Dünyanın ilk kendi kendine gidebilen otobüsü Amsterdam’da tanıtıldı.
Mercedes, geçtiğimiz sene Almanya’da lansmanı ve test sürüşü yapılan kendi kendine gidebilen akıllı tırını tanıtmıştı. Geleceğin Tırı olarak isimlendirilen araçta, özellikle uzun yollarda sürücülerin yorgunluklarını üstlerinden atmalarına, dinlenmelerine, daha güvenli ve ekonomik yolculuklara imkân sağlamak üzere geliştirilen “Highway Pilot” sürüş programı kullanılmıştı. Ünlü marka, şimdi de şehir içinde, kendi kendine gidebilen ilk otobüsün test sürüşünü Amsterdam’da gerçekleştirerek, tırdan farklı olarak geliştirilen “City Pilot” sürüş programının tanıtınımı yaptı.
Geleceğin otobüsü, 20 kilometrelik ilk yolculuğunu direksiyon, gaz ve fren pedalı olmadan Amsterdam’ın halka açık yollarında gerçekleştirdi. City Pilot bağımsız sürüş teknolojisini kullanan otobüs, sahip olduğu navigasyon sayesinde Schiphol Havalimanı ve Haarlem kenti arasındaki 20 kilometrelik güzergâh üzerinde bulunan virajları, tünelleri ve trafik lambalarını, kurallara uygun şekilde geçmeyi başardı.
Daimler, otobüsün kendi kontrolünde saatte 70 kilometre hızla gidebildiğini, 70’ten sonra ise kontrolü bıraktığı sürücüsüne birçok konuda yardımcı olduğu ayrıca yolda bulunan yayaları ve yol engellerini algılayabilen otomatik fren ve kaza önleme sistemine sahip olduğunu belirtti.
City Pilot sayesinde, otobüs, şehrin kablosuz ağlarına bağlı olduğundan trafik ışıkları ile doğrudan iletişim kurabiliyor ayrıca dahili kamera sistemindeki yol tarayıcıları sayesinde yol üzerinde bulunan çukurları ve bozulmuş şeritleri direkt olarak belediyeye bildiriyor. Bu sayede daha düzgün ve güvenli yolculuğa imkân tanıyor.
Onlarca kamera ve GPS sistemiyle donatılan otobüs, uzun ve kısa menzilli radar sistemleriyle sürekli olarak kendi şeridini ve rotasını izleyebiliyor. Ayrıca otobüs, bu sistem sayesinde sürücü müdahalesi olmadan belirlenen tanımlı duraklarda durup, kendiliğinden kapıyı açıp kapatıp yolcu indirip bindirme işlemini gerçekleştirebiliyor. Otobüs, yolcularına kablosuz şarj etme imkânı da sunmaktadır.
Şehir meydanlarından ve parklardan esinlenerek tasarlanmış olan otobüs, şık bir iç mekâna sahip. Tutunma yerleri bir ağacın dallarına benzetilerek tasarlanmış ve yapraklarından ışıklandırılmış olan otobüsün tavanından da doğal bir gün ışığı süzdürülmüş. Diğer modellerin yarısı kadar oturma kapasitesine sahip olan otobüs, bireysel yolcu konforuna daha çok önem verilerek tasarlanmış.
Geleceğin otobüsü
Dış tasarımında kemik modeli kullanılan otobüste, cam çizgileri boyunca uzanan LED ışıklar, otobüsün mevcut durumunu belirtmek için kullanılmış. Normal durumda iken beyaz olan LED’ler, otonom sürüş durumunda mavi renge dönüşmektedir. Toplu taşımadaki faydalarının yanı sıra, bu otobüslerin çok sayıda çevre dostu özellikleri de bulunmaktadır. Şehrin iletişim ağlarına bağlı olduklarından, yakıt durumu bilgilerini merkeze doğrudan aktarabilmektedirler, bu sayede ulaşımın ve masrafın insanlı araçlara göre daha ekonomik ve verimli hale gelmesini sağlayacağı ve yoğun nüfuslu bölgelerdeki şehir trafiğini hafifletmeye de yardımcı olacağı düşünülmektedir.
Avrupa ülkeleri de kendi kendine sürüş yapan ulaşım araçlarının yaygınlaşmasını desteklemektedir. Geçtiğimiz nisan ayında, AB’deki 28 ülkenin ulaştırma bakanları tarafından şoförsüz araçların yollarda ve taşıma sektöründe kullanımını sağlayacak kurallar ve düzenlemeler içeren Amsterdam Bildirgesi imzalandı.
Bütün bu gelişmiş sisteme, akıllı komutlara, kendi kendine gidebilme özelliklerine sahip olan bu otobüslerde, yönetmeliğe göre acil durumlarda müdahale ihtiyacı durumlarına karşın otobüste bir operatörün bulunması gerekli görülmektedir.
Geleceğin Otobüsü programı çerçevesinde geliştirilen bu özel araç özellikle Avrupa’da belirlenen güzergâhlarda çok yakında aktif olarak kullanılmaya başlanacak.
Daimler, 2020 yılına kadar şehir otobüsü portföyünü geliştirmek için 200 milyon euroluk yatırım olduğunu Twitter üzerinden bildirdi.
“Tüm kelimelere ve size dair
ki bir kelimeden ibaretsiniz siz de
ırkı, dini yok çünkü kelimelerin
cinsi var ama ne tuhaf”
H. Meryem
Kadın denildiğinde, herkes –özellikle de erkekler- tanımlamaları, yargıları ve kalıp düşünceleriyle birçok fikre sahiptir. İnsan türünün dişisi, eski çağlardan günümüze hemen hemen nüfusun yarısını oluşturmaktadır. Peki, nedir kadın?
“Kadın nedir?” sorusunun cevabını, birçok düşünürün “erk”likten bağımsız olarak veremediğini görüyoruz. Bazı atasözleri “Erkeğin şaşkınlığıdır” der. Halk arasında ise “Mutfakta aşçı, sokakta hanımefendi, yatakta or.spu” olarak mesleki tanımlamalar yapılır. Bazı yazarlar, “bir aşağılık erkek” diyerek, kadını yaratılan ilk insan olan erkeğin defolu hali gibi görür. “Erkeğin yumuşağı” diyenler; ana, bacı ve vajinası olan insan olarak tanımlayanlar derken binlerce örnekle çeşitlendirebiliriz…
Peki, biz kimiz? Ya da biz kim değiliz?
“Dişi” sıfatı ve “kadın” sözcüğü erkeğin ağzında bir küfür gibi çınlar, oysa kendisi hayvansı ve “içgüdüsel” davranışlardan hiç çekinmez. “Erkek” dedikçe şişinir de şişinir. Dişi sözcüğü bireyin zihninde bir sürü gürültülü imge oluşturmaktadır. Kocaman bir yumurtalık, kıvrak spermayı hap diye kapıp iğdiş etmektedir. Besiye çekilmiş dev gibi, dişi karınca buyruğundaki erkek karıncalara dilediğini yapmaktadır; aşka doyan mantis böceğiyle dişi örümcek seviştikleri erkeği kıskaçları arasına alıp yutmaktadır; azgınlık dönemine girmiş dişi köpek arkasında garip kokular bırakarak sokaklarda sürtmektedir; dişi maymun hiç sıkılmadan orasını burasını göstermekte, ikiyüzlü bir işveyle kıyıya köşeye gizlenmektedir. En büyük yırtıcı hayvanlar; dişi kaplan, dişi aslan ve dişi panter krallara yaraşır bir çalımla üzerine çıkan erkeklerin altında kuzu kuzu yatmaktadır. Erkek bu kıpırtısız, kabullenmiş, sersem, duygusuz, şehvet düşkünü, açgözlü, aşağılanmış kadın imgesinde bütün dişilerdeki nitelikleri yansıtmaktadır, erk zihniyete göre. Oysaki hayvanlar doğal ortamda bedensel yazgısına göre sadece içgüdüsel davranışlarda ilişkiye girmektedirler. Memeli hayvanların çoğunda olduğu gibi iki cinsin de doğum oranları birbirine yakındır.
Avignonlu Kadınlar, Picasso
Sürekli empoze edilen “kadın olun”, “kadın kalın”, “kadın gibi davranın”, “kadınlığınıza dönün” diye verilen öğütlerle, erkeklerin bitmek bilmeyen kadın tanımlamalarının sebebi nedir? Beauvoir’a göre temel problem, erkek ve kadın arasında kurulan ve erkeğin varoluşunu ortaya koymasında birincil öneme sahip olan iktidar ilişkisidir. Bu ilişkide erkeğin bilinçli bir “öteki”ye ihtiyacı var ki “kadın” bu ihtiyacı karşılamaktadır. Bu durumda tarih boyunca yaşanan ben-öteki çatışması, erkeğin kadın üzerindeki hâkimiyetiyle sonuçlanmaktadır.
Tanımlamalarda, kadın olmak doğal bir gerçek değildir. Belli bir tarihin sonucudur. Kadını tanımlayan biyolojik ya da psikolojik bir kader yoktur. Kız bebekler kadın olmak için üretilmiştir, toplumsal yazgının üretimidir.
Kadın tanımı neye göre yapılıyor?
Peki, kadınlık dediğimiz şeyi yumurtalıklar mı yaratıyor acaba? Kadın döl yatağından başka bir şey değil mi? Yoksa kadını yeryüzüne indirmek için hışırtılı bir etek yeterli mi? Bazı kadınlar ellerinden gelen çabayı gösterse de genel geçer tanım hiçbir zaman yapılamadı. Kadınlığı, falcıların sözlüğünden ödünç almışa benzeyen parlak ve belirsiz laflarla anlatmaktayız… Oysa birçok feminist gibi Simon de Beauvoir’de kadın tanımın neden yapılamadığını şu şekilde dile getirmiştir.
“[…] insanlık erildir ve erkek kadını kendisi için değil, erkeğe göre tanımlar; kadın özerk bir varlık olarak görülmez… Erkek kadına referansla değil, kadın erkeğe referansla tanımlanır ve farklılaştırılır. Kadın rastlantısal olandır, özsel olana karşıt özsel olmayandır.”
Aynadaki Kadın, Picasso
İkinci cinsiyeti önemli bir kitap kılan şey “özel bir kadınlık durumu” olduğunu olumlamasıdır. Bu durum, “ikinci cinsiyet olma” durumudur. Bu durum gündelik hayatta belli bir kadın kişiliği oluşturur ki, Beauvoir ondan eleştirel bir biçimde söz eder. Fakat son kertede bu kişiliği de kurmuş olan şey tarihsel kadın kimliğidir. Ünlü “kadın doğulmaz, kadın olunur” sözünün duruma ilişkin verdiği ipucu, onun tarihsel, toplumsal, kültürel olduğudur. Bu sözün tam kalbinde elbette gizli bir biçimde sonradan “toplumsal cinsiyet” adını alacak olan fikrin ta kendisi bulunabilir. Kadın denen yaratığı üreten şey doğa değil, bütünüyle uygarlıktır.
Hepimiz dünyaya birtakım özellikler taşıyarak geliriz: Gözlerimizin rengi, saçımızın cinsi, cinsel organlarımız, hormon dengelerimiz, zihinsel, duygusal eğilimlerimiz, yeteneklerimiz farklıdır. Ama bu özelliklerin, eğilimlerin ve yeteneklerin biçimlendirilmesi ve onlara değer biçilmesi toplumsal ve tarihsel koşulların ürünüdür. Beauvoir’ın sözünü ettiği tarihsel, toplumsal ve kültürel koşulları yapılandıran şey ise, erkek cinsi ile kadın cinsi arasındaki tahakküm ilişkisi, kadını “ikinci” konumda tutan hiyerarşidir. Beauvoir için sorun biyolojik erkek cinsiyeti değil, toplumsal bir konum olarak erkekliktir, ancak bu toplumsal cinsiyeti de kuran şey erkek egemenlik olduğundan onun birincil derecede hedeflediği tarihsel “erkek egemenliği”dir.
Beauvoir’ın düşüncesinde açık olmasa da gizli bir biçimde bulunan “toplumsal cinsiyet” kavramı bir cinsiyetin diğerini ezmesi, onun üstünde tahakküm kurması sorunsalıyla sıkı sıkıya bağlıdır.
Kadının genel geçer tek tanımını yapamasak da erkeği tanımlamaya dayanan yargıların tam tersi anlamına da gelmemektedir. Genel geçer olarak kabul edilen Türk Dil Kurumu’nun tanımıyla erişkin dişi insan, hatun ya da zen değiliz. Kurumun meşhur örneği, erkeklerin hizmetine koşacak hizmetçi bayan, çocuğunuzu doğuracak ana, cinsel ihtiyacınızı karşılayacak “bayan” hiç değiliz.
Kaynak: Meryem H. 2013 “Beyefendi Erkeklere Methiyeler” İletişim Yayınları, İstanbul.
De Beauvoir, S. 1993 “İkinci Cins” Paye Yayınları, İstanbul.
Kehanetler öteden beri insanları etkilemiştir. Çok eski çağlarda savaşlardan, seferlerden veya önemli kararlar alınmadan önce kâhinlere, büyücülere başvurulurdu. Onlar da yere attıkları taşların dizilimini, kabın içindeki suyun yansımasını, ateş alevinin aldığı şekilleri ve benzeri inceleyerek bir kehanette bulunurdu. Krallar ya da komutanlar bu kehanetleri temel alarak karar verirlerdi. Elbette kehanetler bilimsel değillerdi ve aslında çoğu zaman insanlar ona inanmayı seçtikleri için kendilerini gerçekleştirirlerdi. Bilimde buna “Kendini Gerçekleştiren Kehanet” ismi verilir. Mütevazı bilge Edmond Halley’in kehaneti ise tamamen bilimsel verilere dayanan uzun ve zahmetli bir çalışmanın sonucudur.
Halley ve kehaneti
Halley’i genellikle Edmond’suz olarak biliriz. Evet, doğru düşündünüz! Edmond’un kehaneti onun soyadıyla anılan Halley kuyruklu yıldızıdır. O zamana kadar neredeyse bütün toplumlar tarafından büyük bir musibetin habercisi bir kehanet olarak yorumlanan ve insanlara korku yayan kuyruklu yıldızlar. Neyse ki Halley, bunun ardından büyük bir felaket getirecek ilahi bir işareti değil de, kozmik bir olay olduğu kehanetinde bulundu. Maalesef 50 yıl sonrası için yapılan bu çığır açıcı kehanetinin gerçekleştiğini görmesine ömrü vefa etmedi. 1708 de yapılan bu kehaneti, 1758 de hayatta olan ve kabulün aksine aynı yıldızlara bakıp farklı manzaralar görebilen insanlar ile onların soyları doğruladılar.
1664’te görülen kuyruklu yıldız her zamanki gibi insanlara korku salmıştı. Ancak, o zaman 8 yaşında olanan Edmond’ta bu olay büyük bir ilgi uyandırmıştı. Ailesi tarafından kendisine bir dürbün alınmış ve merakı pekiştirilmişti. 20 yaşındayken Oxford’u bırakıp güney yarım kürenin eksiksiz yıldız haritasını çıkarmak için çıkacağı deniz yolculuğunu da ailesi desteklemiş ve sefer giderlerini karşılamıştı. Ekvator’un altında yer alan Saint Helena Adasından döndüğünde büyük bir yankı uyandıran bu çalışma bilimsel gelişmelerin o dönem onay merci olan Londra Kraliyet Cemiyeti tarafından Edmond’un fark edilmesini ve cemiyete üye yapılmasını sağlamıştır.
Tuhaf ve huysuz bir bilim insanı
Edmond ilerleyen zamanlarda cemiyetin başkanı olan Robert Hook ve Sir Chritoper Wren ile tartıştıkları ancak çözemedikleri Güneş ile gezegen hareketleri arasındaki ilişki problemini çözebilecek bir matematikçi aramaya başlar. O dönem Hook’un ışıkla ilgili çalışmalarını çalmasıyla suçlayarak toplum içinde rencide ettiği ve kötü bir çocukluk geçirmiş olmasının
Edmond Halley
yanı sıra bazı çalışmalarından bir türlü sonuç alamayarak iyice münzevi hayatı yaşayan ve Edmond Halley’in sorusuna cevap verebilecek bu kişi Isaac Newton’un ta kendisiydi. Bu soruyu aslında 5 yıl önce çözen Newton son 13 yıllık hiçbir çalışmasını tekrar aşağılanma riskine karşın açıklayamamıştı. Bütün bu çalışmalar bilimde devrim niteliği taşıyan Newton’un hareket yasalarıdır. Edmond Halley, Newton’un çalışmalarının toplandığı Principia Mathematica’sının basılmasına önayak olmakla kalmamış editörlüğünün yanı sıra cemiyetin parası kalmadığı için kendisinin maddi durumu iyi olmamasına rağmen basım masraflarını da karşılamıştır. Yanı sıra bu tuhaf ve huysuz, pek kimseyle anlaşamayan adamın dostluğunu kazanmış ve onu bilime geri kazandırmıştır.
Sonraları bu yeni çekim yasalarını ele alan Halley, daha önceki kuyruklu yıldız kayıtlarını ve görgü tanıklarının da ifadelerini kullanarak büyük bir zahmetle 1337, 1472 ve 1698 yılları arasındaki gözlemleri araştırmış ve kuyruklu yıldızların uzun eliptik yörüngelerle güneşe bağlı olduklarını tespit etmiştir. 1531, 1607 ve 1682 yıllarında görülen kuyruklu yıldızların aynı kuyruklu yıldız olduğunu keşfetmiş ve kehanetini ortaya atmıştır.
Sayesinde bugün uzaya açılabildiğimiz bu mütevazı bilge sonradan atık kurtarma için icat edeceği ‘Dalgıç Çanı’nı başkalarının hayatını riske atmamak için kendisi deneyecek kadar da insanlara değer vermiştir.
Bugün insan, hayvan ayırt etmeksizin bütün doğayı denek olarak kullanan şirketlerin kölesi olmuş saygısız ve ahlaksız bilim insanlarının tarihin bu güzel insanını okumalarını istiyoruz.
Halley kuyruklu yıldızı (1P/Halley)
Kuyruklu yıldızların uzun periyotlu -200 yıl üzeri- olanlarının Güneş Sistemi’nin oluşumu sırasında meydana geldiği düşünülen, Güneş Sistemi‘nin dışında, yine Güneş’in yörüngesinde olduğu varsayılan Oort Bulutu‘ndan,Samanyolu Galaksisi‘nin gel-git hareketleri sonucu geldikleri düşünülmektedir. Halley gibi kısa periyotlu kuyruklu yıldızların ise Neptün’ün yörüngesinin hemen dışında bulunan Kuiper Kuşağı‘ndan her biri birer gaz devi olan Neptün, Uranüs, Satürn ve Jüpiter’in çekim etkisiyle geldikleri düşünülüyor. Kuyruklu Yıldızlar buz (su ve donmuş gazlar) ve Güneş Sistemi oluşurken gezegenlerde yoğunlaşamamış kozmik toz karışımından oluşmuşlardır. Boyutları -kozmik olarak düşünüldüğünde- oldukça küçüktür. Misal Halley’in çapı 11 km’dir. Ancak güneşe yaklaştıkça kaynayan gazlar, su ve kopan zerrelerin oluşturduğu kuyruk uzunlukları 1 astronomi birimi (yaklaşık 150 Milyon km) kadar uzayabilir.
Not 1:Dünyamıza hayat veren suyun önemli bir bölümünün yaklaşık 3 Milyar yıl önce gezegenimize çarpan bir kuyruklu yıldızdan geldiği düşünülüyor. Not 2:En son 1986’da görülen (Doğumumu işaret etmiş olabilir!) Halley kuyruklu yıldızı insan ömründe (75-76 yıl) yörüngesini tamamlayan ve çıplak gözle görülebilen tek kuyruklu yıldızdır. 2061’de görüşmek üzere sevgili Halley ve Edmond.
Günümüzde teknoloji ve bilim yönünde hızla ilerlerken maalesef bazı konularda hâlâ yüzyıllar öncesinde yaşıyormuşçasına davranmaya devam ediyoruz. Bu davranışlardan bir tanesi kuşkusuz insanların diğer canlıların öldürülmesine ortak olarak aslında tamamen ceset parçası olan hayvan kürklerini giyerek güzel göründüklerini düşünmeleri. Ve hatta kürk giymeyi zenginlik ya da kalite olarak algılamalarıdır. Bu olayın diğer bir şaşırtıcı yanı ise insanların vücutlarındaki tüylerden kurtulmak için türlü acılar çekip, hatırı sayılır miktarlarda para ve zaman harcarken başka bir canlıya ait olan tüylü deriyi bu denli hevesle giymeleridir. Gerçekten kürke ihtiyacımız olsaydı kürkle doğmaz mıydık zaten?
Kürk giymek cinayete ortak olmaktan başka bir şey değildir. Tarağa saçımız takıldığında bile canımız yanıyor, derinizin canlı canlı etinizden sıyrıldığını hayal edebiliyor musunuz?
Bazılarımızın inanmak istediği gibi kürk giysiler zaten de ölmüş hayvanların derisi yüzülerek yapılmıyor. Kürk sektörü, moda tutkularını masum hayvanların hayatlarından daha değerli gören insanlara istediklerini sunan acımasız ve kanlı bir sektördür. Aklınıza gelebilecek (tilki, mink, tavşan, kaplan, vizon, ceylan, fok gibi) birçok vahşi hayvan kürkleri için acımazsızca avlanırlar. Bunun dışında kürk üretim çiftlikleri vardır. Vahşi doğadan koparılan hayvanlar, içinde hareket dahi edemeyecekleri kadar küçük kafeslerde ölecekleri ana kadar yaşam mücadelesi verirler. Bu çiftliklerde beslenip kürkünden yararlanılacak büyüklüğe geldikleri zaman canlı canlı derileri yüzülür. Evet, yanlış duymadınız kürkleri zarar görmesin diye, canlı canlı derileri yüzülür.
Belki inanmayacaksınız ama derisi yüzülen hayvan acıdan şoka girse de bir süre daha acılar içinde yaşamaya devam eder. Anal yoldan elektrik vermek de yine kürkün yüzülmesi esnasında uygulanan bir işlemdir. Kürk üretimi ile ilgili insanın içini acıtan başka bir detay ise vahşi doğasından kopartılan hayvanların küçücük kafeslerde ölümü beklerken öncesinde korkudan ve stresten delirdikleri gerçeğidir!
Tüm dünyaya kürk ihraç eden ülkelerin başında Rusya ve Çin yer alıyor ve New York, Paris, Londra gibi modanın gidişatını belirleyen şehirlere kürk sağlamaya devam ediyorlar.
Ölmek üzere olan hayvanları görünce tatmin olmak
Batı Rusya’da Leningrad’da yer alan Luzhskoye kürk üretim çiftliğinin sahibi olan Yekaterina Klitsova‘nın Peta’ya verdiği röportaj okuyanların tüylerini ürpertiyor. “Ölmek üzere olan hayvanlara karşı sempati duymuyorum. Aksine derin bir tatmin hissediyorum. İyi kürk ürettiğim için ve bunu satıp para kazandığım için mutluyum.” Bu akıl almaz sözler Rusya’da kürk çiftliği sahibi Klitsova’ya ait. 1 metrelik kürk palto ya da battaniyeden geriye kalan ise sayısız kürkü yüzülmüş minkin cansız bedeninin oluşturduğu ceset dağı… Yani kürk giydikçe masum canlıların moda ve giyim adı altında zevk için öldürülmesine ortak olmakla kalmayıp aynı zamanda bu tarz insanlara para kazandırıp yaptıkları katliamı sürdürmelerini sağlıyoruz.
Günümüzün gelişen şartlarında hayvansal ürün kullanmadan sömürüsüz yaşamak mümkün. Eğer siz de geçmişten günümüze süregelen hayvan istismarına dur demek ve hayvanların sesi olmak istiyorsanız bireysel olarak sömürüye karşı duruşunuzu hiçbir sebeple ya da bahane ile hayvansal ürün kullanmayarak gösterebilirsiniz.
Gelecekte bir gün, belki de yüzyıl sonra torunlarımız birbirlerine insanların hayvanların derilerini yüzüp, kürklerini giydiklerini konu alan korku hikâyeleri anlatacaklar. Şu anda belki farkına varamıyoruz ama hayvanlara yaşattığımız hayat filmlere ve hikâyelere konu olacak kadar korkunç ve adaletsiz.
Gündelik konuşmada, kelime tercihlerimizi önemsemeden yaptığımız dilde bile aslında bilimin erkeğe yöneltilmiş bir alan olduğu dayatmasını kanıksamış gibi duruyoruz. “Bilim insanı” tabiri yerine “bilim adamı” tabirini kullananları gördükçe “dile yerleşmiş n’apcaksın arkadaş?” gibi bir tutum sergilemeyin. Çünkü çoğu konuda olduğu gibi cinsiyetçilik konusunda da kullanılan dil çok önemli.
Cinsiyetçiliğin gölgesinde kalmış birçok kadın bilim insanı var. Yaptığı mükemmel keşfin altında bir erkeğin imzasını gören Nettie Stevens’dan aslında matematik dersinde duymuş olsak da Thomas Edison’dan asla sıra gelmemiş Hypatia’ya kadar bu liste uzar gider. Sizlere bu yazıda birkaç bilim insanının hayatından söz edeceğim.
Jocelyn Bell Burnell
1943 yılında Kuzey İrlanda’da doğan Jocelyn Bell Burnell, 1967 yılında Cambridge Üniversitesi’nde henüz öğrenciyken radyo pulsarlarını keşfetti.
Pulsarlar bir yıldız türüdür, aslında bir yıldızın ölmeden önceki evrelerinden biridir ve genelde nebulaların içinde görülür.
Bu keşif dev yıldızların patlamasının ardından küçük, yoğun ve yörüngede olan yıldızların olduğu gerçeğini ispatlamıştır.
Jocelyn Bell Burnell profesyonel anlamda bilimle ilgilenmeyenlere ve amatörlere pulsarları açıklamak üzere, “Pulsarlar adeta evrenin deniz fenerleri. Uzay gemimizle galaksiler arasında yolculuk yapacağımız zaman bu deniz fenerlerini kullanarak yolumuzu bulabiliriz. Adeta bir navigasyon sinyali gibi davranarak yön bulmamıza yardımcı olacaklar. Her pulsar kendine has özellikler içerir. Örneğin her biri farklı frekanslarda ışınım yaparlar. Büyük ihtimalle uzay gemimizde bir radyo teleskop olacak ve deniz fenerlerinden gelen sinyalleri bu teleskoplarla takip edebileceğiz” diyor.
Çalışmaları sürüyor
1974’teki Nobel Fizik Ödülü Jocelyn Bell Burnell’in doktora danışmanı Anthony Hewish’e ve Cambridge Üniversitesindeki bir diğer radyogökbilimci Martin Ryle’a verilmiştir. Bell Burnell’ın hiçe sayılması bu “sempati dalgası” ile yüzüne vurulmuştur.
4 Şubat 2016 tarihinde Türkiye’ye gelen Bell Burner, hem pulsarlar hakkında hem de bilimde kadının yeri hakkında konuşma yaptı. Amacımıza ulaşana kadar çalışmayı bırakmamamız gerektiğini belirten Bell Burnell, 15 yaşında fiziğe ilgi duymaya başlamıştır. O günden beri yılmadan çalışmalarını sürdüren Bell Burnell, bugün hâlâ Oxford Üniversitesi Astrofizik Bölümü’nde çalışmalarına devam ediyor.
Esther Lederberg
1922’de New York’un Bronx eyaletinde doğan Lederberg mikrobiyologtur ve bakteriyel genetiğin öncüsüdür.
1951’de Winconsin Üniversitesi’ndeyken bakteriyel virüslerin bakteriye etki ettiğini keşfetmiştir. Bu keşfe “lambda phage” adı verilir ve onun en bilinen keşfidir. Ayrıca ilk eşi Joshua Lederberg ile bakteriyel kolonilerini bakteri üretme tabağından diğerine aktarma çalışmasını yapmıştır, bu da antibiyotik direnci çalışmalarını etkinleştirmiştir. The Lederberg metodu bugün hâlâ kullanılmaktadır.
Joshua Lederberg’in çalışması 1958’te fizyoloji ve tıp alanındaki Nobel Ödülü’nü George Beadle ve Edward Tatum ile paylaşmıştır. Esther Lederberg’in çok büyük katkısı olmasına rağmen ona ödül verilmemiştir.
Stanford Üniversitesi’nden Stanley Falkow, ilgililere bu durumla ilgili bir mail atmıştır. Mailde “Bakteriyel virüsün bakteri çeşitlerine etkisi hakkındaki çalışması için Esther Lederberg’e hakettiği verilmelidir” yazar, lakin asla cevap alamadı.
Nettie Stevens
1861’de Vermont’ta doğan Stevens, cinsiyeti belirleyicilerin çevresel veya diğer etkenler değil, kromozomlar olduğunu keşfetmiştir.
Bu keşif çalışma arkadaşı E.B. Wilson’a atfedilmiştir. Stevens önce çalışmasını yayınlamıştır, zamanla doğruluğu daha da belirleyici olsa da, yıllar sonra Stevens sadece “laboratuvar teknisyeni” olarak anılmıştır.
Stevens, Matilda Effect’in kurbanı olmuştur. Bu etki şöyle açıklanabilir, sistematik baskılarla bilim alanında çalışma yapan bir kadının çalışmalarının erkek meslektaşına atfedilmesidir.
Hypatia
Bu durum sadece yakın tarihte görülmüyor. Bundan 1600 yıl öncesinde de aynı durum söz konusuydu. Hypatia’nın sorgulamadan inanmaması, araştırmacı kişiliği onu bağnaz düşüncelerin eline itmiştir. Dinsiz olarak anılan Hypatia, dönemin katı Hıristiyan düşüncesine hâkim olanlarca katledilmiştir. Zaten bir kadın olması onun felsefe, matematik alanında yaptığı çalışmaları geri plana atmış olsa da, bir de buna dinsiz olarak adlandırılması eklenmiştir.
Yaşadığı yer İskenderiye’ydi. Geniş öğretisi ve kütüphanesiyle ünlü İskenderiye. İlk öğretilerini filozof babası Theon’dan almıştır. Theon kızına kendisine saygısı olan her bireyin düşünme hakkını kullanmasını, verilene körü körüne inanmamasını öğretmiştir. Babasına göre yanlış düşünmek hiç düşünmemekten daha iyidir.
Hypatia Roma’nın çok kötü zamanlarına denk gelmiştir lakin düşünceleri ve verdiği halka açık eğitimlerle bir nebze de olsa o günleri aydınlatabilmiştir. Eğer o ve babası olmasaydı günümüzde bilinen çoğu eser bugünlere belki de ulaşamayacaktı.
Serapis Tapınağı’nı yıkan ve eski dine ait olan her şeyi yok eden Hıristiyanlar, tapınağın yerine kilise yapmıştır ve bu birçok olayı da beraberinde getirmiştir. Piskopos Cyril, Hypatia’ya karşı halkı ateşlemiştir. Çünkü bir kadın ne öğretmelidir ne de öğrenmelidir. Hele de halkı aydınlatmak şöyle dursun!
500 kişi kadar kalabalık bir grup Hypetia’yı sürükleyerek kiliseye getirip vahşice öldürdükten sonra yakmıştır.
Aydınlanmışlıktan korkan zihniyete karşı sınırları aşan kadınlar
Bu bahsettiğim bilim insanları boyun eğmeyen kadınlardan sadece birkaçı. Çok azından bahsettim çünkü ben bu araştırmayı yaparken bile kaynaklarda hep aynı şeylerin tekrarlandığına ve Türkçe kaynak yetersizliğine çok hayıflandım. Fazla tanınmamalarının tek sebebi var ki o da hep bir erkeğin ardında kalmak, hatta sadece laboratuvar teknisyeni olarak kayıtlara geçmek. Unutmamalıyız ki, gündelik olarak kullandığımız çoğu eşyanın mucidi kadındır.
Kadın aydınlanınca bilirler ki başkalarını da aydınlatacaktır. E zaten bu zihniyet de aydınlanmıştan korkan zihniyettir.
Aslında yüzyıllardır bilimde, sanatta, felsefede, sporda ve daha birçok alanda biz kadınlar vardık, sadece sizler duymadınız. Patriyarka sözümüzü kesti yahut matilda etkisine kurban gittik, öyle ya da böyle bizler varız ve eril dile, erk sisteme karşı dimdik ayaktayız. Sporda hevesimizi kıran da, sanatta çizdiğimize söylediğimize burun kıvıran da, bilimde keşiflerimizi icatlarımızı bir erkeğe atfeden de… Hep aynı şeydir; eril tahakkümü. Lakin bizler boyun eğmeden, dimdik bir şekilde hedeflerimize ulaşmayı bir amaç edindik. Gözün arkada kalmasın Jucelyn Bell Burnell, amacımıza ulaşmak için durmadan çalışacağız. Gözün arkada kalmasın Hypatia, bize verilenle sınırlı kalmayıp araştırıp sorgulayacağız.
Biz kendimizin farkındayız ve yetersiz olarak adlandırılmaktan hiç hoşlanmıyoruz. Onlara kimin yetersiz olduğunu göstermeye geliyoruz!
Müzik dünyasının en tanınan trans bireylerinden Antony Hegarty yeni adıyla Anohni, yeni albümünde o benzersiz ulvi sesini bu kez hüzünlerini aktarmak için değil, dünyada olan bitene karşı öfkesini ve isyanını dillendirmek için kullanıyor. Anohni, “derinlikli bir politik albüm nasıl yapılır”ın adeta dersini veriyor.
Anohni’yi ilk olarak Antony and the Johnsons grubuyla tanıdık. Yoğun ve derinlikli müziklerinin ayırt edici yönlerinden biri de vokalleri idi. Grubun vokalinde o günkü ismiyle Antony Heagarty yer alıyordu. Öyle bir sesti ki onunki, dinleyeni hüzünlerden hüzünlere sevk ediyordu. Onun sesinden yeni şarkılar dinlemeyeli ise uzun zaman olmuştu, tam 6 yıl. Grubuyla en son olarak 2010 yılında bir albüm çıkaran Anohni, bundan sonra ise yoluna ayrı devam etmişti.
Günümüzde müzik dünyasının en önde gelen ve en tanınan trans bireylerinden biri Anohni. Bunun üstünden prim yapmaya çalışmadan ama bu kimliğini de özgürce yaşayarak ve sonuna kadar savunarak bugünlere gelen Anohni, bir yandan belki de bu kimliğin ona getirdiği zorlukların yol açtığı hüzünü hep dizelerine, şarkılarına yansıttı. Cinsel kimlik arayışına dair gelgitller, LGBTi bireylerin hak arayış mücadelesi, Anohni’nin müziğini ve sanatını belirleyen ve zenginleştiren öğelerdendi.
Anohni, Antony and the Jonhsons’ın vokalisti olarak grupla birlikte yayınladığı son albümü Swanlights’tan altı yıl sonra yeni albümü “Hopelessness” ile tekrar müzik sahnesine güçlü bir şekilde döndü. Anohni yeni albümünde ise hem müziğini biraz daha elektronik bir tabana oturturken, özellikle şarkılarda değindiği konularla da farklı bir politik alana geçiş yapıyor.
Fotoğraf: Ragnar Singsaas/Redferns / Getty Images
Drone, küresel ısınma, idam cezası ve Obama
Daha önce hüzünlü, kederli haliyle bildiğimiz Anohni, bu kez oldukça agresif bir tarzla karşımızda. Hem sesine yansıyan tonla, hem müzikal tınısıyla. Ve Anohni, hiç olmadığı kadar politik, dünyanın sorunlarına, bunların çözülemeyişine, belli güçlerin engel oluşuna öfkeli.
Albümün açılış şarkısı “Drone Bomb Me” ismiyle zaten hemen albümün geri kalanı için bir fikir veriyor. Bu şarkı askeri drone’lar tarafından öldürülen bir Afgan çocuğundan bahsediyor.
İkinci şarkı ve albümden çıkan ilk single “4 Degrees“ ise küresel ısınmayı konu ediyor. Şarkının ismi “4 Degrees“(4 Derece) küresel sıcaklık artışına dikkat çekiyor. 4 derece ise, Avustralyalı bilim insanlarının 2100 yılında dünyadaki sıcaklık artışının 4 dereceyi bulabileceğini bildirmesi kaynaklı. Anohni, şarkıda şöyle diyor:
Köpeklerin su için ağladığını duymak istiyorum
Balıkların denizlerde tepetaklak olmalarını görmek istiyorum
Ve o lemurların ve tüm küçük canlıların
yanışlarını görmek istiyorum.
Sadece 4 derece
Gergedanların ve bütün o büyük memelilerin
arazilerde sürünerek ağladığını görmek istiyorum
Hayvanların ağaçlarda öldüğünü görmek istiyorum
Haydi gidelim
Sadece 4 derece!
Manifesto tadında olmayan bir politik albüm
“Watch Me” isminden de tahmin edilebileceği gibi gözetim toplumunu, devletin oluşturduğu Big Brother’vari dünyayı eleştiriyor. “Execution” şarkısında bu sefer hedef tahtasında idam cezasını halen uygulayan Amerika Birleşik Devletleri var. Ülkemizde idamın geri getirilmesi konuşurken bu şarkıyı dinlemek ironik. Albümün ismiyle en merak uyandıran şarkısı ise “Obama”. Bu şarkı Barack Obama’nın başkan seçildiği dönemde oluşturduğu heyecan sonrası yaşattığı hayal kırıklığını dizelerine taşıyor. “Crisis” şarkısı ise yine ABD odaklı, özellikle Guantanamo’daki işkencelerin, demokrasi götürmek adına işgal edilen ülkelerin de anlatıldığı bir şarkı.
Bu albümün başarısı ise bunca politik bir içeriği sloganvari sözlere kaçmadan, derinlikli bir dille, yer yer şiirsellikle iç içe anlatması, aktarması. Anohni, bir manifesto veya bir bildiri yayınlamış değil bu albümle, tam tersine kendisinin de dert bildiği dünya dertlerine, kendi bildiği ve olduğu gibi incelikle ve yerinde göndermelerle muhalefet ediyor.
Anohni bu albümde bu sefer çok daha elektronik bir altyapı ile müziğini icra ediyor. Bunda prodüktörler Hudson Mohawke ve Oneohtrix Point Never’ın payı da büyük, zira bu iki isim elektronik müziği tanınan prodüktörleri.
Yılın en iyi ve en politik albümlerinden biri Anohni’ninki. Kaçırmayın.
İnsanın doğayı hiç tükenmeyecekmiş gibi algılamasıyla son birkaç yüzyılda doğaya ciddi zararlar verildi. Teknolojinin ilerlemesi, nüfus artışları, kentleşme ve kirlilik gibi insani etkiler sonucu doğaya aşırı yükleniliyor. Bunun sonucu olarak doğanın kendini yenilemesi olan doğal denge bozuluyor. Fakat gelişen bilim ile doğaya verilen zarar anlaşıldı ve 20’nci yüzyılda küresel anlamda ekoloji bilincioluştu. Bu yüzyılda bilim insanlarının sunduğu ekolojik ayak izi kavramı önemlidir. Belirli bir toplumun doğaya etkisini saptamak için kullanılan bu kavram, doğadan herhangi bir ürünün üretimi sırasında kullanılan tüm alanlar şeklinde de açıklanabilir. WFF’nin raporlarına göre doğayı harcama hızımız, doğanın kendini yenileme hızını geçmiş durumda.
Gerek doğal gerekse insani etkilerle değişen iklim koşulları biyolojik çeşitliliği olumsuz etkilemekte. WFF’nin raporlarına göre biyoçeşitlilikte ciddi azalmalar mevcut. Bazı omurgalı hayvan gruplarında azalma oranı yüzde 50 civarını bulurken en büyük azalma kayalık mercanlarında olup yüzde 72 oranlarındadır. Yine etkilenen bir hayvan grubu da balıklar. İklim değişikliği balıkları da etkilerken aynı zamanda aşırı avlama da (!) balıkları tehlikeye sürüklüyor. İnsanın doğaya bu derece baskısı sonucu birçok bitki ve hayvan türü tehdit altında. Çünkü belirtildiği gibi doğayı harcama hızımız aşırı artmış durumda ve tehdit altındaki canlı gruplarının bu şartlara uyum sağlayacak yeterli vakti bulunmamakta.
Fotoğraf: Yeşim Özbirinci
Ülkemiz jeolojik yapısı, iklim şartları ve ekolojisiyle zengin bir biyoçeşitliliğe sahiptir. Türkiye, tür ve ekosistem çeşitliliği kapsamında diğer birçok ülkeden zengindir. Bu koşullarda Anadolu topraklarında birçok medeniyet gelmiş geçmiştir. Anadolu’da medeniyetler ile artan nüfus doğal kaynakları yoğun bir şekilde kullanmaya ve tüketmeye başlamıştır. Uzmanlar, Anadolu topraklarında on bin yıl önce yüzde 70’lerde olan orman varlığının günümüzde yüzde 20’lere düştüğünü belirtiyor. Belirtilen alanların azalmasında; orman yangınları, tarım alanı açmak, sanayi kurmak, kentleşme, şehir çöplerinin imhasını sağlamak için büyük çöplükler kurmak gibi sebepler mevcut.
Batı çeşitli önlemler alıyor
Artık birçok halka açık gezilip, piknik yapılabilecek doğal mekânda yoğun bir çöplüğe dönüşme söz konusu. Atıklarımız olacak maddelerin doğaya etkisine önem verilmeli. Örneğin; batılı ülkelerde naylon poşet yapımında inorganik maddeler yerine organik maddeler kullanılmaya başlandı. İnşaat firmalarının ağaçlandırmaya katkı sağlaması amacıyla da firmalara fon ayrıldı.
Yaşamın temel maddesi olan su için de batılı ülkeler de önlem alınmış durumda. Temizlenen suyun tekrar sanayiye verilmesi sağlanmış, böylece su kaynağına ve içme sularına fazla baskı yapılması engellenmiştir. Ülkemizde de su arıtma tesisleri bulunmakta. Özellikle gelişen teknoloji ile arıtılan su sanayi ve peyzaja verilirken, arıtılan sudan arta kalan maddeler katı halde sanayi yakıtı olarak kullanılmakta.
Biyoçeşitliliğin önemi büyüktür. Bitkisel ve hayvansal kaynaklı besin maddelerimizin büyük kısmı yabani canlılardan karşılıyoruz. Ayrıca biyoçeşitlilik ülke ve toplum için hem kültürel hem de endüstri açısından önem teşkil etmektedir.
Trafikte yaya geçitlerinde yavaşlamayıp hızlıca geçen, yayalara yol vermeyen sürücülere Türkiye’de yollarda ve şehirlerde çokça rastlanıyor. Bu noktada sadece yaya geçitleri işaretleri değil yollara yapılan tümsekler de bir çözüm olamıyor.
Birçok sürücü bu tümseklerin üstünden de hızlı bir şekilde geçiyor ve tüm trafik kurallarını yok sayıyor.
Trafik sorununun ve sürücü kaynaklı hataların en az Türkiye’deki kadar büyük bir toplumsal sorun olduğu ülkelerden biri de Hindistan. Citylab.com’un haberine göre özellikle Hindistan’ın Ahmedabad şehri yaya geçitlerinin en az tanındığı ve tümseklerin araçların hızını en az etkilediği şehirlerden biri olarak biliniyor.
Ahmedabad’da iki kadın, bunu değiştirmek adına Mayıs ayı içinde sıradışı bir adım attı. İki sanatçı Saumya Pandya ThakkarveShakuntala Pandya‘nın birlikte ortaya çıkardığı 3 boyutlu yaya geçitleri belediye tarafından şehrin yollarına uygulandı.
İllüzyon sayesinde farkındalık
Asfalta uygulanan çalışma uzaktan gelen sürücüye 3 boyutlu bir yol çizgisi gibi görünüyor. Çizgiler bir illüzyon yaratıyor ve arabaların hızını azaltıyor. Tabii sürücüler bir noktadan sonra bunun bir illüzyon olduğunu fark edecek olsa da bu çalışma ile en azından bir farkındalık yaratılması amaçlanmış.
Hindistan, tümsekler ve yaya geçitlerini üç boyutlu görsellerle değiştirmeye başlamış durumda. Umarız Türkiye’de de benzer çalışmalar yapılarak farkındalığın artmasına bir katkı sağlanır. Aksi takdirde öfkeyle dolan bazı insanlar yaya geçitlerini tanımamaya ve trafikte adeta terör estirmeye devam edecekler gibi görünüyor.
Cezaların caydırıcı olmaması ve hatta çoğu zaman uygulanmadığını düşünmemize sebep olan garip davranışların böyle güzel yöntemlerle değiştirilmesi ne kadar hoş. Suç ve cezayı evrilterek rotayı her daim sanata çevirmek umuduyla…
Aşk nedir? Bilimsel tanımı nedir? Kalple alakası nedir? Neden adına bu kadar şiir yazılır? Peki ya sevgi? Bazı büyüklerimiz der ki sevgi aşktan yücedir.
Aşk gerçekten yüce bir his midir? Birçoğunuzun buna düşünmeden “evet” cevabı vereceğine eminim. Fakat ben daha gerçekçi bakmayı seçeceğim ve inanın gerçekçilik çoğu zaman en doğrusudur.
Freud “Aşk yoktur libido vardır” der. Fromm’a göre aşk, cinsel çekimden ibarettir. Bilime göre ise aşk (biyoloji, sosyoloji, evrimsel psikoloji) çiftleşmeye uygun bir “eş” fark edilmesi durumunda vücudunuzun sinyal vererek sizi uyarması ve beyninizin salgılattığı hormonların da yardımıyla o kişiye yönelmeniz anlamına geliyor. Bu arada, aşk halinde salgılanan hormonları salgılatmaya yarayan bir sürü uyuşturucu veya yasal madde olduğunu da belirtmek isterim. Yani bu maddeleri alırsanız âşık hissedebiliyorsunuz. Bu da aşkın madde üstü bir şey olmadığına delil sayılabilir.
Aslında hayvanlarda gayet net bir şekilde ve neredeyse ilkel hali ile gözlemleyebildiğimiz bu durum insanlarda, aşk dediğimiz sanallık ile maskelenmişve daha karmaşık hale getirilmiştir. Öncelikle aşkın yüceltilmesine dikkat ediniz. Aşk dediğimiz şey daha küçük çocukların bile ağzında dolanan şarkılarla yüce bir durum olarak beyinlerine işleniyor. Birçok çocuk şarkılardaki gibi aşk yaşama hayali ile büyüyor. Çocuğa yaşatılan bu illüzyonlar çok zaman çocukların psiko-seksüel gelişiminde travmaya neden olabiliyor.
Aşk masalları ile büyütülen çocuklar özellikle de kadın olanları, istismara açık halde büyüyorlar. Çünkü sürekli aşk için yapılan fedakarlıklar ve aşkın yüceliği, ulaşılması gereken görkemli tepe, bir hedef olarak onlara enjekte ediliyor. “Aşk”ın, sahiplenmenin ve sahiplenilmenin (metalaştırma ve metalaşmanın) yüceltilmesi çocuklarda birine ait olmakvebirine sahip olmak düşüncesinin yani metalaştırmanın sevgi sanılmasına neden oluyor. Sahip olma eğilimi ise korumacılığı, saklama eğilimini, kapsayıcılığı, izole olmayı, şiddeti, kısıtlamayı ve sınırlamayı doğuruyor.
Ama ne olursa olsun yaşanan berbat hatta tiksinç bir ilişki bile olsa bu iki kişi arasındaki aşk yüceltilebiliyor. O kadar rezilliğe rağmen hâlâ birlikte olmalarının tek sebebinin aslında cinsel uyum olduğunun farkında bile olamıyorlar. Aşk illüzyonu gerçeklikten bu şekilde kopmamızı sağlıyor. Gerçeklikten kopmak sarhoş olmak gibidir. Gerçekle yüzleştiğinizde kullandığınız cep telefonu ve cüzdan çalınmış olmayabilir fakat sizin hayat enerjinizi sömürecek büyük bir depresyonun içine düştüğünüzü fark ettiğinizde de çok geç olabilir. O yüzden gerçeklikten kopmamak çok önemlidir.
Peki, aşk neden bu kadar yüceltildi? Bence, cevabı çok basit. Eğer kişiler aşka dönüşmüş olan hissin aslında cinsel çekim olduğunu bilse bunu bu kadar rahat yaşayamayacaklardı. Aşk aynı zamanda kutsanıyor, böylece dini kurallar da aşk karşısında esnetilmiş oluyor. Bu şekilde baktığımız zaman aşk aslında cinsellik için bir araç.
Sevişmeden aşk yaşayanlar?
Aşkın tatmini zamanla ve kişiye göre; sahip olma, tahakküm altına almaktan zevk almaya dönüşmüştür. Bu durumda cinselliği yaşamayan biri bu şekilde tatmin olabilir. Toplumsal cinsiyet rolleri açısından bakacak olursak cinsellik yaşamayan biri sırf toplumsal cinsiyet rolünü yerine getirmek (erkek ya da kadın olduğunu ispatlamak, bir sevgiliye sahip olmak) için aşk yaşıyor olabilir. Buradaki tatmin gene sevgi ile ya da kendin olma ile ilgili değil alışveriş ya da yararlanma türü bir tatmindir. Çıkarcıdır.
Bunları neden anlatıyorum?
Ben diyorum ki, evet, aşk daha tutku doludur ve güçlü bir histir, ama geçicidir. Sorun aşkın sevgi sanılması. Aşk durumunda sağlıklı kararlar verememek gibi bir sorun var mesela. Etrafınızda güçlü aşk ile başlayan birlikteliklere bakınız. Birçoğu kısa sürmekte. Hatta kısa süren evliliklerin birçoğu da aşk sırasında karşı tarafın bize uyumlu olmayan ve sorun çıkaracak yanlarını göremememiz nedeni ile son buluyor. Aslında toplum çözmüş: Aşkın gözü kördür.
Aşk, cinsellik ve tahakküm ile yoğun bir şekilde tatmin edilip, sosyal açıdan da artık karşı tarafta merak edilecek bir şey kalmayınca geçen bir his. Bu yüzden entrikalar her zaman aşkı canlı tutar. Fakat bu da çözüm değildir. Entrikalar aşkı hastalıklı ve saplantılı bir hale getirebilir. Bu durumda çiftler arasında birbirinden aslında nefret eden ama birbirine sahip olma hırsını aşk adı altında yaşayan tehlikeli bir ilişki doğar. Bir çoğunuzun etrafında birbirine fiziksel ya da psikolojik açıdan zarar veren ama hala birlikte olmayı sürdüren çiftler vardır diye düşünmekteyim.
Tabii bazı zamanlar, şans eseri, bize çok uygun biri ile birlikte olmamız durumunda aşk sevgiye dönüşebilir ve uzun soluklu ve daha samimi bir ilişki başlayabilir.
Sevgi ve aşk arasında fark var
Örneğin aşk daha çok sahiplenme yaklaşımı içerir. Benim sevgilim, benim eşim gibi sözler içeren yaklaşımlar buna örnektir.
Aşk, sahip olma eğilimini içerdiği için hırslıdır. Hırs çoğu zaman ilişkiler açısından zararlıdır. Hırs birçok defa da şiddete erişir. Aşk ile yürüyen birlikteliklerin sonu da şiddetlidir. Fakat sevgi daha özenlidir ve şiddetten uzaktır. Şiddet sevmediğine uygulanır ve genelde sebebi aslında onu sevmemendir. Yani “seven kıskanır“, “seven sahiplenir“, “sever de döver de” gibi dile yerleşmiş mazoşist ya da sadist anlam içeren cümleler aslında aşkı işaret eder.
Aşkın sevgi sanılması ise kıskanmamak, sahiplenmemek durumunda sevgi eksikliğinin var olması gibi bir yanılgının doğmasına neden olur. Oysa sevgi böyle bir şey değildir. Birine sahip olmak, onu metalaştırmaktır. Kıskanmak ise aslında maddelere duyulan bir histir. Birçok aşk ilişkisinin sonraki dönemlerine bakınız. Aşkın bitişi ile normal derecede üzülen taraf, bir tarafın başka biri ile ilişki yaşadığını öğrenince sinirlenir. İşte bu metalaştırmanın işaretidir. Çünkü bir oyuncağının ya da eşyasının çalınması gibi refleks verirler. Eski sevgilinin yeni sevgilisi ondan bir “malı” çalmış hırsızdır artık ve ona öfke duyulur. Tıpkı aşkın sevgi olduğu aldatmacası gibi buradaki his de yalandır.
Birinin sevgilisini sahiplenmesi, onu malı gibi saklamaya çalışması “sevilen” kişiye hakarettir. Yaşadığımız toplumda daha çok erkeğin kadını metalaştırması göze çarpmaktadır. Örneğin erkeklerin kadınları türbana, çarşafa kapatmaya çalışması aslında malları gibi gördükleri kadına sahip olmanın vermiş olduğu tatminin doruk noktalarıdır. Erkek sahip olma eğilimini tatmin etmek için kadına hayatı zindan etmekte, kadının kendisi olmasını engellemekte ve onu köleleştirmektedir. Ama birçok kadın evliliğin kutsallığı aldatmacası ile hayatının en büyük hedefi olarak bir erkeğe “sahip olmak” amacını taşıdığı için metalaştırma bu tipik ilişkilerde çok yaygındır. Tatmin sonucu gelen tatminsizlik aldatma ile sonuç verebilir.
Hırs, görmeyi ve hissetmeyi engeller
Değinmek istediğim başka bir konu ise aşkın şiddetle bir olmasının sonuçları; şiddet ve hırs dünyanın ya da sistemin devam etmesi için gerekli olan bir şey. Eğer hırs ve şiddet olmaz ise kapitalizm devam edemez çünkü kapitalizmin piyasası hırs üzerine kurulmuş.
Bu piyasada batmalar ve çıkmalar çok fazla ve bizlerin bu batma çıkma durumunda batanları görmememiz isteniyor, hırs bizim görmemizi ve hissetmemizi engeller, çünkü kısmen bilinç dışına çıkılır. Ayrıca sistemin sürmesi için savaş ve çatışma koşulları da gereklidir. Savaş da genel olarak sahip olma eğiliminden ortaya çıkar.
Bu noktada hırslı insanlar savaşmaya daha yatkındır. Hırslı toplum ise savaşa yatkın toplumdur. Savaş ve çatışma durumları, en büyük endüstrilerden biri olan silah pazarını doyurur ayrıca toplumsal dizayn da bu savaşlar sayesinde yapılabilir.
Hırstan ve şiddetten arınmış ya da mevcudundan bunu bulundurmayan ilişkilerin çok olması dünyayı daha az savaşı olan, daha az açlık olan ve daha fazla sevgi olan bir hale getirecektir. Bu durumda yardımlaşma da artacaktır. Yardımlaşmanın olduğu yerde kapitalizm yeteri kadar sömürü elde edemez. Fakat medeniyetin bizleri gittikçe ayırdığının da altını çizmek gerekir.
Sevgi nedir?
Sevgi benim tanımını yapamayacağım ama örnekler verebileceğime inandığım bir şey. Ben öncelikle sevginin şartlara bağlanmaması gerektiğini düşünüyorum. Ne kadar az şarta ve koşula bağlanırsa o kadar saf bir şekilde hissedilebilir. Örneğin biri ile ilişkiye başlarken ondan beklentilerimiz vardır. Bu beklentiler aslında toplumsal kodlarla belirlenmiş ve yanlı beklentilerdir. O da beni sevsin, yalnızca benle sevişsin, ömrünün sonuna kadar benim olsun, güzel olsun, şu hareketlerini değiştirsin vesaire.
Oysa bir sokak köpeğini severken ondan neler bekleriz? En fazla onu sevmemize itiraz etmemesini bekleriz bence. Yani sokak köpeğini seviyoruz onu okşuyoruz diye ondan bir şey beklemeyiz. Hatta bize onu sevmek istedik diye saldırsa bile ona kızmayız. Sevgi, hırs barındırmadığı için sinirlenmez sevdiğine. İşte bu örneklendirebileceğim sevgi çeşitlerinden biridir. Hayvanlarla aramızda insanlarla aramızda olduğu gibi gelişmiş bir dil olmadığı için onlara olan temaslarımızda iletişimimizi hislerimiz ile sağlıyoruz. Bu da sevgiyi hissetmemize olanak sağlıyor. Fakat karşı taraftan sevgisini göstermesini beklediğimizde işler değişiyor.
Dil iletişimi bulanıklaştırıyor. Hissetmemizi engelliyor.
Dil hisleri tanımlamaya yetmez. Eğer sevgiliye “Beni seviyor musun” diye soruyorsanız bunun nedeni onun sevgisini hissedememenizdir. Fakat burada suçlu olan sevgili değil toplumun yanlış kodlanmış alışkanlıklarıdır.
Bülent Somay der ki, “Dil”in hisleri açıklamakta yetersiz kalmasının sebebi “dil”in hislerden daha sonra ortaya çıkmış ve icat edilmiş olmasıdır. Annenin çocuğuna olan sevgisi koşulsuz ve en saf olanıdır ve dile gerek duymaz. Ayrıca anne ve çocuk bir zamanlar bir beden oldukları için aralarındaki hissetmeye dayalı iletişim çok güçlüdür.
Birçoğumuz annemize sarıldığımızda rahatlar ve güvende hissederiz. Çünkü bir zamanlar dünyanın en güvenli yeri olan anne rahmindeydik. Anne rahminin dokusu aynı zamanda teni olduğu için anne teni güven ve huzur hissi verir. Annemizin bizi sevip sevmediğini genelde sormayız. Çünkü hissederiz.
Hissedemiyorsak suçlu sevgili mi? Biz mi?
Aslında eğer sevgili olan kişinin bize olan sevgisini hissedemiyorsak bunun sorumlusu ne odur ne de biziz. Bu bir yanlış anlama ve anlatma durumu. Çocuk birçok şeyi aileden öğrenir. Karakterini kendi özünün yanısıra dış etkenler de belirler. Dil öğrenildikten sonra hissetme kabiliyeti azalır. Sonra anne çocuğa sevgisini nasıl ifade ediyorsa o çocuk da büyüyünce sevdiğine sevgisini aynı şekilde göstermek isteyecektir. Fakat sevilen kişi eğer ailesinden, annesinden sevginin başka türlü ifade edildiğini öğrenmiş ise bu durumda çocuğun sevgisini algılayamayacak hatta çocuğun sevgiyi gösterme şekli saçma gelecektir.
Mesela, bir anne çocuğuna sevgisini ona sürekli hizmet etmek, üstüne titremek olarak gösteriyorsa çocuk büyüdüğünde sevdiğinden hizmet edilmeyi bekleyecek ya da sevdiğine sevgisini hizmet ederek göstermeye çalışacak. Ama diğer kişinin annesinin sevgi gösterme şekli bu olmadığı için hizmet bekleyen çocuk sevilmediğini düşünecektir. İletişim yalnızca ses ile değil beden dili, tavır ve davranışlarla da yapılır.
Oysa sevgi ölçülebilir ya da kanıtlanabilir bir şey değil. Cevabı almanın tek yolu hissetmektir. Hissetmek ise medeniyet tarafından köreltilen bir özelliktir. Hayatta kalmamız medeniyet tarafından garanti altına alındıkça hissetme kabiliyetimiz de zayıflamaktadır. Çünkü hissetmek geçmişte hayati idi. Geçmişte henüz medeniyet kurulmamışken size yaklaşan bir avcı hayvanı hissedebilme yeteneğiniz vardı. Çünkü o zamanlar doğadaydık ve etrafımızdaki tüm seslere ve değişimlere karşı ilgi içindeydik. Bu da bizim sürekli tetikte olmamızı ve hissedebilmemizi sağlıyordu. Günümüzde ise medeniyet ve teknolojiyle birlikte hissetmenin gücü ve önemi azaldı. Artık karşı tarafa direkt soruyoruz: Beni seviyor musun? İşte bu da bizi hayvanlardan iyice ayırmakla kalmayıp aynı zamanda daha çok yalanı olan bir dünya kurmamıza neden oluyor. Gerçeklikten kopuyoruz, gerçeklik bizi uyandırana kadar.
Bu konu ile ilgili daha çok bilgi edinmek adına geçen pazar günü New Jersey’in en büyük hastanelerinden biri olan Care Point Health Christ Hospital‘da branşında uzman emzirme danışmanı sevgili Miriam Ruchman ile tanışma ve emzirme ile ilgili seminerine katılma fırsatım oldu.
Süt ve formül bebek maması sektörünün sattıkları ürünleri neredeyse anne sütünden üstün göstermeye çalıştıkları bugünlerde maalesef çoğu anne (çalışan ve çeşitli sebeplerden dolayı emziremeyen anneler hariç) bebeğini emzirmek yerine biberon ile beslemeyi tercih ediyor. Şüphesiz bu durumun başlıca sebeplerinden biri emziren annelerin üzerindeki toplum baskısı.
İnanması zor ama bu toplum baskısı Amerika‘da emziren annelerin kabusu olmuş durumda.
Zipmilk ve yasalar annelerin yanında
Annelerin toplum baskısına karşı birleşip güçlenmelerinin yanı sıra halka açık alanda bebeğini emziren annenin başka bir birey tarafından rahatsız edilmesi durumunda söz konusu olan şahıs şikâyet edildiği takdirde para cezasına çarptırılabiliyor.
Hem yasalar hem de Zipmilk adlı emziren anneleri bilinçlendirme ve koruma kuruluşu “Halka açık mekânlarda bebeğinizi emzirmek hakkınız” sloganı ile anne ve bebeklerinin yanında olmaya devam ediyor.
Seminerde üzerinden geçilen konulardan biri de basitçe değinmek gerekirse inek sütünün sanılanın aksine insan sağlığı ve gelişimi için uygun olmadığıydı. İnek sütü insanlar için tasarlanmamıştır ve doğal olarak ineğin ürettiği süt sadece buzağılar için yararlıdır.
İnek sütünde bulunan kazein buzağıların boynuz ve toynaklarını güçlendirip hızla büyümelerini sağlar. Ancak insanlar tarafından sindirilemez. Damar tıkanıklığı, böbrek taşı oluşumu, vücutta bölgesel yağ birikimi, eklem ve kemik sorunları gibi birçok sağlık sorununa sebep olan bir tür zehir haline gelir. İnsanların içmesi gereken tek süt kendi annelerinin sütüdür. Doğada hiçbir canlı sütten kesildikten sonra süt içmeye devam etmez. Çünkü bütün canlılarda aynı olmak üzere (hayvan ya da insan fark etmez) bebek sütten kesildikten sonra içtikleri sütün sindirilmesini sağlayan enzimler yok olur.
En çok dikkatimi çeken konulardan biri de uzmanların ünlü basketbol yıldızı Michael Jordan ve dünyanın en başarılı futbolcularından biri olarak kabul edilen Pele‘nin fiziksel güçlerinin ve spor alanındaki başarılarının sebepleri arasında iki yıl boyunca anne sütü ile beslenmelerinin de olduğunu savunmalarıydı.
Toplu emzirme eylemi: Tetazo
Annelerin yüzünü güldüren, kadın dayanışması ve gücünü gösteren olaylardan biri de şu anda sıkça sosyal medyada gördüğümüz Arjantin‘de yapılan ve dünyanın en tatlı protestosu olan emzirme eylemiydi. Buenos Aires‘in San İsidro kentinde parkta bebeğini emziren annenin polis tarafından park dışına çıkartılması ile Arjantin‘in birçok şehrinde emziren anneler şehir meydanlarında biraraya gelerek toplu emzirme eylemi gerçekleştirdiler.
Mecliste bebeğini emzirdiği için tartışmalara konu olarak adından sıkça söz ettiren ve kadınların idolü haline gelen milletvekili Victoria Donna da bebeği ile “tetazo” (büyük emzirme) olarak anılan eyleme destek verenler arasındaydı.
Unutmayın, birlikte daha güçlüyüz. Dünyanın neresinde olursanız olun, ister kadın ister erkek, isterseniz evlat edindiğiniz tatlı hayvan yavrularının annesi olun. Emziren annelere destek olur musunuz?