Yakın zamandaki Ramazan Bayramı için tatili vesilesi ile hem gezmeye hem de BRTV Yönetim Kurulu Başkanı ve gazeteci Mehmet Çetinkaya ile röportaj yapmaya geldiğimiz Karabük, gerçek bir kültürel değer ve doğa harikası çıktı.
Safranbolu Evleri ile meşhur olan Karabük’ün kendi halkının da çok fazla bilmediği ormanları ise bizi büyüledi.
Safranbolu’ya 35 km uzaklıktaki Eflani Kent Ormanı‘na vardığınızda kocaman Ortakçı Göleti sizi karşılıyor. Deniz kenarında büyümüş ama birkaç senedir Ankara’da suya hasret yaşayan bir birey için bu gölet, çöldeki serap gibi geliyor.
Eflani Kent Ormanı içinde yer alan Ortakçı Göleti(diğer isimleri ile Bostancı veya Yarış Göleti), 1976 yılında sulama amacı ile yapılmış. Göletin etrafında ufak bir restoranın yer aldığı gibi karşı tarafında da sakince vakit geçirebileceğiniz kamp alanımevcut. Çok çeşitli kuş seslerinin duyulduğunu belirten işletme sahibi Ersin Bey, kuş gözlemi için de buranın ideal noktalardan biri olduğunu belirtiyor.
Tatil nedeniyle seyahate gelenler ile birlikte Safranbolu nüfusu patlaması yaşadı desem çok da yalan olmazdı. Şehir içindeki trafik felç etti bizi. Eflani’ye doğru yol aldığımızda, yeşillikler ile kaplı içinden geçtiğimiz yollar ise bizi sakinleştirmeye yetti. Safranbolu’yu gezmeye gelen insanın Eflan’i taraflarını da ziyaret etmesi lazım kesinlikle. Ama çoğu insan böyle bir yerin olduğundan bihaber. Bu noktada yerel yönetimlerin şehir içi turizm çalışmalarını doğru adımlarla atıp, turisti sahip olduğu doğal alanlara da yönlendirmesi gerekiyor.
Bu kocaman gölün yanında birkaç gün kafa dinlemek çok iyi bir tercih olacaktır. Bununla ilgili sizlere yakında yeni haberler verebiliriz. Takipte kalıp sürprizlere ortak olun.
Doğa ile iletişiminizi koparmayın, bol bol gezin ve ağaçlara dokunun. Bunu hak ediyorsunuz ve buna ihtiyacınız var.
İspanya dendiğinde akla gelen ilk şey boğa olsa gerek. Boğa güreşleri, sokaklarda koşuşturan boğalar vesaire. İspanya’da boğa değerlidir. İspanyollar en azından böyle vurgular. Ama verdikleri değer, kendi keyifleri için bir grup hayvanı korkuya, paniğe ve ölüme mahkûm etmekten ibarettir. Boğaların kullanıldığı birçok etkinlik vardır, bu etkinliklerin neredeyse tamamı kanlı etkinliklerdir. Bu etkinliklerden en az kanlı biteni San Fermin Festivali olsa gerek. En azından boğa adına. Bu durum tabii akıllara boğaların çok güzel vakit geçirdiği gibi bir yanılsama getirebilir fakat işin iç yüzü maalesef böyle değil.
San Fermin Festivali her yıl 6 temmuzda başlar ve 14 temmuza kadar devam eder. İspanya’nın kuzey bölgesindeki Navarre eyaletine bağlı Pamplona şehrinde gerçekleştirilen festivalde bir grup boğa salınarak, belirlenmiş güzergâhta ilerlemeleri ve sonunda arenaya varmalarıyla sonuçlanan yaklaşık 3 dakikalık bir maraton gerçekleştirilir. Bu esnada önünden ve yanından koşan insanlarla birlikte arenaya doğru ilerlerler.
Korku ve yaratılan panikle beraber etrafa ve etrafta bulunan insanlara saldırması sağlanır. Katılımcılar tarafından boğalara vurulup, kuyrukları çekildiği de olur. Bu durum boğanın çevredekileri hedef almasına ve bölgedeki kişilerinde ölümle sonuçlanabilecek türden yaralanmalarına sebebiyet verebilir. İşin özü tıpkı boğa güreşlerindeki gibi kışkırtılan boğaların etrafa saldırmasından ibarettir. Arenaya varıldığında ise daha küçük yaşlardan oluşan ve boynuzlarına yumuşak maddeler geçirilen beş boğanın insanlara saldırması sağlanır.
San Fermin Festivali’nin geçmişi çok gerilere gidiyor. 1500 yıllarda başladığı düşünülüyor. Festivalde günlerce müzik, eğlence durmaz. Boğa koşusu etkinliklerden yalnızca birini ama en rahatsız edici olanını oluşturur. İspanya’da boğalarla yapılan etkinliklerden yalnızca biridir diyebiliriz.
Geçtiğimiz günlerde boğa güreşlerinde bir matador boğa darbesiyle yaşamını yitirdi. Matadoru öldüren boğanın annesi boğadan sonra öldürüldü. Sebebi ise intikam almak. “Bir matador boğa tarafından öldürülürse, o boğanın tüm ailesi öldürülür” bu bir gelenektir. İnsan boğayı zorla kışkırtmıyormuş gibi bir de intikam almak için yanıp tutuşuyor. Verilen değer de sevgi de buraya kadar.
İspanya’da ilgili festivaller adına hayvan özgürlüğü aktivistleri her yıl defalarca kez eylem düzenleyerek yaşanan katliam ve zorbalıkları protesto etmektedir. Defalarca boğa bakıcıları ve katılımcılar tarafından şiddete maruz kaldıkları da uluslararası medyaya yansıyan durumlar arasında. İnsanların vahşetlerini devam ettirme güdüsünün ne kadar baskın olduğunu yaşanan bu olaylardan anlayabilirsiniz.
İnsan sürekli hata yapan ve bunu kabullenmeyen çelişkili bir varlık. Kendi çocuğunu gözünden sakınırken başkalarının çocuklarını şişe geçirebiliyor. Bunu yaparken de hiç bir rahatsızlık duygusu hissetmiyor. Bizler ölen matadorların değil ölen boğaların yanındayız ve onlarla empati kuruyoruz. Boğalar kırlarda özgürce koşana kadar mücadele devam edecek.
Karabük’teki evinde bizi ağırlayan BRTV Yönetim Kurulu Başkanı ve gazeteci Mehmet Çetinkaya ile hem Gaia Dergi için hem de BRTV için samimi bir röportaj gerçekleştirdik.
Çetinkaya, Karabük’ün doğa harikasından Batı Karadeniz’deki termik santral projelerine; yurtdışı anılarından gazeteciliğine kadar birçok konuyu bizimle paylaştı.
Yeşim Özbirinci: Okurlarımız için sizi biraz daha tanıyabilir miyiz?
Mehmet Çetinkaya: 1961 Eflani doğumluyum. Küçük yaşlarda babamın Karabük demir çelik fabrikalarındaki işi nedeniyle Karabük’e geldik. İlkokul ortaokul ve liseyi Karabük’te tamamladıktan sonra Marmara Üniversitesi Basın Yayın o zamanki adıyla Gazetecilik Yüksekokulu’nu bitirdim. Okuldan sonra hemen çalışma hayatına atıldım. Aslında çalışma hayatım küçük yaşlara dayanıyor. Daha ortaokul öğrencisiyken İstanbul’a yaz aylarında gidip akrabalarımızın pastanesinde çalışıyordum. Küçük yaşlarda başlayan çalışma hayatıma emekli olmama rağmen devam ediyorum. Okuldan sonra mesleğimi yapmak istedim ama mesleğimle ilgili pek bir alan bulamadım. Kısa bir süre devlet memurluğu yaptım. İçimde mesleğimi yapma aşkı her zaman vardı. Devlet memurluğu ve bir sendikada basın müşavirliğinin ardından kendi ilim Karabük’te gazetecilik hayatıma sıfırdan muhabir olarak başladım.
Daha sonra İstanbul’da biri gıda alanında biri demir çelik sektöründe olmak üzere iki dergi çıkardım. Bu iki dergi de Türkiye genelinde dergilerdi. Hatta Gıda Dünyası dergisi uluslar arası bir dergiydi. 13-14 yıl devam ettirdik. Uluslararası fuarlara katıldık İngilizce Almanca Fransızca özel sayılar yaptık. 20 yıl önce sanayici dostumuz Nazım Çapraz’ın teklifliyle bu TV ve radyoyu bana devralmamla 16-17 yıl karasal yayıncılık yaptık. Üç yılı aşkın bir zamandan beri, bir yıl Alman uydusu olan Astra, iki yılı da milli uydumuz Türksat olmak üzere Türkiye ve Asya’dan Avrupa’ya Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyaya yayın yapan BRTV (Bizim Radyo Televizyon) adlı kanalın sahibiyim.
Aslında kanalın adı şu an kafamda Batı Karadeniz olarak geçiyor. Eskiden kanalımızı Karabük’ün dünyaya açılan penceresi olarak tanımlıyorduk. Batı Karadeniz illerinin birçoğunda hiç TV kanalı yok. Bazı illerde TV kanalı olsa da karasal yayın yapıyor uydu kanalı olarak sadece biz varız. Batı Karadeniz bölgesinin kanal ihtiyacını karşılamayı hedefleyen bir çalışmamız var. Bu nedenle şu anda da kanalımıza Batı Karadeniz’in dünyaya açılan penceresi diyoruz.
“Eflani doğasını koruyan insanlara sahip bir bölge”
Yeşim: Eflani ve Yenice’de çok güzel bir doğaya sahipsiniz. Bunlarla ilgili gerekli önlemler alınıyor mu; alınmıyorsa bir gazeteci olarak bunlarla ilgili bir müdahalede bulundunuz mu?
Mehmet: Eflani benim doğduğum yer ve bana göre Türkiye’de doğası çok güzel yerlerden
Gazeteci Mehmet Çetinkaya, Safranbolu Ormanlarını gezdirdi.
biri, keza Yenice de öyle. Karabük ilinin yüzde 70’i ormanlarla kaplı. Karabük denildiğinde insanların aklına hemen demir-çelik fabrikaları ve hava kirliliği geliyor. Fakat Karabük o düşünülen yer değil. Eflani de Yenice de müthiş doğa güzelliklerine sahip. Eflani kendi kendini koruyabilen çok hoş bir ilçe. Talana, doğa kirletmesine karşı orada toplumsal bir reaksiyon var. Eflani doğasını koruyan insanlara sahip bir bölge. Bütün ilçelerimiz de Safranbolu ve Yenice de kendini koruyabilmiş ilçelerimiz.
Yeşim: İnternet çağıyla birlikte basılı yayınlar giderek dijitalleşiyor. Aynı zamanda internet üzerinden çeşitli TV kanalları ve yayınlar oluşturuluyor. Önümüzdeki 10 yıl içinde internetteki gelişmelerin televizyon dünyasını nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz?
Mehmet: Ben bu konulara çok kafa yoran birisiyim. Teknolojiyi çok yakından takip etmeye çalışıyorum, zaten takip etmezseniz geri kalırsınız diye düşünüyorum. Dünya zaten küçük bir köy benim için ben her zaman bu tabiri kullanırım. İnternet dediğimiz kavram dünyayı giderek küçülttü. Biz de sosyal medyayı ve interneti iyi kullanmaya çalışıyoruz. İnternet sitemizde yayınlarımız hem görüntülü izlenebiliyor hem de haber portalımızda bölgemizdeki gelişmeleri dünyanın her yerindeki insana aktarabiliyoruz. 10 yıla kalmadan birkaç yıl içinde anormal gelişmeler olacağını tahmin ediyorum.
Altı yedi sene önce Sayın Başbakanımız Binali Yıldırım ile -o zaman kendisi dönemin Ulaştırma Bakanı idi, ben de Yerel Televizyonlar Birliği Genel başkan Yardımcısı iken- yemekteydik. Telefonunu çıkarıp “Çok yakında kendi televizyonlarınızı artık televizyona gerek kalmadan bu telefonlardan izleyebileceksiniz” dedi. O zaman herkes şaşırıp birbirine baktı. Bir iki sene sonra anladık ki bize bir şeyler anlatmak istiyormuş. Şimdi kendi yayınlarımızı cep telefonlarımızdan izleyebiliyoruz. Bu tabii ki yedi sekiz öncesi için anormal bir olaydı.
Yeşim: Gazeteciliğin şu anki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Genç gazetecilere tavsiyeleriniz nelerdir?
Mehmet: Gazetecilik dünyanın en kutsal mesleklerinden biri. Çok ağır sorumlulukları olan ve kamu görevi yapan bir meslek. Az önceki sorunuzla da bağlantılı olarak günümüzde hasbelkader bir internet sitesi açan kişi kendini gazeteci oldum sanıyor. Gazetecilik bu değil, evrensel bir olay. Bu mesleği yapacak herkeste sorumluluk bilincinin olması gerekiyor. Laf olsun torba dolsun diyerek bir internet sitesi açıp üç-beş kuruş para kazanırım diye düşünerek yapılacak bir meslek değil.
“Savaşların birçoğunun sebebi artık enerji savaşları”
Yeşim: Karadeniz Ereğli’den Bartın’a uzanan 78 km’lik kıyı bandına 13 adet termik santral projesi vardı. Dördüncüsünün yapımına devam edilirken dokuz adet projeye onay verildi. Dünya yüzünü yenilenebilir enerjiye dönerken Türkiye’nin termik santral projelerine bu denli onay vermesi hakkında ne düşünüyoruz? (İlgili haber için tıklayınız.)
Mehmet: Bu konular aslında bizim boyumuzu aşan konular ama naçizane bizim de bir fikrimiz var. Dünyadaki savaşların birçoğunun sebebi artık enerji savaşları. Türkiye’nin de enerjiye ihtiyacı var ve bilindiği üzere hem petrolde hem enerjide dışa bağımlı bir ülkeyiz. Türkiye’nin en güzel yerlerini katleden, talan eden birtakım santrallerin yapılmasını hoş karşılamıyorum tabii ki. O bölgelerdeki halk da bu konuya oldukça duyarlı. Sürekli tepkilerini gösteriyorlar ve birçok projeden de vazgeçiliyor. Olmazsa olmaz yapılacak çalışmalar için de çevreye duyarlı yatırımlar yapılabilir. Güneş enerjisi ve rüzgâr enerjisi dünyada çok önemli hale gelmiş kavramlar. Türkiye’nin bu enerjileri güçlü bir şekilde denemesi gerekiyor. Yapılan denemelerin de hızlandırılması gerekiyor.
Yeşim: 60’a yakın ülkeyi gezmişsiniz. Hollanda, Norveç gibi ülkeler bisiklet yollarına çok önem veriyor, kentleşmelerini bu yönde planlıyorlar. Türkiye’ye baktığımızda ise sürdürülebilir kent tasarımlarını ne yazık ki göremiyoruz. Bisiklet yollarını kendi şehirlerimize nasıl uyarlayabiliriz?
Mehmet: Geçen sene sonbahar aylarında Danimarka’ya Kopenhag’a gitmiştim. Sağanak yağmur yağıyordu. İnsanlar bisikletlerine binmiş kadın-erkek genç-yaşlı kafalarına kapüşonlarını geçirip bisikletleriyle tıkır tıkır gidiyorlardı. Müthiş bir olay. O ülkelerin başbakanları da bisiklete biniyor. Türkiye’de de yavaş yavaş gelişmeler oluyor çok şükür. (Gülüşmeler) Bisiklet dağıtıyorlar törenler ile fakat yol yok. Baktığınız zaman Karabük ve Safranbolu arasında bisiklet yolu yok. Duble yola 1 metre sağa 1 metre sola bisikletler için yol yapılabilir.
Yeşim: Biraz göstermelik gibi sanki…
Mehmet: Ya herhalde Türkiye genelinde hükûmetin böyle bir politikası var. Gelişmiş ülkeker 1900’lü yıllardan 1800’lü yıllardan itibaren bu işleri çözmüşler. Ben bir anımı anlatayım geçen sene Almanya üzerinden, Danimarka taraflarına gideceğiz karayoluyla, Bremen tabelasını görünce dedim ki “Ya bu Bremen Mızıkacılarının kesin bir heykeli meykeli bir şeyi vardır, onu bulacağız.” Kafam Bremen Mızıkacılarının heykelini bulmakta, Bremen’de de bir çekim yapalım diye güzel hoş bir köyde durduk. İnekler falan var; doğa, köy güzel. Ben orada çekim mekim yapıyorum, dıt dıt dıt dıt bir zil, dedim bu bir inek çanı falan mı nedir? Hemen bizim Almanya’daki arkadaş işaret etti. “Ne yapıyor bu?” dedim. En sonunda tuttu beni, kolumdan çekti. Meğer bir köylü bisiklet yolundan geliyormuş, ben de yolu işgal etmişim ne bileyim, böyle bir kültürümüz yok ki görmemişiz bisiklet yolu nasıl bir şeydir, nedir, rengi ayrı bilmem nesi ayrı köyde.
“Bisiklet dağıtıyorlar fakat yol yok”
Bremen yakınlarında bir kasabanın köyünde bisiklet yolları var. Bizde de bisiklet dağıtıyorlar illerimizde, bisiklet yolu denen bir şey yok, Çaycuma ilçemiz var, oranın belediye başkanını da tebrik ediyorum buradan, örnek bir Avrupa şehri haline getirmeye çalışıyor Çaycuma’yı. Orada bisiklet yolları yaptı, insanın hoşuna gidiyor. Artık gelişen Türkiye’de de madem bisikleti dağıtıyor, bu ülkenin yöneticileri, gençlere yani gençler de değil yaşlılar yani herkes bisiklete biniyorsa bisiklet yolları yapılması lazım. Karabük valimiz başta olmak üzere Karabük milletvekillerine ve ilgili belediyelere çağrıda bulunuyorum: Karabük ile Safranbolu 8-10 km bir güzergâh, kardeşim bisiklet dağıtıyorsunuz Safranbolu’da, Karabük’te, Yenice’de şurada, burada… Bir bisiklet yolu yapın, Karabük Üniversitesi, 50 bin dolayında öğrencisi olan bir üniversite, bisiklet yolu yok, ben utanıyorum vallahi.
Safranbolu Ormanlarına gittiğinizde bununla karşılaşıyorsunuz. En tepesine çıktığınızda ise sizi adeta orman denizi karşılıyor. İnanılmaz bir manzara.
Geçen gün Almanya’dan arkadaşlar geldi, ya diyorlar ki bu kadar geniş bir yol var madem şuraya bir 1 metrelik, 1,5 metrelik bir bisiklet yolu yapmak bir Allah’ın kulunun aklına gelmemiş mi? Biz bunları dillendireceğiz, bizim görevimiz bunları dillendirmek. Çok önemli bir olay, sağlıklı yaşam için bisiklete binmek gerekiyor. Bana sorarsan bisiklete binmesini biliyor musun diye ben bilmiyorum, niye? Çocukluğumda orta okul öğrencisiyken ilk bisiklete bindiğimde düştüm dizimi parçaladım, korkuyorum bisikletin yanına yaklaşmaya korkuyorum ama dünyada da en büyük arzum bisiklete ve motora binmek.
Yeşim: 50’ye yakın ülke gerçekten çok fazla ve çok güzel, iyi bir başarı da aynı zamanda bu gezme arzusunu nasıl kazandınız?
Mehmet: Ben bunu çeşitli ortamlarda anlatıyorum size de anlatayım, ilginç bu. Karabük’le Eflani arasında, Karabük Kurtuluş Mahallesi’nde bir evimiz vardı. Bir orası, diğer tarafı da Eflani’deki bizim köyümüzdü, benim dünyam oydu, dünya kavramı benim için buydu. İlkokula falan gitmeye başlayınca böyle dünya yuvarlak, şu ülkeler var, bu ülkeler var falan filan öğrendim. Geceleri yattığımda, dünya böyle, Rusya-Amerika-Brezilya-Arjantin falan kafamda canlanırdı. Nasıl yerler çok merak ederdim. Oranın insanları, toprağı nasıl… İlkokuldan beri bir hayaldi benim için. Yani bir işçi çocuğusun bir gecekonduda yaşıyorsun, yani dünyayı gezmek falan tamamen bir hayalden ibaretti, hatta üniversite yıllarında bile bir hayaldi fakat daha sonra iş hayatına bu gazeteciliğe başladıktan sonra gıda sektöründe bir dergi çıkardım, ilk Avrupa seyahatlerim o zaman başladı.
“Şu dereden Bulgaristan’a geçeceğim kardeşim”
İlk yurtdışı gezimi de anlatayım. Bulgaristan sınırında askerim, bu arada ben yedek subay olarak askerliğimi yaptım. Bulgaristan’la da aramız çok gergin, gerginiz yani her an karşılıklı silah atıyoruz falan, taciz ateşleri yapıyoruz sınırdan sınıra, 1983-84’lü yıllar. Dedim ki ben, “Şu dereden Bulgaristan’a geçeceğim kardeşim”, “Ne yapıyorsun komutanım”, ya dedim ki “Geçeceğim kardeşim yüzerek.” Yüzerek oradaki yöresel adı Rezve Deresi’nden yüzerek karşıya geçtim; dedim ki “Ben yurtdışına çıktım, kaçak yollarla.” Asker olunca insanda korku olmuyor, korku denen şey hakikaten askerin içinde bir korku olmuyor. Çok enteresan bir şey.
İlk yurtdışı gezim bu, daha sonra hani ülkeyi idare edenler ilk başa geldikten sonra Kıbrıs’tan başlıyorlar ya, biz de Kıbrıs’tan başladık hanımla beraber, Kıbrıs’tan başladık daha sonra dediğim gibi 50-60’a yakın ülke… Amerika’dan Rusya’sına, Brezilya’dan Arjantin’ine, en son Meksika, Miami, Porto Rico, Vijne Adaları ve son ülke de hakikaten bir saatlik yol uçakla çok geç kalmışım, Ukrayna Kiev’e gittim, muhteşem bir doğa. Geziyorum, gezmeye de sağlığım el verdiğince devam edeceğim çünkü oralarda çok enteresan şeyler görüyorum.
Mesela; Hindistan’da, Yeni Delhi’de havaalanına indik, kardeşin İsmail’den biraz daha uzun veya 190 boyunda bir vatandaş, böyle zayıf, çırılçıplak, üzerinde hiçbir şey yok, üzerinde de böyle taht gibi bir şey yapmışlar, dört tane direği olan kırmızı bir şey, altında arkasında da 100-150 kişi yürüyor. “Bu ne?” dedim. “Bu dediler tanrı oldu”, bugün tanrı olmuş. Bu anlattığım olay yüz yıl önce değil, 3-4 sene önceki olay, “E tanrı, nasıl tanrı oldu ya.” Dediler ki burada böyle inançlar var. Dedim ki “Bu tanrı olunca ne olacak?” Tabii insan meraklı gazetecisin yani, dediler ki “Bu ömrünün sonuna kadar besleyecekler.” Hindistan’ı falan merak edenler internetten takip edebilir tanrı mertebesine nasıl ulaşılır. Şimdi ona, o gün 21 tane genç kadın buluyorlarmış
Yeşim: Ziyaretçi gibi mi?
Mehmet: ziyaretçi değil ya hatun, eş. Gerçekten ya anlattığım gibi böyle her şey o şekilde, erkek çocuk doğum yapanlar kalıyor, yapmayanlar gönderiliyormuş oradan. Hindistan’da yaşanan olay, onlarda yüz binlerce tanrı var, insandan da tanrı oluyor. Hâlâ kast sistemi devam ediyor. Ölülerin yakıldığı yeri görüyorsun, dakika başı belki de yarım dakikada bir şey yakıyorlar, nüfusu 1 milyardan fazla olduğu için ölü yakıyorlar, onları görüyorsun falan. Her gittiğin ülkede ilginç bir şey görüyorsun yani.
Yeşim: Meksika olayı var, kız istemeye gitmişsiniz sanırım, o hikâyeyi bir de sizden dinleyelim.
Mehmet: Bizim teknik müdür arkadaşımız Tolunay Yasin Hızır, Meksikalı bir kadına âşık. Tesadüfen Sultanahmet’te, adres sora sora bizim Yasin’i bulmuş, koskoca adam İstanbul’a gelecek, bizim Yasin, Sultanahmet meydanında. Yasin de centilmen bir çocuk tabii. Adresi şura dememiş, bizzat adres yerine kadar getirmiş, arkadaş olmuşlar falan. İlerlemiş işte internet dedin ya, insanları birbirine bağlıyor. 10 bin, 15 bin kilometre de önemli değil artık. Âşık oluyorlar birbirlerine; biri İspanyolca, biri Türkçe biliyor, ortak dil İngilizcede anlaşıyorlar. İkisi de İngilizcelerini yavaş yavaş geliştiriyorlar. 2-3 defa Türkiye’ye geliyor falan ama bizim Yasin’in de gitmesi gerekiyor. Dedik “Gidelim, isteyelim Meksika’da, Meksika yani mafya ülkesi, ürkütücü bir ülke.” Bir maceraya gittik. Hem Yasin için hem de benim için büyük bir risk. Ortada Paulina diye biri var. Geldi Türkiye’de gördük, televizyona da geldi, burada kaldı ama ailesini çevresini ortamını sülalesini tanımıyoruz, in mi cin mi?
“İnsanüstü bir misafirperverlik gördük”
Gittik ama orda hakikaten insanüstü bir misafirperverlik gördük, biz Türkler hani misafirperver falanız ya, orda da en az bizim kadar hatta bizden daha fazla bir misafirperverlik gördük. Biz nerede yatacağımızı bile bilmiyorduk, otelde yatarız diye düşündük, evlerinde misafir ettiler. Böyle olağanüstü 10 gün geçirdik. Her gün bir değişik bölgeyi gezdirdiler bize. Tekila’nın bir şehir olduğunu biliyor musun? Giderken baktım tekila yazıyor yollarda. Dedim ki “İki de bir, tekila, bir fabrika için yazmaz. Burası bir şehir mi?” “Evet, şehir” dediler. Tarihi acayip bir şehir, Tekila Yanardağı’nın eteklerinde hoş bir şehir, gidince görüyorsun bunları. Şimdi Yasin’i Meksika’ya gidecek. Zamanı gelince kızımızla beraber gelip Türkiye’ye de gelir yerleşebilir, belki oraya da yerleşebili, hoş bir bölge çünkü. Jalisco eyaletine bağlı Guadalajara diye bir şehir. Ben bu Guadalajara telaffuzunu 1 haftada öğrendim orada. İşte o bölgeye göndereceğiz Yasin’i inşallah birkaç gün içinde.
Yeşim: Yasin’e buradan o zaman hayırlı olsun dileklerimizi iletelim. Biz Gaia Dergi’nin 11’inci sayısında emek sayısını işledik bu emek sömürüsü üzerine de birkaç şey demek ister misiniz acaba? Özellikle son zamanlarda çok fazla işçi ölümleri meydana geldi.
Mehmet: Ya emek, dünyadaki en kutsal olay, emek alın teri… Bu yalnız emek sömürüsü dediğimiz olay bence insanlığın var olmasıyla birlikte başlayan bir olay. Ortaçağ’da da bu mutlaka var, ilkçağ’da da var, günümüzde de var. Dünya var oldukça da bu var olacak ama bunun en aza, asgariye indirilmesi tabii hepimizin temennisi. Şimdi bir tarafta işçi sınıfı var, bir tarafta üretim araçlarını elinde bulunduran insanlar var, onlar daha fazla kâr etmek arzusunda, kâr bir hırs, yani doyumsuz bir olay, dünyayı kazansa doymaz. Böyle bir yapısı var sermaye olayının, onun için işçi sınıfını sömürmek isteyecek. İşçi sınıfı direnecek bilinçlenecek. Türkiye’de de inşallah arzulanan yerlere gelebilir gelir diye temenni ediyoruz. Sömürünün çok daha az olduğu bir ülke temennisinde bulunuyoruz, başka da elimizde bir yetki yok. Bunu sadece bir temenni olarak söyleyebiliyorum.
Yeşim: Çok teşekkür ediyorum son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Mehmet: Tekrar hoş geldiniz. Karabük, Safranbolu ilçelerimiz gerçekten çok hoş bölgeler. Safranbolu bayramda gördüğüm kadarıyla baya ciddi anlamda dolu, Türkiye’nin her yerinden plakalar görüyorum. Türkiye’de herkese Safranbolu’yu görmeleri için tavsiye ederim. Safranbolu’ya gelenlere de dediğiniz gibi Eflani, Eskipazar, Yenice, Ovacık gibi ilçelerimizi de görmelerini tavsiye ederim. Amasra’yı da tavsiye ediyorum; Fatih Sultan Mehmet’in “La la la la çeşmeci han bu mu ola” dediği o güzel Amasra’mızı da tavsiye ederim. Zaten Safranbolu Amasra, buralar turizmde bir bütünlük sağlıyor, tekrar hoş geldiniz iyi bayramlar diliyorum.
Çoğumuzun malumu olsa da hikâyeye sonundan başlayalım. Kulleteyn dinlere savaş açan eski müftü Turan Dursun’un şeriatı öğrendiği çocukluk yıllarını anlatır. Turan Dursun uzun yıllar aydınlıkçı din adamı kimliğiyle ön plana çıkmış bir müftüdür. Dinler tarihi okuması ve eleştirel yaklaşımları sonucu dinleri reddetmiş ve ateist olmayı seçmiştir. Yıllarını çalan şeriata savaş açan Turan Dursun yılların bilgi birikimini yazdığı kitaplarla insanlara duyurmak ister.Karanlığın ancak aydınlıkla yenileceğine olan inancı ile bütün tehditlere rağmen bildiklerini güncel dergilerde yazmaya devam eder. Dinin eksik ve yanlış noktalarını bir bir ele alan bu cesur insan sonunda 4 Eylül 1990’da suikaste kurban gidecektir. Fikirlerini yenemeyenler Turan’ı susturmayı seçmişlerdir.
Turan Dursun’un kendi kaleminden okuyacağımız çocukluğu boyunca Doğu Anadolu’da ağa, şeyh, molla üçlüsünün insanları din eliyle nasıl sömürdüğünü göreceğiz. Şeriata, şeyhlere, mollalara içeriden bir gözle bakacağız. Turan Dursun’un anlatımındaki yalınlık ve diyaloglardaki gerçeklik bizleri alıp 1950’lerin Anadolu köylerine götürecek. Köylerdeki o samimiyeti ve çocukluğun o saflığını hissedeceğiz.
Turan’ın nam-ı diğer Türko’nun Kürt şeyhlerinden aldığı eğitim süresince şerri kuralların nasıl işlendiğini, şeriatın ne denli yozlaştığını göreceğiz. Doğu Anadolu insanının sıcaklığını ve samimiyetini kitap boyu hissettiriyor zaten Turan bizlere. Turan’ın iç çelişkileri, tanrıya ilk serzenişlerini de okuyacağız Kulleteyn’de. Türko’nun ilk aşkından dostluklarına birçok hikâye sizleri bekliyor olacak bu kısa biyografide.
Dilerseniz Kulleteyn’in kelime manasını yazarından okuyalım;
“Kulleteyn, ‘İki kule’ (yaklaşık 13 ton) su demek. Durağan bir suyun temiz (‘tahir’) sayılabilmesi için Şafii mezhebine göre bu kadar olması yeterliydi. Daha az olamazdı. Bu kadar oldu mu, içinde ne bulunursa bulunsun ‘temiz’di artık. ‘Pislik’erle dolu bile olsa… Doluydu zaten. İlk görüşte bataklık bile sayılabilirdi…. Ama madem ki Şeriat temiz demişti, temizdi. Şeriat neye pis diyorsa pis olan da oydu…”
Toprakla haşır neşir kesim, gelişen teknoloji, sanayi ve bununla gelen şehirleşmeyle büyük ölçüde azaldı. Zaten azalmış olan tarım artık küçük çiftliklerde, köylü usulü değil de, büyük arazilerde makine egemenliğinde, modernize biçimde işlemeye başladı. Tarım, sanayi devrimi ile birlikte yeni makinelerin, gübre ve ilaçların bulunmasıyla yavaş yavaş bugünkü halini aldı. Gelişen şehirleşme ve sanayi kültürüne karşı da 1960’larda bir akım başladı: “Back To the Land Movement” (Toprağa Dönüş Hareketi).
Back To the Land Movement, doğayla iç içe, kendi kendine yetebilen bir hayatı yaşama felsefesi çerçevesinde oluşmuş bir sosyal akımdır. Günlük yaşamın belirli kurallar çerçevesinde yaşanmasına, tüketiciliğe ve ahlaki kalıplara sıkıştırılan sosyal olguya karşı bir çeşit baş kaldırıdır. Bu akım, sadece belirli bir dönemde değil, tarihin farklı periyotlarında popülerlik kazandı. Örneğin; 1960’larda Avrupa’da başlamış olmasına rağmen bu akım, dünyanın çeşitli yerlerinde kıtlık, savaş, sosyal reformalar ve benzeri faktörlerin etkisiyle tekrar baş gösterdi. İkinci Dünya Savaşı’nda Büyük Britanya’nın karşılaştığı kıtlık sonucunda sivil halk, “Dig for Victory” (Zafer İçin Kaz)hareketini başlatıp, bulabildikleri her uygun toprak parçasında sebze yetiştiriciliğini teşvik etmesi, kıtlığın genel faktör olduğu bir periyota örnektir.
Doğa içinde bir yaşam…
Back To the Land Movement, anti-tüketicilikve sadelik ilkelerini benimser. Günümüzde de bu akıma mensup insanlar hâlâ var. Üstelik bu akım sadece yiyeceklerinizi kendiniz yetiştirmeyi değil, diğer bazı uygulamalarla da doğa içinde yaşam sürdürmeyi hedefliyor. Tabii ki bu, uygulayacak insanın seçimlerine kalmış. Bu seçimler, yiyeceğinizin ne kadarını yetiştireceğiniz (bazıları tamamını kendisi yetiştirmeyi seçer bazılarıysa bir kısmını satın alır), ne tür enerji kullanacağınız (şehir şebekeleri mi yoksa rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi gibi yenilenebilir kaynaklar mı?), evinizi kendiniz inşa edip etmeyeceğiniz gibi konuları içerir. Günümüzde kendi kendine yeterli olmak tamamen pek mümkün değil, zaten bu uygulamanın amacı da dışarıya bağımlı tüketimi minimuma indirmek. Akımın insanları, kendilerine yeten, kendi ahlaki değerlerine uygun, özgürleştirici bir yaşam biçimi olduğu için bunu benimsiyor.
Türkiye’de de şeker ve tuz hariç tüm ihtiyaçlarını kendisi karşılayan bir merkez var! Neresi mi? 100 dönümlük bir arazide faaliyet gösteren ekolojik otel ve eğitim merkezi Narköy. Hem de İstanbul gibi bir metropole sadece 130 km uzaklıkta. Narköy, Kocaeli’nin Kandıra ilçesinde, Ağustos 2013’te kurulan ve gelen misafirlerine doğayı ve organik hayatı öğreten bir merkez. Ayrıca dışarıya bağımsızlığıyla da ekolojik yatırımla para kazanılabilineceğinin büyük bir kanıtı. Narköy’ün en çok şaşırtan özelliklerinden birisi de gönüllü programı. Dünyanın dört bir yanından gelen gönüllüler burada ekolojik hayatı öğreniyor. Work and Travelve Workaway gibi internet siteleri üzerinden Narköy’e ulaşan gönüllüler için burası çok popüler bir yer. Bu gönüllüler, Narköy’e gelerek normal bir işte çalışır gibi mesai yapıyorlar, karşılığında para kazanmıyorlar ama aynı zamanda bir şey de ödemiyorlar. Barınma ve yeme içme ihtiyaçları Narköy tarafından karşılanıyor.
Cadı avı bir Batı Avrupa fenomeniolarak karışımıza çıkar ve cadılık, şeytanla işbirliği yapan, ruhunu şeytana satarak doğa üstü yetenekler elde eden kadınlar üzerinden kurgulanmış bir algıdır. Cadılığa dair inanç, antik çağlara kadar dayandırılabilir.
Kilisenin eliyle kurulan ve dini bir yargılama sistemi olan engizisyon mahkemeleri, yüzyıllarca insanlar üzerinde işkenceye dayalı yöntemler kullanmıştır. Mahkeme, kadın-erkek tüm heretiklerin öldürülmesine karar vermesinin dışında, Kathar öğretisinin en güçlü yanını oluşturan ve tüm kadınların o dönemde sempatisini kazanan eşitlikdurumunu ortadan kaldırmaya yönelik cadı suçlamasınıbir saldırı biçiminde hazırladı. Fakat ortaçağda cadı mahkemelerinin yarısının Fransa-Almanya-İtalya arasındaki altın üçgende gerçekleştiği söylenebilir. Bu altın üçgen Strasbourg çevresindeki 300 mil yarı çaplı alanı kapsar.
İlk kadın yakılması eyleminin, Engizisyon’un emriyle 1180 yılında Toulouse kentinde gerçekleştiği bilinmektedir. O yıllarda öldürülen kadın sayısı binlerle ifade edilmektedir. Lois Martin’e göre, Katolik Kilisesi Katharlar’daki “Kadın Ana” (Ma) kültürünü –anaerkil bir toplumsal yapı olması sebebiyle– karşıtı olarak görmesi, onu paniğe sevk etti. (2009) Cadı avı pratiği bu şekilde başladı ve kilise cadı arayışına hep şeytanla işbirliğisuçlamasıyla devam etti. Aslında kilisenin aradığı heretik inanç sahibi insanlardı. Bilge kadın kültünün yarattığı korku, bilinçaltlarına o kadar yerleşmişti ki, heretik bir inancın ortaya çıkmasını kadın bilgelerin ortaya çıkmasıyla anlayabileceklerini düşündüler. Yani cadı avı, Hıristiyan kültürünün egemen kıldığı erkek egemen toplum düzenine uymayan insanların ve kültürlerin ortadan kaldırılması hareketinin belirgin bir görüntüsünden başka bir şey değildir. (Martin, 2009)
Aslında Erken Ortaçağ Avrupası’nda büyücülere ve sihir işlerine gündelik hayatın bir parçası olarak hoşgörüyle yaklaşılmıştır. Hatta bilinir ki, ortaçağ dünyasında her kültür kendi cadısına ve büyücüsüne sahipti ve her kültürde bunlara imrenilir, aynı zamanda bunlardan korkulurdu. Büyünün sebep olduğu ölüm ya da yaralamaya dair yasalar vardır fakat soruşturmalar pek yaygın değildir. Geç ortaçağ ve erken modern dönemle birlikte cadılığın bir şekilde yeni ve farklı bir anlam kazandığı görülür. Bunun sebebini de yine kilisenin ürettiği paranoyada bulabiliriz.
Tarihsel olarak cadılığın ve onlara karşı geliştirilen avcılığın gelişmesine bakarsak eğer, 1000 ile 1400 yılları arasında işgalci Müslüman ordularının tehdidi ve doğu Ortodoks Kilisesi ile yaşanan ayrılmanın etkilerini görebiliriz. Hemen akabinde heretikliğin yükselişe geçişi ve Kara Ölüm’ün oldukça yıkım yaratması da gelişmeler arasında sayılabilir. Bunlar, Avrupa’da birçok alanda radikal değişikliklerin olacağına dair bir kuşatılmışlık hissi yaratmıştır. Komplo teorileri, iç düşmanlar ve şeytana duyulan korku erken modern döneme kadar taşındı ve büyütüldü.
Cadı şeytanla bir sözleşme imzalar ve genellikle kimi yabanıl ve kuytu yerlerde ya da mağaralarda gerçekleşen “Sabbat” adıyla bilinen gece ayinlerinde ona ibadet eder. Mistik bağlamda söylenirse eğer, cadı bir süpürgeyle Sabbat’a uçar ve orada şeytana sadakat yemini edip iblislere dua eder. Vaftiz edilmemiş çocukların elinden yapılmış dehşet verici yemekler hazırlar. Işıkları söndürür ve en yakında kim varsa onunla cinsel ilişkiye girer.
Şeytanla sözleşmenin temelinde, şeytanın cömert bir ruha sahip olmamasından kaynaklanan karşılıksız bir şey yapmayacağı fikri vardır. Bu sözleşme kavramı cadılığı heretiklerle ilişkilendirmek için kullanılır. Şeytan’ın ortaçağdaki fiziksel tasvirinin İncil’deki şeytanla benzerliği oldukça az olmakla birlikte, Hıristiyan din adamlarının dışladığı eski Avrupalı pagan tanrılarıyla benzerliği oldukça fazladır. Örneğin, “Siyah giysiler giymiş bir adam” tasviri paganlığa aittir. Aynı zamanda buna ek olarak, tasvirlerde, Pers Zerdüşt dininin de düalist etkisi de hissedilir.
Peder Urbain Grandier’in 1634 yılındaki Loudun mahkemesi Avrupa cadılık tarihin en önemli duruşmalarındandır. Hatta belki de Şeytanla yapılmış sözde sözleşmeye dair kaydedilmiş en meşhur davadır.
Sabbat ise 1486 yılında, cadı avı el kitabı olarak da bilinen Malleus Maleficarum’da açıkça anlatılır. Klasik Sabbat’ın en temel özelliği geceleyin ve gizli yapılmasıdır. Cadılar, Şeytan’a bağlılıklarını bildirmek için toplanırlar, İsa’yı inkar ederler, sözleşmeler yaparlar ve ardından haz dolu ve müstehcen insanlık dışı davranışlar sergilerler. Bu insan dışı davranışlar çocuk kurban etme, yamyamlık, grup seks, ahlaksız cinsel ilişkiler olabilir. Hatta kimi tasvirlerde Katolik ayinlerle dalga geçildiği ve Haç’a hakaret edildiği de belirtilir.
Cadıların Sabbat’a uçarak gittiklerine dair oluşan genel kanı, köklerini gece gezintisi ya da vahşi av olarak bilinen Pagan geleneğinden almaktadır ve aslında Pagan tanrıça Diana ile onun yerel benzerlerinin klasik cadı prototipini nasıl etkilediği konusunda en güçlü göstergelerden biridir. Öte yandan, bu prototipin oluşumunda geceleri gökyüzünde dolaştıklarına ve insanların kanını emdiklerine inanılan baykuş görünümlü iblis kadınlar olan kan emici striga ya da Lamialar gibi pagan efsanelerinin de etkisi vardır. Bu inançlar, büyük oradan bebek katili iblisler Lilith ve Lamia efsanelerinden beslenmiştir.
Dönemin hâkim kadın imgesinin biçimlendirdiği cadı avına dair değerlendirme
Çatı bir çerçeve çizmek gerekirse, cadı avı kültünden, Kıta Avrupası’nda, 13’üncü ve 17’inci yüzyılları arasında özellikle Katolikliğe özgü bir fenomen olarak bahsediyoruz. Cadı aslında tam anlamıyla bir büyücü değildir. Kast edilen, kadının döneme özgü yeteneklerine paralel olarak atfedilen unsurlarla şekillenen bir cadıdır. Bu sebeple de cadı avının kurbanı olan kişiler genellikle ebelikle ya da otlarla uğraşan, çirkin ve yalnız yaşayan, yaşlı ya da dul kadınlardan oluşuyordu. Yukarıda da değinildiği gibi bu kadınlar şeytanla işbirliği yapmak ve Sabbat’ta bir araya gelerek “sapkın ve korkunç” ayinler yapmakla suçlanırdı. Haydar Akın’ın da değindiği gibi cadı kazanında -ebelik figürüne atfen- yeni öldürülen çocuklar kaynatılır ve cadı kremi hazırlanırdı. Bu krem de gece yolculuklarında görünmezliği sağlayan bir işleve sahiptir.
Kilisenin cadı avlarına başlamasının ilk sebebi olarak, Katharlar, Bogomiller gibi farklı mezheplerin Hıristiyanlığın aksine bir kadın motifi çizmesi söylenebilir. Bu kadın motifi yukarıda da belirtildiği üzere Hıristiyan ataerkilliğinin tam karşısında duran anaerkil toplum düzenine yakındır.
İkincisi, o dönemde kadın bedeninin anlaşılmazlığı büyük ölçüde bir korku yaratmaktaydı. Kadının doğasına dair vurgular da genellikle onun dirençsizliği üzerinde kurgulanmıştı. Bu dirençsizlik de kadınların, Şeytan’a karşı koyamamasına sebep olabilirdi. Öte yandan, cadılık ve cadılar doğaya yönelik eylemlerde bulunurlardı. Bunlara örnek olarak otlarla yapılan çeşitli büyüler ya da ebe vasfıyla doğum yaptırmak verilebilir. Doğum, yani yaşam ve ölüm arasındaki bağı elinde bulundurmak ve otlarla yapılan iksirlerle hastalıklara ya da olaylara müdahale etmek, Kilise’nin, elbette hoşuna gitmeyecek şeylerdi. Kilise’nin -pejoratif bir anlam yükleyerek- Pagan olarak nitelendirdiği ve haz etmediği Antik Yunan’a -doğaya, doğal olana- geri dönüşünün de bu durumu tetiklediği söylenebilir.
Son olarak, cadıların çoğunluğunun kadın olduğu bilinmekle birlikte aralarında erkeklerin de yer aldığı da bilinmektedir. Üzerinde biraz düşünürsek, yaşlı ya da dul kadınların toplumdan dışlanması muhtemeldir ve bunların denetlenemeyen insanlar oldukları çok açıktır. Kadınların yanı sıra suçlamalara taraf olan erkekler de Kilise’nin denetleyemediği bazı özelliklere sahiptir demek çok da hatalı olmaz. Bu özelliklere eşcinsellik ya da dinsizlik örnek olarak verilebilir.
Cadı, ilk günahı işlemekle suçlanan Havva’nın günahının bedelini ödemekle yükümlüdür. Hıristiyanlıkta kadın imgesi fahişe Havva ve bakire/kutsal Meryem kıskacında oluşmuştur. Bu sebepledir ki, kadınlar ancak dini hayatta kendilerine yer bulabilmişlerdir. Bulabildikleri kısır alanda okuma yazma öğrenebilmiş, bilgi edinebilmiştir. Rahibeliğin karşısında ise yine ona denk sayılabilecek türden bilgeliği temsil eden cadı kadın motifi yer alır.
Dünyanın erkek egemen tarihinin Avrupa’da belirmiş bir öznesi olarak Ortaçağ Kilisesi, kadınlar üzerindeki iktidar savaşının mirasçısı olmaktan başka bir özelliğe sahip değildir. Bu iktidar kurma çabası, her dönemde olduğu gibi ortaçağda da birçok şekilde karşımıza çıkmaktadır. Cadı avı bunun bir örneğidir. Oldukça acımasız işkencelerle “suçlarını” itiraf etmeye zorlanan kadınlar, bu işkencelerin sonunda da yakılarak öldürülmüştür. Binlerce kadının Kilise eliyle, Engizisyon’da suçlamalar sebebiyle katli, iktidar arzusunun ve farklılıklara tahammülsüzlüğün bir yansımasıdır.
Kaynakça
Ortaçağda Kadın, Altan Çetin, Lotus Yayınevi, 2011, Kitap içinde bölüm: Ortaçağ Avrupasında Kadın, Özlem Genç, 2011 Cadılığın Tarihi Ortaçağ’da Bilge Kadının Katli, Lois Martin, Çev. Barış Baysal, Kalkedon Yayınevi, 2009 Özel Hayatın Tarihi, Cilt 2, Feodal Avrupa’dan Rönesansa, Philippe Aries, Georges Duby, Çev. Roza Hakmen, YKY, 2006 Antik Çağlardan Günümüze Evli Kadının Tarihi, Marilyn Yalom, Çev. Zeynep Yelçe & Neşenur Domaniç, Çitlembik Yayınları, 2002 Kadınların Tarihi, Cilt 2, Ortaçağ’ın Sessizliği, Georges Duby & Michelle Perrot, Çev. Ahmet Fethi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005 Politikanın Çağrısı, Fatmagül Berktay, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012 Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Fatmagül Berktay, Metis Yayınları, 2009 Politika, Aristoteles, Remzi Kitabevi, 2012 Dünya Tarihi, Cilt 1, J.M. Roberts, İnkılap Kitabevi, 2011 Sokrates’ten Jakobenlere Batı’da Siyasal Düşünceler, Mehmet Ali Ağaoğulları, İletişim Yayınları, 2014 Haydar Akın, Ortaçağ Avrupası’nda Cadılar ve Cadı Avı, Phoneix Yayınları, 2015
Didem Madak, 1970 ve 2011 yılları arasında yaşamış ve 41 yıllık yaşamında şiir yazarken kibritle oynayan bir çocuğun muzipliğini hissetmiş şair. Şair bir röportajında bu uğraşı sonucunda genelde bir yangının çıktığını lakin birilerinin kendisine hep kaçmasını söylerken onun yanan yeri bırakıp kaçmak yerine orayı krepon kâğıtları ile süslemeyi tercih ettiğini söylüyor. Şiiretehlikeyi güzelleştirme sanatı olarak bakan ve şiirlerini ilkokuldaki bir arkadaşından özür dileme biçimi olarak değerlendiren şaire ait son dönemde çekilmiş olan bir belgesel bulunmakta.
Belgeselin künyesi de şu şekilde: Hikmet Kerem Özcan -Yönetmen. Fatih Zenginoğlu -Yapımcı. Ömer Miraç Tunç -Görüntü Yönetmeni. Cenap Oğuz -Müzik. Sezen Aray -Genel Koordinatör. Yavuz Pullukçu -İzmir Çekimleri. Emre Kaan Özen, Çağatay Hunca -Ses. Özlem Karataş -Reji. Cem Çatık -Ses Miksaj.
Bugün şairin ölüm yıl dönümü olduğu için ve bir şiirinde “Bazen ölmek istiyorum. Beni yeniden doğurman için, İri, ekşi bir vişne tanesi gibi” sözlerini bir kez daha hatırlatıp her şiirinin okunuşunda yeniden doğduğunu göstermek adına belgeselin yönetmenliğini gerçekleştiren Hikmet Kerem Özcan ile şaire, şiire ve belgesele dair konuştuk.
Hikmet Kerem Özcan kimdir?
1991 yılında İzmir’de doğdum. İlkokul ve lise eğitimini İzmir’de tamamladıktan sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema ve Televizyon bölümüne girdim. Bu süreçte birçok kısa film çektim. Bu filmlerle çeşitli ödüller kazandım. Ayrıca profesyonel klip, reklam ve belgesel filmlerde yönetmenlik yaptım.
Projeyi bana yapımcımız aynı zamanda arkadaşım Fatih Zenginoğlu getirdi. Fatih daha önce Frankfurt Film festivalinde ödül kazanan “Hêlak” isimli kısa metraj filmimde oynamıştı. Kendisi çok uzun bir zamandır Didem Madakhakkında araştırma yapmış ve projeyi hazırlamıştı. Böyle bir belgesel fikri beni çok heyecanlandırdı ve proje için çalışmaya başladık.
Bağımsız bir proje olduğu ve projeyi gerçekleştirmek için birçok şey yoğun fedakârlık gerektirdiği için hem maddi hem manevi olarak bir takım sıkıntılar elbette ki yaşadık. Lakin bu fikri gerçekleştirme arzusu hepsine baskın geldi diyebilirim.
“Derin bir yolculuğa çıkmış gibi hissettim”
Madak’a dair çalışırken en çok zorlandıkları şeyleri sorduğumuzda belgeselin yönetmeni şu sözleriyle dikkat çekti:
Aslında şaire dair en çok zorlandığım şeyin teknik değil psikolojik olduğunu çok sonra fark ettim. Teknik olarak tabii ki şiirlerini seçmek, seçilen şiirlerin uygun bir dramatik yapı içerisinde görsel aktarımı, şiirleri sinematografiyle buluşturmak emek ve zaman isteyen şeylerdi. Ancak beni asıl zorlayan, aynı zamanda keyif de veren şey şairin şiirleriyle kurduğum bağ ve bütünleşme duygusuydu. Şiirleri çok fazla düşünmekten ve içselleştirmekten şairin içsel dünyasında oldukça derin bir yolculuğa çıkmış gibi hissettim. Şiirlerini yazarken ki ruh hallerini kavradım. Rüyalarımı bile kapladı o süreçte şiirler.
“İnsanlara kadın şiirini erkekler üzerinden anlatmak istedik”
Oyuncuların hepsi ustalığını kanıtlamış profesyonel isimler. Hangi oyuncunun hangi şiiri yorumlayacağı konusunda şiirin, oyuncunun karakteristik yapısıyla ne kadar uyduğu, sinematografik olarak hangi şiirlerin yansıtılmasının belgeselin temasına daha elverişli olacağı gibi sorulara belgesel ekibi olarak kolektif bir yanıt aradık. Daha sonra oynayacak kişileri okuyacağı şiirle birlikte hayal edip, zihnen onların entegrasyonunu gerçekleştirdim. Oyuncular projede yer almaya çok istekliydiler.
Didem Madak’ın şiirleri bir hayli kadınsı ve belki de biz erkeklerin hiç bir zaman kadınlar kadar iyi anlayamayacağı şiirler. Bu şiirleri erkeklere, hatta daha önce erkeksi, maskülen rollerde oynamış erkeklere okutma fikri farklı bir bakış açısından, insanlara kadın şiirlerini erkekler üzerinden anlatmayı barındırıyor. Fatih, yaşıyor olsaydı belki Didem Madak’ın da çok seveceği muziplikte bir fikir olduğunu düşündü ve bu fikir üzerinden ilerledik. Didem Madak’ın eşiyle de konuşuldu bu fikir üzerine. Timur beyinde çok hoşuna gitti.
Defne Yalnız bir istisnaydı. Defne Yalnız bizim belgesel içindeki Didem Madak kişileştirmemizdi, onu sembolize ediyordu. Hem de onun okuduğu şiir yalnızca bir kadının okuyabileceği bir şiirdi.
Herkes çıkarsın kalbini
Belgesel adını Madak’ın Pulbiber Mahallesi adlı şiirinin son dizesinden alıyor. Bu ismi seçmede yönetmen ve ekibi ismin belirlenmesinde şairin ölümüne de gönderme yapan bir dize olduğu için belgeselin ismini “Son Dizesiz Şiirler” koyduk, diyor. Bu ismin öncesinde “Herkes Çıkarsın Kalbini” isminin gündemde olmasına rağmen ekipçe aldıkları karar ile bu belgeselin adını belirlemişler.
Onu tanımak güzeldi
Hikmet Kerem Özcan’a yönelttiğimiz son iki soru ise yönetmenin en çok etkilendiği şiirin hangisi olduğu ve Didem Madak’a dair söylemek istediklerinin neler olduğuydu. Yönetmenden Madak’ı şair yanıyla, kadın yanıyla ve anne yanıyla ele almasını istedik. Özcan sorularımızı şöyle yanıtladı:
Bıktığım ŞeylerveYeşil Fanila şiiri beni en çok etkileyen şiiriydi. Musa Uzunlar’ın etkileyici performansı da üzerine eklenince etkileyiciliği daha çok arttı. Bana göre Didem Madak’ın en çok kendi ruhunu anlattığı şiiri o olabilir. Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım diyor.
Ali Lidar’ın yazdığı gibi Didem Madak’ın anne şairi olduğunu, turşu kurar yemek yapar gibi şiir yazdığı düşüncelerime fazlasıyla uyuyor.
Bazen birbirine çok yakın iki insan bile yıllarca birbirini tanıyamayabilir, derinlerde yatan duygularını bilemeyebilir. Ben Didem Madak’ın sadece şiirlerini okuyan -hatta bütünleşen de diyebiliriz- biri olarak onu bir hayli tanıdığımı düşünüyorum. Ve onu tanımak güzeldi.
Eylül ayında İstanbul, Şile’de gerçekleşecekSiyuca Festivali ilginç etkinlikleri ile fark yaratmayı hedefliyor. Bu etkinliklerden biri de Türkiye’de yeni yeni duymaya başladığımız Vertical Dance olacak. Festivalde kendisini de görebileceğimiz ve Türkiye’de bu konunun uzmanlarından Musa Çinkılıçda bizlere “vertical dance”ı anlattı.
Vertical dance yani Türkçe adı iledikey dans, ilk kez Amerika’da 1970 yıllarında modern dansın bir alt türü olarak ortaya çıktı. Yatay hareket yollarının yanısıra dikey hareket yollarını da içeren bu teknik hareket zenginliği bize sunuyor.
Türkiye’de iple erişim (endüstriyel dağcılık) alanlarından sayılan vertical dance için yurtdışında profesyonel eğitimler veriliyor.Tırmanış sporunu; dans -estetik – eğlence ile birçok branşın bir araya gelmesi gösteri sanatları ve eğlenerek fiziksel kapasiteyi artırmanın bir başka yolunu sunmayı amaçlıyor.
Kapalı alanlardan açık alanlara kadar birçok yerde görebileceğiniz bu dans 7’den 70’ye sedanter, amatör ve profesyonel tüm kesime hitap ediyor. Günümüzde spora yeni bir varyasyon kazandırmanın en güvenli yolunu bulup, bunu en eğlenceli halde sunmayı hedefliyor.
İple erişim sistemlerinin uygulanma şekilleri:
1. İstasyon (Tek İp)
Birinci istasyonda kullanılacak düğüm ve bağlantı şekli aşağıdaki gibi olacaktır. Her ip farklı iki noktadan bağlanacaktır.
2. istasyon (Tahtarevalli)
Bu istasyon isminden de anlaşılacağı gibi makara ile ikiye bölünen yukarıdaki bağlantı sisteminden iki ucunda birer dansçının yer alacağı ip sarkmaktadır…
İkinci istasyonu aşağıdaki linkten detaylı inceleyebilirsiniz.
3. İstasyon (Snackline)
Öncelikle kelime anlamı olarak da bakacak olursak bize az çok fikir vereceği üzere “slackline” denilen şey gevşek bir hat olarak tanımlanabilir, “slacklining” eylemi de bu gevşek hattın üzerinde yürüme eylemine verilen addır.
Uygun alanlara farklı malzemelerle üzerinde yürünebilecek emniyetli hatlar açılabilir.
4. istasyon (Uçuş efekti)
Sinema, televizyon, reklam sektörleri başta olmak üzere aslında farkında olmadan izlediğimiz bir istasyon…
Süpermen, Örümcek Adam gibi filmlerde kullanılan istasyon modelimizdir.
5. istasyon (Aerial Dans)
Birinci istasyonda kullandığımız sisteme kalın ip ve kumaş bağlanarak yapılan dans türünde, çalışma alanının altında mutlaka kalın, yumuşak jimnastik süngerleri konulmalıdır.
Bu dans, Türkiye’de ilk kez Gd Academia D’Esports bünyesinde yapılıyor. Sinema, TV, reklam, tiyatro, yarışma programları ve çok büyük performans gösterilerinde kullanılan istasyonları, uluslararası İRATA ve SPRAT belgeli İple Erişim Teknisyenleri kuruyor. Sigortalı uluslararası iple erişim teknisyenliği belgesi olarak bilinen bu sertifikalara sahip çalışanlar, daha önce belirlenmiş kurulumu ve denemesi yapılmış parkurları, alana kurma yetki, bilgi, beceriye ve sorumluluğa sahip kişilerdir.
Amerika’nın ünlü feminist edebiyat profesörlerinden Jane Gallop, 1997 yılında “Cinsel Tacizle Suçlanan Feminist” adlı bir kitap yayınladı.
Kitabın konusu, Gallop’un 1993 yılında Wisconsin Üniversitesi’nde “Feminist Kuram” dersleri verirken, danışmanlığını yaptığı iki kadın öğrenci tarafından cinsel tacizle suçlandığı olaydı.
Üniversitenin açtığı soruşturma sonucunda, Gallop’un iddia edilen cinsel taciz olayını gerçekleştirmediği, buna rağmen üniversitenin “rızaya dayalı gönül ilişkileri”ni (cossensual amorous relations) reddeden politikasını ihlal ettiği saptandı.
Cinsel taciz, Jane Gallop’un da dediği gibi, sansasyona açık bir konu. Daha da vahimi, suçlanan kişinin kadın oluşu ve bu kadının kendisini feminist olarak tanıtması cinsel taciz olayını çok daha sansasyonel bir yapıya taşıyor.
Gallop, “Tacizle suçlandığımdan beri hayatımın sansasyona boğulduğunu hissediyorum. Seyirlik bir nesneye dönüştüm ve bu seyirlik nesneyi konuşturmayı istiyorum” diyor ve kişisel olarak rahatsız olmakla birlikte, seyirlik nesneyi konuşturarak, sütten yağ çıkartıyor adeta.
Gallop’un cinsel geçmişi hakkında bilgiler vermeye başladığı kitabın asıl değindiği; öğretmen-öğrenci arasında yaşanan “rızaya dayalı cinselliğin” baştan yasaklanmasının, politik sakıncalarına dikkat çekmek oluyor. Öyle ki, Gallop öğrencilik hayatı boyunca öğretmenleri ile yaşadığı ilişkilerden ve bu ilişkilerin kendi akademik gelişimi açısından ne kadar motive edici olduğundan bahsederek, yasağın aslında ne kadar boşa olduğunu göstermeye çalışıyor. Cinsel tacizle suçlanmasının sebebinin, cinsel tacizle mücadele ritüellerinin, erkek egemen toplumlarda cinselliği belli kalıplarla yaşanabilir hale getirmesinden, bu kalıplar dışındaki her türlü ilişkinin taciz olarak nitelendirilip yasaklanmasından dolayı olduğunu söylüyor.
Soruşturma sonucunda, Amerikan üniversitesinde öğrenci-öğretmen arasında “rızaya dayalı gönül ilişkileri” de yasaklandığından, Gallop’un bu politikaya da aykırı düştüğü tespit ediliyor.
Öğrenci-öğretmen arasında güç itkisi
Türkiye’de de üniversiteler tarafından uygulanan bu politika, öğrenci-öğretmen arasında güç itkisine dayalı bir ilişki olduğu, öğrencinin iradesinin baştan sakatlandığı ve öğrencinin gerçek rızasının olamayacağı kabulü üzerine inşa edilerek bu tür ilişkilere set çekmekte.
Buna karşın Gallop, “öğrenci evet derken aslında hayır demektedir” diye varsayan zihniyetin, “kadın hayır derken aslında evet demektedir” diyen tacizci eril zihniyet ile aynı mantıkta olduğunu söyler.
Elbette ki, güç itkisi gereği yaşanan ilişkinin zorla olma ihtimali vardır, ancak bunun gerçekliği incelenmelidir. Bütün öğrenci-öğretmen ilişkilerinde tahakküm olduğunu varsaymak, insan iradesini yok saymak olur ki; Gallop konusu özelinde yok sayılan kadın iradesi olur.
Bu düşünce kadın irade ve arzusunu inkâr etmekle kalmaz, kadının kendi halinde sağlıklı karar alamayacağı gibi kökleri ataerkilliğe dayanan korkunç yargının fitilini yeniden ateşler.
Jane Gallop bu durumda feministlerin, kendilerini karşı cinsle eşit olarak gören kadınlar olarak değerlendirilmesi yerine, güç itkisi içinde yargılanmalarının, feminizmden uzaklaşmak olduğu uyarısında bulunur.
Ülkemizde de geçerliliğini koruyan bir sorun
Sonraki dönemlerde Gallop’un benzer uyarılarda bulunmak ve üniversitelerin cinsel taciz politikalarını tartışmak üzere düzenlemek istediği konferans, Gallop’un cinsel tacizleri desteklediği gerekçesi ile engellenir. Bu tarz farklı görüşlerin tartışılmamak üzere engellenmesi, ülkemizde de geçerliğini koruyan bir sorundur. Cinsel tacizin hem devlet hem de toplum bazında kadına yönelik ayrımcılığın daha fazla rahatsız edici olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır.
Mevcut iktidarın, yoğun biçimde cinselliği, özel olarak da kadın cinselliğini yasaklamak konusundaki geleneklerini görmemiz gerekiyor. Cinsel tacizin, kadına yönelik eşitsizliğin en ağır şekilde vuku bulduğunu, bu tacizlerin önlenmesinin en önemli konulardan biri olduğunu yadsımadan, bazı cinsiyetçi kalıpların yeniden pekiştirilmesi tehlikesini de doğru okumalıyız.
Alev Özkanç’ın Türkçe’ye çevirdiği “Cinsel Tacizle Suçlanan Feminist” isimli yapıt, Özkanç’ın kendi eseri olan, “Cinsellik, Şiddet ve Hukuk” kitabında (Feminist Yazılar) derinlemesine değindiği, sadece cinsel tacizle mücadeleyi değil, feminist politikanın gerekçeleri üzerinde durulması ve tartışılması gerekliliğini de vurgulayan bir başvuru kaynağı olarak duruyor.
Hayatının kontrolünü başkalarına vermeyen, gördüğü her kediyi sevmeden yoluna devam edemeyen, öykü kitabını bitirmeye çalışan ve yol bisikletlerine âşık… İnsanlar bisikletle tanışsın, ondan korkmasın ve hatta özensin diye elinden geleni yapan bir hayalperest: Gökhan Kutluer. 30 yaşında ve en büyük tutkusu bisiklete hayatını adamış bir blogger. Otoriteyle problemleri olan, mantıksızlık gördüğü yerde duramayan, kafa tutmayı, boyun eğmemeyi ve bunun sonuçlarına katlanmayı seven bir adam olarak tanımlıyor kendisini.
Bu inişli çıkışlı hayatı uzaktan takip etmek isteyen bugün binlerce kişi hem Instagram hem de Facebook adresi üzerinden Gökhan’dan ilham alıyor. Bisiklet yolculuklarında manzaraların süslediği fotoğraf hikâyeleriyle büyük beğeni toplayan Kutluer “Bisiklet beni hayata bağlıyor, kafamı kuma gömmek; mutlu olmak için alternatif yollar aramak istediğimde kendimi hep onun üzerinde buluyorum. Ne kaybettiysem, hep onunla arıyorum” diyor.
Siz de hayata sempatik bir bakış atmak, kedilerden, doğadan ve keşiflerden ilham almak, bisikletle hayallerinizin peşinden koşmak isterseniz Gökhan’dan ilham alabilirsiniz:@gokhankutluer; http://www.dengetekeri.org/