2001 yılında Poznan’daki Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olan Polonyalı karikatürist Pawel Kuczynski (1976-) hiciv niteliğindeki çalışmalarına 2004 yılında başladı. Sanatçı, 2005 yılı Polonyalı Karikatüristler Derneği “Eryk” ödülü, 2006 yılında Aydın Doğan Vakfı Uluslararası Karikatürist Yarışması birincilik ödülü ve 2014 yılı Niels Bugge Çizgi ödülünün yanı sıra daha birçok ödüle sahip.
Henüz başımıza kötü bir şey gelmemiş olabilir ama yine de kendimiz için kurduğumuz görece sevgi dolu, çoğu şeyin nispeten yolunda gittiği korunaklı hayatlarımızın dışında bu dünya düzeninden bizden daha kötü etkilenen canlılar olduğunu da aklımıza getirmeliyiz… Ve en azından artık bunun farkında olarak bir şeyler yapmamız gerektiğini de düşünmeliyiz…
İşte Pawel Kuczynski de özellikle savaş ve sistem karşıtı olan eleştirel çizimleriyle birçok kişi tarafından göz ardı edilen belki de bazılarınca henüz fark edilmeyen gerçekleri sözcüklere gerek duymadan anlatıyor. Politikadan gelir adaletsizliğine, emeğin sömürülmesine, sosyal medyanın hayatlarımıza olan etkisinden toplumsal duyarsızlaşmaya, insan ve hayvan haklarından doğanın tahribine kadar insanlığın yozlaşma hususundaki güncel başarısını çizgilerle özetliyor.
Evet, bu konular kulağa hoş gelmiyor ancak her ne kadar karamsar gözükseler de ne yazık ki aramızdalar! Yanlış giden bir şeyleri değiştirme sorumluluğunu alabilmek önce onların yanlış olduğunun farkına varılmasıyla başlıyor. Bu dünyada hayatta kalıp üremekten başka sorumluluklarımız da olmalı, mesela olduğumuz yeri güzelleştirmek gibi… Herkes kendi kapısının önünü süpürse mahallemizin daha temiz olacağı gibi… Maalesef kötü şeyler hep başkalarının başına geliyormuş gibi zannetsek de her birimizin bu düzenin yıkıcılığından nasibimizi alma konusunda potansiyel bir aday olduğunu her gün kendimize hatırlatmalıyız.
Çünkü Einstein’ın dediği gibi: “Dünya kötülük yapanlar yüzünden değil bunları görüp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.”
Sizi sadece üzülmeniz ya da kaygılanmanız için değil kendinizde ve etrafınızda olan biten şeyleri sorgulamanız gerektiğini hatırlatan çizimlerle baş başa bırakıyorum.
Haydi artık bir şeyler yapalım! Önce kendi içimizde sonra etrafımızda ve bilin ki gerisi de gelecek!
Ankara Çukurambar’da yer alan Huqqa adlı kafede nargilelerin içinde balıklar var! Üstelik buna hayvan dostları dışında üzülen yok!
Sosyal medyada yayılan görüntüden öğrendiğimiz hayvan sömürüsünü kafenin önce Ankara şubesine sorduk. Telefondaki yetkili kişi, balıklara zarar vermediklerini söyledi. Hayvanları “rızası” dışında kullanmanın bir sömürü olduğunu söylediğimizde ve bu “işte” balığın çıkarının ne olduğunu sorunca ise “görsellik” diye cevap verdi. Bir hayvanı doyuruyor olmanız onu istediğiniz gibi kullanabileceğiniz anlamına gelmez… O sizin süs eşyanız değildir.
Yetkiliye bunun hayvan sömürüsü olduğunu, balığın üzerinden para kazandıklarını hatırlattığımızda ise “Yapmayın Allah aşkına, siz evde hayvan beslemediniz mi?” diye cevap verdi. Evde hayvan beslemek ile hayvanı maddi çıkarların için kullanmak arasında fark vardır oysa.
Ankara’daki yetkili tatmin edici cevaplar veremedi. En azından bir “Düşünemedik kusura bakmayın. En kısa zamanda düzelteceğiz” cevabı beklerken bir de yapılan komikmiş gibi tavırlarla karşılaştık.
Söz konusu kafenin merkez şubesini de aradık ancak ulaşamadık. Bunun üzerine İstanbul Kuruçeşme şubesini aradık. Kuruçeşme şubesinde sorularımızı yanıtlayan yetkili kişi de “Evet böyle bir uygulamamız var, görsel bir sunum olarak kullanıyoruz. Hayvanlara herhangi bir zararı yok. Kurum olarak Gaia Dergi’yi beğenerek takip ediyoruz. Bari siz yapmayın” şeklinde cevap verdi.
Mekânın konuştuğumuz her iki şubesi de en ufak bir pişmanlık veya üzüntü belirtisi göstermedi.
Açıklamaya çalıştıkları yegane konu ise balıklara nargile suyunun temas etmemesi oldu. Bir de etseydi? Balıkları içirseydiniz insanlara fokurdatarak?
Hayvan sömürüsünün çeşitlerinden biri de insanların hayvanları maddi çıkarları için kullanmasıdır. Hayvanın rızası dışında kişilere para kazandırıyor olması bir hayvan sömürüsüdür. Hayvan sömürüsü ayıptır, günahtır, empati gerektirir.
Ankara HuQQa cafe nargilenin içine canlı balık koyuyor, akvaryum nargile diyorlar. Lütfen paylaşalım mı bu pisliği? pic.twitter.com/QVwBlHHAMi
Hayvanların karnını doyurup suyunu temiz tuttuğunuz zaman hayvansever olamıyorsunuz ne yazık ki. Hayvanları sevmek demek onların hapsedilmesine her halukarda karşı çıkmak demektir. Eğer hayvanları seviyorsanız onlar üzerinden para kazanamazsınız, çünkü örneğin bir balığa soramazsınız: “Bana biraz görsel şölen yapar mısın sevgili balık, biraz para kazanacağım da…”
Balıkları görerek hâlâ o nargileyi içmeye devam etmek hayvan sömürüsüne ortak olmaktır. Balıkları nargileye hapsetmek hayvan sömürüsüdür. Eğer su balıklara temas ediyorsa bu hem hayvanın hem de insanların sağlığı için tehlikelidir. Temas etmiyorsa da hayvanın yaşadığı stres bu duruma kökünden karşı çıkmak için yeterlidir!
Hayvanlara eziyet suçtur ve bununla ilgilenen makam Orman Su İşleri 9. bölge müdürlüğü. Eğer siz de mekânı şikâyet etmek ve bu işkencenin son bulmasına katkı sağlamak isterseniz[email protected] adresine mail atarak düşüncelerinizi dile getirebilirsiniz.
Ekleme
Huqqa adlı mekân bu haber yayınlandıktan kısa bir süre sonra şöyle bir video paylaştı:
https://www.instagram.com/p/BIfQKzQBZPf/
Bu haber nedeniyle bize dava açacaklarını belirten bir Twitter mesajı atan söz konusu mekân, bizi hiç anlamamış. Biz bu haberi hazırlarken balıkların fokurdayan suyun içinde olması ile ayrı bir haznede duruyor olması arasında bir fark gözetmedik. Bizim için hayvanları sırf güzel göründüğü için bir yerlere hapsetmek hak ihlalidir. Çünkü hayvanlar, insanların süs eşyası değildir.
Kalbimizde devletsiz, sınırsız, sınıfsız, cinsiyetsiz bir dünyanın hayali var. Hayallerimiz her geçen gün katlediliyor. Defalarca bıçaklanıyoruz kafamız kesiliyor. Kurbanlar veriyoruz. Bu kurbanlardan biri de Suriyeli eşcinsel bir mülteci olan Muhammed Wisam Sankari. Bir yıldır İstanbul’daydı. Tehdit edildi, kaçırıldı, tecavüze uğradı. Nefret bununla da sınırlı kalmadı. Muhammed Wisam Sankari geçtiğimiz hafta Yenikapı’da ölü bulundu. Katledilen Wisam’ı arkadaşları pantolonundan teşhis edebildi.
Devletin, polisin, hükûmetin her gün artan şiddetine, sokaktaki nefreti besleyen, genel ahlakı kutsayan ideolojisine bir kurban daha verdik. Daha önce tehdit edilen, kalabalık bir erkek grubu tarafından kaçırılan ve tecavüze uğrayan Muhammed Wisam Sankari, 30 Temmuz gecesi Aksaray’daki evinden çıktı. 31 Temmuz’da ise İstanbul Yenikapı’da ölü bulundu. Çok sayıda bıçak darbesine maruz kalan Muhammed Wisam kafası kesilerek katledildi ve bedeni tanınmaz hale getirildi.
Wisam yaşamın çarkları arasına sıkışmış bir bireydi. Hayatı tehlike altında olduğu için, mülteci olarak başka bir ülkeye gitmeye çalışıyordu. Çünkü yaşam hakkı yoktu; defalarca ötekiydi. Suriyeli bir mülteci olması yetmezmiş gibi eril düzenin ve toplum ahlakının canını sıkıyordu. Toplum nazarında sapkındı ve hedef gösterildi.
Cinayetin ardından hem Wisam’ın yaşadıklarını hem de Türkiye’deki LGBTİ mülteci ve mültecilerin sorunlarını Wisam’ın ev arkadaşları Rayan, Diya ve Görkem Kaos’a anlattı.
“Emniyet’e şikayet ettik, hiçbir şey yapmadılar”
Wisam’ı bir senedir tanıyan ev arkadaşı Rayan, “Son zamanlarda çok güvensizdi. Ne olduğunu sorduğumuzda bize çok anlatmıyordu” dedi. Rayan, Wisam’ın tehdit edildiğini ve daha önce de kaçırıldığını anlattı. Yaşadıkları yerde, Aksaray’da sokakta yürürken bile zorlandıklarını; birkaç kez bıçaklı kalabalık erkek grubunun kendilerini tehdit ettiğini, tecavüz etmek istediğini söyledi.
Rayan’ın anlattıklarına göre Wisam’ın yaşadıkları şöyle: “Daha önce başka bir evde kalıyorduk ve sırf gey olduğumuz için o evden çıkmak zorunda kaldık. Çevredeki insanlar sürekli bize bakıyordu. Biz ayıp bir şey yapmadık ki? Bundan beş ay önce de Fatih civarında bir grup Wisam’ı kaçırdı. Arabayla ormanlık bir yere götürdüler, dövdüler, tecavüz ettiler. Öldüreceklerdi hatta ama Wisam kendini yola atarak canını kurtardı. Şikâyet ettik Emniyet’e ama hiçbir şey çıkmadı.”
“Arkadaşımızı giydiği pantolondan tanıyabildik”
Görkem de Wisam ve diğerlerinin arkadaşı. Wisam öldükten sonra bedenini teşhis etmek için gidenlerden biri. Görkem Wisam’ın kaybolması ve ölüm haberini nasıl aldıklarını gözyaşlarını tutamayarak anlattı: “30 Temmuz Cumartesi gecesi Wisam evden dışarı çıktı. Çevreden gelen tehditlerden dolayı tedirgindik zaten. Gitmemesini söyledik ama bir 15-20 dakikalığına sokağa çıktığını söyledi. Tüm gece eve gelmedi. Ertesi gün de Wisam’a ulaşamayınca panik olduk. Sığınmacı ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği’ne (SGDD-ASAM) gittik. Bizi Fatih Emniyet Müdürlüğü’ne yönlendirdiler. Emniyet’e nasıl gideceğimizi, ne diyeceğimizi bile bilmiyorduk ki? Pazar akşamı polis aradı bizi. Rayan’la birlikte Yenikapı’ya gittik. Wisam’ı vahşice kesmişler. Öyle bir vahşilik ki içinde iki bıçak kırılmış. Kafasını kesmişler. Bedeninin üst kısmı tanınmaz haldeydi, iç organları dışarı çıkmıştı. Giydiği pantolondan tanıyabildik arkadaşımızı.”
“Sıra hangimizde?”
Diya ise Wisam’ın ölümünden sonra “Sıra hangimizde” korkusuyla yaşadıklarını, sokağa çıkmaya bile çekindiklerini söyledi:
“Çok korkuyorum. Sokakta herkes bana bakıyor gibi hissediyorum. Ben de daha önce 2 kez kaçırılmıştım. Çerkezköy’de bıraktılar beni eve zor döndüm bir seferinde. BM’ye gittim kimliğim için ona bile cevap gelmedi. Kimse bizle ilgilenmiyor. Herkes sadece konuşuyor. Telefondan tehditler alıyorum. Sakin konuşuyorum ki başıma bir iş gelmesin. Suriyeli ya da Türkiyeli fark etmez, eşcinselsen herkesin hedefindesin. Senden seks istiyorlar, istemeyince peşine takılıyorlar. Kimliğim bile yok, kim beni niye korusun? Sıra hangimizde?”
Rayan ise SGDD-ASAM ve Birleşmiş Milletler’i eleştirdi. “Wisam öldükten sonra bir şey yapsalar ne olacak ki? Arkadaşımız öldü gitti” dedi ve ekledi: “ASAM ve BM hiç ilgilenmiyor bizimle. Biz ancak kendimizi koruyabiliyoruz. Beraber kalıyoruz ki korunalım. Kimseden cevap ve bilgi alamıyoruz. Sadece konuşma… Wisam öldükten sonra ASAM aradı bizi. Öldükten sonra yani… Ne gerek kaldı ki? Çok saf ve iyi bir insan gitti bu dünyadan.”
Depresyon, dünyada 350 milyon kişiyi etkileyen mental bir rahatsızlıktır (WHO, 2012). Hayattan alınan keyfin azaldığı, kişinin özsaygısında azalmanın görüldüğü, suçluluk duygusunun yoğunlaştığı, uyku ve iştah ile ilgili sorunların yaşandığı, zayıf konsantrasyon ile kendini gösteren depresyonun tedavisi yapılmadığında kişiyi intihara dahi sürükleyebilir.
Her olumsuz duygu durumuna “depresyon” demek yanlış olur. Depresyon, belli bir nedeni olmayan abartılmış ve sürekli bir üzüntü halinin iki haftadan fazla sürmesidir. Kalıtımsal, çevresel, hormonal nedenlerden dolayı, beslenme yetersizlikleri ve stres kaynaklı gelişebilir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından her ne kadar ruhsal bir hastalık olarak tanımlansa da depresyon aslında “kimyasal” bir durumdur. Beslenme de insan vücudunun kimyasını etkileyen en önemli faktörlerdendir. Kim olduğumuz, nasıl davrandığımız beslenmeye bağlıdır.
Depresyon tedavisinde psikoterapi ve ilaçların dışında uygulanması gereken başka bir tedavi şekli vardır ki, o da beslenme tedavisidir. Aslında depresyonu yaşamaya başlamadan önce beslenmeyle ilgili bazı durumlara dikkat edilmelidir. Gecenin bir yarısı yediğiniz bir dilim yaş pasta gibi hiç ihtiyacınız olmayan bir zamanda, hiç ihtiyacınız olmayan bir şey yediğinizde depresyona yatkın hale gelirsiniz.
Depresyon yaşayan bireylerin klinik tablosuna bakıldığında psikolojik birçok değişikliğin yanında iştah değişimleri, buna bağlı kilo alımları ve kilo vermeler, kabızlık, vitamin düzeylerinde değişiklikler, vücuttaki suyun azalması gibi durumlar da görülmektedir.
Nedir depresyonun kimyası?
Kan dolaşımındaki maddelerin yüzde 30’unu tüketen beyin, yeterince beslenemezse yorgunluk, halsizlik, huzursuzluk, depresyon ortaya çıkar. Depresyonun ortaya çıkışında şüphesiz yetersiz alınan ya da vücutta yetersiz işlenen besin maddeleri önemli yer tutar. Depresyona neden olan mekanizmaları bildiğimiz zaman konuyu daha kolay kavrarız. Nörobiyolojistylere göre, depresyonda iki önemli nörotransmitterden bahsedilmelidir, bunlar, serotonin ve norepinefrindir (1).
Serotonin ve norepinefrin, depresyonu yönetmedeki görevlerinin yanında, toplanan duyuların değerlendirildiği ve seçiliminin yapıldığı limbik sistemden duyuların seçilmesi sürecinde de görev alır. Nörotransmitterlerin uygun dozlarda alınmayışı depresyon üzerine olumsuz etkiler yaratmaktadır. Burada başlıca üzerinde durulması gereken durum, eksik nörotransmitterleri gerektiği ölçüde arttırmaktır.
Günümüze kadar depresyona dair yapılan çalışmalara baktığımızda, 1970’lere kadar depresyon tedavisinde serotonin ve norepinefrinin kullanıldığını ancak 1970 ve 1980’lerden sonra serotonin öncülü L-Triptofan ve dopamin ve norepinefrin öncülü fenilalanin ve tirozinden bahsedilmeye başlandığını görüyoruz (2). L-Triptofan ve tirozin beslenme ile vücuda alınan iki temel bileşendir. Vücut ağırlığının korunmasında önemli yer tutan melatoninin öncül maddesi olan L-Triptofan, soya fasulyesi, pirinç, mısır, bezelye, cevizde bulunur.
Meyers, 2000 yılında nörotransmitter öncüleri olan tirozin (norepinefrin, dopamin) ve L-Triptofanın (serotoninin, 5HT), depresyon tedavisindeki etkilerini inceleyen çalışmaları gözden geçirmiştir (2). Bu derlemeye göre kesin olmamakla beraber öncüller ılımlı veya orta dereceli depresyonda etkili olabilir. Meyers, çalışmanın sonucunu “Depresyon tedavisinde yeterli ölçülerde alınan beslenme öncülleri nörotransmitterleri yerine koyabilir” şeklinde açıklamıştır.
Serotonin
Serotonin, depresyonun engellenmesinde ve kontrolünde görev aldığı gibi, beyindeki yiyecek alımı ile ilgili merkezleri de düzenler. Yani, depresyon ve vücut ağırlığı kontrolü birbirine bağlı iki konudur.
Muz ve ananas gibi meyvelerde bulunan serotoninin sentezi için L-Triptofan aminoasidi gereklidir. Öncüllerin yanında ara reaksiyonu katalizleyen vitamin ve mineralleri almak da depresyon tedavisinde olumlu etki yaratmaktadır. L-Triptofandan serotonin sentezi için B6 ve C vitaminine ihtiyaç vardır. B6 vitamini kaynakları, tam tahıllar, kuru yemişler, muz, patates ve yeşil yapraklı sebzelerdir. C vitamini, beyin ve sinir sistemi işlevlerinde görev alır. Antistres faktörlerin oluşumunda etkilidir. C vitamininin başlıca kaynakları, bütün üzümsü meyveler, turunçgiller, diğer çeşitli meyveler, yeşil yapraklı sebzeler ve diğer sebzelerdir (3).
Fiziksel aktivite ile de serotonin düzeylerinin arttırıldığı belirtilmiştir. İnsan beyninde serotonin üretimi L-Triptofanın oral alımı ile iki katı kadar arttırılabilir (4). Düşük serotonin salgısının arttırılması iştahsızlık, aşırı iştah gibi şikayetlerin azalmasını sağlar.
Norepinefrin
Norepinefrin seviyesi düşük olursa depresyon görülür, yüksekliğinde ise hasta manik olur. Bu nedenle dengenin kurulması çok önemli yer tutar. Norepinefrin sentezi için tirozin gerekmektedir. Tirozinden norepinefrin sentezi için de folik asit, niasin, D vitamini, demir, B6 vitamini ve C vitamini gerekmektedir. Bu gerekli besin maddelerinden folik asidin en iyi kaynakları yeşil yapraklı sebzeler, kurubaklagiller ve tam tahıllılardır. Demir, norepinefrin salgılanmasında görev almakla beraber ayrıca dokulara oksijen taşınmasında da görev alır. Kuru yemişler ve tahıllar demir kaynaklarındandır. Ayrıca, niasin triptofandan sentezlenir, sentezinde B6 vitamini gereklidir. Niasin, tam tahıllılarda bulunmaktadır.
Kan şekeri düzensizlikleri, insülin direnci ve depresyon
Kan şekeri düzensizlikleri de depresyonu tetikleyebilir. Diyabetlilerde depresyon görülme durumu normal popülasyona göre yüzde 30 daha fazladır. Panik atak birçok psikiyatrik hastalıkta ve depresyonda büyük oranda görülür. Reaktif hipoglisemili kişilerde hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü) sırasında düşen kan şekerini düzeltmek için artan kortizol ve epinefrin salgısı panik atağın artmasına sebep olur. Depresyonlu kişilerde glikoz tolerans bozukluğu görülme sıklığı da artış gösterir.
Depresyon görülen hastalarda insülin direnci göstergelerine de bakmakta fayda vardır. Ayrıca tiroid hormonlarına, hipotiroidi ve haşimato tiroidi olup olmadığına da bakılmalıdır. Bunun dışında kan şekeri düzensizliklerinin, tip 2 diyabetin, insülin direncinin en önemli nedenlerinden olan bel çevresi yağlanması ve aşırı kilo almaktan uzak durulmalıdır.
Depresyondan korunmak için bazı sağlık önerileri:
Bol taze meyve ve sebze tüketerek (tercihen çiğ) depresyonu önlemede kullanılan birçok vitamin ve minerali temin edebilirsiniz.
Düzenli uyku depresyon görülme riskini azaltır. Düzenli uykuyla normal düzeylerde salgılanan melatonin sayesinde kilo kontrolü de sağlanmış olur.
Egzersiz, endorfin seviyesini arttırır. Bu da depresyonun etkilerini azaltır. Depresyonu önlemede tedavinin önemli bir parçasıdır. Aynı zamanda, depresyonun tekrarlama olasılığını düşürür. Tedavinin bir parçası olarak haftada en az üç gün her yapıldığında 30-45 dakika süren orta tempolu aktivite yapılması önerilir.
Aşırı asit içeren işlenmiş gıdalardan özellikle rafine şekerli gıdalardan uzak durun. (İnsülin direncini önlemek için)
İşlenmiş bütün gıdalardan uzak durun.
Doğum kontrol hapları kullanıyorsanız B6 ve tirozin takviyesi konusunda hekiminize danışın.
Serotoninin ham maddesi olan L-Triptofandan ve norepinefrinin maddesi olan fenilalanin ve tirozinden zengin olması nedeni ile kabak çekirdeği tüketmek depresyon tedavisine yardımcı olabilir.
Tatlandırıcı kullanımından olabildiğince uzak durun. Aspartamın yarısı fenilalanindir. Aşırı aspartam alınması L-Triptofanın beyin hücresine geçişini azaltır ve depresyonu tetikler.
İdeal ağırlığınızı koruyun.
Her susadığınızda su içmeyi ihmal etmeyin. Yeterli su içip içmediğinizi idrarınızın renginden anlayabilirsiniz. İdrarın rengi berraksa yeterli su içiyorsunuz demektir.
Kaynakça:
(1) Garlow S, Musselman D, Nemeroff C. The neurochemistry of mood disorders: clinical studies. In: Charney D, Nestler E, Bunney B, eds. The Neurobiological Foundation of Mental Illness. New York: Oxford University Press; 1999.
(2) Meyers S. Use of neurotransmitter precursors for treatment of depression. Altern. Med. Rev. 2000 Feb; 5(1): 64-71
(3) Aksoy M, Ansiklopedik Beslenme, Diyet ve Gıda Sözlüğü
(4) Young SN, Gauthier AM. Effect of tryptophan administration on tryptophan, 5hydroxyindoleacetic acid and indoleacetic acid in human lumbar and cisternal cerebrospinal fluid. J Neurol Neurosurg Psychiatry 1981;44:323-327.
Konu ile ilgili destek almak için:
Beslenme ve Diyet Uzmanı Kevser BAŞKARA
Adres: Fahrettin Kerim Gökay Cad. Özbek Apt. D:114 N:1 Feneryolu-Kadıköy / İSTANBUL
“Onur Ünlü bu sefer yine ne yaptı acaba?” sorusuyla seyretmiştim “İtirazım Var“ı. Leyla ile Mecnun ile yeni nesil bir anlatım dili geliştirip diziyle sevilen Onur Ünlü, ilk uzun metrajlı filmi ‘Polis’ ile sinemasever ve eleştirmenlerden tam not almıştı. ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ ile izleyiciyi deneysel bir anlatım yapısıyla farklı bir hayal alemine sokan yönetmen, son filmi İtirazım Var ile alıştığımız komedi dilini tekrar kullanıyor.
Ana karakterimiz Selman Bulut(Serkan Keskin)… Siyaset Bilimi okumuş, antropoloji alanında yüksek lisans yapmış, insanı en az Hegelkadar tanıdığını düşünen, geçmişte askeriyede çalışmış, boks yapmış, bağlama çalmayı öğrenmek için bir süre Sivas’ta yaşamış, satranç oynamayı seven, ezan vakitlerini dijital saatiyle takip eden yeni dönem bir cami imamı…
Filmin konusu, camide namaz esnasında öldürülen bir adamın katilinin bulunmasını kendine görev etmiş bir imamın hikâyesinin, polisiye komedi türünde anlatılmasıdır. Hikâye yapısal olarak sürekli merak düğümlerini atarak ilerler. Filmin sonuna kadar olaylar zinciri bağlantılı olarak artar. Doruk nokta ve çözüm, filmin finaline çok yakındır. Olayların, bu denli karışık ilerlemesi ve karakter bolluğunu, biraz zorlama olarak gördüğümü itiraf etmeliyim. Zaten filmde ilgi çekici bulduğum, olayın anlatımı ve çözüme kavuşma süreci değil, filmin anlatı yapısında bir imam karakterinin betimlenişi oldu. Bıçak sırtı bir konusu olduğu ve sinemada gösterimi için +18 ibaresi yemesi (bir hafta sonra +15’e düşürülmüştür), açılış sekansından bellidir. Bangır bangır çalan İtirazım Var şarkısı fonunda namaz kılan insanlar görüntüsüyle başlar hikâye.
İmamlar, cemaatin önünde bulundukları için arkada kalanlara öncülük ederler namaz kılarken. İbadet halinde arkada olan biteni görmezler. Selman Bulut da iki el atılan silah sesini duyduğu zaman arkasına dönüp uzun uzun bakar. Bu durum belki de hayatında ilk kez kendi dünyasından dışarı çıkıp, kitaplarından başını kaldırıp gerçeklere tanık oluşunun göstergesidir.
Karşılaştığı gerçek dünya hiç beklemediği türde, din kitaplarında yazmayan, ahlaktan yoksun, batmış bir dünyadır. Dolandırıcılık ve sahtecilik yapan bankacı, müvekkilinin parasına göz diken avukat, eşini döven polis ve tüm bunlara göz yuman bir devlet ile onun arkasında saf tutmuş bir toplum. Bu gerçekle karşılaşan Selman Bulut’un burnu artık beladan çıkmayacaktır. Bunu da filmin sonuna kadar burnunun kırılıp tampon ve yara bandıyla dolaşmasıyla görürüz. Artık gözleri bağlı, kulakları tıkalı, gerçek yaşamdan uzak değildir karakterimiz. Bugüne kadar Türk Sineması’nda çizilen, doğrudan sapmayan, topluma örnek ve günahsız din adamı, Onur Ünlüfilminde gerçek bir insana dönüştürülmüştür.
Anlatı ilerledikçe, daha çok tanımak istediğimiz Selman Bulut, filmin sonuna kadar kendindeki merak öğesini korur. Olayı araştıran polis memuru Cihan’ın (Osman Sonat) filmin sonuna kadar tekrarladığı gibi “Hocam, kimsin sen?” diye sormadan edemiyoruz. Kendi tabiriyle “Allah’ın günahkar bir kulu”dur Selman. Hayat bilgisi sadece kitaplardan okuduklarıyla sınırlı değildir elbet. Kendi doğrularıyla hareket etmekten çekinmez. Üniversitede okuyan kızının bir erkekle “kızlı erkekli“ bir evde imam nikahı kisvesi altında yaşamasına “Sokayım imam nikahına” diyerek büyük tepki gösterir. Bir şeyleri kılıfına uydurarak yapmak da doğru davranış değildir çünkü.
Sağlam bir hükümet eleştirisi içeriyor İtirazım Var. İmamımızın az önce sözünü ettiğim “kılıfına uydurarak yapma” konusunda verdiği vaaz/tirad, filmin en müthiş sahnesidir.
“İhtiyaçtan fazla mal haramdır, hırsızlıktır… Altın ve gümüş, yoksullar üzerinde hegemonya kurmak için kullanılıyor… İnfak edilmiyor… Mülkte şirk koşuluyor… Kırkta bir diye bir şey tutturulmuş gidiyor… Komşusu açken tok yatmamak için zengin mahallelerine taşınanlar var… Peki sokaktaki açtan, yoksuldan haberiniz var mı? Bu dinin klasik fıkıh anlayışı, yeryüzünün sokaklarında aç gezen 1 milyar insan için ne diyor?
O fıkıhtan bir şey çıkmaz. O, zenginlerin, kodamanların, cariye ve köle sahibi olma peşine düşmüşlerin fıkhıdır. Sultanların, harem ağalarının, zindandan İmam-ı Azam’ın kırbaçtan morarmış cesedini çıkaranların, kırkta bircilerin fıkhıdır… Ebuzer Ğıfari’nin dediği gibi ‘Geceyi aç geçirip de kılıcına davranmayanın aklından şüphe ederim…’
2013 yazında Taksim Gezi Parkı olayları ile başlayıp büyüyen olaylarda, biber gazından etkilenip Beşiktaş’taki Bezm-i Alem Valide Sultan Camii‘ne sığınan göstericiler için dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan: ‘Camiye ayakkabılarıyla girdiler, orada içki içtiler’ açıklaması yapıp kamuoyunda eylemcileri karalama politikasına gitmişti. O caminin muezzini ise “İçki içildiğini görmedim. Yalan mı söyleyeyim?” diyerek bu açıklamayı yalanlamıştı. Sadece doğruları söyleyen bu din adamı basında sürekli yer almaktan ve hedef gösterilmekten dert yanarak görev yerinin değiştirilmesini istemişti. İtirazım Var’daki Selman Bulut, Bezm-i Alem Valide Sultan Camii’ndeki bu müezzinin başka bir versiyonudur. Sürekli sorguya çekilip hedef gösterilmekten dert yanar. Hatta polisin aksine cinayeti bile kendi çabasıyla çözer.
Faizin sürekli olarak günah olduğu vurgulanan filmde, kapitalist sistem de eleştirilen unsurlar arasındadır. Bu çarkın içinde kendini soyutlamış karakterimiz, günümüz bankaların işgüzarlığı ile kolayca kredi kartı sahibi olur, hatta borçlanır. Kredi çekme konusunda söyledikleri ise (“Hükümette tanıdığım olsaydı krediye ihtiyacım olmazdı”) yine lafını sözünü esirgemeyen imam karakterinin altını bolca çizer.
Eleştiriler ve göndermeler filmin arka planında o kadar ustaca kullanılmıştır ki “kör göze parmak sokmak” şeklinde izleyiciği rahatsız etmez. Polisiyenin komedisi biraz Amerikan Hollywood sineması klişeleriyle kafa bulur türdedir. Sherlock Holmes ve Dr. Watson’ın birlikte iz sürüp olayın esrar perdesini aralamalarını, müstakbel damadıyla kendilerine yakıştırırlar. Aynı zamanda “Bayılırım belaya” diyebilecek kadar içinde bulunduğu durumu özetler. Ünlü ajan James Bond kadar önemser kendini (-Ben Cihan Demir cinayet masasından. – Ben de Selman Bulut, camiden!). Sert bir filmi nasıl naifleştirip bir durum komedisi haline getirebileceğini iyi biliyor Onur Ünlü.
Filmin başından sonuna değişen bir kahraman görülmemektedir. Selman Bulut, kızı kaçırılıp çaresiz kaldığında camide küfredebilecek, şüpheli bulduğu adamın peşinden meyhaneye girip onunla rakı içebilecek kadar insandır. Günahkar olduğunu her fırsatta dile getirir. Cinayeti çözmesi de ona bir şey kazandırmaz. Suçluyu adalete (!) teslim etmez. Çünkü son hamle de “MAT” olan Selman’dan başkası değildir.
Gerçekte suçlu veya masum kimdir ki zaten? Bu film bize son dönem Bağımsız Türk Sinemasının yinelediği gibi gerçekte karakterlerin salt siyah veya beyaz olmadığını da gösterir.
Şimdi… Gözlerini kapat, kalbini aç, aklını da bırak gitsin.
Osman Evcan yıllardır Türkiye’nin bir hapishanesinden diğerine sürülüyor. Sürülme nedeni ise sürekli olarak açlık grevine girişerek protesto hakkını kullanması. Osman Evcan ekolojist bir vegan. Hapiste olduğu için de vegan yemek talebi vardı. Devlet vegan kelimesinin anlamını bilmediği için Osman’ı anlamadı, anlamak için çaba sarf etmedi. Etli yemekler, hayvansal içerikli gıdalar sunuldu.
Osman, hayvan sömürüsünden ona sunulan “payı” reddediyor. O da bizler gibi biliyor ki başkasının acısı üzerinden mutluluk ve huzura erişilmez. Mezbahalarda tersten zincirle asılıp, koca testerelerde çığlık çığlığa öldürülmüş bir yaşamdan geriye kalan beden parçalarını (beden bütünlüğü tecavüze uğramış, katledilmiş) mideye indirerek huzura erişmenin imkansız olduğunu düşünüyorum.
Devlet, Osman Evcan’a vegan yemek çıkarmak yerine onla dalga geçti, taleplerini reddetti. Bunun üzerine bir insan bir hücrede en onurlu şekilde nasıl direnebilir ise Osman da öyle yaptı ve bedenini bir direniş aygıtına dönüştürerek açlık grevlerine başladı. Sürüldü, kötü muamele gördü, yılmadı. Bir hapishanede tam vegan yemek talebi karşılandı derken başka hapishanelere sürülüp tekrar baştan aynı şeyleri yaşaması sağlandı. Osman her gittiği hapishanede yeni yeni mahkumlara görmek istemediğimiz gerçekleri anlatıp onların da hatırlamasını sağladı. Osman’dan sonra onun geçtiği hapishanelerde koğuş arkadaşları vegan ve vejetaryen oldular. Hatta Kandıra hapishanesinde yatarken diğer vegan ve vejetaryen mahkumlar da açlık grevine girerek Osman’ın direnişine destek verdiler.
Devlet Osman’ı her hapishanede susturmayı denedikçe daha fazla mahkum vegan olmaya karar verdi ve hayvansal gıda dayatmasına karşı açlık grevlerine destek verdiler. Osman’ın direnişi sayesinde yıllar önce yapılan düzenlemeler ile devlet tarafından gözaltına alınan yada tutuklanan kimselere vegan-vejetaryen menü hakkı doğmuş oldu. Eğer bugünlerde bir vegan yada vejetaryen gözaltına alınır veya hapse atılırsa bu direniş sayesinde vegan-vejetaryen yemek talep edebiliyor ve devlet (karakol, hapishane) size bu tip gıda sağlamakla yükümlü.
Osman yarattığı direniş ile dünyaya yayılan bir üne kavuştu. Öyle ki birçok ülkede yapılan eylemler Osman Evcan’la dayanışma mesajı gönderiyor.
Son dayanışma mesajı ise Çek Cumhuriyeti’nden geldi. Hayvan özgürleştirme eyleminin meşru olduğunun yeterince farkında olan bu grup, hayvan özgürleştirme eylemleri sırasında yüzlerini kapatmak zorunda hissetmiyorlar. Zaten yaptıklarının normal olduğunu, anormal ve gayri-meşru olanın hayvan bireyleri köleleştirmek ve sömürmek olduğunun da farkında oldukları için yargılanmaktan da korkmuyorlar.
Özgürlük paha biçilemezdir. Ve özgürlük hayvanların da hakkıdır, bizim de hakkımızdır.
Verilen mesaj şu şekilde:
Soğuk bir gece, yağmur, uzaktan gelen gök gürültüsü. Kenarda beklemekten sırılsıklamım, devriye gelene dek bekliyoruz.
Sorun yok. Gidebiliriz.
Burayı biliyoruz, bu yüzden kurtarma eylemi çabucak bitiyor.
Dört tavuk aldık, gidiyoruz. Dünyası birkaç dakika içinde değişen dört tavuk
Adını vermeyen bir takım üyesinden:
Hayatımda ilk kez hayvanların fabrika çiftliklerinde nasıl yaşadığını görüyorum.
Son derece sert bir şekilde programlanmış bir mod var, gündüzü ve geceyi belirleyen ışık saati bulunuyor, şu anda ışık söndüğü için geceymiş gibi bir hava yaratılıyor. Diri diri ölüme mahkûm edilmiş yüzlerce tavuğun hayatta kalmak için debelendiği holde elimde lambamla yürüyorum. Günbegün yaşanan işkence ve zulmü düşünecek zaman yok. Artık eyleme geçme zamanı.
Bugünden itibaren kurtarma eylemleri yaşamımın bir parçası.
İmgelerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Onların ne kadar güçlü olduğunu unutmak çok kolaydır. Afganistan’ı düşünün, akla gelen ilk şey savaş ve şiddet tarafından perişan olan bir ülkenin görüntüleri… İnsanların her gün kendi gerçeklikleriyle çatıştığı bir ülke. Afganistan’ın ilk kadın grafiti sokak sanatçısı olan Shamsia Hassani bunu değiştirme yolunda. Feminist dokulu ve derin grafiti çalışmaları sayesinde insanların zihnindeki savaşın tüm kötü anılarını renklerle kaplamaya çalışıyor.
Shamsia, 1988’de İran, Tahran’da doğdu. Görsel Sanatlar bölümünde yüksek lisans yapabilmek için Kabil’e taşındı. Shamsia bu çalışmaları aracılığıyla Afgan kadın sorunu ile kentsel bir alan yapmaya çalışıyor. Bu çalışmalar, gizli olmadığı için hatta kamu duvarlarında karalanmış olduğu için konu daha da ilginç bir hâl alıyor.
Art Radar dergisindeki röportajında çalışmalarındaki kadınlardan bahseden Shamsia şöyle diyor: “Kadının gücünü ve kadının sevincini gösterebilmek için imgelerimi değiştirdim. Çalışmalarımda çok fazla hareketlilik var. Kadınların Afgan toplumu için yeni ve daha güçlü şekli ile geri döndüğünü görmek istiyorum. Evde olan bir kadın değil. Bu yeni bir kadın. Enerjiyle dolu olan, tekrar başlamak isteyen bir kadın. Onları hayattan daha büyük boyuyorum.”
Sanat formu, kurulması yasak olan ve sık sık yasadışı olarak nitelendirilen Afganistan’da grafiti Avrupa ülkelerinkinden farklı değerlendirilir. Ama kadın olduğu için Shamsia sokaklara istediği gibi erişemedi, bu yüzden “Grafiti Rüyası” dediği bir yönteme başvurdu. Bu teknikle Kabil sokaklarının büyük kalıplarını alıyor, onları bir tuval gibi kullanıyor ve stüdyosunda onları boyuyor.
Müzik aletleri soyut olarak düşünce özgürlüğünü vurguladığından Shamsia’nın çalışmalarında sık sık görülür.
Shamsia şimdi KabilÜniversitesi’ndegrafitiöğretiyor. Eserleri Los Angeles Hammer müzesinde sergileniyor.
“Benim gibi görünmek”“Bir zamanlar”“Güneş olmadığında”“Aklımdakiler”“Benim şehrim”“Kuşların ırkı yoktur” adlı seriden
“Kalbimden selam sana ey Beyrut Öpücükler denizine ve evlerine Eski bir denizci yüzü gibi olan bir taşına”
Fairouz’un Beyrut şarkısı kulağımda ve içimde sürekli hareketlenirken düşlerimde tutkuyla görmek istediğim bir kent yarattı. Sanki beni çeken bir şey vardı orada. Lisede ilk kez kulağıma çalınan bu şarkıyla hayalimde beliren Beyrut’u göremedim ama kentin düşümdekinden çok başka bir hâl aldığını anlamam geç olmadı. Savaşı, yıkımı seven insanlık, kentleri, insanları yıkmış, güzellikleri yok etmişti. Bittabi Beyrut da bundan nasibini almış, eski dokusunun uzağında bir kent olmuştu…
1965’egidildiğinde akla gelen Beyrut, oldukça güzel bir görüntüye sahipti. Lübnan’ın başkenti öyle şık bir görünümü barındırıyordu ki gözde bir kentti. Öyle ki dünyaca ünlü pek çok isim, film yıldızları, jet sosyeteden isimlerin uğrak noktasıydı. Aynı zamanda Beyrut Limanı önemli bir yere sahipti. Liman, Kraliçe II. Elizabeth’in gemisine ve ABD 6. Filosuna ev sahipliğini yaptı.
Carlo Bavagnoli, Amerikan dergisi Life için çektiği fotoğraflarda Beyrut’un güzelliğini göstermişti. Kent bu görünümü elbette tamamen yitirmiş değil. Nitekim iç savaşa, arada devam etmiş olan çatışmalara rağmen Beyrut halen Ortadoğu’nun gözdesi, en büyük parti, eğlence şehri. Kentte barışın ve istikrarın sağlanması için çabalar harcandı, bu ortamın devamlılığı için süresi uzatıldı ama yıkımın izleri şehrin hiçbir noktasından silinmedi. Zira Beyrut’ta lüks bir otelde kalıp manzarayı seyre dalmak için perdeleri açarsanız karşınıza bombalanmış binaların çıkması kaçınılmaz.
Lübnanlılar genellikle sabahları kayak yapar, öğleden sonraları sahile gider, geceleri de partilerde eğlenirdi. Bu hareketli, rengarenk şehir yıkım öncesi fotoğraflarından da anlaşılacağı üzere güzelliğiyle tüm övgüleri hak etmiş. Günümüzde ise güzelliğini tamamen yitirmemiş olmakla birlikte eski dokusunu taşımıyor. Üstelik burası söz konusu olduğunda çoğu kişi kaygılarını hâlâ barındırıyor.
Beyrut, savaşın getirdiği yıkımla farklılaşmış, yorgun argın bir şehir halini almış olsa da üzerine söylenen şarkılarda olduğu gibi kalpten selamlar gönderilmeyi hak ediyor. Benim içimde bir yerler hâlâ orayı görme aşkıyla yanıyor. İnsanı çeken bir şeyler var sanki Beyrut’ta. Bombalanmadan önceki fotoğraflarındaki güzellikten eser kalmamış olsa da, yaralı bir şehirse de Beyrut, halen dimdik ayakta.
Antalya Kaleiçi’nde bulunan Çellokafe, dünyanın birçok yerinden farklı tarzda müziğin çaldığı, özel toplanmış çayların bulunduğu, kafe ile aynı adı taşıyan kedi Çello ve diğer kedi ve köpek arkadaşları tarafından kuşatılmış bir mekân.
Kafenin bir diğer özelliği de sokak müziği, sokak şiiri, sokak tiyatrosu, masal geceleri düzenlemesi.
Çello aynı zamanda Alakır vadisini yok etmeye çalışan HES (hidroelektrik santrali) projesine karşı direnen kişilerin buluşma noktası olmuş gibi. Alakır için geceler düzenliyorlar, sürekli olarak Alakır’a gidiyorlar ve davaları yakından takip edip müdahil oluyorlar. Kısacası Antalya’nın ve çevresinin ekoloji mücadelesinde de yeri olan kimseleri içeren bir ortam. Alakır vadisinin direnişine destek olmak isteyenleri de bekliyor Çello.
Adını dişil enerjiden alan Çello, LGBT, kadın hakları ve çevreci mücadele aktivistlerinin imece usulü var ettiği bir mekân. Yolunuz düşerse uğramadan geçmeyin derim.
Alakır vadisindeki doğa katliamı ile ilgili son durumları soruyoruz:
Alakır vadisi, hakkında alınan SİT kararına rağmen ADO holdinge bağlı Reis Enerji’nin yanı sıra Dedegöl Enerji ve Kürce HES’in saldırısı altında. SİT kararı olmasına rağmen zenginliğin ve bürokrasinin verdiği güç ile büyük bir doğa katliamı gerçekleştirip Antalya’nın geleceği ile oynayan bu kibirli kimselere devletin hiçbir organı dur demiyor. Antalya’nın gelecek nesillerine atılacak bu kazık şimdi hissedilmiyor olabilir ama gelecekte su ve orman sıkıntısı yaşanacağı açık.
HES projeleri sonucunda ormandaki canlı yaşam yavaş yavaş susuzluğun etkisi ile yok olacak. Bu durumda Alakır Vadisi’nin Antalya’ya sunmuş olduğu yaşam desteği de yok olmuş olacak, bunun cezasını da biz değil gelecek nesiller çekecek.
İşte bu yüzden biz Antalya ve çevresindeki herkesi Alakır’a sahip çıkmaya, canlı yaşamına ve çeşitliliğine saygı göstermeye davet ediyoruz. Orman ve vahşi yaşamın bize değil bizim ona ihtiyacımız olduğunu unutmamak gerekli.
Ayak ve tırnak mantarı çok yaygın bir cilt problemidir. Birçok insanda hayat boyu en az bir kere ayak mantarı gelişir. Daha çok, erişkin ve ergenlik çağındaki erkeklerde görülür. Kadınlarda ve 12 yaşından küçük çocuklarda ise daha az görülmektedir. Ayak mantarı oldukça kolay tedavi edilebilen bir cilt problemi olmasına rağmen oldukça sık tekrarlayabilmektedir. Bu da mantarların ılık, nemli ve karanlık ortamlarda üremesinden ötürüdür.
Ayak mantarı genellikle havlu, terlik gibi kişisel bakım eşyalarının birkaç kişi tarafından kullanılması sonucu iyileşme görülmemekte ve sorun tekrarlamaktadır. Bunların yanısıra vuran ayakkabı, ıslak ayaklar, şampuanlar ve kimyasal temizlik ürünleri ile yanlış antibiyotik kullanımı da neden olabilmektedir.
Ayak mantarının görüntüsü herkeste aynı değildir. Bazı kişilerde sadece ayak parmakları arasında (özellikle son iki ayak parmağı arasında) soyulma, kızarma kepeklenme ve çatlamalar şeklinde görülürken bazı kişilerde ise ayak tabanında ve yanlarında kızarıklık, kepeklenme ve su toplayan yaralar görülebilmektedir. Ayak mantarı aynı zamanda ayakta kaşıntı ve yanma hissine neden olabilir. Kaşıntı ayak mantarında her zaman olmaz. Ayak tırnaklarında da mantar hastalığı görülebilir ve bunun tedavisi güçtür. Tırnak mantarı tırnakta kalınlaşma, ufalanma, renk değişikliği ve hatta tırnak kaybı ile sonuçlanabilir. Yaş ilerledikçe ayak tırnaklarında olan kalınlaşma normal değildir. Bu tür değişiklikler tırnak mantarına bağlı olabilmektedir.
Tedavi edilmemiş ayak mantarı ciltte çatlamalara, su toplayan yaraların çıkmasına ve ikincil bakteriyel enfeksiyonlara sebep olacaktır. Mantar tanısı konulduktan hemen sonra tedaviye başlanmalıdır.
Ayak mantarından korunmak için
Ayaklar temiz, serin ve kuru tutulmalıdır.
Pamuklu emici maddelerden yapılmış çoraplar giyilmelidir. Kullanılan ayakkabılar deri olmamalı ve ayağa tam olarak oturmalıdır. Böylece ayağa, tırnaklara baskı da azalmış olacaktır.
Dar burunlu, yüksek topuklu, eski, yıpranmış ayakkabılar, çorapsız giyilen ayakkabılar veya başkasının ayakkabısı giyilmemelidir.
Tırnaklar kısa ve düz kesilmelidir. Kenarlarını yuvarlak kesmeyin. Yaz mevsiminde sıkı ve dar ayakkabı giymekten kaçının, bu mevsimde sandalet tipi ayakkabılar tercih edilmelidir.
Ayak mantarına doğal öneriler
1. Kaya tuzu ile mantarlardan arınma yöntemi
2 bardak kaya tuzunu 1 lt ılık su içersine atıp iyice çözdükten sonra ayaklarınızı çıkarıp ölü deriyi tek kullanımlık ponza taşı ile temizleyip ayaklarınızı iyice kurutup güneş göreceği bir şekilde açıkta bırakınız.
2. Sarımsaklı tuzlu tarif
1 baş sarımsağı dövüp içerisine 3 çay kaşığı tuz atın ve mantar olan tırnak ve ayağınıza merhem şeklinde uygulayıp 40 dakika kadar beklettikten sonra iyice durulayın. Durulama işlemi bittikten sonra ayağınızı kurutmayı unutmayın.
3. Yüzlerce yıllık bir tedavi yöntemidir kına
Anadolu Mezopotamya ve Ortadoğu halkları için çok eski süslenme, korunma ve tedavi yöntemidir kına. Mantar tedavilerinde de İran, Irak, Sudan, Türkiye gibi ülkelerde oldukça kullanılır.
4 tatlı kaşığı kına yarım su bardağı su ile içerisine 1 çay kaşığı tuz ve 4 damla lavanta ruhu damlatılarak yoğrulur. Ayağa sürülüp üzerine poşet vesaire çekilmez, pamuklu çorap giyilerek 2 saat bekletildikten sonra durulanır.
Mantarınızı kendiniz de tedavi edebilirsiniz fakat mantar ve birçok hastalığın tedavisindense o hastalığa neden olan etmenleri ortadan kaldırmak daha değerli ve sonuç vericidir.