Ana Sayfa Blog Sayfa 495

Muzun (epey) kirli hikâyesi

0

Muzun kirli hikâyesi deyince aklınıza hemen cinsel çağrışımlı mesajlar gelmesin. Öyle ya, muz bu, tarih boyunca çeşit çeşit yakıştırmalara konu olmuş bir meyve. Bunların arasında muzun konuşulamayan, konuşulamadıkca ima yolu ile anlatılmaya çalışılan bazı bel altı meramlara konu olması hiç de şaşırtıcı değil.

Ne var ki, hangi meyveye niyet ederseniz onun tadını vereceği de rivayet olunan muzun, konu ve çağrışım alanları sadece burayla da sınırlı değil. Kabuğu ile birilerini ayağını kaydırmak amaçlı kullanılabileceği genelde komedi skeçlerinde iddia olunduğu gibi, birçok çizim ve animasyonda, sevimli dostlarımız maymunları ellerinde, adeta insanların cep telefonları gibi, onların da ayrılmaz bir parçaları oldukları muzla betimlemek gibi bir genel eğilim de söz konusu.

İşin ilginci -tropik kökenli olmasına rağmen- ananas, kivi, papaya gibi meyveler bu gruptan sayılırken muzun artık neredeyse yerel bir meyve konumuna sokulup tropik grupta esamesinin pek okunmaması.

Muz Cumhuriyeti mi, o da ne ki?

Kimbilir belki de, bunun sırrını muzu, tropik olma özelliklerinden alıp dünyaya dağıtan ve yetiştirilmeye başlandığı bazı Orta Amerika ülkelerine “Muz Cumhuriyeti” ifadesini kazandıran Chiquita ya da onu öncülleyen United Fruit gibi şirketlere borçlu olduğumuzu artık öğrenmenin zamanı geldi de geçiyor bile.

maymunlu muz

Ki, böylece bu yazıyı da yazmama bana esin kaynağı oluşturduğu şekilde benim gibi, bir pazar sabahı, siz sadece masumane bir niyetle hafif ve sağlıklı bir atıştırmalık olarak bir adet muzu üzerine az biraz Nutella ile yediğinizde aslında, dünyamızın her yerinden nasıl sarmalandığını ve en masumane hareketlerin bile nasıl sistem tarafından kendi kötü emellerine alet edildiğini görüp, gerçek bir çevre bilinci oluşturmanın tek yolunun aslında başka bir dünya kurmaktan geçtiğini siz de görürsünüz.

Türkiye’de bir özgürlük timsali olarak muz

Türkiye, 1980’li yıllara kadar tropik ve üzerindeki lüks tüketim vergileriyle pahalı ve egzotik bir meyve olarak bildiği muzla gerçekten, Özallı yıllarda tanıştı. Darbe sonrasının “dışa açılma” diye kodlandırılmış aslında uluslarası sermayenin içeri ve dışarı açılması amacı güdülmüş günlerinde bu aslı çiğ yeşil, limoni sarımtrak meyve gündemde epey yer tuttu.
Ülkenin dövizinin lüks tüketim malzemelerine akıp gideceğini savunanlar bir yana, namluların da gölgesinde “Dışa Açılmacılar” yani Özalcılar galip geldi ve Chiquita şirketi ülkemize de yerleşti.

bananaKafası meyve şapkalı güzel hanım

Temeli, dış sermaye destekli demiryolu vasıtasıyla gittikleri ülkelerde kolonizasyonu arttırmak amaçlı olan United Fruit, altın madenini aslında bu altınımsı renkteki meyvede bulmuştu ve liberalizm rüzgârları adı altında her yere kendi fırtınasını da taşıdı. Demiryolu şirketinin işçilerine ucuz yiyecek sağlamak amacı ile çekilmiş bu yolda, muz oldukça kârlı olabileceğini çoktan kanıtlamıştı ve olaylar bundan sonra epey bir hızla akmaya başladı.

Şirketler o kadar çok büyüdü ki, muz plantasyonları bulunan ülkelerdeki iç işlerine karışmaya ve istedikleri yönetimi işbaşına getirebilmeye başladılar. Şu meşhur “Muz Cumhuriyeti” tabiri de böylece doğdu.

Kötü şartlarda çalışan işçilerin ayaklanmasını engellemek için, askeri cunta yönetimlerini destekleyen kafasında meyve taşıyan sevimli, güzel hanım aslında bir toprak ağası olduğunu ya da en azından hanımağalığa meraklı bir sefahat ve kapital düşkünü olduğunu çoktan belli etmişti. Ancak para o kadar büyüktü ki, kendisinin hırslarını dizginlemek artık pek mümkün değildi.

Yüzyıllık yalnızlık

Zaman zaman içinde yer alanları da yiyen, hatta bazı patronları intihara sürükleyen bu rekabet, Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık adlı kitabında yer aldığı gibi, Şili’nin yetiştirdiği meşhur şair, uluslararası barış ödülü sahibi ve Nobel edebiyat ödülünü de kazanmış Neruda tarafından da işlendi.

Kolombiya’da ayaklanan işçilerin üzerine hükûmet yanlısı bir general tarafından ateş açılmasından tutun da, yine hükûmet karşıtı aşırı sol eğilimli gerilla kuvvetlerini desteklemeye kadar işine gelen her yere el atan ve suç karnesi oldukça kabarık olan bu sevimli yüzlü bayan eylemlerine devam ediyor.

Muz yiyebilmenin rahat ve konforlu yaşamla eş tutulduğu ülkemizde ise muz artık egzotik bir meyve kategorisinde görülmüyor.

Peki sonuç?

Sabah sabah kahvaltısını bir muz ve bir miktar çikolata ile yapan ben ise ikinci maddenin yapımında kullanılan palmiye yağının yine sevimli dostlarımız maymunların habitatından çalındığının bilincinde olarak, suçluluk psikolojisi ile bu yazıyı yazıyor ve siz sevgili dostlarımla paylaşıyorum ki, tek tek palyatif çözümlerle onu yemeyerek, bunu yemeyerek savaşamadığım bir sistemin ancak topluca ikamesi ihtimali ile alt edebileceğini sizlerle de paylaşmış olayım.

Orangutan Palm Yağı 3

Yoksa, kişisel önlemler yalnız, vicdan rahatlatmaya yönelir ve ufak çapta bir onanizmden başka bir şey değildir. Buradan da muzun yine baştaki cinsel çağrışımlı anıştırmalarına geçtiysek durmak zamanıdır. Sözlerimi İtalyan felsefeci ve yazar Umberto Eco’dan bir alıntı ile nihayete getirmek istiyorum.

Şüphe Sarkacı

Haklıydınız. Ne olursa olsun, bir veri ancak başka bir veriyle bağlantılıysa önem kazanır. Bağıntı, görüngüyü değiştirir. Dünyadaki her görünüşün, her sesin, yazılan ya da söylenen her sözün, görünürdeki anlamından öte, bize bir Giz’den söz ettiğini düşünmeye götürür insanı bu. Kural basittir: kuşkulanmak, durmadan kuşkulanmak. Bir ‘Giriş Yasaktır’ levhasının ardındaki anlamı bile okuyabilir insan.” Foucalt Sarkacı

Siz, siz olun bir muz ve bir parça çikolata yediğinizde, bunun bir muzdan ve çikolatadan ibaret olmadığını bilin ve aslında ne halt yediğinizi yine de unutmayın.

İngiltere’de bir ilk: İnsan embriyosu üzerinde izinli genetik değişiklikler yapılacak

1

Biyoetik alanında yıllardır ciddi tartışmalara sebep olan insan embriyosu genetik modifikasyonu, araştırma amaçlı olarak Birleşik Krallık’ta uygulanmaya başlanılacak. Araştırmalarda embriyonun hayati önem taşıyan genleri incelenerek düşük olaylarının nasıl gerçekleştiğine ve kısırlığa ışık tutmak amaçlanıyor.

Daha önce benzer bir araştırmanın adımları Çin’de atılmıştı; fakat etik izinleri alınmamıştı. Londra’da bulunan Francis Crick Enstitüsü (Francis Crick Institute) araştırmayı yapabilmek için İnsan Döllenmesi ve Embriyoloji Kurumu (HFEA)’nun onayını almayı başardı ve bu dünyada bir ilk oldu. Deneylerin bir kaç ay içerisinde başlaması öngörülüyor.

Yapılacak araştırmalar döllenme sonrası ilk yedi günlük embriyoda gerçekleştirilecek. Beşinci günün sonunda hücre bölünerek 200-300 hücrelik ve blastokist adı verilen yapıya dönüşür. Yani bizim henüz toplu iğne başı kadar olduğumuz ve hücrelerimizin hangi görevi üstleneceğinin yeni yeni belirlenmeye başladığı yapıya. Araştırmanın gerçekleştirileceği embriyolar ise kendi isteğiyle bağışta bulunan insanlardan elde edilecek.

En az on yıldır insan gelişimi çalışmakta olan Kathy Niakan araştırmaların amacını şu sözlerle özetliyor, “Bir embriyodan sağlıklı bir bebeğe dönüşüm aşamasında hangi genlerin ne görev aldığını öğrenmek çok önemlidir. Kısırlık ve düşük olaylarıyla sıkça karşılaşılıyor; fakat altında yatan nedenler yeterince bilinmiyor.

Çok muhafazakâr bir pencereden bakmıyorsanız buraya kadar her şey normal; çünkü biyoloji alanında araştırmalar doğal olarak böyle işliyor. Örneğin embriyonun ilk evrelerinde yüksek aktivite gösteren bir gen var ve bu genin adı X olsun. X genini var olan yöntemlerle etkisiz hale getirip embriyonun gelişimini takip ettiğinizde, o genin ne rol oynadığı hakkında çok fazla bilgiye sahip olursunuz. Y diye de bir gen olduğunda ve siz X’in normal durumunda Y’yi etkisiz hale getirdiğinizde, yeni bir şey daha görürsünüz. Daha sonra her ikisini etkisiz hale getirip incelediğinizde elde etmiş olduğunuz yepyeni bir bilgidir ve genetik araştırmaları aşağı yukarı bu ve bunun gibi şekillerde yapılır. Yani genler etkisiz hale getirilir veya başka şekillerde modifiye edilir.

Endişelenmemize sebep olabilecek durum ise alınan bu izin sonrasında bazı merciler tarafından hemen, genetiği değiştirilmiş bebeklerin ne kadar da harika olacağının propagandasının başlamış olması.

genetik 2

Tasarım bebekler bir süredir insanların etik olarak tartıştığı ve çoğunlukla pek sıcak bakılmayan bir konu. Bazı görüşler embriyoları tasarlamanın toplumdan genetik hastalıkları temizlemek açısından gerekli olduğunu savunuyor. Bazı görüşler ise bunu gelecekte çok büyük faşizme sebep olabilecek ve zalim kapitalist bir sektöre dönüşebilecek bir atılım olarak görüyor.

DNA hangi hastalıklara sahip olduğumuzun, cildimizdeki gözeneklerin ne kadar geniş olduğunun ya da alkol toleransımızın ne kadar yüksek olduğunun yazılı olduğu kimlik kartımız gibidir. Beyin kimyamızı, ne kadar hızlı kilo alıp verdiğimizi ve böbrek üstü bezlerimizin ne kadar verimli çalıştığını ilk etapta DNA tarafından kodlanan proteinler, daha sonra çevresel faktörler belirler. DNA modifikasyonları ise bunlar üzerinde herhangi bir değişikliğe sebep olmak için yapılabilir. Sizde MS (multipl skleroz) varsa ve çocuğunuzda olmayacağından emin olmak istiyorsanız, DNA modifikasyonları gelecekte sizi bu durumdan kurtaracağını müjdeler. Peki, bu yeni gelişmekte olan alanın kapitalist yaklaşımımız altında nasıl bir gidişatı olacağı kestirilebilir mi?

Kaynak: BBC, The Guardian

BirGün’den destek çağrısı: Üye ol, destek ol, sahip çık!

Her ay sudan sebeplerle yüzlerce binlik tazminat ödediğini belirten BirGün gazetesi, okurlarına destek çağrısı yaptı.

Severek okuduğumuz, haber aldığımız, haber alma hakkımızın tarafından savunulduğu yayınlara sahip çıkmamız büyük önem taşıyor. Aksi takdirde havuz medyası diye tabir edilen yayınların, gerekli ve doğru haber veren yayınları yutması kaçınılmaz hale geliyor. 

Ülkedeki baskıcı rejimin varlığını sürdürebilmek için basını tamamen susturmak ve sindirmek istediğini ifade eden BirGün gazetesi, en güçlü aykırı seslerden biri olarak kendilerinin bu zorbalığı günbegün üstlerinde daha da çok hissettiklerini ve sürekli açılan davalarla artık zor baş edebildiklerini açıkladı. “Nefes almakta zorlandığımız anlar artıyor” diyerek ifade ettikleri zorlukların çözümü için okurlarından destek isteyen BirGün gazetesine destek olmak için pek çok seçenek mevcut, lütfen destek olun, sahip çıkın, yalnız bırakmayın.

Çağrı metninin tamamı şu şekilde:

Çağrımızdır

Ülkedeki baskıcı-zorba rejim varlığını sürdürebilmek için basını tamamen susturmak, sindirmek istiyor. Fiilen ve hukuksuzluklarla tüm erkleri kontrolüne almış olan kişi, bu faşist yönetimin anayasal mevzuatını da yapmak istiyor. Bu yolda önünde hiçbir aykırı ses istemiyor. Üzerimize bu yüzden çok daha güçlü bir şekilde gelmeye çalışıyor.

BirGün çalışanları olarak bu zorbalığı her geçen gün üzerimizde daha fazla hissediyoruz. Mesleğimize olan bağlılığımızla ve halkımıza olan sevgimizle tüm zorluklara direnmeye çalışıyoruz. Ancak nefes almakta zorlandığımız anlar artıyor.

Çalışanlarımıza, yöneticilerimize yönelik hapis vb… cezalar gündemimiz bile değil artık… Kendi can güvenliğimizden dahi geçtik. İktidar da bunun çok iyi farkında. Bilinci, cesareti olan insanları hapisle, tehditle korkutamayacağını anladı. Bu yüzden de ekonomik anlamda BirGün’ün yaşamasının önüne geçecek hamleler yapılıyor. Yandaş basına ilan veren şirketler ihya edilirken bizim gibi AKP-Erdoğan yanlısı olmayan gazetelere reklam verenler fişleniyor, tehdit ediliyor. Kamu ilanlarını tüm gazetelere eşit şekilde dağıtmakla sorumlu olan kurum, keyfi bir şekilde BirGün’ün alacaklarını yok ediyor. En ufak gelirlerimize bile haciz konuyor. Ayda en az iki kez malum şahıs ve şürekâsı tarafından sudan sebeplerle 100 bin liranın üzerinde tazminat davaları açılıyor ve hepsi otomatik olarak onların lehine sonuçlanıyor. Daha önceleri kazandığımız hiçbir davayı artık kazanmamız mümkün olmuyor. AİHM kararları yok sayılıyor. Kağıt tekellerinin fahiş fiyatları, dağıtım komisyonları vb… konulara ise sıra gelemiyor.

basin

İşte böyle böyle aşağıdan-yukarıdan sıkıştırılan bir muhalif basın dünyası… Şimdi soruyoruz bu kurumlar yaşamazsa utanç verici fikirler yayan fetvacıların haberini kim verecek? Yeşil Kart taşıyan IŞİD’lilerin haberini kim nereye yazacak? Tecavüze uğrayan kadının “orada ne işi olduğu”na dair imalı haberler veren kağıt ya da dijital çukurlardan başka geriye ne kalacak? Halk “artık yeter” dediğinde penguenleri değil de o direnişin güzelliğini manşetten kim verecek?

Direnen gazeteciler bu ülkenin alnının akıdır… Eğilmemişler, bükülmemişlerdir. Tek istedikleri ise desteğinizi, dayanışmanızı görmektir. Bu konuda biz patronsuz gazetenin çalışanları olarak üzerimize düşeni yapacağız. Kâğıt gazetenin modası geçtiyse ona değer katacağız. İnternette zaten gördüğünüz haberleri giren değil fikre, analize ağırlık veren bir gazete olacağız. Dijital alanımızı da değiştirip yepyeni çağa uygun, sizlerin de katılımına açık bir platform kuracağız. Anlık haberleri oradan çok daha hızlı vereceğiz.

Bunları yaparken tek isteğimiz sizlerin omuzlarında büyümek. İşçisine yavuz, iktidara yunus patronların gelmeyen reklamları ile ya da devletin hacizleriyle, kesintileriyle uğraşmak istemiyoruz artık. Tüm gücümüzü halktan almak istiyoruz.

Bir üye-destekçi kampanyası başlatıyoruz. Binlerce okurumuzun, sevenimizin desteği ile sabit bir gelire kavuşup bu zor dönemi aşmak istiyoruz. Karşılığında da e-gazete üyeliği, kitap dergi hediyeleri, festival biletleri veriyoruz. Bu ülkede BirGün’ün yaşamasını, büyümesini isteyecek on binlerin, yüzbinlerin olduğunu biliyoruz. Mahkeme salonlarında başımız dik duruyorsak da bu güvenle duruyoruz.

Biz gazeteciyiz, muhalif olanlarsa onlar… Ağaca muhalif onlar, kuşa muhalif, emeğe muhalif, barışa, sevgiye, kadına, hayatın kendisine muhalif… Biz muhalif görünüyorsak da onların karşı olduğu şeylere sahip çıktığımız içindir. Siz de bizlere sahip çıkın.

BirGün

Bazı manşetler…

Nusaybin’de bir anne: “Bizim çocuklarımız şeker diye ağlamıyor”

Foto muhabir Cansu Alkaya, Nusaybin’e giderek kendi gözünden yaşananları fotoğrafladı. 18 Ocak tarihinde dönüş yaptıktan sonra gözlemlerini şöyle aktardı: 

Mardin’in Nusaybin ilçesinde sokağa çıkma yasağının kaldırılmasının ardından yasağın izleri ortaya çıktı. Fırat Mahallesi ve birçok mahallede bulunan ev ve iş yerlerine kurşun ve roket isabet ettiği görüldü. Oluşan maddi hasarlar çok büyük. Sokaklardaki barikatlar henüz kaldırılmazken mahallede yaşayanlar tedirgin. Bir iki haftaya tekrar sokağa çıkma yasağının geleceğini düşünen birçok ev halkı elinden geldiği kadarıyla evlerinde kalan eşyalarını el arabalarıyla taşıyarak mahallelerinden ayrılıyor. Henüz bir yasağın olmamasına rağmen bazı mahallelerde gecenin sessizliğini kurşun sesleri bölüyor.

Cansu Alkaya, Nusaybin 14

Evini ve mahallesini ısrarla terk etmeyip direnen yedi çocuklu bir anne kâh ağlayarak kâh öfkelenerek şu sözleri söylüyor, “Batı’da polisin gazından suyundan şikâyet eden insanlar bir de dönüp bize baksa ya keşke, polis bize burada kurşun sıkıyor. Okul çağında olan dört çocuğum var korkudan okula gönderemiyorum, tekrar sokağa çıkma yasağı gelecek diye hepsini evde tutmaya çalışıyorum. Ne bir oyunları kaldı ne bir şeyleri. Bize hain diyenler gelsin burada bizim ne çektiğimizi görsünler, sonra yine hain olmaya razıyım. Yeter ki görsünler… Yanıbaşlarındayız, biz Kürtler namusumuz, onurumuz için direniyoruz, evimi terk edersem nerede kalır benim onurum. Hangi ana ister geceler boyu çocuklarının ölüsünün gözüne gelmesini, hangi ana bunun korkusuyla ne kadar yaşar, sorarım size? Daha geçen sobaya odun koyarken kapağı elimden düştü, 2 yaşındaki oğlum ‘anne boom‘ diye ağlamaya başladı. Bizim çocuklarımız şeker diye ağlamıyor burada, kurşundan bombadan ağlıyor. Biz yorulmuşuz artık insan sayılmamaktan, ben bu ülkede bizi görmeyen, duymayanlarla kesmişim bağımı, tek derdimiz canımız” diye isyan etti.

Fotoğraflar Cansu Alkaya’ya aittir.

Cansu Alkaya, Nusaybin 1 Cansu Alkaya, Nusaybin 2 Cansu Alkaya, Nusaybin 3 Cansu Alkaya, Nusaybin 4 Cansu Alkaya, Nusaybin 5 Cansu Alkaya, Nusaybin 6 Cansu Alkaya, Nusaybin 7 Cansu Alkaya, Nusaybin 8 Cansu Alkaya, Nusaybin 9 Cansu Alkaya, Nusaybin 10 Cansu Alkaya, Nusaybin 11 Cansu Alkaya, Nusaybin 12 Cansu Alkaya, Nusaybin 13 Cansu Alkaya, Nusaybin 15 Cansu Alkaya, Nusaybin 18 Cansu Alkaya, Nusaybin Kabap

Daha önce hiç bal peteğinde uyudunuz mu?

Bundan sonra gideceğiniz büyük müzik festivallerinde, geceyi geçirmek için daha rahat ve şık bir seçeneğiniz var. Belçikalı tasarım firmaları Compaan ve Labeur, kamp yerleri için standart bir çadırın ötesine geçebilecek bir ürüne imza attı. Çadırda konaklama fikrini pek sevmediği için festivallerden kaçınan insanlar düşünülerek tasarlanan bu ürün, alternatif bir çadır deneyimi sunuyor. Fikrin yaratıcılarından Barbara Vanthorre tasarımın çıkış noktasını “Festival zamanlarında otel fiyatları yükseliyor ve yer bulma sıkıntısı yaşanıyor. Bu durumda festival müdavimlerine; neden rahat, sıcacık bir bal peteği alternatifi sunmayalım diye düşündük“ şeklinde anlatıyor.

Görüntüsü ile bal peteğini andıran B And Bee altıgen odacıklardan oluşuyor. Her odacıkta; altına eşyalarınızı koyabileceğiniz alana sahip, koltuğa dönüşebilen büyük boy yataklar bulunuyor. Kilit, lamba ve güç kaynağını da içinde bulunduran karaçamdan yapılmış bu odacıklar dikine bir yapı oluşturuyor. Kenarında bulunan hafif metalden yapılmış basamaklar sayesinde üstte bulunan odacıklara rahatça çıkılabiliyor.

B And Bee çadırlar, festivallerde alanı daha efektif kullanma olanağı sağlıyor. Dikey yapısı sayesinde kısıtlı alana sahip festivallerde konaklama kapasitesini artırıyor. Ayrıca ekip, geliştirdikleri bu konseptin festivallere çevresel bir bakış açısı kazandıracağını düşünüyor.
“Tüm kullanıcıların gereksinimlerini karşılamak amacıyla ekibimiz; güvenlik şirketleri, festival organizatörleri ve kentsel hizmetler ile ortak bir çalışma yaptı” diyen tasarım ekibi ideal bir konaklama alanı yaratmışa benziyor.

Kaynak: The VergeDezeenArch Daily

Ekoloji Kolektifi Paris Anlaşması’nı Türkçeye çevirdi: Okuyun, çoğaltın, dağıtın!

Ekoloji Kolektifi Derneği, 21. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı sonucunda (COP21) 12 Aralık 2015 tarihinde kabul edilen Paris Anlaşması’nın çevirisini, kendilerinin hazırladığı bir önsöz metniyle birlikte yayımladı. Bu değerli çalışmaları, hem anlaşmayı değerlendiriyor hem de Türkçe çevirisinin tam metnini içeriyor.

paris_iklim_zirvesi

Anlaşma çevirisini Yunus Bakihan Çamurdan, yayının editörlüğünü de Ilgın Özkaya Özlüer, Ethemcan Turhan ve Fevzi Özlüer yaptı. Ilgın Özkaya Özlüer’in önsözünde Paris Anlaşması’nın öncesi ve sonrasının ne olacağı genel hatlarıyla ele alınıp etkileri tartışılıyor. Çevre sorunlarının küreselleşmesi devletleri ne ölçüde, hangi koşullarda bağlıyor ve hukuki bağlayacılığı ne?

Bu doğrultuda, Ekoloji Kolektifi’nin çalışmasından beslenerek çevre için devletler düzeyinde yapılanları inceleyebiliriz.

İlk olarak, 1972 yılında 113 ülkenin katıldığı BM Stockholm Konferansı ile her insanın iyi bir çevreye ulaşma hakkının sağlanmasına yönelik devletin pozitif ve negatif yükümlülükleri olduğu kararlaştırıldı. 20 yıl sonra Rio de Janerio’da da çevre ve kalkınma arasında bir denge oluşturma çabasıyla bazı sözleşmeler oluşturuldu. Bunlardan ilki, BM Biyoçeşitlilik Sözleşmesi’ydi. Bu sözleşme ile biyolojik çeşitliliğin devletler tarafından korunacağı kabul edildi. Diğer sözleşme ise, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ydi. Bu sözleşme ile de insanlığın ortak mirası olan doğanın korunmasına yönelik azaltım ve uyum alanında özel olarak çalışma yapılacağı kararlaştırıldı. Son sözleşme olan BM Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi kapsamınada çölleşme, iklim değişikliği ve biyoçeşitliliğin kesişimindeki gıda sorunu da ele alındı. Kısacası, bu anlaşmalarla çevre sorunlarının küreselleştiği, devletler tarafından kabul edilmişti.

Çizim: Yoonhqa Jang
Çizim: Yoonhqa Jang

Fakat sorun şu ki, 1990 yılından beri yürürlüğe giren birçok uluslararası anlaşma olmasına ve farkındalığın da artmış olmasına karşın çevre sorunlarının kökünden çözümüne yönelik adımlar atıldığını göremiyoruz. Aynı zamanda çevre sorunların küreselleşmesinde devletlerin farklı derecede katkılarının olması sebebiyle ortak fakat farklı sorumluluklar almaları gerektiği de tartışılan bir düşünce olarak karşımıza çıkıyor.

2005 yılında yürürlüğe giren Kyoto Protokolü’nün de etkisiz kalmasıyla 2015 yılı Aralık ayında düzenlenen COP21’de oluşturulan Paris Anlaşması, 2020 sonrası yeni iklim rejimini şekillendirecek. Ancak bu anlaşmanın bağlayıcılığı ve yaptırım gücü çok zayıf. Çünkü her devlet artık ortak alınan kararlarla değil, kendi istediği ölçüde ve gönüllü olarak sürece katkıda bulunacak.

Peki, Ekoloji Kolektifi’nin küresel bağlamda çevreye yönelik tedbirlerde eksik buldukları ve önerileri neler?

Devletlerin küresel iklim değişikliğini 2100 yılına kadar 2 derecenin altında ve mümkünse 1,5 derece tutmaya yönelik bir kararlık içinde olmaları, bu konuda etkin bir anlaşma yapıldığı sonucu çıkartmamaktadır. Gelişmiş ülkelerin, gelişmekte ve az gelişmiş ülkeler karşı Sanayi Devrimi’nden bu yana ürettikleri atmosferik kirlilik nedeniyle bir tazminat (iklim borcu) ödeme yükümlülüğü vardır.

Yeşil İklim Fonu gibi kurulan finansman mekanizmaları da yetersizdir. Küresel çevre sorunlarının engellenmesi ve azaltılması için toplumların gıdaya, suya, havaya, toprağa, enerjiye adil ve eşit erişimi sağlanmalıdır. Bunun için de bölgesel ölçekte çalışmalar yapılmalıdır.

yesil iklim fonu logo

İklim değişikliğinin göç ve toplumsal çatışmalarla ilgisi yadsınamaz. Bu değişiklikten etkilenen sosyal kesimlerin temel hak ve özgürlüklerini de sağlayacak katılım mekanizmasıyla bölgesel ölçekte de ekolojik değerlerin planlanması ve akılcı olarak kullanılması sağlanmalıdır.

Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz Havzası korunmalıdır.

Türkiye’nin bu süreçte yapması gerekenler neler?

Devlet, tüm kamu yatırım politikalarını iklim değişikliğine uygun yeniden tasarlamalı ve bunun için bölgesel ve ulusal kalkınma planları hazırlamalıdır.

Çevre düzeni planları ve her ölçekteki kent planları revize edilmelidir. Karbon vergisi gibi yeşil bir vergi reformu günde gelmelidir. Teknolojide yenilikçi adımlara yönelmelidir. Yaşanan iklim afetlerinin hukuki sorumluluklarının alt yapısı oluşturulmalıdır. Kömür gibi fosil yakıtlara dayalı enerji üretim sistemlerinden uzaklaşılmalıdır.

Ekoloji Kolektifi’nin çalışmasının tamamına buradan ulaşabilirsiniz: 

Avrupa’da 10 bin göçmen çocuk kayıp

0

21. yüzyılda yaşanan göç hareketlerinin artışıyla birlikte yayınlanan veriler ciddi bir mülteci dramıyla karşılaştığımızın önemli göstergeleri.

Böylesi bir göç çağında, özellikle “çocuk göçü” ile ilgili veriler ve tahminler sadece çocuk göçü sorununa değil, aynı zamanda çocuk hakları meselesine dikkat çekilmesi gerektiğini gözler önüne seriyor. Çünkü çocuklar için göç her zaman zorunlu bir göçtür. Dünyanın bir kısmını ölüme ya da yoksulluğa iten bu süreçte çocukların söz hakları yoktur.

goc cocuk

Avrupa’daki kayıp göçmenlerle ilgili ilk kez veri açıklayan istihbarat birim Europol, son 2 yılda 10 binin üzerinde göçmen çocuğun Avrupa Birliği ülkelerine geldikten sonra kaybolduğunu açıkladı. Göç ile gelen çocukların kayıtlarını yaptırdıktan sonra izlerini kaybettirdikleri ve bu çocukların çeteler tarafından seks işçiliğine ve köleliğe zorlanabileceği uyarısını yapıyor.

İnsan ticareti yapan çetelerin göçmenleri hedef aldıklarını belirten Europol’un başkanı Brian Donald, sadece İtalya’da 5 binin üzerinde çocuğun kaybolduğunu belirtti. “Bazıları aile üyelerine kavuşmuş olabilir. Nerede, kimle, ne yaptıklarını bilmiyoruz” dedi. Örgüt, Avrupa’da kayıp çocukların izlenmesi ve çocukları sömürenlerin cezalandırılması talebinde bulunuyor.

migrant boat

Çocukların göç içindeki görünürlüklerinin artmasına dikkat çeken uluslararası sivil toplum kuruluşu Çocukları Kurtarın Vakfı (Save the Children) yaptığı bir araştırmada ise sadece 2015 yılında 26 bin civarında çocuğun Avrupa ülkelerine yanlarında anne ya da babaları olmadan geldiğini belirtti.

“Umarız AB bu verileri dikkate alır”

BBC’ye konuşan Uluslararası Göç Örgütü sözcüsü Leonard Doyle, 10 bin kayıp çocuk açıklamasını “Şok edici ama maalesef sürpriz de değil” sözleriyle yorumladı. Doyle, “Umarız AB elindeki kaynakları bu çocukları bulmak için harcar. Umarız onlara yardım edip aileleriyle buluşturmaya çalışırlar” dedi.

Kaynak: BBC, Migration

Alıntı21.yüzyıl, göç hareketlerinde görülen büyük artıştan dolayı ‘‘göçler çağı’’ olarak tanımlanmaktadır. (Castles ve Miller, 2008)

Sanki alevler içinde dev bir yumruk; Tanrı’nın eli

Geçtiğimiz pazartesi günü Portekiz‘in Maderia Adası üzerinde görenleri kendisine hayran bırakan ve alev almış bir yumruğa benzeyen dev bir bulut gözlendi.

Parlak turuncu ve kırmızı tonlarındaki bu korkutucu bulut, meteoroloji blogger’ı Rogerio Pacheo tarafından fark edildi ve kısa bir süre içerisinde sosyal medya yolu ile tüm dünyaya yayıldı. Bu görüntüler pek çok insan tarafından “Tanrı’nın eli” şeklinde adlandırıldı ve bir takım spekülasyonlara neden oldu. Görüntülere “Tanrı’nın eli” diyenler ile aynı fikirde olmayan bir başka grup ise sevilen video oyunu “final fantasy”deki kayan yıldızlara çok benzediğini iddia etti.

unusual-cloud-formation-fist-hand-of-god-portugal-3

Bu muhteşem bulutu fark eden ve hemen fotoğraflayan Pacheo: “Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda ateşten bir elin bana uzandığını düşündüm ve bu muhteşem görüntüyü hemen fotoğrafladım” yorumunu yaptı.

Kaynak: Bored Panda

Erkek dünyanın erkek yasasında çete liderliğinden politikacılığa: Phoolan Devi

0

“Bir kadın, ne zaman kendi sesini duyurmak için ayağa kalksa
Planlanmamış bile olsa
Tüm kadınlar için ayağa kalkmış olur.”
Maya Angelou

Efsane gibi sunulsa da, tarih anlatılarında kendine yer bulamasa da Phoolan Devi, ataerkinin kadınlara yaptığını ve kadınların yılmayışını örnekleyen bir hayata sahip. Zorluklarla bezeli hayatından kurtuluşu ise bir mucizeyle olmadı, bu kurtuluş, kadın gücünün bir neticesiydi. Zira Phoolan, erkek egemen dünyanın kurallarına, baskılarına sergilediği karşı duruş, gerçekleştirdiği var oma mücadelesi ile kadın olmanın direnişle olan ilgisini tüm dünyaya gösterdi.

1963 yılında Hindistan’da, düşük kasttan bir ailenin içerisinde dünyaya gelen Phoolan Devi, 11 yaşında zorla evlendirildi. Söz hakkının olmadığı bir toplumda yaşayan bu küçük kadın için hayatın seyri, evliliğin sonucu fazlasıyla değişti. Evlilikle beraber derin acıların yaşanacağı bir hayata mahkûm edildi. Evliliği ağır baskıların ve erkek şiddetinin son raddeye ulaştığı bir evlilik oldu. Birçok kez tecavüze uğradı, şiddet gördü. Dayanmayıp evine dönmesi ise onun için başka baskıların başladığı günleri getirdi. Çünkü Hindistan’da -pek çok toplumda olduğu gibi- evliliğini bitiren, ailesinin evine dönen kadınlar istenmezdi. Dahası bu kadınların uğursuzluk getirdiğine inanılırdı. O yüzden küçük yaşta başlayan sancılı süreç, bu değişimle başka bir boyuta ulaştı.

Zorla gönderildiği evden diğer eve dönen Phoolan, kendine ait olmayan bir hayatta, kendine ait olmayan kararlar yüzünden düşmanlar kazanmıştı. Evliliğe onu zorlayanlar, sonra da hayatını zorlaştırmaya devam ettiler. Bilhassa amcası ve amcasının oğlu, onu 11 yaşında evliliğe zorladıkları gibi sonrasında da şiddet uygulamaya, aşağılamaya devam ettiler. Phoolan ise bu yaşadıklarını kabullenmedi, hesap sormaya başladı. Oysa kadınlar susmalıydı, tecavüz onların utanması gereken bir durumdu, bahsini etmemelilerdi ama Phoolan ne şiddeti ne tecavüzü suskunlukla karşıladı, şikâyetlerini durmadan dile getirdi. Ayrıca bir şey daha onun rahatsızlıklarını dile getirmesine sebep oldu. O da, köydeki üst kastta bulunan kişilerin haksız tavırlarıydı. Bu boyun eğmeyen tavır, onun şikâyet edilmesine, haydutlukla suçlanıp hapse girmesine sebep oldu.

Phoolan Devi 3

20 yaşlarında hayatı başka bir döneme girdi. Kimi kaynaklarca baskıdan kurtulmak amaçlı dağa çıktı, kimi kaynaklarca kaçırıldı, sonuç olarak ise bir çetenin içinde yer aldı. Burada çetenin liderinin tacizleriyle karşı karşıya kaldı. Liderin öldürülmesinin ardından yerini Vikram Mallah aldı. Vikram Mallah ile yaşadığı aşk onu bir süre tacizden uzaklaştırdı. Çeteye kendisi de katıldı, birlikte hareket etmeye başladılar. Vikram ile eski kocasının köyünü bastılar. Eylem sırasında üst kasttan kişilerin evlerini bastılar, rehineler aldılar. Bu eylem sonrası Vikram, çetenin eski üyeleri tarafından öldürüldü. Phoolan ise kaçırıldı. Onu kaçıran Behmai köyündeki üst kasttan erkeklerin, günlerce toplu tecavüzüne maruz kaldı. Çete arkadaşlarının onu kaçırması sonucu kurtulan genç kadın, çete lideri oldu.

Phoolan Devi 4

Çete lideri Phoolan, intikam eylemini çok geciktirmedi. Ve 1981 yılının sevgililer gününde Behmai baskınını gerçekleştirdi, üst kasta mensup 22 erkeği öldürdü. Bunlar ona tecavüz eden erkeklerdi. Bundan sonra gerçekleştirdiği eylemler ise düşük kastta bir ün kazanmasına neden oldu. Halkın arasında üst kastı hedef alması nedeniyle “Haydutlar Kraliçesi” olarak adlandırıldı. Yakalanma emirlerinden kaçtığı süre boyunca halk onun arkasında oldu. Çiçeklerin Tanrıçası anlamına gelen adı, Haydutlar Kraliçesiydi artık. 1983 yılında ise hükûmetin içinde olduğu bir görüşme oldu, savunma anlaşması kapsamında teslim oldu. 11 yıl hapiste kalan Phoolan, burada yazar Mala Sen ile karşılaştı. Yaşam öyküsünü daha sonra bu arkadaşı yazdı. 11 yılın ardından Phoolan’ın hayatında bu sefer kendi kararıyla bambaşka bir evre başladı. Tekrar evlendi. Kendini geliştirmeye ve politikacı olmaya karar verdi. Geçmişi geri dönmeyeceği şekilde silmiş, unutmuştu. Nitekim Türkiye’den bir gazetede yayınlanan röportajında geçmişiyle ilgili soruya, şiddete başvurmak zorunda olduğu günleri unutmak istediğini söyledi. Zaten cezaevinden çıktıktan sonra da mücadelesini sadece politikacı kimliğiyle sürdürecekti.

Phoolan Devi 5

Phoolan Devi, 1996 yılında meclise girmek için Samajwadi Partisi’nden aday oldu, üst kasttan birini Lok Sabha’da (Hindistan Parlamentosu) koltuğundan edip düşük kasttan insanların gücü olarak parlamentoya girdi. Bu, üst kasttakileri kızdırdı, o ise yoksul halkın ve adaletsizliğe uğrayanların son derece destek verdiği bir isimdi, mücadelesini bunun bilincinde olarak gerçekleştirdi. Aslında o da bu amaçla parlamentoya girmişti. Kendi deyişiyle cezaevindeyken adalet mekanizmasının nasıl işlediğini görmüş, yoksulluk ve rüşvetle mücadele için parlamentoya girmişti.

Kocası, akrabaları ve korumalarıyla hayatını sürdürdüğü evde ise bu kadar çok sevilmenin neticesinde sık sık ziyaretçileri oldu. Hayatının filme çekilmiş olması da ününe ün katmıştı ama o sürekli kurban olarak gösterildiği için filmi beğenmemişti. Çünkü Phoolan, ataerkinin baskılamalarına hiçbir zaman boyun eğmedi. Bu yüzden sürekli şiddet gördü fakat yine de geri adım atmadı. Gazetedeki röportajında bulunan şu ifade ise onu en net anlatan ifadeydi: “Ülkemdeki haksızlıklara karşı mücadelem devam ediyor. Ancak artık silahım yok, arkamda halkımın gücü var.

Arkasına aldığı halk gücü ve geçmişten bu yana üst kasta karşı verdiği mücadele, düşmanlarının da sayısını arttırdı. Uzun süredir ölüm tehditleri alan Devi, 2001 yılında parlamentonun sabahki oturumundan evine döndüğü sırada maskeli iki –bazı kaynaklarda üç kişi olduğu da yazar- kişi bir otomobilden 4-5 el ateş ederek kaçtılar. Trafik polisinin kovaladığı saldırganlar izlerini kaybettirdi. Phoolan ise hastaneye yetiştirilmeden hayatını kaybetti.

Phoolan Devi 7

Saldırı nedeni ile parlamento çalışmalarına geçici olarak ara verildi. Katili olarak suçlanan Sher Shing Rana, Uttar Pradesh’de bulunan üst-kasttan erkeklerin intikamını almak için yaptığını iddia etti ama diğer raporlar kocasının da cinayete dâhil olduğunu gösterdi. Katile müebbet hapis cezası verildi ama bu cinayet, aydınlanmayan bir suikast olarak kaldı. Erkek egemen sistemin kıskacında 12 yaşından başlayarak adeta karanlığa mahkûm edilen Phoolan, buna karşı yoğun bir mücadele verdi ve baskılamalarına boyun eğmediği bu sistemin erkekleri tarafından 38 yaşında öldürüldü.

10 görselle feministlere karşı oluşturulan önyargılar

0

“Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan daha zordur” demiş Einstein, yaklaşık 100 yıl önce.

Açıkçası aradan geçen bir yüzyılda bu konuda pek yol aldığımız söylenemez. Önyargılar hâlâ birbirimizi anlamadaki en büyük engel.

Feministler hakkındaki önyargılar da feminizmin anlaşılmasını engelliyor. Ne yazık ki, “feminist”lerin toplumdaki algısı “çirkin, erkek düşmanı ve lezbiyen”den öteye gidemiyor çoğu zaman.

Occidental College Sosyoloji bölümünden Doç. Dr. Lisa Wade feministler hakkındaki olumsuz düşüncelerin çıkış noktasını bulmak üzere küçük bir araştırma yapmış. Araştırma sonucu bizi 1900’lü yılların başına; İngiliz kadınların oy kullanma hakkı mücadelesine ve bu mücadeleye karşı yürütülen bir propogandaya götürüyor. O yıllarda kadınların oy vermesine karşı çıkan gruplar, eşitlik için savaşan bu kadınların huysuz, çirkin, sinirli ve saldırgan oldukları, kadınsı olmadıkları ya da aile ve erkek düşmanı oldukları gibi söylemler üretip; gazete reklamları, broşür ve afişler aracılığıyla bu söylemleri yayıyorlar.

Aşağıda da örneklerini göreceğiniz bu görseller, 1900’lerde üretilmiş olmalarına rağmen günümüzde de hâlâ devam eden negatif klişeleri özetliyor.

1. Feministler kötü annelerdir.

10 gorselle feministlere karsi olusturulan onyargilar 1 2. Feministler çirkindir.

10 gorselle feministlere karsi olusturulan onyargilar 2 3. Feministler zorbadır.

10 gorselle feministlere karsi olusturulan onyargilar 3 4. Feministler talepkardır, ama ne istediklerini bilmezler.

10 gorselle feministlere karsi olusturulan onyargilar 4 5. Feministler evlilik ve ilişkilerden nefret eder.

10 gorselle feministlere karsi olusturulan onyargilar 5 6. Feministler eşitlik değil, erkeklere hükmetmek isterler.

10 gorselle feministlere karsi olusturulan onyargilar 6 7. Feministler aile ya da ev işlerini üstlenmek istemezler.

10 gorselle feministlere karsi olusturulan onyargilar 7 8. Feministler öfkelidir.

10 gorselle feministlere karsi olusturulan onyargilar 8 9. Feministler erkeklerin rollerini üstlenmek isterler.

10 gorselle feministlere karsi olusturulan onyargilar 9 10. Feministler aile ve çocuklarıyla ilgilenmezler.

10 gorselle feministlere karsi olusturulan onyargilar 10

Son olarak; feminist olmanın cinsiyetten, cinsel ve etnik kimlikten bağımsız olduğunu not etmekte fayda var. 100 yıl sonra bu klişelerin çoktan bitmiş olması dileğiyle.

Kaynak: Huffington Post, Museum of Sexism