Türk rock müziğine birçok önemli grubu kazandıran Ankara, 12-15 Ekim tarihleri arasında ODTÜ Mezunları Derneği Vişnelik Tesisi’nde Umut Kuzey’in öncülüğünde 4 gün boyunca 2 ayrı sahnede 48 değerli sanatçıya ev sahipliği yaptı. Ankara ve çevre illerden birçok müzikseverin akın ettiği festivale toplamda 75 bin kişi katıldı. Ankara’da uzun zamandan sonra ilk kez gerçekleştirilen rock festivali olma özelliğini taşıyan Milyonfest Ankara, ilk senesinde büyük başarıyı yakalayarak gelenekselleşeceğinin sinyalini verdi.
Festivalin ilk gününden itibaren, gelecek günlerde daha büyük kitlelerin yalnız bırakmayacağının sinyallerinin geldiği Milyonfest Ankara, katılımcıları 4 gün boyunca müzik bombardımanına soktu. İlk günün konukları olan Mor ve Ötesi, Mabel Matiz, Pera, Zakkum, Emre Aydın sahneleri büyük kitlelerce dinlendi.
Hayko Cepkin, Moğollar sahnesine konuk oldu!
4 günlük %100 müzik ve eğlence maratonun son gününde sırasıyla Dört, Set, Nadas, Gökcan Sanliman, Murat İlkan & Metin Türkcan, Metropolis, Senforock, İskender Paydaş, Hayko Cepkin, Moğollar, Athena ve Pilli Bebek sahne aldı. Athena yine bitmeyen enerjisi ve muhteşem performansıyla müzikseverleri büyülerken festivalin kapanışını Ankara’nın en önemli gruplarından Pilli Bebek yaptı. Türk rock müziğinin güçlü sesi Hayko Cepkin sahne şovlarıyla da yine büyük beğeni topladı. Ardından Moğollar sahneyi devraldı ve bir süre sonra Hayko Cepkin, ustalarının sahnesine konuk oldu. Birlikte unutulmaz anlara imza atan Moğollar ve Hayko Cepkin Ankaralı dinleyiciye özel bir müzik ziyafeti çekti.
Milyon Yapım’dan muhteşem sezon kapanışı
Başta kamplı festival kültürünün lokomotifi Zeytinli Rock Festivali olmak üzere bu yıl Kuşadası Gençlik Festivali, Çukurova Rock Festivali, Samsun Gençlik Festivali ve Milyonfest Erdemli ile onbinlerce müzikseveri Türk rock müziğinin yıldızları ile buluşturan Milyon Yapım yılın sürpriz ve son festivali Milyonfest Ankara ile unutulmaz bir sezon finali yaptı. Müzikseverler 4 gün boyunca Şebnem Ferah’tan Manga’ya, Teoman’dan Athena’ya, Selda Bağcan’dan Mor ve Ötesi’ne unutulmaz bir festival deneyimi yaşadı.
İnsanlar marihuana içmeyi bıraktığında bunun pozitif etkilerini görürler; daha enerjik olunur, bir şeyleri hatırlamak daha kolay hale gelir, paranız cebinize kalır ve bu makalenin konusunda olduğu gibi kişiler şu ana kadar hiç görmedikleri kadar canlı ve gerçek rüyalar görmeye başlarlar. Oysa birçok stoner genelde pek rüya görmez. Peki bunun makalenin konusu ile ne alakası var?
Vice.com’dan Twan Stoffels bu durumu açıklığa kavuşturmak için nörolojist, uyku uzmanı, Avrupa Uyku Araştırması Laboratuvarları, nöroloji ve uyku bozuklukları bölüm başkanı Dr. Hans Hamburger’e danışmış.
Hamburger, bu yenilenmenin bırakanlarla eski içicilerde sık rastlandığını belirtiyor; “Marihuana uykunuzun REM sürecini baskılar. Bir süreliğine ya da tamamen bunu içmeye ara verdiğinizde REM uyku süreciniz serbest kalır ve daha kaliteli bir uyku elde edersiniz.”
Yazarın sorusu üzerine doktor REM uyku süreci hakkında da bilgi veriyor: Her gece 4 ya da 5 uyku döngüsünden geçersiniz, her döngüde farklı fazlara geçişiniz yaklaşık doksan dakikadır. Bu döngüler; yüzeysel uyku, derin uyku ve son olarak REM uykusu dur. Rüyalarınızın çoğunu bu REM uykusu sürecinde görürsünüz. Eğer uyumaya devam ederseniz genellikle rüyalarınızı hatırlayamazsınız. Uyanmadan önceki son REM süreci en uzun olanıdır. Ve bu süreçte uyanırsanız gördüğünüz rüyayı hatırlayabilirsiniz.
Uyurken etrafımızda neler olduğunu hatırlamayız çünkü uyku sırasında düşük bilinç seviyesinde bulunuruz. Bu sırada beyniniz gün boyu edindiğiniz bilgileri ve yaşadığınız olayları işler ve sınıflandırır, kaydeder, kısacası onları beyninize doldurur.
Rüyalar bir şekilde gün boyu yaşadıklarınızı beyninizin işlemesine yardımcı olur. Esrar içerek REM uykusunu ve uykunun bir çok fonksiyonunu bastırmış olursunuz. Bu işlevlerden biri de yaşadıklarımızı tekrar yaşayarak onları olduğu gibi kaydetmeye çalışmaktır. Psikolojik etkilerin tüm türleri gene REM sürecinde işlenir. Hatta bu süreçte düşünerek bazı kararlar bile alabilirsiniz. Marihuana içilerek REM süreci baskılandığı için o dönemde rüya görmek zor hale gelir.
Ve uykunuza bu süreç için daha az şans tanıdığınızda ertesi gün dağılmış ve karmaşık hissedersiniz. Belki bu da stonerların işlerini neden hep son dakikada yaptıklarını ya da ertelediklerini açıklayabilir.
Peki tam olarak neden marihuana içmeyi bıraktığınızda rüyalarınız ekstra gerçek ve canlı olur?
Biz buna geri-tepki (rebound) etkisi diyoruz. Aynı zamanda uyku ilacı kullanan birçok kişide de görülmektedir. Onlar da zamanla uyku ilacına bağımlı hale gelmekteler.
Marihuana içmeyi bıraktığınızda artık REM sürecini ve uyku döngülerini kontrol eden bir etki bulunmadığı için vücut bu kısmı yeniden düzenleyerek işleve koyar ve bu sayede her zamankinden daha gerçekçi ve canlı rüyalar görürsünüz. Diğer bir deyişle vücut süratli-rüya-moduna geçiyor ve bu nedenle daha yoğun rüyalar görüyoruz. Vücut zamanla bu geri-tepki etkisinden kurtularak uyku düzenini kurtarıyor ve yeniden düzenliyor. Ortalama birkaç hafta sonra vücut bu süreci gene normale döndürmüş oluyor.
Canlılığın var olduğunu bildiğimiz tek yer Dünya. Muhteşem büyüklükteki evrenin içinde soluk mavi bir nokta, Pale Blue Dot (Gözlemlenebilir Evren, yaklaşık 46,5 milyar ışık yılı yarıçapında bir küreyi temsil eder, Dünya’nın çapı ise 12.756 km’dir.)
Böylesi uçsuz bucaksız evrende yaşamın yalnızca Dünya gibi, evrende oldukça önemsiz bir büyüklüğe sahip bir gezegende olduğunun bilinmesi, bunun nedeninin evrene dair henüz keşfedemediğimiz çok fazla gerçeklik olduğunun bir kanıtı olabilir. Dünya dışında yaşam aramak uçuk bir bilim kurgu fantezisi değil, temelsiz bir komplo teorisi değil, bilim dünyası açısından araştırmaya değer kuvvetli bir varsayım.
Dünya dışı yaşam arayışlarından bahsederken önce yaşamı tanımlamaya çalışmak isabetli olacaktır. Yaşamın nasıl başladığına ilişkin bugün en kuvvetli teori Abiyogenezdir (canlıların cansızlardan evrimleşmesi).
“DNA’mızdaki karbon, dişlerimizdeki kalsiyum, kanımızdaki demir, içtiğimiz sudaki oksijen kendi içine çökmüş bir yıldızda yapılmıştır. Bu da bizi yıldız tozu yapar.” Carl Sagan
Canlı ve cansız diye ayırdığımız maddeleri oluşturan atomlara baktığımızda büyük oranda ortaklık görürüz. Örneğin bugün yaşam olarak nitelendirdiğimiz form, karbon temellidir. Ancak karbon atomu cansız olarak sınıflandırdığımız bazı maddelerin de temelini oluşturuyor. Yani aslında canlı ve cansız sınıflandırması çok belirgin fiziksel temellere dayanmıyor. Ancak bu sınıflandırma hala geçerliliğini korumaktadır.
Öyleyse bir maddeye canlı dememiz için gereken özellikler nelerdir? Evrim Ağacı kurucusu Çağrı Mert Bakırcı bu konuyu şöyle özetliyor:
1) Organizasyon: Bu kavrama birçok farklı açıdan yaklaşmak mümkündür. Ancak bu noktada bizim ilgilendiğimiz organizasyon tipi, bütünlüğünü belli bir düzeye kadar koruyabilen ve dış etkilere karşı belli bir düzeye kadar dağılmayan bir yapının bulunmasıdır.
2) Aktivite: Bahsedilen, belli bir düzeye kadar dengeli olan organizasyon içerisinde, temel olarak iki biyolojik amaca hizmet edecek çeşitli aktivitelerin düzenli olarak sürdürülmesi demektir.
Canlılığı tanımlamamızı sağlayan aktivitenin en önemli bileşeni, genetik materyaldir. Çünkü organizasyonun sürdürülebilir olmasını sağlayacak olan aktivite, genetik kod tarafından düzenlenir.
Dünya dışında yaşam araştırmalarının çok kapsamlı olmadığını söyleyebiliriz. Gözlemlenenler keşfedilmeyenlere göre oldukça küçük. Ancak buna rağmen Mars’ın bir zamanlar su bulunduran bir gezegen olduğunu ve yaşam bulundurma olasılığının hiç de düşük olmadığını biliyoruz. Bu bize gözlemleyemediğimiz, henüz araştıramadığımız evrenin çok büyük bir kısmı için de yaşam için gerekli bileşenleri bulundurma olasılığını yüksek olduğunu gösteriyor.
Eğer dünya dışı zeki varlıklar gerçekten varsa tutumumuz ne olmalı? Sessiz mi kalmalıyız?
Bu konuda da çeşitli görüşler var. Çoğumuz Stephen Hawking’in öyle bir durumda sessiz kalmamızın yararımıza olacağını söylediği açıklamayı okumuştur. Hawking bu görüşünde; yeryüzünde gelişmemiş uygarlıkların, gelişmiş uygarlıklarla karşılaşmasının sonucunun ilkel uygarlığın ezilmesi ya da yok olduğu tarihsel olguları dayanak alıyor.
Carl Sagan ise bu konu hakkında şöyle diyor:
“Dünya dışı uygarlıkları arayan en basit, belki de başarısız tasarım ise onlarca yıl ya da yüzyıllar alacaktır; bu uzun vadeli bir programdır. 300 yıl önce gönderilmiş bir mesaj alsak bunun tartışılması , cevap gönderilmesi ve yeni mesajlar beklenmesi bir 600 yıl daha sürecektir. Bu çeşit bir haber alışverişi insan standartlarına göre çok uzun bir zamandır ve alışılmamış derecede uzun süreli bir programdır.
Yıldızlararası iletişim, kuşaktan kuşağa devredilecek bir tarihsel görev gibi olacağından, uygarlığımızın ömrünü uzatmakta faydalı görülebilir.” Carl Sagan, Kozmik Bağlantı, Say Yayınları, s.250
Carl Sagan’ın bu olumlu tutumunu eseri Contact’te de görüyoruz. İzleyenler / okuyanlar bilir, astronom Eleanor bir solucan deliğinden geçer ve başka bir galakside yaşayanlarla görüşür. Tahmin edildiği gibi Dünya’dakinden oldukça ileri bir uygarlık söz konusudur. Ancak eser bu varlıkları bize, Dünya’ya dair bilgilerle dolu zihnimizin üretebileceği fantastik bir yaratık şeklinde göstermek yerine karakterin babası olarak gösterir. Bu hem eseri riskli bir yaratık sahnesinden kurtarır hem de oldukça mantıklı bir altyapısı vardır. Bir insan başka bir galaksiye “uzaylılarla” tanışmaya gitmiştir, elbette zihni rahatlamaya ihtiyaç duyacaktır. Ayrıca Eleanor’un görüştüğü canlı diğer gezegenlerle yaptıkları görüşmelerin nesillerdir devam ettiğini söyler ve uzaylı istilası ya da gelişmemiş uygarlıkların yok edilmesi gibi senaryolar söz konusu değildir.
Benzer olumlu tutumu Arrival adlı eserde de görüyoruz. Dünya dışı varlıklar yeryüzüne indiğinde insanlık onları anlamaya çalıştığı gibi tehlike olarak da görür. Anlayamadığı olgudan korkar ve düşman olarak konumlandırır. Ancak Dünya dışı varlıklar yeryüzüne istila ya da saldırı için değil yardım istemek için gelmişlerdir.
Yeryüzünde bu tutum sadece Dünya dışı varlıklara yönelik değil bildiğiniz gibi. Anlayamadığını, yabancı olanı tehlike olarak görmek türümüz için oldukça yaygın bir davranış.
Henüz Dünya dışı varlıklara ait olduğunu bildiğimiz sinyaller almadık. Ancak insanlık bunu evrenin diğer gizemleri gibi araştırmaya devam ediyor. Teoriler üretiliyor, farlı bakış açıları sunan sanat eserleri yaratılıyor. Dünya dışı yaşam, keşfedilen bilgiler doğrultusunda oldukça tutarlı görünüyor ve “eğer ki evrende sadece biz varsak, bu çok büyük bir yer israfı olurdu”* değil mi?
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, KHK’yla yetkilendirildikten sonra bir yılda 33 rektör atadı.
Erdoğan, 18 Ekim 2016’daki “Akademik Yıl” açılış töreninde “yıkıcı bir süreç” olarak tanımladığı rektörlük seçimlerinin kaldırılmasını istemişti.
Yasa yok KHK verelim
Bundan birkaç gün sonra, 29 Ekim 2016’da 676 sayılı KHK yayınlandı.
KHK’yla 2547 sayılı Kanun’un 13’üncü maddesi değiştirildi. Bu madde, üniversitede seçim yapılmasını, seçilecek adaylar arasından da bir kişinin rektör olarak atanmasını öngörüyordu.
Ancak madde şöyle değiştirildi: “Devlet üniversitelerinde rektör Yükseköğretim Kurulu tarafından önerilecek, profesör olarak en az üç yıl görev yapmış üç aday arasından Cumhurbaşkanınca atanır.”
Diken’in cumhurbaşkanlığının internet sitesinde yer alan bilgilerden derlediğine göre Erdoğan KHK’nın ardından bugüne dek bir yılda 33 rektör atadı.
Atama yapılan üniversitelerden üçü yeni kurulan okullardı.
Yalova Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ali Erbaş, atandıktan birkaç ay sonra Diyanet işleri başkanlığına getirildi. Üniversitede rektörlük koltuğu halen boş. Rektör vekilliğini Prof.Dr. Güler Alkan yürütüyor.
Erdoğan, KHK yayınlandıktan sonra ilk atamayı Boğaziçi Üniversitesi’ne 12 Kasım 2016’da yaptı.
Son atama ise 17 Ekim’de Ankara Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Ege Üniversitesi’nde gerçekleştirildi.
Atama listesi
1- Boğaziçi Üniversitesi – Prof. Dr. Mehmed Özkan
2- Uluslararası Antalya Üniversitesi – Prof. Dr. İsmail Yüksek
3- Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi – Prof. Dr. Abdulhalik Karabulut
4- Ardahan Üniversitesi – Prof. Dr. Mehmet Biber
5- Artvin Çoruh Üniversitesi – Prof. Dr. Fahrettin Tilki
6- Batman Üniversitesi – Prof. Dr. Aydın Durmuş
7- Bitlis Eren Üniversitesi – Prof. Dr. Erdal Necip Yardım
8- Gümüşhane Üniversitesi – Prof. Dr. Halil İbrahim Zeybek
9- Hakkari Üniversitesi – Prof. Dr. Ömer Pakiş
10- (Yeni kurulan) İzmir Demokrasi Üniversitesi – Prof. Dr. Bedriye Tunçsiper
11- Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi – Prof. Dr. Mehmet Akgül
12- Kilis 7 Aralık Üniversitesi – Prof. Dr. Mustafa Doğan Karacoşkun
13- Kırklareli Üniversitesi – Prof. Dr. Bülent Şengörür
14 – Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi – Prof. Dr. Murat Türk
15- Abdullah Gül Üniversitesi – (Yeniden) Prof. Dr. İhsan Sabuncuoğul
16- Çankırı Karatekin Üniversitesi – Prof. Dr. Hasan Ayrancı
17- Iğdır Üniversitesi – Prof. Dr. Mehmet Hakkı Alma
18- Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi – Prof. Dr. Mazhar Bağlı
19- Siirt Üniversitesi – (Yeniden) Prof. Dr. Murat Erman
20- İbn Haldun Üniversitesi – Prof. Dr. Recep Şentürk
21- Bartın Üniversitesi – Prof. Dr. Orhan Uzun
22- Bayburt Üniversitesi – (yeniden) Prof. Dr. Selçuk Coşkun
23- Pamukkale Üniversitesi – Prof. Dr. Hüseyin Bağ
24- Türk Hava Kurumu Üniversitesi – Prof. Dr. Ahmet Erman Akbulut
25- İstanbul Bilim Üniversitesi – Prof. Dr. Çavlan Çiftçi
26- İstanbul Kültür Üniversitesi – Prof. Dr. Erhan Güzel
27- Yalova Üniversitesi – Prof. Dr. Ali Erbaş (Daha sonra Diyanet işleri başkanı oldu)
28- Abant İzzet Baysal Üniversitesi – Prof. Dr. Mustafa Alişarlı
29- (Yeni kurulan) İzmir Bakırçay Üniversitesi – Prof. Dr. Mustafa Berktaş
30- Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi – Prof. Dr. Muhsin Kar
31- İstanbul Kent Üniversitesi – Prof. Dr. Hatice Zehra Neşe Kavak
32- (Yeni kurulan) Ankara Güzel Sanatlar Üniversitesi – Prof. Dr. Erol Parlak
CŞMD, cinsel şiddetin kültür yoluyla öğrenilen ve normalleştirilen; dolayısıyla gerekli müdahaleler yapılırsa önlenebilen bir sorun olduğunun altını çizerek çocuk ve gençlik alanında uygulamak üzere, cinsel şiddete karşı koruyucu-önleyici çalışmaların sayısının ve kapasitesinin artırılmasına yönelik adımlar atıyor. Şiddet artmadan müdahale edebilmenin araçlarını üretmeye çalışıyor.
Dernek; lise gençlerinin ve eğitimcilerin toplumsal cinsiyet, ayrımcılık, sanal zorbalık ve flört şiddeti konularında farkındalıklarının artırılmasına yönelik pilot bir çalışma olarak tasarladıkları ve uyguladıkları “Ne Var Ne Yok?!” projesi kapsamında yeni bir yayın çıkardı. “Gençlerle Güvenli İlişkiler Üzerine Çalışmak” isimli kitap; dernek ekibinden psikolog Nurgül Öztürk, Merve Karabulut ve cinsel sağlık eğitmeni-danışmanı Efsun Sertoğlu’nun eğitimciler ve danışmanlar için hazırladığı bir uygulama kitabı. Kitap; gençlerin zarar görmedikleri güvenli ilişkiler yaşamalarını destekleyebilmeleri için; eğitimcilerin yürüttükleri ve yürütecekleri çalışmalara katkı sunmayı amaçlıyor.
Kitabın ilk bölümünde proje süreci hakkında detaylı bilgiye, projeye katılan eğitimcilerin ve gençlerin konu hakkındaki paylaşımlarına ve proje kapsamında yürütülen araştırmanın sonuçlarına değiniliyor.
İkinci bölümde; kavramlar sözlüğü, şiddet türleri ve tanımları, şiddet döngüsünün işleyişi, flört şiddetini besleyen mitler, ilişkilerde güvenlik cetveli, güvensiz ilişkiler yaşayan gençlerde gözlemlenebilecek uyarı işaretleri gibi eğitimcilerin uygulama öncesi ihtiyaç duyabileceği genel bilgilere yer verilmiş.
Üçüncü bölümde gençlerle güvenli ilişkiler üzerine konuşmak için sunulan 10 öneriyi, grup çalışmalarında güvenli alan oluşturma yöntemlerini, kapsayıcı – güçlendirici dil ve yaklaşımın sağlanmasına yönelik adımları; yani uygulama öncesi önerilerini okumak mümkün.
Son bölümde ise hem proje süresince uygulanmış olan, hem de yararlı olabilecek farklı uygulama egzersizlerinin bir araya getirildiği detaylı uygulama örnekleri sunuluyor. Uygulamalar arasında toplumsal cinsiyet temelli şiddet, akran zorbalığı, dijital şiddet, kişisel sınırlar, onay kavramı, şiddetin farklı türleri, güvenli ilişkilerin özellikleri, flört şiddeti gibi konuların odakta olduğu egzersizler bulunuyor.
Proje koordinatörü Nurgül Öztürk, eğitim alanında böyle bir kaynağa ihtiyacın yoğun olduğunu; kitabın yayımlanmasını takip eden 1 hafta içinde Türkiye’nin pek çok farklı şehrinden, 100’ün üzerinde okul psikolojik danışmanı ve eğitimciden talep aldıklarını ve geri dönüşlerin çok olumlu olduğunu belirtti. “Kitabı hazırlarken en önem verdiğimiz nokta; kitabın kapsayıcı ve güçlendirici bir dile sahip olmasıydı. Bu alanda çalışırken gençlerin ilişkilerine dair varsayımlarda bulunmak, neyin doğru-yanlış olduğunu dayatmak yerine iyi bir dinleyici olmak ve bu konuların konuşulabilir olduğunu öğrencilere hissettirmek gerekiyor. Eğitimcilere, çalışmalara başlamadan önce onlar için hazırladığımız soruları kendilerine sormalarını tavsiye ediyoruz. Gençlerle çalışmaya başlamadan önce kendimizle çalışmamız bir koşul. Umarız bu kitap eğitimcilerin kendi yaklaşım ve önyargıları üzerine çalışmaları için de bir vesile olur.”
Tasarımını Büşra Erinkurt’un yaptığı, Hollanda Başkonsolosluğu’nun desteğiyle yayımlanan kitabın PDF versiyonuna erişmek için burayatıklayabilir, basılı olarak edinmek için Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’ne mail atabilirsiniz.
Yeni bitki temelli kafe -ismi grubun “in bloom“ isimli şarkısından esinlenilmiştir- müşterilerine temiz ev yapımı vegan makarna, hamur işleri ikram ediyor ve Kurt Cobain’in yönettiği zamana geri adım atıyor.
In Bloom vegan kafe, 90’ların grunge grubu Nirvana’ya bir hayranlık göstergesi olarak İskoçya Glasgow’da açıldı. Sahibi Rachel Sharp, basın kuruluşu Munchies’e, kendisinin ve kocasının gruba ve üyelerine sevgilerini yansıttıkları bir kafe açmak istediklerini anlatmıştır. Dekor bilet koçanları, eski promosyon posterler ve fotoğraflar ile diğer ucuz nostaljileri ön plana çıkarırken; menü vegan yahniler, sandviçler, taze yapılmış makarnalar, kebaplar ve hamur işlerinden oluşturulmuştur. Sharp komşulara buluşma duyurusu yapmadan bir öğle arasında açtıklarını ve harika geri dönüşler aldıklarını söyledi. Bir sürü insanın büyük destek gösterdiğini, bunların genellikle meraklı veganlar ve Nirvana hayranları olduğunu ve komşuların da geçerken bir bakmak için uğradıklarını sözlerine ekledi.
Glasgow’un Sharp In Bloom için mükemmel bir konum olduğunu çünkü grubun düzen karşıtı karakterlerinin en iyi bu şehirde temsil edildiğini söyleyerek Gary Yourofsky’den çoğu veganın bastırılmış topluluklardan olduğuna dair güzel bir alıntı yapar. Glasgow bölgelerinin tarihsel olarak ve şu anda yoksul olduğu için böyle hissettiğini söyleyerek insanların diğer bastırılmış varlıkları daha çok önemsediklerini düşündüğünü belirtmiştir.
Birçok alanda ilkleriyle bilinen ODTÜ, şimdi de kurduğu “Bilim İletişimi Grubu” ile bilimi ve bilim insanlarını fotoğraf sanatıyla birleştiren bir sergi gerçekleştiriyor.
Dünya yıldızlarını fotoğraflayan Mehmet Turgut; objektifini bu kez ODTÜ’lü bilim insanlarına çeviriyor.
Eğitim ve araştırma alanlarında önemli başarılara imza atan Orta Doğu Teknik Üniversitesi; bilimi topluma tanıtma ve bilimin eğlenceli yüzünü gösterme misyonu ile etkinlikler düzenlemeye devam ediyor. Bu doğrultuda; ODTÜ Bilim İletişimi Grubu (BiG) tarafından düzenlenen, 18 Ekim 2017 Çarşamba günü, saat 18.00’da, ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi Sergi Salonu’nda “Bilim Sanatla Buluşuyor” isimli fotoğraf sergisi hem sanatseverler hem bilimseverlerle buluşturulacak.
Türkiye’den ve dünyadan ünlü sanatçıların fotoğraflarını çeken Mehmet Turgut’un ODTÜ’de görev yapan 13 bilim insanını yaptıkları araştırmalar çerçevesinde fotoğraflamasıyla oluşan eserlerden oluşan sergi, bir hafta açık kalacak.
ODTÜ Bilim İletişimi Grubu’nun, bilim insanlarının ve bilimsel araştırmaların çoğu zaman gözden kaçan eğlenceli ve keyifli yüzünü daha çok kişiye göstermek, insanların bilime karşı önyargısını yıkarak onları bilimle kaynaştırmak amacıyla düzenlediği fotoğraf sergisi; ülkemizde çalışmalarını sürdüren bilim insanları ve onların yürüttükleri projelerin bilimsel makale ve haberler dışında fotoğraf sanatıyla bir araya gelmesi açısından da bir ilki gerçekleştirmiş olacak.
Zimbabwe’den doğup dünyaya yayılan ve sanatseverlerin en çok tercih ettiği çağdaş Afrika sanatı olan Shona heykelciliği şimdi Türkiye’de.
Afrikaan dilinde “Taş Sanatı” anlamına gelen Klip Kuns ismiyle Çukurcuma’da açılan sanat galerisi Afrika’ya ait geleneksel ve çağdaş sanat eserleri tek bir çatı altında topluyor. 30’a yakın Afrikalı Shona sanatçısının taş heykelleri ile yola çıkan Klip Kuns İstanbul çağdaş sanat dünyasına yeni bir soluk getirecek.
İsmini Afrika’nın en büyük kabilesi olan Shona Kabilesi’nden alan Shona heykelciliği yaşadıkları toprakların örf, adet, inanç ve yaşayış biçimi gibi toplumsal olgularını, içsel esinleriyle birleştirerek taşa yansıtan Afrikalı sanatçılar tarafından icra ediliyor. Afrika halkı Shonaları, Kral Solomon’un madenlerinin en kudretli koruyucuları olarak tanımlıyor. Shona, bölgede yaşayan ve bu sanatı icra eden sanatkarların derin spiritüel özellikleriyle bezenmiş bir çağdaş sanat örneği olarak tüm dünyada sanatseverlerin ilgisini çekiyor.
Bu hareketin temsilcilerinden Bernard Matemera’nın dediği gibi: “Shona sanatçıları taşlara şekil vererek, atalarının taşların içinde yaşayan ruhlarını serbest bıraktıklarına inanırlar. Ruhlar her yerdedir. Havada ve taşların içinde de ruh vardır. Taş bir meyveye benzer. Bir portakal veya muz gibidir. Onları soymadan yemezsiniz. Yiyebilmek için içlerini açmanız gerekir. Ben de taşların içini açıyorum ve içindeki meyveyi ortaya çıkarıyorum.”
Yerim belli yurdum belli. Adresim aynı, ateşim aynı. Kayahan abimiz işi erken çözmüş. İşlerin erken çözülebildiği doğru mu? Genesis’te Hanok/Enok için “Tanrı ile beraber yürüdü” şekilde geçer ve Tanrı onu yanına alır. Tanrı’nın yanı? Biz anlayalım diye yaptıkları benzetmelere bakın hele. Şömine başı bir sohbet başlıyor! Sıcak şaraplar masanın üzerinde.
Hansel ve Gretel bir de Cadı var. Ekmekte var, zaten bizimkilere ekmek vermezsen yürümezler. Önce ekmeği vereceksin, sonra şovenist olurlar. Evet, ibreyi tekrar kendimize döndürelim.
Sen, bir bütünün parçasısın. Suyla, üzerindeki kıyafetle, balıklarla, evdeki kedinle, her şeyle. Canlı cansız her şeyle diyeceğim ama cansız diye bir şey var mı bilmiyorum. Taş mıdır cansız yoksa bitki mi? Neyse, bizi uyutan akşamları bize anlatılan hikâye de bu zaten. Sen kendi yarattığın dünyada birsin, teksin, özelsin, şöylesin, böylesin. Nayn! Sen bütünün bir parçasının, başkalarına karşı sorumluluğun var. Hansel ve Gretel gibi.
Hissetmediğimiz, bize düşmeyen bir şey için nasıl bağ hissedebiliriz? Şu anda buraları okurken içerdeki yargılar neler? Nasıl sesler geliyor, içer bakın biraz. Seslerle konuşmayın, onlar konuşmaya devam etsin, siz sadece bakın. İlk anlar şok edici gibidir. Bunlarda kim? Nereden geldi bu yargılar, bu laflar? Bunların ne olduğunu da konuşuruz. Konumuz “Bütün ve Sen” başkalarıyla olan bağlarımız.
Bize sadece zihinsel olarak çarpıyor şimdi. Vicdanı uyanmış, başklarına karşı kendini sorumlu hisseden varlıklar yok mu? Var tabi ki. Onların deneyimlediği şey başka bizimkiler başka. Biz kendi halimizi iyi etmeye çalışıyoruz. Şöyle bir diyaloğa yer verelim.
İsa bunu duyunca şöyle dedi: “Sağlamların değil, hastaların hekime ihtiyacı var. Gidin de, ‘Ben kurban değil, merhamet isterim’ sözünün anlamını öğrenin. Çünkü ben doğru kişileri değil, günahkarları çağırmaya geldim.”
Evet, dostlar. İçeriye bakalım, buradaki mekanik/otomatik iyileri-kötüleri görelim. Otomatik konuşmaları görelim, birine selam derken içerden başka bir şey diyelim görelim. Tutun onu kulağından, ensesine bir çip yerleştirin ve geri atın. Ne kadar çok sese çip takıp atarsak o kadar tanımış oluruz birlikte yaşadığımız sesleri. Çünkü bazı şeyleri de sessizlikte duyacağız, hissedeceğiz.
Seslere, sessizliğe mekanik duygulara, yalanlara, korkulara, dürüstlük olmama rağmen devam. Yürüme cesaretini gösterelim, sonsuz ihtimallerin olduğu şu an’ın içindeki ışığa da merhaba diyelim. Uğraşımız da zaten bu vicdanı uyandırmak ve zihindekiler konuşa dursun diyip, kalbin unutulmuş sesinin açmak.
Ridley Scott’ın devrimsel başyapıtının devamı niteliğindekiBlade Runner 2049, Fransız asıllı Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve’un elinde benzer bir başarı sergiliyor. 2012 yılında kesinleşen devam projesinin tek yönetmen adayı Ridley Scott’tu. Programının yoğunluğundan dolayı yeni projede yapımcı olarak yer almayı tercih eden Scott, yönetmen koltuğunda Denis Villeneuve’de karar kıldı. Arrival (Geliş / 2016) ile bilimkurgu türündeki rüşdünü fazlasıyla kanıtlayan Villeneuve, bu sayede yeni proje üzerindeki kuşkuları kaldırdı. Blade Runner 2049, yıllar sonra karşımıza çıkan en iyi devam yapımlarından ve bir devam filminin nasıl olması gerektiğine dair önemli bir örnek. Yıllardır büyük merakla beklenen yapımın, ülkemizdeki gösteriminde bazı sahnelerinin sansüre uğramış olması tepkileri de beraberinde getirdi.
Philip K. Dick’in 1968 senesinde yayımlanan Android’ler Elektirikli Koyun Düşler Mi? kitabından uyarlanan Blade Runner (1982), gösterime girdiğinde izleyicileri ikiye bölmüştü. Yapay zekâ ve taklit insan konusunu varoluşçu bir yaklaşımla ele alan yapımın hak ettiği ilgiyi görmesi için birkaç sene beklemesi gerekecekti. Stanley Kubrick‘in başyapıtı 2001: A Space Odysseyde (1968) benzer bir kaderi yaşamıştı. Bir eserin, zamanının ötesinde öngörülerde bulunması ve sanatsal anlamda yenilikçi olma çabası, bazen anlaşılamama problemini de beraberinde getirebiliyor. Bu anlaşılamama durumu, Arthur C. Clark’ın “Yeterince gelişmiş bir teknoloji büyüden ayırt edilemez” öngörüsü ile de örtüşmektedir. Tyrell şirketinin Nexus 6adını verdiği zeki androidler, diğer gezegenlerde keşif ve kolonileştirme sürecinde kullanılmak üzere üretilmişlerdi. Kısa ömürlü, adeta insandan daha insan bir görünüme sahip olan Nexus 6’ların dünyada bulunmaları yasaktı. Köle olarak kullanılmaktan kaçıp yaşam sürelerini uzatmak isteyen birkaç Nexus 6, varlıklarının farkındaydılar ve varoluşsal anlamda bir önemleri olduğunun bilincine varmışlardı. Orijinal yapım, varoluşsal sorulara androidlerin bakış açısı ile yaklaşıp, distopik bir gelecek portresi sunuyordu.
K’ (Ryan Gosling), LAPD (Los Angeles Police Department) departmanına bağlı bir polis memuru ve Blade Runner olarak tabir edilen bir android avcısıdır. Tyrell şirketinin iflas etmeden önce ürettiği Nexus 8 android modellerinden bazıları 2022 yılında firar etmiştir. Nexus 8’ler, bir önceki model olan Nexus 6’lara göre çok daha uzun ömre sahiptir. Firar eden androidlerden Sapper’ın izini bulan K, onu infaz ettikten sonra geçmişindeki bazı sırları da açığa çıkaracak delillere ulaşır. Kendisi de bir replikant olan K, Sapper’ın şehrin ücra köşesindeki evinin bahçesinde, bir ağacın dibine gömdüğü sandığı bulmuştur. Sandıkta dişi bir Nexus 6’nın kemikleri vardır. Laboratuvar araştırmaları sonucunda, bu kemiklerin doğum yaptıktan sonra ölen bir androide ait olduğu anlaşılır. Doğan çocuğun varlığına dair bulgular, K’ya yapay olarak eklenen anılardaki bazı kilit anlarla büyük benzerlik göstermektedir. Bu durum K üzerinde derin varoluşsal soruların ortaya çıkmasına neden olacaktır.
K’nın hafızasındaki anılar, yaratıldıktan sonra ona yapay olarak eklenmiştir. Doğmadığının, bir taklit insan olduğunun bilincinde olan K, hafızasındaki çocukluk anılarının, onu topluma daha kolay adapte olması ve bir birey gibi hissetmesi için yerleştirildiğinin bilincindedir. K’nın, bulduğu kanıtlar neticesinde farkına vardığı bazı varoluşsal sorular, orjinal Blade Runner’daki Roy’un (Rutger Hauer) yaşadıkları ile benzerlikler gösterir. Roy, yaratıcısını bulup daha çok yaşamaya; K, doğan çocuğun kendisi olduğu şüphesi ile yaratıcısı olan babaya ulaşmaya çalışır. Roy ve K farklı motivasyonlarla hareket etseler bile, yaratıcılarını bulmaya yönelik süreçleri psikolojik olarak da yıkıcıdır. Sahte anılara sahip olduğunun bilincinde olan bir androidin, bir gün tüm bu anıların gerçek olduğunu anladığı andaki şok, onda nasıl bir etki yaratacaktır? Var olduğunun bilincinde, sorgulayan bir yapay zekâ için büyük bir kimlik ve gerçeklik karmaşası yoldadır.
Yeni bir Blade Runner projesi yıllardır beklendiği için en büyük sorulardan biri de devamlılığın nasıl sağlanacağı yönündeydi. J.J Abrams‘ın yönettiği Star Wars: Episode 7’deki gibi kolaycı bir duruş sergilenmemesi sevindirici bir durum. Hikâyenin kimlik karmaşası yaşayan bir replikant üzerinden ilerlemesi hem zekice hem de “bir devam filmi nasıl olmalıdır?” sorusunun cevabı niteliğinde. Tabii söz konusu doğum olayının çözümlenmesinde kilit rol oynayan sahte anıların bir Blade Runner’a yüklenmiş olması, senaryo açısında zorlama ve acemice görülebilir. Bir androidin doğum gerçekleştirmiş olduğu bilgisi, hükümetin ve LAPD’nin ciddi rahatsızlık duyacağı bir bilgi; çünkü ahlaksal bazı sıkıntılar yaratacak bir durum. K’nın anıları, bir yapay anı tasarımcısı olan Dr. Ana Stelline (Carla Juri) tarafından oluşturulmuştur. Stelline, hem gizemlidir hem de devam yapımının kilit karakteridir. Geçmişinin izlerini ve yaratıcısını (Baba) sessizce bulma amacında K’yı paravan olarak kullanır. Stelline’nin gerçek anıları K’ya yüklenmiştir.
Senaryonun K ve Stelline arasında çapraz olarak kurgulanmış olması, devam filmi fikrinin ana hattını oluşturmuş. Dr. Stelline, sağlık problemlerinden ötürü büyük bir küvezi andıran bir odada, dış dünyadan soyutlanmış olarak yaşamaktadır. Bu da ona derin düşünce ve kurduğu hayalleri birer anıya dönüştürme olanağını verir. İflas eden Teyrell şirketinin sahibi Niander Wallace (Jared Leto), Dr. Ana Stelline’a dokunmaz ama K’nın söz konusu doğum vakasının ipuçlarını bulmasında gizliden gizliye ve uzaktan da olsa yardım eder; çünkü Wallace, taklitlerini yapay doğum yöntemiyle yaratmaktadır. Kemiklerin orijinal yapımdaki Rachael’a (Sean Young) ait olduğunun anlaşılması K’yı Rick Deckard’ı (Harrison Ford) bulmaya yönlendirecektir.
Projenin büyüklüğü ve beklentilerin çok yüksek olmasından ötürü Denis Villeneuve, hazırlık sürecine çekimser yaklaşır; ama Villeneuve, çıkarmış olduğu muhteşem iş ile doğru bir tercih olduğunu kanıtladı. Yapımın her anında orijinal filme büyük bir saygı var. Blade Runner, konu olarak 2019’da geçiyordu. Filmin öngörüleri günümüzde büyük oranda gerçekleşmese de, Villeneveue ilk filmin görsel dokusuna ve teknolojisine olduğu gibi bağlı kalmış. 2049’daki geleceğin dünyası, ilk filmin üzerine kurulmuş. Orijinal yapım, 70’ler bilimkurgusunun bir geleneği olarak Lo-Fi Sci-Fi(Analog temelli teknolojik dünya) tabir edilen bir görselliğe sahipti. Günümüz teknolojisiyle değerlendirirsek, Blade Runner’ı alternatif bir gelecekte geçen bilimkurgu yapımı olarak ele alabiliriz.
Denis Villenevue, usta görüntü yönetmeni Roger Deains’in desteğiyle görsel anlamda muhteşem bir işe imza atıyor; fakat görüntü anlamında orijinal yapımın önüne çok fazla geçmemeye özen gösterilmiş. Görsel doku ve renk paletinin aynı düzlemde olmasına belli ki dikkat edilmiş. Kasvetli, sıkışık şehir manzaraları, yoğun neon ışıkları, kapitalist düzeni temsilen markaların devasa reklam panoları, kalabalık ve sefil bir itibar bırakan insan manzaraları ilk filmden referans alınan görüntüler. Ridley Scott’ın görsel mirası benzer şekilde devam ettirilmiş.
Yakın dönemde Indiana Jonesve Han Solo’dan sonra gene bir başka efsanevi rolüne geri dönen Harrison Ford, yapımda Rick Deckard olarak önemli bir role sahip. Ford, oyunculuk anlamında uzun bir aradan sonra en iyi işine imza atmış. Ridley Scott’ın 1992 yılında orijinal eserin yönetmenin kurgusu versiyonunda Deckard’ın da bir replikant olduğuna dair spekülasyonlar yapıldı. Deckard, evinde piyanosunun başındayken uyuya kalır. Uykuya daldıktan sonra rüyasında tek boynuzlu beyaz bir at görür. Ve filmin son sahnesinde Deckard, evinden çıkarken kapısının önüne bırakılmış tek boynuzlu at figürüne rastlar. Origamiyi polis departmanından tanıdığı Gaff (Edward James Olmos) bırakmıştır.
Bu iki kilit sahneye rağmen, ne Ridley Scott ne de Denis Villeneuve, yapımlarında Deckard’ın da replikant olduğuna dair kesin bir yargıda bulunmuyorlar. Aynı duruşu film hakkında verdikleri röportajlarda da tekrarlıyorlar. Bu arada yeni yapımda K, Gaff’ın bir süredir yaşamaya başladığı huzur evine giderek ondan Deckard hakkında bilgi almaya çalışır. Gaff, sohbet sırasında yaptığı origamiyi masaya koyar. Figür bir koyundur. Android’ler Elektirikli koyun Düşler Mi? romanına ince bir atıf yapılır.
Heykeli andıran bedenler, ortadaki iki karaktere zoom yapılarak sansürlendi.
Hans Zimmer veBenjamin Wallfisch, müzikal anlamda orijinal yapımın ruhunu devam ettiren bir iş ortaya çıkarıyorlar.Vangelis’in film müziği çalışması o kadar başarılıydı ki, Blade Runner’ın felsefi dünyası ile bütünleşen bir çalışmaydı. Zimmer ve Wallfish, müziklerini Vangelis’in kurduğu temalar üzerine şekillendirmişler. Aslında Johann Johannsson, filmin müzikleri için çalışan ilk isimdi ve yapım için ciddi bir mesai harcamıştı. Johannsson, daha önce Villeneuve’nin Sicario (2015) ve Arrival(2016) filmlerinde besteci olarak çalışmıştı; fakat Villeneuve, ilk filmin tonuna daha yakın bir çalışma istediği için müzisyen değişikliğine gitti.
“İnsandan daha insan” sözünü yeni yapımda sık sık duyuyoruz. Replikantları geleneksel androidlerden ayıran en önemli husus, organik ve insandan ayırt edilemeyen dış görünüşleridir. Bir nevi süper insandırlar. Varoluşsal bilinçlerinin yanında, vicdan gibi duyguya da sahiplerdir. Bir replikant olan K, duygusal anlamda insanlarla değil, evinde yüksek yapay zekaya sahip bir hologram ile bağ kurmaktadır. Bu durum, onların yaşadıkları dünyada, toplum içinde ait oldukları sınıfın gayet farkında olmalarının bir göstergesidir.
Sansüre takılan bir başka sahne.
Yeni bir Blade Runner filmi uzun zamandır bekleniyordu, ama yapımın ülkemizde maruz kaldığı oto-sansür büyük bir hayal kırıklığı ve kızgınlık yarattı. Film, Sansür Kurulutarafından değil, Sony Picturestarafından sansüre maruz kaldı. “Kültürel değerlere saygı” adı altında yapılan uygulamanın, yaş engelini ortadan kaldırma amacı güttüğü çok açık. Yaş sınırlaması olmayınca daha çok bilet satmanın beklendiği aşikar. Ama göz ardı ettikleri bir durum var; Blade Runner, konusu ve içeriğindeki felsefi niteliklerden dolayı, Star Wars gibi her kesime hitap eden bir film değil. Kaldı ki zoom yapma yöntemi ile sansüre uğrayan sahnelerde rahatsızlık yaratacak bir durum da yok. Zaten belli yapımlarda yer alan yaş sınırları bunun için var. Sansürlenen sahneleri, yapımın fragmanlarında açıkça görebilirsiniz.
Blade Runnergibi bir eserin böylesi çirkin bir uygulamaya maruz kalması talihsiz bir durum. Yapımın kısa vadede düzgün versiyonun da sinemalara tekrar gelmesi zor görünüyor. Sinema Yazarları Derneği(SİYAD), tepki çeken uygulama hakkında Sony Pictures’a açık bir mektup yazdı. Mektupta bu konu hakkında derhal özür dilenmesi ve mevcut durumun en kısa sürede düzeltilmesi istendi. Yaşanan gelişme sinema sanatı açısından tehlike arz eden bir durum. İzleyicilerin özgürce film izleme hakkını elinde almak, aslında sektörün kendi ayağına sıktığı kurşundur. Yasal olmayan ve telif haklarını ihlal eden dijital film platformlarının karşısında duran film sektörünün sergilediği bu son tavır, mücadele halinde oldukları oluşumların önünü açmaktan başka bir işe yaramıyor.