Ana Sayfa Blog Sayfa 414

Kitle kültürü, korku ve korkuyu tüketmek

0

Korkunun kültür içinde olağanlaştırılması ¹

Sadece devletin konuşma hakkına sahip olduğu bir memlekette hiçbir söze inanmayın.
Ali Şeriati

Oldukça gergin ve sarsıcı bir süreçten geçiyoruz, kaldı ki; düşük nabızlı bir gündeme alışkın bir toplum olmadığımız aşikar. Bu da toplum ruh sağlığının ayrı bir patolojik boyutu, birkaç ay skandal ya da bombalı saldırı yaşamazsak, şaşkınlığa uğrarız sanırım. Korku, endişe hayatımızın her alanına nakşetmiş ve son yılların siyasal ve kültürel yaşantımızda baskın bir misyona sahip. Nedendir, nasıldır, keskin hatlarıyla söyleyemiyoruz belki, ancak ne bu baskıyı, ne bu sindirilmişliği üstümüzden atamıyoruz, karşı bir tepki veremiyoruz. Gösterilegelen tepkilerse, samimiyetsiz, marjinal ya da bir küçük zümreye ait gösterilip meşru dahi görülmüyor. Medya ve tüm yönergeleri kanıksattığı kamusal vicdan, her şeye rağmen kayıtsız kalmayı tercih ediyor.

Mevcudiyeti, varolmayı dolayısıyla canlılığı, harekete (aktif olmak) ve hareketin diyalektiğine vurgulayan üstdevlet, aktif olmayı iş sahibi olmak ve satın almak/sahip olmak eylemlerinin tüketilmesiyle mümkün kabul buyuruyor. Birey mevcudiyeti ile birlikte gerçekten varolabilmesi, birey değeri kazanabilmesi için öncelikle bu vatandaşlık görevlerini yerine getirmesi gerek; çalışmak ve tüketmek. Nedir, kimdir bu üstdevlet? İktidar, medya ve megaşirketlerin tahakküm ve sömürü yönetim ilişkilerinde kurduğu birliktelik ve uzlaşmadır üstdevlet. Birey çalıştıkça iktidar güçlenecek, tükettikçe şirketler kazanacak, medya her ikisinin de çıkarını gözetecek. Böylelikle kendi lümpen mevcudiyetini şimdiye değin sürdürdüğü gibi ilelebet devam ettirecek.

Tüm bu söylemleri biraz daha somutlaştırmak için 1976 yapımı Network adlı filmde, “büyük patron”lardan Arthur Jensen ile “televizyonun çılgın peygamberi” Howard Beale karakterleri arasında geçen bir konuşmayı dikkate almayı önemli buluyorum. Gerçek bir hikâyeden uyarlanmış olsa da nispeten bu sahne kurgu eseri ancak metin ve vurgu değeri oldukça sarsıcı.

korku ve olaganlasmasi 1

Bir “yeni dünya düzeni”: Şirketokrasi 2

“- İşe satıcı olarak başladım, Bay Beale. Dikiş makineleri otomobil parçaları, saç fırçaları ve elektronik cihazlar sattım. Her şeyi satabileceğimi söylerler. Size de bir şey satmak isterim. Doğanın başlıca güçleriyle oyun oynadınız Bay Beale! Ben bunu kabullenemem! Yeterince açık mı? Bir iş anlaşmasını durduğunuzu sanıyorsunuz. Ama durum öyle değil! Araplar, bu ülkeden milyarlarca dolar aldılar ve onu geri vermeleri gerekiyor! Bu bir med cezir, ekolojik bir denge! Sen, her şeyi ülkeler ve insanları olarak gören eski kafalı birisin! Ülkeler yok! İnsanlar yok! Ruslar yok! Araplar yok! Üçüncü Dünya da yok! Batı yok! Tüm sistemlerin üstünde bir kutsal sistem var. Çok büyük ve dokunulmaz, özenle işlenmiş etkileşimli, çok uluslu, dolar egemenliğinde!

Petrol dolarları elektro dolarlar, bir sürü dolar! Marklar, rubleler, sterlinler! Bu gezegende hayatın bütünlüğünü sağlayan, uluslararası para sistemidir! Bugün her şeyi olması gerektiği gibi yapandır! Bu, atomik atom altı ve galaktik bir yapıdır! Ve sen doğanın birincil güçleriyle oynadın! Ve taş olacaksın! Anlıyor musunuz, Bay Beale? Yirmi bir inç küçük ekranınızın önünde ayağa kalkıp, Amerika ve demokrasi hakkında feryat ettiniz! Amerika yok! Demokrasi yok! Sadece IBM, ITT, ATT, Dupont, Dow ve Exxon var. Bugün dünyadaki ülkeler bunlar. Ruslar, Meclislerinde ne konuşuyorlar sanıyorsun? Karl Marx mı? Onlar da tıpkı bizler gibi program tablolarını çıkarıyor, teoriler geliştiriyor çözümler geliştiriyor, ticari işlerinin ve yatırımlarının fiyat-maliyet olabilirlikleri üzerinde çalışıyorlar.

Artık ülkelerin ve ideolojilerin olduğu bir dünya yok. Dünya, iş dünyasının kanunları ile tanımlanan bir şirketler okulu. Buradaki sözcük iş, Bay Beale. İnsanlar sürünerek çamurun içinden çıktılar. Ve bizim çocuklarımız Bay Beale, mükemmel dünyayı görecekler. Orada savaş ya da kıtlık, bunalım ve vahşet olmayacak! Tek ve büyük bir evrensel şirkette herkes ortak kâra hizmet etmek için çalışacak. Orada herkesin hissesi olacak ihtiyaçlar karşılanmış olacak, bütün endişeler kalkmış sıkıntının yerini neşe almış olacak. Ve bu müjdenin vaizi olarak sizi seçtim, Bay Beale.

– Ama neden ben?

– Çünkü sen, televizyondasın aptal! Altmış milyon kişi her hafta pazartesiden cumaya seni seyrediyor.

Medya denetimi, bir algı yönetimi…

Politik bir yapım olan filmin en vurucu bölümünde aslında birçok devlet-toplum ilişkiselliği hicvedildiği gibi kitle yönlendirilmeli ve medyanın bu ulvi görevi hakkıyla yerine getirmesi ve bu gücü koruması için medyanın da kontrol edilmesi gerek. Bir medya patronunun “Bütün çalışanlarım istediklerini yazmakta ve söylemekte özgürdür, şayet benimle aynı fikirde olduğu sürece” sözü medyanın kendi iç denetimini yeterince anlatırken, medyanın toplum üzerindeki kontrolünü Jim Morrison’un sözüyle de özetleyebiliriz: “Medyayı kim kontrol ediyorsa zihinleri de onlar kontrol ediyor.”

Benim hayatımda makro ve mikro düzeylerde, benden çok öte bir yönlendirim gücüne sahip tüm bu üstdevlet hegemonyasında ben ne kadar özgürüm? Maruz kaldığım tüm etkileşimlerden ne kadar sıyrılabiliyorum veya bunlara karşı ne kadar özgür bir iradeye sahibim? Böylesi bir sistemin, tercihimin olup olmamasından öte, bununla nasıl baş edeceğimi bile belirleyemezken, belki de hiç belirleyemecekken, piyasanın her nasılsa istenildiği gibi dengelendiği bir düzende yaşamak, getirdikleriyle yüzleşmek ve tüm ekonomik yaşantımı buna göre dinamize etmek benim özgürlüğüm olamaz. Böylesi bir maruziyete karşı özgürlükten söz edilemez.

Nedir bizi biz eden bu güç ve diğer yandan bizi bizden uzaklaştıran? Kayıtlı bir band üzerinde koştuğumuzu düşündürüp, ayağımızın takılıp düşmemize neden olan bu sorgu(?) Realitenin boyutlarını yeniden denetlememizi hatırlatmıyor mu bu? İnsan, birey olarak anıldığından beri özgür kabul edilmek istenilir. İstenilir, çünkü öyle olduğuna dair derin kuşkularımız var. En kompleks yapı/yargılardan biri olagelmiş “özgürlük” imgesinin yaratımında ve arzulanmasındaki yegane köken, hakim olma ve kontrol etme istencidir. Özgürlüğün yanı başına iliştirdiğimiz; bağımsızlık, töze erişme, mevcudiyetin sınırsızlığı ve tüm baskıların yoksunluğu gibi olgusal hazinelerimiz, nihayetinde egemenlik ve kontrol etme hak arayışlarımızla iç içe varlığını göstermekte ve ilerlemekte.” 3

korku ve olaganlasmasi 2
George W. Bush’un 2004’te Madison Square Garden’daki seçim konuşmasında bu sahneyi göstermişti ekranlarda. Bu basit bir hatırlatma değildi elbet, daha önceden çok iyi hazırlanmış bu imge ile kitleyi bir şeye razı getirmeye çalışıyordu, sadece tek bir şeye, kendi amacına. Retoriğin de gereği buydu ve etkili bir kullanımla seçimlerde istediğini elde etti.

Bir demokrasi tutulması: Razı gelmek ya da gelememek

Özgür olduğumuza ve herhangi bir gün olabileceğimize asla inanmayacağım bu koşullanma ilişkiselliği haricinde, ekonomik yaptırımlar ve razı gelişlerimiz, çalışmaya, hayatımızı idame ettirmeye dair inançlarımız, medya denetimi ve rızanın imalatı çerçevesinde tümüyle tahakküm altındayız. Öyle bir yaptırım altında koşullanma ki; hiçbir eylemimden kendimi mesul tutamam, tümüyle yaptırımlara katlanmam gereken bir hayatta benden bir kurban yaratılmak istenmesini ve buna razı gelmemi, karşı gelirsem vatan haini ilan edilmemi kabul edemem. Böyle bir çıkmazda tümüyle isyandayım ve bu benim bireyselliğimin en kutsal söylencesidir.

İktidar hayatı hedef aldığında, hayat iktidara direniş olur.
Gilles Deleuze

Geleceğimin bir güvencesi yok, kariyerimin, işimin, eğlencemin, hayatımın ve tüm bunlara dair hiçbir şeyin güvenini taşımıyorum. Bütünüyle yaşantısal değerlerim üzerine kaygı ve stres altındayım. Tüm bunları haklı göstermek için toplum nezdinde veya onun penceresinden konuşmama gerek yok, ben tek başıma önemliyim ve biriciğim. Bu demokrasinin biricik önceliği ve nihayet, benim bunu demokrasinin adına savunmam değil, demokrasinin bunu benim adıma savunması gerekir.

Gündem içinde halihazırda süregiden bombalı saldırılara “alışmalıyız” söylemi, bu korku ve stres aktarımına karşı inşa edilmek istenen bir olağanlaştırma ve meşrulaştırma gayretidir. Kitle, korku ve stresle yaşantısını sürdürmeye razı gelsin isteniyor. Çünkü insan stres ve korkuyla baş edemez. Hele ki; ilkel bir sürünün dürtüsel eylemselliğine sahip kitle, tüm istenilen davranışları iktidarın eline verir ki, tüm yönetim tarihi boyunca otorite bunun kazanımlarını fazlasıyla sağlamıştır. Retoriğin sağladığı tahakküm ile Büyük İskender’in Kral Darius’a karşı, Augustus’un muhaliflerine karşı ve George W. Bush’un 11 Eylül sonrası kazandıkları zaferlerin mümkünlüğü böyle bir korku/kaygı yönetimiyle mümkün kılındı. 4

Kitle toplumunun üzerinde iktidara paye biçilen görev veya kitleden beklenen davranışlar nelerdir? Kitle, demokraside ve yönetimde iktidarın gözdesi olma önemini nasıl ve neden taşır? Kitle toplumu olmanın iktidara getirdiği çıkarların boyutu nedir? Kısa ve net bir şekilde cevaplanabilir: İktidar sonsuz ve sınırlanamaz gücünü kitleden alır. Kitle mesnetsizdir, kişiliği ve benliği yoktur, sayısı sosyal yaşamda ölçülebilir ve gözlemlenebilir boyutun üstünde bir ölçektir. Niceliği baskın, niteliği yoksun ve zayıftır, ancak gücünü köhne yığın halinden alır. Kitle kendini tüketim ile ifade eder, kitle içinde birey tüketebildiği kadar varolabilir. Toplumsal tabakalaşmanın yoğun olduğu kitle içinde kendi ayırdını tüketimle sağlamaya çalışır, bu da tüm medya sunumlarıyla (televizyon, sinema) günbegün pompalanan “Amerikan rüyası” (ki yerelimizde buna İstanbul rüyası –taşı toprağı altın şehir- de diyebiliriz) ile yeterince pekiştiriliyor ve bu şekilde inandırıcılığı somut, gerçekleştirilebilir bir idea olarak hayalleri süslüyor.

İrrasyonel davranışlar çağındayız, rasyonel bir ufuk mümkün değil!

Kitle böyle hayali gayelerle meşgul olmayı sever, çünkü içine hapsolduğu milyonların içinden kendini sıyıracak bir “mutlu yaşam” herkes için cezbedicidir. Öte-dünyaya dair dinin doyuramadığı arzuları, reklamlar ve şirketler tamamlamaya çalışır. Öyle veya böyle inşa edilmiş bu “global köy”de herkese yetecek kadar hayal vardır ve hayallerin tüketimi de bir doyum sağlar. Bilinç nihayetinde eylemi sonlandırmaya meyillidir, medya aktarımıyla sağlanan hayallerin nihayetinde mutlu bir sonla bitimi ve bu hikâyenin tüketimi de görece bir yeterlilik ve doyum üretebilir ve bu kitle adına asgari bir standart kriteri olarak kabul edilebilir.

Medya tarafından tüm gücüyle yaratılan ve tüketilen simülasyon ve imgeler dışında, sosyal yaşama dair hiçbir şeyin pek bir kıymeti yok. Her şey kudretli bir el tarafından, zaten olması gereken haliyle gerçekleştiriliyor ve bizim bu alana bulaşmamızın millet adına faydası yokmuş gibi inanılıyor. Diğer yandan diziler, yarışma programları ve sadece olan biteni anlatan ve böylesini olduğu gibi kabul etmemizi buyuran haber programları tüketiliyor. Evdeki tüketim böyle sürdükçe, dışarıdaki yaşam da çalışmak ve biraz laflamak dışında pek bir koşul sağlamıyor. Velhasıl bir toplumun yaşayacağı en hazin birçok şeyi yaşadık, bombalı saldırılar, iş kazaları, kadın tecavüz ve cinayetleri, darbe girişimi… Ancak hayat sanki kaldığı yerden devam ediyormuş gibi davranmamızı bekliyor bir şey. Kitlenin bu sinsice ve kendini muzaffer gören yapısını nasıl anlamlandırabilir ve kabul edebiliriz hayatımıza, hayatımız bu kadar basitçe sürdürülür ve buyurgan tayin edilirken?

¹ Bu makale daha önce yine “kitle psikolojisi” üzerine yazdığım makalelerin devam niteliğindedir.

² Buradaki vurguyu daha iyi gözlemlemek için, daha önce yine Gaia Dergi‘de yayımlanan makaleme bakılabilir: 

³ Ninova, Ü. (2015, Eylül-Ekim) Klasik Koşullanmadan Otomasyon Güdülenmeye. Düşünbil. 49. 30-31

4 Ninova, Ü. (2015, Kasım-Aralık) Kitle Psikolojisi ve İtaatin İnşası. Düşünbil. 50. 32-35

 

Allen Ginsberg’in “boxset”i beat bağımlılarına ulumak için geçerli sebep veriyor

0

Tıpkı Bob Dylan ve Arthur Russell gibi müzikal çalışmalar yapan, Beck ve Nirvana aşığı, şair Allen Ginsberg‘in çalışmaları yeni bir koleksiyonla farklı bir resim çiziyor.

East Village’de gerçekleşen Allen Ginsberg ve Bob Dylan arasındaki doğaçlama caz dinletisi, Beat Kuşağı romantizminin tepe noktası gibi gelebilir. Uluma şiirini, Rolling Stone ozanı gibi bir mikrofon üzerinden okuyor, tahrik edici fikirleri alevlendiriyor, kelime oyunlarıyla isyankâr tutumunu gösteriyor. Gerçekliğine rağmen 1971 yılının sonbaharında, daha az bohem bir zirveydi ve daha çok bir rehine pazarlığı gibiydi.

Ortak arkadaşlarından 85 yaşındaki üretken bir klasik/caz bestecisi David Amram “Bob bana, New York Üniversitesi’nde Allen ve Gregory Corsa’nın kendi şiirlerini okuduklarını söyledi ve beni de oraya gitmem için davet etti” diye anımsıyor. “Ara verdiklerinde sahne arkasındaydık ve Allen bana; ‘Tanrım, 10 yıldır Bob Dylan’ın müzikal anlamda benimle bir şeyler yapması için çabalıyordum. Onu bu akşam benim yanıma getirebilir misin lütfen, lütfen’ dedi. Bunca yıldır tek bildiğim, onu hiç böyle görmediğimdi.”

Nathanlardaki akşam yemeğinden sonra, Amram, görevinini layıkıyla yerine getirip, yarı emekli olan Dylan’ı, Tompkins Parkı Meydanı yakınındaki Ginsberg’in apartmanına götürdü. Elinde gitarı ile kapıyı açan Ginsberg, Dylan ile el sıkışıp “G anahtarı, Bob” dedi. Amram da Dylan’a dönüp ”Allen, harmonyum üzerinde çalabildiği tek notayı çaldı” dedi. Dylan göz gezdirip, bağırdı: “O küfür gibi olan şeyi kapat.”

The Last Word on First Blues

Bu hırçın başlangıca rağmen Ginsberg, o akşam birkaç yeni halk ezgisi tonlarını didiklemeye çalıştı. Tüm bu çabalar -tropikal, sürreal, pürneşe – The Last Word on First Blues albümünde duyulabilir. Bu kayıtla beraber Ginsberg, en verimli şarkıcı, söz yazarı olarak 1980’lerin başında yayılmaya başlamıştı. 1983 yılında çıkardığı First Blues albümünün tükenmesinin ardından yeniden basılan albüm, 60’lı yılların karşı-kültüründe uzmanlaşmış bir tarihçi olan Pat Thomas tarafından derlenen, daha önce yayınlanmamış birkaç parçanın yanı sıra Dylan’ın birkaç parçasını da içeriyordu.

Thomas “Ginsberg, bir simgedir, efsanevi bir şair ve biz hepimiz onu öyle tanıyoruz. Çok az insan onu şarkıcı olarak tanır ve çok az insan onu şarkıcı olarak sever” diye itiraf ediyor. 70 yaşında karaciğer kanserine yakalanan şair Allen Ginsberg’in ölümünün üzerinden 15 yıl geçtikten sonra, 2012 yılında, Ginserberg’in mirasının boxset haline getirilmesi ilk kez önerildi. “Onlarla bağlantı kurabilmiş olsaydım, onlara doğrudan Allen’in şiirlerine doğru yönelmelerini söylerdim, onlar da ‘Çekil buradan, bunu yapan 100 tane sanatçımız zaten var’ derlerdi. Müzik için deliren tek adam bendim -Allen Ginsberg’in müziğini düşünün, ya bunu tercih edeceksiniz ya da bunun tam tersi yönünde ilerleyeceksiniz.”

Allen Ginsberg-1Rock’n roll yıldızı gibi herkesi büyülemişti

The Last Word on First Blues albümü, Dylan ve 60’lı yılların birçok karşıt-kültür sanatçılarından ilham aldı. Ginsberg’in şair olarak ebedi ününe ve isteksiz bir şekilde Uluma‘nın müstehcenlik merkezinde olmasına rağmen, -eşcinsel ve anti-konformist duruşları yine aynı derecede kışkırtıyordu- 70’lerde kariyerini müziğe doğru kaydırmayı umuyordu. “Allen, yüzde 90 Amerika gibi, rock’n roll yıldızı gibi herkesi büyülemişti” diyor Amaram.

“San Diego’ya gel, barışcıl bir adam olduğunu göster / Yaşlı Mr. Nixon, Sam Amca’dan daha iyi eğilir” gibi sözleri ile rahatsız eden Ginsberg’in Come to San Diego şarkısı ile Vietnam Savaşı karşıtı gitar haşarılıkları başladı. Sahne arkasındaki Dylan, Amram ve diğer arkadaşları (şair Anne Waldman ve müzisyen Happy Traum da dahil) tamborine vuruyor, Fransız kornosu çalıyorlar ve neşeli uyumsuzluk içinde bir harmoni oluşturuyorlardı.

first-bluesSesinin tonları Bob Dylan, mizahı Phil Ochs’tan…

Tiz sesiyle ve anlaşılmaz bir aksanla (İngilizce? Avusturyalı? Ketemin?) söylediği You Are My Dildo şarkısı, müstehcenlik nedeniyle radyo sunucu Dr Demento tarafından yayınlanmadı. Cilasız müzisyenlik saf halk palavrasıyken; müzisyen olarak mütevazi olan Ginsberg, sesinin tonlarını bariz bir şekilde Dylan’dan almış ve mizah anlayışını da Phil Ochs’tan.

“Hatırlıyorum, bir keresinde yakın arkadaşı olan Marianne Faitfull, ‘Ah Allen, şarkı söyleme’ dedi. Bence bu, onun bu işte pek iyi olmadığına dair genel bir histi” diyor 1976’dan 1992’ye kadar Ginsberg’in gitaristliğini yapan Steven Taylor. ”Ancak gerçekte müzik için cidden yetenekli olmaya çalıştı. Büyük bir vokal mekanizması vardı, harmoni edebilir, tona dikkat edebilirdi. Komik bir kulağı vardı.” Ginsberg ile 70 ve 80’lerde seyahate çıktı. Amerika ve Avrupa seyahati boyunca yaptığı düzenli yürüyüşleri sırasında, gözden kaybolan şiirlerini tamamladı. Ginsberg, genellikle, partneri olan Peter Orlovski’yi alırdı yanına. First Blues albüm şarkılarını, onun edebi ezberlerine sıkıştırmak için fırsat arardı.

”Her zaman bir ya da iki şarkıyla başlamayı tercih ederdik, sonra o bize birkaç şiir okurdu ve yine müzik ile sonlandırırdık. Çok renkli zamanlardı – Biz performansımızı sergilerken, Peter nasırını tıraş eder, ayak parmak tırnaklarını ucundan kısaltırdı” diye söz ediyor Taylor. ”Oxfort’ta, sözde uygunsuz davranışlarımızdan dolayı yerel bir şair bizi kınadı, hatta akşam haberlerinde şikâyetini gördük. Ama Allen umursamadı, onun büyük bir mizah anlayışı vardı” diye anlatıyor Taylor.

Thomas, Stanford Üniversitesi’ndeki Ginserberg arşivlerini karıştırarak oluşturduğu ve boxset’e eklediği bonus disk First Blues‘tan önemli ölçüde daha avangart idi. Bu demolar ve çekim hatalarında spektral minimalizm hakimdi. O parçadaki uğursuz çello, Ginsberg’in başka bir işbirlikçisi olduğu ile övünen, seans boyunca müzik aranjörü olarak oturan Arthur Russell’dan geliyor.

“Ne yapacağını kim bilebilirdi ki?”

“Arthur’un buradaki tuhaf merakı garipti ama onların çok sağlam bir ilişkisi varsı” diyor Thomas. “Arthur, Allen’in müziğin çok daha cüretkâr biçimde ileri zamanlı, alışılmadık olmasını istiyordu. Alen ise daha geleneksel blues olarak kalması taraftarıydı.”

Ginsberg’in en iyi noktası olan boxset, onu bilenler için Ginsberg’in çevik aklının bir kanıtıydı, kariyerinin sonlarındayken bile ölmeden önce daha çok şey paylaşmak istediğini söylüyordu.

Allen Ginsberg’in 48 yaşındaki menajeri Peter Hale, “Allen, 90’lara hâlâ bağlıydı – gerçekten Beck ve Nirvana içindeydi. Bu çocuklar bugünlerde gerçekten bunların içinde. Ölümcül hastalık teşhisi konulmadan hemen önce Ginsberg’in MTV’deki akustik oturumunda konuşmalar yapılıyordu bile. Uzun yaşayacak mıydı, kesinlikle müziğe daha çok odaklanmış olurdu. Ne yapacağını kim bilebilirdi ki?” diyor.

The Guardian internet sitesindeki Allen Ginsberg boxset gives beat junkies reason to howl başlıklı yazıyı Su Gökarca Gaia Dergi için Türkçeye çevirmiştir.

Osmanlı Dönemi’nin kadın şairi Nigâr Hanım

0

Şair Nigâr Hanım, nam-ı diğer Nigâr Binti Osman 1856 yılında dünyaya İstanbul’da açar gözlerini. Babası Sandor Farkaş, Macar ordusunun Erdel seferlerine katılır, daha sonra Osmanlı devletine sığınarak Müslüman olur. Böylece Macar Osman Paşa olarak tanınır. Musikiye düşkünlüğü ile bilinen Osman Paşa ve bir saray görevlisinin kızı olan annesi Emine Rifa’ti Hanım, kızları Nigâr Hanım’ı eğitimi için yatılı olarak Fransız Lisesi’ne gönderir. Okulda dönemin önemli isimlerinden piyano çalmayı ve Fransızcayı, birlikte vakit geçirdiği yabancı arkadaşlarından ise Rumca, İtalyanca ve Ermeniceyi öğrenir.

Öğretmenlerinden Madame Garos’un Nigâr Hanım’a özel bir ilgisi vardır. Bir gün okuldan ayrılmak zorunda olduğunu bildiği için orada olduğu süre içerisinde onu her türlü sanat etkinliğine yanında götürür. Madame Garos’un da tahmin ettiği gibi örtünme yaşının gelmesiyle beraber okuldaki eğitimi sonra erer ancak babası evde özel ders almaya devam etmesine karar verir. Piyano çalışıyla meşhur ve sekiz dil bilen Nigâr Hanım günlüklerine sahip olduğu bilgi birikiminde babasının büyük bir rol oynadığını yazar. 

“Diyebilirim ki şairlik zevkini annemden aldım; çünkü o çok şiir okur, hasta olduğu zamanlar daima beyitler söylerdi” diye yazan Nigâr Hanım hayatının imkân veren her anını yazma eylemiyle geçirir. Elem Teraneleriolarak adlandırdığı şiirleriyle kadınları konusunda cesaretlendirir, erkek yazarlar üzerinde etki bırakır. Aynı zamanda Kadınlara Mahsus Gazete’nin başyazarı olan Nigâr Hanım’ın yaşadığı dönemde oynanan ancak basılmayan Gırive (1912) ve 1183 yılında bitirdiği Tefsir-i Aşk adlı bir tiyatro oyunu da bulunmaktadır. Uryan Kalp” takma adıyla Servet-i Fünun dergisinde şiirleri yayınlanır.

Batı edebiyatının etkisinde kalarak şiir ve düzyazı yazan ilk kadın olma özelliğiyle Nigâr Hanım “Efsus” adlı ilk kitabını yazar. İkinci Abdülhamid tarafından da oldukça takdir görür, kendisi tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirilir. Biraz da bu takdirin yardımıyla oğullarını Mekteb-i Sultaniye göndermeyi başarır. Oğullarının iyi bir okula kayıt olduğunu gören ve kötü giden evliliğini sonlandıran Nigâr Hanım, doktorların da tavsiye ettiği seyahat önerisiyle pek çok ülkeyi gezer. Balkan Savaşı’nın başlamasıyla İstanbul’a geri döner ve o günleri şöyle anlatır; “Bugün, en büyük aşkım vatanımdır. Onun geleceğini bu kadar karanlık gördükçe ağlamadığım gün geçmiyor. İlahi, milletimize Nusret nasip et.”

Şair Nigâr Hanım yaşadığı dönemde “Adetlerinde Avrupalılaşmış fakat zevklerinde şarklı bir kibar Türk hanımı” olarak tanınır. Her hafta salı günleri evini konuklarına açmasıyla bilinir. Bu davetler entelektüel bir hava içerisinde geçer. Şiirler okunur, sohbetler edilir, müzik dinletileri yapılır.

Hayatı boyunca aşka özlem duyar

Nigâr Hanım henüz 12 yaşındayken yani okuldan alınmasının üzerinden beş ay geçtikten sonra Osman Paşa’nın uzaktan akrabası ve dönemin önemli isimlerinden biri olan Hacı Salih Efendi’nin oğlu İhsan Bey ile evlenir. Nigâr Hanım’ın hayatının çetrefilli dönemleri evlendikten iki yıl sonrasında başlar. 14 yaşındayken kardeşini kaybeder. Böbreklerinden hasta olur. Tüm bu talihsizliklerle cebelleşirken dört çocuk sahibi olmuştur. Hastalığı sebebi ile Büyükada’ya gider. Kocası ile olan ilişkisi böylece daha çok zedelenir. Çocuklarını da görememektedir. Çocuklarını görmek için dönmeye razıdır. Döner de. Ama ancak üç ay dayanabilir.  Evliliği bu şekilde devam eder. Sürekli ayrılır ve bir araya gelirler. Ancak hiçbir zaman mutlu olamazlar. Kocası kumarhanelere ve gece hayatına düşkün bir yaşam sürer. İhsan Bey’in sürdürdüğü bu hayat Nigâr Hanım’ın şiirlerinde de kendisini gösterir. Nigâr Hanım hayatı boyunca aşka özlem duyar. Sevgisizlikte yaşadığı boşluğu;Sair Nigar Hanim 2

“Yegâne sevdiğin âlemde ben miyim şimdi?
Sahih ben miyim artık muhâtab-ı aşkın?
Bütün bu hiss-i amîk-î fuâd-ı pür-şevkin,
O ibtilâ-yı ezel o alâik-i ebedi.
Benim mi şahsıma muhsûr?.. Bir daha söyle….” dizeleriyle dile getirir.

Birçok şair ve yazar tarafından hayranlıkla izlenen Nigâr Hanım’a Abdülhak Şinasi Hisar da en güzel aşk pasajlarından birini ithaf eder. Yazılarında da ifade ettiği gibi kendini hep yalnızlıkla anar. Bir ara dönemine göre özgür bir hayat yaşamış olduğu halde görüştüğü insanlara temkinli yaklaşır. 1890 yılının Mart ayında İstanbul’a gelen Prens Victor Emanuel ile görüşmesinde feracesini çıkarmış olması Nigâr Hanım’ı dini olarak kaygı içerisinde bırakır: “Örtünmeye, vaktiyle, son derece riayet ettiğim halde sonraları başımdan geçen felaketler beni yeise düşürdüğü gibi, babam da, ecnebi misafirlerle görüşmemi münasip gördüğünden, ben buna alıştım. Bununla beraber, Rabbime ve Resul’üne karşı duyduğum derin sevgi ve bağlılık bu yüzden asla sarsılmadı. Yaratan’ıma, ruhumu, iman nuru içinde teslim etmek, inşallah, bana da nasip olur.” 

Yaşadığı sürece yazdığı günlükleri ölümünden 50 yıl sonra açılması şartıyla Aşiyan Müzesi’ne bağışlar. 1918 yılında tifüsten vefat eden Şair Nigâr Hanım’ın günlüklerini bugün okumak ve Aşiyan Müzesi’nde bulunan eşyalarını görmek mümkün.

Mjoraşi Toli belgesel gösterimi ve söyleşisi

Ülkemizde yaşanan üzücü olaylar nedeniyle ertelenen Mjoraşi Toli (Güneşin Gözü) belgesel etkinliğimiz için yeni tarih ve saat belirlenmiştir.

Mjoraşi Toli belgeseli, derlemeci Birol Topaloğlu‘nun gözleri kör şair Abdullah’tan Laz halk ezgisi Heyamo‘yu kendi sözleri ile derlediği süreci anlatıyor.

Şair Abdullah‘ın 40 günlükken gözleri kör olur, Laz Edebiyatı’nın bilge kişisi kör Abdullah belgesel çekildikten kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiştir. Kaybolmakta olan yerel diller, türküler, anılar kayıt altına alınması ve derlemecilik mesleğinin önemini vurgulayan Mjoraşi Toli belgeseli 2016 Mart ayında ilk defa BRTV’de yayınlandı. Ardından internet ortamında izleyici ile buluşup, büyük beğeni topladı.

Yönetmen Deniz Tosun da katılım gösterecek

Belgeselin dili Lazca ve Türkçe altyazılıdır. Yönetmen Deniz Tosun da etkinliğe katılım gösterip, yaklaşık 30 dakikalık belgeselin gösterimi ardından sorularınızı yanıtlayacaktır.

Facebook etkinlik sayfasından gelişmeleri takip etmek için tıklayınız.

Adres: Spartaküs Kültür ve Sanat = Meşrutiyet Mah. Karanfil Sokak 14/9, 06420 Ankara
Tarih: 13 Ağustos 2016, 15:30 – 17.00

Kanser olmayan ender ağaçlardan biri; zeytin ağacı

0

Zeytinin anavatanının Ön Asya ve Ege adaları olduğu sanılıyor. Tarımı yapılan zeytin ağaçlarının tarihi de 9 bin yıl öncesine dayanıyor. İtalya’da Blogna şehri yakınlarında bulunan zeytin yaprağı fosilinin 1 milyon yıl öncesine ait olduğu düşünülüyor. Zeytin ağacıyla ilgili tecrübelerinin iyi olması nedeniyle Türkiye, zeytin üretiminde dünyada dördüncü sırada yer alıyordu ancak son dönemlerde bu durum, hükûmet politikaları nedeniyle maalesef geriledi.

Birçok dini kitapta büyük önem sahip olan zeytine Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam oldukça önem vermişlerdir. Tevrat ve İncil’de zeytin sözcüğü çokça geçer. Zeytin ağacı İncil’de kutsal bir bitki olarak geçer. İsa Peygamber’in gökyüzüne çıktığı Zeytin Dağı’nın eteklerindeki “Gethsemane Bahçesi”nde bulunan sekiz büyük zeytin ağacının İsa’nın dualarına, gözyaşlarına ve ölümüne tanık olduğu İncil’de yer almaktadır. Bugün hâlâ zamana meydan okuyan bu ağaçlardaki zeytin tanelerinin Hristiyanlara İsa’nın gözyaşlarını hatırlattığı söylenmektedir.

Tevrat’ta “Yahova”nın Musa Peygamber’e zeytinyağı ile seçkin parfümlerin karışımından olan Kutsal Mesih Yağı‘nın (vaftiz yağı) reçetesini verdiği anlatılır. Zeytin kelimesi Kur’an-ı Kerim’de altı defa geçiyor ve “kutsal ağaç” olarak zikrediliyor.

Kuran’da da zeytin ağacını, meyvesini, yağını öven ve kutsal kabul eden ayetler bulunuyor. Bu ayetlerde zeytin ağacının yine kutsal bir yer olan Sina Dağı’nda yetiştirildiği, sıkılarak yağının çıkarıldığı ve bu yağın yemeklere lezzet, hastalıklara şifa vermek için kullanıldığı yazılıdır.

Kutsal kitaplar; zeytin ağacının bereket, barış, akıl ve olgunluk sembolü olduğu noktasında buluşur. Zeytin ve zeytinyağının eski Mısır uygarlığında yaygın bir kullanımı söz konusudur. Zeytin bitkisi, incir, hurma, üzüm ve nar ile birlikte tüm semavi dinlerde adı geçen 5 (beş) meyveden biridir. Kutsal kitapların hepsinde zeytinden bahsedilmesi, Nuh’un gönderdiği güvercinin bir zeytin dalı ile dönmesi.

Bazı yoz olup fakat İslami olduğunu söyleyen yöneticiler ise Yahudilikte geçtiği için dini bir misyon aracı olduğunu düşündüğü zeytine, yozca yaklaşıp Yırca, Soma ve Akyaka’da binlerce zeytin ağacını katletti. Asıl hedefin sermayenin alanını genişletmek olduğunu hepimiz biliyoruz. Yine de ben, Kur’an’da zeytin ve incir üzerine yeminler edilmiştir deyip, zeytinin tarihsel teolojik ve siyasal yönüne değinip şifasına geçmek istiyorum.

Zeytin ağacının insan sağlığı üzerine etkisi insanın varlığıyla birlikte biliniyordu. Bizden önceki atalarımız da doğayı bizlerden daha fazla gözlemleyip yok etmeden faydalanmaya başlamışlardır. Zeytin ağacının yaprakları, yağı, meyvesi ve çekirdeği şifa ve koruyucu hekimlik için kullanılabilir. Çok dayanıklı olan zeytin ağacı kanser olmayan ender ağaçlardan biridir. Zeytin meyvesinde yer alan doymamış yağ asitleri sağlığımız için oldukça yararlıdır.

Zeytin içeriğinde yer alan A, C, D, E vitaminleri, protein, kalsiyum, klor, kükürt ile değerli Olea europaeamineraller bulunmaktadır. Zeytinyağında olein, palmitrik, steraik ve linolik asitlerin gliseritleri vardır ve bunlar sayesinde bizler için oldukça şifalı bir üründür.

Zeytin yaprağı çay olarak tüketilebilir

Zeytin ağacının yaprağı çok eski yıllardan beri tedavilerde kullanılmaktadır. Özellikle sıtmanın tedavi edilmesinde etkin rol üstlenmektedir. Zeytin yaprağı çay olarak tüketilebilmektedir. Hipertansiyona karşı koruyucu ve tansiyon dengeleyicidir. Antioksidan özelliği sayesinde de zeytin yaprağı yaşlanmanın etkilerini geciktirir ve vücutta bulunan zararlı maddelerin atılmasını sağlayarak vücuda kuvvet verir.

Kalp sağlığı açısından da önemli etkilere sahiptir. Kalp ritmi bozukluğuna ve damar tıkanıklığına karşı koruyucu ve doğal tıpta bütüncül yöntemlerle birlikte tedavi edicidir. Sindirim sistemini düzenler ve ishalleri keser. Zeytin ve zeytinyağı da yine zeytin yaprağı gibi çok şifalıdır. Kalp sağlığını koruyan zeytin ve zeytinyağı tekli doymamış yağ içermektedir. Kansere karşı koruyucu özelliktedir. Ayrıca kansere yakalanan hastalarda da kanserli hücrelerin yayılmasını engellemektedir. Zeytinyağı, özellikle bağırsak kanserinin ve göğüs kanserinin önlenmesinde etkilidir. Zeytin ve zeytinyağının içeriğinde bulunan vitaminler çocukların kemik gelişimini desteklemektedir. Zeytinyağı, safrayı artırır. Karaciğeri çalıştırır. Karaciğer ağrılarını keser. Sarılıkta faydalıdır. Eczacılıkta, bazı ilaçları hazırlamakta kullanılır. Yaprakları ve kabukları, yüksek tansiyonu düşürür. Kandaki şeker miktarını düşürür. Barsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur. Taneleri de besleyicidir.

Zeytin kilo vermeye yardımcıdır. Zeytinde bulunan farklı doymamış yağlar kilo vermeye de yardımcı olur. Zeytinyağı tüketimi ayrıca yağ hücreleri için etkili bir uyarıcıdır. Karın yağlarının erimesinde önemli bir role sahiptir. Zeytin yağı diğer hiçbir yağ gibi kızartılmamalıdır. Kızaran yağlar yoğun ısıdan ötürü şifai özelliğini yitirmektedir.

Zeytin cilt ve saç sağlığını korur

Zeytin hidrat içerir ve yağ asitleri yanında antioksidanlar açısından zengindir. Bunun dışında zengin bir E vitamini deposudur. Bu özelliğinden dolayı bizi cilt kanserinden korur, yumuşak ve sağlıklı ciltlerin oluşmasını sağlar, ultraviyole ışınlarına karşı cildi koruma özelliği vardır. Bunun için 15 dakika boyunca cilde doğal zeytin yağı uygulamak yeterlidir.

Zeytinyağı ve zeytin alerjiye karşı koruyucudur

Zeytin göz sağlığına karşı koruyucudur özellikle katarak oluşumunu engelleyicidir.
Zeytin çekirdeği ağızdan ezilerek alındığı vakit oldukça faydalıdır. Zeytin çekirdeği sindirim sistemi rahatsızlıklarını giderebilir. Eskilerden gelen bir alışkanlıkta, halk hekimliğinde basur tedavilerinde zeytin çekirdeği kullanılmaktaydı.

Olea europaea mallorca
Olea europaea mallorca

Zeytin yaprağının faydaları

Tarihte ilk kullanımı Giritlilere kadar gitmektedir. Dalları sembolik olarak barışı temsil eder ve antik olimpiyat oyunlarında atletler tarafından giyilmekteydi. 1800’lü yıllarda sıtma tedavisinde yaygın olarak kullanılıyordu. Anti bakteriyel özelliğinden dolayı yaygın olarak enfeksiyon tedavilerinde kullanılmaktadır.

Zeytin yaprağının antibiyotik özelliğinin olduğuna inanılmaktadır. Özellikle yaraların daha erken iyileşmesi için kullanılır

Zeytin yaprağı bağışıklık sistemini güçlendirir ve hastalıklara karşı savunma sistemini korur.
Doğal tıpta zeytin yaprağı soğuk algınlıkları tedavisinde kullanılır.

Tok tutucudur ve İnsülin direncini düşürür.

Not: Önemli olan zeytinin tedavi edici yönünden ziyade koruyucu özelliğidir. Hastalıklardan korunmak için zeytin yaprağı, zeytinyağı ve zeytin meyvesi tüketilmelidir.

Büyükada’da Yaşam İçin Su Yaz Kampı yapılacak

Su Hakkı Kampanyası bu yıl ilk defa 19-21 Ağustos tarihleri arasında Büyükada’da Yaşam için Su kampı yapacak. Kartal Belediyesi’nin tesislerinde yapılacak kampta üç gün boyunca su hakkı mücadelesinin nasıl büyütüleceği konuşulurken bir yandan da denizin ve dostlarla birarada olmanın keyfi çıkarılacak.

Gündüz saatlerinde “İstanbul’un Su Yolları ve Çeşmeleri”, “Mitoloji ve Felsefede Su”, “Kapitalizmin Ekolojik Yıkımı”, “Türkiye’de ve Dünyada Su Hakkı Mücadeleleri” ve “İstanbul’un Su Sorunu” başlıkları altında toplantılar ve atölyeler, akşamları ise film gösterimleri ve müzik dinletileri yapılacak.

su hakki kamp afisi

Kampın en alışmadığımız yönü ise ücretsiz olması. Kartal Belediyesi’nin desteği sayesinde Su Hakkı yaz kampında konaklamak ve üç öğün yemek ücretsiz! Katılımcılar çadır ve uyku tulumlarını yanlarında götürmeliler.

Ücretsiz bu kampa çadır kuracak alan kısıtla olduğu için katılım da ne yazık ki sınırlı. Bu nedenle kampa katılmak isteyenlerin buraya tıklaması ve kampa katılmak üzere form doldurup teyit alması gerekiyor.

Yaşam için Su Yaz Kampı programı

19 Ağustos Cuma

19.30-20.30 Akşam yemeği

20.30-22.00 İstanbul’un Su Yolları ve Çeşmeleri / Konuşmacılar: Dr. Korhan Gümüş (Mimar, Açık Radyo), Prof. Dr. Murat Güvenç (Kadir Has Ünv.)

22.00-23.00 Müzik dinletisi / Sinan&Deniz

21 Ağustos Cumartesi

10.00-11.30 Mitoloji ve Felsefede Su- Ekoloji Felsefesi / Konuşmacılar: Doç. Dr. Ferda Keskin (Bilgi Ünv.), Prof. Dr. Sinan Özbek (Adalar Kent Konseyi Başkanı, Kocaeli Ünv.)

12.30-13.30 Öğle yemeği

13.30-14.30 Kapitalizmin Ekolojik Yıkımı / Konuşmacı: Nuran Yüce (Su Hakkı Kampanyası), Memet Uludağ (İrlanda- Kârdan önce İnsan Koalisyonu)

14.30-16.00 Türkiye’de ve Dünyada Su Hakkı Mücadelesi { Konuşmacılar: Dr. Akgün İlhan (Su Hakkı Kampanyası), Özdeş Özbay (Su Hakkı Kampanyası)

19.30-20.30 Akşam Yemeği

20.30-22.00 Habap Çeşmesi Film Gösterimi ve Söyleşi / Konuşmacı: Zeynep Taşkın (Hrant Dink Vakfı)

22 Ağustos Pazar

10.00-11.00 İstanbul’un Su Sorunları / Konuşmacılar: Nuran Yüce (Su Hakkı Kampanyası), Mehmet Baki Deniz (Kuzey Ormanları Savunması)

11.00-12.30 Nasıl Bir Su Hakkı Mücadelesi Atölyesi / Kolaylaştırıcı: Özdeş Özbay (Su Hakkı Kampanyası)

12.30-13.30 Öğle Yemeği

Kamp alanından kareler:

buyukadan yaz kampibuyukadan su hakki yaz kampi

Portakal Ağacında Oturan Kadın

0

Nikaragualı kadın yazar Giaconda Belli‘nin kaleme aldığı “Portakal Ağacında Oturan Kadın“, devrim mücadelesi, kadın mücadelesi ve ekoloji mücadelesinin çeşitli ögelerini içinde barındıran bir kitap.

Kitabın ana karakteri olan Lavinia, görece zengin ve maddi zorluklardan uzak bir aileden gelmesine rağmen, çevresindeki eşitsizlik ve sömürü onun devrim mücadelesinin içine çekilmesine neden olur. Bununla birlikte hem aşkı özgürleştirmek için yürüyecek hem de bu aşk ile birlikte devrimci mücadele içerisinde de yer etmiş olan erk yapıya karşı kendi özgürlüğünü savunma mücadelesini yürütecektir.

Başarılı bir mimar olarak tanıtılan Lavinia’nın hikâyesi, en kanlı dikatatörlük dönemlerinde dahi kapitalist sistem içerisinde yer edinen bireylerin, bu yerlerini mücadeleye katkı sağlamak adına kullanabilmeleri fırsatına dair bize ipucu vermekte. Çünkü sürekli katledilmekte olan insanları izlemek zorunda bırakılırken artık ne mesleğinde başarılı olmak mümkün olabiliyor ne de mutlu bir hayat sürebilmek.

Kapitalizm ve emperyalizme karşı direniş

“Diktatörlük bu işte, diye düşündü Lavinia, korku;
hiçbir şey bilmediğini söyleyen kadın…
Hiçbir şey bilmemek daha iyi, daha güvenliydi…
Gazeteleri okuduktan sonra çalışmaya,
taslağını çizdiği lüks evin yapı planlarına konsantre olmaya çalıştı:
fayans döşeli banyolar, avlular.
Ölen insanların fotoğraflarını kafasından atamıyordu.
Çizimlerin arasına giriyor, büyük odaların içinde,
dış avluların, çatının, balkonların arasında ortaya çıkıyorlardı.”

Lavinia’nın, Amerikan yerlisi kökeni ile birlikte doğa ile bütünleşmesini ve kendini bir portakal ağacı olarak nitelemesini anlatan şiirsel dil oldukça etkileyici bir biçime dönüşmüş durumda. Her bölümün başında yer alan bu şiirsel dil ile birlikte okuyucular olarak bizler de kendimizi doğanın üretkenliğine ve etkileyiciliğine bırakmış oluyoruz. Bunun yanı sıra İspanyollar tarafından istila edilen ülkesini korumak için direnen Kızılderili kökeni, Lavinia ile birlikte Kapitalizm ve Emperyalizme karşı bir direniş şekline bürünmektedir.

Hazırlayan: Gökhan Yıldırım

Bizden bugün evde olanlara gelsin: 10 harika post-punk şarkısı

0

Post-punk 70’lerde yükselişe geçen punkrock tarzının bir versiyonudur. Kendiliğinden gelişmiş, şarkı sözlerinde, punkrock’ın aksine toplumsal konulardan çok kişisel konulara değinmiştir. Post-punk müzikal anlamda daha deneysel olmakla birlikte gitarın farklı kullanılması (arpej ve akorlara ağırlık verilerek) ya da synthesizer (ses sentezleyici) kullanılması ortaya çıkar.

Bu, daha çok post-punk tarzı synthesizer kullanılan ve bunun alt tarzı olan dark-wave tarzında şarkıların olduğu bir liste.

Tarzın klasik yaratıcılarına baktığımızda Bauhaus, The Cure, Joy Division, New Order ve Sister of Mercy’yi görmek mümkünken ben klasiklerinden çok daha yeni gruplardan haz almaktayım. Belki de aralarında beğendikleriniz olacaktır.

1- She Past Away – Sanrı

Yerli grubumuz She Past Away, darkwave ve postpunk tarzında dünyanın en bilinen ve beğenilen gruplarından biri. Öyle ki Paris moda haftası dahi bu grubun şarkıları ile açıldı. Belirdi gece isimli albümlerini şiddetle tavsiye ederim.

Grup daha çok hiçlik, ölümden sonraki hayat, sanrı ve takıntılar üzerine söz yazar. Sözleri tamamıyla Türkçedir. Bu da Türkçenin dünya müzik piyasasında bizlere dezavantaj yaratacağı iddiasını reddeder nitelikte.

2 – The KVB – Radiant Hour

İngiliz ikili The KVB 2010’da kuruldu. Özellikle Boiler Room performansını da dinlemenizi tavsiye ederim. Grup synthesizer ve orglar kadar gitarı da oldukça etkin biçimde kullanmakta. Birçok darkwave grubu gibi kadın, grubun yapı taşıdır.

3 – Prophor – Deadly Blow (2. versiyon)

Gene ingiliz olan grubumuzun özellikle derin ve hacimli klavyeleri dikkat çekiyor. Grupta Natalia ve Helene synthesizer ve vokalleri üstlenirken Jake de gitarları çalmakta.

4 – Linea Aspera – Malarone

755 bin izlenme sayısına ulaşarak kendi müzik tarzının epey ileri noktasına ulaşmış grupta gene grubun olmazsa olmazı sizi zamanla kendine hayran bırakacak olan Alison Lewis bulunuyordu. Grubun dağılmasının ardından Keluar kuruldu fakat bu grubun Linea Aspera ile kıyaslanması bence pek mümkün değil.

Oldukça ucuz bir maliyeti bulunan bu klip gene sanrılara ve obsesif konulara eğiliyor.

5 – Sixth June – Drowning

Alman ikili Sixth June ile Linea Aspera’yı birbirine çok benzeten bir ben miyim bilmiyorum. 2007’de kurulan Sixth June hala çalışmalarını sürdürüyor. Post-punk, darkwave gibi underground piyasada olduklarından hala kaset ve plak basmayı sürdürüyorlar. Bu şarkı artık onla olmak istemeyip de bunu ona söyleyemeyenlere geliyor.

6 – Kas Product – Never Come Back

1980’de kurulan Kas Product hâlâ yaşamını sürdürüyor. Kısa saçları, ceylan gibi gözleri ve bakışları ile sizi etkisine alan Fransız Mona Soyoc harika performansı ile de göz dolduruyor. Erotizmin yalnızca görüntü ile değil aynı zamanda tavır ve ses ile de mümkün olduğunu kanıtlar nitelikte. Bu arada belirtmek isterim ki synthesizer kullanan Spatz’ın saç modelini hâlâ çok seviyorum.

7 – Kælan Mikla – Kalt

Eğer güçlü bir haykırış ve karanlık atmosfer hissetmek istiyorsanız İzlandalı kadın grup Kælan Mikla doğru adres. Fakat bu grubun diğer şarkılarının bu atmosferde oldukları pek söylenemez.

8 – The Sisters Of Mercy – First And Last And Always

Postpunk-Gothic rock’ın öncülerinden efsanevi grup Sister of Mercy. Çok da söze gerek yok bir zamanlar çok popüler olmuş ve ana-akım medyada sıkça görülmüştü.

9- Xaran Dion – Sillage et Caprice

Kanadalı Xaran Dion minimal, deneysel çalışmaları ile kulaklarımızdan beynimize doğru ilerliyor. Komplex synth’ler ve kendinden geçmiş vokalleri ile oldukça etkileyici bir atmosfere sahip.

10 – Winter Severity Index – A Sudden Cold

Simona Ferrucci’nin projesi olan WSI kıştan ve karanlıktan beslenen bir atmosfere sahip. Roma’dan dünyaya yayılan bu ses dalgaları gerçekten de çok etkileyici. Daha az synth, daha fazla bass ve gitar duymak istiyorsanız bu şarkı sizi içine çekecektir.

Bahçe işleriyle uğraşmak sizi daha sağlıklı ve huzurlu yapabilir

Bahçe işleri ile uğraşmak birçok insan için emeklilik sonrası günlerini doldurmaya yarayacak bir etkinlikten fazlası değildir. Ancak bu etkinliğin size sağlayacağı yararların emeklilik öncesi döneminiz için de, bir o kadar faydalı olacağını söylesek?

Bahçeyle uğraşırken, bütün bitkilerin büyümesinden, hayatlarını devam ettirmesinden siz sorumlusunuzdur. Bu sorumluluk duygusu, mental hastalıklardan muzdarip olan insanların hayatlarına bir amaç katar ve onları hayata daha çok bağlar. Ayrıca uzun süre açık havada vakit geçirmek depresyon ve stresle savaşan hormonların salgılanmasına yardımcı olur. Bahçe işleriyle uğraşmak bir nevi meditasyon sayılır. Ne kadar çok uğraşırsanız, o kadar çok rahatlar ve yenilenirsiniz. Bu süreçte kafanızı kurcalayan düşünceler bir süre sonra aklınızdan çıkar ve stres seviyeniz azalır.

Aslında herhangi bir şekilde doğayla uzun süre temas halinde bulunmak mental sağlığınıza iyi geliyor. Gerçekleştirilen bir deneyde, iki grup ayrı odalara konuyor. Birinci grup penceresiz bir odaya konuyor ve buradan dışarı çıkıp şehir içinde yürümeleri söyleniyor. İkinci grupsa kocaman pencereli bir odaya konuyor ve bahçeye çıkıp bahçede dolaşmaları söyleniyor. Deney sona erdikten sonra yapılan incelemelerde ikinci grubun çok çok daha fazla rahatlama belirtileri gösterdiği gözlemleniyor.

Öyle ki, bu etkinlik Bahçıvanlık Terapisi“(Horticulture Therapy) olarak adlandırılıyor ve herhangi bir doğal ortamda, herhangi bir şekilde gerçekleştirilebiliyor. Hatta mahkûmları topluma geri kazandırmak için bile kullanılıyor. Bahçıvanlık Terapisi, hem uzun hem de kısa süreli olarak kan basıncını azaltıyor, üretkenliği artırıyor ve sizi tamamen yenilenmiş hissettiriyor. Hatta, Demans ve Alzheimer hastalarındaki saldırgan davranışları bile azaltıyor.

Bırakın zihninizde çiçekler açsın

Edward O. Wilson tarafından ortaya atılan “Biyofili” (Biophilia) teorisine göre gerçek hayatla ilgili süreçlere odaklanıldığında mutluluk seviyesi en yüksek düzeylere ulaşıyor. Diğer bir deyişle hayat döngümüze benzer süreçlere odaklanmak, içimizden gelen doğal bir dürtü. Yani bu demek oluyor ki, elimize bir kürek alıp kazmaya başlamanın zamanı belki de çoktan gelmiştir. Belki de kafamızın içindeki saksıyı daha sağlıklı bir hale getirmenin sırrı yeşillerle dolu saksılarda gizlidir.

Kaynak: The Plaid Zebra

Kadim geleneklerin bilgileri aracılığı ile kişisel mutluluğun ötesine

0

Modern psikodrama teknikleri ve kadim geleneklerin bilgileri aracılığıyla kendimizle ve gölgelerimizle yüzleşmek, yeni hikâyelerimizi yaratmak.

Kronos zamanın çarklarını döndürürken ve biz gündelik alışkanlıklarımızı sürdürürken küçük detayları dahi atlamayan, biriktiren ve asla unutmayan bedenimiz. Zihnimiz ise sürekli hareket halinde bir yükselip bir alçalan, çoğunlukla konuşan bir atlı karınca. Şifacı yüreklerin önünde kendini kendine teslim etmek ve onların doğru sorularına zihninin, bedeninin verdiği kaçınılmaz doğru cevapların farkına varmak. Sonrasında gelen değişim…

Şifa okulu, Homeopati Derneği ve bağımsız çalışan bazı şifacılar (masaj terapistleri, psikoterapistler, Fitoterapi uzmanları) tarafından Günnur Başar yönetiminde, 2013 yılından başlayarak 3 yıl boyunca, Buğday Derneği desteğiyle, Kazdağları’nda gerçekleştirilen bir program oldu. Amaç, modern bilimin acılarımızı dindirmekte yetersiz kaldığı bir ortamda, “tam teçhizatlı” şifacılar yetiştirmekti ve ilk mezunlarını Aralık 2015’te verdi. Bu şifacılar yalnız teknik ile değil, hayata karşı derin bir şefkat ve gözlem ile de donatıldılar.

Günnur Başar, Ayşen Sert, Gül Pekkul, Gülender Ünver Şahin, Sevgül Vatansever, Tuğba Ayata, Yeşim Eratlı ile 14 – 20 Ağustos 2016 Endes kamp- Kazdağlarında yapılacak olan Şifa Okulu Farkındalık Atölyesi öncesinde Marmaris’te doğanın kucağında bir aradaydık.

Üç gün boyunca, kadim bilgiler, kişisel tecrübeler, çeşitli psikoterapi anlayışları ışığında farkındalık çalışmaları, yoga, paneurhytmy, şamanik yolculuk çalışması, oyun, hikâye ve sanat ile bir grubun şefkatli koruyuculuğunda kişisel mutluluğun ötesine uzanan bir yolculuk yaptık.

Bazen ormanın içinde dingindik ve önümüze çıkanları sevgiyle topladık tekrar bir araya getirmek için hikâyelerimizi. Bazense kat kat giyindik kötü hislerimizi sevgiyle çıkarmak için üzerimizden. Bazen yürüyerek geçmek yerine karşıya, başka olasılıklar yarattık ve taklalar attık, yuvarlandık, ıslık Çaldık zıplarken. Bazense kenetlendik kollarımızla birbirimize ve oturduk birlikte ayağa kalkmanın bir yolu olmalı diye. Bazen çember olduk ve evreni davet ettik ortamıza. Bazense içimizdeki hayvanı bulduk ve o olduk. Şaman davulunu çalarken ay ışığında yıkandık, Güneş ile kurulandık. Çok güldük, çok ağladık. Dans ettik ruhumuzla…

sifa okulu 7Paneurhytmy (evrensel ritm, müzik ve şiirin, uyumlu ritmik hareketlerin, duygularda ve zihinde huzuru yaratmak ve fiziksel sağlığı korumak için doğal bir biçimde birleştiği, çember şeklinde dans edilen özgün bir ruhsal pratik.)

sifa okulu 6Farkındalık çalışması

sifa okulu 5Enstelasyon terapisi

sifa okulu 4İçsel yolculuk ve kötü hislerinden arınma

sifa okulu 3Bir grubun şefkatli koruyuculuğu

sifa okulu 2İçeri doğru

sifa okulu 1Ve onlar diyor ki;

Hayatlar hız eksenli akarken, zaman ve mekân aynı düzlemde buluşamıyor maalesef. Hepimizin durup dinlemeye, dinlenmeye (dingin bir zihne) ihtiyacı var. Bu hızda bedenimizi bile fark etmeye vaktimiz olmuyor, ancak bir yerimiz hasta oluyor, o zaman fark ediyoruz her an bir bedenle birlikte olduğumuzu. Duygularımızı fark edemiyoruz; ne zaman içimiz acıyor, o zaman farkına varıyoruz. Aklımız dağılıyor, takılıyor, nerede neyi unuttuğumuzu fark etmiyoruz.

Hikâyelere inanıyoruz, neye inandığımızı fark etmiyoruz… Kendi hikâyemizi bile biz yaratmıyoruz. Belki, bu yaratma edimini elimize alsak, o zaman, acıyan beden, sızlayan gönül kime ait, fark ederiz. Peki, bunları söyleyen, gözleyen kim?

Hikâyenin kahramanı mı, yoksa yazarı mı? Kendi hikâyenizin kahramanı olmak yerine yazarı olmaya ve hepimizin ait olduğu daha büyük bir resmi görmeye ne dersiniz? Ve İçinde bulunduğumuz ortamda, genç insanların farkındalığının artmasının, gelecekteki toplumda huzur ve barışı oluşturmalarında çok önemi var. Bu sebeple uygun ortamlarda
çalışmalarımızı gençlerle paylaşmayı çok istiyor ve düşünüyoruz.

Bu güzel insanlara buradan ulaşabilirsiniz.