Ana Sayfa Blog Sayfa 417

Tarihin aydınlanmayı bekleyen beş gizemi

0

Bilim daima yapılan keşifleri yeni ve daha çok bilgiye eş görme eğilimindedir. Ancak konu insanlık tarihi olduğunda yeni keşifler bazen cevaplara bazen daha büyük soru işaretlerine götürür bizi.

Sizin için tarihin en kafa karıştırıcı ve hâlâ aydınlatılmayı bekleyen beş gizemini derledik.

Torino Kefeni

Torino kefeni olarak bilinen keten kumaşın İsa’nın çarmıha gerildikten sonra sarıldığı kefen olduğuna inanılır.

Kumaşta önden ve arkadan sakallı bir adam silüeti vardır. Vatikan böyle bir gerçeklik olmadığını söylese de bazıları için bu kumaş hâlâ gizemini korumaktadır.

Kumaşta kan izlerine rastlamak mümkündür dolayısıyla kişinin şiddet görerek öldüğünü söylemek de mümkündür.

Torino KefeniKumaşın dokumasında kullanılan materyallerin o dönemde İsa’nın bulunduğu topraklarda var olması ve kan izlerinin çarmıha gerilme sonucu oluştuğu yönündeki varsayım insanları bu kumaşın İsa’nın kefeni olduğuna inandırmaya yetmiştir. Ne var ki 1988 yılında yapılan karbon testiyle kefenin 13. yüzyıl ya da 14. yüzyıla ait olduğu ortaya çıkmıştır. Bu belirlemeyle İsa’nın kefeni olmadığı kesinleşen kumaş bazı çevreler için hala gizemini korumaktadır.

Nazca Çizgileri

Nazca çizgileri Peru’da bulunan geoglif koleksiyonu, yani toprağa kazınmış çeşitli şekillerdir. Onları bu listeye sokan şeyse nasıl ve hangi amaç uğruna yapıldıklarının bir türlü çözülememesi.

175 metrekareye yayılmış 13 bin bağımsız çizgi ve 800 şekilden oluşan Nazca çizgilerinin MÖ 500 ve MS 500 yılları arasında oluşturulduğu düşünülüyor.

Nazca cizgileriGeoglifler hayvanları, bitkileri ve çeşitli şekilleri betimler nitelikte. Çizimler bütün olarak yalnızca gökyüzünden bakıldığında görülebiliyor. Bu da bazı insanların dev ellerin bu işte bir parmağı olabilir mi diye sormasına sebep oluyor. Zira o dönemde yaşamış insanların bu denli büyük bir çizimi nasıl tasarladıkları ve hayata geçirdikleri çoğu çevre için hala merak konusu. Uzaylılar bu işin dışında bırakılıyor zannetmeyin sakın. Bu çizgilerin uzaylıların iniş sahası olduğu ve onlar tarafından yapıldığı da söylentiler arasında. En olası ihtimal ise bu devasa tasarımların Nazca toplumunun tanrılarını onurlandırmak için yapılmış olması.

Piri Reis Haritası

Harita 1929 yılında Topkapı Sarayı’nın müzeye dönüştürülme çalışmaları sırasında gün yüzüne çıkmıştır. Piri Reis haritayı 1513 yılında çizmiştir. Harita Avrupa ve Afrika’nın batı kıyılarını, Atlas okyanusunu, Karayipler’i, Güney Amerika’nın doğu kıyılarını, Antartika ve Avustralya’yı göstermektedir. Avustralya Kıtası’nın gösterildiği en eski haritalardan biridir. Harita portolan tarzında yapılmıştır yani kıyılar ve limanlara dair bilgiler içermektedir. Aralarında Kristof Kolomb’a ait bir haritanın da bulunduğu yirmi kaynak derlenerek hazırlanmıştır.

piri reis haritasiEnteresan olan Piri Reis’in kıtalar üzerinde uçuş yapmadan, azimutal projeksiyon kullanmadan kıtalar arası uzaklıkları doğru hesaplamış olması ve kıyı şeridini neredeyse hatasız çizmiş olmasıdır. Ayrıca belirtmek gerekir ki haritanın çizildiği dönemde Antartika resmi olarak keşfedilmemiştir.

Voynich Elyazması

Bu döküman, kendisini 1912 yılında İtalya’da bir sahafta keşfeden Polonyalı kitap koleksiyoneri Wilfried M. Voynich’in adıyla anılmaktadır. 270 sayfa olan elyazması kitap 15. yüzyılın başlarında yazılmıştır; ancak kim tarafından yazıldığı bilinmemektedir.

Voynich ElyazmasiKitap beş bölümden oluşmaktadır. Bolca çizimin yer aldığı sayfalarda hayali, tamamlanamamış bitkiler, astrolojik çizimler, hayvan figürleri vardır. Kitabın bir sayfasında yeşil bir sıvı içerisinde resmedilmiş çıplak kadın figürlerine yer verilmiştir. Çizimlere bakarak kitabın astroloji, botanik ve eski medikal yöntemler hakkında bilgi verdiği düşünülse de kitabın yazılı olduğu dil asla çözülememiştir. Bu dile başka hiçbir yerde rastlanmamış dolayısıyla elyazması gizemini korumuştur. Kimilerine göre bu bilinmeyen dil meleklerin dili kimine göre uzaylıların dilidir.

Dil bilimleri profesörü Stephan Bax kitapta bulunan 10 sözcüğün ve 14 sembolün şifresini çözdüğünü açıklamıştır; ancak kitap hala gizemini korumaktadır. Voynich Elyazması Yale Üniversitesi’nde bulunmaktadır.

Bimini Yolu

1968’de J. Manson Valentine, Bahamalar’daki Bimini Adası açıklarında su altında metrelerce uzunlukta bir yol keşfeder. Yolun yaşı yaklaşık 3500 olarak saptanmıştır. Yolu oluşturan küçük dikdörtgen kayalar kaldırım taşı şeklindedir. Bu durum yolun nasıl oluştuğuyla ilgili fikir ayrılıklarına sebep olmaktadır. Bir grup biliminsanı yapılan araştırmalar doğrultusunda bu yapının doğal bir oluşum olduğunu söylerken bazı çevreler bilimsel verileri yeterli bulmamakta ve yolun insanlar tarafından inşa edildiğini söylemektedir.

Bimini YoluKehanetleriyle ün kazanmış Edgar Cayce’in 1938 yılında, kayıp Atlantis’in kalıntılarının Bimini açıklarında keşfedileceğini söylemiştir. Tam otuz sene sonra yapılan bu keşif bazı kişileri Bimini Yolu’nun efsanevi batık Atlantis kıtasının yolu olduğuna inandırsa da yapı hakkındaki tartışmalar devam etmektedir.

Kaynak: Sociedelic

Yoga hakkında merak ettiklerimiz (2)

Yoga deyince akla tütsüler içerisinde kafaları üzerinde duran insanlar ya da saatlerce gözleri kapalı oturan ermiş insan imgeleri geliyor olabilir. Yoganın ne olduğunu gerçekten biliyor muyuz? Yoga hakkında merak edilenleri, sıkça kafaya takılan ve cevapları bulunamayan soruları yanıtladığımız bu yazımızın ardından yeni sorular ve cevaplarıyla karşınızdayız: 

Yoganın fiziksel etkileri nelerdir?

Yoganın fizik bedenimiz üzerindeki etkileri saymakla bitmez. Duruş bozukluklarından omurga eğriliğine kadar pek çok rahatsızlıkta yoga bütünleyici olarak muazzam sonuçlar vermektedir. Yoganın bel ağrılarına geleneksel yöntemlerden daha iyi sonuç vermesiyle ilgili haberimizi buradan okuyabilirsiniz. Esnekliğin artması, metabolizmanın düzenlenmesi, hormonal ve sinir sistemlerinin fonksiyonlarının iyileşmesi konusunda da yardımcıdır. Özetle bedeninizi bütünsel olarak ele aldığı için neredeyse tüm kaslarınızla çalışarak genel bir iyilik hali sunmaktadır. Unutulmamalıdır ki zihin basit bir makinadır ve bedeninize nasıl davranırsanız zihniniz de size öyle karşılık vermektedir. Bedenimizi aktif ve dinç tutarak daha berrak bir zihin ile mutluluk hali kaçınılmazdır.

Yoganın ruhsal etkileri nelerdir?

Anda kalmamız konusunda yardımcı olan yoga kişisel farkındalık ve kişisel güven sağlamakta yardımcıdır. Kişisel gelişimle bir derdi olmayan yoga kendinizi olduğunuz gibi sevmenizi ve kabul etmenizi öğütler. Aşağı bakan köpek duruşunda topuklarınız yere değmiyor olabilir. Yoga diğer sporlarda olduğu gibi bir amaç uğruna çalışmadan topuklarınızı olduğu yerdeki haliyle kabul ederek pozu derinlemesine hissetmemiz gerektiğini söyler. Bu yönleriyle yoga içsel huzur ve doluluk hisleri vermektedir. Kaygı bozukluğu, depresyon ya da diğer psikolojik rahatsızlığı olan insanlarda olumlu sonuçlar kaydedilmiştir.

Yoga türleri nelerdir? Hangi yoga kime uygundur?

Temelde dört yoga türü vardır:

Raja Yoga

Kralların yogasıdır. Yoga Sutralarında belirtilen teknikler kullanılarak meditasyon yapılmasına odaklanır.

Jnana Yoga

Bilgelik yogasıdır. Gerçek ve gerçek olmayanın bilgelik ışığıyla meditasyon yoluyla ayırt edilmesidir. Bir soru üzerinde tüm yönleriyle düşünmeyi içerir. Krishnamurti ve Ramana Maharshi Jnana yogi örneğidir.

Bhakti Yoga

Kalbin yogasıdır. Duygulara yöneliktir, sevgi, aşk, adanma, kabul, hoşgörü… Şarkılar, danslar gibi ritüeller yoluyla kalbin dönüşmesini ve ayrılık hissi alışkanlığından kurtulmasına odaklanır. Martin Luther King Jr, Bhakti Yogi örneğidir.

Karma Yoga

Karma “eylem” demektir. Özgürleşmede ‘kendininin ötesi tavrı’ yaklaşımını kullanır. Bu da kendini öne çıkarmaksızın hizmet etmekten geçer. Eylemlerini değiştirmeyi içerir; örneğin iyi düşünce, iyi ifade, iyi davranış tarzı. Böylece bencillikten uzak ruha erişmeye yönelinir. Mahatma Ghandi ve Rahibe Teresa Karma Yogi örneğidir.

Hatha YogaYoga stüdyolarında karşılaşacağımız yoga derslerinin çeşitleri ve içerikleri nelerdir?

Raja yoga’nın altında yer alan Hatha Yoga bilinen modern fiziksel yoganın temelini oluşturmaktadır. Bedene hakim olarak zihnin kralı olmayı amaçlamakta olan Hatha Yoga felsefesini takip ederek diğer yoga çeşitleri oluşturulmuştur. Hepsinin içeriği farklı gibi görünse de tek bir amaca hizmet etmektedirler: O da zihnin dalgalanmalarını durultmak, zihni berraklaştırmak ve samadhi olarak adlandırılan huzur haline gelmektir.

Hatha Yoga

En çok bilinen ve en yaygın olarak uygulanan, klasik olarak tabir edilen yoga türüdür. Hatha Yoga dengeleyici oluşuyla bilinen bir yoga türüdür. Zıt enerji kütleleri; yani güneş ve ay, eril ve dişil ikilikler gibi, temel asanalar, yani yoga pozları, nefes teknikleri ve rahatlama içeren akışlar ile dengelenir. Yogaya yeni başlayan meraklılar için uygun bir yoga seansıdır.

Asthanga Yoga

Güç Yogası olarak da bilinen bu yoga branşında nefes teknikleri ve egzersizleri önemli bir yer tutar. Astanga Yoga akışlarında nefes ve asanaların senkronizasyonu vurgulanır. Nefes ve asanaların birleşimiyle kan dolaşımı hızlanır, vücut toksinlerden arındırılır. Sakinleşme ve dinginleşme arayışında olmanın yanı sıra dengeli ve güçlendirici bir uygulama hedefleyenler için uygun bir yoga türüdür. Ayrıca Astanga Yoga özellikle yeni başlayan yoga meraklılarına önerilir.

Vinyasa Yoga

Vinyasa kelimesi Sanskritçe’de “özel bir şekilde yerleştirmek” anlamına gelir. Vinyasa Yoga’da farklı asanalar nefes eşliğinde bir akış halinde uygulanır. En enerjik yoga branşı olan Vinyasa Yoga’da asanalar arasındaki geçiş nefesle bağlantılıdır. Her nefes alındığında bir pozda, her nefes verilişinde de başka bir poza geçilir. Vinyasa Yoga yüksek enerjisi ile kondisyon amaçlayan, bağ dokuların yanısıra kaslarını da geliştirmek hedefleyen, olabildiğince fazla asana deneyimlemek isteyen yoga meraklıları için uygun bir yoga türüdür.

Yin Yoga

Yin Yoga asanalarda diğer yoga türlerine kıyasla daha uzun süre kalınan akışların uygulanmasıyla bağ dokuların gelişmesini amaçlar. Yin Yoga’da sadece bağ dokuların değil, kasların da esnemesi sağlanır. Kasların güçlenmesinden ziyade, bağ dokuların nazikçe gerilip esnemesine ve uzamasına yönelik uygulamalar içerir. Yang Yoga türleri yüksek enerjili akışlar içerirken, Yin Yoga bunları dengeleyecek daha stabil akışlar barındırır.

Kundalini Yoga

Kundalini Yoga, adını omurganın en alt kısmında bulunan ve kundalini olarak adlandırılan enerjiden alır. Bu yoga türünde meditasyona ağırlık verilerek kundalini enerjisinin çakralar üzerinden yükseltilmesiyle arınma amaçlanır. Zihin, beden ve duyular üzerinde bir bütün olarak çalışılan Kundalini Yoga Farkındalık Yogası olarak da bilinir. Fiziksel egzersizlerin yanı sıra, spiritüel bir deneyim yaşamak isteyen yoga meraklıları için en uygun yoga türlerinden biridir.

Yoga Terapi

Kronik, boyun, omuz, sırt ve bel ağrılarından, fıtıklardan, kalça sorunlarından, siyatik, skolyoz, karpal tünel sendromu, kronik yorgunluk, astım, yüksek kan basıncı, diyabet, bağırsak ile ilgili problemler, sindirim sistemindeki sorunlar, uyku bozuklukları, anksiyete, depresyon, ve tabi ki stresten muzdarip olanlar için faydalı olabilecek bir yoga türüdür. Yoga Terapi tıbbi tedaviyi desteklemeyi ve katılımcıları klasik yoga seanslarına hazırlamayı amaçlar.

Yoga hakkında aklınıza takılan ve öğrenmek istediğiniz konuları yazarımız ve yoga eğitmeni Burak Bilen’e sosyal medya ya da [email protected] e-posta adresi aracılığıyla ulaştırabilir ve sonraki yazıların içeriğinin oluşturulmasına katkı sağlayabilirsiniz.

Kaynak: Duru YogaMeraklısı İçin

Amazonlara yolculuk: Embrace of The Serpent

1

Geçen gün nihayet Kolombiyalı yönetmen Ciro Guerra’nın Embrace of The Serpent filmini izledim. Bir önceki Wind Journeys filmini de çok sevmiştim ama Embrace of The Serpentın tadı hâlâ dimağımda, günlerdir filmi hatırlayıp, üstüne düşünüp duruyorum.

Alman etnolog Theodor Koch-Grünberg ve Amerikalı biyolog Richard Evans Schultes’in Amazon ormanlarındaki keşif günlüklerinden sinemaya uyarlanmış, birbirinden yıllar sonra aynı şamanın rehberliğinde yakruna adında kutsal bir bitkinin peşine düşen iki kâşifin, kauçuk baronlarının ormana ve toplulukların yaşamına getirdiği yıkımın, Batı kültürüyle “yerli kültürlerin karşılaşmasının hikâye edildiği enfes bir görsel şölen.

Embrace of The Serpent 1Amazon mitolojisinde zamanın başlangıcında uzaydan, Samanyolu galaksisinden bir takım varlıklar devasa bir Anakonda yılanı üzerinde yeryüzüne gelirler; insan topluluklarına avlanmayı, ekin ekip biçmeyi, yeryüzünde nasıl yaşanacağını öğretirler. Uzayın derinliklerine geri dönerken geride Amazon nehrine dönüşen anakondayı ve koka, tütün ve yagé gibi bir takım kutsal bitkileri bırakırlar. Yagé sizi uzaya götürüp, bu varlıklarla yeniden iletişim kurmanızı sağlayan, dünyada nasıl yaşanacağına dair kafa karışıklıklarınızı onlara sormaya imkân veren bir iletişim aracıdır.

60’larda karşı-kültür hareketine etkisi

Filme konu olan kâşiflerden Richard Evans Schultes’un hikâyesi de enteresan. Kendisi İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan hükümeti görevlisi olarak Amazon’a gider. Görevi hükümet için yeni ve güvenilir bir kauçuk kaynağı bulmaktır ama o orada yerlilerle, yagé ile ve kauçuk endüstrisinin getirdiği yıkımla tanışarak dönüşür. Schultes’un günlükleri 60’larda karşı-kültür hareketi içerisinde büyük bir yankı bulur. Amazon’un korunması, yerli halklarla diyalog, şaman kültürlerinin tanınması yolunda ön açıcı olur.

Filmdeki şaman Karamateke’nin yaşlılığını oynayan Antonio Bolivar Salvador bugün Amazon’un Ocaina kabilesinden gelen ve bu dili konuşan yeryüzündeki son 16 kişiden biri. Ciro Guera filmi Amazonlar’da çektikten sonra ilk gösterimlerinden birini de yine Amazon’da yerlilere yapmış, ormanın derinliklerindeki kabilelerden insanlar günlerce yol yürüyerek filmi izlemeye gelmişler.

Film bize bir tık uzaklıkta ama bizi Amazonlar’a dahası anakondanın sırtında atalar diyarına ve uzayın derinliklerine yolculuğa çıkaracak kudrette. İzlemediyseniz izleyin derim, izlediyseniz yine izleyin, ben öyle yapacağım.

Embrace of The Serpent 3Embrace of The Serpent 4Embrace of The Serpent 5Hazırlayan: İnan Mayıs Aru

Kilo vermek isteyenlere güncelleme: Az yağlı bitkisel beslenme

Obezite ve aşırı kiloluluk dünya genelinde giderek artıyor. Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması’nda Türkiye’de erkeklerin yüzde 20,5’inin, kadınların yüzde 41’inin, çocukların yüzde 14,7’sinin obez olduğu açıklanmıştır. Durum böyleyken birçok çalışma, obeziteye çözümün beslenme alışkanlarının düzenlenmesi ve düzenli fiziksel aktivite olduğunu belirtiyor.

bitkisel beslenmeObezite dâhil birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaya başlanan az yağlı bitkisel beslenme konusunda bilimsel çalışmaların son yıllarda hız kazanmasından dolayı uzmanlar bu beslenme şeklinden daha sık söz eder oldular. Hayvansal kullanımın bırakıldığı, işlenmiş şekerden uzak, yüksek diyet posalı, doymuş yağ içermeyen, bitkisel gıdalara dayalı, çeşitlendirilmiş bir beslenme ile şeker hastalığı, kanser, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, kalp damar hastalıkları, kalp krizi oluşum riski azaltılabilir (1). Aynı zamanda kronik hastalıklar ve iskemik kalp hastalıklarından ölümler azaltılır. Az yağlı bitkisel beslenme, romatoid artrit semptomlarını da iyileştirir (2). Kronik hastalıkları izoflovanlar, karotenoidler, diyet posası sayesinde azaltır (3).

Beslenme alışkanlıkları, sağlıklı beslenme için oluşturulmalıdır. Kilo yönetimi sağlıklı beslenme ile sağlanabilen bir durumdur. Yapılan çalışma ve derlemeler az yağlı bitkisel beslenmenin kilo yönetiminde etkin olduğunu ortaya koyuyor. Az yağlı bitkisel beslenme, yüksek diyet posası ve su sağlaması, doymuş yağ içermemesi yönleriyle enerji alımlarını azaltmasından dolayı kilo yönetiminde etkilidir. Diğer yandan bitkisel beslenme ile yağlar hemen yakılabilir durumda depolanmadan kullanılıyor. Aksine, hayvansal besin içeren diyetlerin depo yağları oluşturma riski daha yüksektir.

Ulusal Sağlık ve Beslenme Araştırması’ndaki bilgilere dayanarak, et tüketimi ve obezite arasında doğru orantılı bir ilişki bulunmuştur (4). The Adventist Health Studies’e göre sadece et tüketiminin bırakılması ile obeziteden kaynaklanan diyabetin oluşum riski yarı yarıya azaltılıyor.

Et tüketiminin bırakılması, çocuk ve yetişkinlerde obezite görülme sıklığında ve beden kütle indeksinde azalmayı sağlar (6). Avrupa Kanseri Önleme Çalışması ve Beslenme Çalışması’na göre İngiltere’de balık yiyen, vejetaryen ve vegan erkek ve kadınlar üzerinde yapılan bir çalışmada beden kütle indeksi ve vücut ağırlığı değerlendirilmiştir. Beş yıl süren çalışmada, yetişkinler yeme alışkanlıklarını hayvansalı azaltma yönünde geliştirdiler. Çalışmada, yaşa bağımlı beden kütle indeksi diğer gruplarla karşılaştırıldığında veganlarda daha düşük bulunmuştur (5).

Çalışmalarda, bitkisel beslenmenin yüksek kompleks karbonhidrat, yüksek diyet posası ve su bakımından iyi olması fazla enerji alımlarını önlediği belirtiliyor. Bunu sağlarken düşük glisemik indeksli gıda alınmasıyla, doygunluk artıyor. Dinlenme enerji harcaması artıyor. Kan şekerleri düzenlendiği için açlık tokluk metabolizması dengeleniyor. Araştırıcılar, bitkisel beslenmenin tüm bu nedenlerden dolayı optimal sağlık için gerekli olduğunu savunuyorlar (6). Bunun dışında patates gibi yüksek nişasta içeren gıdaların beslenmenin temeline oturtulmaması gerektiğini de vurgulamak gerekiyor. Vegan beslenme, bilinçli bir şekilde uygulanırsa sağlık göstergelerini geliştirir. 

(1) Nutritional Update for Physicians: Plant-Based Diet, 2013,

(2) Effects of a Very Low-Fat, Vegan Diet in Subjects with Rheumatoid Arthritis

(3) Antonella Dewel, A very low fat vegan diet increases intake of protective dietary factors and decreases intake of pathogenic dietary factors, 2007, Volume 108, Issue 2, Pages 347–356

(4) Wang Y, Beydoun MA. Meat consumption is associated with obesity and central obesity among US adults. Int J Obes (Lond) 2009 Jun;33(6):621-8. DOI: http://dx.doi. org/10.1038/ijo.2009.45

(5) Rosell M, Appleby P, Spencer E, Key T. Weight gain over 5 years in 21,966 meat-eating, fish-eating, vegetarian, and vegan men and women in EPIC-Oxford. Int J Obes (Lond) 2006 Sep;30(9):1389-96. DOI: http://dx.doi. org/10.1038/sj.ijo.0803305

(6) Sabaté J, Wien M. Vegetarian diets and childhood obesity prevention. Am J Clin Nutr 2010 May;91(5):1525S-1529S. DOI: http://dx.doi. org/10.3945/ajcn.2010.28701F

Tasarımı doğa içinde yeniden tanımlamaya: Göçmek(An)

1

Göçmek(An) bir göç ve toplanma mekânları üzerine bir mimarlık ve tasarım çalıştayı/kampıdır.

Erikli yaylası, Yalova’da 26-29 Ağustos tarihlerinde gerçekleşecek etkinlikte doğa ile kurulacak bağların ardından köklenmek ve göçmek kavramlarını derinlemesine konuşacağız. Geçici mekân, yurt ihtiyaçlarını doğadan ilhamla nasıl var edebileceğimizi keşfetmeye, tasarımı doğa içinde yeniden tanımlamaya çağırıyoruz! Amacımız tamamlanmış ve pırıl pırıl bir iş çıkarmak değil, çünkü dört gün bunun için yeterli bir zaman değil. Birliktelik içerisinde doğaya nasıl uyum sağlayacağımızı ve mimarlık eğitimindeki sınırların dışına çıkıp çıkamadığımızı keşfedeceğimiz bu kampımıza davetlisiniz.

Çağrı metnimiz:

Köklerimizle kurduğumuz ilişki, kişisel farkındalığımızı ortaya çıkarma, var oluş nedenimizi keşfetme ve aidiyet duygumuzla bağ kurma yolculuğumuza vesile olur. Kişisel yolculuklarımızda köklerimiz bizleri birbirimize bağlar. Tıpkı yeryüzünün farklı yerlerindeki ağaçların, bulundukları çevreyle bütünleşirken, bir yandan toprağa saldıkları kökleriyle birlik içerisinde var olmaları gibi…

Diğer yandan yeryüzündeki yolculuğumuzda, bazen kendi isteğimizle bazen de şartların zorlamasıyla, bizi var eden köklerden koparız. Başka yerlerde ve başka zamanlarda yeni köklerle, yeni bir yere yerleşir ve kendimizi yeniden var ederiz.

Bugün yeryüzünün neresinde olursa olsun çıkan savaşlar ve dünyanın içerisinde bulunduğu kaotik durum her birimiz üzerinde etkisini göstermektedir. Bu süreçte, yer değiştirmek ve aidiyetinden koparılmak zorunda bırakılan halkların/mültecilerin toplu ve bireysel olarak yaşadıkları tüm insanlığı derinden etkilemektedir.

erikli yaylasi

Bu kaotik durumun sona ermesi bireysel ve kolektif açıdan tekrar birbirimizi anlamamız, yeryüzü ile uyumlanmamız ve dengelenmemiz, köklerimizin de yardımıyla iletişim kurmamızla gerçekleşebilir.

Yer değiştirme, göç gibi süreçlere ait izler kolektif bellek ile birlikte aktarılır ve aslında ister uzak ister yakın tarihte gerçekleşmiş olsun, her birimizin ait olduğu topluluğun geçmişinde var olan bir deneyimdir. Bu deneyimlerin ortaya çıkarılması birbirimizi anlamamıza ve tekrar bağ kurmamıza vesile olur.

Dört günlük atölye çalışmasında önce kendimizi şifalandırmak için toplanıp, yer değiştirmek zorunda bırakılan bireylerle/halklarla bağ kurarak; yeniden yerleşme, köklenme ve aidiyetlerini bulma yolculuklarında birlikte hareket etmenin yollarını arayacağız. Bu yolculukta, önce birbirimizle, daha sonra yer ve mekânla kurduğumuz bağlar bize yardımcı olacak ve mimarlığın bir araç olarak bize nasıl yol gösterebileceğini bulmaya çalışacağız.

Süreç boyunca birlikte, yer değiştirmek zorunda bırakılan bireyler için geçici bir toplanma mekânı üreteceğiz. Atölye çalışması tüm mimarlık ve tasarım alanlarından öğrencilerin katılımına açıktır.

erikli yaylasi kampi

Günlük program:

7.00 – 8.00 Temel Yoga (Herkese açık ve katılım isteğe bağlıdır.)
8.00 – 9.00 Kahvaltı
9.00 – 12.30 Çalıştay
12.30 – 14.00 Öğle Yemeği – Serbest Zaman
14.00 – 19.00 Çalıştay
19.00 – 20.30 Akşam Yemeği – Serbest Zaman
21.00 – 22.00 Meditasyon (Grup dinamiklerine bağlı olarak farklı günlerde grup meditasyonları, çakraların şifalandırılması, pranayama nefes çalışmaları, yoga nidra ve bir güne mahsus olmak üzere kirtan gecesi yapılacaktır. Katılım herkese açık ve isteğe bağlı olarak gerçekleşecektir.)

Göçmekan posterGöçmek(An) Yürütücüleri

Zeynep Burcu Kaya/ Mimar
: 2011 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde mimarlık eğitimine başladım. Üçüncü sınıfa geçtiğimde İstanbul’daki inşaat sektörünün hayatımı olumsuz etkilemesiyle doğal yapılara merak saldım. Okul projesi olarak başladığım ekoköy hayalimi Yeryüzü Derneği’nin saman evini tasarlayarak gerçeğe dönüştürdüm. Saman ve kerpiç sıvadan sonra yapı malzemesi olarak toprağa ilgim giderek arttı. Çağdaş yapı teknikleriyle doğal malzemeleri birleştiren tasarımları önemsiyorum.

Burak Bilen/ Yoga Eğitmeni: 2015’te Hindistan’da Yoga’nın başkenti olarak bilinen Rishikesh’te Yoga Alliance Onaylı 200 Saatlik Hatha Yoga Eğitmen Eğitimi’ni tamamladım. Eğitimin hemen ardından eğitim aldığım yoga okulu Rishikesh Yog Peeth’te asistanlık ve gönüllülük yaptım. Başta Sivananda Ashram olmak üzere çeşitli aşramlarda ve yoga okullarında kaldım ve farklı tarzlarda hocalarla çalışma fırsatı buldum.

Cansu Karakız/ Mimar: 2013 yılında İzmir Ekonomi Üniversitesi, Mimarlık bölümünden mezun oldum. Mezuniyet sonrası, mimari pratiğin yanısıra dizi ve film setleri için mekân tasarlayan bağımsız bir sanat grubunda asistan olarak çalıştım. Şimdi ise Yaşar Üniversitesi, Mekan ve (Dijital) Kültür yüksek lisans programında eğitimime devam etmekteyim. Akademik çalışmalarımı sosyal mekânlar ve mekân temsilleri alanlarında sürdürüyorum. Ek olarak, farklı alanlarda çalışan kişilerlerle bir araya gelme olanağı sağladığı için, tasarım etkinliklerinin organizasyonunda ve yürütücülüğünde görev almaktan keyif duyuyorum.

İpek Kuran/ Araştrma Görevlisi, Mimar: 2013 yılında İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden mezun oldum. UCL Bartlett School of Architecture -Interaktif Tasarım Laboratuvarı’nda başladığım lisansüstü çalışmalarıma İstanbul Teknik Üniversitesi Mimari Tasarım YL. programında devam etmekteyim. Eş zamanlı olarak İstanbul Kültür Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışıyorum. Çalışma konularım, interaktif tasarım ve giyilebilir teknolojilerin yanısıra; biyomateryaller ve biyomimetik tasarım. Doğaya entegre ve doğayla birlikte büyüyüp gelişen bir mimarlık hayalim var ve mimari üretimimi hem proje hem de akademik anlamda bu anlayışla şekillendirmeye çalışıyorum. Çalışmalarımın odak noktasını beden-mekân etkileşimi oluşturduğu için vakit buldukça yoga yapıyorum, dans ediyorum ve bu konu üzerine hem pratik hem teorik anlamda emek harcayan insanlarla bir araya geliyorum.

Ücretler, konaklama ve çalıştay hakkında bilgi almak için:
E-mail: [email protected][email protected]
Telefon: 0 537 436 9830 – 0 537 369 3848

Not: Ekolojik ayak izimizi en azda tutmak için kamp boyunca vejetaryen besleneceğiz.

Gaia’nın Android uygulaması artık çok daha güzel

İlk olarak Eylül 2015’te yayınlanan Gaia’nın Android uygulaması, yeni gelen v3.0 güncellemesi ile artık çok daha hızlı, pratik ve kullanışlı.

Yeni görünümü ve hızlı arayüzü ile dünyadan ve Türkiye’den ekoloji, kültür-sanat, yaşam, bilim ve teknoloji haberleri artık bir tık uzağınızda. En son Mayıs ayında gelen güncelleme sonrasında okuyucularımızdan gelen talepler doğrultusunda güncellediğimiz uygulama aynı zamanda ücretsiz. Gün içerisinde, kullandığınız Android cihazınıza gelecek bir bildirim ile yeni haberleri hızlıca inceleyebilir, sevdiklerinizle çok kolay bir şekilde paylaşabilirsiniz.

Tek tuşla paylaşım özelliği sayesinde sevdiğiniz haberleri tek tuş ile arkadaşlarınıza gönderebilir, sosyal medya hesaplarında yayınlayabilirsiniz. Ayrıca kullanıcılarımızdan gelen talep doğrultusunda mobil uygulamamızdaki tüm reklamları kaldırdık.

v3.0 sürümüyle birlikte Chrome Custom Tabs* özelliğini hayata geçirdik. Chrome Custom Tabs özelliği sayesinde uygulamayı kapatmadan harici linkleri hızlı ve akıcı bir biçimde inceleyebilirsiniz.

Uzun zamandır altyapı ve tasarım konusunda yaptığımız çalışmalar sonucu güncellediğimiz v3.0 sürümünde, internet kullanımı ve şarj tüketimini minimuma indirdik ve uygulama hızını/performansını maksimumda tuttuk. Önceki sürüme göre yaklaşık 25 kat daha az veri kullanımı ve 5 kat daha az şarj tüketimi ile uygulamamız, telefonunuzun vazgeçilmez uygulamaları arasında yer alacak.

Uygulamayı Google Play’den edinebilir ya da APK dosyası olarak indirebilirsiniz. iOS uygulamamız ise yakın zamanda yayınlanacaktır. Keyifle kullanmanız dileğiyle!

Google Play: https://play.google.com/store/apps/details?id=com.gaiadergi

APK: https://gaiadergi.com/files/GaiaDergi.apk

Türcülük ve hayvan istismarının acı gerçekleri

İnsan yüzyıllardır, konuşma yetisi haricinde hayvanlarla neredeyse aynı özelliklere sahip olmasına rağmen, kendini hayvanlardan üstün görüyor ve onları katlediyor. Bu düşünce yapısına “speciesism” yani türcülük deniyor.

Türcülük; canlı bireylere sadece ait oldukları türden ötürü farklı değerler addetmektir. Oxford sözlüğünde, “insan türünün üstünlüğü varsayımına dayanarak belli hayvan türlerinin sömürülmesi ya da ayrımcılığa uğratılması” şeklinde tanımlamaktadır. İnsanlar yumurta yesin diye, tavukları daracık kafeslerde dip dibe tutup hormonlara boğmak türcülüğe bir örnektir.

Konu hakkında daha detaylı bilgiyi Speciesism: The Movie adlı belgeseli izleyerek edinebilirsiniz. Gerçekten ufuk açıcı ve etkileyici bir belgesel. Türcülük kavramını ele alıyor, çeşitli röportajlar ve hayvan çiftliklerinden / fabrikalarından görüntüler içeriyor. Belgesel hayvan eziyetlerini yüzümüze çarpıyor, öyle ki bunu izledikten sonra vegan olmaya karar verenlerin sayısı epeyce fazla. Zaten belgeselin kendi sloganı da şu şekilde: “Bir daha hayvanlara asla aynı gözle bakmayacaksınız, özellikle insanlara.” Bir göz atmak isterseniz fragmanına buradan ulaşabilirsiniz.

Pek çoğunuz bu meseleyi ufak bir mesele gibi görüp “Nedir yani canım, ne yapıyormuşuz biz bu hayvanlara? Her şey doğanın kanunu!” diyebilir. Ben söyleyeyim ne yaptığımızı; sırf yapabilecek gücümüz olduğu için doğayı mahvediyoruz.

Örneğin tavuk ve yumurta çiftliklerinde hayvanlar kafeslere koyulup bir de gün yüzü görmediklerinden hırçınlaşıp birbirlerini gagalamasınlar diye gagaları kesiliyor. Ve bazı civcivler bu yüzden kan kaybından ölüyor. Bu yönteme de “debeaking” yani “gagasızlaştırma” deniliyor. Kazlar, insanlar yağlı kaz ciğeri seviyor diye zorla besleniyor, bazıları bu yüzden boğularak ölüyor.

speciesismBu ikisi ufacık örnekler, her gün kullandığımız ürünlerin nasıl evimize girdiğini görmeye yürek dayanmaz. İşte bu yürek dayanmayan gerçekleri anlatan bir diğer belgesel ise “Earthlings”. Bu çok etkileyici, vicdan sızlatan esere buradan ulaşabilirsiniz. Mutlaka izlemelisiniz. Hemen hemen her izleyeni ağlatan bu yapıt, hayvan istismarını 5 başlık altında inceliyor: Evcil hayvanlar, yiyecek, giyecek, eğlence ve bilim.

Gelin, Earthlings’in bu başlıklar altında anlattıklarından birkaçına göz atalım. Pet shoplardaki hayvanların nerelerden geldiğini biliyor musunuz? Hayvan üretme tesislerinden geliyorlar. Orada hayvanlar sürekli zorla çiftleştiriliyor, pis kalabalık kafeslere kilitleniyor ve veteriner gözetiminden geçmiyorlar. Çiftleşemeyecek duruma geldiklerindeyse basitçe “ortadan kaldırılıyorlar”. Sosyalleşme yok, düzgün beslenme yok. Bu yüzden de hem fiziksel hem de ruhsal hastalıklara yakalanıp hasta oldukları için de öldürülüyorlar. Bakılamadıkları ya da fazla büyüdükleri için dışarıya atılan hayvanlarsa hayvan barınaklarına gönderiliyor. Hayvanlar çok kalabalıklaşınca da öldürülüyorlar. Uyutma (iğneyle ilaç verilerek öldürme) en insancıl (!) öldürme şekli, ama bu yöntem pahalı geldiği için hayvanları toplu gaz odalarına atarak öldürmek gibi yöntemlere başvuruyorlar. Bazı hayvanların ölmesi 20 dakikayı bulabiliyor, acı içide can veriyorlar.

Hitler’in gaz odalarına insanların tepkisi nasıl? İşte bu duruma da aynı öyle tepkiler verilmeli.

Peki hayvan dostlarımızı korumak için neler yapabiliriz?

ego vs ecoTabii ki vegan ya da vejetaryen olmak önemli birer seçenek.

Hayvanlar üzerinde deney yapmayan firmaların ürünlerini kullanmalıyız, hayvanlar üzerinde test yapılmamış ürünlerin üzerinde “not tested on animals”, “cruelty free”, “againts animal testing” ve “BUAV approved” gibi ibareler ya da zıplayan tavşan ikonu bulunur.

Kesinlikle sirklere, hayvanat bahçelerine gitmemeliyiz, zaten ilgi olmayınca kapatmak zorunda kalıyorlar.

Kendimiz yürüyemediğiniz yolu bu sıcak günlerde 4-5 kişinin ağırlığını çeken atların bağlı olduğu faytonları kullanarak kat etmemeliyiz.

Hayvan beslemek istediğimizde gidip barınaktaki canlardan birini sahiplenmeliyiz.

Küçük dostlarımızın da acıyı hissedebildiğini unutmayalım, farkındalık kazanalım, onlar konuşamıyor, biz onların dili olalım.

Kaynak: Wikipedia, Speciesism, Powered by Produce

Dünyanın ilk kendi kendine gidebilen otobüsü Amsterdam’da tanıtıldı

Dünyanın ilk kendi kendine gidebilen otobüsü Amsterdam’da tanıtıldı.

Mercedes, geçtiğimiz sene Almanya’da lansmanı ve test sürüşü yapılan kendi kendine gidebilen akıllı tırını tanıtmıştı. Geleceğin Tırı olarak isimlendirilen araçta, özellikle uzun yollarda sürücülerin yorgunluklarını üstlerinden atmalarına, dinlenmelerine, daha güvenli ve ekonomik yolculuklara imkân sağlamak üzere geliştirilen “Highway Pilot” sürüş programı kullanılmıştı. Ünlü marka, şimdi de şehir içinde, kendi kendine gidebilen ilk otobüsün test sürüşünü Amsterdam’da gerçekleştirerek, tırdan farklı olarak geliştirilen “City Pilot” sürüş programının tanıtınımı yaptı.

Geleceğin otobüsü, 20 kilometrelik ilk yolculuğunu direksiyon, gaz ve fren pedalı olmadan Amsterdam’ın halka açık yollarında gerçekleştirdi. City Pilot bağımsız sürüş teknolojisini kullanan otobüs, sahip olduğu navigasyon sayesinde Schiphol Havalimanı ve Haarlem kenti arasındaki 20 kilometrelik güzergâh üzerinde bulunan virajları, tünelleri ve trafik lambalarını, kurallara uygun şekilde geçmeyi başardı.

Daimler, otobüsün kendi kontrolünde saatte 70 kilometre hızla gidebildiğini, 70’ten sonra ise kontrolü bıraktığı sürücüsüne birçok konuda yardımcı olduğu ayrıca yolda bulunan yayaları ve yol engellerini algılayabilen otomatik fren ve kaza önleme sistemine sahip olduğunu belirtti.

City Pilot sayesinde, otobüs, şehrin kablosuz ağlarına bağlı olduğundan trafik ışıkları ile doğrudan iletişim kurabiliyor ayrıca dahili kamera sistemindeki yol tarayıcıları sayesinde yol üzerinde bulunan çukurları ve bozulmuş şeritleri direkt olarak belediyeye bildiriyor. Bu sayede daha düzgün ve güvenli yolculuğa imkân tanıyor.

Onlarca kamera ve GPS sistemiyle donatılan otobüs, uzun ve kısa menzilli radar sistemleriyle sürekli olarak kendi şeridini ve rotasını izleyebiliyor. Ayrıca otobüs, bu sistem sayesinde sürücü müdahalesi olmadan belirlenen tanımlı duraklarda durup, kendiliğinden kapıyı açıp kapatıp yolcu indirip bindirme işlemini gerçekleştirebiliyor. Otobüs, yolcularına kablosuz şarj etme imkânı da sunmaktadır.

Şehir meydanlarından ve parklardan esinlenerek tasarlanmış olan otobüs, şık bir iç mekâna sahip. Tutunma yerleri bir ağacın dallarına benzetilerek tasarlanmış ve yapraklarından ışıklandırılmış olan otobüsün tavanından da doğal bir gün ışığı süzdürülmüş. Diğer modellerin yarısı kadar oturma kapasitesine sahip olan otobüs, bireysel yolcu konforuna daha çok önem verilerek tasarlanmış.

Geleceğin otobüsü

Dış tasarımında kemik modeli kullanılan otobüste, cam çizgileri boyunca uzanan LED ışıklar, otobüsün mevcut durumunu belirtmek için kullanılmış. Normal durumda iken beyaz olan LED’ler, otonom sürüş durumunda mavi renge dönüşmektedir. Toplu taşımadaki faydalarının yanı sıra, bu otobüslerin çok sayıda çevre dostu özellikleri de bulunmaktadır. Şehrin iletişim ağlarına bağlı olduklarından, yakıt durumu bilgilerini merkeze doğrudan aktarabilmektedirler, bu sayede ulaşımın ve masrafın insanlı araçlara göre daha ekonomik ve verimli hale gelmesini sağlayacağı ve yoğun nüfuslu bölgelerdeki şehir trafiğini hafifletmeye de yardımcı olacağı düşünülmektedir.

gelecegin otobsuAvrupa ülkeleri de kendi kendine sürüş yapan ulaşım araçlarının yaygınlaşmasını desteklemektedir. Geçtiğimiz nisan ayında, AB’deki 28 ülkenin ulaştırma bakanları tarafından şoförsüz araçların yollarda ve taşıma sektöründe kullanımını sağlayacak kurallar ve düzenlemeler içeren Amsterdam Bildirgesi imzalandı.

Bütün bu gelişmiş sisteme, akıllı komutlara, kendi kendine gidebilme özelliklerine sahip olan bu otobüslerde, yönetmeliğe göre acil durumlarda müdahale ihtiyacı durumlarına karşın otobüste bir operatörün bulunması gerekli görülmektedir.

Geleceğin Otobüsü programı çerçevesinde geliştirilen bu özel araç özellikle Avrupa’da belirlenen güzergâhlarda çok yakında aktif olarak kullanılmaya başlanacak.

Daimler, 2020 yılına kadar şehir otobüsü portföyünü geliştirmek için 200 milyon euroluk yatırım olduğunu Twitter üzerinden bildirdi.

Kaynak: EcoWatch

Kadının bedensel yapısı yazgısı mıdır?

1

“Tüm kelimelere ve size dair
ki bir kelimeden ibaretsiniz siz de
ırkı, dini yok çünkü kelimelerin
cinsi var ama ne tuhaf”
H. Meryem

Kadın denildiğinde, herkes –özellikle de erkekler- tanımlamaları, yargıları ve kalıp düşünceleriyle birçok fikre sahiptir. İnsan türünün dişisi, eski çağlardan günümüze hemen hemen nüfusun yarısını oluşturmaktadır. Peki, nedir kadın?

“Kadın nedir?” sorusunun cevabını, birçok düşünürün “erk”likten bağımsız olarak veremediğini görüyoruz. Bazı atasözleri “Erkeğin şaşkınlığıdır” der. Halk arasında ise “Mutfakta aşçı, sokakta hanımefendi, yatakta or.spu” olarak mesleki tanımlamalar yapılır. Bazı yazarlar, “bir aşağılık erkek” diyerek, kadını yaratılan ilk insan olan erkeğin defolu hali gibi görür. “Erkeğin yumuşağı” diyenler; ana, bacı ve vajinası olan insan olarak tanımlayanlar derken binlerce örnekle çeşitlendirebiliriz… 

Peki, biz kimiz? Ya da biz kim değiliz?

“Dişi” sıfatı ve “kadın” sözcüğü erkeğin ağzında bir küfür gibi çınlar, oysa kendisi hayvansı ve “içgüdüsel” davranışlardan hiç çekinmez. “Erkek” dedikçe şişinir de şişinir. Dişi sözcüğü bireyin zihninde bir sürü gürültülü imge oluşturmaktadır. Kocaman bir yumurtalık, kıvrak spermayı hap diye kapıp iğdiş etmektedir. Besiye çekilmiş dev gibi, dişi karınca buyruğundaki erkek karıncalara dilediğini yapmaktadır; aşka doyan mantis böceğiyle dişi örümcek seviştikleri erkeği kıskaçları arasına alıp yutmaktadır; azgınlık dönemine girmiş dişi köpek arkasında garip kokular bırakarak sokaklarda sürtmektedir; dişi maymun hiç sıkılmadan orasını burasını göstermekte, ikiyüzlü bir işveyle kıyıya köşeye gizlenmektedir. En büyük yırtıcı hayvanlar; dişi kaplan, dişi aslan ve dişi panter krallara yaraşır bir çalımla üzerine çıkan erkeklerin altında kuzu kuzu yatmaktadır. Erkek bu kıpırtısız, kabullenmiş, sersem, duygusuz, şehvet düşkünü, açgözlü, aşağılanmış kadın imgesinde bütün dişilerdeki nitelikleri yansıtmaktadır, erk zihniyete göre. Oysaki hayvanlar doğal ortamda bedensel yazgısına göre sadece içgüdüsel davranışlarda ilişkiye girmektedirler. Memeli hayvanların çoğunda olduğu gibi iki cinsin de doğum oranları birbirine yakındır.

kadın-cizim-1
Avignonlu Kadınlar, Picasso

Sürekli empoze edilen “kadın olun”, “kadın kalın”, “kadın gibi davranın”, “kadınlığınıza dönün” diye verilen öğütlerle, erkeklerin bitmek bilmeyen kadın tanımlamalarının sebebi nedir? Beauvoir’a göre temel problem, erkek ve kadın arasında kurulan ve erkeğin varoluşunu ortaya koymasında birincil öneme sahip olan iktidar ilişkisidir. Bu ilişkide erkeğin bilinçli bir “öteki”ye ihtiyacı var ki “kadın” bu ihtiyacı karşılamaktadır. Bu durumda tarih boyunca yaşanan ben-öteki çatışması, erkeğin kadın üzerindeki hâkimiyetiyle sonuçlanmaktadır.

Tanımlamalarda, kadın olmak doğal bir gerçek değildir. Belli bir tarihin sonucudur. Kadını tanımlayan biyolojik ya da psikolojik bir kader yoktur. Kız bebekler kadın olmak için üretilmiştir, toplumsal yazgının üretimidir.

Kadın tanımı neye göre yapılıyor?

Peki, kadınlık dediğimiz şeyi yumurtalıklar mı yaratıyor acaba? Kadın döl yatağından başka bir şey değil mi? Yoksa kadını yeryüzüne indirmek için hışırtılı bir etek yeterli mi? Bazı kadınlar ellerinden gelen çabayı gösterse de genel geçer tanım hiçbir zaman yapılamadı. Kadınlığı, falcıların sözlüğünden ödünç almışa benzeyen parlak ve belirsiz laflarla anlatmaktayız… Oysa birçok feminist gibi Simon de Beauvoir’de kadın tanımın neden yapılamadığını şu şekilde dile getirmiştir.

“[…] insanlık erildir ve erkek kadını kendisi için değil, erkeğe göre tanımlar; kadın özerk bir varlık olarak görülmez… Erkek kadına referansla değil, kadın erkeğe referansla tanımlanır ve farklılaştırılır. Kadın rastlantısal olandır, özsel olana karşıt özsel olmayandır.”

Aynadaki Kadın, Picasso
Aynadaki Kadın, Picasso

İkinci cinsiyeti önemli bir kitap kılan şey “özel bir kadınlık durumu” olduğunu olumlamasıdır. Bu durum, “ikinci cinsiyet olma” durumudur. Bu durum gündelik hayatta belli bir kadın kişiliği oluşturur ki, Beauvoir ondan eleştirel bir biçimde söz eder. Fakat son kertede bu kişiliği de kurmuş olan şey tarihsel kadın kimliğidir. Ünlü “kadın doğulmaz, kadın olunur” sözünün duruma ilişkin verdiği ipucu, onun tarihsel, toplumsal, kültürel olduğudur. Bu sözün tam kalbinde elbette gizli bir biçimde sonradan “toplumsal cinsiyet” adını alacak olan fikrin ta kendisi bulunabilir. Kadın denen yaratığı üreten şey doğa değil, bütünüyle uygarlıktır.

Hepimiz dünyaya birtakım özellikler taşıyarak geliriz: Gözlerimizin rengi, saçımızın cinsi, cinsel organlarımız, hormon dengelerimiz, zihinsel, duygusal eğilimlerimiz, yeteneklerimiz farklıdır. Ama bu özelliklerin, eğilimlerin ve yeteneklerin biçimlendirilmesi ve onlara değer biçilmesi toplumsal ve tarihsel koşulların ürünüdür. Beauvoir’ın sözünü ettiği tarihsel, toplumsal ve kültürel koşulları yapılandıran şey ise, erkek cinsi ile kadın cinsi arasındaki tahakküm ilişkisi, kadını “ikinci” konumda tutan hiyerarşidir. Beauvoir için sorun biyolojik erkek cinsiyeti değil, toplumsal bir konum olarak erkekliktir, ancak bu toplumsal cinsiyeti de kuran şey erkek egemenlik olduğundan onun birincil derecede hedeflediği tarihsel “erkek egemenliği”dir.

Beauvoir’ın düşüncesinde açık olmasa da gizli bir biçimde bulunan “toplumsal cinsiyet” kavramı bir cinsiyetin diğerini ezmesi, onun üstünde tahakküm kurması sorunsalıyla sıkı sıkıya bağlıdır.

Kadının genel geçer tek tanımını yapamasak da erkeği tanımlamaya dayanan yargıların tam tersi anlamına da gelmemektedir. Genel geçer olarak kabul edilen Türk Dil Kurumu’nun tanımıyla erişkin dişi insan, hatun ya da zen değiliz. Kurumun meşhur örneği, erkeklerin hizmetine koşacak hizmetçi bayan, çocuğunuzu doğuracak ana, cinsel ihtiyacınızı karşılayacak “bayan” hiç değiliz.

Kaynak:
Meryem H.  2013 “Beyefendi Erkeklere Methiyeler” İletişim Yayınları, İstanbul.
De Beauvoir, S.  1993 “İkinci Cins” Paye Yayınları, İstanbul.

Başlık Resmi: Cezayirli Kadınlar, Picasso

Mütevazı olduğu kadar adaletli bilge: Edmond Halley ve kehaneti

2

Kehanetler öteden beri insanları etkilemiştir. Çok eski çağlarda savaşlardan, seferlerden veya önemli kararlar alınmadan önce kâhinlere, büyücülere başvurulurdu. Onlar da yere attıkları taşların dizilimini, kabın içindeki suyun yansımasını, ateş alevinin aldığı şekilleri ve benzeri inceleyerek bir kehanette bulunurdu. Krallar ya da komutanlar bu kehanetleri temel alarak karar verirlerdi. Elbette kehanetler bilimsel değillerdi ve aslında çoğu zaman insanlar ona inanmayı seçtikleri için kendilerini gerçekleştirirlerdi. Bilimde buna “Kendini Gerçekleştiren Kehanet” ismi verilir. Mütevazı bilge Edmond Halley’in kehaneti ise tamamen bilimsel verilere dayanan uzun ve zahmetli bir çalışmanın sonucudur.

Halley ve kehaneti

Halley’i genellikle Edmond’suz olarak biliriz. Evet, doğru düşündünüz! Edmond’un kehaneti onun soyadıyla anılan Halley kuyruklu yıldızıdır. O zamana kadar neredeyse bütün toplumlar tarafından büyük bir musibetin habercisi bir kehanet olarak yorumlanan ve insanlara korku yayan kuyruklu yıldızlar. Neyse ki Halley, bunun ardından büyük bir felaket getirecek ilahi bir işareti değil de, kozmik bir olay olduğu kehanetinde bulundu. Maalesef 50 yıl sonrası için yapılan bu çığır açıcı kehanetinin gerçekleştiğini görmesine ömrü vefa etmedi. 1708 de yapılan bu kehaneti, 1758 de hayatta olan ve kabulün aksine aynı yıldızlara bakıp farklı manzaralar görebilen insanlar ile onların soyları doğruladılar.

1664’te görülen kuyruklu yıldız her zamanki gibi insanlara korku salmıştı. Ancak, o zaman 8 yaşında olanan Edmond’ta bu olay büyük bir ilgi uyandırmıştı. Ailesi tarafından kendisine bir dürbün alınmış ve merakı pekiştirilmişti. 20 yaşındayken Oxford’u bırakıp güney yarım kürenin eksiksiz yıldız haritasını çıkarmak için çıkacağı deniz yolculuğunu da ailesi desteklemiş ve sefer giderlerini karşılamıştı. Ekvator’un altında yer alan Saint Helena Adasından döndüğünde büyük bir yankı uyandıran bu çalışma bilimsel gelişmelerin o dönem onay merci olan Londra Kraliyet Cemiyeti tarafından Edmond’un fark edilmesini ve cemiyete üye yapılmasını sağlamıştır.

Tuhaf ve huysuz bir bilim insanı

Edmond ilerleyen zamanlarda cemiyetin başkanı olan Robert Hook ve Sir Chritoper Wren ile tartıştıkları ancak çözemedikleri Güneş ile gezegen hareketleri arasındaki ilişki problemini çözebilecek bir matematikçi aramaya başlar. O dönem Hook’un ışıkla ilgili çalışmalarını çalmasıyla suçlayarak toplum içinde rencide ettiği ve kötü bir çocukluk geçirmiş olmasının

Edmond Halley
Edmond Halley

yanı sıra bazı çalışmalarından bir türlü sonuç alamayarak iyice münzevi hayatı yaşayan ve Edmond Halley’in sorusuna cevap verebilecek bu kişi Isaac Newton’un ta kendisiydi. Bu soruyu aslında 5 yıl önce çözen Newton son 13 yıllık hiçbir çalışmasını tekrar aşağılanma riskine karşın açıklayamamıştı. Bütün bu çalışmalar bilimde devrim niteliği taşıyan Newton’un hareket yasalarıdır. Edmond Halley, Newton’un çalışmalarının toplandığı Principia Mathematica’sının basılmasına önayak olmakla kalmamış editörlüğünün yanı sıra cemiyetin parası kalmadığı için kendisinin maddi durumu iyi olmamasına rağmen basım masraflarını da karşılamıştır. Yanı sıra bu tuhaf ve huysuz, pek kimseyle anlaşamayan adamın dostluğunu kazanmış ve onu bilime geri kazandırmıştır.

Sonraları bu yeni çekim yasalarını ele alan Halley, daha önceki kuyruklu yıldız kayıtlarını ve görgü tanıklarının da ifadelerini kullanarak büyük bir zahmetle 1337, 1472 ve 1698 yılları arasındaki gözlemleri araştırmış ve kuyruklu yıldızların uzun eliptik yörüngelerle güneşe bağlı olduklarını tespit etmiştir. 1531, 1607 ve 1682 yıllarında görülen kuyruklu yıldızların aynı kuyruklu yıldız olduğunu keşfetmiş ve kehanetini ortaya atmıştır.

Sayesinde bugün uzaya açılabildiğimiz bu mütevazı bilge sonradan atık kurtarma için icat edeceği ‘Dalgıç Çanı’nı başkalarının hayatını riske atmamak için kendisi deneyecek kadar da insanlara değer vermiştir.

Bugün insan, hayvan ayırt etmeksizin bütün doğayı denek olarak kullanan şirketlerin kölesi olmuş saygısız ve ahlaksız bilim insanlarının tarihin bu güzel insanını okumalarını istiyoruz.

Halley kuyruklu yıldızı (1P/Halley)

halley 3

Kuyruklu yıldızların uzun periyotlu -200 yıl üzeri- olanlarının Güneş Sistemi’nin oluşumu sırasında meydana geldiği düşünülen, Güneş Sistemi‘nin dışında, yine Güneş’in yörüngesinde olduğu varsayılan  Oort Bulutu‘ndan, Samanyolu Galaksisi‘nin gel-git hareketleri sonucu geldikleri düşünülmektedir. Halley gibi kısa periyotlu kuyruklu yıldızların ise Neptün’ün yörüngesinin hemen dışında bulunan Kuiper Kuşağı‘ndan her biri birer gaz devi olan Neptün, Uranüs, Satürn ve Jüpiter’in çekim etkisiyle geldikleri düşünülüyor. Kuyruklu Yıldızlar buz (su ve donmuş gazlar) ve Güneş Sistemi oluşurken gezegenlerde yoğunlaşamamış kozmik toz karışımından oluşmuşlardır. Boyutları -kozmik olarak düşünüldüğünde- oldukça küçüktür. Misal Halley’in çapı 11 km’dir. Ancak güneşe yaklaştıkça kaynayan gazlar, su ve kopan zerrelerin oluşturduğu kuyruk uzunlukları 1 astronomi birimi (yaklaşık 150 Milyon km) kadar uzayabilir.

Not 1: Dünyamıza hayat veren suyun önemli bir bölümünün yaklaşık 3 Milyar yıl önce gezegenimize çarpan bir kuyruklu yıldızdan geldiği düşünülüyor. 
Not 2: En son 1986’da görülen (Doğumumu işaret etmiş olabilir!) Halley kuyruklu yıldızı insan ömründe (75-76 yıl) yörüngesini tamamlayan ve çıplak gözle görülebilen tek kuyruklu yıldızdır. 2061’de görüşmek üzere sevgili Halley ve Edmond.

Kaynak: Kozmos (Belgesel), Gökyüzü