Ana Sayfa Blog Sayfa 415

Diyetisyen Kevser Başkara ile obezite ve vegan olmak üzerine

1

Diyetisyen Kevser Başkara İstanbul’da bir ofiste bireysel ve kurumsal beslenme ve diyet danışmanlığı, diyabetle yaşam koçluğu hizmetleri ve çeşitli konularda eğitimler veriyor.

Özel olarak diyabet (şeker hastalığı), çölyak ve gluten duyarlılığı gibi hastalıklarda beslenme, sporcu beslenmesi, bitkisel beslenme ve iyi yaşam gibi konuları çalışıyor. Genetik faktörler bir kenara bırakıldığında, sağlıklı olmanın yolunun az yağlı vegan beslenme ve düzenli fiziksel aktiviteden geçtiğine inanıyor.

Kendisi de az yağlı vegan besleniyor, düzenli olarak koşuyor. Hasta ve danışanlarına verdiği çoğu öneriyi kendi hayatında da uygulayan iyi bir örnek olarak karşımıza çıkan Başkara ile sağlıklı beslenme hakkında konuştuk.

Şu günlerde birçok insanın veganlık konusunda bilmek istedikleri var. Vegan beslenme sağlık açısından tehlikeli mi?

Az yağlı, işlenmiş şekersiz, çeşitlendirilmiş bitkisel beslenme, bilinçli uygulandığında sağlıklı bir beslenme şekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun yanı sıra düzenli egzersiz de yapılırsa şişmanlık, diyabet, yüksek tansiyon, kalp hastalıkları oluşum olasılığı, önemli ölçülerde azaltılabilir. Ayrıca geniş kapsamlı birçok araştırma, kanser ile et tüketimi arasında doğrudan ilişki olduğunu belirtmektedir. Sadece et tüketimi bırakılarak şişmanlık kaynaklı diyabet riski yarı yarıya azaltılıyor. Meme kanseri gibi şişmanlıkla doğrudan ilişkili kanser türlerinin nedeni olarak da yumurta, et, süt, yoğurt gibi hayvansal ürün tüketimi ön plana çıkmaktadır.

Az yağlı bitkisel beslenme sağlığın anahtarı

Az yağlı bitkisel beslenme ile işlenmiş gıdaların alımı azalır, kalp damarlarını tıkayan kolesterol ve doymuş yağların alımı büyük ölçüde ortadan kalkar. Tahıllar, sebzeler, meyveler, kurubaklagiller, ceviz, fındık, badem gibi yağlı tohumlar grubundan oluşan dengeli bir beslenme ile yüksek diyet posası alınmış olunur. Bu da kan şekerinin düzenlenmesini sağlar, bu sayede açlık-tokluk durumları dengelenir. Kan şekeri düzensizlikleri sonucu oluşabilecek şeker hastalığı, insülin direnci, şişmanlık oluşum riskleri büyük oranda azaltılır, hastalık var ise hastalığın yükü azaltılır.

Altını önemle çizmek istediğim bir diğer konu da kızartmalar ve işlenmiş şekerli ürünlerin tüketiminin de azaltılması gerektiğidir. Ayrıca patates gibi yüksek nişasta içeren gıdalar kan şekerini hızla yükseltir. Bu da sağlık için istenmeyen bir durumdur. Bu gıdalar, zaman zaman tüketilebilir, ancak beslenmenin temeline konulmamalıdır. Çözünebilir posadan zengin ve her renk sebze meyveden en az birinin tüketildiği bir beslenme tarzı ile hücre yaşlanmasının da önüne geçilir.

kevser baskara-6Özellikle B12 türü vitaminler konusunda neler söyleyebilirsiniz? Bunları bitkilerden almak mümkün müdür?

B12 vitamininin tıptaki adı siyanokolabamindir. Siyanokobalaminin, sinir sisteminde, kan sistemlerinde önemli görevleri vardır. Alyuvar üretiminde, DNA sentezinde yer alır, kırmızı kan hücrelerinin normal oluşumları için gereklidir. Özellikle protein sentezi için çok gerekli bir öncüldür. Siyanokobalamin, vücuttaki ve topraktaki mikroorganizmalar tarafından sentezlenir. Büyük oranda hayvansallarda bulunur. Bitkilerde yok denecek kadar azdır.

B12 vitamini, ince bağırsakların son kısmından emilir. Gaita ve az miktarı idrar ile atılır, vücuda alınan B12 vitamininin yüzde 50’si kullanılır. Kan seviyesi 150 mikrogramın altında ise takviye hekim gözetiminde yapılmalıdır.

B12 eksikliğinin görülmesi nadirdir

Günlük B12 vitamini ihtiyacı 2-3 mikrogramdır. Düşük B12 düzeyleri, sinir sisteminde bozukluklara ve kansızlığa (anemi) neden olabilir. Ancak eksikliğinin görülmesi çok nadirdir. Eksikliğinde de yerine koymak oldukça ucuz ve kolaydır. Dilaltı, hap ve iğne şeklinde takviyesi yapılabilir. Dozların hekim kontrolünde alınması gerekir.

Vegan beslenmeye yeni başlayan birini düşünelim. Bu kişi takviye almadan karaciğerinde depolanan B12 vitamini ile 2-3 yıl idare edilebilir. Ancak eksiklik oluşmaması adına yine de hekimlerin önerileri doğrultusunda belirli bir zamandan sonra takviye olarak alınmaya başlanabilir. Takviye alınırken, düzenli kontrollerle de B12 vitamini düzeyleri takip edilmelidir.

Geçtiğimiz haftalarda bu konuda çok konuşulan ve viral olan bir haber vardı. Fransa’da vegan bir ailenin bebeğini sağlıklı olmadığı gerekçesi ile aileden almışlar. Bu konuda yorumunuz nedir?

Söz konusu haberin subjektif, çarpıtılmış bir haber olduğunu düşünüyorum. Çocuk ölümlerinden bahsederken konuşulması gereken çok daha faydalı konular var.

Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre 2015 yılında beş yaşın altında 5,9 milyon çocuk öldü. Bu ölümlerin yarısından fazlasını tedavi edilebilecekken farklı nedenlerden dolayı tedavi edilmemiş çocuklar oluşturuyor. Ölüm nedenlerine baktığımızda zatürre, ishal, malarya, hijyen koşullarına uyulmaması gibi durumları görmekteyiz. Ayrıca burası çok önemli, çocuk ölümlerinin yüzde 45’i yetersiz ve dengesiz beslenme sonucu oluşuyor. Anne sütü alımı bu ölümleri ciddi oranlarda azaltabilir. Doğru beslenme ile azaltılabilecek ölümlerin konuşulması gerekiyor.

Kevser Baskara-3Yanlış beslenme alışkanlıkları obeziteye yol açıyor

Bir yandan yetersiz beslenen çocuklar olduğu gibi aşırı, yanlış beslenen çocuklara dair veriler de çalışmalarla ortaya konuluyor. Obezitenin yanlış beslenmenin de içinde bulunduğu yanlış yaşam alışkanlıklarından kaynaklanan bir sorun olduğunu göz önünde bulundurursak az yağlı bitkisel beslenmenin bu yanlış alışkanlıkları gidermede olumlu bir etkisi olacaktır.

Et tüketiminin ve diğer hayvansal gıdaların tüketiminin çocuk ve yetişkinlerde şişmanlık görülme sıklığında ve beden kütle indeksinde azalmayı sağladığı, çalışmalarla ortaya kondu. Ayrıca çocukluk çağı şişmanlığı önlenemezse ve yanlış beslenme alışkanlıkları doğrularıyla değiştirilmezse çocukluk çağı şişmanlığı ile beraber çocukluk çağı metabolik sendrom* vakalarının da artacağı belirtildi.

Görüldüğü üzere bu kadar çok faydası olan az yağlı bitkisel beslenmenin sanki kötü bir beslenme şekliymiş gibi yansıtılması yanlıştır. Az yağlı bitkisel beslenme, bilinçli bir şekilde uygulandığında çocuğun gelişimine olumlu etkiler sağlar. Ancak ebeveynlerin bu beslenme şekliyle ilgili eğitilmesi şarttır. Bilgisiz bir şekilde uygulandığında her beslenme şekli gibi zarar verebilir.

Hiçbir bilgi birikimi ve eğitim olmadan bitkisel beslenme bir çocuğa uygulanmamalıdır. Çocuğun yaşı, gereksinimleri gibi faktörler göz önünde bulundurulmalıdır. Bu konuda işin uzmanlarından profesyonel destek alınmalıdır.

kevser-baskara-4Sporcular için veganlığın bir sakıncası var mı?

Vegan sporcuların başarıları aslında bu soruya cevap vermektedir. Dünyanın en iyi sporcularının vegan olmasının insanlara çok şey anlattığını düşünüyorum.

Besin takviyeleri abartılıyor

Hayvansal kullanımın bırakıldığı, işlenmiş şekerden uzak, yüksek diyet posalı, doymuş yağ içermeyen, bitkisel gıdalara dayalı, çeşitlendirilmiş bir beslenme ile gerekli besin ögeleri alımları sağlanabilir. Bu nedenle besin takviyelerinin de abartıldığını düşünüyorum.

Çalışmalar, bitkisel beslenenlerin bitkisel beslenmeyenlere göre daha fazla günlük diyet posası aldığını ortaya koyuyor. Bu beslenme planıyla aynı zamanda açlık tokluk durumu kontrol edilir, kötü kolesterol düşürülür, kan şekerleri düzenlenir, kilo kontrolü sağlanır. Bu şekilde fazla enerji alımları azaltılır. Bütün bunlar, vücut ağırlığının korunmasında, genel sağlık durumunda, psikolojik durumda, sporcu performansında önemli yer tutar.

Hayvansal tüketilen diyetlerde depo yağ artışı gözlemlenir. Bitkisel beslenme ile alınan gıdalar vücutta depolanmadan kullanılabilir. Bu nedenle, bitkisel beslenmeyle beraber yağ metabolizması düzenlenir.

Protein tozlarına ihtiyaç duymadan da protein ihtiyacı karşılanabilir

Tabii, bir de protein konusu var. “Veganlar güçsüzdür, çünkü yeterince protein alamazlar.” önyargısı artık çürütülür nitelikte. Herkesin günlük protein ihtiyacı farklıdır. Bir vegan, bilinçli besleniyorsa protein ihtiyacını protein tozlarına ihtiyaç duymadan gayet iyi bir şekilde karşılayabilir. Bir diğer konu da aşırı protein alımının vücutta bırakabileceği hasardır. Protein, karbonhidrat ve yağlardan farklı olarak sindirildiğinde üre, ürik asit gazının açığa çıkmasına neden olur, bu zararlı gazı karaciğer etkisiz hale getirir. Aşırı alımlarda, karaciğer yorulur ve işlevinde aksaklıklar meydana gelebilir. Sadece karaciğerde değil diğer organlarda da zararlar meydana gelebilir.

Bir diğer konu da yeterli antioksidant alımı ile ilgili. Yeterli sebze ve meyvenin tüketildiği vegan beslenmede spor sırasında oluşan oksidatif stres azaltılır, spor performansı bu şekilde arttırılabilir. Yeterli sebze meyve tüketiminde de her renk sebze ve meyveden en az birini tüketmeye önem verilmelidir. Çünkü, her renkte farklı tür antioksidant bulunuyor.

kevser-baskara-2

Bir sporcu, vegan beslenerek performansını arttırabilir. Bir vegan da bilinçli beslenerek, kendine uygun spor dalında başarı elde edebilir.

Düzenli ve çeşitli beslenen bir vegan, yeterince karbonhidrat, protein alır. Bu da spor performansı için gerekenlerin büyük ölçüde sağlandığı anlamına gelir.

Vegan olmak kişinin formda kalması için yardımcı mıdır?

Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre Türkiye’de kadınların yüzde 40’ı, erkeklerin yüzde 20,1’i, çocukların da yüzde 14,7’si obez. (Beden Kütle İndeksi 25 kg/m2’den yüksek). Bunun nedenlerinden en kuvvetlisinin yanlış yaşam alışkanlıkları olduğunu söyleyebiliriz. Yanlış yaşam alışkanlıkları, düzenli egzersiz yapılmaması, kötü beslenmedir. Kötü beslenmeyi, doymuş yağların alımı, günlük diyet posasının yeterince alınmaması, sebze ve meyvelerde bulunan antioksidantların yetersiz alınması, işlenmiş gıdaların tüketiminin fazla olması, kızartma gibi yanlış pişirme yöntemlerinin kullanılması şeklinde tanımlayabiliriz.

Artık uzmanlar, diyabet, kalp damar hastalıkları, kötü kolesterol, yüksek tansiyon, kanser gibi birçok hastalığın tedavisinde az yağlı bitkisel beslenmeden söz ediyor. Şişmanlığın tedavisinde ve ideal vücut ağırlığında kalmada da bu beslenme şeklinin uygulanmasını önermek gerekmektedir.

Diyabet oluşum riskinin yarı yarıya azaltıldığı belirtildi

Ulusal Sağlık ve Beslenme Araştırması’ndaki bilgilere dayanarak, et tüketimi ve şişmanlık arasında doğru orantılı bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca The Adventist Health Studies’te sadece et tüketiminin bırakılması ile şişmanlıktan kaynaklanan diyabetin oluşum riskinin yarı yarıya azaltıldığı belirtilmiştir.

Vegan beslenenlerle, vejetaryen ve karnivor grubun karşılaştırıldığı bir çalışmada, kilo kontrolünde iyi bir gösterge olan beden kütle indeksi değerlendirilmiştir. Çalışmada hayvansal tüketenler hayvansalları azaltmışlardır ve bu kişiler veganlarla karşılaştırılmışlardır. Çalışma sonunda veganlar, beden kütle indeksi en düşük grup olarak bulunmuştur.

Ankara Bisikletliler Ortak Platformu-Pedallayan Kadınlar Kadın Cinayetleri için pedalladı.
Ankara Bisikletliler Ortak Platformu – Pedallayan Kadınlar Kadın Cinayetleri için pedalladı.

Diğer yandan hayvansal içeren diyetlerin depo yağ oluşturma riski yüksektir. Bitkiye dayalı beslenmede yağlar depo edilmeden yakılır. Bu da bitkisel beslenmenin, kilo kontrolü ve şişmanlık kaynaklı birçok hastalığın tedavisinde önemli bir yer tuttuğunu gösterir. Şişmanlığı engellemekle, kanser (özellikle meme kanseri), şeker hastalığı gibi pek çok hastalığın oluşum riski azaltılmış olur.

Hayvansal gıdaların başlıca zararları nelerdir?

Hayvansalların tüketime hazır oluncaya kadar geçen süreçte, sera gazı salınımı oldukça fazladır. Ayrıca doğal kaynakların kullanımına baktığımızda da hayvansal endüstrisi nedeniyle israfın meydana geldiğini görürüz. Herkesin bildiği üzere “Et Atlası”nda bu konu anlaşılır bir şekilde açıklanmıştı: 1 kg etin tüketime hazır olabilmesi için yaklaşık 15 bin litre su, 3.6 kilogram buğday, 36 kilogram kaba yem gerekiyor. Oysa bitkisel gıdaların tüketime hazır hale getirilmesi için oldukça az kaynak harcanır. Daha sağlıklı ve daha kolay ulaşılabilir gıdalar varken, bunlardan vücudumuz için gerekli besin maddeleri büyük ölçüde sağlanabiliyorken et tüketimi ve diğer hayvansallar birer keyfiyettir.

Bunların dışında çalışmalar, et tüketiminin şeker hastalığı, şişmanlık, kalp damar hastalıkları, yüksek tansiyon gibi hastalıkları tetiklediği belirtiliyor. İçeriğindeki yüksek doymuş yağ nedeniyle et ve yumurta, süt gibi diğer hayvansallar depo yağların artmasına neden olmaktadır. Ayrıca zararlı mikroorganizmalar bakımından hayvansallar çok uygun bir ortam oluşturur. Zararlı mikroorganizmaların et ve diğer hayvansalları tüketen vücuda girmesiyle çeşitli hastalıklar görülür.

Yapılan epidemiyolojik çalışmaların çoğu etin muhafazası sırasında N nitrozo bileşenlerin ve yüksek ısıl uygulamalar ile ortaya çıkan maddelerin kanseri tetiklediğini ortaya koydu.

Şişmanlık şeker hastalığını tetikliyor

Ayrıca diyabet gelişim riski sadece et tüketimi bırakıldığında bile yarı yarıya azalıyor. Şeker hastalığı ve şişmanlık yan yana anılan iki hastalıktır. Çünkü şişmanlık şeker hastalığını tetikleyen en önemli nedendir. Şeker hastalığı da kalp damar hastalıkları, organ hasarları, sinir sisteminde bozukluklar, böbrek işlevlerinde kayıpları tetikler.

Çağın vebası olan şişmanlığın tedavisinde bitkisel beslenme önemli bir yere sahip. Bilinçli bir şekilde bitkisel beslenmeyi uygulayarak birçok hastalığın oluşum risklerini azaltmak ve vücut ağırlığını korumak mümkün.

*Metabolik sendrom, insülin direnciyle başlayan karın bölgesinde yoğunlaşan aşırı yağlanma ve şişmanlık, kan şekeri düzensizlikleri, kan yağlarının bozulması, yüksek tansiyon, koroner arter hastalığı gibi birçok bileşenin bir araya gelmesiyle oluşan ölümcül bir durumdur.

Karamelize soğan ve taze fesleğenli vegan pizza

0

Pizza hiç şüphesiz en keyifli yemeklerden. Maalesef pizzanın olmazsa olmazı “peynir” ve diğer birçok malzeme pizzayı veganlar için yenmesi “imkânsızlar” listesine sokuyor. Ama bugünün tarifi tüm ezberleri bozacak nitelikte. Karamelize soğanlı, cherry domatesli, taze fesleğenli enfes bir lezzet. Vegan pizza.

Ve işte reçete;

vegan pizza 2Hamuru için:

  • 1 su bardağı ılık su
  • Alabildiği kadar un
  • 1 çay bardağı sıvı yağ
  • 2 dolu yemek kaşığı şeker
  • 1 paket Kuru maya
  • Tuz

Üzeri için

  • Cherry Domates
  • Taze fesleğen
  • 2 kırmızı soğan
  • Yarım çay bardağı zeytinyağ
  • 1 tatlı kaşığı şeker
  • Tuz
  • Balsamik sirke

Ilık suya, 2 yemek kaşığı şekeri atıp karıştırıyor ve ardından kuru mayamızı ekliyoruz. Su, mayanın etkisi ile kabarmaya başladığında bu karışımı derince bir yoğurma kabına alıyoruz.
Tuzu ve yağı ilave ediyor ve azar azar unu eklemeye başlıyoruz.

Hamur artık, yoğurma kabına yapışmıyorsa unumuz yeterli demektir, daha fazla un eklemeden 20 dakika yoğuruyoruz. Yoğurma işlemi mayanın aktive olması ve hamurun kabarması için önemli bir nokta, atlanmamalı.

Hamur yoğurulduktan sonra üzerini streç filmle kapatıp, yaklaşık 30-40 dakika , sıcak bir yerde dinlenmeye ve kabarmaya bırakıyoruz.

Hamur dinlenirken, 2 kırmızı soğanı piyazlık doğrayıp yarım çay bardağı zeytinyağ ve 1 tatlı kaşığı şeker ve biraz tuzla birlikte, kısık ateşte, yavaş yavaş karamelize ediyoruz. Hamurumuz kabardığında, pizza tepsimizi (ya da evdeki herhangi bir fırın tepsisini) bolca yağlıyor, hamurun yarısını tepsiye, elimizle bastıra bastıra yayıyoruz. Ve ardından fırınımızı 200 dereceye ayarlıyoruz.

Karemelize ettiğimiz soğanları hamurun üzerine eşit miktarda yayıp tepsiyi fırına koyuyoruz. Pizza hamuru ve karamelize soğan fırında baş başa 10 dakika geçirirken biz cherry domateslerimizi yıkayıp ortadan ikiye bölüyoruz.

vegan pizza 3Pizza hamurunu 10 dakika sonra fırından çıkarıp domatesleri ekliyoruz (üzerlerine biraz tuz eklemeyi unutmadan). Ve bu şekilde bir 10 dakika daha pişiriyoruz fırında. Biz de bu esnada, balsamik sirkeyi tavaya alıyor ve içindeki asitin uçması ve koyulaşması için pişiriyoruz.

Domatesli ve soğanlı pizzamız piştiğinde, üzerine taze fesleğenlerimizi koyuyor ve yoğunlaşmış balsamik sirkemizle tatlandırıyoruz.

Mutlu sofralarda sevdiklerinizle paylaşmanız dileklerimle.

Not: Sirke sevmeyen biriyseniz bile (ki ben öyleyim) bu tarife sirke koymayı atlamayın. Gerçekten büyük fark yaratıyor ve sirke tadını almıyorsunuz bile. 

Evde Cherry domates yoktu, ben de normal domatesi, cherry domates büyüklüğünde doğrayarak kullandım. Her zaman dediğim gibi, siz bu tarife farklı sebzeler ekleyip çıkararak kendi damak tadınıza göre yeni bir pizza yaratabilirsiniz .

Ortadoğu’nun güneşiyle doğan barışa armağan bir ses ve yaşam: Aram Tigran

1

Aram Tigran’ı 2006’da Çîyayê Geberê parçasıyla tanıdım. Seslendirdiği ve yazdığı birçok parçayı dinleme fırsatı buldum. Bu kadar yaşanmış ve derinden okuyan Ortadoğu’nun Aram amcasının hayatını araştırdım. Sizler de okuyunca, yanık sesli Aram Tigran’ın barışa ve yaşama nasıl adandığına şahit olacaksınız.

Sade, yanık, duru, içten, yaşlı ve bilge bir sestir Apê Aram. Bu sesi duyan herkesin gözünde canlanıverir bu bilge müzisyen. Hatta kimimiz, tambur teline dokunulduğunda hissetmişizdir onu. Ne ki televizyon yaygınlaştığında, bu kez sırtında gömleği, boynunda kravatı ve elinde tamburuyla, o aristokrat görünümüyle çıkıverdi karşımıza. Artık ses ile siluet bütünleşmiş, o davudi sesin sahibinin Kürtçeye büyük değerler katmış olan Ermeni müzik dehalarından Aram Tîgran olduğunu bellemişti cümle âlem.

Büyükbabam da Aram Tigran hayranıydı ve her gün Roj TV’de sabah 11’de Aram Tigran’ın Zimanê Kurdî parçasını açıp sessiz bir şekilde dinlerdi. Dile yapılan baskının müziğe ve tambura vurmuş isyanıydı Zimanê Kurdî.

Ezilen ulusların sesi

Kürt müziğine ömrünü vermişti o. Sason’un Bianda Köyü’nden Qamişlo’ya, oradan Brüksel’e uzanan serüveni, tam 12 Kürtçe albümle doluydu. Fakat bu albümlerin 11 tanesinin kapağında, okunan şarkıların söz ve müziklerinin kime ait olduğu bile yazmıyordu. Az değil üstelik 11 albümde tamı tamına 160 şarkı bulunuyordu. O kadar ki, bu parçaların her birinin Kürt müziğiyle ilgili herkeste derin bir izi bulunuyordu. Ben de Aram Tigran’la 2008 yılında tanışmış ve biraz sohbet etmiştim. Tıpkı Diyarbakır’daki surlar gibiydi bakışı yaşlı ve bilge. Ulusal açıdan kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz dediğimde Ermeni’yim ama Kürt acısıyla Ermeni acısını bağrımda ayni hissederim ve ben Mezopotamya’yım demişti. Aram Tigran gerçekten de böyle biriydi. Ezilen ulusların sesiydi.

aram tigranAram’ın hayat hikâyesi, Türkiye tarihinin sürgün, soykırımcı dur durmak bilmeyen zaman haritasına götürüyor insanı. Aram Tigran babası 1915 yılında yaşanılan Ermeni katliamında Sasonun Bianda köyü yakınlarında ki büyük kıyımdan kurtulan 15- 20 kişiden biridir. Katliamdan kurtulan Baba Tîgran, Suriye tarafındaki Qamişlo’ya kaçmayı başarıyor. Anne tarafı da aynı kaderi paylaşıyor. Annesi kız kardeşi ile birlikte Qamişloya geliyor. Anne ve babası evleniyorlar, Aram Tigran 1934’de dünyaya geliyor.

Baba Tigran bir kaval üstadıydı. Yaşanılan tüm zulmü kavalıyla seslendirirdi. Aram Tigran da babasından öğrenerek ve yaşanmışlıkla birlikte kendi yetenekleri ile yoğrularak 9 yaşından itibaren ud çalmaya başladı. 20’li yaşlarında ilk profesyonel bir sanatçı oldu. Ve Aram, daha bu yıllarında bile Güneybatı Kürtleri arasında, sayılı, en ünlü sanatçılardan biri olacaktır.

1996’da da Erivan’a yerleşen Aram Tigran, burada 1985 yılına kadar yine Kürtlerin her akşam can kulağıyla dinledikleri Erivan Radyosu’nda çalışır. Fakat bu kez dostları arasında ya da onu sevenler arasında değil, radyo mikrofonunun soğuk, mekanik yüzüne söyleyecektir şarkılarını. Aram için doyurucu bir yaşam tarzı olmasa da, bu yıllar, Aram’ın Kürdistan’ın bütün parçalarında dinlenip tanınmasında önemli bir dönüm noktası oluşturacaktır. Fakat diyalektiğin acı bir hükmü gibi Erivan Radyosu’nun da miadı dolacaktır Aram için ve nihayet 1990 yılı geldiğinde Avrupa’ya çıkacaktır Aram. İşte o tarihten sonra Avrupa’da devam ettirdiği sanat yaşamı, tam 16 yıllık çalışma dönemi Ermenice, Kürtçe, Arapça ve Türkçeden ibaret tam 435 şarkının derlenip okunduğu çileli ama taşkın bir yaşam süreci olacaktır Aram Tigran’ın.

Müzikle bütünleşmiş bir yaşam

55 yıllık müzik yaşamında Ermenice, Kürtçe, Arapça ve Türkçe şarkılar okuyor Aram Dikran… Hepsi bundan ibaret değil elbette: 230’u Kurmancî, 150’si Arapça, 30’u Türkçe, 10’u Süryanice, 8’i Yunanca, 7’si de Zazaca olmak üzere Aram Tigran’ın okuduğu şarkılarda tam bir “diller seremonisi” yatar. Ancak bunların tamamını albümlere okumamıştır Aram Tigran. Geçmişte albüm olanağı yoktur çünkü.

Türkiye’de “Sarı Gelin” olarak bilinen şarkıyı da albümlerinde “Axçik” olarak okuyan sanatçı bu konuda kamuoyunun yanıltıldığını söyleyerek şunları söylüyor: “Bu şarkının söz ve müziği anonimdir. Ben Ermenice’den Kürtçe’ye çevirdim. Şarkının orjinal adı Sari Axçik’tir. Ermenice’de ‘Sari’ dağ anlamına geliyor. ‘Axçik’ de gelin demek. Yani ‘Dağ Gelini’ anlamına geliyor. Nedenini bilmiyorum ama Türkler Dağ Gelini’ni Sarı Gelin yaptılar.

aram tigran 2Aram Tigran’ı son görüşüm Amed Festivali

Derya deniz sanat hayatına sahip Aram Tigran 2009 yılında Amed’e festivale geldi. Festival sonunda rahatsızlanan Aram Tigran Yunanistan’a götürüldü. Yunanistan’da tedavi gördüğü hastanede, 6 Ağustos 2009’da yaşama gözlerini yumdu. Aram Tigran beni Diyarbakır’a gömün dedi fakat bürokrasi ve devlet tutumu Aram Tigran’ın ölüsünü dahi istediği memlekete getirmedi. Aram Tigran’ın mezarı Bürüksel’de bulunmaktadir.

Aram Tigran bizlere kocaman bir müzik arşivi ile barış çırpınışı da bıraktı. Bu çırpınışını özetleyen en önemli sözü “Dünyaya bir daha gelirsem, ne kadar tank, tüfek ve silah varsa hepsini eritip saz, cümbüş ve zurna yapacağım” oldu. Darbelerin, savaşların yaşandığı şu günlerde Aram’ı anmak barışı diretmektir diye düşünüp sizlerle Aram Tigranla barışı ve anti militarizmi paylaşmak istedim.

Bizler hâlâ yaşıyoruz darbede, Sur’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Yüksekova’da, Gezi’de, Rojava’da, Şengal’de, halka, kadınlara, çocuklara doğrultulan silahları, tankları, topları saza, cümbüşe, tambura dönüştürecek bir gücümüz var ve bizler sadece bu gücü harekete geçirmeliyiz.

Kaynak: Dicle Fırat Kültür Merkezi Arşivi

Savaş ve sistem karşıtı eleştirel çizimleriyle Pawel Kuczynski

0

2001 yılında Poznan’daki Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olan Polonyalı karikatürist Pawel Kuczynski (1976-) hiciv niteliğindeki çalışmalarına 2004 yılında başladı. Sanatçı, 2005 yılı Polonyalı Karikatüristler Derneği “Eryk” ödülü, 2006 yılında Aydın Doğan Vakfı Uluslararası Karikatürist Yarışması birincilik ödülü ve 2014 yılı Niels Bugge Çizgi ödülünün yanı sıra daha birçok ödüle sahip.

Henüz başımıza kötü bir şey gelmemiş olabilir ama yine de kendimiz için kurduğumuz görece sevgi dolu, çoğu şeyin nispeten yolunda gittiği korunaklı hayatlarımızın dışında bu dünya düzeninden bizden daha kötü etkilenen canlılar olduğunu da aklımıza getirmeliyiz… Ve en azından artık bunun farkında olarak bir şeyler yapmamız gerektiğini de düşünmeliyiz…

İşte Pawel Kuczynski de özellikle savaş ve sistem karşıtı olan eleştirel çizimleriyle birçok kişi tarafından göz ardı edilen belki de bazılarınca henüz fark edilmeyen gerçekleri sözcüklere gerek duymadan anlatıyor. Politikadan gelir adaletsizliğine, emeğin sömürülmesine, sosyal medyanın hayatlarımıza olan etkisinden toplumsal duyarsızlaşmaya, insan ve hayvan haklarından doğanın tahribine kadar insanlığın yozlaşma hususundaki güncel başarısını çizgilerle özetliyor.

Evet, bu konular kulağa hoş gelmiyor ancak her ne kadar karamsar gözükseler de ne yazık ki aramızdalar! Yanlış giden bir şeyleri değiştirme sorumluluğunu alabilmek önce onların yanlış olduğunun farkına varılmasıyla başlıyor. Bu dünyada hayatta kalıp üremekten başka sorumluluklarımız da olmalı, mesela olduğumuz yeri güzelleştirmek gibi… Herkes kendi kapısının önünü süpürse mahallemizin daha temiz olacağı gibi… Maalesef kötü şeyler hep başkalarının başına geliyormuş gibi zannetsek de her birimizin bu düzenin yıkıcılığından nasibimizi alma konusunda potansiyel bir aday olduğunu her gün kendimize hatırlatmalıyız.

Çünkü Einstein’ın dediği gibi: “Dünya kötülük yapanlar yüzünden değil bunları görüp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.”

Sizi sadece üzülmeniz ya da kaygılanmanız için değil kendinizde ve etrafınızda olan biten şeyleri sorgulamanız gerektiğini hatırlatan çizimlerle baş başa bırakıyorum.

Pawel KuczynskiPawel Kuczynski 2Pawel Kuczynski 3Pawel Kuczynski 4Pawel Kuczynski 5Pawel Kuczynski 6Pawel Kuczynski 7Pawel Kuczynski 8Pawel Kuczynski 9

Haydi artık bir şeyler yapalım! Önce kendi içimizde sonra etrafımızda ve bilin ki gerisi de gelecek!

Kaynak: Sanal Müze, True Activist, Digital Synopsis, Pictore

Huqqa kafede nargilenin içinde balıklar var: Hayvan sömürüsü her yerde

Ankara Çukurambar’da yer alan Huqqa adlı kafede nargilelerin içinde balıklar var! Üstelik buna hayvan dostları dışında üzülen yok!

Sosyal medyada yayılan görüntüden öğrendiğimiz hayvan sömürüsünü kafenin önce Ankara şubesine sorduk. Telefondaki yetkili kişi, balıklara zarar vermediklerini söyledi. Hayvanları “rızası” dışında kullanmanın bir sömürü olduğunu söylediğimizde ve bu “işte” balığın çıkarının ne olduğunu sorunca ise “görsellik” diye cevap verdi. Bir hayvanı doyuruyor olmanız onu istediğiniz gibi kullanabileceğiniz anlamına gelmez… O sizin süs eşyanız değildir.

Yetkiliye bunun hayvan sömürüsü olduğunu, balığın üzerinden para kazandıklarını hatırlattığımızda ise “Yapmayın Allah aşkına, siz evde hayvan beslemediniz mi?” diye cevap verdi. Evde hayvan beslemek ile hayvanı maddi çıkarların için kullanmak arasında fark vardır oysa.

Ankara’daki yetkili tatmin edici cevaplar veremedi. En azından bir “Düşünemedik kusura bakmayın. En kısa zamanda düzelteceğiz” cevabı beklerken bir de yapılan komikmiş gibi tavırlarla karşılaştık.

Söz konusu kafenin merkez şubesini de aradık ancak ulaşamadık. Bunun üzerine İstanbul Kuruçeşme şubesini aradık. Kuruçeşme şubesinde sorularımızı yanıtlayan yetkili kişi de “Evet böyle bir uygulamamız var, görsel bir sunum olarak kullanıyoruz. Hayvanlara herhangi bir zararı yok. Kurum olarak Gaia Dergi’yi beğenerek takip ediyoruz. Bari siz yapmayın” şeklinde cevap verdi.

huqqa kafeMekânın konuştuğumuz her iki şubesi de en ufak bir pişmanlık veya üzüntü belirtisi göstermedi.

Açıklamaya çalıştıkları yegane konu ise balıklara nargile suyunun temas etmemesi oldu. Bir de etseydi? Balıkları içirseydiniz insanlara fokurdatarak?

Hayvan sömürüsünün çeşitlerinden biri de insanların hayvanları maddi çıkarları için kullanmasıdır. Hayvanın rızası dışında kişilere para kazandırıyor olması bir hayvan sömürüsüdür. Hayvan sömürüsü ayıptır, günahtır, empati gerektirir.

Hayvanların karnını doyurup suyunu temiz tuttuğunuz zaman hayvansever olamıyorsunuz ne yazık ki. Hayvanları sevmek demek onların hapsedilmesine her halukarda karşı çıkmak demektir. Eğer hayvanları seviyorsanız onlar üzerinden para kazanamazsınız, çünkü örneğin bir balığa soramazsınız: “Bana biraz görsel şölen yapar mısın sevgili balık, biraz para kazanacağım da…” 

Balıkları görerek hâlâ o nargileyi içmeye devam etmek hayvan sömürüsüne ortak olmaktır. Balıkları nargileye hapsetmek hayvan sömürüsüdür. Eğer su balıklara temas ediyorsa bu hem hayvanın hem de insanların sağlığı için tehlikelidir. Temas etmiyorsa da hayvanın yaşadığı stres bu duruma kökünden karşı çıkmak için yeterlidir! 

Hayvanlara eziyet suçtur ve bununla ilgilenen makam Orman Su İşleri 9. bölge müdürlüğü. Eğer siz de mekânı şikâyet etmek ve bu işkencenin son bulmasına katkı sağlamak isterseniz [email protected] adresine mail atarak düşüncelerinizi dile getirebilirsiniz.

Ekleme

Huqqa adlı mekân bu haber yayınlandıktan kısa bir süre sonra şöyle bir video paylaştı:

https://www.instagram.com/p/BIfQKzQBZPf/

Bu haber nedeniyle bize dava açacaklarını belirten bir Twitter mesajı atan söz konusu mekân, bizi hiç anlamamış. Biz bu haberi hazırlarken balıkların fokurdayan suyun içinde olması ile ayrı bir haznede duruyor olması arasında bir fark gözetmedik. Bizim için hayvanları sırf güzel göründüğü için bir yerlere hapsetmek hak ihlalidir. Çünkü hayvanlar, insanların süs eşyası değildir.

Konuyla ilgili imza kampanyası başlatıldı.

Nefret cinayetine bir kurban daha: Muhammed Wisam Sankari

0

Kalbimizde devletsiz, sınırsız, sınıfsız, cinsiyetsiz bir dünyanın hayali var. Hayallerimiz her geçen gün katlediliyor. Defalarca bıçaklanıyoruz kafamız kesiliyor. Kurbanlar veriyoruz. Bu kurbanlardan biri de Suriyeli eşcinsel bir mülteci olan Muhammed Wisam Sankari. Bir yıldır İstanbul’daydı. Tehdit edildi, kaçırıldı, tecavüze uğradı. Nefret bununla da sınırlı kalmadı. Muhammed Wisam Sankari geçtiğimiz hafta Yenikapı’da ölü bulundu. Katledilen Wisam’ı arkadaşları pantolonundan teşhis edebildi.

Devletin, polisin, hükûmetin her gün artan şiddetine, sokaktaki nefreti besleyen, genel ahlakı kutsayan ideolojisine bir kurban daha verdik. Daha önce tehdit edilen, kalabalık bir erkek grubu tarafından kaçırılan ve tecavüze uğrayan Muhammed Wisam Sankari, 30 Temmuz gecesi Aksaray’daki evinden çıktı. 31 Temmuz’da ise İstanbul Yenikapı’da ölü bulundu. Çok sayıda bıçak darbesine maruz kalan Muhammed Wisam kafası kesilerek katledildi ve bedeni tanınmaz hale getirildi.

Wisam yaşamın çarkları arasına sıkışmış bir bireydi. Hayatı tehlike altında olduğu için, mülteci olarak başka bir ülkeye gitmeye çalışıyordu. Çünkü yaşam hakkı yoktu; defalarca ötekiydi. Suriyeli bir mülteci olması yetmezmiş gibi eril düzenin ve toplum ahlakının canını sıkıyordu. Toplum nazarında sapkındı ve hedef gösterildi.

Cinayetin ardından hem Wisam’ın yaşadıklarını hem de Türkiye’deki LGBTİ mülteci ve mültecilerin sorunlarını Wisam’ın ev arkadaşları Rayan, Diya ve Görkem Kaos’a anlattı.

“Emniyet’e şikayet ettik, hiçbir şey yapmadılar”

Wisam’ı bir senedir tanıyan ev arkadaşı Rayan, “Son zamanlarda çok güvensizdi. Ne olduğunu sorduğumuzda bize çok anlatmıyordu” dedi. Rayan, Wisam’ın tehdit edildiğini ve daha önce de kaçırıldığını anlattı. Yaşadıkları yerde, Aksaray’da sokakta yürürken bile zorlandıklarını; birkaç kez bıçaklı kalabalık erkek grubunun kendilerini tehdit ettiğini, tecavüz etmek istediğini söyledi.

Trans cinayetleri politiktir 22Rayan’ın anlattıklarına göre Wisam’ın yaşadıkları şöyle: “Daha önce başka bir evde kalıyorduk ve sırf gey olduğumuz için o evden çıkmak zorunda kaldık. Çevredeki insanlar sürekli bize bakıyordu. Biz ayıp bir şey yapmadık ki? Bundan beş ay önce de Fatih civarında bir grup Wisam’ı kaçırdı. Arabayla ormanlık bir yere götürdüler, dövdüler, tecavüz ettiler. Öldüreceklerdi hatta ama Wisam kendini yola atarak canını kurtardı. Şikâyet ettik Emniyet’e ama hiçbir şey çıkmadı.

“Arkadaşımızı giydiği pantolondan tanıyabildik”

Görkem de Wisam ve diğerlerinin arkadaşı. Wisam öldükten sonra bedenini teşhis etmek için gidenlerden biri. Görkem Wisam’ın kaybolması ve ölüm haberini nasıl aldıklarını gözyaşlarını tutamayarak anlattı: “30 Temmuz Cumartesi gecesi Wisam evden dışarı çıktı. Çevreden gelen tehditlerden dolayı tedirgindik zaten. Gitmemesini söyledik ama bir 15-20 dakikalığına sokağa çıktığını söyledi. Tüm gece eve gelmedi. Ertesi gün de Wisam’a ulaşamayınca panik olduk. Sığınmacı ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği’ne (SGDD-ASAM) gittik. Bizi Fatih Emniyet Müdürlüğü’ne yönlendirdiler. Emniyet’e nasıl gideceğimizi, ne diyeceğimizi bile bilmiyorduk ki? Pazar akşamı polis aradı bizi. Rayan’la birlikte Yenikapı’ya gittik. Wisam’ı vahşice kesmişler. Öyle bir vahşilik ki içinde iki bıçak kırılmış. Kafasını kesmişler. Bedeninin üst kısmı tanınmaz haldeydi, iç organları dışarı çıkmıştı. Giydiği pantolondan tanıyabildik arkadaşımızı.”

muhammed wisam sankari-“Sıra hangimizde?”

Diya ise Wisam’ın ölümünden sonra “Sıra hangimizde” korkusuyla yaşadıklarını, sokağa çıkmaya bile çekindiklerini söyledi:

Çok korkuyorum. Sokakta herkes bana bakıyor gibi hissediyorum. Ben de daha önce 2 kez kaçırılmıştım. Çerkezköy’de bıraktılar beni eve zor döndüm bir seferinde. BM’ye gittim kimliğim için ona bile cevap gelmedi. Kimse bizle ilgilenmiyor. Herkes sadece konuşuyor. Telefondan tehditler alıyorum. Sakin konuşuyorum ki başıma bir iş gelmesin. Suriyeli ya da Türkiyeli fark etmez, eşcinselsen herkesin hedefindesin. Senden seks istiyorlar, istemeyince peşine takılıyorlar. Kimliğim bile yok, kim beni niye korusun? Sıra hangimizde?

Rayan ise SGDD-ASAM ve Birleşmiş Milletler’i eleştirdi. “Wisam öldükten sonra bir şey yapsalar ne olacak ki? Arkadaşımız öldü gitti” dedi ve ekledi: “ASAM ve BM hiç ilgilenmiyor bizimle. Biz ancak kendimizi koruyabiliyoruz. Beraber kalıyoruz ki korunalım. Kimseden cevap ve bilgi alamıyoruz. Sadece konuşma… Wisam öldükten sonra ASAM aradı bizi. Öldükten sonra yani… Ne gerek kaldı ki? Çok saf ve iyi bir insan gitti bu dünyadan.

Kaynak: Kaos GL 

Beslenmenin depresyona etkisi ne olabilir?

Depresyon, dünyada 350 milyon kişiyi etkileyen mental bir rahatsızlıktır (WHO, 2012). Hayattan alınan keyfin azaldığı, kişinin özsaygısında azalmanın görüldüğü, suçluluk duygusunun yoğunlaştığı, uyku ve iştah ile ilgili sorunların yaşandığı, zayıf konsantrasyon ile kendini gösteren depresyonun tedavisi yapılmadığında kişiyi intihara dahi sürükleyebilir.

Her olumsuz duygu durumuna “depresyon” demek yanlış olur. Depresyon, belli bir nedeni olmayan abartılmış ve sürekli bir üzüntü halinin iki haftadan fazla sürmesidir. Kalıtımsal, çevresel, hormonal nedenlerden dolayı, beslenme yetersizlikleri ve stres kaynaklı gelişebilir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından her ne kadar ruhsal bir hastalık olarak tanımlansa da depresyon aslında “kimyasal” bir durumdur. Beslenme de insan vücudunun kimyasını etkileyen en önemli faktörlerdendir. Kim olduğumuz, nasıl davrandığımız beslenmeye bağlıdır.

Depresyon tedavisinde psikoterapi ve ilaçların dışında uygulanması gereken başka bir tedavi şekli vardır ki, o da beslenme tedavisidir. Aslında depresyonu yaşamaya başlamadan önce beslenmeyle ilgili bazı durumlara dikkat edilmelidir. Gecenin bir yarısı yediğiniz bir dilim yaş pasta gibi hiç ihtiyacınız olmayan bir zamanda, hiç ihtiyacınız olmayan bir şey yediğinizde depresyona yatkın hale gelirsiniz.

Depresyon yaşayan bireylerin klinik tablosuna bakıldığında psikolojik birçok değişikliğin yanında iştah değişimleri, buna bağlı kilo alımları ve kilo vermeler, kabızlık, vitamin düzeylerinde değişiklikler, vücuttaki suyun azalması gibi durumlar da görülmektedir.

Nedir depresyonun kimyası?

Kan dolaşımındaki maddelerin yüzde 30’unu tüketen beyin, yeterince beslenemezse yorgunluk, halsizlik, huzursuzluk, depresyon ortaya çıkar. Depresyonun ortaya çıkışında şüphesiz yetersiz alınan ya da vücutta yetersiz işlenen besin maddeleri önemli yer tutar.
Depresyona neden olan mekanizmaları bildiğimiz zaman konuyu daha kolay kavrarız. Nörobiyolojistylere göre, depresyonda iki önemli nörotransmitterden bahsedilmelidir, bunlar, serotonin ve norepinefrindir (1).

Serotonin ve norepinefrin, depresyonu yönetmedeki görevlerinin yanında, toplanan duyuların değerlendirildiği ve seçiliminin yapıldığı limbik sistemden duyuların seçilmesi sürecinde de görev alır. Nörotransmitterlerin uygun dozlarda alınmayışı depresyon üzerine olumsuz etkiler yaratmaktadır. Burada başlıca üzerinde durulması gereken durum, eksik nörotransmitterleri gerektiği ölçüde arttırmaktır.

Depresyon LSDGünümüze kadar depresyona dair yapılan çalışmalara baktığımızda, 1970’lere kadar depresyon tedavisinde serotonin ve norepinefrinin kullanıldığını ancak 1970 ve 1980’lerden sonra serotonin öncülü L-Triptofan ve dopamin ve norepinefrin öncülü fenilalanin ve tirozinden bahsedilmeye başlandığını görüyoruz (2). L-Triptofan ve tirozin beslenme ile vücuda alınan iki temel bileşendir. Vücut ağırlığının korunmasında önemli yer tutan melatoninin öncül maddesi olan L-Triptofan, soya fasulyesi, pirinç, mısır, bezelye, cevizde bulunur.

Meyers, 2000 yılında nörotransmitter öncüleri olan tirozin (norepinefrin, dopamin) ve L-Triptofanın (serotoninin, 5HT), depresyon tedavisindeki etkilerini inceleyen çalışmaları gözden geçirmiştir (2). Bu derlemeye göre kesin olmamakla beraber öncüller ılımlı veya orta dereceli depresyonda etkili olabilir. Meyers, çalışmanın sonucunu “Depresyon tedavisinde yeterli ölçülerde alınan beslenme öncülleri nörotransmitterleri yerine koyabilir” şeklinde açıklamıştır.

Serotonin 

Serotonin, depresyonun engellenmesinde ve kontrolünde görev aldığı gibi, beyindeki yiyecek alımı ile ilgili merkezleri de düzenler. Yani, depresyon ve vücut ağırlığı kontrolü birbirine bağlı iki konudur.

Kaynak
Kaynak

Muz ve ananas gibi meyvelerde bulunan serotoninin sentezi için L-Triptofan aminoasidi gereklidir. Öncüllerin yanında ara reaksiyonu katalizleyen vitamin ve mineralleri almak da depresyon tedavisinde olumlu etki yaratmaktadır. L-Triptofandan serotonin sentezi için B6 ve C vitaminine ihtiyaç vardır. B6 vitamini kaynakları, tam tahıllar, kuru yemişler, muz, patates ve yeşil yapraklı sebzelerdir. C vitamini, beyin ve sinir sistemi işlevlerinde görev alır. Antistres faktörlerin oluşumunda etkilidir. C vitamininin başlıca kaynakları, bütün üzümsü meyveler, turunçgiller, diğer çeşitli meyveler, yeşil yapraklı sebzeler ve diğer sebzelerdir (3).

Fiziksel aktivite ile de serotonin düzeylerinin arttırıldığı belirtilmiştir. İnsan beyninde serotonin üretimi L-Triptofanın oral alımı ile iki katı kadar arttırılabilir (4). Düşük serotonin salgısının arttırılması iştahsızlık, aşırı iştah gibi şikayetlerin azalmasını sağlar.

Norepinefrin 

Norepinefrin seviyesi düşük olursa depresyon görülür, yüksekliğinde ise hasta manik olur. Bu nedenle dengenin kurulması çok önemli yer tutar. Norepinefrin sentezi için tirozin gerekmektedir. Tirozinden norepinefrin sentezi için de folik asit, niasin, D vitamini, demir, B6 vitamini ve C vitamini gerekmektedir. Bu gerekli besin maddelerinden folik asidin en iyi kaynakları yeşil yapraklı sebzeler, kurubaklagiller ve tam tahıllılardır. Demir, norepinefrin salgılanmasında görev almakla beraber ayrıca dokulara oksijen taşınmasında da görev alır. Kuru yemişler ve tahıllar demir kaynaklarındandır. Ayrıca, niasin triptofandan sentezlenir, sentezinde B6 vitamini gereklidir. Niasin, tam tahıllılarda bulunmaktadır.

Kan şekeri düzensizlikleri, insülin direnci ve depresyon

Kan şekeri düzensizlikleri de depresyonu tetikleyebilir. Diyabetlilerde depresyon görülme durumu normal popülasyona göre yüzde 30 daha fazladır. Panik atak birçok psikiyatrik hastalıkta ve depresyonda büyük oranda görülür. Reaktif hipoglisemili kişilerde hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü) sırasında düşen kan şekerini düzeltmek için artan kortizol ve epinefrin salgısı panik atağın artmasına sebep olur. Depresyonlu kişilerde glikoz tolerans bozukluğu görülme sıklığı da artış gösterir.

Depresyon görülen hastalarda insülin direnci göstergelerine de bakmakta fayda vardır. Ayrıca tiroid hormonlarına, hipotiroidi ve haşimato tiroidi olup olmadığına da bakılmalıdır.
Bunun dışında kan şekeri düzensizliklerinin, tip 2 diyabetin, insülin direncinin en önemli nedenlerinden olan bel çevresi yağlanması ve aşırı kilo almaktan uzak durulmalıdır.

hangi ayda hangi meyve sebze yenmeliDepresyondan korunmak için bazı sağlık önerileri:

  • Bol taze meyve ve sebze tüketerek (tercihen çiğ) depresyonu önlemede kullanılan birçok vitamin ve minerali temin edebilirsiniz.
  • Düzenli uyku depresyon görülme riskini azaltır. Düzenli uykuyla normal düzeylerde salgılanan melatonin sayesinde kilo kontrolü de sağlanmış olur.
  • Egzersiz, endorfin seviyesini arttırır. Bu da depresyonun etkilerini azaltır. Depresyonu önlemede tedavinin önemli bir parçasıdır. Aynı zamanda, depresyonun tekrarlama olasılığını düşürür. Tedavinin bir parçası olarak haftada en az üç gün her yapıldığında 30-45 dakika süren orta tempolu aktivite yapılması önerilir.
  • Aşırı asit içeren işlenmiş gıdalardan özellikle rafine şekerli gıdalardan uzak durun. (İnsülin direncini önlemek için)
  • İşlenmiş bütün gıdalardan uzak durun.
  • Doğum kontrol hapları kullanıyorsanız B6 ve tirozin takviyesi konusunda hekiminize danışın.
  • Serotoninin ham maddesi olan L-Triptofandan ve norepinefrinin maddesi olan fenilalanin ve tirozinden zengin olması nedeni ile kabak çekirdeği tüketmek depresyon tedavisine yardımcı olabilir.
  • Tatlandırıcı kullanımından olabildiğince uzak durun. Aspartamın yarısı fenilalanindir. Aşırı aspartam alınması L-Triptofanın beyin hücresine geçişini azaltır ve depresyonu tetikler.
  • İdeal ağırlığınızı koruyun.
  • Her susadığınızda su içmeyi ihmal etmeyin. Yeterli su içip içmediğinizi idrarınızın renginden anlayabilirsiniz. İdrarın rengi berraksa yeterli su içiyorsunuz demektir.

Kaynakça:

(1) Garlow S, Musselman D, Nemeroff C. The neurochemistry of mood disorders: clinical studies. In: Charney D, Nestler E, Bunney B, eds. The Neurobiological Foundation of Mental Illness. New York: Oxford University Press; 1999.

(2) Meyers S. Use of neurotransmitter precursors for treatment of depression. Altern. Med. Rev. 2000 Feb; 5(1): 64-71

(3) Aksoy M, Ansiklopedik Beslenme, Diyet ve Gıda Sözlüğü

(4) Young SN, Gauthier AM. Effect of tryptophan administration on tryptophan, 5hydroxyindoleacetic acid and indoleacetic acid in human lumbar and cisternal cerebrospinal fluid. J Neurol Neurosurg Psychiatry 1981;44:323-327.

Konu ile ilgili destek almak için:

Beslenme ve Diyet Uzmanı
Kevser BAŞKARA

Adres: Fahrettin Kerim Gökay Cad. Özbek Apt.
D:114 N:1 Feneryolu-Kadıköy / İSTANBUL

Randevu ve İletişim:
+90 216 565 96 38
+90 530 516 12 00

Onur Ünlü tarzıyla bir sistem eleştirisi: İtirazım Var

1

“Onur Ünlü bu sefer yine ne yaptı acaba?” sorusuyla seyretmiştim “İtirazım Varı. Leyla ile Mecnun ile yeni nesil bir anlatım dili geliştirip diziyle sevilen Onur Ünlü, ilk uzun metrajlı filmi ‘Polis’ ile sinemasever ve eleştirmenlerden tam not almıştı. ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ ile izleyiciyi deneysel bir anlatım yapısıyla farklı bir hayal alemine sokan yönetmen, son filmi İtirazım Var ile alıştığımız komedi dilini tekrar kullanıyor.

Ana karakterimiz Selman Bulut (Serkan Keskin)… Siyaset Bilimi okumuş, antropoloji alanında yüksek lisans yapmış, insanı en az Hegel kadar tanıdığını düşünen, geçmişte askeriyede çalışmış, boks yapmış, bağlama çalmayı öğrenmek için bir süre Sivas’ta yaşamış, satranç oynamayı seven, ezan vakitlerini dijital saatiyle takip eden yeni dönem bir cami imamı…

itirazim varFilmin konusu, camide namaz esnasında öldürülen bir adamın katilinin bulunmasını kendine görev etmiş bir imamın hikâyesinin, polisiye komedi türünde anlatılmasıdır. Hikâye yapısal olarak sürekli merak düğümlerini atarak ilerler. Filmin sonuna kadar olaylar zinciri bağlantılı olarak artar. Doruk nokta ve çözüm, filmin finaline çok yakındır. Olayların, bu denli karışık ilerlemesi ve karakter bolluğunu, biraz zorlama olarak gördüğümü itiraf etmeliyim. Zaten filmde ilgi çekici bulduğum, olayın anlatımı ve çözüme kavuşma süreci değil, filmin anlatı yapısında bir imam karakterinin betimlenişi oldu. Bıçak sırtı bir konusu olduğu ve sinemada gösterimi için +18 ibaresi yemesi (bir hafta sonra +15’e düşürülmüştür), açılış sekansından bellidir. Bangır bangır çalan İtirazım Var şarkısı fonunda namaz kılan insanlar görüntüsüyle başlar hikâye.

İmamlar, cemaatin önünde bulundukları için arkada kalanlara öncülük ederler namaz kılarken. İbadet halinde arkada olan biteni görmezler. Selman Bulut da iki el atılan silah sesini duyduğu zaman arkasına dönüp uzun uzun bakar. Bu durum belki de hayatında ilk kez kendi dünyasından dışarı çıkıp, kitaplarından başını kaldırıp gerçeklere tanık oluşunun göstergesidir.

Karşılaştığı gerçek dünya hiç beklemediği türde, din kitaplarında yazmayan, ahlaktan yoksun, batmış bir dünyadır. Dolandırıcılık ve sahtecilik yapan bankacı, müvekkilinin parasına göz diken avukat, eşini döven polis ve tüm bunlara göz yuman bir devlet ile onun arkasında saf tutmuş bir toplum. Bu gerçekle karşılaşan Selman Bulut’un burnu artık beladan çıkmayacaktır. Bunu da filmin sonuna kadar burnunun kırılıp tampon ve yara bandıyla dolaşmasıyla görürüz. Artık gözleri bağlı, kulakları tıkalı, gerçek yaşamdan uzak değildir karakterimiz. Bugüne kadar Türk Sineması’nda çizilen, doğrudan sapmayan, topluma örnek ve günahsız din adamı, Onur Ünlü filminde gerçek bir insana dönüştürülmüştür.

Anlatı ilerledikçe, daha çok tanımak istediğimiz Selman Bulut, filmin sonuna kadar kendindeki merak öğesini korur. Olayı araştıran polis memuru Cihan’ın (Osman Sonat) filmin sonuna kadar tekrarladığı gibi “Hocam, kimsin sen?” diye sormadan edemiyoruz. Kendi tabiriyle “Allah’ın günahkar bir kulu”dur Selman. Hayat bilgisi sadece kitaplardan okuduklarıyla sınırlı değildir elbet. Kendi doğrularıyla hareket etmekten çekinmez. Üniversitede okuyan kızının bir erkekle “kızlı erkekli bir evde imam nikahı kisvesi altında yaşamasına “Sokayım imam nikahına” diyerek büyük tepki gösterir. Bir şeyleri kılıfına uydurarak yapmak da doğru davranış değildir çünkü.

Itirazim var2Sağlam bir hükümet eleştirisi içeriyor İtirazım Var. İmamımızın az önce sözünü ettiğim “kılıfına uydurarak yapma” konusunda verdiği vaaz/tirad, filmin en müthiş sahnesidir.

“İhtiyaçtan fazla mal haramdır, hırsızlıktır… Altın ve gümüş, yoksullar üzerinde hegemonya kurmak için kullanılıyor… İnfak edilmiyor… Mülkte şirk koşuluyor… Kırkta bir diye bir şey tutturulmuş gidiyor… Komşusu açken tok yatmamak için zengin mahallelerine taşınanlar var… Peki sokaktaki açtan, yoksuldan haberiniz var mı? Bu dinin klasik fıkıh anlayışı, yeryüzünün sokaklarında aç gezen 1 milyar insan için ne diyor?

O fıkıh, Ömer’i vuranların, Ebuzer’i çöle gömenlerin, Ali’yi hançerleyenlerin, Hüseyin’i susuz bırakanların, Medine’yi yağmalayarak 900 sahabe kadınına tecavüz edenlerin ve kabe’yi mancınıkla ateşe verenlerin fıkhıdır.

O fıkıhtan bir şey çıkmaz. O, zenginlerin, kodamanların, cariye ve köle sahibi olma peşine düşmüşlerin fıkhıdır. Sultanların, harem ağalarının, zindandan İmam-ı Azam’ın kırbaçtan morarmış cesedini çıkaranların, kırkta bircilerin fıkhıdır… Ebuzer Ğıfari’nin dediği gibi ‘Geceyi aç geçirip de kılıcına davranmayanın aklından şüphe ederim…’

2013 yazında Taksim Gezi Parkı olayları ile başlayıp büyüyen olaylarda, biber gazından etkilenip Beşiktaş’taki Bezm-i Alem Valide Sultan Camii‘ne sığınan göstericiler için dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan: ‘Camiye ayakkabılarıyla girdiler, orada içki içtiler’ açıklaması yapıp kamuoyunda eylemcileri karalama politikasına gitmişti. O caminin muezzini ise “İçki içildiğini görmedim. Yalan mı söyleyeyim?” diyerek bu açıklamayı yalanlamıştı. Sadece doğruları söyleyen bu din adamı basında sürekli yer almaktan ve hedef gösterilmekten dert yanarak görev yerinin değiştirilmesini istemişti. İtirazım Var’daki Selman Bulut, Bezm-i Alem Valide Sultan Camii’ndeki bu müezzinin başka bir versiyonudur. Sürekli sorguya çekilip hedef gösterilmekten dert yanar. Hatta polisin aksine cinayeti bile kendi çabasıyla çözer.

vaaz sahnesi itirazim varFaizin sürekli olarak günah olduğu vurgulanan filmde, kapitalist sistem de eleştirilen unsurlar arasındadır. Bu çarkın içinde kendini soyutlamış karakterimiz, günümüz bankaların işgüzarlığı ile kolayca kredi kartı sahibi olur, hatta borçlanır. Kredi çekme konusunda söyledikleri ise (“Hükümette tanıdığım olsaydı krediye ihtiyacım olmazdı”) yine lafını sözünü esirgemeyen imam karakterinin altını bolca çizer.

Eleştiriler ve göndermeler filmin arka planında o kadar ustaca kullanılmıştır ki “kör göze parmak sokmak” şeklinde izleyiciği rahatsız etmez. Polisiyenin komedisi biraz Amerikan Hollywood sineması klişeleriyle kafa bulur türdedir. Sherlock Holmes ve Dr. Watson’ın birlikte iz sürüp olayın esrar perdesini aralamalarını, müstakbel damadıyla kendilerine yakıştırırlar. Aynı zamanda “Bayılırım belaya” diyebilecek kadar içinde bulunduğu durumu özetler. Ünlü ajan James Bond kadar önemser kendini (-Ben Cihan Demir cinayet masasından. – Ben de Selman Bulut, camiden!). Sert bir filmi nasıl naifleştirip bir durum komedisi haline getirebileceğini iyi biliyor Onur Ünlü.

Filmin başından sonuna değişen bir kahraman görülmemektedir. Selman Bulut, kızı kaçırılıp çaresiz kaldığında camide küfredebilecek, şüpheli bulduğu adamın peşinden meyhaneye girip onunla rakı içebilecek kadar insandır. Günahkar olduğunu her fırsatta dile getirir. Cinayeti çözmesi de ona bir şey kazandırmaz. Suçluyu adalete (!) teslim etmez. Çünkü son hamle de “MAT” olan Selman’dan başkası değildir.

Gerçekte suçlu veya masum kimdir ki zaten? Bu film bize son dönem Bağımsız Türk Sinemasının yinelediği gibi gerçekte karakterlerin salt siyah veya beyaz olmadığını da gösterir.

Şimdi… Gözlerini kapat, kalbini aç, aklını da bırak gitsin.

Çek’te Osman Evcan’la dayanışma eylemi: 4 tavuk birey özgürleştirildi

Osman Evcan yıllardır Türkiye’nin bir hapishanesinden diğerine sürülüyor. Sürülme nedeni ise sürekli olarak açlık grevine girişerek protesto hakkını kullanması. Osman Evcan ekolojist bir vegan. Hapiste olduğu için de vegan yemek talebi vardı. Devlet vegan kelimesinin anlamını bilmediği için Osman’ı anlamadı, anlamak için çaba sarf etmedi. Etli yemekler, hayvansal içerikli gıdalar sunuldu.

Osman, hayvan sömürüsünden ona sunulan “payı” reddediyor. O da bizler gibi biliyor ki başkasının acısı üzerinden mutluluk ve huzura erişilmez. Mezbahalarda tersten zincirle asılıp, koca testerelerde çığlık çığlığa öldürülmüş bir yaşamdan geriye kalan beden parçalarını (beden bütünlüğü tecavüze uğramış, katledilmiş) mideye indirerek huzura erişmenin imkansız olduğunu düşünüyorum. 

Devlet, Osman Evcan’a vegan yemek çıkarmak yerine onla dalga geçti, taleplerini reddetti. Bunun üzerine bir insan bir hücrede en onurlu şekilde nasıl direnebilir ise Osman da öyle yaptı ve bedenini bir direniş aygıtına dönüştürerek açlık grevlerine başladı. Sürüldü, kötü muamele gördü, yılmadı. Bir hapishanede tam vegan yemek talebi karşılandı derken başka hapishanelere sürülüp tekrar baştan aynı şeyleri yaşaması sağlandı. Osman her gittiği hapishanede yeni yeni mahkumlara görmek istemediğimiz gerçekleri anlatıp onların da hatırlamasını sağladı. Osman’dan sonra onun geçtiği hapishanelerde koğuş arkadaşları vegan ve vejetaryen oldular. Hatta Kandıra hapishanesinde yatarken diğer vegan ve vejetaryen mahkumlar da açlık grevine girerek Osman’ın direnişine destek verdiler.

Devlet Osman’ı her hapishanede susturmayı denedikçe daha fazla mahkum vegan olmaya karar verdi ve hayvansal gıda dayatmasına karşı açlık grevlerine destek verdiler. Osman’ın direnişi sayesinde yıllar önce yapılan düzenlemeler ile devlet tarafından gözaltına alınan yada tutuklanan kimselere vegan-vejetaryen menü hakkı doğmuş oldu. Eğer bugünlerde bir vegan yada vejetaryen gözaltına alınır veya hapse atılırsa bu direniş sayesinde vegan-vejetaryen yemek talep edebiliyor ve devlet (karakol, hapishane) size bu tip gıda sağlamakla yükümlü.

Osman yarattığı direniş ile dünyaya yayılan bir üne kavuştu. Öyle ki birçok ülkede yapılan eylemler Osman Evcan’la dayanışma mesajı gönderiyor.

Son dayanışma mesajı ise Çek Cumhuriyeti’nden geldi. Hayvan özgürleştirme eyleminin meşru olduğunun yeterince farkında olan bu grup, hayvan özgürleştirme eylemleri sırasında yüzlerini kapatmak zorunda hissetmiyorlar. Zaten yaptıklarının normal olduğunu, anormal ve gayri-meşru olanın hayvan bireyleri köleleştirmek ve sömürmek olduğunun da farkında oldukları için yargılanmaktan da korkmuyorlar.

Özgürlük paha biçilemezdir. Ve özgürlük hayvanların da hakkıdır, bizim de hakkımızdır.

osman evcanla dayanismaVerilen mesaj şu şekilde:

Soğuk bir gece, yağmur, uzaktan gelen gök gürültüsü. Kenarda beklemekten sırılsıklamım, devriye gelene dek bekliyoruz.

Sorun yok. Gidebiliriz.

Burayı biliyoruz, bu yüzden kurtarma eylemi çabucak bitiyor.

Dört tavuk aldık, gidiyoruz. Dünyası birkaç dakika içinde değişen dört tavuk

Adını vermeyen bir takım üyesinden:

Hayatımda ilk kez hayvanların fabrika çiftliklerinde nasıl yaşadığını görüyorum.

Son derece sert bir şekilde programlanmış bir mod var, gündüzü ve geceyi belirleyen ışık saati bulunuyor, şu anda ışık söndüğü için geceymiş gibi bir hava yaratılıyor. Diri diri ölüme mahkûm edilmiş yüzlerce tavuğun hayatta kalmak için debelendiği holde elimde lambamla yürüyorum. Günbegün yaşanan işkence ve zulmü düşünecek zaman yok. Artık eyleme geçme zamanı.

Bugünden itibaren kurtarma eylemleri yaşamımın bir parçası.

Bu eylem Osman Evcan’a adanmıştır.

KaynakHayvan Özgürlüğü Çevirileri

Afganistan’ın ilk kadın grafiti sanatçısı: Shamsia Hassani

İmgelerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Onların ne kadar güçlü olduğunu unutmak çok kolaydır. Afganistan’ı düşünün, akla gelen ilk şey savaş ve şiddet tarafından perişan olan bir ülkenin görüntüleri… İnsanların her gün kendi gerçeklikleriyle çatıştığı bir ülke. Afganistan’ın ilk kadın grafiti sokak sanatçısı olan Shamsia Hassani bunu değiştirme yolunda. Feminist dokulu ve derin grafiti çalışmaları sayesinde insanların zihnindeki savaşın tüm kötü anılarını renklerle kaplamaya çalışıyor.

Shamsia, 1988’de İran, Tahran’da doğdu. Görsel Sanatlar bölümünde yüksek lisans yapabilmek için Kabil’e taşındı. Shamsia bu çalışmaları aracılığıyla Afgan kadın sorunu ile kentsel bir alan yapmaya çalışıyor. Bu çalışmalar, gizli olmadığı için hatta kamu duvarlarında karalanmış olduğu için konu daha da ilginç bir hâl alıyor.

Art Radar dergisindeki röportajında çalışmalarındaki kadınlardan bahseden Shamsia şöyle diyor: “Kadının gücünü ve kadının sevincini gösterebilmek için imgelerimi değiştirdim. Çalışmalarımda çok fazla hareketlilik var. Kadınların Afgan toplumu için yeni ve daha güçlü şekli ile geri döndüğünü görmek istiyorum. Evde olan bir kadın değil. Bu yeni bir kadın. Enerjiyle dolu olan, tekrar başlamak isteyen bir kadın. Onları hayattan daha büyük boyuyorum.”

Sanat formu, kurulması yasak olan ve sık sık yasadışı olarak nitelendirilen Afganistan’da grafiti Avrupa ülkelerinkinden farklı değerlendirilir. Ama kadın olduğu için Shamsia sokaklara istediği gibi erişemedi, bu yüzden “Grafiti Rüyası” dediği bir yönteme başvurdu. Bu teknikle Kabil sokaklarının büyük kalıplarını alıyor, onları bir tuval gibi kullanıyor ve stüdyosunda onları boyuyor.

Müzik aletleri soyut olarak düşünce özgürlüğünü vurguladığından Shamsia’nın çalışmalarında sık sık görülür.

Shamsia şimdi Kabil Üniversitesi’nde grafiti öğretiyor. Eserleri Los Angeles Hammer müzesinde sergileniyor.

Shamsia Hassani 2
“Benim gibi görünmek”
Shamsia Hassani 3
“Bir zamanlar”
Shamsia Hassani 4
“Güneş olmadığında”
Shamsia Hassani 10
“Aklımdakiler”
Shamsia Hassani 8
“Benim şehrim”
Shamsia Hassani 7
“Kuşların ırkı yoktur” adlı seriden

Shamsia Hassani 9Shamsia Hassani 1Shamsia Hassani 6Shamsia Hassani 7Shamsia Hassani 9

The Quint internet sitesindekiIn Photos: Afghanistan’s First Female Graffiti Street Artistbaşlıklı yazıyı, Gaia Dergi için Aliye Koçak çevirdi.