi de burada yatar. O, özgürlüğün kadın bedeninden geçtiğini fark etmiştir.
O halde, Mona Ozauf’un yaptığı gibi biz de “sınırı mümkün olan ile mümkün olmayan arasına” koyup, Emile Armond gibi “daha 1914’e gelmeden”, “ikiyüzlülükten ve kıskançlıktan kurtulmuş, cinsel çoğulculuğa dayalı bir aşk arkadaşlığı” fikrinde mi birleşelim?
Gördüğünüz üzere sanıldığı gibi değil sevgili bayan ve bay okuyucular! Aşkı nasıl yaşadığınızdan öte aşkınızı nasıl ifade ettiğiniz önemli. Aşkın bireyselliği toplumsallığımızı doğurur. Aşk toplumları bir arada tutan inançlardan daha güçlü bir tutkaldır bizler adına. Ve yine onun için Wilhelm Reich toplumsal devrim ile kişisel devrimi birbirinden ayırmayı reddeder ve sonunda “cinsel yaşam özel bir mesele değildir.” der.
Sırf mastürbasyonun kendisi bile kitlesel intiharların önündeki en büyük engeldir. Martimer Granville’nin histerinin bir hastalık değil tatminsizlik olduğunu kanıtlaması bile yeterince anlatmıyor mu şu yazdıklarımızı?
Unutulmaması gerekir ki toplumun güvenliği kadınların ve erkeklerin mutluluğundan geçer ve tatminsiz bir toplum mutsuz bir toplumdur. Midedeki sancının özgür bırakılması gerekir. Çünkü denge uyuma, uyum ise özgürlüğe bağlıdır. Bu günün İstanbul’unun altında yatan sır da fetihler dönemi değil, Lale Devri’dir. Damdan dama atlarken ölümü göze alabilecek şairler kentidir burası.
O halde Freud’dan korkmak niye? Kavramından önce kendisini “yüceltmek” gerek… Çünkü yozlaşmış olanın kurulu düzenini yıkacak olandır beden.
Bırakın yaylar gerilsin, oklar çekilsin! “Seni seviyorum”, Deleuze ve Guatari’nin yüzyılın ilk yarısında belirttiği gibi yerini “seni istiyorum”a bıraksın! Özgürlükten başka ne zararı var?
Eğer her şey siyasiyse siyasetin en saf halidir aşk! Baltacının Katerina karşısındaki halini unutmamak gerekir ya da Kleopatra’nın Sezar karşısında Roma’yı sarsan halini. Helene’nin Truvayı yıkan zarafeti ve güzelliğini. Ama durun! Asıl unutulmaması gereken metresin kral karşısındaki halidir. Neydi metres? Kadın efendi. Kralın sevgilisi, danışmanı, güvenebileceği tek kişi… Karısının bile güvenilmez olduğu, oğlunu tahta geçirmek için kocasını feda edeceği, danışmanlarının kendi çıkarları uğruna kralları bile harcayacağı bir arenada kaderleri birbirlerine bağlı iki insandı kral ve metresi. Siyasetin göbeğindedir aşk ve yine unutmamak gerekir ki yarım kalmış coğrafyalardaki savaş olgunlaşmış coğrafyalarda yerini aşka, tutkuya, sevgiye bırakır.
Ne demişti Don Marquis;
“belli ki insan ırkı
Elinden gelenin en iyisini yapıyor
Ama cehennem haykırıyor
Bunun bir bahane değil
Yalnızca bir açıklama olduğunu”
Tuhaf olduğu kadar hoş bir hikâye geliyor aklıma; “Guillaume (1071 – 1127) İspanyol – Arap aşk şiirini ve aşk felsefelerini gayet iyi bilmekteydi. Karısına pek ilgi gösterdiği söylenemese de Aragonlu Philippa’yla evliydi. Kendisini bir şehvet ve baştan çıkarma yaşamına bırakmıştı. D’Arbrissel adında bir vaiz gelene kadar da bu yaşam tipinde ne bir sakınca görmüş ne de sınırlamayla karşılaşmıştı. Ama bu vaiz onun yaşamını ciddi bir şekilde baltaladı. Çünkü adı yukarıda geçen bu vaiz sarayındaki hanımları ve zinacıları cehennem ateşinin beklediği yönünde vaazlar veriyordu. Sonunda bu kısıtlama şairin şiirlerine de yansıdı ve şiirlerinde erotizmin yerini İbni Hazm’ın yüceltici aşkı aldı. Böylece aşk alçalış değil, Freud’u önceler gibi bir yücelişe; utanç verici bir günahtan ilahi bir gizeme dönüştü. Aşkı hediye etmeye muktedir olan kadınlar tapınılması gereken tanrıçalardı. Aşk eskisi kadar erotikti ama bir farkla; çok daha zarifti.
Böylece çok eski bir soruyu saklandığı dehlizden yeniden çıkarmayı da başardı tutarsızlaşan dünyanın arsız keşmekeşi; “Soylu bayım, hangisini tercih edersiniz: karınız hakkında kötü konuşulmasını, ama sizin onu iyi bulmanızı mı; yoksa iyi konuşulmasını ama sizin onu kötü bulmanızı mı?”
14’üncü yüzyıl Fransa’sının bu sorusuna verilen yanıtlar dönemden döneme değişse de şunu biliyoruz ki; Vatsyayana’nın Kamasutrası, her genç kadının bilmesi gerekenleri sıralayan (şarkı söylemek, dikiş dikmek, yatak yapmak, bir müzik aleti çalmak, kolye dizmek, dans etmek, yapay çiçekler oluşturmak…) “Hanımların Ev Rehberi”nden (19. yy) çok daha önce yazılmıştı.
ABD’li ve Avrupalı bilim insanları, Süpernova yıldız patlamaları sonucu oluşan iki “nötron yıldızının” 130 milyon yıl önce çarpışmasıyla meydana gelen yerçekimsel dalgaları keşfetti.
Albert Einstein’ın ünlü izafiyet teorisinin odağındaki yerçekimsel dalgalar ve ortaya çıkardıkları ışık, dedektörler aracılığıyla ilk kez doğrudan algılanabildi.
Uzaybilimciler, böylece altın ve platin gibi ağır kimyasal elementlerin nötron yıldızlarının bu şekilde çarpışarak birleşmeleri sonucu evrene yayılabildiğini de ortaya çıkardı.
Yerçekimsel dalgalar, birbiriyle çarpışan kara delikler ve yıldız çekirdeklerinin çökmesi gibi evrendeki şiddetli olaylar nedeniyle uzayzamanın dokusunda görülen kıpırtılar anlamına geliyor. Uzaydaki bu dalgalar araştırılarak, “Büyük Patlama“nın ve geçmişin izleri aranıyor.
Büyük buluşun odağındaki dalgalar, ABD merkezli LIGO laboratuarı ile İtalya’daki Virgo adı verilen dedektör aracılığıyla, 17 Ağustos’ta ölçümlendi.
Kaliforniya eyaletindeki LIGO Laboratuarı’nın başkanı David Reitze, “Bu hepimizin beklediği andı” dedi.
LIGO’nun dedektörü, evrendeki kozmik sarsıntı ve çarpışmalardan oluşan yerçekimsel küçük dalgaları tespit etmesi amacıyla, ABD’nin Louisiana eyaletindeki boş ormanlık bölge Livington’a yerleştirilmişti.
İki yıl önce güncellenerek geliştirilen bu dedektör, dört kez kara deliklerin çarpışmasını algıladı.
Albert Einstein, İzafiyet Teorisi’ni yazarken ortaya attığı kuramlardan birinde, tüm evrenin yerçekimi dalgalarıyla kaplı olduğunu söylemişti.
Yıldızlar nasıl çarpıştı?
Bahsedilen çarpışma, NGC 4993 adı verilen galakside, yaklaşık 1000 milyar kilometre uzaklıktaki Hydra Takımyıldızı’nda gerçekleşti.
130 milyon yıl önce, daha dinozorlar Dünya’da dolanırken yaşanan çarpışma o kadar uzaktaydı ki, yerçekimsel dalgalar ve ışık sadece bize kadar ulaştı.
Dev yıldızların patlaması anlamına gelen Süpernova sırasında uzaya yayılan kalıntı çekirdekler, bu yıldızları oluşturdu.
Bu yıldızlar 30 km’den büyük olmasa da, kütleleri Güneş’ten yaklaşık yüzde 20 daha fazla. Üstelik bir çay kaşığı boyutunda olanlar bile, milyarlarca tonluk kütleye sahip.
Süpernova sırasında yıldızların atomlarında proton ve elektronlar birleşerek tamamen nötronlardan oluşan nesneler yaratıyor. ‘Nötron yıldızı’ tanımı da buradan geliyor.
Yerçekimsel Dalgalar hakkında bilinenler
İki büyük kara deliğin çarpışması gibi şiddetli olaylarla ortaya çıkan yerçekimsel dalgalar, bir havuza taş atıldığında yüzeyinde oluşan halkalar gibi dağılmaya başlıyorlar.
Einstein’ın İzafiyet Teorisi’nin bir parçası
Çarpışma gibi şiddetli olaylar sonucu uzayzaman dokusunda oluşan kıpırdanmalar anlamına geliyor
Hızı artan kütlelerı ışık hızında yayılan dalgalar üretiyor
Bu dalgaları algılayabilecek teknolojiye ulaşmak on yıllar aldı
Bu alıcılar, birleşen kara delikler ve nötron yıldızlarını da tespit edebiliyor
Ligo / Virgo araştırmacıları, L şeklindeki uçsuz bucaksız tünellere lazerlerle ateş ediyor, dalgalar da lazer ışıklarını bozuyor.
Bu dalgaların keşfedilmesi ile, evren hakkında yeni araştırmaların da yolunun açıldığı belirtiliyor.
Ünlü fizikçi Stephen Hawking, BBC’ye daha önce yaptığı açıklamada, evrene “farklı bir gözlemci pencereden” bakmanın öngörülemez sürprizlere gebe olabileceğini söylemişti.
Hawking, “Daha hâlâ gözlerimize, daha doğrusu kulaklarımıza inanamıyoruz çünkü yerçekimsel dalgaların sesine uyandık” demişti.
Kaynak: BBC Türkçe Görseller: C.W.EVANS/GEORGİA TECH NSF/LIGO/SONOMA STATE UNIVERSITY/A.SIMONNET AFP NASA NSF alınmıştır.
Sıradan bir bahçe yerine çevre dostu bahçe yaratın.
Tamam, hayalinizdeki bahçenizi evinizin arkasına kurdunuz sonunda. Bahçeniz hızla gelişiyor, çok güzel ve çevreye duyarlı. Fakat gerçekten öyle mi? Hayatta her şeyde olduğu gibi bahçenizde de muhtemelen daha iyisi olabilir. İşte çevre dostu bahçe tam da burada yapılır. Bahçenizi, kendiliğinden sürdürülebilir, yenilenebilir enerjiye dayalı ve atıklarınızı azaltan bir çevre dostu bahçeye döndürmenin bir çok farklı yolları bulunuyor. İşte size, bahçenizi çevreye olumlu etki edecek ve gurur duyabileceğiniz bir yere dönüştürebilmeniz için 7 farklı yöntem.
Kompost bu işin anahtardır
Kompost, bir eko-bahçenin olmazsa olmazlarından biridir. Uygulaması çok kolaydır, birçok kişinin bahçesinde zaten kompost yaptığına inanmak gerçekten çok zor. Kompost, sadece gıdanın ve diğer organik atıkların ayrışmasıdır. Bahçenizin büyüklüğüne bağlı olarak kompostu kovada veya bir çukurda yapabilirsiniz. Temel olarak bahçenizdeki tüm atıklar, mutfağınızdaki gıda atıklarının tamamı kompost kovasına gider, sonra da bahçenizdeki kovalara dağılır. Kompost, çok basittir, organiktir ve içeriğindeki tüm besinleri toprağınıza aktarır.
Organiğe geçin
Çevre dostu bahçe yapmanın tek yolu tamamen organiğe geçmektir. Eğer bahçenizde meyve ve sebze yetiştiriyorsanız, organik sadece sizin ve aileniz için daha sağlıklı değil, aynı zamanda tümüyle çok daha fazla çevre dostudur. Bunun sebebi, organik bahçede hiçbir kimyasal ilaç ve gübre kullanılmamasıdır. Bu zararlı ürünler yerine bahçeniz kendi organik kompostunuz ile ve gdo’suz tohumlarla gelişir.
Yağmur suyunu depolayın
Bahçenizi sulamanın en basit ve en ucuz yolu bahçenizde yağmur suyu varilleri kurmaktır. Bahçenize yağmur suyunu toplamak ve depolamak için varil veya konteynırlar yerleştirebilirsiniz. Çevre dostu bahçenizi sulamak için yağmur suyunu kullanmak çevresel ayak izinizi azaltmanın ve doğal kaynakları tekrar kullanmanın bir başka yoludur. İpucu: Ayrıca suyunuzu evinizin boşaltma borularından sürdürülebilir bahçenize aktarmak için tahliye boruları da kurabilirsiniz.
Yerel kalın
Bahçenizde, yerli bitkiler ve çiçekler yetiştirmek ikliminizde doğal olarak bulunmayan yabancı bitkileri ekmeye göre elbette bahçenizin çok daha doğal yetişmesini sağlayacaktır. Bahçenize ekmek için yerel türleri seçtiğiniz takdirde bunlar bahçenizin doğal şartlarına kendiliğinden adapte olacaktır ve suya veya gübreye ihtiyacı olmayacaktır. Az kaynak ihtiyacı bahçenizi çok daha çevre dostu yapacak ve bahçeniz kesinlikle çok daha sürdürülebilir olacaktır.
Kuşlara hoşgeldin
Bahçesi olan herkes bahçe ile birlikte küçük bir ekosistemin de büyüdüğünü bilir. Bir yandan bitkiler gelişirken diğer taraftan bahçenizdeki çeşitli küçük böcekleri izlemek çok ilginçtir, bu bazen tırtıl, karınca veya salyangoz olabilir. Ancak bazen de bu küçük haşeratlar bahçenizi tahrip edebilirler. Bunlarla savaşmak için toksik böcek ilaçları ve yabani ot öldürücüler püskürtebilirsiniz. Evet, bu ilaçlar kesinlikle çevre dostu değildir. Bunun yerine bahçenize kuş besleyiciler yerleştirebilir, bahçenizdeki zararlı haşeratlardan doğal yollardan kurtulmak için kuşları kullanarak doğal böcek ilacı yaratabilirsiniz. İpucu: Eko-bahçenizde bu zararlı böceklerden kurtulmak için parçalanmış yumurta kabuğu gibi doğal çözümler de bulunmaktadır.
Çevre dostu araçlar
Biraz fazla çalışma gerektiriyor fakat kesinlikle buna değer. Gazlı çim biçme makinenizden derhal kurtulun ve yerine elektrikli veya itmeli bir çim biçme makinesi alın. Bu yöntemi tüm bahçeniz için uygulayın ve elektrikli araçlar ile çevre dostu bahçenizde büyük fark yaratın. Bu mobilyalarınız için de geçerlidir. Kimyasallarla işlem görmemiş ve soğuk aylara maruz kalabilecek belirli ahşap mobilya türleri gibi çevre dostu tasarım mobilyalar ile tüm bahçeyi sürdürülebilir kılabilirsiniz.
Güneş enerjisi
Güneş enerjisi gelecektir. Bildiğimiz üzere, güneş enerjisi elektrik enerjisinde çok daha fazla sürdürülebilirdir, madem öyle bunu zaten çevre dostu olan bahçenizde neden hayata geçirmeyesiniz? Eğer bahçenizi ışıklandırmayı planlıyorsanız, bunu güneş panelleri kurarak yapabilirsiniz. Bu paneller gündüz gün ışığı ile şarj olur ve gece bahçenizi aydınlatır. Elektrik faturalarınız, bahçeniz ve çevre dostu ayak iziniz size daha sonra teşekkür edecektir.
HDP İzmir Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, Azerbaycanlı muhalif lider İlgar Mammadov’un serbest bırakılması için Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nu harekete geçmeye çağırmak amaçlı dilekçe yazdı:
Şubat 2013’te gözaltına alınarak Mart 2014’te 7 yıl cezaya çarptırılan Azerbaycanlı muhalif politik önder, Cumhuriyetçi Alternatif Hareket’in liderlerinden İlgar Mammadov Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 22 Mayıs 2014’te verdiği “derhal salıverilme” kararına rağmen 5 yıla yakın bir süredir hukuksuzca cezaevinde tutulmaya devam etmektedir.
Mammadov’un Ekim 2013 Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı seçimleri için adaylığını koymasının beklendiği bir sırada tutuklanmasının, muhalif lideri bertaraf etme maksadını güttüğü yargısı uluslararası siyaset camiasında yaygın bir biçimde paylaşılmaktadır.
19 Mart 2009 referandumunun ertesi günü bir TV canlı yayınında sonucun Cumhurbaşkanına ömür boyu görevde kalma imkanı sunduğunu dile getirmesinin ardından Mammadov’a radyo ve TV’ye çıkma yasağı konmuştu. Mammadov sesini duyurmak için Azerbaycan’ın ilk internet günlüğünü yayınlamaya başladı. 4 Şubat 2013’te de halkın, valinin baskılarını protesto ettiği kuzey Azerbaycan’ın İsmayilli kentine giderken gözaltına alındı. Mammadov’un tutuklanması ve ardından hapis cezasına çarptırılması Azerbaycan’da ve dünyada pek çok saygın insan hakları kuruluşunca kınandı ve kınanmaya devam ediyor.
Mammadov’un hapiste kalmaya devam etmesi AİHM’in muhalif liderin derhal salıverilmesine ilişkin kararının vahim bir biçimde ihlalidir. AK Genel Sekreteri Thorborn Jagland önümüzdeki günlerde sizin de üyesi olduğunuz AK Bakanlar Komitesi’ne AİHM’e gitme çağrısında bulunacaktır. Genel Sekreter Bakanlar Komitesi’ne mahkemeden Azerbaycan’ın Avrupa Konseyi’ne üye olurken uymayı taahhüt ettiği şekilde AİHM’e uygun hareket edip etmediğini karara bağlamasını istemesini önerecektir.
Bakanlar Komitesi’nin AİHM’e gidebilmesi için komite üyelerinin üçte ikisinin bu başvuruya onay vermesi gerektiği bilinmektedir. Konu Komite gündemine geldiğinde Genel Sekreter’in önerisini desteklemeniz hem AİHM kararlarının tartışmasızca uygulanabilirliğini hem de uluslararası sözleşmelerin üye ülkeler için iç hukukla eşit ölçüde bağlayıcı olduğu gerçekliğini pekiştirecektir. Kararınız yalnızca bir üye ülkede adaletin sağlanmasına katkıda bulunmakla kalmayacak, Türkiye’deki düşünce ve ifade özgürlüğünün yanı sıra örgütlenme özgürlüğünün düzeyine dair de bir gösterge olarak kabul edilecektir.
Saygılarımla
Ertuğrul Kürkçü HDP İzmir Milletvekili Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Üyesi 17 Ekim 2017
Araştırmacılara göre bizimle birlikte yaşayan misafirlerimiz hamam böceklerinin sütü, inek sütünden 4 kat daha besleyici ve gelecekte artan nüfusla beraber ortaya çıkacak beslenme sorununa çözüm getirecek.
Hamam böcekleri, çoğu insan tarafından sevilmeyen misafirler olarak anılırlar. Ne yaparsanız yapın gene de bir yerden çıkıp gelirler. Normalde doğrudan bir zarar taşımayan canlılar, genelde pis yerlerde yaşadıklarından ve görüntülerinden dolayı kötü kaderleriyle yüzleşiyorlar.
Ancak bilim insanları, gelecekte artan nüfusla birlikte ortaya çıkması kuvvetle muhtemel kıtlık dönemlerinde insanların çok farklı besin kaynaklarına yöneleceğini belirtiyorlar. İşte bu eksende yapılan araştırmalardan birisi de çevremizde çokça bulunan hamam böcekleri üzerineydi. Çoğu hamam böceği türü süt vermese de, genç yaşlarda doğum yapan tek hamam böceği türü diploptera punctate‘nin bebeklerini beslemek için protein kristalleri içeren bir çeşit “süt” pompaladığı biliniyor.
Böceklerin süt üretebildikleri geçeği elbette oldukça büyüleyici olsa da bilim insanlarını etkisi altına alan bir diğer detay, söz konusu sütteki bir protein kristalinin, manda sütündeki bir kristale göre yaklaşık 4 kat daha çok enerji içermesi. Dolayısı ile çok daha besleyici bir yapıya sahip olan hamam böceği sütü, ne kadar iğrendirse de gelecekte vazgeçilmez besinler arasında yer alabilir. Sonuçta hepimiz inek sütü ve ürünlerini kullanıyoruz ama kaçımız bir ineğin en pis anlarında yanında bulunabiliyoruz?
Merak etmeyin içinizi rahatlatacak bir şey daha var: Sütü sağmak mantıklı bir seçenek olmayacağından üretiminden sorumlu genler kopyalanacak!
Hintli ekibin lideri olan Sanchari Banerjee, “Protein, yağ ve şekerlere sahip oldukları için eksiksiz bir gıda keşfettik. Protein dizilerine bakarsanız, beslenmek için gerekli tüm amino asitlere sahipler” şeklinde konuşuyor. Hamam böceği sütü yüksek besleyici değerlere sahip olduğundan kesinlikle kilo vermek isteyen insanlara uygun değil. Ancak gelecekteki kıtlık ortamında insanların kilo gibi bir probleminin olmayacağı açık.
Araştırmacılar, hamam böceği sütünü kullanmak için günümüz dünyasındaki algıların yıkılması adına gerekli çalışmaların başlaması gerektiğini savunuyorlar. Kim bilir, belki de yakın zamanda sevilmeyen misafirlerimizin sütleri doğum günü pastanızın kekinde gelir.
Kendilerinden 75.4 milyon olduğuna bakacak olursak, milenyum kuşağı cidden etkili bir jenerasyon ve etkileyici rakamda vejetaryen olmakla övünüyor.
The New York Times alıntısını dikkate alın: “X kuşağının yüzde dördü ve ikinci dünya savaşı sonrası doğan baby boomer kuşağının yüzde birine kıyasla milenyum kuşağının tahmin edilen yüzde on ikisi ‘sadık vejetaryen’, olduklarını söylüyor.”
Hayvan ürünlerinden kaçınmaya gelince bu kayda değer bir yükseliş. Ve şimdi milenyum kuşağı veganları, hayvan savunmasının çalkantılı sularında yönlerini bulmaya yardımcı olacak kendi rehber kitaplarına sahip.
Kitabın adı Milenyum Kuşağı Veganı ve vegan yayıncılar tarafından yayınlanmış en yeni büyük kitap. Yazar Casey T. Tafth, doktor, şirketin kurucu ortağı ve Boston Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde psikiyatri profesörü.
“Genç veganlar tarafından oldukça etkilendim ve onları desteklemek için bir şeyleri bir araya getirmek istedim,” diyor Taft.
“Vegan Yayıncılar’ın sayfasına genç veganlardan gönderilmiş, kitapta tartıştığım zorlukların çoğunu tarif eden yüzlerce e mail aldım. Mesela başkalarının tacizleriyle başa çıkma, kabul etmeyen aile bireyleriyle iletişim kurmaya çalışma ve zihinsel sağlığı korurken kendini savunmanın en iyi yolları gibi. Bu sorunlarla yetişmiş bir psikolog olarak bir rehber önerebilmek için kendimi elimden geleni yapmaya mecbur hissettim.”
Gösterişli cilt, yalnızlıktan vegan flörtüne ve hatta yeme bozukluklarına kadar önemli sorunların sıralanmış çözümünü içeriyor. Ayrıca öfkeye hitap ediyor – dünyanın adaletsizlikleri ile ilgili olanlar için önemli bir sorun. Aslında, Taft genç veganların günlük olarak karşılaştığı tüm sorunlara hitap ediyor.
Öyleyse bu özel jenerasyona ne tavsiye önerebilir? “Büyürken maruz kaldığımız doktrinlerin ötesini gördükleri için muhteşem olduklarını asla unutmamalarını isterdim.”
“Gerçek farkındalık sahibi genç veganlar benim için oldukça etkileyici. Her kimse kendilerine tam tersini söylerse daima bilin ki bu onların problemi, sizin değil. Etrafı daha az farkında olan insanlarla çevrili olmanın kolay olmadığını biliyorum, özellikle çok önem verdiğimiz insanlar olduklarında, ancak işler daha iyi bir hal alıyor. İlişkilerimiz ve savunmamız konusunda açık ve dürüst olduğumuzda bundan her iki taraf da yararlanmalı.”
Milenyum Kuşağı Veganı Amazon’dan satın alınabilir.
19 Ekim’de gözleriniz gökyüzünde olsun. Çünkü Güneş sistemimizin en uzak ve soğuk gezegeni Uranüs’ü bile görebilirsiniz.
Güneş’e en uzak üçüncü gezegen Dünya ve en uzak 8. -ve son- gezegen Uranüs’ün yörüngeleri 19 Ekim’de yakınlaşıyor. Bu yakınlaşma sırasında Uranüs nadir bi fenomeni gerçekleştirerek Dünya’dan görülebilecek. İki gezegen arasındaki maksimum uzaklık 3.2 milyar kilometreyken yakınlaşma sırasında bu mesafe, 2.7 milyar kilometreye kadar düşecek.
Uranüs, çıplak gözle ve dikkatli bir şekilde Balıklar Takımyıldızı (Pisces) dolaylarında mavi-yeşil bir renkte görünecek:
Bir dürbün ya da bir teleskop işinizi çok daha kolaylaştıracaktır.
Uzmanlara göre Uranüs’ün bu kadar rahat görülebildiği son tarih Şubat 1963’tü. Ayrıca bu tarihteki yakınlaşmasına kıyasla daha parlak ve daha yüksek olacağı için daha rahat görülebilecek. Aslında temel düzeyde ve gayet uygun fiyatlarda satın alınabilen teleskop ve dürbünlerle, Mars ve Venüs’ü de rahatça görebiliyoruz. Uranüs’ü büyüleyici kılan şeyler, rengi ve uzaklığı olsa gerek.
Eğer Güneş Sistemi’nin ekvatoral üyelerini görmek yeterli değilse, 20 Ekim’de Orionids gök taşı yağmuru var. Bir gün sonraki gece vaktinde Orion takım yıldızına baktığınızda 10 ila 15 meteoru gözlemleyebilirsiniz.
Eğer takımyıldızlarının yerlerini ve onlar hakkındaki bilgileri merak ediyorsanız, sizi ODTÜ Amatör Astronomi Topluluğu’nun şuradaki sayfasına alalım.
Sinema izleyicisinin Fırtına / Bahoz filmideki yönetmenliğiyle hatırlayacağı Kazım Öz’ün yeni filmi “Zer” özel gösterimle Ankara’daki izleyicisiyle yeniden buluşuyor. Birçok şehide özel gösterimlerine devam eden filmde Nik Xhelilaj, Güler Ökten, Füsun Demirel ve Levent Özdilek ve Tomris İncer gibi oyuncular rol alıyor.
Zer, dünya prömiyerini 36. İstanbul film Festivali’nde yaparken uluslararası prömiyerini dünyanın sayılı festivallerinden olan 71. Edinburgh Uluslararası Film Festivali’nde yaptı. En son 23. Nancy Uluslararası Film Festivalin’nden En İyi Film ödülü ile dönen film festival yolculuğuna Amerika, Yunanistan, Almanya ve Türkiye’deki festivallerle devam ediyor.
Film, 3 Kasım 2017 Cuma günü, Ankara izleyicisi ile Kızılırmak Sineması’nda saat 19.00 seansında yeniden buluşacak.
Zer ölüm döşeğinde Dersim 38 katliamının yaşayan tanıklarından olan babaannesinin kendisine söylediği şarkının peşinden giden Jan’ın hikâyesidir. Zarife bugüne kadar bu şarkıda kimliğini, geçmişi ve kendi tarihini saklamıştır. New York’tan Dersime bir arayış hikâyesine çıkan Jan yolun sonunda kendisine ulaşmayı amaçlar.
Zarife kanser tedavisi için New York’a getirildiğinde birbirlerini çok az tanıyan Jan ve babaannesi, daha da yakınlaşırlar ve Jan’ın hayatı değişmeye başlar.
Zarife öldükten sonra, Jan Zarife’nin kendisine söylediği şarkının izini sürmek için bir yolculuğa çıkar. Kendisini bir katliamın kalıntıları arasında; Dersim’de Kürdistan’da bulur. Jan Zarife’nin en derin sırrına değmiştir.