Ana Sayfa Blog Sayfa 405

Görme engelli ebeveynler için “Engelsiz Bekleyiş”

Ebeveynler için bebeğini kucağına aldığı ilk an nasıl tarifi mümkün olmayan bir mutluluk ise, şüphesiz bebeği ultrasonda gördükleri o “ilk an” da tarifi mümkün olmayan bir mutluluk ve heyecandır. Bu duyguyu yaşamaktan mahrum kalan görme engelli ebeveynlerin kurtarıcısı ise gelişen teknolojinin ürünü 3 boyutlu yazıcılar oldu.

Bu yazıcılar piyasaya ilk sunulduğunda uzuvlarını kaybetmiş birçok insan için umut kaynağı olmuş, hatta kabuğu zarar gören ve hayati tehlikesi bulunan bir kaplumbağanın da 3 boyutlu bir kabuk ile hayatı kurtarılmıştı.

Engelsiz Bekleyiş

Şimdi ise bu yazıcılar sayesinde görme engelli ebeveyn adayları, 9 ay beklemek zorunda kalmadan, çocuklarını doğmadan önce az da olsa zihinlerinde canlandırabilme fırsatını “Engelsiz Bekleyiş” adlı projesi ile yakalayabilecek. Çocuklarının ultrason görüntülerine erişebilecekleri bu uygulama ile, görme engelli ebeveynler de, çocukları daha doğmadan bebeğinin kime benzediğini ve ona dokunmanın nasıl bir his olabileceği fikrine sahip olmuş olacak.

Projenin çıkış noktasında bulunan şirket sahibi Aleksandra Witkowska, çocuklarının ultrason görüntülerini ilk defa gördüğünde yaşadığı mutluluğu çok net bir şekilde hatırladığını ifade ederek, görme engelli annelerin bu duygudan mahrum kalmasının projenin başlangıç noktasını oluşturduğunu açıkladı.

Engelsiz Bekleyiş adlı bu projenin çalışma prensibi ise oldukça basit. Ebeveynler doktordan aldıkları bebeğin 2 boyutlu ultrason fotoğrafı veya videosunu platforma iletiyor. Daha sonra yazım aşamasına geçilerek fotoğraftaki siluet kabartma olarak çıkıyor. 4 ile 7 saat arasında tamamlanan bu sürecin ücreti ise sadece 1 euro

Kaynak: İleri Haber

Atık gıdalar için yenilikçi 10 çözüm

Birleşmiş Milletler Raporu’na göre, eğer atık gıdalar bir ülke olsaydı, bu ülke, sera gazı salımı sıralamasında dünya genelinde, Amerika Birleşik Devletleri ve Çin’den sonra, üçüncü sırada olurdu. Bu soruna en büyük katkıyı kimler mi yapıyor? Gelişmiş ülkeler.

Uzmanlar, Amerika vatandaşlarının, üretilen ve yetiştirilen gıdaların yarısını çöpe attığını tahmin ediyor. Yılda 70 milyon ton gıda çöpe atılıyor ve bunlar, arazi alanlarımızın yüzde 18’ini kaplıyor. Sonuç olarak, küresel atık gıdalarının dörtte birinden sorumluyuz. İstatistikler inanılmaz görünüyor: Her yedi Amerikalı’dan biri, güvenilir olmayan gıdalar tüketiyor ve nüfusun yüzde 90’lık kısmı yeteri kadar meyve ve sebze almıyor; buna rağmen üretim için gerçek dışı kozmetik standartları ve son tüketim tarihlerinin dar aralıklarda olması nedeniyle aldığımız yiyeceklerin çoğunu çöpe atıyoruz.

Meclis üyeleri, sonunda bu sorunu çözmek için birtakım girişimlerde bulunmayı deniyor –ki bu girişimler, aynı zamanda yeni iş sahaları yaratma, su tasarrufu yapma ve iklim değişikliğine karşı mücadele etme potansiyeli de taşıyor.

Geçtiğimiz Eylül, Obama hükûmeti, 2030’a dek yarıya indireceğini vadederek, tarihinde ilk kez “atık gıdayı azaltma çağrısını” yayımladı. İki ay sonra kurultay, dönüm noktası niteliğinde bir mevzuatı onayladı ve atık gıdalarını bağışlayan restoran, manav ve benzeri kuruluşlara yönelik kısıtlamalar azaltıldı, vergi gelirleri arttırıldı.

Tüketiciler ve işletmeciler de giderek bilinçleniyor. Bir grup uluslararası şef, geçtiğimiz günlerde Rio de Janerio Olimpik Köyü’nden atık gıdaları kurtarmayı hedefleyen bir girişim başlattı.

Epeydir insanların gıda atıkları konusundaki israfına dikkat çekmek isteyen bazı bilim insanları, sosyal girişimciler ve inovatörler, bugünlerde bu “odadaki fil” için eşsiz çözümler geliştirmekte. Aşağıda, atık gıdaları kurtarmayı hedefleyen ve bunda başarı gösteren birtakım işletme, uygulama ve kuruluşlar hakkında özet bilgiler yer almaktadır.

1) Food Shift

2012’de, üretilmiş tüm gıdaların işlenip kurtarabileceği, daha sürdürülebilir nitelikte bir sistemin inancıyla Oakland ve Kaliforniya merkezli olarak, Dana Frasz tarafından kuruldu. Food Shift’in bugün ulaştığı nokta, epey geniş alanlara uzanıyor. Frasz ve şirketi, yerel işletmelere, atıklarını daha iyi takip etmeleri konusunda danışmanlık yapıyor, belediye ve çeşitli ilçelerle çalışıp onlara bu takip ve işleme süreci konusunda çeşitli müdahaleler öneriyor. Frasz, konu hakkında “Gıda kurtarmayı, bir hayır işindense, iş alanları yaratan bir devlet servisi olarak görmeli” diyor.

food shift2) Food Cowboy

Bu uygulama, üretim fazlası gıda sahipleri (çiftçiler) ile ihtiyaç sahiplerine ücretsiz gıda sağlayan hayır kurumlarını (aşevleri, kiliseler ve evsiz barınakları) birbirleriyle iletişime geçiriyor. GPS teknolojisiyle beraber, artık ürün tedarikçileri, potansiyel müşterileri uyarabilecek. Mesela, bir tır römorkunun soğutucusu bozulduysa, bu demek oluyor ki; ürün artık toptancı için işe yaramaz hale gelmiştir. Sosyal girişimci Roger Gordon, “Uygulamayı kullananlar, ilanı ve şartlarını yazacaklar ve uygulama da gıda bağışının yapılabileceği yerleri tanımlayacak” diyor.

food cowboyRoger Gordon, Food Cowboy’u dört sene önce, doktor ve halk sağlığı uzmanı, açlığı, sabit bağışlardansa (konservelenmiş veya işlenmiş ürünler), taze gıdalar aracılığıyla çözmek üzerine uzun zamandır çalışmalar yapan Barbara Cohen ile beraber kurdu. Gordon, “Kardeşim sebze yetiştiricisi. Ve ne zaman ürününün teslimatı reddedilse, beni arar ve ben de elinde kalan ürünler için uygun bir yer bulmaya çalışırım. Ama bu oldukça zordu, çünkü gıda bankaları haftasonları veya akşamları çalışmıyor.” Food Cowboy, uygulamayı kullanan ve geç saatlerde de açık olma sözü veren kuruluşlara ufak komisyonlar da ödüyor. Food Cowboy, aynı zamanda mesai sonrası bir “kurtarma” işi de gerçekleştiriyor; düğün ve partilerden artakalan yiyecekleri, barınak depolarına taşıyor. Gordon, araç paylaşım şirketleri ile gıdaların barınak ve aş evlerine elverişli şekilde ulaştırılması için sürücülerin yetkilendirilmesi üzerine de konuştu.

3) Spoiler Alert

Bu platform vasıtasıyla, büyük çiftlikler ve toptancılar, üretim fazlası yiyecekler hakkında gerçek zamanlı bilgi paylaşımında bulunabilir ve olası alıcılara ulaşma imkânı sağlanmış olur.

spoiler alertSpoiler Alert, 2015’te MIT, MBA adayı Ricky Ashenfelter tarafından ortaya atılan harika bir fikirdir. Gıda bağışını teşvik etmek için, Ashenfelter Spoiler Alert’e, kullanıcıların kâr amacı gütmeyen kuruluşlardan sağladıkları “elektronik doğrulamalar” ile elde edecekleri olası vergi gelirlerini görebilecekleri birtakım ölçü sistemleri de ekledi. Şimdilik sadece New England’da hizmet verse de Ashenfelter, Spoiler Alert’i ileride ülke genelinde birçok kâr amacı gütmeyen kuruluş ve gıda kurtarma organizasyonu ile birlikte kullanmayı planlıyor. Ashenfelter, “Teknik açıdan kendimizi birinci görüyoruz ancak her zaman, yazılımımıza katkıda bulunabilecek grupları da araştırıyoruz” açıklamasını yaptı.

4) Imperfect Produce

Üretilen gıdanın yüzde yirmisi, estetik mücadeleyi kazanamayıp (eciş bücüş havuçları veya şekilsiz elmaları düşünün) çiftliklerden çıkamıyor bile. Aslında, üreticiler çoğu zaman talep hacmini karşılayabildiklerinden emin olmak için daha fazla üretime gitmeyi tercih ediyor ve sonra da bu “şekilsiz” yiyecekleri çürümeye terk ediyorlar. Bu yüzden, geçtiğimiz yıl girişimci Ben Simon, Kaliforniya Körfez Bölgesi civarında hizmet veren gıda teslimat şirketi Imperfect’i kurdu.

imperfect produceSimon’ın ekibi, elindeki ürünleri geleneksel perakendecilere satamayan çiftçilerle iletişime geçip ürünlerini yüzde 30 ila 50 arasında değişen indirimlerle satın alıyor. Ve aldıkları bu “şekilsiz” ürünlere, onları komik ve sevimli gösterecek eklemeler yapıyorlar. Imperfect Produce, kendi ismini taşıyan  ürünlerini Kuzey Kaliforniya’da 20’ye yakın markette satışa çıkarmak için Whole Foods ile birlikte çalışmaya başladı. Ve Simon, Imperfect’i ülkenin diğer noktalarına da götürmek için çalışmalarını sürdürüyor. “Hedefimiz, geleneksel gıda sistemini değiştirmek ve bu reddedilen ürünlere daha pozitif bir bakış açısıyla bakılmasını sağlamak. Komik gıdaları, havalı yeni çocuk yapacağız.”

5) The @UglyFruitandVeg Campaign

Yemek üzerine yerleşmiş köklü inançları değiştirmek zor olabilir. Ancak, gıda aktivisti Jordan Figueredo’nun “Ugly Fruit” sosyal medya mücadelesine katılabilirsiniz! Ugly Fruit & Veg, tuhaf şekilli birçok yiyeceğin (salyangoz kabuğu şeklinde biberler, insansı kabaklar) komik ve eğlenceli hashtaglerle paylaşıldığı (#partyvegetable, #funactivism) bir oluşum. “Aslında hepsi, ürünün –ve tabii hayatın– kusurluluğunu övebilmekle alakalı” açıklamasını yapıyor Figueredo.

ugly fruitKendisi, 2014’ün sonlarına doğru kendi “çirkin” fotoğraflarını eğlence amaçlı tweetlemeye başlamış ve tek amacı, ünlü şef Jamie Oliver tarafından retweetlenmekken, bir anda binlerce takipçi de kazanmış. Figueredo, artık daha fazla beğeni ve retweetten ziyade, takipçilerine sürekli olarak “çiftlikten-gıda bankalarına” programlarını desteklemelerini teklif ediyor. Ve şu aralar, büyük alışveriş merkezlerinin de “komik görünümlü” ürünleri satın almasını, reddetmemesini öneren bir dilekçeyi herkese ulaştırmaya çalışıyor. (#whattheforkwalmart, #targetgetus)

6) Salvage Supperclub

Hiç süresi geçmiş bir yiyeceği çöpten yediğinizi hayal etmiş miydiniz? Salvage Supperclub’ın ekibi, süresi geçmiş ve estetik olarak şekilsiz, kusurlu yiyecekleri, ağız sulandıran yemeklere dönüştürüyor. Ve evet, bu yemek etkinlikleri, temizlenmiş, güzel bir görünüme kavuşturulmuş büyük bir çöp kutusunun içinde gerçekleştiriliyor. Josh Treuhaft, Danimarkalı şef ve “çöp aşçılığı” şampiyonu Rene Redzipi’den etkilenen bir endüstriyel tasarımcı. 2013’te tez projesi olarak Salvage Supperclub’ı bir etkinlik olarak başlattı. Ve geçtiğimiz kış, West Coast Culinary’de,  Food Shift’in de katkılarıyla bir akşam yemeği etkinliği düzenlediler.

West Coast Baş Aşçısı Pesha Perlsweig, özel menüler planlamadığını, aksine, üretim fazlası, “çirkin” ve/veya birlikte çalıştığı çiftlik ve gıda şirketlerinden tüketim tarihi henüz geçmiş ürünleri kullanmayı tercih ettiğini ifade ediyor. Perlsweig, aynı zamanda, katılan misafirlere, evde kendi günü geçmiş yiyeceklerini değerlendirebilecekleri ve kolayca yapabilecekleri yemek tarifleri hazırlıyor. “Biliyorum ki 125 dolara 16 kişiyi doyurarak dünyayı değiştirmiyoruz, ama bu eğitici bir etkinlik. Biz, evimize aldığımız ve çoğu çöpe giden atıklara dikkat çekmeye çalışıyoruz” diyor. Treuhaft, Salvage Supperclub adına bir yemek kitabı çıkarmayı hedefliyor. Ve atık gıda konusuna farkındalığı çok büyük ölçeklerde arttırmak için, bio-yakıt ile çalışan bir çöp konteyneriyle şehirlerarası bir tur düzenlemenin hayalini kuruyor.

7) Food Forward

2009’da, Los Angeleslı yazar/fotoğrafçı/şef Rick Nahmias, gıda kurtarma üzerine bir tür deney yaptı: Arkadaşının evinin arka bahçesindeki ağaçlardan topladığı bolca meyveyi Craigslist üzerinden birçok insana dağıttı. Ve bu deney sayesinde, arka bahçelerinde “hobi olarak” bahçe işleriyle uğraşan insanlarla iletişime geçti. Aynı yıl, yaklaşık 45 ton gıda, L.A. ve civarında ihtiyacı olan kuruluşlara iletildi.

food forward“Fast-forward” (Hızlı-İlet), şimdilerde ise “Food Forward” (Gıda İlet), gönüllülük esaslı ve her hafta bahçelerden, birçok Los Angeleslı çiftçinin marketlerinden ve toptancılardan toplanan üretim fazlası meyve ve sebzeyi çöpe gitmekten kurtaran bir topluluk haline dönüştü. Nahmias, Food Forward’a duyulan ilginin artmasından ve gıda atıklarıyla ilgili yapılan haberlerin sayısının artmış olmasından hoşnut ve  “Atık gıdalar konusu, politize edilmemiş nadir konulardan biridir. Herkes yemek yer, bu yüzden insanlara bu konuda ulaşabilmek çok kolay” açıklamasını yapıyor.

Food Forward’ın en son hedefi de atık gıda konulu programlarını L.A. içinde devlet okullarında uygulatabilmek. “Bu geri gönüşüm hareketinin arkasındaki çekicilik, çocuklardan kaynaklanıyor. Çocuk, eve gidiyor ve soruyor: ‘Niye bu şişeleri çöpe atıyorsun?’” diye açıklıyor Nahmias ve “Bu yüzden biz de bu küçük beyinlere girip onların atık gıdalar, gıda kurtarma ve geri dönüşüm hakkında bu ve benzeri soruları çevrelerine sormalarını istiyoruz” diye ekliyor.

8) L.A. Kitchen

L.A. Kitchen (L.A. Mutfağı), D.C. Central Kitchen* öncülüğünde kurulmuştur. Kurucu Robert Eggers, kentsel gıdacılık prensiplerini sosyal girişimcilikle birleştirmiş. Fakat bu sefer, Eggers’ın aklında hizmetini sunacağı farklı bir kesim var: “Baby Boomers”**. Eggers bu konuyu şöyle açıklıyor: “Tıpkı pörsümüş, buruşmuş yiyeceklerimizi çöpe attığımız gibi, mecazi olarak toplum da yaşlı insanları ‘çöpe atar’. Ve şu an, yaşlı Amerikanların sayısında bir artış mevcut. Bu insanlar, kendilerine düzgün gıda alamayabiliyorlar; çünkü düzgün beslenecek kadar paraları yok veya emekli maaşları yetersiz kalıyor.”

la kitchenBu yüzden de L.A. Kitchen’ın önceliği, aşırı düzeyde üretilen veya çöpe gidecek olan gıdaları kurtarıyor ve kâr amacı gütmeyen yemek servis kuruluşlarına yeniden dağıtımını sağlamak oluyor. Peki neden Los Angeles? Eggers, bu soruya “Şehir, müthiş bir arz-talep fırsatı sunuyor. L.A. bölgesi, dünya üzerinde en sağlıklı yiyecekleri üreten bölge. Ve aynı zamanda, yaşlı nüfusun (65+) da en yoğun olduğu bölge. Bu sorunun ileride bizi vurmasını beklemek yerine, erkenden yeni fikirler oluşturmaya ve diğer büyük şehirlerde de uygulanabilecek formüller geliştirmeye çalışıyoruz” şeklinde cevap veriyor. Dahası, önceden hapse girmiş bireyler, L.A.’den 15 haftalık iş eğitim programını tamamlayıp kendileri de geri dönüştürülmüş yiyeceklerle yemek yapabilme becerisi kazanıyor.

9) For Solutions

Gıda bankaları her ne kadar büyük olsalar da sonuçta gelen her şeyi kabul edebilecek kapasiteye sahip değil. Neyse ki belediye ve bazı kurumlar, eldeki araziler için alternatifler üretmeye başladı.

for solutions16 yıl önce, Biyolog Dr. Nicholas Smith-Sebasto, öğrettiği ve uygulamaya koyduğu eşsiz bir aerobik kompostlama sistemi (bir tür gübreleme sistemi) ile, gıda atıkları konusunda tasarruf etmek üzerinde çalışıyordu. Yaptığı çalışmalarla sadece enstitüleri değil, aynı zamanda yılda on binlerce doların da tasarruf edilmesini sağladı. Ve Smith-Sebasto bunun dışında başka bir şey daha fark etti: Kullandığı sistemin sindirilmiş içeriği, toprak için oldukça önemli besin maddeleri içeriyordu. Böylece, bunu toprağın verimini arttırmak için gübre olarak kullanabilirdi. Konuya dair şu açıklamaları yapıyor: “EPA verilerine göre yemek artıklarının yüzde 97’si çöp sahalarına atılıyor ve böylece içlerindeki besleyici nitelikteki gıdalar boş yere hapsolup yok oluyor. Ki bu saçma çünkü bir gün ham petrolü de tüketeceğiz ve o zaman, gübre üretmek için elimizde kaynak kalmayacak.

Smith-Sebasto’nun sistemi, ABD’de 2014’te patentlendi ve uygulamak isteyen belediyeler, okullar, hapishaneler ve çeşitli kurumlar için kullanıma açık. Smith-Sebasto, küçük ölçekli gübreleme sistemlerini, çöp kamyonları yerine kullanmanın da hayali olduğunu belirtti.

10) Power Knot

Power Knot, günlük yaklaşık 1800 kg kadar yiyeceği hızlıca öğütebilen yeni bir makine geliştirdi. LFC (Liquid Food Composter), yalnızca kanalizasyon sistemlerine güvenli bir boşaltım yapmakla kalmıyor, aynı zamanda otellere, restoranlara, kafeteryalara, stadlara ve yiyecek dağıtım merkezlerine de karbon ayak izlerini daha iyi takip edebilmeleri ve düzenleyebilmeleri için yardım etmiş oluyor. Nasıl mı? Bireysel atık kullanım istatistiklerini bir bulut hesabında toplayarak. Bu da yöneticilere, kullanımı uzaktan takip edebilmek için ve –en iyi yanı da– gıda atığını azaltmak için çeşitli yollar geliştirme imkânı sunuyor.

power knotPower Knot’un kurucu/yöneticisi Iain Milnes, “Gıda atıklarını önlemek için atılan adımlar ve yasalar doğru yönde ilerliyor fakat ortadaki tüm gıda atığı oranını düşünecek olursak, bu ilerleme şimdilik çok yavaş görünüyor. Küresel ısınma sorununu çözmek için zamanımız gittikçe daralıyor” açıklamasını yapıyor.

*D.C. Central Kitchen: 1989’dan beri, aşçı olmak için eğitim alan insanlar tarafından hazırlanan ve geri dönüştürülmüş yiyeceklerin kullanıldığı yemekler ile açlık oranını azaltmak için mücadele veren bir oluşum.

**Baby Boomers: Doğum oranının yüksek olduğu, ikinci dünya savaşı ile soğuk savaş arası dönemde doğan kişiler için kullanılan tabir.

Kaynak: Sierra Club

Diyabet her yaşta ortaya çıkabilir: Glisemik indeks kontrolü için püf noktalar

Diyabet her yaşta ortaya çıkabilen ve yaşam boyu süren bir hastalıktır. Diyabetli kişi, kan şekerini kontrol etmeyi ve en önemlisi nasıl beslenmesi gerektiğini öğrenmelidir. Diyabet, insülin hormonunun üretilememesi veya etkili şekilde kullanılamaması ile gelişen bir hastalıktır.

Diyabetli kişi, yediği besinlerden kana geçen glukozu kullanamaz ve hiperglisemi oluşur. Karbonhidrat, protein ve yağ metabolizması bozulur. Glukozun enerji olarak kullanılabilmesi için insülin hormonu anahtar görevi yaparak glukozun hücrelerin içine taşınmasını sağlar. Kan şekeri düzensizlikleri göz problemlerine, kalp-damar ve böbrek hastalıklarına, sinir sistemi hasarlarına neden olabilir.

Glisemik indeks 50 gram karbonhidrat içeren bir besinin kan şekerini referans besine göre ne kadar arttırdığı önemlidir. Referans besin de glukoz veya beyaz ekmektir. Glisemik indeksi düşük besinler kan şekerini daha kontrollü yükseltir. Bu nedenle besin seçiminde glisemik indeksi düşük besinler tercih edilmelidir. Peki glisemik indeksi etkileyen etmenler nelerdir? Glisemik indeksi besinlerin sindirim-emilim oranları, içerdikleri protein – yağ miktarları, posa ve besinlere uygulanan işlemler etkiler.

Besinlerin emilim ve sindirim oranları

Besinlerin emilim ve sindirim oranı arttıkça glisemik indeks yükselir. Örneğin ekmeğin emilim oranı mercimeğe gör daha fazladır. Bu da ekmeğin glisemik indeksinin daha fazla olduğu anlamına gelir.

Posanın önemi

Posanın karbonhidrat emilimini azaltıcı ve kan şekerini daha kontrollü yükseltici etkisi vardır. Bu nedenle glisemik indeksi daha düşüktür. Ayrıca posadan zengin besinler daha düşük kalorili ve midede hacim kaplayarak doygunluk hissini arttırır. Aynı zamanda taneli besinlerin posa içeriği fazla olduğu için sıvılara göre glisemik indeksi daha düşüktür. Bu nedenle meyve suyu yerine meyvenin kendisi tüketilmelidir. Posa kaynağı olarak günlük beslenme programınıza porsiyon ölçülerine dikkat ederek sebze-meyve, tam taneli tahıl ürünleri ve kuru baklagilleri eklemeyi unutmayın.

Protein-yağ miktarları

Protein ve yağ içeren besinler mide boşalmasını geciktirerek nişastanın emilimini yavaşlatır. Meyvenin yanında yağ içeren fındık, badem gibi kuru yemişler ekleyerek kan şekeri kontrolü sağlamış olursunuz.

Besinlere uygulanan işlemler

Besinlerin pişirme süreleri de glisemik indeksi etkiler. Daha uzun süre pişen nişastalı besinlerin glisemik indeksi daha yüksektir. Soğuduğu zaman dirençli nişasta oluşur. Bu nedenle piştikten sonra bekleyen besinlerin glisemik indeksi düşer. Glisemik indeksi yüksek patatesi miktarlarına dikkat ederek sebze yemeklerinize ilave edebilirsiniz.

Sonuç olarak diyabetli kişi, kan şekeri kontrolü yaparak hangi besinlerin kan şekerini yükselttiğini öğrenmelidir. Yasaklarla dolu bir beslenme programı yerine tüm besin ögelerinden porsiyon ölçülerine dikkat ederek tüketmelidir. Diyabetin komplikasyonlarından korunmak ve daha kaliteli bir yaşam sürmek için yeterli ve dengeli beslenmek gerekir. Sağlıklı beslenme programı herkes için ortaktır.

Hazırlayan: Diyetisyen Perihan Kılıç

Bir rock başyapıtı 25 yaşında: Pearl Jam – Ten

2

90’lı yıllar grunge müzik akımının tüm müzik dünyasına hâkim olduğu yıllardır. 1991’de çıkan bir albüm ise sadece bu akımın değil, tüm zamanların en iyi rock albümleri listelerinde zirveye kuruldu. Bu albüm Pearl Jam’in “Ten” albümü idi.

1991 yılı müzik aleminde gerçekten sıradışı bir yıldır. Bu yıl çıkan albümlere baktığımızda gerçekten bazı şarkıcı ve grupların adeta sözleşmişçesine başyapıtlarını bu 365 güne sığdırdığını görürüz. Hangileri mi, birkaç örnek verelim hemen; U2’dan One şarkısının da yer aldığı Achtung Baby albümü, Michael Jacskon’ın belki de en popüler olduğu dönemde çıkardığı Dangereous albümü, Red Hot Chili Peppers’in en çok bilinen albümlerinden Blood Sugar Sex Magik ve tabii Metallica’nın efsanevi Black albümü.

pearl jam 1Nevermind ile birlikte iki büyük grunge başyapıtından biri

1991’de bir başyapıtsal albüm daha var: Pearl Jam’in Ten albümü. Ten, Seattle’lı rock grubu Pearl Jam’in 27 Ağustos’ta Epic Records’ten çıkarılan ilk stüdyo albümü. Pearl Jam’in çıkışı 90’lı yıllara damgasını vuran grunge akımının da yükseliş dönemine denk geliyor. Pearl Jam, öncülük ettiği bu akımın belki de en önemli iki albümünden birine imzasını da daha ilk albümüyle atıyordu. Nirvana, Alice in Chains ve Soundgarden ile birlikte grunge’ın en tanınan dörtlüsünü oluşturan Pearl Jam’in Ten albümüne en yaklaşan albüm ise Nirvana’nın Nevermind‘ı olmuştur.

pearl jam 2Bir yıl sonra listelerde patladı

Ten‘in asıl patlaması esasında 91 yılının sonuna doğru, Jeremy single’ı ve klibinin yayınlanması ile oldu. 1992’nin sonlarına doğru ise albüm zirve yolculuğunun en yüksek noktasına, Billboard listelerinde ikinci sıraya kadar yükseliyordu. Grup, sadece albümü, single’ları değil solistleri Eddie Vedder’in bitmeyen enerjisiyle yön verdiği uzun ve etkileyici konserleriyle de gündem yaratıyordu.

İsyan, hüzün, öfke ve kayboluş

Albümdeki şarkılara baktığımızda albümün en öne çıkan şarkıları Jeremy, Alive, Black ve Even Flow. Single olarak da yayınlanan bu şarkılar, sadece müzikal altyapılarıyla da değil kuşağının isyanlarını, hissiyatlarını, öfkelerini ve hüzünlerini anlatan sözleriyle de dikkat çekiyor. Albümün geneline de bu hava hâkim zaten. Bundan da öte, grunge akımının da bu çizgide ilerleyen bir müzik akımı olduğunu ve kuşağının hem bir izdüşümü hem de öncüsü olduğunu söylemek gerekiyor.

Giyimleri ve hayata bakış açısını etkileyen müzik: Grunge

Grunge akımı gençlerin müzikal tercihleri kadar giyimlerini ve hayata bakış tarzlarını da 90’lı yıllarda yoğun bir şekilde etkilemişti. Başta Kurt Cobain olmak üzere grunge müzisyenlerinin üst üste giydikleri kalın oduncu gömlekler, bol ve geniş montlar, uzun asker postalları, dağınık saçlar bir kuşağın görünümü şekillendiren öğeler olmuştu. Grunge akımı kendini arada kalmış ve kayıp bir kuşak olarak tanımlayan bir gençliğin çıkış ve kaçış için aradığı bir kapı idi adeta.

İşte bu yılların ve kuşağın tarihini yazan albümlerden biriydi “Ten”. Albüm geçtiğimiz günlerde 25. yılını devirdi. Şu kesin: Bir 25, hatta 50, 100 yıl boyunca “Ten” hem grunge hem rock denince akla gelen ilk albümlerden biri olacak.

Dünyanın köpekler için olan ilk resim sergisi: Play More

Eğer sanatın sadece insanlar için olduğunu düşünüyorsanız, size bir haberimiz var. Geçtiğimiz Cuma, İngiliz sanatçı Dominic Wilcox, “Play More”, yani “Daha Fazla Oyna” adıyla köpekler için dünyada bir ilk olan bu sergiyi açtı.

2011 yılında İngiltere’de kurulmuş olan “More Th>n” adlı tüketici finansman şirketinin, müşterileri için hayata geçirdiği #PlayMore adlı kampanyanın bir ayağı olan bu sergi, köpek dostları olanları, onlarla oynayarak daha fazla zaman geçirmeye teşvik ediyor.

Wilcox, “Köpeklerin insan dilini konuşamıyor oluşu, bizlerle aynı duyguları hissetmeyecekleri ya da yeni ve değişik şeyleri görüp tecrübe ettiklerinde eğlenmeyecekleri anlamına gelmiyor” diyor. Ayrıca, “İnsanların ziyaret etmesi için birçok sanat galerisi olduğuna göre, sadece köpekler için bir sergi açmanın tam zamanı olduğunu düşündüm” diye de ekliyor.

Play More adlı sergi, geçtiğimiz hafta Londra’da sadece 2 gün sürdü. Sergi, bu dört ayaklı, sevimli tüy yumaklarının hem fiziksel hem de zihinsel ilgisini çekmeye yardımcı olan interaktif sistematiğiyle ilgi çekiyor. Mama kasesi şeklindeki top havuzundan açık camlı araba simülatörüne, bu sergi bir köpek için gidilebilecek en güzel yerlerden.

Sergiden birkaç fotoğrafı sizler için derledik.

kopekler icin resim sergisi 1Geçtiğimiz hafta Dominic Wilcox, dünyanın köpekler için olan ilk sergisini açtı.

kopekler icin resim sergisi 2Sergi, köpeklerin görsel spektrumlarına hitap eden tabloları ile ilgi çekiyor. Ayrıca bu tablolar duvarlara köpeklerin göz seviyesi dikkate alınarak asılmış.

kopekler icin resim sergisi 3Köpek maması şeklindeki bin topla dolu bu havuz

kopekler icin resim sergisi 4köpeklerin içinde oynaması için.

kopekler icin resim sergisi 5Etrafta dolanan bir frizbi simülasyonu yaratan bu ekran,

kopekler icin resim sergisi 6Bir mama kabından diğerine su fışkırtan bu fıskiyeler,

kopekler icin resim sergisi 7Ve penceresi açık olan araba simülatörü…

Kaynak: Bored Panda, Dominic Wilcox, MoreThan

Kadın cinselliğini boyamak

Erkek dili, erkek iktidarı kadın bedeni üzerinde sınırsız hâkimiyet peşinde koşarken aşağıda sizin için çevirdiğim yazı kadın bedeninin iki farklı sanatçı tarafından aynı teknikle nasıl farklı yorumlandığıyla ilgili. Şahsi fikrim hem Lithos’un hem Klein’ın kadın bedenini şöhret basamakları uğruna sömürdüğü ve hangisinin daha etik çalıştığı konusundaki tartışmaların erkek hâkimiyetini yeniden ürettiği yönünde.

Derin, çarpıcı renkler, incelikli teknik, hepsi Haris Lithos’un kanvas, kâğıt ve ahşap üzerine yaptığı eserlerde birleşiyor. Çoğunlukla modellerle nadiren obje ve kıyafetlerle çalışan sanatçı, gözlemci pozisyonunda olup, kendini sanatsal pratiğinin aracı olarak konumlandırıyor. Lithos, sanatının özneleri bedenlerinin izlerini yüzeye bırakırken onları izliyor ve yönlendiriyor.

kadin cinselligini boyamak 1Karşımızda çok detaycı bir adam var. Yarattığı formlar çoğu kez aynı gibi olsa da hepsi birbirinden farklı ve her öznenin eşsizliğine vurgu yaparcasına insanı kendine çekiyor. Lithos öznelerini boyayarak çalıştığı yüzeyde izler bırakmalarını istiyor. Yüzeyde bırakılan iz bir kadın bedenine de ait olsa bir oyuncak ayıya da ait olsa tüm izler kendi kişisel karakterlerini bırakıyor ve adeta sanatçıyla varoluşu paylaşmanın ve iş birliği yapmanın yadigarı olarak yüzeyde beliriyor.

kadin cinselligini boyamak 2İzlere olan ilgisi ve tekniği dışında sanatçı hakkında neredeyse hiçbir bilgi yok. Etrafındaki bu sır çemberi eserlerini görenlerde daha derine inme ve daha fazlasını bulma isteği yaratıyor. Hatrı sayılır Avrupa’lı yazarlar, sanatçılar ve fotoğrafçılar tarafından metiyeler düzülen Haris Lithos için Yunan şair Kiki Dimoula’nın yazdığı eleştiri adeta bir şiir, bir filozofik analiz tadında. Tüm övgü dolu sözcüklerin yanında belki de en güzeli KOAH hastası olan Dimoula’nın, Lithos’un eserlerine baktıkça gizemli bir şekilde stabil, rahat ve keyifli nefes alabildiğini söylemesi.

kadin cinselligini boyamak 3Lithos’un işlerini ilk gördüğümde bana kesinlikle Yves Klein’ın işlerini hatırlattı. Tekrar baktığımda form, renk ve teknik olarak aslında ne kadar farklı olduklarını farkettim. Ortak noktaları kadın bedeninin özne olarak kullanımı olsa da Lithos’un eserlerinin yapım süreci tamamen farklı; özneleri daha provakatifken bir o kadar da kişisel ve eşsiz. Renklerin kullanımı, kağıt ve kanvas üzerinde oluşan form, Klein’ın şöhret uğruna kalabalıklar önünde sergilediği ölçüsüz ve kadın bedenini objeleştiren yaratım sürecinin aksine Lithos ve modelleri arasında samimi ve gerçek ilişkiler yaratıyor. Klein’ın eserlerinde kadın bedenini Lithos’dan önce kullanmış olması bu tekniğin Klein’a ait olduğunu göstermez. Teknikler ve araçlar sadece bir sanatçıya mahsus değildir. Fırça kullanımının tek bir sanatçının tekelinde olmaması gibi kadın bedeninin de sanatta araç olarak kullanımının bir kişinin tekelinde olması beklenemez. Ancak kadın bedeni seks daima satar mottosuyla şöhret uğruna obje haline getirilip pazarlama aracı olarak kullanılmamalıdır.

kadin cinselligini boyamak 4Kadın bedeni Lithos’un eserlerinde özne konumunda olsa da kadını asla objeleştirmez. Lithos kadını bir obje olarak değil, bir ressamın fırçası gibi sanatını yüzeye aktaran bir aracı olarak görür. Çalıştığı modelle kutsal şekilde kurduğu derin ilişki ve modelin vücudunu boyama süreci modelin yüzeyde bıraktığı izle sonuçlanır ve birlikteliğin somut kanıtıdır. Bu süreç sanatçının kadın cinselliğini ortaya koyarken onu sömürmekten ve ondan faydalanmaktan kaçındığının göstergesidir.

kadin cinselligini boyamak 5Süreci anlamak Lithos’un eserlerine bakışınızı değiştirebilir. Lithos’la ilgili ne kadar okursanız, eserlerinde o kadar şey görürsünüz. Daha fazla özellik, daha fazla hikaye, daha fazla bağlantı görürsünüz. Tüm bunların hem kişisel hem genel faktörlerle nasıl daima değişim içinde olduğunu görürsünüz. Hemen hemen tüm eserlerde benzer renkler ve benzer formlar görürken Lithos’un her bir eserinde zihniniz farklı düşüncelerle, kalbiniz bambaşka ve yepyeni duygularla dolup taşar.

kadin cinselligini boyamak 6kadin cinselligini boyamak 7kadin cinselligini boyamak 8Kaynak: Tate, Art-sheep

Bo sahne devrediyor: Tiyatrona sahip çık

2

Her geçen gün sanatsal anlamda daraldığımıza şahit oluyoruz. Yakın zamanda D22 ve şimdi de Bo Sahne… Ey sanatseverler safları sıklaştırın, tiyatronuza sahip çıkın!

2013 yılında Levent Özdilek ve Nilüfer Bıyıklı tarafından kurulan Bo Sahne devrediliyor. Levent Özdilek ve Nilüfer Bıyıklı aşağıdaki metni basın ile paylaşarak Bo Sahne’yi devretme kararlarını açıkladılar.

Devrediyoruz…

BO Sahne olarak yeni Tiyatro sezonuna yeni bir açılımla girmeye karar verdik.

İstanbul’un kalbi Cihangir’de bir otoparkı Tiyatro Sahnesine dönüştürmek, bir mekana, bir sokağa, repliklerle ruh katmak bir hayaldi ve gerçek oldu.

Tiyatro sahnelerinin parmakla sayılacak kadar azaldığı bir dönemde, ülkemize sadece kendi olanaklarımızla bir sahne kazandırmış olmak gerçekten bizim için gurur verici.

Kendi seyircisini oluşturdu BO Sahne…
130 kişilik Tiyatro Salonu, ayrıca 100 metrekarelik dans ve prova salonu, özel tasarlanmış havalandırma sistemi, kulisleri, ofis alanlarıyla; birçok tiyatro topluluğunun provalarını yaptığı, oyunlarını sahnelediği, dans, oyunculuk, kişisel gelişim atölyelerinde kendini keşfeden mutlu insanların çalıştığı, önemli sinema filmlerinin cast çekimlerinin yapıldığı, kimi zaman reklamların, dizilerin çekildiği, akustik konserler ve panellerin gerçekleştiği, bir kültür merkezi oldu BO Sahne.

Tüm bunlar olurken kendi prodüksiyonlarımızla pek çok ilde ve kendi sahnemizde binlerce seyirciye ulaştık. Ve şimdi yurt içi-yurt dışı bağlantılı yeni hayallerimiz ve projelerimiz gerçekleşme yolunda. Bu sebeple Cihangir’ de var ettiğimiz kültür merkezimizi devretme kararı aldık.

Bu kararı tüm tiyatroseverlerle paylaşırken kültür merkezimizi devralmak isteyen kişi ya da topluluklarla görüşmelere başlıyoruz.

Biz yarattığımız bu mekanda çok mutlu olduk ve mutlulukla devredeceğiz.

Levent Özdilek & Nilüfer Bıyıklı
İletişim: [email protected]

Ünlü graffiti sanatçısı Banksy’nin gerçek kimliği ortaya çıktı mı?

Ünlü sokak sanatçısı Banksy’nin gerçek kimliği hakkındaki söylentiler tüm dünyada dolaşmaya devam ediyor. Ancak Banksy kariyerinin başından beri kimliğini gizli tutmayı sürdürüyor ve öyle görünüyor ki, o buna devam etmeyi sürdürdükçe söylentiler de devam edecek. 

Journal of Spatial Science dergisinden bir grup bilim insanı, seri katilleri yakalamak için kullanılan bir yöntemle, Banksy’nin eserlerinin bulunduğu konumlardan yola çıkarak gerçekleştirdikleri araştırmanın Banksy’nin gerçek kimliğini ortaya çıkardığını öne sürüyor. 

Yöntem nasıl işliyor?

“Bu yöntem eserlerin bulunduğu konumları baz alıyor ve ‘fail’in bu çalışma alanı içerisindeki muhtemel konumunu (evi gibi) hesaplıyor. Yaptığımız incelemeler bir adayı, Banksy olabileceği yönünde öne çıkarıyor. Diğer yandan, bu ufak çaplı yasa dışı eylemlerin (graffiti gibi) analizleri bize öngörüler sağlayarak, faillerin konumunu daha büyük eylemler gerçekleşmeden önce tespit etmemize yardımcı olur ve bu yöntemin gerçek dünyaya uygulanmasında etkileyici bir örnek teşkil eder”.

Fusion adlı internet sitesindeki bir habere göre araştırmanın sonuçları Banksy’nin Robin Gunningham adındaki biri olduğuna işaret ediyor. İncelemelere göre Gunningham, Banksy olabilecek en muhtemel kişi. Çünkü Banksy’nin eserleri bu kişinin eski adresleri etrafında toplanıyor.

Öte yandan, hayatı hakkında çok az şey bilinse de, Gunningham graffiti sanatına hiç de yabancı görünmüyor. Daily Mail’deki habere göre, 1973’te Bristol’da doğdu ve bu şehirde büyüdü. Daha sonra, 2000 yılında Hackney’e taşındı ve bu tarih Banksy’nin Shoreditch’teki bir tünelde açtığı yasadışı ilk sergisiyle üne kavuştuğu tarihlerle neredeyse aynı.

Siz ne düşünüyorsunuz? Sizce tüm bu ipuçları Banksy’yi gerçek kimliğini resmedebilir mi? Belki de Banksy’nin boyaları biliminkinden üstündür. Ne dersiniz?

Bu yazıyı Art-Sheep sitesinde yayınlanan “Scientists claim their research has revealed Banksy’s real identity” başlıklı makaleden Gaia Dergi için Şafak Aydın çevirmiştir.

Yoksa yeme davranışınız mı bozuk?

Yeme davranışı bozuklukları, yeme davranışınız ve yemeklere karşı duygu ve düşüncelerinizin sağlıksızlığı sonucu oluşur.

Diyet yapma davranışı, yeme davranışı bozukluklarının en önemli nedenlerindendir. Diyet yapmak yerine sağlıklı yaşam alışkanlıkları edinmek daha önemlidir. Belirli zamanlarda girilen zayıflama programları sürdürülebilirlik açısından çok işlevsel değildir.

Yeme davranışı bozukluğu, son yıllarda çok sık işlenen bir konu. Kişinin kilosuna, dış görünüşüne aşırı takıntılı olma durumu olarak da tanımlanan bu durum, bedensel bir sorun olarak görülmesine rağmen aslında sosyal ve psikiyatrik bir sorundur. İçsel bir kargaşanın dışa vurumudur. Nedenlerine inmek için psikiyatr, psikolog, diyetisyen, fizyoterapist ve dahiliye uzmanı ortaklaşa çalışmalıdır, tedavisi uzun sürdüğü gibi tekrarlama olasılığı da azımsanmayacak kadar yüksektir.

Yeme davranışı bozukluklarının oluşum nedenleri tam olarak bilinmemektedir. Ancak, biyolojik ve psikososyal nedenlerin bu süreçte önemli olduğu belirtilmiştir. Kontrol edilemeyen özbenlik kaygıları, aile içi iletişim sorunları, özsaygı eksikliği, aşırı kontrol takıntısı ile baş gösterir. Genelde adölesan ve genç kadınları etkiliyor gibi görünse de erkekleri de son yıllarda oldukça yaygın bir şekilde etkilemeye başlamıştır.

Yeme davranışı bozukluğunun bazı kriterleri 

  • Yaş ve boya göre beklenen ağırlığın yüzde 85 ve altında olması,
  • Vücut yapısı ve vücut ağırlığı konusunda değerlendirmede bozukluk, çok zayıf olunmasına rağmen çok şişmanmış gibi hissetme durumu,
  • Sağlıklı kiloya çıkmaya gösterilen direnç,
  • Özellikle son üç ayda yineleyen aşırı yeme nöbetlerinin geçirilmesi,
  • İki saatlik zaman diliminde normalden çok fazla yemek yenilmesi,
  • Kilo alımını önlemek için kusma, laksatif kullanımı, lavman gibi telafi edici davranışların görülmesi,
  • Yemeye başlandığı andan itibaren yemeyi durdurulamaması,
  • Normalden çok hızlı yemek yenmesi, öyle ki hastalar tabakta ne olduğuna bakmadan içindekilerin hepsini bir çırpıda yiyebilir.
  • Bir öğünde aşırı derecede çok yemek tüketilmesi
  • Aç hissedilmemesine rağmen aşırı yeme davranışı sergilenmesi,
  • Özellikle yalnız yemek yemenin tercih edilmesi,
  • Aşırı yemek sonrası kişinin kendini suçlu hissetmesi,
  • Tıkanırcasına yeme atakları, 3 ay boyunca haftada 1 kez olması

Sağlık ekibinin bu tip kriterleri değerlendirdikten sonra fiziksel, psikolojik ve biyokimyasal bulguları da iyi değerlendirmesi gerekmektedir.

Muhafazakârlığa karşı feminizm: Türkiye’de Feminizmin İdeolojik Rehberi

1

Türkiye’de feminist hareketin önemli katılımcılarından biri olan Handan Koç’un “Muhafazakârlığa Karşı Feminizm” adlı kitabı, feminist kadınların yüzyıllardır hesaplaşmaya çalıştığı muhafazakâr düşüncelere ve bu düşüncenin kadınlara biçtiği rollere çözüm arıyor.

Kendisini ikinci dalga feminizme mensup devrimci bir feminist olarak tanımlayan Koç, AKP hükûmetinin manifestosu niteliğini taşıyan “Muhafazakâr Demokrasi” başlıklı yazının oluşturduğu uzlaşı etrafında şekillenen yazıları ile ataerkil toplum düzeninin ve muhafazakârlığın kadınlara oluşturduğu sorunlara ışık tutuyor. Muhafazakâr politikayı yakından incelemiş olan yazar, Said Nursi, Necip Fazıl Kısakürek ve Fetullah Gülen’in kadınlarla ilgili yaklaşımlarını titiz bir kaynak taraması ile okuyucuya aktarıyor.

Kitapta Nur Risaleleri’nden Sızıntı dergisine kadar kadının ne düşünmesi gerektiği, nasıl giyinmesi gerektiği ve –her dönem, yeniden- kadına yüklenen toplumsal rollerin bir analizi yapılmış. Özellikle liberal düşüncenin dinciliği ya da dini temel alan hayat pratiklerini kültürel değer olarak görmeye karşı hatta pratikleri bu özellikleri dolayısıyla kutsal ve dokunulmaz yapma eğilimine karşı ve Ataerkil düşünce ile tekelci-kapitalist sistemin dostluğu sonucu eve kapatılmaya çalışılan Türkiyeli kadına, ideolojik rehber niteliğinde bir kitap.

80 sonrası yıllar, İslamcıların Türkiyeli kadınların üzerinde büyük bir etki sağladığı dönem oldu. Bizler Mor İğne ile gezerken bir yandan da kendine özgü bir gericileşme dönemi yaşanıyordu. 12 Eylül, eşitlikçi, solcu, devrimci bütün güçleri şiddet kullanarak durdurmuştu. Bu sayede parlayan Özalizm hem yeni- liberal anlayışıyla bir tür serbestlik ortamı yaratıyor hem İslamcılara büyük bir hoşgörüyle bakıyor hem de Nakşibendilerle açık politik işbirliği yapıyordu. Feministlerin derdi ise kadınların sesini oluşturmaktı.

muhafazakarliga karsi feminizm