Ana Sayfa Blog Sayfa 241

54. Antalya Uluslararası Film Festivali başladı

Bu yıl 54’üncüsü düzenlenen Antalya Uluslararası Film Festivali 21 Ekim’de gerçekleşen geleneksel kortej ile 1 hafta sürecek (21 Ekim-27 Ekim) programını başlattı.

Antalya Cam Piramit’ten başlayan 5.7 km’lik güzergâhı takip eden kortejde, 20 klasik otomobil, 2 kortej tırı, 2 gezi otobüsü ve 4 adet festival temalı özel tasarımlı araç yer aldı. Sosyal medyadan yapılan yorumlarda kortejin eski coşkusu ile geçmediği ve katılan ünlü sayısının az olduğu ifadeleri dikkat çekti. Bilindiği üzere Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde düzenlenen festivalin bu yıl itibari ile ulusal yarışma kategorisinin kaldırıldığı açıklanmıştı. Alınan karar birçok sinema sanatçısının büyük tepkisine yol açmıştı. Bu sebeple de kortejdeki sanatçı katılımında önceki senelere göre düşüş gözlemlendi.

Aynı günün akşamı ise açılış galası ile 54. Uluslararası Antalya Film Festivali resmen açılmış oldu. Gala konuşmasında Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı ve Festival Başkanı Menderes Türel, “Antalya’yı sinema endüstrisinin en iyi merkezlerinden biri yapmak istiyoruz. Festivalimizi şampiyonlar ligine taşımak istiyoruz. Türkiye’nin saygın ve uluslararası bir festivali hak ettiğini düşünüyoruz. Biz de Uluslararası Antalya Film Festivali olarak uluslararası kulvarda daha güçlü bir şekilde yarışacağız.” ifadesini kullandı.

Christopher Walken ve  Juliette Lewis gibi dünyaca ünlü isimlerin katılımıyla renklenen festivalin açılış töreni; konuşmaların ardından, “bu yıl kaybettiklerimiz anısına” gösterilen film ile devam etti. Hakan Şensoy’un keman performansıyla sahne aldığı gecede, sinemaya emek veren 5 isme onur ödülü verildi. Erkan Aktaş’a, Suzan Avcı’ya, Necla Nazır’a, Osman Sınav’a ve Christopher Walken’a verilen onur ödülleriyle teşekkür edildi. Gecede ayrıca dünyaca ünlü oyuncu Juliette Lewis’e Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel tarafından “sinema şehrinin anahtarı” takdim edildi.

Açılış töreninin sonunda; tamamı Türkiye’de çekilen ve dünya prömiyerini Antalya’da yapacak olan festivalin açılış filmi Türkiye-Bosna ortak yapımı “Never Leave Me” filminin Saraybosnalı yönetmeni, dünyanın en saygın kadın sinemacılarından Aida Begic ve filmde rol alan 8 Suriyeli çocuk, sahneye davet edilerek izleyicilerle buluştu.

Gala gecesinin ardından Atatürk Kültür Merkezi Aspendos Salonu’nda gala filmi olarak Aida Begic yönetmenliğinde çekilmiş ”Never Leave Me” filminin gösterimi gerçekleşti. Salonda boş kalan bazı koltuklar bulunması nedeni ile biletsiz kişiler de salona davet edildi. Film sonrasında yönetmen Aida Begic ile filmde oynayan 8 Suriyeli mülteci çocuk burada da sahneye çıkarak davetlileri selamladı. Begic, filmde oynayan Suriyeli çocukların muazzam olduğunu, film sayesinde artık onların keşfedildiğini belirtti. Suriyeli çocukların çok şey yaşadığını ifade eden Begic, dünyanın daha güzel olması gerektiğini ifade etti.

Genel olarak, yarışma kategorisinde yapılan yeni düzenleme ile festivalin hem Antalyalılar hem de sinema camiası tarafından tepki aldığı açık bir şekilde gözlemlenmekte. Bir festivalin 54 yıl boyunca devam etmesi takdir edilesi bir sürekliliktir. Eski adı ile Altın Portakal Film Festival’i Antalya’nın ve aynı zamanda sinema tarihinin hafızasıdır. Ne yazık ki bizleri üzen durumlar yaşanmış olsa da Antalya halkı olarak bizim olana sahip çıkılması ve festival etkinliklerine katılımın devam ettirilmesi gerekmektedir. Tepki olarak festivali gözden çıkarmak ve katılımı bırakmak yerine Antalya’nın sinema sanatının kimliği ve belleği olan bu festivalin terk edilmemesi bir görev niteliğindedir.

Festivalin etkinlik takvimine buradan ulaşılabilir.

 

İnce ince işlenmiş yüzyıllar devirmiş bir sanat: “Karagöz”

Eminim herbirimizin çocukluk anılarının en keyifli yerlerinde yer edinmiştir Karagöz. Efsanevi iki karakter olduğunu düşünsek de Karagöz’ün tarihin hangi döneminde ve ne şekilde var olduğunu bileceğimiz açık bir belge henüz bulunmamakta. Fakat muğlak da olsa yüzyıllar öncesinden bize kadar ulaşmayı başaran, “Perde Oyunu” olarak tanıdığımız Karagöz söylendiğinin aksine gölgeleri değil, sanatı yansıtır perdesine. Öyle ki ustalarının tasvirinden perdesine, boyasından derisine, seslendirmesinden metnine kadar emek emek var ettiği bir oyun. Karagöz’ün kendi deyimiyle “derya” dünyasına ruhunu kaptırmış Cengiz Samsun’a bu şahane perdenin gerisini sordum ve dinledim. Kendisinin neden “derya” benzetmesini yaptığını anlayacağımız çok keyifli sohbetimizden:

Karagöz nasıl varolmuştur?

Aslında birçok farklı hikâyesi var. Hangisi gerçek, tarihin ne zamanında, bu bir efsane mi yoksa karakterler gerçek mi kesin bir şey söylemek çok zor. Fakat MÖ 140-87’de Çin hükümdarı Wu’nun çok sevdiği eşini kaybetmesi ve bunu bilenlerden birinin hükümdarı teselli etmek için eşinin silüetini beyaz bir perdenin arkasından “hayali” olarak sunmasıyla başlar. Türk kültürüne de benzer bir şekilde hikâyesi değiştirilerek geçmiş olabildiği de ihtimallerden biridir. Ancak ne olursa olsun söyleyebileceğimiz bu toplumların Karagöz’ü çok sevdiği ve bu mirasın bu zamana kadar kendini var ettiğidir.

Orta Asya’dan değişerek Anadolu’ya gelen bu geleneği batıda da görebiliyor muyuz?

Evet görebiliyoruz, hatta daha yakından söylemek gerekirse Yunanistan’da da karakterler ve oyunun yapısında hiçbir değişiklik olmadan Karagözis olarak gösterildiğini biliyoruz. Fakat bazı tartışmalar oluyor böyle konularda, “onların mı bizim mi” diye, ben “ne onların ne bizim, hem onların hem bizim” diyorum. Çünkü biz zaten her yerde olmasını isteriz. Tarihsel olarak baktığımızda Türklerin Çin’le olan yakınlığı, alışverişi ordan esinlendiğini gösteriyor. Türkler deriyi iyi işleyen bir geçmişe sahip olduğundan ve Yunanistan’la da yakın ilişkilerini göz önünde bulundurursak, coğrafyanın sunduğu, el verdiği kadarıyla öğrenilmiş, topluma göre evrilmiş diyebiliriz. En önemlisi Karagöz’ün sürdürülmesi.

Peki siz nasıl başladınız?

Benim on dört sene önce başladı Karagöz’e merakım, onun öncesinde bir tiyatro geçmişim de vardı. Tiyatroyla ilgilenirken fark ettim ki ben biraz daha bu kültüre dair bir şeyler arıyorum. Alışıldık dışında başka ne olabilir, diye düşündüm. Tabii ki batılı eserleri de öğrenmeliyiz, sanırım ben bu topraklara dair geçmişimizde olanı bulmak istedim. Bunun üzerine araştırıyorken çok kez “orta oyunu” ve “perde oyunu”na denk geldim. Sonra devam ettim ve bir daha çıkamadım. Çünkü Karagöz başlı başına bir derya; yapımı, oynatması, araştırması, musikisi ayrı bir şey, perde gerisinde olmak bambaşka bir şey… Her alanıyla beni cezbetti. Bir oyuncu için oldukça acayip bir durum aslında çünkü perdede Karagöz sensin!

Oyun sahneye gelene kadar bir hayli emek istiyor anladığım kadarıyla, perdenin arkasında neler oluyor?

Öncelikle Karagöz zaman zaman hâlâ “gölge oyunu” olarak geçiyor, buna çok üzülüyorum. Çünkü gölgeleri değil tasvirleri var zaten. Bu işin meşakatli yanlarından biri tasvir yapmak aslında. Tasvir yapabilmek için deriyi tanımak, kök boya dediğimiz boyayı öğrenmek gerek. Her ustanın farklı teknikte yaptığı tasvirleri vardır. Ben ‘dantel gibi’ ince ince işleyerek yapmayı seviyorum. Deriyi işledikten sonra kök boya ile boyuyorum. Seslendirme, müzik perdenin arkasına geçince hayal gücüyle de ana temaya bağlı kalarak değişkenlik gösterebiliyor.

Bu sanatın aktarımı nasıl gerçekleşiyor, nasıl öğrenilir?

Ben tiyatroda da Karagöz’de de alaylıyım. Tiyatro okumadım. Şu an Tarih okuyorum. Ne yazık ki Karagöz’ün bu denli derin bir tarihten geliyor olmasına rağmen nitelikli bir dersi yok. Her şeyiyle ele alacak olursak tarihi, tasviri, sosyal ve toplumsal içerikleri, boyası, sanatı anlatılsa bir bölüm bile olabilir. Ama maalesef hali hazır bölümlerde bile kısmen geçiyor veya geçmiyor. UNESCO’nun da kabul ettiği üzere usta-çırak ilişkisiyle öğrenilen ve sürdürülen bir geleneği var. Zaman zaman atölyelerimiz oluyor. Lâkin kısa sürede öğrenilmesi mümkün değil, zira deriyi tanımak ve üzerinde ufak işlemeler yapmak bile hayli zaman alıyor. Bu yüzden bu işe gönül veren, meraklısı olan işin ustasından zamanla öğreniyor. Kimisi hem çalışıyor hem de vakit buldukça uğraşıyor. Okulla beraber yürütenler oluyor.

Bir bölüm bile açılabilir dediniz, peki bu konudaki fikriniz nedir?

Biz isteriz ki ayrı bir bölüm olsun, tüm detaylarıyla öğretilsin. Bu bizim kültürümüzün çok önemli, yadsınamaz bir parçası sonuçta. Ama bölüm açılmasını geçelim, tiyatro derslerinde bile çok genel geçer bir anlatımla geçiştiriliyor. Üniversitelerde en azından tiyatro bölümünün seçmeli dersi olarak açılabilir, derslerde daha fazla yer verilebilir. Üniversiteler bu sanatın en kalıcı şekilde aktarılabilmesi için büyük bir kanal ve neden böyle kıymetli, geleneksel bir şeye sahip çıkılmaz bilmiyorum. Bu işin hakkını veren, merak edip de kendi imkanlarıyla öğrenmeye çalışan o kadar insan var ki böyle bir imkân sunulsa, daha çok insana ulaştırılabilse fazlasıyla gelişecektir.

Atölyeniz çok renkli, siz Karagöz ile Hacivat dışında neler yapıyorsunuz burada?

Kukla ve kukla oyunları da yapıyorum. Bazen kendi oyunlarım için yapıyorum, bazen de sipariş üzerine yapıyorum. Kukla talebi daha çok oluyor. Aynı zamanda minimal takı çalışmalarım var. Küçük, farklı tasvirlerden küpeler, kolyeler yapıyorum.

Toparlayacak olursak, son olarak ne söylemek istersiniz?

UNESCO 2009’da Karagöz’ü kültür mirası listesine dâhil etti. Ben bu kültür mirasını değerlendiremediğimizi düşünüyorum. Umuyorum ki gerekli makamlar sesimizi duyar ve el atarlar. Müzesi yapılır, tiyatrolar düzenlenir, araştırmalar desteklenir, üniversitelerin çoğunda var olan Güzel Sanatlar’ın derslerine eklenir. Dünyanın birçok yerinde müzelerde Karagöz’e yer veriliyor, ülkemizde yok. Biz oyun üretiyoruz, tasvir üretiyoruz fakat kaç kişinin bizden haberi var? Bu önemli bir eksiklik, yaptıklarımız insanlara nasıl ulaşacak, bu konuda da beklentimiz var tabi ki. Yine umarım ki tüm zor şartlara rağmen kendini hala var edebilen bir sanata yatırım yapmak isteyen, sürdürülmesini isteyen birileri olur. Biz üretmeye devam edeceğiz ve çok da seviyoruz, yaptıklarımız ulaşsın istiyoruz.

Cengiz Samsun’un çalışmalarını görmek için tıklayınız.

Mars hakkında 8 ilginç gerçek

1
  1. Mars, ya da bazen bilinen adıyla “Kızıl Gezegen”, tozlu, kayalık bir yüzey ve ince bir atmosfere sahiptir. Nispeten sakin koşulları ve Dünya’ya yakınlığı keşifler için en olası hedef yapar.
    192066-mars
  2. Başarılı (ve başarısız) robotik görevlerle, Mars birçok defa ziyaret edilmiştir. Son derece gelişmiş robotlar Dünya’daki bilim adamları için numune ve önemli bilimsel verileri toplamak için gönderilmiştir.
    rover
  3. Pas gibi bir tozla kaplı olduğu için Mars gezegeni kırmızı lakabını almıştır. Hatta atmosfer yüzeyinden yukarıya atılan toz küçük parçacıklar yüzünden pembemsi bir kırmızı renktedir.
    maven-mars-atmosphere-945
  4. Mars sürekli yüzeyini değiştiren şiddetli toz fırtınaları yaşar.
    Dust-Storm-On-Mars
  5. Mars’ta birçok büyük volkan vardır ve 21km yüksekliğiyle ve taban çevresi 600km olan bizim güneş sistemindeki en büyük yanardağ Olympus Mons’a ev sahipliği yapar.
    volcano-mars-found
  6. Mars çoğunlukla karbondioksitten oluşan çok ince bir atmosfere sahiptir. Bu ince atmosfer Venüs gibi güneşin ısısını tutmak için yeterince kalın değildir, bu nedenle gezegen Venüs’e kıyasla oldukça soğuktur. Sıcaklıklar kışları geceleri -120 santigrat derece yaz aylarında ise 25 derece arasında değişir.
    temperature_movie_med
  7. Mars geçmişte su erozyonuna neden olmuş olabilir yüzeyde birçok kanal, ovalar ve kanyonlar bulunmaktadır.
    channels-color-smex
  8. Kutuplarında ise donmuş karbondioksit Co2 (kuru buz) oluşur.
    full_cap_along_chasma_v004

Görseller ve Alıntısuperileri.com
Kapak Görselinasa.gov/sites

Poedat Kolektifi Etik Buluşmaları’nın birincisi: Sınır ve Öteki

“Sınır ve Öteki” temasıyla birincisi düzenlenen Etik Buluşmaları “aşırı
yoksulluğa karşı küresel adalet”, “hayvan sömürüsüne karşı hayvan
özgürlüğü” ve “göç krizine karşı toplumsal birliktelik” başlıklarıyla
gerçekleşiyor.

Etkinlik, disiplinlerarası gençlik topluluğu Poedat Kolektifi tarafından
27-31 Aralık’ta Şirince’deki Tiyatro Medresesi’nde gerçekleştirilecek. Başvurular öncelikli olarak lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencilerine açık olmakla beraber çalışma ve ilgi alanı etkinliğin konularıyla örtüşen herkes etkinliğe poedat.org/etik-bulusmalari-sinirve-oteki adresinden başvurabilir.

Aşırı yoksulluğa karşı küresel adalet

● Daha önce tanışmadığımız ve sınırlarımızın çok ötesinde yaşayan ama
acı çeken kişilere yönelik sorumluluklarımız var mıdır?
● Eşitsizliklere ve adaletsizliklere kayıtsız kalmamız onların bir parçası
olduğumuz anlamına mı gelir?
● Servetimizin bir bölümünü bağış olarak ayırmamızı öğütleyen efektif
altruizm yaklaşımı bir çözüm olabilir mi yoksa bir yanılsama mıdır?
● Miras ve özel mülkiyet meşru kılınabilir mi?
Hayvan sömürüsüne karşı hayvan özgürlüğü
● Hayvan hareketinin tarihsel kökenleri nelerdir?
● Abolisyonizm ve refahçılık arasında ne gibi benzerlikler ve farklar
vardır?
● Hayvan sömürüsünün hayvanlara verdiği zararlar dışında ne gibi
zararları vardır?
● Cinsiyetçilik ve ırkçılık gibi ayrımcı ideolojiler türcülük tarafından nasıl
beslenir?
Göç krizine karşı toplumsal birliktelik
● Sınırların rastgeleliği ne gibi felsefi, sosyolojik ve politik sonuçlar
yaratır?
● Göç krizini yönetmede yapılan yaygın yanlış uygulamalar nelerdir?
● Türkiye’ye sığınan Suriyelilerle ilgili ön yargılara hangi yanıtlar
verilebilir?
● Toplumsal barışa doğru göç edenle yerli olanın uzlaşısı nasıl
sağlanabilir?

Kâr amacı gütmeyen Poedat Kolektifi ve Tiyatro Medresesi, 2 kişiye %40, 3 kişiye %25, 4 kişiye %20 gereksinim bursu da sağlıyor.

Kontenjan kısıtlı olduğu için poedat.org/etik-bulusmalari-sinir-ve-oteki sayfasından erken başvuru öneriliyor.

Poedat Kolektifi’nin diğer bağlantıları:
poedat.org
facebook.com/poedat
twitter.com/poedat
instagram.com/poedatkolektifi

!f İstanbul 2018 için başvurular başladı!

Gelecek yıl 17’ncisi düzenlenecek !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’ne başvurular başladı. Türkiye sinemasındaki yeni bakışları keşfeden programıyla dikkat çeken ve belgesel

sinemanın en iyilerini buluşturan !f İstanbul, 15 Şubat – 4 Mart 2018 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Festivalin web sitesinden yapılacak başvurular için son gün 1 Aralık Cuma!

15-25 Şubat 2017 tarihlerinde İstanbul’da, 1-4 Mart 2017 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir’de gerçekleştirilecek 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali için film başvuruları başladı. 2017-2018 yapımı kurmaca uzun, belgesel ve kısa filmlerin kabul edileceği festival için son başvuru tarihi ise 1 Aralık Cuma.

Türkiye’nin keş!f yönetmeni kim olacak?

Türkiye’den başvuracak kurmaca uzun filmler arasından bir film, Keş!f Uluslararası Yarışma’da jüri önüne çıkacak. !f İstanbul’un 11 yıl önce başlattığı ve dünyadan ve Türkiye’den genç yetenekleri keşfettiği yarışmasına ilk ya da ikinci filmini çekmiş yönetmenler katılabiliyor. Uluslararası jürinin “sinemada cesur hikâye anlatımı ve biçimsel arayış” kriterlerini gözeterek değerlendirdiği filmlerden birinin yönetmeni festivalin sonunda “yılın en ilham verici yönetmeni” seçilecek ve 10.000 Amerikan Doları değerindeki !f Keş!f Ödülü’nün sahibi olacak.

Belgesellerin gözdesi: Aşk&Başka Bir Dünya

!f İstanbul’un bir diğer yarışması Aşk&Başka Bir Dünya’da ise yılın en dikkat çekici belgeselleri yarışacak ve jüri “yılın en yaratıcı müdahalesi”ni seçecek. Bugüne dek Bejan Matur, Pınar Selek, Şener Özmen ve Ece Temelkuran gibi yazar, düşünür ve sanatçıların jüri üyesi olduğu yarışmada Türkiye’den bir film seçilecek ve filmler 10.000 Amerikan Doları değerindeki Aşk&Başka Bir Dünya Ödülü için yarışacak.

Kısaları !fçiler öneriyor

!f İstanbul’un vazgeçilmez bölümü “Türkiye’den Kısalar”da ise yönetmen ve yapımcıların yanı sıra kısa film izleyicilerinin önerileriyle hazırlanıyor. “Türkiye’den Kısalar”a yapılacak öneriler için tür, konu, teknik ve süre gibi kısıtlamalar aranmıyor; Türkiyeli yönetmenlerin hareketli görüntüyle ürettikleri 2017 yapımı ‘her şey’ öneri olarak sunulabiliyor. Bu öneriler arasından !f İstanbul’un tematik seçkiler halinde derleyerek programlayacağı “Türkiye’den Kısalar” seçkileri İstanbul, Ankara ve İzmir’de çeşitli festival sinemaları ve mekanlarında ücretsiz olarak !f izleyicilerine sunulacak ve 15-25 Şubat tarihlerinde İstanbul’da yapılacak gösterimlerde izleyicinin seçeceği bir kısanın yönetmeni uluslararası bir festivale izleyici olarak katılmaya hak kazanacak.

17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’ne katılmak isteyen Türkiye yapımı filmler için son başvuru tarihi 1 Aralık 2017.

!f ile arkadaş olun!

Sosyal medyada en çok takip edilen festival olan !f İstanbul ile ilgili güncel bilgileri festivalin Facebook, Twitter ve Instagram, Snapchat ve Periscope hesaplarından izleyebilirsiniz.

Ayrıntılı bilgi için: www.ifistanbul.com
17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali
15-25 Şubat 2018 İstanbul
1-4 Mart 2018 Ankara & İzmir

Festival’e başvuru formuna festivalin web sitesi ifistanbul.com’dan ulaşabilirsiniz.

 

Ankaralı Özgür Haberciler: “Gözaltılar Haber Yapma Hakkımızı Engelleyemeyecek”

0

Geçtiğimiz Cuma günü sabahın erken saatlerinde Ankara’da JinNews ve Mezopotamya Ajansı muhabirlerine yönelik baskın sonrasında gözaltına alınan 5 haberci için Ankara Özgür Haber Platformu tarafından bir basın açıklaması gerçekleştirildi.

İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi’nde gerçekleştirilen basın açıklamasına katılım yoğun olurken açıklamaya, Cuma günü gözaltına alındıktan sonra dün serbest bırakılan Mezopotamya Ajansı’ndan Selman Güzelyüz ve Diren Yurtsever ile Jinnews editörü Sibel Yükler de katıldı. Aynı gün, yapılan ‘gizli ihbar’ ile gözaltına alınan habercilerden Duygu Erol ile Habibe Eren ise halen gözaltında.

“Halkın Haber Alma Hakkı Engellenemez”

Yapılan basın açıklamasında, iktidarın tüm muhalefeti susturmaya yönelik uygulamaları doğrultusunda ikiyüze yakın muhalif gazetecinin şu an tutuklu veya gözaltında bulunduğuna vurgu yapılırken, özellikle Yüksel Direnişi, GÜneydoğu’daki devlet terörü ve ülke çapında iktidar eliyle gerçekleştirilen her türlü hukuksuzluk ve yolsuzlukları haberleştiren çok sayıda yerli ve yabancı gazetecinin, halen Türkiye’nin çeşitli hapishanelerinde tutulduğunun altı çizildi.

Halkın haber ve kayıt alma hakkı ile bu haberleri yayma hakkının, hiçbir hukuksuz KHK veya yasadışı tutuklamalarla enellenemeyeceğinin belirtildiği basın açıklamasında, iktidarın her türlü baskısına ve ana akım tarafından yapılan yalan haber ve saptırma gündem oluşturma çabalarına karşı, özgür habercilerin sadece gerçekleri halka ulaştırmaya devam edecekleri vurgulandı.

Basın açıklamasının tam metni şu şekilde:

“Basına ve kamuoyuna:

Siyasi bir soykırıma ve cadı avına dönüştürülen OHAL ile hak arayışında olan herkese, her kesime yönelik saldırı ve şiddetin dozu giderek arttırılıyor. Bununla birlikte hak ihlallerini kaydetmeye, haber yaparak duyurmaya çalışan pek çok farklı kurum ve kuruluştan basın emekçisi, video eylemci, yurttaş gazeteci de artan saldırılardan payına düşeni fazlasıyla alıyor.

Aktivistleri de tutuklu olan Uluslararası Af Örgütü’nün raporuna göre; 15 Temmuz sonrasında yalnızca 2016 yılı içinde tutuklu gazeteci sayısı 31’den 131’e çıktı. 184 yayın kuruluşu kapatıldı. Son 5 yılın gözaltı rekoru kırıldı; 118 gazeteci gözaltına alındı. 375 dernek ve vakıf KHK ile kapatıldı. 56 gazeteciye saldırı gerçekleştirildi; 118’den fazla gazeteci tehdit edildi. 179 medya kuruluşu kapatıldı. KHK’larla 10 bine yakın medya çalışanı işsiz bırakıldı. 
Bu saldırıların bir devamı olarak Ankara’da 20 Ekim sabahına, Jin News editörü Sibel Yükler, Jin News muhabirleri Duygu Erol ve Habibe Eren, Mezopotamya Ajans muhabirleri Diren Yurtsever ve Selman Güzelyüz’ün sabaha karşı evleri basılarak gözaltına alındıkları haberiyle uyandık. Gözaltına alınan 3 arkadaşımız dün serbest bırakılırken, arkadaşlarımız Duygu Erol ve Habibe Eren hâlâ gözaltında tutuluyor. İstanbul’da ETHA editörü İsminaz Temel ve ETHA muhabiri Havva Cuştan hâlâ gözaltında. Kadın kalemiyle hakikatin izinde koşan Duygu, Habibe, İsminaz ve Havva’nın gözaltında tutulması, siyasal iktidarın kadına yönelik cinsel, ulusal, sınıfsal şiddeti, cinayetleri, taciz ve tecavüzü meşrulaştıran kadın düşmanı politikalarının bir parçasıdır. Bu gözaltılarla susturulmak istenen; sadece haberciliğin değil kadınların da sesidir.

Ankara’da hak arama eylemlerini kayıt altına almaya çalışan sayısız yurttaş gazeteci ile Seyri Sokak video eylemcileri defalarca polis saldırısına uğradı, kameralarındaki görüntüleri silme baskısı ile karşılaştı ve gözaltına alındı. Yine Ankara’da, 228 gün önce başlattıkları açlık grevi direnişlerinde kritik aşamaya giren Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın işe geri alınması için sürdürülen ve bugün 348. gününe giren Yüksel Direnişi’ni kayıt altına alan Ankara FOSEM muhabirleri Meral Gökoğlu ve İsmail Cengiz Mumcu geçtiğimiz haftalarda tutuklandı.

Özgür Gelecek Genel Yayın Yönetmeni İnan Kızılkaya ile Yazı İşleri Müdürü Aslı Ceren Aslan, DİHA editörü Ömer Çelik, Diken gazetesi eski editörü Tunca Öğreten ve BirGün gazetesi muhabiri Mahir Kanaat 300 günü aşan bir süredir tutuklu. Evrensel gazetesi Dersim foto muhabiri Kemal Özer, KHK ile kapatılan Jin Haber Ajansı editörü Zehra Doğan, Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Ahmet Şık, Die Welt Gazetesi Türkiye muhabiri Deniz Yücel tutuklu gazetecilerden sadece bazıları. Bu liste uzuyor… Bu liste uzatılarak susturulmak istenen, halka karşı işlenen suçların sesidir. Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de yükselen Kürt halkının, maden göçüklerinde can verenler madencilerin, iş cinayetlerine kurban giden işçilerin, savaşa karşı barışın sesini yükseltirken göz önünde kurşunlanan gençlerin, tacize, tecavüze, çocuk yaşta evlenmeye zorlanan kadınların, yargısız infaz edilen devrimcilerin sesidir.

Basın emekçilerine yönelik gözaltı ve tutuklama terörü halkın kayıt, kanıt ve haber alma hakkına bir saldırıdır. Gerçeğin duyulmasıyla oluşabilecek hak mücadelelerini engellemeye dönük sindirme politikasının önemli bir ayağını oluşturuyor. Basın kartlarını yakarak gazetecileri gözaltına alanlar tutuklayanlar “sarı basın kartı” dayatması ile adeta sokakta fotoğraf çekilmesini yasaklayacak hale geldi.

Ankara Özgür Haber Platformu olarak basın emekçilerine dönük artan bu saldırılar karşısında susmayacağımızı ilan ediyor ve tüm ülkeden özgür basın emekçisi arkadaşlarımızın bu hakikat yolculuğunda yanlarında olduğumuzu bir kez daha ilan ediyoruz. Tutuklu arkadaşlarımızın derhal serbest bırakılmasını istiyoruz. Haber almamızı, yaymamızı engellemek için yapılan her türlü dayatmayı reddediyoruz. Ana akım medya eliyle yapılan yalan haber ve manipülasyonlara karşı gerçekleri kaydetmeye, yazmaya, yaymaya devam ediyoruz.

Duygu Erol, Habibe Eren, İsminaz Temel ve Havva Cuştan derhal serbest bırakılsın!

Tutuklu gazetecilere özgürlük!

Yaşasın halkın kayıt, kanıt ve haber hakkı!

Özgür basın susturulamaz!

22 Ekim 2017
Ankara Özgür Haber Platformu

Uzayda ilk defa biyolojik yaşam izleri bulundu

1
Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) uzay meraklıları için bir iyi, bir de kötü haberi var.

İyi haber, yaşam için biyolojik işaret olduğu düşünülen bir molekül, ilk defa bir kuyrukluyıldız ve genç bir yıldızın etrafında bol miktarda tespit edildi. Kötü haber ise bu bulgu, bir zamanlar düşünüldüğü gibi yaşamın tek açık göstergesinin bu molekül olmadığını gösteriyor.

Uzaktan mikroskobik yaşam biçimlerinin varlığını tam olarak tespit edemediğimiz için astronomlar, belirli bir gezegenin uzaylılara ev sahipliği etme olasılığını hesaplamak için farklı yöntemler bulmuş durumdalar. Genellikle biyolojik gösterge olarak adlandırılan, organik işlemler sonucu bırakılan bazı bileşiklerin izleri, toprak veya su bazlı numunelerde eleme yoluyla elde edilebilmekle beraber atmosferde teleskop veya uydular yardımıyla da saptanabilir.

Metil klorür dünyamızda oldukça bol miktarda bulunmakta ve halokarbon olarak bilinen bir molekül grubuna aittir. Bu organik bileşikler en azından bir halojene bağlı karbondan- flor, klor, brom ve iyot- oluşurlar ve genellikle biyolojik işlemlerden geçerek elde edilirler. Teorik olarak; bu şu anlama geliyor : Bu halokarbonların bolca görüldüğü herhangi bir gök cismi , hayat aramak için güzel bir yer demektir.

Şili’deki Dev Teleskop Dizisi Metil Klorür Tespit Etti

Yakın zamanda, Şili’de bulunan Atacama Büyük Milimetre/Milimetre-altı Dizisi (ALMA) teleskobu, 400 ışık yılı uzaklıktaki Rho Ophiuchi adlı bir yıldız oluşum bölgesinde bulunan, IRAS 16293-2422 olarak bilinen bir genç yıldızın etrafında metil klorür saptadı. Bu bulgu, herhangi bir halokarbonun uzayda ilk defa tespit edilmesi anlamına geliyor. Fakat bu, sistemde yaşam göstergesi olduğuna dair umut vermesinden çok, metil klorürün biyo-belirteç olarak güvenilirliğine şüphe düşürmekte.

Böyle bir genç yıldızın etrafında bulunan bu organik bileşiklerin varlığı, bir sistemin gezegen oluşturma fazında ortaya çıkabilecekleri izlenimini vermektedir. Moleküllerin nasıl oluştuğunu daha iyi anlamak için, araştırmacılar dikkatlerini bir yıldızın doğumundan itibaren zaman kapsülü gibi davranan, yıldızların oluşturduğu madde bulutunun kimyasal bileşimini koruyan bir kuyrukluyıldıza çevirdi.

Bu durumda ekip, daha öncesinde ESA’nın 2014-2016 yıllarında Rosetta görevi vasıtasıyla ziyaret ettiği 67P/Churyumov–Gerasimenko adlı kuyruklu yıldıza odaklandı. Uzay aracı tarafından elde edilen verilerin elenmesiyle beraber, bu kuyruklu yıldızda bolca miktarda metil klorüre rastlandı. Bu da bileşimin gezegen oluşum fazında ortaya çıktığı fikrine daha fazla ağırlık verilmesi gerektiğine işaret ediyor. Sinyaller özellikle kuyruklu yıldızın Güneş’e yakın konumda olduğunda hidrojen klorür salınımıyla beraber en şiddetli olarak Mayıs 2015’de ölçülmüştü.

Projenin baş araştırmacısı, Kathrin Altwegg diyor ki: “Bulduğumuz şeyin gerçekten de anlaşılması güç, aynı bir bukalemun gibi, yalnızca bol miktarda klor görülen yerde kısa süreli olarak ortaya çıkıyor.” Bu bulgu, evrende hayat bulma umudunda olanlar için hayal kırıklığı yaratabilir fakat bu, arayışın bittiği anlamına gelmiyor; bundan ziyade daha önce düşünüldüğünden biraz daha karmaşık olduğu anlamına geliyor.

Alıntı: gercekbilim.com
Kaynaknewatlas.com

Sinemanın umudunu hatırlatan bir festival: 11. Sinemardin Uluslararası Mardin Film Festivali

Belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur yazılarda…” Sezen Aksu’nun Gülümse şarkısının bu dizeleri, sinemanın umut ve hayat dolu olduğunu; büyük şehirlerde bizim filmlere daha ulaşabilir olduğumuzu ama sineması bile olmayan kentlerin film izlemek için heyecanlı olduğunu bir kez daha hatırlatır.

Mardin, ilk başta düşüneceğimiz gibi sinemanın ulaşması zor şehirlerden bir tanesi olarak düşünülür. Ama 11 yıl önce bu tabu tamamen ortadan kaldırılmış. Sinema Genel Müdürlüğü, Mardin Film Ofisi ve Ankara Cermodern’in girişimleriyle Sinemardin, 2007 yılından bu yana yaşatılıyor. Bu sene bu festivali ayakta tutmak için elini taşın altına sokan Zihni Tümer ve Münevver Helün Fırat başta olmak üzere tüm festival ekibini ayakta alkışlamak gerek. Festival, Mardin’in tanıtılması açısından da özel bir girişim olarak yer almakta. Ayrıca Mardin’de sinema sektörünün de bir araya gelmesi sinema açısından da büyük önem taşımakta.

Uluslararası Mardin Film Festivali, aslında kendi küçük halinde ve butik bir havada gerçekleşti bu sene. Ama bu butik havaya Mardin halkının ilgisi bir hayli yoğun. Pek çok film festivalinde bunu görmemiz zor, çünkü halkı salonlara sokup, birçok tabirle bağımsız ve sanat filmlerini göstermek zor ve zahmetli bir iş durumunda. Ama Mardin halkı, filmlere çocuklarıyla veya eşleriyle birlikte girip, çıt çıkartmadan doğru bir şekilde izliyor. Bazı filmlerin sonrasında gerçekleştirilen söyleşilerde ise filmin yönetmenine veya oyuncusuna farklı sorular sorup, bambaşka bir bakış açısıyla yorum yapıyor. Yönetmenler de filmleri için başka anlamları hissediyor. Birkaç söyleşiyi özellikle takip ettim ve yöre halkından gelen yorumları büyük bir keyifle dinledim. Bu durum, Mardin’de yapılan festivalin doğru bir kitleye hitap ettiğini ve film seçimlerinin başarılı olduğunu ve festivalin halka doğrudan ulaşmakta hiçbir sıkıntı yaşamadığını açıkça gözler önüne seriyor.

Mardin, bugüne kadar birçok film ve diziyle hayatımıza, evlerimize konuk olmuş bir şehir. Hayatımda ilk kez Mardin’e gittim ve keyifle o şehri tadımladım. Hep merak ederdim, bu şehrin özel sinematografik özelliği nedir diye. Çünkü birçok film burada çekiliyor ve çekilmeye de devam ediyor: Festival ekibinden öğrendiğim bir şey oldu: “Mardin ışığı”. Mardin’in bir çok kentten kendini ayırdığı söylenen ışığı, sinema literatürüne bile geçmiş durumda. Ayrıca Mardin Film Festivali’nin de film çekimleri için; film yönetmenlerini getirip, tüm Mardin’i gezdirip burada yeni projeler çıkması için katkıda bulunma gibi bir girişimi de var.

Mardin’e gitmişken, ben durur muyum? Tabii ki durmam. Fotoğraf makinamı elime aldığım gibi, festivali de tadarken bir yandan şehrin önemli noktalarını da gezmeye başladım. İlk durağım Midyat oldu. Ünlü dizileri çekildiği konak, şimdilerde Midyat Konuk Evi müzesi olarak kullanılıyor ve gezilebiliyor. Ayrca Midyat sokaklarındaki çocuklar da sizlere Midyat’ı anlatıyor. Midyat’a gittiğinizde her yerde gümüşçülere de denk geleceksiniz. Orası adeta bir gümüş diyarı…

Eski Mardin’i hem gece, hem de gündüz olmak üzere iki kez gezdim ve kesinlikle tavsiye ederim. Akşam saatlerinde muhteşem donatılmış ışıklarla muhteşem bir havada geziyorsunuz. Tepedeki mekanlarda oturunca, karşı tarafınızdaki boşluğu, ışıklarla birlikte bir boğaz havasında izleyebilirsiniz. Gündüz ise Mardin Ulu Camii, Mar Hırmız Kelmani Kilisesi, Zinciriye Medresesi ve dar sokaklarda gezmek keyif verici. Deyrulzafarân Manastırı ise kesinlikle görmeniz gereken yerlerden bir tanesi. Biraz yolu sürse de, o tarihi dokuda kendinizi kaybetmek bile muhteşem.

Ve yemek kültürünü de es geçmemek gerek. Eski Mardin’de dolanırken, karşınıza çıkan Bağdadi Restaurant’ta içkinizi yudumlarken muhteşem lezzetleri de tadabilmeniz mümkün. Ve bir diğer mekan, Şahin Tepesi – Kabadayı Beşir’in Yeri. Muhteşem yemekler ve içki keyfinin yanında, mekanın enteresan dekorasyonu ve terasından Mardin şehrine panoramik bakışlar bile efsane hissetmenizi saplar cinsten.

Mardin Vlog’umu izlemeden geçmeyin:

Hangi filmleri izledim?

Festival için ulusal ve uluslararası anlamda hakikaten güzel bir seçki hazırlanmış. İşe Yarar Bir Şey, Taş, Sarı Sıcak, Ekşi Elmalar, Sessizliğin Kardeşleri, Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok gibi festivallerden ve yerli dokulardan filmlerin yanı sıra Dağların Ardında, Kutsal Geyiğin Ölümü, Bahçeden Kaçan Tavuk, 93 Yazı ve Mutlu Son gibi kült ve ülke sinemasının yer aldığı bir seçki bizlerleydi. Bence bu festivalin daha erken zamanlarda, prömiyer festivali haline gelip sektörden daha çok ismin bulunması gerekiyor. Bu durum, festivale daha büyük bir anlam katacaktır eminim ki…

SARI SICAK / Yön. Fikret Reyhan

Filret Reyhan’ın ilk uzun metrajlı filmi olan “Sarı Sıcak” ı, Mardin’de yakalama şansım oldu. Sermayenin el değiştirmesiyle bu durumdan etkilenen göçmen bir aileye inen filmin asıl ilgilendiği, ailenin genç oğlu İbrahim. Genç oyuncu Aytaç Uşun’un performansı da görülmeye değer. Başarılı oluşturulan senaryoda İbrahim karakteri, merkezde doğru kurgulanıyor. Tabi İbrahim’in yalnızlığı ve kendini ifade etmekte zorlanması, koruyamaması bunlar aile içindeki feodaliteden de kaynaklı hala bir tabu. Ama tabulu İbrahim’in yeri gelince babasını korumaya geçmesi, bir anlamda kafada küçük bir erozyona da yol açmıyor değil. Filmin kaplumbağalı giriş sahnesi, izleyenlerde ağır bir hal yaratırken olmasa da olur dedirtebiliyor. Görüntü işçiliği ise çekim alanlarına göre müthiş muazzamlıkta.

BENİM VAROŞ HİKAYEM / Yön. Yunus Ozan Korkut

Adana’nın bilinmeyen hikayelerine ve farklı kişiliklerine yolculuk ediyorsunuz Benim Varoş Hikayem’de. Sokak aralarında gizli kalmış hikayeler, futbolseven gençler, kuş çalma üstadları, telefoncu rapçiler, hapse girmiş çıkmış mahalle abileri bu belgeselde büyük halleriyler yer alıyorlar. Enteresan bir hikayeden yola çıkan yönetmen Yunus Ozan Korkut, bilinmeyen ve fark yataracak uzun bir yolculuğa çıkarıyor izleyenleri. Filmi izlerken, bunu daha üst ekipmanlarla daha da başarılı yapabilirdi de demek içinizden gelmiyor değil…

SESSİZLİĞİN KARDEŞLERİ / Yön. Taylan Mintaş

Doküdrama diyebileceğimiz Sessizliğin Kardeşleri, Kars’ın dağ köylerinden bir tanesinde yönetmen Taylan Mintaş’ın akrabaları olan sağır ve dilsiz olan iki kardeşin yaşamına odaklanıyor. Aslında ilginç bir yöntem ve hikayenin üzerinden yola çıkan yapım, çekim vasatlığı ve plansız ilerleyişiyle uçuruma doğru gitmiş durumda. Yer yer güldüren sahneler, yer yer de durumun vahametini iyi anlatan yer alsa da belgeselde, plansız çekim halleri belgeseli dibe çekiyor. Bence bu hazırlanan belgesel, ileride bu hikâyenin uzun metrajlı film hali için iyi bir başlangıç olarak değerlendirilebilir. Yapım için söyleyebileceğim, ilerleyen zamanlarda iyi çekilmiş bir uzun metraj haline gelebimesi umudu olabilmesi…

AĞUSTOS BÖCEKLERİ VE KARINCALAR / Yön. Erhan Tuncer

Erhan Tuncer’in 23.Adana Film Festivali’nden bu yana adını sıkça duyduğu Ağustos Böcekleri ve Karıncalar’ını Mardin’de yakalayabildim. Filme ilgili bir çok olumsuz eleştiri duymuş bir şekilde uzak kalmıştım. Film, enteresan ilerleyen senaryosu ve kurgu tekniğiyle fark yaratır durumda. Senaryoda iyi huylu yer alan metaforlar, farklı bir dille izlememizi sağlıyor yapımı. Erdem Akakçe, Bennu Yıldırımlar ve Gün Koper’in oyunları da ciddi anlamda başarılı. Filmin vasata kayan tarafı ise teknik anlamda üstüne düşülmemesi olmuş. Kötü olan ışık kullanımı, görüntüyü izlenebilir kılmada zorlanmamıza neden olmuş. Ayrıca ses tasarımında da sıkıntılar olduğunu düşünüyorum, çünkü filmin sesi fazla yanık geldi bana.

DAĞLARIN ARDINDA / Yön. Vatche Boulghourjian

Fransa ile Lübnan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri ortak yapımı Dağların Ardında, görme engelli müzisyen bir genç olan Rabih’in ailesini arayış hikayesini konu alıyor. Film aslında ülke sistemlerine doğru bir eleştiri geliştirse de, kimlikle ilgili sorun yaşayan ve geç öğrendiği aile gerçeğiyle bir arayışa doğru giden genç üzerinden başarılı bir senaryo doğrultusu gösteriyor. Finalde izleyenin varmak istediği noktaya gelemese de film, oyunculuklarla ve özellikle final sahnesindeki müzikle göz kamaştırıyor. Rabih’in kör olmasına aldırmadan, gerçek ailesini aramak için dünyayı dolaşacak kadar kendini aşması, filmden belki de güzel bir ana fikir çıkarılmasını sağlıyor.

“11. Sinemardin Uluslararası Mardin Film Festivali” hakkında neler dediler?

“Sarı Sıcak” filminin yönetmeni Fikret Reyhan: “Mardin Film Festivali’nin kendi küçük havasını çok sevdim. Yarışmanın olmaması ve sadece gösterimlerin olması çok güzel, daha rahat gelmeni de sağlıyor. Burası çok özel bir şehir ve bu özel şehirle bu sıcak ekip buluşunca, daha başka bir şey aramıyorsun. Filmimizin söyleşisinde, izleyiciler çok farklı sorular sordular. Benim bakmadığım pencereden bakmaları, beni çok heyecanlandırdı ve sevindirdi.”

“Benim Varoş Hikayem” filminin yönetmeni Yunus Ozan Korkut: “Mardin bana çok keyif veren bir festival oldu. Çünkü alışılmışın dışında bir festival ortamı vardı. İzleyicisi, hikayeyi anlamak ve kavramak yönünden beni çok etkiledi. Burada küçük bir havada olsa da başarılı bir organizasyon yapılıyor. Çok da kuvvetli bir film seçkisi hazırlanış bu sene, ben de izlemeye çalıştım. Umarım önümüzdeki yıllarda da hep var olur.”

“Murtaza” filminin oyuncusu İncinur Daşdemir Sevimli: “Ülke şartlarında Mardin Film Festivali’nin sürdürülüyor olması çok kıymetli. Çünkü öğrendiğim kadarıyla sadece bakanlık destekli bir festival, butik bir festival. Yalnızca halk için sinemayla daha uzaklara açılabilsin derdi güden bir festival. Yapılıyor olması bile çok iyi. Yalnız dediğim gibi, butik bir festival izlenimi verdiği için de bir çok konuda el yordamıyla olduğu kadar işler kotarılmış gibiydi. Mardin’de filmimizin izleyicisiyle buluşmak, çok keyifliydi.”

Antarktika’da açılan büyük, gizemli deliğin sırrı çözülemiyor

1

Antarktika’da yüzeyde büyük gizemli bir delik açıldı. Uzmanlar meydana gelen bu deliğin sebebini tespit edemiyor.

Yaklaşık olarak 30 bin kilometrekarelik bir alana sahip olan delik uzmanlar arasında karışıklığın oluşmasına sebebiyet verdi. Ortaya çıkan deliğin sebebi anlaşılamıyor. Bazı uzmanlar iklim değişikliğinin deliğe sebep olduğunu kaydederken, diğerleri tam olarak buna neyin sebep olduğunun bilinmediğini ifade ediyor.


Toronto Üniversitesi Mississauga kampüsündeki bir profesör olan atmosferik fizikçi Kent Moore’a göre devasa, gizemli delik “Oldukça dikkat çekici, sanki buzda bir delik açmışsın gibi görünüyor”.
Antarktika’da ilk kez büyük delikler ortaya çıkmıyor. Daha önce 1970’li yıllarda meydana çıkan delik tekrar ortaya çıkmadan önce birkaç on yıl boyunca kayboldu. Bu da bilim dünyasında daha büyük kafa karışıklığına sebebiyet veriyor. 2017 yılında meydana çıkan delik şimdiye kadarki deliklerin en büyüğü.


Geçtiğimiz yıllarda Toronto Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı ve Güney Okyanus Karbon ve İklim Gözlem ve Modelleme (SOCCOM) projesi kapsamında bölge uydu teknolojisiyle izlenirken, büyük bir delik keşfedildi. Kent Moore, deliğin bir süre ortadan kaybolduğunu ve sonra geri döndüğünü ve bunun oldukça dikkat çekici olduğunu ifade etti.

Son birkaç seneden beri Antarktika kıtasında çok ani değişimler gözlemleniyor. Yaşanan bu ani değişimlerin en büyük sorumlusu olarak küresel ısınma gösteriliyor. Büyük deliklerin ortaya çıkması da bazı bilim insanları tarafından iklim değişimi olarak adlandırılıyor. Ancak bilim insanları iklim değişimi ve büyük deliklerin ortaya çıkması arasında henüz bir bağ kuramadı. SOCCOM projesindeki araştırmacılar, büyük deliklere neyin sebep olduğunu araştırmayı sürdürüyorlar.

Alıntıbeyinsizler.net
Kaynakancient-code.com

Ezilen dev bir azınlık: İran Azerbaycanlıları

12 Mayıs 2006 tarihinde, İran’da on binlerce Güney Azerbaycanlı, devlet tarafından idare edilen “İran” gazetesinde ırkçı bir karikatür yayımlanması sebebiyle birkaç günlük sokaklara akın etmişti (karikatür, Azerbaycanca konuşan bir ‘hamamböceği’ni tasvir ediyordu).

Krize sebep olan karikatür [iranian.com]

Karikatürün bulunduğu sayfanın ve makalenin başlığı “Hamamböceklerinden nasıl kurtulabiliriz?” ve karikatürün üstündeki açıklamada “Hamamböcekleri insan dilinden anlamadıkları için onlarla kendi dillerinde konuşmak gerekir, onlar bizim pisliğimizden beslenirler. Böcekler o kadar çoklar ki, sadece onları ezmekle kurtulabiliriz veya bir süre pisliğimizi yapmazsak açlıklarından ölürler.” yazıyor. Karikatürde, bir masada bir hamamböceği ve masanın karşısında oturan çocuk var. Çocuk hamamböceğine bakarak Farsça olarak “böcek” diyor. Hamamböceği ise ona bakarak “namana?” diyor.

Namana?”, İran’daki Güney Azerbaycanlıların anadili olan Azerbaycan Türkçesinde “ne?” demektir ve Farsçada kullanılmaz.

İran güvenlik güçleri göstericilere şiddetle saldırarak en az dört kişiyi öldürdüler (Güney Azerbaycanlılar yirmi ölü olduğu iddiasında), kırk üç kişiyi yaraladı ve yüzlerce kişiyi gözaltına aldı. Bu gelişmeler, İran’ın Güney Azerbaycanlı nüfusu arasında hoşnutsuzluk yarattığını ve ABD ile Batı’nın Tahran’a yönelik politikaları üzerindeki olası sonuçları bakımından ele alınmalıdır

İran Güvenlik bakan yardımcısı Ali Asarar Ahmadi, Tebriz’deki gösterilerin bir gazete hakaretine karşı protestodan çok daha fazlası olduğunu kabul etti. Aslında, Güney Azerbaycan’da bölgenin ekonomik ve sosyal güçlükleri konusunda da çok kızgınlık var.

En üstün (dini) lider Ayetullah Ali Hamaney gibi, hükumet kurumundaki etkili olan şahısların, Güney Azerbaycan kökeninden olmasına rağmen, Tebriz’de 1981 yılındaki bir ayaklanmayı bastırmak için ağır silahlar kullanarak Azerbaycan-Türk kimliğini sertçe eritmekten çekinmedi, yani özetle yüzlerce Güney Azerbaycanlıyı idam ederek.

İranlı Azerbaycanlıları etnik aşağılanmaya karşı protesto yapıyor: “Türklere karşı ırkçılığı durdurun!” [ncr-iran.org]
İran’daki Azerbaycanlı nüfusu oranı tartışmalı olsa da, genel olarak kaynaklar, 15[1] ila 27[2] milyon сivarını arası bir rakam söylüyor, ki bu da Azerbaycanlıları İran’daki en kalabalık etnik azınlık olduklarını gösteriyor.

Daha fazla, Fars dini baskısı altında kalmak istemeyen Güney Azerbaycanlılar kendilerine dayanak olarak Azerbaycan milliyetçiliğini ve ideal olaraksa Güney Azerbaycan ile Kuzey Azerbaycan’ın birleşmesi olan Bütün Azerbaycan (Whole Azerbaijan) düşüncesini görüyor.

Son yirmi beş yılda, İran Azerbaycanlılarında ulusal bilinç uyandıran yayınlarda patlama yaşandığı ve hem Türkiye’ye hem de Kuzey Azerbaycan’a olan ilginin arttığını görüldü. Bu canlanma, Prof. Mahmudali Çehregani tarafından Güney Azerbaycan Ulusal Uyanış Hareketi (GAMOH) adlı ayrılıkçı yeni bir örgütün kurulmasına yol açtı.

Mart 2006’da, birkaç GAMOH üyesi Bakü’de düzenlenen İkinci Dünya Azerbaycanlıları Konferansı’na katıldı. Bu kongrenin ardından birkaç GAMOH üyesi Tebriz’de tutuklanmış ve Nisan ayında Güney Azerbaycan gazetesi Navid Azerbaijan yasaklanmıştır.

Güney Azerbaycanlılıarın durumu, Azerbaycan ve Türkiye’de yakınları tarafından yakından takip edilmektedir. Öte yandan, GAMOH’un Türkiye’de açık bir varlığı var. Azerbaycan halkı da İran Azerbaycanlılarının durumuna büyük ölçüde sempati duymaktadır. Güney Azerbaycan’da olduğu gibi, Kuzey Azerbaycan’da da pek çok Azerbaycan halkı, birbirine hasret ve uzak bu iki “Azerbaycan”ın kavuşmasını arzuluyor.


Tüm Güney Azerbaycan etnik-özgürlükçü faaliyetleri üzerindeki fiili yasağı göz önüne alarak, diğer etnik-dilsel topluluklara da başvurarak, sporlar (özellikle futbol) İran’daki Azerbaycan kurtuluş hareketinin amiral gemisinin önemli bir parçası haline geldi. Güney Azerbaycan’ın tarihi merkezi olan Tebriz’in Traktör Sazi futbol takımının başarısı, bir çeşit “futbol milliyetçiliği”ne yol açtı. 1970’de Tebriz’deki bir traktör fabrikasında kurulan ekip, İran’ın en üst düzey futbol ligi ve ulusal düzeyde birçok İran rekorunu kırdı. Traktör Sazi oyunları stadyumda genel bir İran ortalaması olan 60.000’i aşarak rekor sayıda hayranın ilgisini çekmektedir.

Traktör Sazi için bu yüksek seviyede destek, neredeyse her oyunda kendi dillerinde (Azerbaycanca) öğretim kurumu ve televizyon yayıncılığına olan taleplerini ifade eden ekibin taraftarlarının politikleştirilmesine bağlıdır. İran’da eşi benzeri görülmemiş olan on binlerce taraftar kitlesi “çok yaşa bağımsız Azerbaycan!”, “kahrolsun Fars faşizmi!”, “Haray Haray Ben Türküm!”, “Tebriz, Bakü, Ankara! Biz hara, Farslar hara?” (“hara”, nereye” demek) gibi Azerbaycan-Türk kimliğini ön plana çıkaran, bir halk olarak var olduklarını gösteren ve her halkın kendi dilinde eğitim alma hakkının olduğunu bildiren sloganlar atıyorlar.

Trakctör Sazi, tıpkı İspanya’da bir azınlık olan Katalanların milli şuurun Barcelona futbol kulübünde simgeleşmesi gibi Güney Azerbaycanlıların da milli şuurunun kendinde simgeleştirdiği için “İran’ın Barcelonası” adlandırılıyor.

Traktör Sazi matçı sırasında açılmış “Güney Azerbaycan, İran değil” yazılı pankart

Güney Azerbaycanlılara karşı baskıcı tutumunu İran hükumetinin futbola da taşıdığı ileri sürülüyor. İran Birinci Ligi’nin 2014-2015 sezonunun son turuna lig lideri olarak katılan Traktör Sazi’nin (57 puan) şampiyonluğu kazanması için (kendi evinde) oynayacağı son maçdaki rakibi İran petröl şirketinin ve başkent Tehran’ın takımı Naft (57 puan). Kazanan şampiyon oluyor, beraber kalınırsa, Naft ile puan farkı eşit olsa da, gol farkı nedeniyle yine Traktör Sazi kazanıyor. Fakat rekabetde bir klüb daha var, o da İsfahan takımı BF Sepahan (56 puan). Traktör Sazi, Naft ile matçı berabere bitirirse, şampiyonluğu riske atmış oluyor, çünki BF Sepahan son matçını kazanacağı takdirde 59 puanla birinciliğe yerleşip lig şampiyonu olacak. O yüzden, Traktör Sazi’nin şampiyonluğu garantilemesi için ne yayıp edip son matçı kazanması gerek. Maç başlıyor: dakika 6 ve Naft şok bir gol atarak, maçı 0-1 yapıyor, fakat dakika 62 gösterdiğinde Traktör Sazi skoru 3-1 yapmış durumda ve artık tarihi şampiyonluk geliyor gibi görünüyor.

Attıkları göle sevinen Traktör Sazi futbolçuları

Fakat sonra oyun, Traktör Sazi için kötüleşmeye başladı. Traktör Sazi oyuncusuna gösterilen çok tartışılan bir kırmızı kart ve Naft tarafından iki gol (3-3), ama yine de şampiyonluk için umut var ve Traktör Sazi’nin antrenörü Toni Oliveira bu skorun yettiğini düşünerek takımı atağa çıkarmıyor, zira diğer matçdan Traktör Sazi’ni şampiyon yapan sonuç (2-2) geldiği söyleniyor.

Naft başkanı Mansour Ghanbarzadeh İran’ın IRNA haber ajansına verdiği açıklamada ona da aynı sonuçu söylediğini belirtmesi, yapılan şeyin kasıtlı olduğu şüphelerini artırıyordu: “Çok tuhaf bir şey oldu. Soyunma odasında televizyondan diğer oyunu takip ediyorduk ama 87 dakika içinde aniden TV, radyo ve cep telefonu şebekeleri karartıldı ve hiçbir iletişim aracımız yoktu. O zaman bize, BF Sepahan ile Saypa FC arasındaki maçın 2-2 bittiği söylendi.” [3][4]

Traktör Sazi teknik direktörü Toni Oliveira, lig tablosunun nihai durumunu duymadan önce ve sonra [AFP]
Son düdükle, Traktör Sazi taraftarları, 2009-2010 sezonundan itibaren oynadıkları ve son 4 sezonun 3’ünde şampiyonluk için sona kadar mücadele etmelerine rağmen 2. oldukları ligde ilk şampiyonluğu kutlamak için sahaya indi, fakat geç de olsa, şampiyonluğun gittiğinin anlaşılması ile ortalık yıkılıp dağıtıldı. T. Oliveira, karışıklıkla ilgili Kandırıldık! notunu düştü.

Bu karışıklık ve yanlışlığın ardından internette İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani aleyhine “Hasan Ruhani’ye kırmızı kart” kampanyası başlatıldı.[5]

Kızgın Traktör Sazi taraftarları, İran hiyerarşisinin Azerbaycan’a yakın, kuzeyden bir takımın şampiyonluğuna izin vermeyeceğini savunuyor.

Bu olaydan 2 yılı aşkın bir süre geçti, ama Güney Azerbaycanlılar kandırıldıklarını ve onlara alenen karşı gelindiğini düşünseler de, yine de mücadele etmek için takımlarının yanındalar. Güney Azerbaycanlılar, sahada Traktör Sazi’nin sadece kendilerini simgelemekten ilave, ligde verdikleri şampiyonluk mücadelesinin de, kendilerinin baskıcı İran hükumetine karşı verdikleri bağımsızlık mücadelesini temsil ettiğini düşünüyorlar. Birlikte mücadele ediyorlar çünkü bir gün zafer kazanacaklarına büyük umutla ve kalpten inanıyorlar.

KAYNAKLAR:

“Iranian Azerbaijanis: A Giant Minority” (6 June 2006) by Ali M. Koknar [The Washington Institute]

“The Rise of Nationalism among Iranian Azerbaijanis: A Step towards Iran’s disintegration?”  by 

“Iranian side mistakenly celebrate winning the league title” (18 May 2015), by Adam Hurrey [Telegraph]