Ana Sayfa Blog Sayfa 404

Orman rehberi ve müzik terapisti Dimitrios Dermentzioglou

CO.IN Festivali‘nin healing area enerjisi gerçekten çok yüksekti. Rila, Uğurcan, Arash, Araz, Belinda… Ufacık alanda bitmeyen muhabbetler ve sevgiler dağıttık etrafa. Bunlardan biri de, yaptığı müziklerle bizleri gökteki yıldızlara kadar çıkartan Dimitrios idi.

Dimitri ile Rila bu cumartesi İstanbul’da çok güzel bir etkinlik gerçekleştiriyor ama öncesinde, müzik terapisti Dimitrios Dermentzioglou‘dan biraz bahsetmek istedim.

Dimitrios, Yunan ve İtalyan karışımı bir simya tarifine sahip, İstanbul doğumlu ve Brezilya ateşi ile yanıp tutuşuyor. O, aynı zamanda bir müzik terapisti, şifacı bir DJ ve müzik araştırmaları yapan müzisyen, seyahat aşığı ve orman rehberi.

15 yıldır farklı sanat formatları ile birlikte nerede ihtiyaç varsa, müzik ve kutlamanın ilacı olan müzik terapistliğini gerçekleştiriyor ve DJ olarak çalışıyor.

Dimitrios, müzik terapisini şöyle açıklıyor: “Bilimsel olarak konuşmak gerekirse müzik terapisi, fiziksel ve psikolojik rahatsızlıklar ve tıkanmaları iyileştirici bir şekilde etki eden; elektronik bir cihazla veya organik bir şekilde (ses, ilashiler vesaire) enstrümanlar tarafından terapitik bir yolla gerçekleştirilen seslerin (frekans, titreşim) kullanımıdır. Tecrübelerim ve gözlerim sonucuna göre benim için bugün müzik terapisi, bunun ötesine geçen bir yoldur. Müziğin belirli niyetlerle bilinçli kullanımı yoluyla bazı şeyleri gözlemledim. Herhangi bir yerde insan bilincini dönüştürebilir, stresi ve anksiyeteyi kaldırabilir, duyguları uyandırabilir, anıları getirebilir, birleştirebilir, yükseltebilir ve iyileştirebilir… Bunlar müzik terapisinin bizim için faydalarından sayılabilir”

Dimitrios CO.IN Festival’i ile ilgili düşüncelerini ise şöyle dile getirdi: “Bu festival benim için gerçekten önemli bir deneyimdi. Normalde psychedelic festivallerde çalışmıyordum fakat healing area’da müzik terapi seanslarını kolaylaştırmak için bir davet aldım. Bunun doğru bir seçim olduğunu kanıtlamak için bir şans vermeliyim diye düşündüm. Senin gibi harika insanlarla tanıştım ve bu deneyim çalışmalarımda bana yardımcı oldu. 

muzik-terapisti-dimitrios-4

Durmaksızın çalan müziğin insanlara etkisi gibi bazı şeyler gözlemledim. Müzik ile farklı bir deneyim yaşayan insanların sevgisini ve ilgisini almak, görmek beni son derece mutlu etti. 24 saat parti modundan kaçarak başka bir titreşime geçmeye ne kadar çok insananın ihtiyacı olduğunu gördüm. Sadece bir gece, festivalde müzik kesildi. Katılımcıların kalbindeki açıklık ve saf enerji ile sayesinde, sadece ufak bir hoparlörle insanların nasıl enerji ve güç yaydığını o gece gördüm. Bu hepimizi başka bir seviyeye taşıdı. Birlik, kutlama ve yükselme bunun arkasındaki güçlü niyetti elbette.”

muzik-terapisti-dimitrios-3Cumartesi gerçekleşecek etkinliğin detaylarını sorduğumuzda “Aslında bu cumartesi, İstanbul’daki Aletya Yoga Merkezi’nde Love Ritual – the Conscious Celebration’ın ikincisi yer alacak. Bu etkinlik benim üç yıllık bir fikrim. Daha önce benzerlerini Brezilya’da yapmıştım fakat çember ile tam kutlama şeklinde yeni bir format düzenledik. Meditatif durumdan (müzik terapisi) ritüalistik duruma, kutlamaya ve meditatif duruma (ateş etrafında şarkılar) dönmeyi katılımcılara sunuyor. Bazı güzel müzisyenler davet ederek toplamda 50 katılımcı ile ilk etkinliğimiz harika gerçekleşmişti. Tarifi çalıştığımızdan ve seyahat ederek farklı mekânlarda benzer konseptte etkinliklikleri uyguladığımızdan beri artık “ikinci dozun” sırasının geldiğini hissettim. Bu sefer iyileştirici güce sahip, harika kadın Rila Koksal, Briken Aliu (harp ve gitar), Niko Dogu (aqua drum) ile birlikteyiz” şeklinde cevapladı.

muzik-terapisti-dimitrios-23 Eylül saat 21.00’dan 4 Eylül saat 2.00’a kadar “Love Ritual: The Conscious Celebration pt02” etkinliğini düzenleyecekler. Enerjilerini, güzelliklerini ve sevgilerini bildiğim bu insanların çemberinin parçası olun. İstanbul’da olanlar bu tarihi ajandalarınıza ekleyin.

NOT: Müzik duyguları uyandırır, insanları birbirine bağlar, anıları getirir ve titreşimleri yükseltir… Dimitrios’un The Music Medicine projesi de zihin, beden ve ruh için yararlı bir araç olan müzik fikrini yayıyor. Neden ilaç olduğunu anlayacaksınız. The Music Medicine, geleneksel ile teknoloji, ruh ve bilim arasında köprü kurmayı amaçlar. Dünyanın birçok yerinden müzisyenler, yapımcılar DJ’leri kendi iyileştirici müziğini paylaşmak için davet eder.

Dimitrios

www.facebook.com/dimitriosworld
www.instagram.com/dimitriosvision/
soundcloud.com/dimitriosmusic
www.youtube.com

The Music Medicine

www.themusicmedicine.com/
www.facebook.com/themusicmedicine
www.instagram.com/themusicmedicine/

Beklenen gün geldi: Narcos’un 2. sezonu bugün başlıyor

1

Kolombiyalı meşhur uyuşturucu kaçakçısı Pablo Escobar‘ın hayatını konu alan Narcos dizisinin 2. sezonu bugün başlıyor.

Dizinin ilk sezonu 1980’lerin Kolombiyasında geçmekte. Uyuşturucu kartelleri, yozlaşmış devlet memurları, suikaste kurban giden bakanlar… 1980’lerin Kolombiyası tam bir suç cenneti. Bu suç cennetinde ise bir adam gittikçe sivrilmeye başlıyor. Adı Pablo Escobar. Fakir bir aileden gelmiş gözü yükseklerde bir uyuşturucu kaçakçısı. Onu önlemeye çalışan iki DEA ajanı (Drug Enforcement Agency) ve ABD-Kolombiya arasındaki soğuk savaş dönemi karmaşık ilişkileri. Dizi sadece Pablo Escobar’ı değil, dönem Kolombiyası’nı yansıtmada oldukça başarılı.

IMDB’de 8.9 gibi yüksek bir oya sahip olan dizi, gerek kurgusu gerek müzikleriyle onlarca ödüle layık görüldü. Birçok eleştirmenden de olumlu notlar alan dizinin ilk sezonunun sonunda Pablo Escobar cezaevinden kaçmış ve intikam yemini etmişti.

Dizide Pablo Escobar rolünü oyuncu Wagner Moura üstlenirken, dönemin Kolombiya Cumhurbaşkanı César Gaviria rolünü Raúl Méndez üstleniyor. Hikâyenin anlatıcısı (The Narrator) ve o dönemde Kolombiya’da DEA ajanı olarak bulunan Steve Murphy rolünü ise Boyd Holbrook üstlenmekte.

Netflix tarafından yayınlanan 2. sezon fragmanı ise Narcos‘un ilk sezonda olduğu gibi başarılı bir performans sergileyeceğini gösteriyor.

Narcos 2. sezon fragmanı

Narcos açılış videosu


Not: Netflix bir gelenek olarak sezonun tüm bölümlerini aynı anda yayınlıyor. Muhtemelen 2. sezonun tüm bölümleri bugün yayınlanacaktır.

Kadınlar aslında erkeklerin nesini kıskanıyor?

Freud’un ortaya atmış olduğu penis kıskançlığı fikri yıllardır tartışılıyor. Basit olarak anlatmak gerekirse kadınların daha çocukken erkek olmadıklarını fark etmelerini ve erkeğin penisinin olmasını kıskanmasını kast ediyor. Bu noktada kız çocuk bir penise sahip olmak istiyor ve bunun yokluğu altında eziliyor.

Freud penis kıskançlığının evrensel ve her kadın için geçerli olduğunu iddia ederdi. Klinik deneyler ve diğer araştırmalar bunun tam olarak böyle olmadığını henüz Freud yaşarken dahi ortaya koymuştu. Hindistan, Nepal, Tayland gibi ataerkinin (erkek kültürünün) hâkim olmadığı yerlerde penis kıskançlığına dair belirtilerin bulunmaması psikanaliz dünyası tarafından yeterince ciddiye alınmadı.

Freud bu kanıya yalnızca kendi yaşadığı dönemin erkek egemen koşullarına bakarak varmıştı. Fakat bence hatası bunun her bölge için ve her kadın için geçerli olduğunu varsayması idi. Freud’un kendi yaşadığı dönemde dahi onun geçmişte öğrencisi ve sıkı bir Freud’çu olan Karen Horney, penis kıskançlığına dair araştırmalar yapmış ve sonuç olarak Freud’u doğrulamayan bulgular elde etmişti. Buna göre aslında kıskanılan penis değil yalnızca iktidar idi. Horney’nin sesi Freud kadar gür çıkmadığından mı yoksa psikanaliz cephesinin de maalesef o dönemlerde cinsiyetçi bir bakış açısına sahip olmasından mı bilinmez ama dünya daha çok penis kıskançlığı kuramının üzerinde durmayı tercih etti.  Horney, penis kıskançlığını araştırırken vajina ya da rahim kıskançlığı adını verdiği kurama ulaştı. Fakat bu, bu yazının konusu değil.

Psikanaliz tarihinde dikkatimi en çok çeken şeylerden biri de erkek psikanalizciler yalnızca soyadları ile anılırken kadın psikanalizcilerin tam ismi ile anılması. Bu bence bir tip -dilde- aşağılamadır. Mesela Freud, Fromm, Lacan, Jung ya da Adler derken Melanie Klein, Karen Horney demek zorunda kalıyoruz.

Penis kıskançlığının çokça yayılmasının ve tutulmasının sebeplerinden birinin de erkeklerin kendilerini kadınlardan üstün tutma arzusundan kaynaklandığını düşünüyorum. Yani erkekler kadınların kendilerini ve daha da korkuncu penislerini kıskandığını düşünmekten bir şekilde haz alıyorlar.

Peki, kadınlar aslında neyi kıskanıyor?

Bence bu oldukça basit, her şeyden önce her kadın bu bahsedilen durumu yaşamaz, bunun için gerekli şartlar olması gerekir. Türkiye bunun için çok uygun bir ülke ve toplumdur. Toplumun büyük kısmında kadın ikinci sınıf insan olarak görülmektedir. Erkeğe neredeyse sınırsız özgürlük tanınırken kadınlar sürekli sınırlanırlar. Kadın erkeğin özgürlüğünü kıskanmakta ya da o özgürlük koşullarına özenmektedir. Örnek vermek gerekirse, çocuk ilk etapta cinsiyetsiz, dinsiz, dilsiz, ahlaksız doğmaktadır yani tamamen özgürdür. Aile çocuğu doğduğu andan itibaren tanımlamaya başlar. Her bir tanımlama çocuğa sosyal statüsünü, durması gereken yeri verir. Yani çocuğun ne ya da kim olduğuna kendisi değil ailesi karar verir. Bu da çocuğu sınırlar. Bana göre bu istismardır.

Bir kimsenin gerçekte kim olduğunu bulmasını engellemek onun iradesine tecavüzdür. Bir kız çocuğu, erkek olan kardeşine ailenin yaklaşımı ile kendine olan yaklaşım arasında fark görürse bu durumda ayrımcılığı fark etmiş olur. Örneğin penis her yerde (misafirlere ya da sokaktaki insanlara) gösterilirken, kız çocuk daha durumun farkında bile değilken ona organını sıkı sıkı kapatması, göstermemesi öğütleniyor. Bu durumda bir çocuğun kendi organını suçlaması ya da kendini suçlu hissetmesi gayet doğal oluyor. Daha sonra çocuk aile ve toplum tarafından tanımlandıkça ve erkek çocuğa olan pozitif ayrımı gördükçe kız çocuğun erkeği kıskanması ya da keşke erkek olarak dünyaya gelseydim diye düşünmesi de kaçınılmaz olabiliyor.

Erkek toplumu tarafından kadın sürekli olarak bastırılıyor, sınırlanıyor, tanımlanıyor. Örneğin erkeklerin saçını örtmesine gerek yokken kadınlara sürekli olarak saçlarını, vücutlarını örtmeleri, saklamaları gizlemeleri tembihleniyor. Bu şekilde, kadının rüzgârı hissetmesi, güneşten faydalanması, doğa ile bütünleşmesi, yüzmesi, havayı yeterince alabilmesi, sıcak havalarda serinleyebilme gibi temel ihtiyaçları yok sayılıyor.

Bebek üretim aracı, cinsel obje ve hizmetçi olarak kadın

Sütyen denen şey dahi memeleri sarkıttığı ve kadınları rahatsız ettiği halde sırf erkekler kadınların meme uçlarının görünmesini istemediği için var ve kadınlar tarafından sahipleniliyor. Oysa ereksiyon olan erkekler için kartondan ya da metalden külotlar üretilmiyor. Bu durumlar da kadınların kadın olmaktan içten içe hoşlanmamasına neden olabiliyor. Bir otomobilmişçesine üstleri örtülmeye, gizlenmeye maruz kalan kadınlar kendini ikinci sınıf insan olarak hissetmelerini gene erkekler sağlıyor. Reglden utanmaları gerektiğinin onlara toplum tarafından öğretilmesine de değinirsek hatta şu sıralar hamile olan kadınların dahi evlere kapanmasını isteyecek kadar iğrençleşmelerini de hesaba katarsak kadın olmanın ne kadar konfordan uzak olduğunu da görmüş oluruz. Kadın çoğu zaman toplum için bir bebek üretim aracı, cinsel obje ve hizmetçidir.

Yapılan araştırmalar kadınların özgür olduğu toplumlarda penis kıskançlığı bulgusuna rastlanmadığını gösteriyor. Erkeğin sosyal pozisyonunu kıskanma durumu katı ailelerden özgür aileye gidildikçe yok oluyor. Çünkü eşit davranış söz konusu olduğunda kadın, birey olabiliyor.

Diğer konulara gelecek olursak kadın erkekler tarafından sürekli olarak sınırlanıyor. Mesela birçok insan bir kadının asla bir erkek kadar güçlü olamayacağı inancına sahiptir. Oysa yeterli çalışma ile erkek ve kadın bedensel olarak aynı güce sahip olabiliyor. Kadınlarla ilgili küçük düşürücü, aşağılayıcı, sınırlayıcı, yıldırıcı bilgilerin çoğunun erkekler tarafından ortaya atıldığını fakat bunun günümüzde erkek toplumda yetişmiş, erkek zihniyeti içinde olan kadınlar tarafından da sahiplenildiğini ve anneler ve aile tarafından da çocuklara bu şekilde öğretildiğini unutmayalım.

Bazı kız çocukları daha çocukken onlara koyduğumuz sınırlar yüzünden kendi cinsiyetlerini sorumlu tutuyorlar. Bu durumda kendi cinsiyetlerinden kaçmaları, utanmaları da normal görünüyor. Bunun dışında taciz, tecavüz, ensest gibi durumlarda erkeğin değil kadının sorumlu tutulması da onları cinsiyetlerinden nefret eder hale getiriyor. Çocuk, sadece var olmasına rağmen erkeğin saldırısına uğruyor ve kendisi sorumlu tutuluyor. Bu durumda çocuk tek suçunun kadın olarak dünyaya gelmek olduğunu düşünebilir.

Bir bölge kadınlar açısından ne kadar tehlikeli ise orada kadın olmak da o kadar zor olacaktır. Bu zor şartların da kadın olmalarından kaynaklı olacağını düşünen kadınlar içten içe kadın olmamayı, erkek olmayı arzulayabileceklerdir. Bu tip durumlarda o bölgede penis kıskançlığı denen durumun kültürel manada yaşanması yoğun halde karşımıza çıkabilir. Fakat yoğun şekilde kadın düşmanlığının olduğu bölgelerde dahi eğer bir aile kızlarını erkek çocuklarından çok farklı olmayan türde bir sevgi ve yaklaşımla büyütüyorsa o kız çocuğu cinsiyetinden utanmayacak, nefret etmeyecektir. Örneğin Türkiye’de Alevi ailelerde veya ilerici tabir ettiğimiz topluluklarda kadının kadın olmaktan ıztırap duyması bence pek mümkün değildir. Aslında bu etnik ya da dini kimlikle değil tamamen ailenin çocuklarına cinsiyet ayrımcılığı uygulamamasından kaynaklıdır. Fakat çocuğunun giyimini ve yaşamını, dini, siyasi, askeri ya da ahlaki kurallara göre şekillendiren aileler mutsuz bireyler yetiştirmekten de kurtulamayacaklardır.

Çocuk, çocukken salt olarak penisi bir simge olarak görebilir. Burada penisin simgelediği şey güç, özgürlük, iktidar, rahatlık ve daha fazlasıdır. Burada kıskanılan şey simgenin kendisi değil arkasında yatanlardır. Kadına karşı ayrımcılık sürdükçe çocukluktan itibaren var olabilecek kıskançlık ya da kendi cinsiyetinden ıztırap duyma durumu sürecektir. Başka bir örnek hâlâ öyle mi bilmiyorum ama yurtlarda kadın öğrenciler akşam 22.00’ye kadar yurda girmekle yükümlü tutulurken erkek öğrenciler için bu saat 00.00’dır.

Kadın, ilk cinsel deneyiminin ailesi tarafından öğrenilmesi ardından dayak ya da ölümle yüz yüze gelirken erkek çocuk onurlandırılır. Hatta bazı babalar çocuklarını ilk deneyimleri için kendisi finanse eder.

*Siz de isterseniz, bu yazının altına benim aklıma gelmeyen ama sizlerin bildiği ayrımcılıkları yazabilirsiniz.

Aslında bu “kıskançlığın” farklı bir türünü aramızda herkesin büyüklere (yetişkinlere) öykünme olarak yaşadığını da düşünüyorum. Küçükken ailemiz bizi kadın, erkek, LGBTi olmamız fark etmeksizin farklı derecelerde de olsa kısıtlamıştır. Her şey için onlardan izin almak zorundayız, hesap vermek zorundayız, ekonomik olarak onlara bağımlıyız. Fakat yetişkinlere baktığımızda o özgür, hesap vermeyen, alım gücüne sonuna kadar sahip ve bizim mahrum olduğumuz birçok şey ile arasında hiç mesafe yok gibi görünür. Bu yüzden çocukken büyüklere, yetişkinlere özeniriz.  Bir an önce büyümek isteriz. Onların yapabildiklerini yapıp özgür olacağımızı sanırız. İşte bu da tıpkı penis kıskançlığı kuramında olduğu türden bir “kıskançlıktır” ama burada kıskanılan yetişkin olmak değil yetişkin olmanın avantajlarıdır.

Cinsiyetçi ayrım dünyanın birçok yerinde mevcut, ne kadar sert olursa kadınlara yönelik saldırılar ve kısıtlamalar, kadının kadın olmaktan illallah etmesi de o kadar mümkündür. Kadınlarla ilgili olarak ortaya atılan birçok problemin varlığının sebebi gene erkek kültürü ve baskısı. Ayrıca problemleri çözme konusunda gene sorumluluğu kadına atıp bunu kadından kaynaklanan bir eksiklik gibi göstermeyi de alışkanlık edinmişiz. Kadın olmak aşağılanıp erkek olmak yüceltildikçe kadınlar ve LGBTİ bireyler cinsiyetlerinden dolayı üzüntü duymaya ve acı çekmeye devam edecektir. Bunu da bizim şeyimizi kıskanıyorlar diye basite indirgemek sorunu çözmez, derinleştirir.

Mega şehirler: Bu kadar enerjiye ihtiyacımız var mı?

Toronto Üniversitesinden Christopher Kennedy’nin yaptığı çalışmalara göre; günümüzde dünya nüfusunun yüzde 6,7’si mega şehirlerde yaşamakta. Bu yüzde elde edilirken 27 mega şehir göz önünde bulundurulmuş, bu şehirlerin enerji tüketimi ise bu nüfus oranına karşılık dünyanın toplam enerji tüketiminin yüzde 17’sini kaplamakta. Bu oranlara bakarak aslında yenilenebilir enerji ve ekolojik mimari unsurlarının son yıllarda ön planda olduğu büyük şehirlerin aslında düşünüldüğünün aksine insan nüfusuna oranla çok da enerji dostu olmadığını söylemek mümkün oluyor.

Bunu destekleyen bir başka etmen ise araştırmanın gelişmekte olan büyük şehirlerinin, tam gelişmiş ülkelerdekilere oranla daha fazla enerji verimliliği oranlarına sahip olmalarını göstermesi. Bunun gelişmekte olan ülkelerdeki enerjiye ulaşım kolaylığı gibi etmenlerden etkilenmesinin yanı sıra, gelişen büyük ticaret ve endüstri sermayesi ile alakalı olduğunu da söyleyebiliriz.

mega kentlerGrafiğe bakacak olursak, New York gibi tam gelişmiş bir mega şehir örneğinde toplam tüketilen enerjinin  yüzde 44’ünün ticari ve endüstri yapılarında harcandığını görüyoruz. Bu da insanların aslında ikincil enerji ihtiyacı olarak görülebilir. Kamusal yapıları da çıkardığımızda gökdelenlerden oluşan bir şehirde dahi enerji tüketiminin yalnızca yüzde 38’inin konutlarda kullanıldığı sonucuna varıyoruz. Ki bu oran daha az gelişmiş ülkelerin gökdelenlere daha uzak şehir belleklerinde çok daha az oranlara varıyor.

Örneğin Türkiye örneğinde yukarıdaki grafikten anlaşılacağı üzere, toplam tüketimin yalnızca yüzde 22’si konut tüketimi olarak geçmekte. Ticari, Kamu ve Endüstri ise %73 gibi  devasa bir enerji açlığına sahip.

Buradan çıkarımla özellikle son günlerde oldukça yaygınlaşan yenilenebilir enerji kaynağı arayışını farklı bir şekilde ele almak gerekiyor. Her gün kentlerde dolaşırken gördüğümüz gözlerimizi alan tabelalar, tek başına bir mahallenin ihtiyacı olan enerjiyi tek başına sömüren devasa Alışveriş Merkezleri varken, bu yeni “çevre dostu” enerji üretim yöntemleri aslında bazı durumlarda bizlerden çok tüketimi arttırmak için kendilerini parçalayan büyük şirket sahiplerine yarayabiliyor. Muhtemelen bu büyük ışık kirliliğini yok etmemiz durumunda mevcut enerji üretimi hepimize daha yüzlerce yıl yetebilecek düzeyde olacak.

bu kadar enerjiye ihtiyacimiz var mi

Tabii bir de “zararsız” enerji türlerinin aslında zararsız olmadığı gerçeğinin de burada hatırlanması gerekiyor. Güneş enerjisinin güneş ışınlarının soğrulma oranını etkileyerek bölgesel ısı değişikliklerine yol açtığı ve çevre ekosistemi etkilediği, güneş paneli tarlaları ile toprağın gökyüzü ile temasını kestiği, tarım arazilerini yok ettiği; yine rüzgâr enerjisinin üretilmesi için gereken tribünlerin havayı kuruttuğu, kuş göç yollarına zarar verdiği, rüzgâr yollarını etkilediği gerçekleri var. Termik Santraller ve Nükleer Santrallere hiç girmeyeceğim, zaten hepimiz yıllardır zararlarını dile getiriyoruz.

New York örneği

Bu ana görüşten yola çıkarak daha spesifik olarak mega şehirleri irdeleyecek olursak. 2005 yılı sonrası özellikle 2011 yılına kadar olan süreçte enerji verimliliği açısından milat atladığı söylenen New York şehrini inceleyebiliriz.

enerjide newyork ornegiTüm mega şehirler gibi New York da aslında kendi başına bir az gelişmiş ülke boyutunda enerji tüketiyor. Örneğin tek başına New York’un tükettiği enerji bir bütün olarak Kenya’nınkinden kat ve kat fazla durumda. New York şehrinin devasa ulaşım ağı ve endüstrisi göz önünde bulundurulduğunda dahi şehrin enerji tüketiminin büyük çoğunluğu ticari, kamusal ve konut yapılarından gelmekte. Bu yoğunluk da doğal olarak binalar yükseldikçe bir uçurumu gözler önüne sermekte.

enerjide newyork orngiÖrnek olarak yukarıdaki tek bir  gökdelen tek başına 40.137 kw elektrik tüketimine sahip. Kent merkezine daha uzakta bulunan müstakil konut yapılarında bu sayı 11 Kw değerine yakın.  Bu  bir gökdelenin yaklaşık 3650 müstakil evin enerjisini kullandığını gözler önüne seriyor. İçinizde “Gökdelen abi, içinde sülalecek yaşıyorlar. Tabii fazla tüketecek” diyenler olacaktır. Ancak araştırmalar hem gökdelenlerde yaşayan insanların tüketim içerisindeki rolüne bağlı olarak, hem de binaların genel enerji tüketim oranlarının artışına bağlı olarak aile başına düşen elektrik tüketimini de normalin en az 2-3 katı olarak gösteriyor.

Sonuç olarak her ne kadar son yıllarda gelişmiş ülkelerin mega şehirlerinde enerji verimliliği ve yeşil enerji adına çalışmalar yürütülüyor olsa da, böylesi bir kentleşmenin doğası zaten ekolojik sisteme aykırı durumda. Çözüm belki de tükettiğimizi nasıl daha iyi üretebileceğimizi bulmak değil, daha az tüketmeye nasıl yönelebileceğimizi araştırmaktan ve uygulamaktan geçiyor.

Kaynakça:

  • NYC Mayor’s Office of Long Term Planning and Sustainability, based on Local Law 84 energy data
  • TEDAŞ Türkiye Elektrik Dağıtım ve Tüketim İstatistikleri -2014
  • NYCEDC
  • Phys 
  • Elektrik Mühendisleri Odası
  • Fastcoexist 
  • http://modi.mech.columbia.edu/nycenergy/

 

Kenevir özlü şarap; gelecekte dükkânlarda neler olacak?

1

Şarap ve kenevirin birlikte kullanımı, ABD çevresinde yasallaştırılmasıyla beraber patlama gösteren yepyeni, modern bir akım olarak görülüyor. Peki, keneviri şarap ile demleme işleminin aslında binlerce yıldır uygulandığını biliyor muydunuz?

Hua Tuo’nun Anestetik Likörü

hua tuoBaşlangıçta bunun muhteşem bir karışım olacağına kimin karar verdiğini net olarak bilemiyoruz -neticede mağaranın arka tarafında çocukların sızması için hazırladığınız içeceği zahmetsizce kayalara isminizi kazıyarak paleolitik bir durum güncellemesi yapmak bir hayli zor gibi-, lakin Çin Han Hanedanlığı’na ait eski kayıtlar, üzüm ve kenevir karışımının o dönemde hastaları ameliyat öncesi sersemletmek için kullanıldığına işaret ediyor.

Hua Tuo (140-208) adlı bir hekim, eğer uyguladığı klasik akupunktur ve ilaç tedavileri bir hastasının problemlerini çözemezse ve ameliyat gerekirse, hastayı şarap içerisinde çözünen “mafaisen” adındaki “kenevir tozu” ile uyutuyordu. Hastalar direkt olarak adeta ölü gibi tamamen hissizleşmişcesine kendilerinden geçiyorlardı -tabii bir Han Hanedanlığı şarlatanı sizin iç organlarınızın etrafında cirit atmak istiyorsa içinde olması çok da kötü olmayan bir durum-.

Hua Tuo, bir cerrah olmanın onu zor durumda bırakacağını düşündü ve yerel bir savaş lordu kendisini tekrarlayan baş ağrılarını dindirmesi için görevlendirmek istediğinde hasta eşiyle ilgili bahaneler uydurup tepelere kaçtı. Yakalanması ve infaz edilmesi de pek uzun sürmedi. Bu arada da bütün tıbbi notları kayboldu.

Damıtma şarap

Kenevir özlü şaraplar, daha çok damıtma şarapları şarap üreticilerinin arkadaşlarıyla veya özel toplantılarda tüketmek için hazırladığı yer olarak bilinen, 80 yıllarındaki Kaliforniya’da gelişim gösterdi. Genellikle roze şaraptan yapılan ve etiketsiz şişelerde bulundurulan bu şaraplardan almak isterseniz de size oldukça pahalıya mâl olurdu -uyuşturucuyla olan savaş bu işi oldukça riskli bir hale getiriyordu.

Kenevir, üzerindeki damga yok oldukça ve kenevir yasalarındaki değişiklikle daha ulaşılabilir hale geldikçe, şarap tüketicileri en popüler zevklerinden ikisinin kombinasyonunu gittikçe artan imkânlar sayesinde tadabilmeye başladı -iyi şarap ve harika bitkiler.

damitma sarapMelissa Etheridge -rock şarkıcı, söz yazarı, gitarist ve aktivist- 2004 yılında konulan göğüs kanseri teşhisinden önce sıradan bir kenevir kullanıcısıydı. Takiben gördüğü kemoterapi sonrasında açık sözlü bir tıbbi kenevir savunucusu oldu, hatta Greenway Compassionate Relief ortaklığı ile kendi kenevir özlü şarap tentürleri serisini geliştirdi. “No Label adını verdiği bu seri Şiraz ve Grenache’i de içinde barındırıyor.

Peki nasıl yapılıyor?

Şarap üreticileri keneviri Pirot Noir, Syrah, Cabernet, Grenaches, Chardonnay ve Vioginer’lerde demlemeye eğilimli. Kenevir çeşitleri birbirlerinden farklı tat ve etkilere sahip ve bu sebeple melez türlerin kullanımı saflara göre daha yaygın. Örneğin saf halde kullanılan indica ve sativa türleri alkol ile birlikte içen kişide anksiyete ve halsizlik gibi sonuçlara sebebiyet verebiliyor.

Eğer kendiniz bir miktar kenevir özlü şarap yapmayı düşünüyorsanız uyaralım, bu iş hayal ettiğiniz kadar kolay değil. Elinizdeki kenevir çiçeğini bir Pinot’ya bandırmak size beklediğiniz deneyimi sunmayacaktır. Çünkü bu deneyimi doğuran asıl şey, kenevirin içindeki THC‘yi kenevirden ayırıp şarapla bütünleştiren fermantasyon sürecidir.

Cannabis TarlasıŞarap üreticileri bir şarap fıçısına yaklaşık 1 pound (0.4536 kg) kadar kenevir ekler ve fermantasyon süreci THC ve şarabın birbiriyle bütünleşmesini sağlar.

Kenevir özlü şaraplar, size bunları tek başına tüketmekten çok daha hızlı biçimde yükseltir. Alkol ve kenevirin birleşimi benzersiz bir sarhoşluk sağlar.

Bu kenevir-üzüm ikilisinin, eğer bir gün olacaksa bile, özgürce ulaşılabilir olması bir hayli zaman alacak. Kenevirin yasallaştırılması üzerine süren meseleleri bir kenara bıraksak bile sırf alkol hakkındaki karmaşık yasalar ve düzenlemeler, bu şarapların yerel tekel dükkanlarına gidip alınabilecek bir hale gelmesini imkânsız kılıyor.

Belki de Napa Vadisi’nde birkaç yeraltı şarap turu yapmanın zamanıdır, ne dersiniz?

Kaynak: Herb

Sanat yerli, peki saat yerli mi?: Greenwich’ten devlet tiyatrolarına

Londra’nın güneydoğusunda Greenwich isminde bir semt bulunur. Bu semt meridyenlerin 0 noktası olarak kabul görür. Bu sıfır noktası da şu an kullanmış olduğumuz saat dilimlerini oluşturan GMT’nin de başlangıç noktasıdır. Greenwich Mean Time açılımına gelen bu başlangıç meridyenine göre 15 derecelik her meridyen 1 saatlik zaman dilimine sahiptir. Doğuya gittikçe (+) batıya gittikçe ise (-) olarak kabul edilir. Günümüzde atomik hesaplamalarla ortaya çıkan UTC kullanılmaya başlanmış olsa da GMT hâlâ geçerliliğini korumaktadır.

Bu oluşturmuş olduğumuz saat dilimleri yani zaman anlayışımız, günümüz yaşamında en büyük rol oynayan etkendir denebilir. İnsanların uyanması, yemek yemesi, kendine vakit ayırması, yeni şeyler görmesi, öğrenmesi hepsi bu zamanın içerisine yerleştirilmiş bir şekilde süre gelmektedir. Yaşımızı da o belirler, özgür kalacağımız anı da. İçinde yaşadığımız insan dünyası öyle büyük bir sorumluluk vermiştir ki bu meridyenlere, oluşturduğu tüm düzenin işleyişi bu zamanın insafına bırakılmıştır.

Dakikalardan biri, olması gereken zamanda yerinde olmasa yok olup gidecektir adeta. O meridyenler bizi kendi hayal ürünlerimizi hayata geçirmeye itti. Kendi yiyeceklerimizi bile hayallerimiz doğrultusunda biçimlendirdik. Güney Amerika’dan gelen bir bitkinin üzerine, Hindistan’dan gelmiş bir baharat serperek sevdiğimiz bir yemeği yapabiliyoruz. Aynı yemeği yediğimiz tabağı temizlemek için Almanya’dan getirilmiş bulaşık makinesini kullanıyor, İşimize gidip gelirken Fransa’dan gelen araçlarımızı kullanıyoruz. Amerika’dan gelme telefonlarımızla, bilgisayarlarımızla iletişim kuruyoruz.

Hayatımızın çok ciddi bir kısmını bu aletlerin içerisinde oluşturduğumuz dünyada herhangi bir coğrafyaya ait bir bilgiyi, kültürü edinebiliyoruz. Bu durum tabii ki çoğunlukla çıkar karşılığı bir hizmet olarak karşımıza çıkıyor. Hayatımızın içerisine soktuğumuz ürün statüsündeki her şeye para ile değer biçerek karşılık bulmasını sağlıyoruz. Karşılığını istediğimiz hayallerimizin metalaşmış halini ortaya çıkarmak için ise yaşamımızı harcadığımız aşikâr. Üretim, üretim, üretim. Ortadoğu’da yaşayan bir çocuğun canını alabilmek için de üretim, Avrupa’da yaşayan bir yetişkinin keyiflenebilmesi için de…

Sıkıştırıldığımız yaşam alanlarımız içerisinde verdiğimiz hizmetlere mükâfat olarak verilen kendimize ayırabildiğimiz zamanımızda ise yapabildiğimiz bilincimize katabildiklerimizden ibaret. Bizleri diğer canlılardan en ayırt edici özelliğimiz olan hayalleri hayata geçirebilme yeteneğinin, bizleri en tatmin edeni ise sanat olsa gerek. Çoğumuzun mükafat uğruna unuttuğu sanattan bahsediyorum.

Heykeller ucube, şarkılar terör, resimler tehlikeli

Bizler; ürettiğimiz her fikrin, maddenin ya da gücün tamamı geçmişten günümüze geçen bu süreç içerisinde oturttuğumuz idari yapılanmaların kontrolüne teslim etmekle kalmayıp, aynı zamanda bu fikirleri hayata geçirebilmek için izne ihtiyaç duyar hale geldik. İnsan dünyasına ait her bir meta artık, büyük şirketlerin vesilesi ve devletlerin onayı doğrultusunda hayata geçer oldu.

Peki, yaşayan herkes bu durumun bu şekilde işlemesine göz yumdu mu dersiniz? Tabii ki hayır. İşte sanat burada diğer hayal ürünlerinin ötesinde bir yapıya sahip oldu ezelden beri. Zorla üzerine bastığımız dünyayı yok etmemize neden olan merkezi yapıların, bizleri sınırladığı yaşam biçimlerinin dışına belki de sadece sanat vasıtasıyla çıkabildik. O çoğu kez özgürlüğün ve anlamlandırılamayanların sesi olarak karşımıza çıktı. Otoritelerin kontrolünü hep deldi. Dile, inanca, cinsiyete sahip olmaksızın dünyanın dört bir yanına ulaştı. Hâlâ ulaşmaya devam ediyor. Peki otoriteler bu duruma kayıtsız mı kalıyor dersiniz? Elbette ki hayır! Elinden geldiğince sanatı tanımlara sığdırmaya, belli çerçevelere sıkıştırmaya, para ile değer biçmeye çalışıyor. Yasaklıyor, engelliyor, yeri geldiğinde yok ediyor. Bu yüzdendir ki heykeller ucube, şarkılar terör, resimler tehlikeli oluyor.

Tiyatro sahneleriİşte bu tür sınırlamalardan birini içeren bir söylemde geçtiğimiz günlerde Devlet Tiyatroları Genel Müdür Vekili Nejat Birecik tarafından karşımıza konuldu. Devlet Tiyatroları’nda önümüzdeki sezon yalnızca yerli oyunların sergileneceğini dile getirdi. Bu da demek oluyor ki Shakespeare, Bretch, Gogol ve daha nice başyapıta imza atmış yazarın oyunları Devlet Tiyatroları’nda sergilenemeyecek. Bu demek oluyor ki dünyanın farklı coğrafyasından bir sanat eseri bizlerle buluşamayacak. Bu kararı vermesine sebep ise coğrafya olarak son aylarda yaşadığımız gergin dönemler gösteriliyor. Birlik ve beraberliğimizi tiyatro sahnelerinde de yansıtmamız gereğinden söz ediliyor.

Made in ile başlayan alışkanlıklarımız ile çelişkili yerliliğimiz

İşte tam burada da kafamızda bazı soru işaretleri cereyan ediyor. Bu birlik ve beraberlik anlayışımız neden yalnızca sanat alanında olması gereken bir faktör olarak nitelendiriliyor? Yalnızca sanatçılar mı yabancılardan esinleniyorlar? Sanatın milleti olmamasına rağmen. Düşünsenize, Shakespeare yazdığı oyunların yalnızca Britanya’da oynanması gerektiğini düşünseydi? Veya Dostoyevski’nin kitaplarını sadece Rusya sınırlarında okunmasına göz yumduğunu bir düşünün. Elvis Presley’nin albümlerini sadece Amerika’da dağıttığını ve bunun gibi birçok örnek.

Şu an dinlediğimiz müziklerin kaçını dinleyebiliyor olurduk? İzlediğimiz filmlerin, okuduğumuz kitapların… Farklı felsefi yaklaşımları bilebilir miydik? Farklı kültürleri görebilir miydik? Devletler izin verse de vermese de Charlie Chaplin’i de izledik, Kropotkin’i de okuduk, Exploited’ı da dinledik. Yeri geldi kültürleri benimsedik ve kendi coğrafyamızda yaşayabilmesi için de çaba gösterdik. Bu durum ise sürekli olarak yozlaşma olarak nitelendirildi. Kendi kültürüne sırt çevirmek olarak algılatıldı yığınla insana. İnsanlar da nerede kendi kültürüne benzemeyen tavırlar sergileyen bir kişi görse onu tehlikeli belledi. Gözden kaçırdığı ise asıl kendi kültürünü ellerinden alıp götüren şeylerin evlerinin içerisine kadar girdiği gerçeğiydi.

Bugün tüm dünya insanları olarak birbirimizle etkileşimli bir ticaret ağı kurmuş ve bu ticaret ağları vasıtasıyla her gün sayısını dahi bilmediğimiz ürün, hammadde, hizmet dünyanın bir ucundan diğer ucuna gönderiliyor. Ömrümüz boyunca belki de hiç görmeyeceğimiz bir coğrafyanın insanının yaptığı bir ürünü evlerimizde kullanıyor ve yaşamımıza devam ediyoruz. Bu ürünleri kullanırken hangi topluma ait olduğu ile ilgilenmiyoruz bile. Bizim için ait olduğu coğrafya üzerinde yazan “Made in” ile başlayan bir cümleden ibaret.

Hayallerimiz, çektiğiniz tel örgülere takılmaz

Peki birlik ve beraberlik anlayışımızın sadece kendi coğrafyamızda olanı talep etmemizin gerekliliğinden bahsedilen bir dönemi yaşıyorsak, lüks tüketimlerimiz bu konunun dışında nasıl kalıyor? Arabanın en iyisine binmeyi, yemeğin en lezzetlisini yemeyi, kıyafetin en güzelini giymeyi kendimize hak olarak görebiliyoruz da sanatın yabancısı mı bizi yozlaştıran etken oluyor? Hastalandığımızda farklı coğrafyanın ilaçlarını bedenimize enjekte edebilirken, farklı coğrafyaya ait hayali fikirler mi bizim hayatımıza tehlike saçıyor?

Yerli olan bu kadar değerliydi de tohumun bile yabancısını zehir saçtığı halde topraklara ekerken, bir şarkı sözü mü bizleri öldürüyor? Yerli ve kavramı haritalar üzerinde belirlediğimiz çizgilerin ötesinden gelen veya gelmeyen olarak hayatımızda yer alıyor. İşte tam da burada söylemek istediğimiz bir şey var. Bilgi sınır tanısaydı, şu an olmazsa olmazlarımızdan kaçını hayatımızın içerisinde tutabilirdik? Kurşunların bile sınır tanımadığı bir dünyada sanatı sınırlar içerisinde tutmaya çalışmak işgüzarlıktan öteye gidemiyor.

Büyük adamlar (!) bilmez ama bizler bu coğrafyanın sanat ile uğraşan insanları, yaşamlarımızı kıt kanaat geçirerek hayatta kalmaya ve durmaksızın üretmeye devam ediyoruz. Resimler yapıyor, şarkılar besteliyor, oyunlar perdeliyoruz. Bunları hayal ederken izin istemediğimiz gibi, hayata geçirirken de sizden izin alacak değiliz. Destek vermiyorsunuz bunu kabulleneli çok oldu ama köstek olmazsanız da seviniriz. Zira bizim sanattan anladığımız etliye sütlüye karışmadan insanları eğlendirecek ürünler ortaya koymak değil. Aksine nerede çürümüşlük varsa oraya burnumuzu sokmaktır amacımız, tüm o kötü kokulara rağmen.

Hayal edebiliyoruz ve bu hayalleri insanlarla paylaşmak istiyoruz. Bu bizim en büyük hakkımız. Sahnelerimizi, tuvallerimizi, enstrümanlarımızı, kalemlerimizi diyelim ki elimizden aldınız. Peki hayal dünyamızı? Onu elimizden alabilecek misiniz? Melodilere zincir vurabilecek misiniz? Renklere kelepçe takabilecek misiniz? Hiç sanmıyorum. Sanata otorite ile söz geçiremezsiniz! Hayaller, çektiğiniz tel örgülere takılmaz çünkü.

Bir Tony Kaye flmi: Detachment (Kopma) film çözümlemesi

Daha önce Amerikan History X ile karşımıza çıkan ve bize kendini sevdiren yönetmen Tony Kaye bu defa çok daha bulantılı bir film olan Detachment ile bizi kendine bağlıyor.

“Ve hayatımda aynı anda hiç böylesine kendimden kopmuş ve bir o kadar da kendimde hissetmemiştim.”
Albert Camus

Film Camus’un sözüyle başlayan filmimiz bir okulda öğretmenlerin ve öğrencilerin birbirleriyle kesişme ve kopma noktalarına anlatıyor. Buradaki öğretmenlerin ortak noktası hepsinin meslek hayatına başlamadan önce gerçekte bir farklılık yaratacağını düşünerek bu işe başlamasıdır. Bu okulda herkes bir kahraman arayışı içinde, özelliklede umudu besleyip, tahammülü artıracak türden bir arayış. Çünkü okul düzeni içinde sadece öğrenciler değil, öğretmenler de yaşam koşullarından ve öğrencilerden bezip boşluğa düşmüşlerdir. İşte bu noktada okula Henry Barthes adında geçici olarak göreve başlayan bir yedek öğretmen atanmıştır.

Henry Barthes, çocukluğunda babasının evini terk ettiği annesinin ise intihar ettiği bir geçmişe sahiptir. Geride ailesinden yalnızca dedesi kalmıştır. Fakat dedesi de ilerleyen yaşlarda karşımıza bir Alzheimer hastası olarak çıkar. Barthes, çoğunlukla geçmişini unutamayan, onunla sürekli hesaplaşan, yalnız, içe kapanık, melankolik bir kişiliğe sahiptir. Okulda ise mümkün olduğunca sorumluluk almamaya çalışan yedek bir İngilizce öğretmenidir.

Barthes’in okulda geçirdiği ilk gün derste öğrencisi tarafından çantası duvara fırlatılır. Öğrencisinin bu davranışına hiç karşı tepki vermez; aksine öğrencisine onunla kendini özdeşleştirecek bir şekilde cevap verir.

“O çanta, onun hisleri yok, içi bomboş. Benim de hislerim yok. Beni incitemezsin tamam mı?”

Barthes bu cevapla sınavı geçmiş ve öğrencisini kazanmıştır.

Meredith Barthes’in sınıftaki öğrencilerinden biridir. Filmdeki konu kendisini yakından ilgilendiren bir gidişata sahiptir. Meredith, Barthes’e en yakın öğrencilerden birisidir. Tıpkı Barthes gibi yalnız, içe kapanık ailesi tarafından beğenilmeyen daima güzelleşmesi için ve kilo vermesi için üzerinde baskı kurulan bir öğrencidir. Boş zamanlarında fotoğraf çeken sonunda bu fotoğrafları fırça darbesiyle yeniden yaratma yeteneğine sahip bir kişi.

Barthes ile sınıfta aralarında geçen bir diyalogda meredith ona bir soru sorar:

“- Sahiden çocukların sana söylediklerini umursamıyor musun?
– Galiba buna alıştım.
– Keşke ben de böyle güçlü olabilseydim.
– Bunun için güçlü olmaya gerek yok Meredith. Sadece çoğu insanın öz farkındalıktan yoksun olduğunu anlamalısın.”

Herkes birbirinin umudunu taşıyor. Herkes birbirinden bir beklenti içinde. Tek bir kişi dahi bu sorumluluğu almaktan uzaklaşsa belki ötekinin yaşam hakkı elinden alınmış olacak. Beklentilerimiz, umutlarımız bizim ötekilerden aldığımız yaşam parçacıklarıdır. Aldığımız her sorumluluk yarına çıkma teminatımızdır.

Detachment 5“Her gün 24 saat, hayatımız boyunca, bazı güçler, ölene dek bizi aptallaştırmak için sürekli çalışacak. Bu yüzden kendimizi savunmak ve bu saçmalığı beynimize sokma girişimleriyle mücadele etmek için hayal gücümüzü canlandıracak, vicdanımızı ve inanç sistemimizi geliştirecek tarzda okumayı öğrenmeliyiz. Zihnimizi savunmak ve korumak için okuma alışkanlığı kazanmalıyız.”

Kültürel ve eğitimsel bir hezeyan içindeyiz. Eğitim bir ticarete dönüştürülmüş. Öğrencilerin üniversite sınavlarında daha başarılı olmalarını sağlamak amacıyla yeni materyaller satışa sunuluyor. Bu aslında kapitalizmin ne denli çığırından çıktığının göstergesidir. Bir diğer husus okul içinde başka bir öğretmenin öğrencilere derste Hitler’in videosunu izlettirmesi. Ama görünen o ki öğrencilerin bu yaptırımları kabul etmekten başka çareleri yoktur. Bu da gösteriyor ki eğitim kurumları artık faşizmi üreten bir güç haline gelip ideolojik aygıtların en güçlü organına dönüşmüşlerdir.

Daha insan olmaya dair temel donanımlardan yoksun olan bu öğrencilerin faturasını kime keseceğiz? Ailelere mi, öğretmenlere mi, yoksa bütün bir sisteme mi? Sorun şu ki, kimse suç ortaklılığını kabul etmiyor. Dolayısıyla Barthes’in yaptığı korunma uyarılarını uygulamak için ilk yer öğrencilerin haneleridir. Fakat bu hanelerin eğer kültürel araçlarla ilişkisi yoksa yapılan uyarıların büyük çoğunluğu boşa gidecek demektir.

“Hissiz olmak kolaydır. Bir şeyi önemsemekse cesaret ve ahlak ister.”

Bu yaşamda pek çok insan hiçliğin uçurumunda, ancak çoğu insan bu farkındalığa sahip olmadığı için kendi bedenlerinin ölümlerini idrak edemeyecek duruma gelmişlerdir. Öğrenciler aslında hem aile hem de düzen tarafından ölüme mahkum edilmiş kurbanlardır. Bu yüzden herkes çaresiz, herkesin sabrı tükenmiş, herkes kendine ve ötekine yabancılaşmış. Kısacası herkes hissiz.

Filmin sonunda Meredith intihar eder ve okul kapanır. Barthes ise son görev yaptığı okulla ilgili konuşma yapar. Bütün bu anlatılanlar onun duygu ve düşüncelerini ortaya koyduğu gibi, onun okulla ilgili anılarıdır.

Detachment 2“Ve hayatımda aynı anda hiç böylesine kendimden kopmuş ve bir o kadar da kendimde hissetmemiştim. “
Albert Camus

Sistem tarafından bize tahsis edilmiş duygu ve düşünceler vardır. Bize mümkün olduğunca ölçüyü takdim ederler, bizim daima gerilememizi ve olabildiğince öğretiler üzerinden onlara itaat etmemizi isterler. Oysa bazı bedenler bu kuşatılmışlığa meydan okur. Ve oluş tarafından olası bir akımı serbest bırakmak zorunda kalırlar. Bedenin kendi istenci dışında serbest bırakılan bu akım bedensel örgütlenmeyi bozuma uğratarak bir kaymaya yol açar. Zemini kayan beden sapmaya uğrar. Sapma üzerinden ortaya çıkan tepkisel kuvvet, kalıcı kuvvete dönüşmeye aynı zamanda üstü olan kalıcı kuvveti ortadan kaldırmayı amaçlar. (çünkü sürekli tepkisel kuvvet ile kalıcı kuvvet arasında bir ilintilenme vardır. İlinti, ilintisizliği ortaya koymak üzere hareket halindedir.) Birbirine bağlı bu olaylar dizisi sonucunda beden geçici bir kopma sürecine maruz kalır.

“Sağlık belki de inanılmaz bir barbarlık kalıntısı ve geri kalmışlık emaresidir.”
Nietzsche

Öz daima gizli bir forma sahiptir. Açığa çıkması ancak ani olayların yarattığı tepkisel kuvvetlere bağlıdır.

Kopma, toplum için büyük bir tehdittir. Çünkü kopuş insanda gizli bölgeleri açığa çıkartarak uyuma dair bir reddediş ortaya kor. Ve bu reddediş bulaşıcıdır. Toplumsal bağın otoritesini sorgulayarak bedene serbest bir akış ritmi kazandırmaya çalışır. Yani aslında kopma insanın görünür olma mücadelesidir. Silikleşmiş, yarı saydam bir görünürlüğe sahip olan beden, müdahale gücünü oluştaki kozmik çatlaktan alır. Bu sayede beden tek tip insan modelinden sıyrılıp dışarısı ile iletişimde olacağı bir beden yaratma ediminin temellerini atmaya doğru yol alır.

“Organizmanın ötesinde, ama yine de yaşanmış bedenin sınırı olarak, Artaud’un keşfedip adlandırdığı bir şey vardır: organsız beden.” Beden bedendir yalnız başına ve organa ihtiyacı yok. Beden asla bir organizma değil organizmalar bedenin düşmanları.” Organsız beden, organlardan çok, organizma adını verdiğimiz, organların organizasyonuna karşı çıkar. Bu yoğun, yoğunlaştırılmış bir bedendir.” (1) 

Bu da gösteriyor ki bazı bedenler yaşam kuvvetini korumak için hiçbir disiplinin taşıyıcısı olmayı kabul etmezler. Aksine kendi oluşumlarını yaratmak üzere organizma ile bir mücadele sürecine girerler.

“Gerçek bir kopuş zaman içinde yayılabilir, artığı ile imleyen bir kesimden çok başka şeydir, gerçek bir kopuş, o daima ve sadece ona benzeyenlerden değil, ama kendi kendisine karşı, onu devamlı gözetleyen yeniden yerini yurdunu bulmadan korunmadır.” (2)

Buna rağmen süreç içerisinde bir organsız bedene ulaşmak oldukça zordur. Çünkü gösteren her yerdedir. Ayırt edilmez bir geçişgenliği söz konusudur. Süreci sekteye uğratmak için kliniği lokalize eder. Bu yüzden kopma halinde doğrudan bir organsız bedene geçişler yoktur. Öncesinde başka oluşların etkisi altında olmalar vardır.

Detachment 3“Ben bir başkasıdır.”
Rimbaud

Öz-yıkım olayı anlamlı ve yararlı bir süreçtir. Çünkü bedene maskeden kurtulma imkânı verir. Ötekine olan ihanet kurtarıcı bir hamle özelliğindedir. Öteki bizi daima kendi istemine göre şekillendirici bir kaynak kuvvettir. Beden daima çoklukları içinde barındırır, bir ikinciyi, bir üçüncü kişiyi yaratmak için kendi düzenine başkaldırır. Çünkü bir beden için asla kendi olmak oluşu yoktur. Daima sonsuz bir öteki oluş içerisinde gezinen bir beden vardır.

“Gitmek, kaçıp kurtulmak, bir çizgi çizmektir. Lawrence’a göre, edebiyatın en üstün nesnesi:”gitmek, gitmek, kaçıp kurtulmak… ufuğu geçmek, başka bir hayata girmek…” işte melville pasifiğin ortasında kendini böyle bulur. O gerçekten ufuğun çizgisini geçti. Kaçış çizgisi yersizyurtsuzlaşmaktır. Fransızlar bunun tam olarak ne olduğunu bilmezler. Tabii ki onlar da herkes gibi kaçarlar giderler, ama yalnızca kaçıp gitmeyi düşünürler, bu gizemcidir veya sanattır veyahut bu aşağılık bir şeydir, çünkü bu sorumluluklardan, girişimlerden kurtulmaktır, dünyadan çıkmaktır. Kaçmak, eylemlerini terk etmek değildir, kaçmaktan daha eylem dolu bir şey olamaz. Hayaliliğin tam tersidir. Bu hem birbirlerini kaçırmak, hem de bir şeyi kaçırmaktır. George Jackson hapishane hücresinden şöyle yazdı:” buradan kaçma olanağım olabilir, ama bütün kaçışım boyunca kendime bir silah arıyorum”. Ve dahası, Lawrence:” eski silahların çürüdüğünü söylüyorum, yenilerini yapın ve doğru ateş edin”. Kaçmak çizgi çizmektir, çizgiler ve bütün bir haritacılık yapmaktır. Yalnızca kırık uzun bir çizgiyle dünyalar bulunabilir… Kaçmak ne kımıldamaktır, ne de manasıyla seyahat etmektir. Dahası, hiç kımıldamadan yapılan seyahatlerde olduğu yerde kaçışlar yaratmak mümkündür”. (3)

Bu noktada karşımıza Henry Barthes’in aylaklığı ve melankolisi çıkıyor. Aylaklık bir sıçrama noktasıdır. Kaçış çizgisini kullanarak organsız bedene ulaşma aracıdır. Barthes kendisine bir dış sınır yaratır, oraya da ancak aylaklığı kullanarak ulaşır. Barthes’in herhangi bir sorumluluk almaması sürekli bir değişim halinde olduğunun göstergesidir. Bunu korumak içinde sorumluluk almaktan kaçınır. Çünkü sorumluluklar kişiyi dayatmalara ve biçimlendirilmelere açık hale getirir. Dolayısıyla beden maruz kaldığı dönüşümden kendini koruyamaz. Bunun Barthes’in hayatında yedek öğretmen oluşuyla ilgisi vardır. Asla bir yere ait değildir. Asla bir yerin fikrini sahiplenecek kadar kendiyle bütünleştirmez. Daima bir yersizlik yurtsuzluk içindedir. Bu yüzden yedek öğretmen oluş onun için gerekliliktir. Çünkü  yaşamda ki bütün bu kuvvetlere karşı, özelliklede yaşamı sakatlayan kuvvetler karşısında bir beden ancak aylak bir oluş halinde kendini koruyabilir. Dolayısıyla Barthes bütün bunlara rağmen yalnızlığından kaçmaz, aksine onu silah olarak kullanan bir organsız bedendir.

Meredith’in intiharı okulun en yıkıcı manzaralarından biridir. Meredith de en az Barthes kadar yersiz yurtsuzluk içindedir. Kendisine yakın bulduğu kişi öğretmeni Barthes’dir. Onunla iletişim kurup ondan yardım almayı dener. Fakat Barthes’in yapacakları sınırlıdır. Kendisi de en az Meredith kadar sıkıntı içerisindedir. Bu yüzden içinde bulunduğu durumda mücadeleye dair öz değerlerini korumak adına kendiyle ötekiler arasına bir mesafe kor. İletişimsizlik onun kaçma yöntemlerinden biridir. Okuldan kaçış, hastaneden kaçış, dışarıdan kaçış, devamlı bir hareket halinde oluş. Erica’yı evine aldığında yerli yurtlulaşır, gidecek bir sığınağı kalmaz, ağır gelir. Sonunda dayanamaz onu kliniğe emanet eder ve yeniden kaldığı yerden yersiz yurtsuz hayatına geri döner.

Barthes, Meredith’in dikkatini daha okulda ilk günlerde çekmiştir. Fotoğraflarında  sürekli Barthes’i çeker ama resim çalışmalarında Barthes’in yüzünün biçimleri yoktur, yalnızca kafatası vardır. Bu aslında Barthes’in tanınmazlık, biçimsizlik, gizlilik ve melankolik oluşun kendisine bürünerek saklanma şeklidir. Çünkü Barthes ancak yüzünü kaybederek hayatta kalabilecek birisidir. Saklanmaktan daha öte bir şey varsa bu da yüz kaybetmedir onun için.

Yeniden Meredith’e dönecek olursam. Sonunda Meredith dayanamaz intihar eder. İntiharı öncesinde yersiz yurtsuzluğa maruz kalırken onu taşıyamaz. Ama intiharı da onu yerli yurtlulaştırmıyor, sadece iki zıtlığın arasında bir yerde olmaya yani hiçliğe bürünmeye yol açıyor.

“Izdırap çekmek bile bir öz-yararlanımdır.”
Marx

Son kertede; kopma, oluşun insan bedeni üzerinde özerklik talebidir. Oluşla bütünleşip organizmanın ötesine geçmek isteyen beden, baskı ve disiplinler tarafından geri püskürtülür. Ancak oluş kararlıdır, organizmanın reddine karşı, istencin reddi. Oluşun istenci, özgürleşme üzerine bir istenç değil, sadece kendi içinde türlere karşılık kimliksizleştirme istencidir. Kendini tekrar eden bu döngü oluşun dışında bir güç tarafından işletilmez. Yalnızca kendisine özgü dağılımlar bu tekrara sahiptir. Bu tekrar görünürde bir kaybolmuşluğa sahiptir. Yalnızca akış üzerinde varlık göstererek sapmaya uğrarlar. Sapmanın ana işlevi beden üzerinden oluşun açığa çıkarılmasıdır. Oluştaki akışsal sapma insana kopma olarak yansır. Bu yüzden her kopma insana zarar verdiği gibi bedenini tanımak ve bedeniyle bütünleştirmek için bir fırsatta vermiştir.

Artık biçimlendirilmekten uzaklaşacak, bizi koruyacak yeni bir direniş kanalı yok. Direnirken dahi dönüşüme uğruyoruz. İç huzurumuzu kaybettiğimizde kendimizi nihilizmin boşluğuna bırakıyoruz. Nihilizmin doğası bile kirletildi. Yaşadığımız bunalımın, kaçışın kendimize ait bir oluş olduğunu düşünürken ötekiler tarafından oluşlarında dönüştürüldüğünü, bize ait bir tasarım boşluğu olmadığını fark ederiz. Her an daha fazla bilgi biçim istilasına uğrarız. Kaçmaya çalıştıkça bizi sıkıştırırlar. Sonunda ise, içkin gücün ruhu yardımımıza koşar, bizi geçici bir kopma haline sıçratır.

Bugün yalnızca kendi tekil yalnızlıklarımız üzerinden kendi özümüzü koruyabiliriz. Çünkü artık yalnızca organik ıstıraplar bizi daha iyi bir çizgiye ulaştırabilir.

Kim bilebilirdi ki insanın kendi ıstırabına ruhunu korumak için muhtaç olacağını? Direniş sadece doğal bir yalnızlıktan geçiyor. Ama artık kimin buna dayanmaya cesareti var? Kurtuluş, yalnızca kendi doğal yazgımızı aramakla bize gelecektir.

(1) Gilles Deleuze, Francis Bacon, Duyumsamanın Mantığı, Can Batukan, Ece Erbay, Norgunk, İstanbul, 2009, s48.

(2) Gilles Deleuze, Claıre Parnet, Diyaloglar, Ali Akay, Bağlam, İstanbul, 1990, s62.

(3) Gilles Deleuze, Claıre Parnet, Diyaloglar, Ali Akay, Bağlam, İstanbul, 1990, s59.

Bonobo maymunu ateş yakıp yemek yapıyor, 3 bin kelimeyi anlıyor

2

Geçtiğimiz yıllarda hayvanların taş çağına girdiği konuşuluyordu. Başlangıçta BBC tarafından duyurulan bu bulgular insanların, insan türünü en akıllı ve ayrıcalıklı tür olarak görmesi fikrine ağır bir darbe daha indirmişti.

Eğer Tayland’da bir grup makak maymunu geçmiş 50 yıl boyunca taş çağını yaşıyorsa acaba dünyada başka ne tür evrimsel gelişmeler yaşanıyor? Henüz bunlara yeterli cevap verilmemişken insanlığın zekâ düzeyleri arasındaki hiyerarşiyi tekrar yapılandırması gerekecek gibi görünüyor.

Kanzi ile tanışın

Bonobolar, şempanzelerin kuzenidir. Kanzi adlı bu bonobo 35 yaşında ve maalesef esaret altında doğmuş. Des Moines, Iowa üniversitesinde bulunan ve maymun bilinci hakkında araştırmalar yapan bir grup araştırmacı aynı zamanda onlarla iletişim kurmanın yollarını da geliştiriyor.

Kanzi bu maymunlar arasında en etkileyici olanı, özellikle ateş yakma ve işi bittiğinde onu söndürme, kendi yemeğini pişirme, yemeğini şekerlemeler ile tatlandırma gibi etkileyici becerileri var.

Dr. Savage-Rumbaugh, Kanzi ile ilgili şunları söylüyor: “Kanzi ateş yakıyor çünkü bunu istiyor. Kanzi küçükken ilkel insanların nasıl ateş yakıp onu kontrol ettiğini gösteren filmler izlemişti. O filmlerden özellikle Spellbound’u büyülenmiş biçimde binlerce defa izlemişti.

Kanzi ayrıca 3 bin İngilizce kelimeyi anlayabiliyor ve semboller yardımı ile konuşabiliyor ve bunların 500’ünü kullanarak insanlarla iletişime geçebiliyor. Onun yeteneklerine dayanarak, insanlar artık insanların ve zekanın gelişimi, hayvanların bilinci ile ilgili düşüncelerini değiştirebilirler.

*Belirtmeye gerek duyuyorum ki hayvanların üzerinde deney yapmayı veya onları bir yerlere kapatmayı kesinlikle doğru bulmuyor ve sonuna kadar karşı çıkıyorum. Haberi paylaşmaktaki amacım insanın kendi zekâsını en üstün görmesi hatasına karşıdır.

Kaynak: True Activist 

 

Çadırını kap gel, Dedetepe Ekofest seni bekler

Dedetepe Ekolojik Çiftliği sonbahar dönemi ile birlikte ara vermeden birbirinden güzel etkinliklerine devam ediyor. 9-12 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek Dedetepe Ekofest’te “Dereler özgür aksın” ve “Mıhlı Çayı baraja karşı” sloganları ile “iklim değişikliği” ve “su” konusunu gündeme getirirken, bol eğlence ve şamata olacağı söyleniyor.

Film gösterimleri, zeytin toplama etkinliği, yoga ve meditasyon, atölyeler ve panellerin yer alacağı 3 gece 4 gün sürecek festivalin ilk gecesinde Eco-Studio etkinliği için de önceden gelecek olan Siya Siyabend, Mıhlı Vadisi’ni sallayacak. Program saatleri ve müzik yapacak diğer gruplarla ile ilgili detaylar daha sonra açıklanacak.

Müjde! Güzel insanların hem eğlence hem de baraj tehlikesine farkındalık için biraraya geldiği bu festival girişi herkese beleş. Çiftliğe dışarıdan yiyecek-içecek ise kabul edilmiyor. Zaten festival alanı içerisinde vegan ve organik yemek bulabileceksiniz. Çiftliğin aşçısının yemeklerinin leziz olduğunu gönül rahatlığı ile söyleyebiliriz. Festivalde kendi çadırınızla ücretsiz konaklayabilirsiniz; yiyecek-içeceği de içeriden 10 EKO’ya (bir öğün) alabileceksiniz. Unutmayalım festivale katılım 500 kişi ile sınırlıdır. Kütük evlerden birini tercih ederseniz üç öğün vegan, organik yemek ve konaklama günlük 100 EKO’ya kalabilirsiniz. Ayrıca festival müzik sisteminin ve çiftliğin tüm enerjisi Güneş’ten elde ediliyor.

Nedir bu EKO?

“Eko Kafasında” olan insanlar tarafından oluşturulan, birbirleri arasındaki takası kolaylaştıran bir yerel para birimidir. Bu eko sistemdeki tüm çiftlik ve bireylerin tüm EKO ihtiyaçlarını (ürün/hizmet) birbirlerinden karşılayabilmeleri amacıyla EKO ortaya çıktı. Bu takas sistemi ile kendi yerel ekonomilerini kurup, birbirlerini en yüksek seviyede desteklemeyi hedefliyor ve takas yaparken TL yerine kendi takas birimi “EKO”yu kullanıyorlar.

Böcekler, ağaçlar, bizler ve diğer canlılar bir bütünüz. Doğanın haklarına saygı gösterin. Ekolojik bir çiftlikte, içinde bulunduğumuz canlılığa zarar vermeden ekolojik bir şekilde dört günü deneyimleyelim. Tek kullanımlık malzemeler yanımıza almayalım ve atık oluşturmayalım. Atıkların ayrıştıralım. Mümkün olduğunca ambalaj atığı oluşturacak ürünler getirmeyelim.

Festival 500 kişi ile sınırlıdır, yerinizi garantiye almak için lütfen Facebook’taki etkinliği gidiyorum diye işaretleyin. #direnkazdağı #dedetepe #ekofest hashtag’leri ile sosyal medyada da destekleyebilirsiniz.

Festivale gelirken unutmamanız gerekenler:

* Uyku tulumu
* Çadır
* Sabaha karşı serin olabiliyor, sizi sıcak tutacak bir şeyler getirmeyi unutmayın.
* Fener
* Yoga matı (Kamp matınız da olabilir)
* Sürekli kullanabileceğiniz kupa vesaire (Atık oluşturmamaya özen gösterelim)
* Mayo (Denize ve dereye yakınız)
* Yürüyüş ayakkabısı
* Güneş gözlüğü ve şapka
* Varsa ve getirebilirseniz çaldığınız müzik aleti

Saf güzelliği ve mükemmel tüyleri ile bir Bengal Kedisi; Thor ile tanışın

Bengal Kedisi Thor, ruhunuza ve ötesine işleyen tarzda kedigillerden. Kum rengi tüylerinin ardına gizlenmiş zümrüt yeşili gözlerine bakıyorsunuz ve ”Bu cidden gerçek olabilir mi?” diye düşünüyorsunuz.

Bu efsanevi kedi yavrusunun tüyleri o kadar saf ve kendine özgü ki, karnında dahi noktaları fark edebiliyorsunuz.

Bir kedi, daha heybetli görünebilir mi? Hiç sanmıyoruz. Thor’un fotoğrafları internete düştüğünden beri virüs hızında yayılmış durumda.

Thor ile birlikte yaşayan Rani Cucicov, Bored Panda‘ya yaptığı açıklamada; “Kendimi kesinlikle onun hizmetkârı gibi hissediyorum. Her ağzını açtığında, ona hizmet etmeye hazırız; şunu da söylemek gerekiyor ki hizmetimizin karşılığı olarak Thor da bize yeteri kadar sevgi veriyor!”

Rani Cucicov: “Kendimi kesinlikle onun hizmetkarı gibi hissediyorum”

Thor ile tanisin_1“Her ağzını açtığında ona hizmet etmeye hazırız”