Ülkemizde yaşanan üzücü olaylar nedeniyle ertelenen Mjoraşi Toli (Güneşin Gözü) belgesel etkinliğimiz için yeni tarih ve saat belirlenmiştir.
Mjoraşi Toli belgeseli, derlemeciBirol Topaloğlu‘nun gözleri kör şair Abdullah’tan Laz halk ezgisi Heyamo‘yu kendi sözleri ile derlediği süreci anlatıyor.
Şair Abdullah‘ın 40 günlükken gözleri kör olur, Laz Edebiyatı’nın bilge kişisi kör Abdullah belgesel çekildikten kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiştir. Kaybolmakta olan yerel diller, türküler, anılar kayıt altına alınması ve derlemecilik mesleğinin önemini vurgulayan Mjoraşi Toli belgeseli 2016 Mart ayında ilk defa BRTV’de yayınlandı. Ardından internet ortamında izleyici ile buluşup, büyük beğeni topladı.
Yönetmen Deniz Tosun da katılım gösterecek
Belgeselin dili Lazca ve Türkçe altyazılıdır. Yönetmen Deniz Tosun da etkinliğe katılım gösterip, yaklaşık 30 dakikalık belgeselin gösterimi ardından sorularınızı yanıtlayacaktır.
Facebook etkinlik sayfasından gelişmeleri takip etmek için tıklayınız.
Adres: Spartaküs Kültür ve Sanat = Meşrutiyet Mah. Karanfil Sokak 14/9, 06420 Ankara
Tarih: 13 Ağustos 2016, 15:30 – 17.00
Zeytinin anavatanının Ön Asya ve Ege adaları olduğu sanılıyor. Tarımı yapılan zeytin ağaçlarının tarihi de 9 bin yıl öncesine dayanıyor. İtalya’da Blogna şehri yakınlarında bulunan zeytin yaprağı fosilinin 1 milyon yıl öncesine ait olduğu düşünülüyor. Zeytin ağacıyla ilgili tecrübelerinin iyi olması nedeniyle Türkiye, zeytin üretiminde dünyada dördüncü sırada yer alıyordu ancak son dönemlerde bu durum, hükûmet politikaları nedeniyle maalesef geriledi.
Birçok dini kitapta büyük önem sahip olan zeytine Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam oldukça önem vermişlerdir. Tevrat ve İncil’de zeytin sözcüğü çokça geçer. Zeytin ağacı İncil’de kutsal bir bitki olarak geçer. İsa Peygamber’in gökyüzüne çıktığı Zeytin Dağı’nın eteklerindeki “Gethsemane Bahçesi”nde bulunan sekiz büyük zeytin ağacının İsa’nın dualarına, gözyaşlarına ve ölümüne tanık olduğu İncil’de yer almaktadır. Bugün hâlâ zamana meydan okuyan bu ağaçlardaki zeytin tanelerinin Hristiyanlara İsa’nın gözyaşlarını hatırlattığı söylenmektedir.
Tevrat’ta “Yahova”nın Musa Peygamber’e zeytinyağı ile seçkin parfümlerin karışımından olan Kutsal Mesih Yağı‘nın (vaftiz yağı) reçetesini verdiği anlatılır. Zeytin kelimesi Kur’an-ı Kerim’de altı defa geçiyor ve “kutsal ağaç” olarak zikrediliyor.
Kuran’da da zeytin ağacını, meyvesini, yağını öven ve kutsal kabul eden ayetler bulunuyor. Bu ayetlerde zeytin ağacının yine kutsal bir yer olan Sina Dağı’nda yetiştirildiği, sıkılarak yağının çıkarıldığı ve bu yağın yemeklere lezzet, hastalıklara şifa vermek için kullanıldığı yazılıdır.
Kutsal kitaplar; zeytin ağacının bereket, barış, akıl ve olgunluk sembolü olduğu noktasında buluşur. Zeytin ve zeytinyağının eski Mısır uygarlığında yaygın bir kullanımı söz konusudur. Zeytin bitkisi, incir, hurma, üzüm ve nar ile birlikte tüm semavi dinlerde adı geçen 5 (beş) meyveden biridir. Kutsal kitapların hepsinde zeytinden bahsedilmesi, Nuh’un gönderdiği güvercinin bir zeytin dalı ile dönmesi.
Bazı yoz olup fakat İslami olduğunu söyleyen yöneticiler ise Yahudilikte geçtiği için dini bir misyon aracı olduğunu düşündüğü zeytine, yozca yaklaşıp Yırca, Soma ve Akyaka’da binlerce zeytin ağacını katletti. Asıl hedefin sermayenin alanını genişletmek olduğunu hepimiz biliyoruz. Yine de ben, Kur’an’da zeytin ve incir üzerine yeminler edilmiştir deyip, zeytinin tarihsel teolojik ve siyasal yönüne değinip şifasına geçmek istiyorum.
Zeytin ağacının insan sağlığı üzerine etkisi insanın varlığıyla birlikte biliniyordu. Bizden önceki atalarımız da doğayı bizlerden daha fazla gözlemleyip yok etmeden faydalanmaya başlamışlardır. Zeytin ağacının yaprakları, yağı, meyvesi ve çekirdeği şifa ve koruyucu hekimlik için kullanılabilir. Çok dayanıklı olan zeytin ağacı kanser olmayan ender ağaçlardan biridir. Zeytin meyvesinde yer alan doymamış yağ asitleri sağlığımız için oldukça yararlıdır.
Zeytin içeriğinde yer alan A, C, D, E vitaminleri, protein, kalsiyum, klor, kükürt ile değerli mineraller bulunmaktadır. Zeytinyağında olein, palmitrik, steraik ve linolik asitlerin gliseritleri vardır ve bunlar sayesinde bizler için oldukça şifalı bir üründür.
Zeytin yaprağı çay olarak tüketilebilir
Zeytin ağacının yaprağı çok eski yıllardan beri tedavilerde kullanılmaktadır. Özellikle sıtmanın tedavi edilmesinde etkin rol üstlenmektedir. Zeytin yaprağı çay olarak tüketilebilmektedir. Hipertansiyona karşı koruyucu ve tansiyon dengeleyicidir. Antioksidan özelliği sayesinde de zeytin yaprağı yaşlanmanın etkilerini geciktirir ve vücutta bulunan zararlı maddelerin atılmasını sağlayarak vücuda kuvvet verir.
Kalp sağlığı açısından da önemli etkilere sahiptir. Kalp ritmi bozukluğuna ve damar tıkanıklığına karşı koruyucu ve doğal tıpta bütüncül yöntemlerle birlikte tedavi edicidir. Sindirim sistemini düzenler ve ishalleri keser. Zeytin ve zeytinyağıda yine zeytin yaprağı gibi çok şifalıdır. Kalp sağlığını koruyan zeytin ve zeytinyağı tekli doymamış yağ içermektedir. Kansere karşı koruyucu özelliktedir. Ayrıca kansere yakalanan hastalarda da kanserli hücrelerin yayılmasını engellemektedir. Zeytinyağı, özellikle bağırsak kanserinin ve göğüs kanserinin önlenmesinde etkilidir. Zeytin ve zeytinyağının içeriğinde bulunan vitaminler çocukların kemik gelişimini desteklemektedir. Zeytinyağı, safrayı artırır. Karaciğeri çalıştırır. Karaciğer ağrılarını keser. Sarılıkta faydalıdır. Eczacılıkta, bazı ilaçları hazırlamakta kullanılır. Yaprakları ve kabukları, yüksek tansiyonu düşürür. Kandaki şeker miktarını düşürür. Barsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur. Taneleri de besleyicidir.
Zeytin kilo vermeye yardımcıdır. Zeytinde bulunan farklı doymamış yağlar kilo vermeye de yardımcı olur. Zeytinyağı tüketimi ayrıca yağ hücreleri için etkili bir uyarıcıdır. Karın yağlarının erimesinde önemli bir role sahiptir. Zeytin yağı diğer hiçbir yağ gibi kızartılmamalıdır. Kızaran yağlar yoğun ısıdan ötürü şifai özelliğini yitirmektedir.
Zeytin cilt ve saç sağlığını korur
Zeytin hidrat içerir ve yağ asitleri yanında antioksidanlar açısından zengindir. Bunun dışında zengin bir E vitamini deposudur. Bu özelliğinden dolayı bizi cilt kanserinden korur, yumuşak ve sağlıklı ciltlerin oluşmasını sağlar, ultraviyole ışınlarına karşı cildi koruma özelliği vardır. Bunun için 15 dakika boyunca cilde doğal zeytin yağı uygulamak yeterlidir.
Zeytinyağı ve zeytin alerjiye karşı koruyucudur
Zeytin göz sağlığına karşı koruyucudur özellikle katarak oluşumunu engelleyicidir. Zeytin çekirdeği ağızdan ezilerek alındığı vakit oldukça faydalıdır. Zeytin çekirdeği sindirim sistemi rahatsızlıklarını giderebilir. Eskilerden gelen bir alışkanlıkta, halk hekimliğinde basur tedavilerinde zeytin çekirdeği kullanılmaktaydı.
Olea europaea mallorca
Zeytin yaprağının faydaları
Tarihte ilk kullanımı Giritlilere kadar gitmektedir. Dalları sembolik olarak barışı temsil eder ve antik olimpiyat oyunlarında atletler tarafından giyilmekteydi. 1800’lü yıllarda sıtma tedavisinde yaygın olarak kullanılıyordu. Anti bakteriyel özelliğinden dolayı yaygın olarak enfeksiyon tedavilerinde kullanılmaktadır.
Zeytin yaprağının antibiyotik özelliğinin olduğuna inanılmaktadır. Özellikle yaraların daha erken iyileşmesi için kullanılır
Zeytin yaprağı bağışıklık sistemini güçlendirir ve hastalıklara karşı savunma sistemini korur. Doğal tıpta zeytin yaprağı soğuk algınlıkları tedavisinde kullanılır.
Tok tutucudur ve İnsülin direncini düşürür.
Not: Önemli olan zeytinin tedavi edici yönünden ziyade koruyucu özelliğidir. Hastalıklardan korunmak için zeytin yaprağı, zeytinyağı ve zeytin meyvesi tüketilmelidir.
Su Hakkı Kampanyasıbu yıl ilk defa 19-21 Ağustos tarihleri arasında Büyükada’da Yaşam için Sukampı yapacak. Kartal Belediyesi’nin tesislerinde yapılacak kampta üç gün boyunca su hakkı mücadelesinin nasıl büyütüleceği konuşulurken bir yandan da denizin ve dostlarla birarada olmanın keyfi çıkarılacak.
Gündüz saatlerinde “İstanbul’un Su Yolları ve Çeşmeleri”, “Mitoloji ve Felsefede Su”, “Kapitalizmin Ekolojik Yıkımı”, “Türkiye’de ve Dünyada Su Hakkı Mücadeleleri” ve “İstanbul’un Su Sorunu” başlıkları altında toplantılar ve atölyeler, akşamları ise film gösterimleri ve müzik dinletileri yapılacak.
Kampın en alışmadığımız yönü ise ücretsiz olması. Kartal Belediyesi’nin desteği sayesinde Su Hakkı yaz kampında konaklamak ve üç öğün yemek ücretsiz! Katılımcılar çadır ve uyku tulumlarını yanlarında götürmeliler.
Ücretsiz bu kampa çadır kuracak alan kısıtla olduğu için katılım da ne yazık ki sınırlı. Bu nedenle kampa katılmak isteyenlerin buraya tıklaması ve kampa katılmak üzere form doldurup teyit alması gerekiyor.
Yaşam için Su Yaz Kampı programı
19 Ağustos Cuma
19.30-20.30 Akşam yemeği
20.30-22.00 İstanbul’un Su Yolları ve Çeşmeleri / Konuşmacılar: Dr. Korhan Gümüş (Mimar, Açık Radyo), Prof. Dr. Murat Güvenç (Kadir Has Ünv.)
22.00-23.00 Müzik dinletisi / Sinan&Deniz
21 Ağustos Cumartesi
10.00-11.30 Mitoloji ve Felsefede Su- Ekoloji Felsefesi / Konuşmacılar: Doç. Dr. Ferda Keskin (Bilgi Ünv.), Prof. Dr. Sinan Özbek (Adalar Kent Konseyi Başkanı, Kocaeli Ünv.)
12.30-13.30 Öğle yemeği
13.30-14.30 Kapitalizmin Ekolojik Yıkımı / Konuşmacı: Nuran Yüce (Su Hakkı Kampanyası), Memet Uludağ (İrlanda- Kârdan önce İnsan Koalisyonu)
14.30-16.00 Türkiye’de ve Dünyada Su Hakkı Mücadelesi { Konuşmacılar: Dr. Akgün İlhan (Su Hakkı Kampanyası), Özdeş Özbay (Su Hakkı Kampanyası)
19.30-20.30 Akşam Yemeği
20.30-22.00 Habap Çeşmesi Film Gösterimi ve Söyleşi / Konuşmacı: Zeynep Taşkın (Hrant Dink Vakfı)
22 Ağustos Pazar
10.00-11.00 İstanbul’un Su Sorunları / Konuşmacılar: Nuran Yüce (Su Hakkı Kampanyası), Mehmet Baki Deniz (Kuzey Ormanları Savunması)
11.00-12.30 Nasıl Bir Su Hakkı Mücadelesi Atölyesi / Kolaylaştırıcı: Özdeş Özbay (Su Hakkı Kampanyası)
Nikaragualı kadın yazar Giaconda Belli‘nin kaleme aldığı “Portakal Ağacında Oturan Kadın“, devrim mücadelesi, kadın mücadelesi ve ekoloji mücadelesinin çeşitli ögelerini içinde barındıran bir kitap.
Kitabın ana karakteri olan Lavinia, görece zengin ve maddi zorluklardan uzak bir aileden gelmesine rağmen, çevresindeki eşitsizlik ve sömürü onun devrim mücadelesinin içine çekilmesine neden olur. Bununla birlikte hem aşkı özgürleştirmek için yürüyecek hem de bu aşk ile birlikte devrimci mücadele içerisinde de yer etmiş olan erk yapıya karşı kendi özgürlüğünü savunma mücadelesini yürütecektir.
Başarılı bir mimar olarak tanıtılan Lavinia’nın hikâyesi, en kanlı dikatatörlük dönemlerinde dahi kapitalist sistem içerisinde yer edinen bireylerin, bu yerlerini mücadeleye katkı sağlamak adına kullanabilmeleri fırsatına dair bize ipucu vermekte. Çünkü sürekli katledilmekte olan insanları izlemek zorunda bırakılırken artık ne mesleğinde başarılı olmak mümkün olabiliyor ne de mutlu bir hayat sürebilmek.
Kapitalizm ve emperyalizme karşı direniş
“Diktatörlük bu işte, diye düşündü Lavinia, korku; hiçbir şey bilmediğini söyleyen kadın… Hiçbir şey bilmemek daha iyi, daha güvenliydi… Gazeteleri okuduktan sonra çalışmaya, taslağını çizdiği lüks evin yapı planlarına konsantre olmaya çalıştı: fayans döşeli banyolar, avlular. Ölen insanların fotoğraflarını kafasından atamıyordu. Çizimlerin arasına giriyor, büyük odaların içinde, dış avluların, çatının, balkonların arasında ortaya çıkıyorlardı.”
Lavinia’nın, Amerikan yerlisi kökeni ile birlikte doğa ile bütünleşmesini ve kendini bir portakal ağacı olarak nitelemesini anlatan şiirsel dil oldukça etkileyici bir biçime dönüşmüş durumda. Her bölümün başında yer alan bu şiirsel dil ile birlikte okuyucular olarak bizler de kendimizi doğanın üretkenliğine ve etkileyiciliğine bırakmış oluyoruz. Bunun yanı sıra İspanyollar tarafından istila edilen ülkesini korumak için direnen Kızılderili kökeni, Lavinia ile birlikte Kapitalizm ve Emperyalizme karşı bir direniş şekline bürünmektedir.
Post-punk 70’lerde yükselişe geçen punkrock tarzının bir versiyonudur. Kendiliğinden gelişmiş, şarkı sözlerinde, punkrock’ın aksine toplumsal konulardan çok kişisel konulara değinmiştir. Post-punk müzikal anlamda daha deneysel olmakla birlikte gitarın farklı kullanılması (arpej ve akorlara ağırlık verilerek) ya da synthesizer (ses sentezleyici) kullanılması ortaya çıkar.
Bu, daha çok post-punk tarzı synthesizer kullanılan ve bunun alt tarzı olan dark-wave tarzında şarkıların olduğu bir liste.
Tarzın klasik yaratıcılarına baktığımızda Bauhaus, The Cure, Joy Division, New Order ve Sister of Mercy’yi görmek mümkünken ben klasiklerinden çok daha yeni gruplardan haz almaktayım. Belki de aralarında beğendikleriniz olacaktır.
1- She Past Away – Sanrı
Yerli grubumuz She Past Away, darkwave ve postpunk tarzında dünyanın en bilinen ve beğenilen gruplarından biri. Öyle ki Paris moda haftası dahi bu grubun şarkıları ile açıldı. Belirdi geceisimli albümlerini şiddetle tavsiye ederim.
Grup daha çok hiçlik, ölümden sonraki hayat, sanrı ve takıntılar üzerine söz yazar. Sözleri tamamıyla Türkçedir. Bu da Türkçenin dünya müzik piyasasında bizlere dezavantaj yaratacağı iddiasını reddeder nitelikte.
2 – The KVB – Radiant Hour
İngiliz ikili The KVB 2010’da kuruldu. Özellikle Boiler Room performansını da dinlemenizi tavsiye ederim. Grup synthesizer ve orglar kadar gitarı da oldukça etkin biçimde kullanmakta. Birçok darkwave grubu gibi kadın, grubun yapı taşıdır.
3 – Prophor – Deadly Blow (2. versiyon)
Gene ingiliz olan grubumuzun özellikle derin ve hacimli klavyeleri dikkat çekiyor. Grupta Natalia ve Helene synthesizer ve vokalleri üstlenirken Jake de gitarları çalmakta.
4 – Linea Aspera – Malarone
755 bin izlenme sayısına ulaşarak kendi müzik tarzının epey ileri noktasına ulaşmış grupta gene grubun olmazsa olmazı sizi zamanla kendine hayran bırakacak olan Alison Lewis bulunuyordu. Grubun dağılmasının ardından Keluar kuruldu fakat bu grubun Linea Aspera ile kıyaslanması bence pek mümkün değil.
Oldukça ucuz bir maliyeti bulunan bu klip gene sanrılara ve obsesif konulara eğiliyor.
5 – Sixth June – Drowning
Alman ikili Sixth June ile Linea Aspera’yı birbirine çok benzeten bir ben miyim bilmiyorum. 2007’de kurulan Sixth June hala çalışmalarını sürdürüyor. Post-punk, darkwave gibi underground piyasada olduklarından hala kaset ve plak basmayı sürdürüyorlar. Bu şarkı artık onla olmak istemeyip de bunu ona söyleyemeyenlere geliyor.
6 – Kas Product – Never Come Back
1980’de kurulan Kas Product hâlâ yaşamını sürdürüyor. Kısa saçları, ceylan gibi gözleri ve bakışları ile sizi etkisine alan Fransız Mona Soyoc harika performansı ile de göz dolduruyor. Erotizmin yalnızca görüntü ile değil aynı zamanda tavır ve ses ile de mümkün olduğunu kanıtlar nitelikte. Bu arada belirtmek isterim ki synthesizer kullanan Spatz’ın saç modelini hâlâ çok seviyorum.
7 – Kælan Mikla – Kalt
Eğer güçlü bir haykırış ve karanlık atmosfer hissetmek istiyorsanız İzlandalı kadın grup Kælan Mikla doğru adres. Fakat bu grubun diğer şarkılarının bu atmosferde oldukları pek söylenemez.
8 – The Sisters Of Mercy – First And Last And Always
Postpunk-Gothic rock’ın öncülerinden efsanevi grup Sister of Mercy. Çok da söze gerek yok bir zamanlar çok popüler olmuş ve ana-akım medyada sıkça görülmüştü.
9- Xaran Dion – Sillage et Caprice
Kanadalı Xaran Dion minimal, deneysel çalışmaları ile kulaklarımızdan beynimize doğru ilerliyor. Komplex synth’ler ve kendinden geçmiş vokalleri ile oldukça etkileyici bir atmosfere sahip.
10 – Winter Severity Index – A Sudden Cold
Simona Ferrucci’nin projesi olan WSI kıştan ve karanlıktan beslenen bir atmosfere sahip. Roma’dan dünyaya yayılan bu ses dalgaları gerçekten de çok etkileyici. Daha az synth, daha fazla bass ve gitar duymak istiyorsanız bu şarkı sizi içine çekecektir.
Bahçe işleri ile uğraşmak birçok insan için emeklilik sonrası günlerini doldurmaya yarayacak bir etkinlikten fazlası değildir. Ancak bu etkinliğin size sağlayacağı yararların emeklilik öncesi döneminiz için de, bir o kadar faydalı olacağını söylesek?
Bahçeyle uğraşırken, bütün bitkilerin büyümesinden, hayatlarını devam ettirmesinden siz sorumlusunuzdur. Bu sorumluluk duygusu, mental hastalıklardan muzdarip olan insanların hayatlarına bir amaç katar ve onları hayata daha çok bağlar. Ayrıca uzun süre açık havada vakit geçirmekdepresyon ve stresle savaşan hormonların salgılanmasına yardımcı olur. Bahçe işleriyle uğraşmak bir nevi meditasyon sayılır. Ne kadar çok uğraşırsanız, o kadar çok rahatlar ve yenilenirsiniz. Bu süreçte kafanızı kurcalayan düşünceler bir süre sonra aklınızdan çıkar ve stres seviyeniz azalır.
Aslında herhangi bir şekilde doğayla uzun süre temas halinde bulunmak mental sağlığınıza iyi geliyor. Gerçekleştirilen bir deneyde, iki grup ayrı odalara konuyor. Birinci grup penceresiz bir odaya konuyor ve buradan dışarı çıkıp şehir içinde yürümeleri söyleniyor. İkinci grupsa kocaman pencereli bir odaya konuyor ve bahçeye çıkıp bahçede dolaşmaları söyleniyor. Deney sona erdikten sonra yapılan incelemelerde ikinci grubun çok çok daha fazla rahatlama belirtileri gösterdiği gözlemleniyor.
Öyle ki, bu etkinlik “Bahçıvanlık Terapisi“(Horticulture Therapy) olarak adlandırılıyor ve herhangi bir doğal ortamda, herhangi bir şekilde gerçekleştirilebiliyor. Hatta mahkûmları topluma geri kazandırmak için bile kullanılıyor. Bahçıvanlık Terapisi, hem uzun hem de kısa süreli olarak kan basıncını azaltıyor, üretkenliği artırıyor ve sizi tamamen yenilenmiş hissettiriyor. Hatta, Demans ve Alzheimer hastalarındaki saldırgan davranışları bile azaltıyor.
Bırakın zihninizde çiçekler açsın
Edward O. Wilson tarafından ortaya atılan “Biyofili” (Biophilia) teorisine göre gerçek hayatla ilgili süreçlere odaklanıldığında mutluluk seviyesi en yüksek düzeylere ulaşıyor. Diğer bir deyişle hayat döngümüze benzer süreçlere odaklanmak, içimizden gelen doğal bir dürtü. Yani bu demek oluyor ki, elimize bir kürek alıp kazmaya başlamanın zamanı belki de çoktan gelmiştir. Belki de kafamızın içindeki saksıyı daha sağlıklı bir hale getirmenin sırrı yeşillerle dolu saksılarda gizlidir.
Modern psikodrama teknikleri ve kadim geleneklerin bilgileri aracılığıyla kendimizle ve gölgelerimizle yüzleşmek, yeni hikâyelerimizi yaratmak.
Kronos zamanın çarklarını döndürürken ve biz gündelik alışkanlıklarımızı sürdürürken küçük detayları dahi atlamayan, biriktiren ve asla unutmayan bedenimiz. Zihnimiz ise sürekli hareket halinde bir yükselip bir alçalan, çoğunlukla konuşan bir atlı karınca. Şifacı yüreklerin önünde kendini kendine teslim etmek ve onların doğru sorularına zihninin, bedeninin verdiği kaçınılmaz doğru cevapların farkına varmak. Sonrasında gelen değişim…
Şifa okulu, Homeopati Derneği ve bağımsız çalışan bazı şifacılar (masaj terapistleri, psikoterapistler, Fitoterapi uzmanları) tarafındanGünnur Başaryönetiminde, 2013 yılından başlayarak 3 yıl boyunca,Buğday Derneği desteğiyle, Kazdağları’nda gerçekleştirilen bir program oldu. Amaç, modern bilimin acılarımızı dindirmekte yetersiz kaldığı bir ortamda, “tam teçhizatlı” şifacılar yetiştirmekti ve ilk mezunlarını Aralık 2015’te verdi. Bu şifacılar yalnız teknik ile değil, hayata karşı derin bir şefkat ve gözlem ile de donatıldılar.
Günnur Başar, Ayşen Sert, Gül Pekkul, Gülender Ünver Şahin, Sevgül Vatansever, Tuğba Ayata, Yeşim Eratlı ile 14 – 20 Ağustos 2016 Endes kamp- Kazdağlarında yapılacak olanŞifa Okulu Farkındalık Atölyesiöncesinde Marmaris’te doğanın kucağında bir aradaydık.
Üç gün boyunca, kadim bilgiler, kişisel tecrübeler, çeşitli psikoterapi anlayışları ışığında farkındalık çalışmaları, yoga, paneurhytmy, şamanik yolculuk çalışması, oyun, hikâye ve sanat ile bir grubun şefkatli koruyuculuğunda kişisel mutluluğun ötesine uzanan bir yolculuk yaptık.
Bazen ormanın içinde dingindik ve önümüze çıkanları sevgiyle topladık tekrar bir araya getirmek için hikâyelerimizi. Bazense kat kat giyindik kötü hislerimizi sevgiyle çıkarmak için üzerimizden. Bazen yürüyerek geçmek yerine karşıya, başka olasılıklar yarattık ve taklalar attık, yuvarlandık, ıslık Çaldık zıplarken. Bazense kenetlendik kollarımızla birbirimize ve oturduk birlikte ayağa kalkmanın bir yolu olmalı diye. Bazen çember olduk ve evreni davet ettik ortamıza. Bazense içimizdeki hayvanı bulduk ve o olduk. Şaman davulunu çalarken ay ışığında yıkandık, Güneş ile kurulandık. Çok güldük, çok ağladık. Dans ettik ruhumuzla…
Paneurhytmy (evrensel ritm, müzik ve şiirin, uyumlu ritmik hareketlerin, duygularda ve zihinde huzuru yaratmak ve fiziksel sağlığı korumak için doğal bir biçimde birleştiği, çember şeklinde dans edilen özgün bir ruhsal pratik.)
Farkındalık çalışması
Enstelasyon terapisi
İçsel yolculuk ve kötü hislerinden arınma
Bir grubun şefkatli koruyuculuğu
İçeri doğru
Ve onlar diyor ki;
Hayatlar hız eksenli akarken, zaman ve mekân aynı düzlemde buluşamıyor maalesef. Hepimizin durup dinlemeye, dinlenmeye (dingin bir zihne) ihtiyacı var. Bu hızda bedenimizi bile fark etmeye vaktimiz olmuyor, ancak bir yerimiz hasta oluyor, o zaman fark ediyoruz her an bir bedenle birlikte olduğumuzu. Duygularımızı fark edemiyoruz; ne zaman içimiz acıyor, o zaman farkına varıyoruz. Aklımız dağılıyor, takılıyor, nerede neyi unuttuğumuzu fark etmiyoruz.
Hikâyelere inanıyoruz, neye inandığımızı fark etmiyoruz… Kendi hikâyemizi bile biz yaratmıyoruz. Belki, bu yaratma edimini elimize alsak, o zaman, acıyan beden, sızlayan gönül kime ait, fark ederiz. Peki, bunları söyleyen, gözleyen kim?
Hikâyenin kahramanı mı, yoksa yazarı mı? Kendi hikâyenizin kahramanı olmak yerine yazarı olmaya ve hepimizin ait olduğu daha büyük bir resmi görmeye ne dersiniz? Ve İçinde bulunduğumuz ortamda, genç insanların farkındalığının artmasının, gelecekteki toplumda huzur ve barışı oluşturmalarında çok önemi var. Bu sebeple uygun ortamlarda çalışmalarımızı gençlerle paylaşmayı çok istiyor ve düşünüyoruz.
Diyetisyen Kevser Başkara İstanbul’da bir ofiste bireysel ve kurumsal beslenme ve diyet danışmanlığı, diyabetle yaşam koçluğu hizmetleri ve çeşitli konularda eğitimler veriyor.
Özel olarak diyabet (şeker hastalığı), çölyak ve gluten duyarlılığı gibi hastalıklarda beslenme, sporcu beslenmesi, bitkisel beslenme ve iyi yaşam gibi konuları çalışıyor. Genetik faktörler bir kenara bırakıldığında, sağlıklı olmanın yolunun az yağlı vegan beslenme ve düzenli fiziksel aktiviteden geçtiğine inanıyor.
Kendisi de az yağlı vegan besleniyor, düzenli olarak koşuyor. Hasta ve danışanlarına verdiği çoğu öneriyi kendi hayatında da uygulayan iyi bir örnek olarak karşımıza çıkan Başkara ile sağlıklı beslenme hakkında konuştuk.
Şu günlerde birçok insanın veganlık konusunda bilmek istedikleri var. Vegan beslenme sağlık açısından tehlikeli mi?
Az yağlı, işlenmiş şekersiz, çeşitlendirilmiş bitkisel beslenme, bilinçli uygulandığında sağlıklı bir beslenme şekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun yanı sıra düzenli egzersiz de yapılırsa şişmanlık, diyabet, yüksek tansiyon, kalp hastalıkları oluşum olasılığı, önemli ölçülerde azaltılabilir. Ayrıca geniş kapsamlı birçok araştırma, kanser ile et tüketimi arasında doğrudan ilişki olduğunu belirtmektedir. Sadece et tüketimi bırakılarak şişmanlık kaynaklı diyabet riski yarı yarıya azaltılıyor. Meme kanseri gibi şişmanlıkla doğrudan ilişkili kanser türlerinin nedeni olarak da yumurta, et, süt, yoğurt gibi hayvansal ürün tüketimi ön plana çıkmaktadır.
Az yağlı bitkisel beslenme sağlığın anahtarı
Az yağlı bitkisel beslenme ile işlenmiş gıdaların alımı azalır, kalp damarlarını tıkayan kolesterol ve doymuş yağların alımı büyük ölçüde ortadan kalkar. Tahıllar, sebzeler, meyveler, kurubaklagiller, ceviz, fındık, badem gibi yağlı tohumlar grubundan oluşan dengeli bir beslenme ile yüksek diyet posası alınmış olunur. Bu da kan şekerinin düzenlenmesini sağlar, bu sayede açlık-tokluk durumları dengelenir. Kan şekeri düzensizlikleri sonucu oluşabilecek şeker hastalığı, insülin direnci, şişmanlık oluşum riskleri büyük oranda azaltılır, hastalık var ise hastalığın yükü azaltılır.
Altını önemle çizmek istediğim bir diğer konu da kızartmalar ve işlenmiş şekerli ürünlerin tüketiminin de azaltılması gerektiğidir. Ayrıca patates gibi yüksek nişasta içeren gıdalar kan şekerini hızla yükseltir. Bu da sağlık için istenmeyen bir durumdur. Bu gıdalar, zaman zaman tüketilebilir, ancak beslenmenin temeline konulmamalıdır. Çözünebilir posadan zengin ve her renk sebze meyveden en az birinin tüketildiği bir beslenme tarzı ile hücre yaşlanmasının da önüne geçilir.
Özellikle B12 türü vitaminler konusunda neler söyleyebilirsiniz? Bunları bitkilerden almak mümkün müdür?
B12 vitamininin tıptaki adı siyanokolabamindir. Siyanokobalaminin, sinir sisteminde, kan sistemlerinde önemli görevleri vardır. Alyuvar üretiminde, DNA sentezinde yer alır, kırmızı kan hücrelerinin normal oluşumları için gereklidir. Özellikle protein sentezi için çok gerekli bir öncüldür. Siyanokobalamin, vücuttaki ve topraktaki mikroorganizmalar tarafından sentezlenir. Büyük oranda hayvansallarda bulunur. Bitkilerde yok denecek kadar azdır.
B12 vitamini, ince bağırsakların son kısmından emilir. Gaita ve az miktarı idrar ile atılır, vücuda alınan B12 vitamininin yüzde 50’si kullanılır. Kan seviyesi 150 mikrogramın altında ise takviye hekim gözetiminde yapılmalıdır.
B12 eksikliğinin görülmesi nadirdir
Günlük B12 vitamini ihtiyacı 2-3 mikrogramdır. Düşük B12 düzeyleri, sinir sisteminde bozukluklara ve kansızlığa (anemi) neden olabilir. Ancak eksikliğinin görülmesi çok nadirdir. Eksikliğinde de yerine koymak oldukça ucuz ve kolaydır. Dilaltı, hap ve iğne şeklinde takviyesi yapılabilir. Dozların hekim kontrolünde alınması gerekir.
Vegan beslenmeye yeni başlayan birini düşünelim. Bu kişi takviye almadan karaciğerinde depolanan B12 vitamini ile 2-3 yıl idare edilebilir. Ancak eksiklik oluşmaması adına yine de hekimlerin önerileri doğrultusunda belirli bir zamandan sonra takviye olarak alınmaya başlanabilir. Takviye alınırken, düzenli kontrollerle de B12 vitamini düzeyleri takip edilmelidir.
Geçtiğimiz haftalarda bu konuda çok konuşulan ve viral olan bir haber vardı. Fransa’da vegan bir ailenin bebeğini sağlıklı olmadığı gerekçesi ile aileden almışlar. Bu konuda yorumunuz nedir?
Söz konusu haberin subjektif, çarpıtılmış bir haber olduğunu düşünüyorum. Çocuk ölümlerinden bahsederken konuşulması gereken çok daha faydalı konular var.
Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre 2015 yılında beş yaşın altında 5,9 milyon çocuk öldü. Bu ölümlerin yarısından fazlasını tedavi edilebilecekken farklı nedenlerden dolayı tedavi edilmemiş çocuklar oluşturuyor. Ölüm nedenlerine baktığımızda zatürre, ishal, malarya, hijyen koşullarına uyulmaması gibi durumları görmekteyiz. Ayrıca burası çok önemli, çocuk ölümlerinin yüzde 45’i yetersiz ve dengesiz beslenme sonucu oluşuyor. Anne sütü alımı bu ölümleri ciddi oranlarda azaltabilir. Doğru beslenme ile azaltılabilecek ölümlerin konuşulması gerekiyor.
Yanlış beslenme alışkanlıkları obeziteye yol açıyor
Bir yandan yetersiz beslenen çocuklar olduğu gibi aşırı, yanlış beslenen çocuklara dair veriler de çalışmalarla ortaya konuluyor. Obezitenin yanlış beslenmenin de içinde bulunduğu yanlış yaşam alışkanlıklarından kaynaklanan bir sorun olduğunu göz önünde bulundurursak az yağlı bitkisel beslenmenin bu yanlış alışkanlıkları gidermede olumlu bir etkisi olacaktır.
Et tüketiminin ve diğer hayvansal gıdaların tüketiminin çocuk ve yetişkinlerde şişmanlık görülme sıklığında ve beden kütle indeksinde azalmayı sağladığı, çalışmalarla ortaya kondu. Ayrıca çocukluk çağı şişmanlığı önlenemezse ve yanlış beslenme alışkanlıkları doğrularıyla değiştirilmezse çocukluk çağı şişmanlığı ile beraber çocukluk çağı metabolik sendrom*vakalarının da artacağı belirtildi.
Görüldüğü üzere bu kadar çok faydası olan az yağlı bitkisel beslenmenin sanki kötü bir beslenme şekliymiş gibi yansıtılması yanlıştır. Az yağlı bitkisel beslenme, bilinçli bir şekilde uygulandığında çocuğun gelişimine olumlu etkiler sağlar. Ancak ebeveynlerin bu beslenme şekliyle ilgili eğitilmesi şarttır. Bilgisiz bir şekilde uygulandığında her beslenme şekli gibi zarar verebilir.
Hiçbir bilgi birikimi ve eğitim olmadan bitkisel beslenme bir çocuğa uygulanmamalıdır. Çocuğun yaşı, gereksinimleri gibi faktörler göz önünde bulundurulmalıdır. Bu konuda işin uzmanlarından profesyonel destek alınmalıdır.
Sporcular için veganlığın bir sakıncası var mı?
Vegan sporcuların başarıları aslında bu soruya cevap vermektedir. Dünyanın en iyi sporcularının vegan olmasının insanlara çok şey anlattığını düşünüyorum.
Besin takviyeleri abartılıyor
Hayvansal kullanımın bırakıldığı, işlenmiş şekerden uzak, yüksek diyet posalı, doymuş yağ içermeyen, bitkisel gıdalara dayalı, çeşitlendirilmiş bir beslenme ile gerekli besin ögeleri alımları sağlanabilir. Bu nedenle besin takviyelerinin de abartıldığını düşünüyorum.
Çalışmalar, bitkisel beslenenlerin bitkisel beslenmeyenlere göre daha fazla günlük diyet posası aldığını ortaya koyuyor. Bu beslenme planıyla aynı zamanda açlık tokluk durumu kontrol edilir, kötü kolesterol düşürülür, kan şekerleri düzenlenir, kilo kontrolü sağlanır. Bu şekilde fazla enerji alımları azaltılır. Bütün bunlar, vücut ağırlığının korunmasında, genel sağlık durumunda, psikolojik durumda, sporcu performansında önemli yer tutar.
Hayvansal tüketilen diyetlerde depo yağ artışı gözlemlenir. Bitkisel beslenme ile alınan gıdalar vücutta depolanmadan kullanılabilir. Bu nedenle, bitkisel beslenmeyle beraber yağ metabolizması düzenlenir.
Protein tozlarına ihtiyaç duymadan da protein ihtiyacı karşılanabilir
Tabii, bir de protein konusu var. “Veganlar güçsüzdür, çünkü yeterince protein alamazlar.” önyargısı artık çürütülür nitelikte. Herkesin günlük protein ihtiyacı farklıdır. Bir vegan, bilinçli besleniyorsa protein ihtiyacını protein tozlarına ihtiyaç duymadan gayet iyi bir şekilde karşılayabilir. Bir diğer konu da aşırı protein alımının vücutta bırakabileceği hasardır. Protein, karbonhidrat ve yağlardan farklı olarak sindirildiğinde üre, ürik asit gazının açığa çıkmasına neden olur, bu zararlı gazı karaciğer etkisiz hale getirir. Aşırı alımlarda, karaciğer yorulur ve işlevinde aksaklıklar meydana gelebilir. Sadece karaciğerde değil diğer organlarda da zararlar meydana gelebilir.
Bir diğer konu da yeterli antioksidant alımı ile ilgili. Yeterli sebze ve meyvenin tüketildiği vegan beslenmede spor sırasında oluşan oksidatif stres azaltılır, spor performansı bu şekilde arttırılabilir. Yeterli sebze meyve tüketiminde de her renk sebze ve meyveden en az birini tüketmeye önem verilmelidir. Çünkü, her renkte farklı tür antioksidant bulunuyor.
Bir sporcu, vegan beslenerek performansını arttırabilir. Bir vegan da bilinçli beslenerek, kendine uygun spor dalında başarı elde edebilir.
Düzenli ve çeşitli beslenen bir vegan, yeterince karbonhidrat, protein alır. Bu da spor performansı için gerekenlerin büyük ölçüde sağlandığı anlamına gelir.
Vegan olmak kişinin formda kalması için yardımcı mıdır?
Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre Türkiye’de kadınların yüzde 40’ı, erkeklerin yüzde 20,1’i, çocukların da yüzde 14,7’si obez. (Beden Kütle İndeksi 25 kg/m2’den yüksek). Bunun nedenlerinden en kuvvetlisinin yanlış yaşam alışkanlıkları olduğunu söyleyebiliriz. Yanlış yaşam alışkanlıkları, düzenli egzersiz yapılmaması, kötü beslenmedir. Kötü beslenmeyi, doymuş yağların alımı, günlük diyet posasının yeterince alınmaması, sebze ve meyvelerde bulunan antioksidantların yetersiz alınması, işlenmiş gıdaların tüketiminin fazla olması, kızartma gibi yanlış pişirme yöntemlerinin kullanılması şeklinde tanımlayabiliriz.
Artık uzmanlar, diyabet, kalp damar hastalıkları, kötü kolesterol, yüksek tansiyon, kanser gibi birçok hastalığın tedavisinde az yağlı bitkisel beslenmeden söz ediyor. Şişmanlığın tedavisinde ve ideal vücut ağırlığında kalmada da bu beslenme şeklinin uygulanmasını önermek gerekmektedir.
Diyabet oluşum riskinin yarı yarıya azaltıldığı belirtildi
Ulusal Sağlık ve Beslenme Araştırması’ndaki bilgilere dayanarak, et tüketimi ve şişmanlık arasında doğru orantılı bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca The Adventist Health Studies’te sadece et tüketiminin bırakılması ile şişmanlıktan kaynaklanan diyabetin oluşum riskinin yarı yarıya azaltıldığı belirtilmiştir.
Vegan beslenenlerle, vejetaryen ve karnivor grubun karşılaştırıldığı bir çalışmada, kilo kontrolünde iyi bir gösterge olan beden kütle indeksi değerlendirilmiştir. Çalışmada hayvansal tüketenler hayvansalları azaltmışlardır ve bu kişiler veganlarla karşılaştırılmışlardır. Çalışma sonunda veganlar, beden kütle indeksi en düşük grup olarak bulunmuştur.
Ankara Bisikletliler Ortak Platformu – Pedallayan Kadınlar Kadın Cinayetleri için pedalladı.
Diğer yandan hayvansal içeren diyetlerin depo yağ oluşturma riski yüksektir. Bitkiye dayalı beslenmede yağlar depo edilmeden yakılır. Bu da bitkisel beslenmenin, kilo kontrolü ve şişmanlık kaynaklı birçok hastalığın tedavisinde önemli bir yer tuttuğunu gösterir. Şişmanlığı engellemekle, kanser (özellikle meme kanseri), şeker hastalığı gibi pek çok hastalığın oluşum riski azaltılmış olur.
Hayvansal gıdaların başlıca zararları nelerdir?
Hayvansalların tüketime hazır oluncaya kadar geçen süreçte, sera gazı salınımı oldukça fazladır. Ayrıca doğal kaynakların kullanımına baktığımızda da hayvansal endüstrisi nedeniyle israfın meydana geldiğini görürüz. Herkesin bildiği üzere “Et Atlası”nda bu konu anlaşılır bir şekilde açıklanmıştı: 1 kg etin tüketime hazır olabilmesi için yaklaşık 15 bin litre su, 3.6 kilogram buğday, 36 kilogram kaba yem gerekiyor. Oysa bitkisel gıdaların tüketime hazır hale getirilmesi için oldukça az kaynak harcanır. Daha sağlıklı ve daha kolay ulaşılabilir gıdalar varken, bunlardan vücudumuz için gerekli besin maddeleri büyük ölçüde sağlanabiliyorken et tüketimi ve diğer hayvansallar birer keyfiyettir.
Bunların dışında çalışmalar, et tüketiminin şeker hastalığı, şişmanlık, kalp damar hastalıkları, yüksek tansiyon gibi hastalıkları tetiklediği belirtiliyor. İçeriğindeki yüksek doymuş yağ nedeniyle et ve yumurta, süt gibi diğer hayvansallar depo yağların artmasına neden olmaktadır. Ayrıca zararlı mikroorganizmalar bakımından hayvansallar çok uygun bir ortam oluşturur. Zararlı mikroorganizmaların et ve diğer hayvansalları tüketen vücuda girmesiyle çeşitli hastalıklar görülür.
Yapılan epidemiyolojik çalışmaların çoğu etin muhafazası sırasında N nitrozo bileşenlerin ve yüksek ısıl uygulamalar ile ortaya çıkan maddelerin kanseri tetiklediğini ortaya koydu.
Şişmanlık şeker hastalığını tetikliyor
Ayrıca diyabet gelişim riski sadece et tüketimi bırakıldığında bile yarı yarıya azalıyor. Şeker hastalığı ve şişmanlık yan yana anılan iki hastalıktır. Çünkü şişmanlık şeker hastalığını tetikleyen en önemli nedendir. Şeker hastalığı da kalp damar hastalıkları, organ hasarları, sinir sisteminde bozukluklar, böbrek işlevlerinde kayıpları tetikler.
Çağın vebası olan şişmanlığın tedavisinde bitkisel beslenme önemli bir yere sahip. Bilinçli bir şekilde bitkisel beslenmeyi uygulayarak birçok hastalığın oluşum risklerini azaltmak ve vücut ağırlığını korumak mümkün.
*Metabolik sendrom, insülin direnciyle başlayan karın bölgesinde yoğunlaşan aşırı yağlanma ve şişmanlık, kan şekeri düzensizlikleri, kan yağlarının bozulması, yüksek tansiyon, koroner arter hastalığı gibi birçok bileşenin bir araya gelmesiyle oluşan ölümcül bir durumdur.
Pizza hiç şüphesiz en keyifli yemeklerden. Maalesef pizzanın olmazsa olmazı “peynir” ve diğer birçok malzeme pizzayı veganlar için yenmesi “imkânsızlar” listesine sokuyor. Ama bugünün tarifi tüm ezberleri bozacak nitelikte. Karamelize soğanlı, cherry domatesli, taze fesleğenli enfes bir lezzet. Vegan pizza.
Ve işte reçete;
Hamuru için:
1 su bardağı ılık su
Alabildiği kadar un
1 çay bardağı sıvı yağ
2 dolu yemek kaşığı şeker
1 paket Kuru maya
Tuz
Üzeri için
Cherry Domates
Taze fesleğen
2 kırmızı soğan
Yarım çay bardağı zeytinyağ
1 tatlı kaşığı şeker
Tuz
Balsamik sirke
Ilık suya, 2 yemek kaşığı şekeri atıp karıştırıyor ve ardından kuru mayamızı ekliyoruz. Su, mayanın etkisi ile kabarmaya başladığında bu karışımı derince bir yoğurma kabına alıyoruz. Tuzu ve yağı ilave ediyor ve azar azar unu eklemeye başlıyoruz.
Hamur artık, yoğurma kabına yapışmıyorsa unumuz yeterli demektir, daha fazla un eklemeden 20 dakika yoğuruyoruz. Yoğurma işlemi mayanın aktive olması ve hamurun kabarması için önemli bir nokta, atlanmamalı.
Hamur yoğurulduktan sonra üzerini streç filmle kapatıp, yaklaşık 30-40 dakika , sıcak bir yerde dinlenmeye ve kabarmaya bırakıyoruz.
Hamur dinlenirken, 2 kırmızı soğanı piyazlık doğrayıp yarım çay bardağı zeytinyağ ve 1 tatlı kaşığı şeker ve biraz tuzla birlikte, kısık ateşte, yavaş yavaş karamelize ediyoruz. Hamurumuz kabardığında, pizza tepsimizi (ya da evdeki herhangi bir fırın tepsisini) bolca yağlıyor, hamurun yarısını tepsiye, elimizle bastıra bastıra yayıyoruz. Ve ardından fırınımızı 200 dereceye ayarlıyoruz.
Karemelize ettiğimiz soğanları hamurun üzerine eşit miktarda yayıp tepsiyi fırına koyuyoruz. Pizza hamuru ve karamelize soğan fırında baş başa 10 dakika geçirirken biz cherry domateslerimizi yıkayıp ortadan ikiye bölüyoruz.
Pizza hamurunu 10 dakika sonra fırından çıkarıp domatesleri ekliyoruz (üzerlerine biraz tuz eklemeyi unutmadan). Ve bu şekilde bir 10 dakika daha pişiriyoruz fırında. Biz de bu esnada, balsamik sirkeyi tavaya alıyor ve içindeki asitin uçması ve koyulaşması için pişiriyoruz.
Domatesli ve soğanlı pizzamız piştiğinde, üzerine taze fesleğenlerimizi koyuyor ve yoğunlaşmış balsamik sirkemizle tatlandırıyoruz.
Not: Sirke sevmeyen biriyseniz bile (ki ben öyleyim) bu tarife sirke koymayı atlamayın. Gerçekten büyük fark yaratıyor ve sirke tadını almıyorsunuz bile.
Evde Cherry domates yoktu, ben de normal domatesi, cherry domates büyüklüğünde doğrayarak kullandım. Her zaman dediğim gibi, siz bu tarife farklı sebzeler ekleyip çıkararak kendi damak tadınıza göre yeni bir pizza yaratabilirsiniz .
Aram Tigran’ı 2006’da Çîyayê Geberê parçasıyla tanıdım. Seslendirdiği ve yazdığı birçok parçayı dinleme fırsatı buldum. Bu kadar yaşanmış ve derinden okuyan Ortadoğu’nun Aram amcasının hayatını araştırdım. Sizler de okuyunca, yanık sesli Aram Tigran’ın barışa ve yaşama nasıl adandığına şahit olacaksınız.
Sade, yanık, duru, içten, yaşlı ve bilge bir sestir Apê Aram. Bu sesi duyan herkesin gözünde canlanıverir bu bilge müzisyen. Hatta kimimiz, tambur teline dokunulduğunda hissetmişizdir onu. Ne ki televizyon yaygınlaştığında, bu kez sırtında gömleği, boynunda kravatı ve elinde tamburuyla, o aristokrat görünümüyle çıkıverdi karşımıza. Artık ses ile siluet bütünleşmiş, o davudi sesin sahibinin Kürtçeye büyük değerler katmış olan Ermeni müzik dehalarından Aram Tîgran olduğunu bellemişti cümle âlem.
Büyükbabam da Aram Tigran hayranıydı ve her gün Roj TV’de sabah 11’de Aram Tigran’ın Zimanê Kurdî parçasını açıp sessiz bir şekilde dinlerdi. Dile yapılan baskının müziğe ve tambura vurmuş isyanıydı Zimanê Kurdî.
Ezilen ulusların sesi
Kürt müziğine ömrünü vermişti o. Sason’un Bianda Köyü’nden Qamişlo’ya, oradan Brüksel’e uzanan serüveni, tam 12 Kürtçe albümle doluydu. Fakat bu albümlerin 11 tanesinin kapağında, okunan şarkıların söz ve müziklerinin kime ait olduğu bile yazmıyordu. Az değil üstelik 11 albümde tamı tamına 160 şarkı bulunuyordu. O kadar ki, bu parçaların her birinin Kürt müziğiyle ilgili herkeste derin bir izi bulunuyordu. Ben de Aram Tigran’la 2008 yılında tanışmış ve biraz sohbet etmiştim. Tıpkı Diyarbakır’daki surlar gibiydi bakışı yaşlı ve bilge. Ulusal açıdan kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz dediğimde Ermeni’yim ama Kürt acısıyla Ermeni acısını bağrımda ayni hissederim ve ben Mezopotamya’yım demişti. Aram Tigran gerçekten de böyle biriydi. Ezilen ulusların sesiydi.
Aram’ın hayat hikâyesi, Türkiye tarihinin sürgün, soykırımcı dur durmak bilmeyen zaman haritasına götürüyor insanı. Aram Tigran babası 1915 yılında yaşanılan Ermeni katliamında Sasonun Bianda köyü yakınlarında ki büyük kıyımdan kurtulan 15- 20 kişiden biridir. Katliamdan kurtulan Baba Tîgran, Suriye tarafındaki Qamişlo’ya kaçmayı başarıyor. Anne tarafı da aynı kaderi paylaşıyor. Annesi kız kardeşi ile birlikte Qamişloya geliyor. Anne ve babası evleniyorlar, Aram Tigran 1934’de dünyaya geliyor.
Baba Tigran bir kaval üstadıydı. Yaşanılan tüm zulmü kavalıyla seslendirirdi. Aram Tigran da babasından öğrenerek ve yaşanmışlıkla birlikte kendi yetenekleri ile yoğrularak 9 yaşından itibaren ud çalmaya başladı. 20’li yaşlarında ilk profesyonel bir sanatçı oldu. Ve Aram, daha bu yıllarında bile Güneybatı Kürtleri arasında, sayılı, en ünlü sanatçılardan biri olacaktır.
1996’da da Erivan’a yerleşen Aram Tigran, burada 1985 yılına kadar yine Kürtlerin her akşam can kulağıyla dinledikleri Erivan Radyosu’nda çalışır. Fakat bu kez dostları arasında ya da onu sevenler arasında değil, radyo mikrofonunun soğuk, mekanik yüzüne söyleyecektir şarkılarını. Aram için doyurucu bir yaşam tarzı olmasa da, bu yıllar, Aram’ın Kürdistan’ın bütün parçalarında dinlenip tanınmasında önemli bir dönüm noktası oluşturacaktır. Fakat diyalektiğin acı bir hükmü gibi Erivan Radyosu’nun da miadı dolacaktır Aram için ve nihayet 1990 yılı geldiğinde Avrupa’ya çıkacaktır Aram. İşte o tarihten sonra Avrupa’da devam ettirdiği sanat yaşamı, tam 16 yıllık çalışma dönemi Ermenice, Kürtçe, Arapça ve Türkçeden ibaret tam 435 şarkının derlenip okunduğu çileli ama taşkın bir yaşam süreci olacaktır Aram Tigran’ın.
Müzikle bütünleşmiş bir yaşam
55 yıllık müzik yaşamında Ermenice, Kürtçe, Arapça ve Türkçe şarkılar okuyor Aram Dikran… Hepsi bundan ibaret değil elbette: 230’u Kurmancî, 150’si Arapça, 30’u Türkçe, 10’u Süryanice, 8’i Yunanca, 7’si de Zazaca olmak üzere Aram Tigran’ın okuduğu şarkılarda tam bir “diller seremonisi” yatar. Ancak bunların tamamını albümlere okumamıştır Aram Tigran. Geçmişte albüm olanağı yoktur çünkü.
Türkiye’de “Sarı Gelin” olarak bilinen şarkıyı da albümlerinde “Axçik” olarak okuyan sanatçı bu konuda kamuoyunun yanıltıldığını söyleyerek şunları söylüyor: “Bu şarkının söz ve müziği anonimdir. Ben Ermenice’den Kürtçe’ye çevirdim. Şarkının orjinal adı Sari Axçik’tir. Ermenice’de ‘Sari’ dağ anlamına geliyor. ‘Axçik’ de gelin demek. Yani ‘Dağ Gelini’ anlamına geliyor. Nedenini bilmiyorum ama Türkler Dağ Gelini’ni Sarı Gelin yaptılar.”
Aram Tigran’ı son görüşüm Amed Festivali
Derya deniz sanat hayatına sahip Aram Tigran 2009 yılında Amed’e festivale geldi. Festival sonunda rahatsızlanan Aram Tigran Yunanistan’a götürüldü. Yunanistan’da tedavi gördüğü hastanede, 6 Ağustos 2009’da yaşama gözlerini yumdu. Aram Tigran beni Diyarbakır’a gömün dedi fakat bürokrasi ve devlet tutumu Aram Tigran’ın ölüsünü dahi istediği memlekete getirmedi. Aram Tigran’ın mezarı Bürüksel’de bulunmaktadir.
Aram Tigran bizlere kocaman bir müzik arşivi ile barış çırpınışı da bıraktı. Bu çırpınışını özetleyen en önemli sözü “Dünyaya bir daha gelirsem, ne kadar tank, tüfek ve silah varsa hepsini eritip saz, cümbüş ve zurna yapacağım” oldu. Darbelerin, savaşların yaşandığı şu günlerde Aram’ı anmak barışı diretmektir diye düşünüp sizlerle Aram Tigranla barışı ve anti militarizmi paylaşmak istedim.
Bizler hâlâ yaşıyoruz darbede, Sur’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Yüksekova’da, Gezi’de, Rojava’da, Şengal’de, halka, kadınlara, çocuklara doğrultulan silahları, tankları, topları saza, cümbüşe, tambura dönüştürecek bir gücümüz var ve bizler sadece bu gücü harekete geçirmeliyiz.