Ana Sayfa Blog Sayfa 547

Psychedelic Art Festival’in ilk etkinliği gerçekleşti

Sanat ve dansın harmanlandığı Psychedelic Art Festival‘in ilki 27-31 Temmuz 2016 tarihleri arasında İzmir’de gerçekleşecek.

Festival başlangıcına kadar çeşitli etkinlikler düzenlemeyi planlayan Psychedelic Art Gallery ekibi, ilk etkinliğini 7 Kasım’da Tunnel sahnesinde düzenledi. Dans ve sanat severlerin yoğun katılımı ile geçen partide psychedelic’ler unutulmaz bir gün yaşadı. Pscyhedelic Art Gallery sanatçıları ve Outpsyd ortaklığı ile hazırlanan yetenekli sanatçıların çalışmaları ortamdaki enerjiyi yükseltti. Karahan Kadrman‘ın Beats&Dreams Workshop’una ilgi gerçekten fazlaydı ve sırf bu deneyimi yaşamak için gelen misafirler bile bulunuyordu.

Alphabub a.k.a Alphdub, Eqinox, ITouch – MMP, Gypsydelic, Ramizes performansları ile enerjiyi yüksek tutan bir gece yaşattılar. Üzerinden çok zaman geçmeden İsveçli psydub prodüktörü Hinkstep tekrardan Türkiye’ye gelerek yine muhteşem bir canlı performans gerçekleştirdi.

YCavusogluPhotography, psychedelic art festival 5

İsveçli Hinkstep, Türkiye’deki ikinci deneyimi ve Türkiyeli hayranları ile ilgili Gaia Dergi’ye konuştu.

Türkiye’deki ikinci performansındı. Gece senin için nasıl geçti?

Her anlamda gerçekten harika bir geceydi. Her yerde bir sürü sevgi ve harika bir atmosfer vardı.

Sanırım Türkiye’den birçok hayranın var; kendimi örnek verebilirim. Türkiyeli hayranların için neler söylemek istersin.

Türkiyeliler deli! Hahah. Hayır, sizler inanılmazsınız. Enerji dolusunuz.

YCavusogluPhotography, psychedelic art festival 18
Hinkstep, Jonas Tegenfeldt

Müzik yaparken dans edenlerle çok güzel iletişim kuruyorsun. Çok güzel bir enerjin var. Bu gerçekten çok güzel. Müziğin ile birlikte dans ederken ben böyle hissettim. Dans eden kalabalığı gördüğünde sen neler hissediyorsun?

İnsanları dans ederken ve benim yaptığım şeyi hissettiklerini görmek performansım sırasındaki en iyi şey. Stüdyoda oturup müzik yapmak hayatımdaki en iyi şeylerden biri fakat canlı çalmak ve dans pistindeki herkesle bağlantı kurmak bütün diğer hikâyeyi oluşturuyor. Her saniyesini çok seviyorum.

YCavusogluPhotography, psychedelic art festival 23

Organizatörlerden Onur Kalafat ve Batuhan Güven de geceye dair açıklamalar yaptı.

“Psychedelic art Festival”i düzenleme fikri nasıl ortaya çıktı?

O.K.: Uzun zamandır aklımızda proje olarak vardı. Türkiye’de psychedelic sanatı her yönlü sergileyen birçok sanatçı var. Art Gallery sürecinde birçok sanatçıyla etkileşimde bulunduk. Hem yurtiçinden hem yurtdışından… Zamanı geldiğini düşünüyoruz. Sanatın her yönünü kullanıp gerçek bir sanat festivali gerçekleştirmek istiyoruz. Yakın zamanda isimler açıklanacak.

B.G.: Onur’un ve benim ayrı ayrı zamanlarda düşündüğümüz; aslında Onur’un benimle iletişime geçmesiyle gerçeğe dönüşmeye başlayan bir yapı benim için. Benim diyemeyeceğim kadar herkesin, yani sanat yapan herkesin sorumluluğundaki bir konu, bu sorumluluğu gösteren sanatçı ve sanatsever dostlarımız sayesinde gerçeğe dönüştüğünü söyleye biliriz. Çoğu söylenenin aksine psychedelic kültürün sorumluluklarının olduğunu ve boş bir temel üzerine kurulmuş bir yapı olmadığını kanıtlıyor benim için bu festival.

Festivalin ilk etkinliği ile ilgili güzel yorumlar aldım. Gece ile ilgili bir de senin düşüncülerini merak ediyorum.

O.K.: Yoğun bir ilgiyle karşılaştık; gecede katılımcıların ve sanatçıların sergilediği performans görülmeye değerdi. Outpsyd’ın katkılarıyla güzel bir gece yaşadığımızı düşünüyorum. Ailemiz her geçen gün büyüyor ve bu çok keyifli. Bizi, festival için daha çok heyecanlandırıyor.

B.G.: Çok şey anlatabilirim ama özetlemek benim için daha kolay; herkes çok mutluydu ve bu mutluluğu paylaşan insanları görmek harikaydı.

Partiye dair en etkileyici olay neydi? Bundan sonraki etkinliğin tarihleri belli mi? planlarınız neler?

O.K.: Gecenin merak edilen ismi Hinkstep idi diyebilirim. İstanbul’a ilk gelişiydi. Çok keyifli saatler geçirdik. Herkesin çok keyif aldığını düşünüyorum. Tüm katılımcı sanatçılarımıza ve sanatseverlere teşekkür ediyorum. İzmir’de 19 Aralık’ta yeni pre–eventimiz gerçekleşecek. Süpriz isimler var. Keyifli bir gece daha bizi bekliyor diyebilirim.

B.G.: Beats&Dreams Workshop’u esasındaki ilgi ve meditasyon anı ve tabii ki de Hinkstep performansı. Hinkstep’in harika performansı ve insanlar ile etkileşimi mükemmeldi. Tarihler ve planlamalar kafamızda oluştu; önümüzdeki günlerde açıklamalarınız festivalimizin temasını yansıtan türden değişimler ile birlikte gelişecektir.

Fotoğraflar: Yasin Çavuşoğlu

Ganja yoga: Farkındalığı arttırmak, nirvanaya ulaşmak

Hiç ganja yogayı duydunuz mu? Bazılarınız biliyor da olabilir. Bu yoga sınıfında arkadaşlarınızla birlikte esrar kullanarak hem meditasyon hem de yoga yapıyorsunuz. Ganja yoga; ağrı kesici, sağlık, rahatlama ve içsel barışı filizlemek için yapılıyor. Birçok yogaya göre daha az fiziksel hareketi barındıran ganja yoga, farkındalık temeline dayanıyor.

10_ganja-yoga-in-Toronto

Daha önce hiç esrar kullanmamış kişiler için bu yoga sınıfı önerilmiyor çünkü büyük ihtimalle ilk deneyimden dolayı ilk trip’lerini yaşayacaklar ve yoga pozisyonları o an akıllarındaki en son şey olacaktır. Eğer daha önce yoga da yapmadıysanız, ganja yoga sınıfına katılmak yine önerilmiyor çünkü yoga hareketleri karışabilir ve dolaysıyla kendinizi yanlış bir hareketle incitebilirsiniz. Aynı zamanda, eğitmen de gözle görülebilir düzeyde yüksek kafada olabilir ve vereceği talimatlar tam açık olmayabilir. Bu yüzden yoga hareketlerini bilmek bu sınıfta önemli.

Ganja yoga sınıfını merak eden ve bu derslere katılan Regan McNeill, esrarın bazen zihninizi sakinleştirmesi açısından yararlı olabileceğini söylerken bazen de tam tersi etkinin olabileceğini de ekliyor.

3_ganja-yoga-in-Toronto2_ganja-yoga-in-Toronto5_ganja-yoga-in-Toronto6_ganja-yoga-in-Toronto7_ganja-yoga-in-Toronto4_ganja-yoga-in-Toronto8_ganja-yoga-in-Toronto9_ganja-yoga-in-Toronto
11_ganja-yoga-in-Toronto12_ganja-yoga-in-Toronto13_ganja-yoga-in-Torontoganja yoga14_ganja-yoga-in-Torontoganja yoga

Fotoğraflar: © Eric Zdancewicz

Kaynak: The Plaid Zebra, The Cannabist

“Black Friday”e karşı, “Satın Almama Günü”nü kutluyoruz!

ABD’de, “Şükran Günü”nden (1) bir sonraki gün “Black Friday” (Kara Cuma) olarak anılır ve bugün dünya çapında birçok yerde indirimlerle ve kampanyalarla şirketlerin insanları aşırı tüketime teşvik ettiği bir gün olarak da ekolojik hafızamızda yer edinir. Black Friday, sadece ABD’de bir milyon tondan fazla ekstra çöpün ortaya çıkmasından da sorumludur.

Bugün, aynı zamanda “International Buy Nothing Day” (Uluslararası Hiçbir Şey Satın Almama Günü). Satın Almama Günü, ilk kez 1992 yılında Kanadada tüketim kültürü karşıtı bir hareket olarak “toplumun aşırı tüketim meselesini sorgulamaya başlaması” için ortaya çıktı ve şimdi 65’ten fazla ülkede çeşitli protesto ve performanslarla kendisine yer buluyor.

black friday

2000 yılında, tüketim karşıtı çalışmaları yürüten Adbusters dergisinin verdiği ilanlar sadece CNN’de yer alabilmişti. 2011 yılında ise Adbusters, Occupy Wall Street (Wall Street’i İşgal Et) hareketinin başlamasında önemli rol oynadı. Şu anda ise hem Satın Almama Günü kampanyası hem de tüketim karşıtı politik örgütlenmeler, konuyu farklı yönlerden ele alarak, dünyanın ve özellikle de küresel sömürünün kaynağı olan ABD ve Avrupa’da geniş yankı buluyor.

Türkiye’de ise Black Friday furyası, son on yılda katlanarak büyümeye devam ediyor. İnternet üzerinden Amazon, eBay, Microsoft, Valve gibi şirketlerin yaptığı kampanyalar oldukça rağbet görse de Türkiye merkezli markalar da tüketimi teşvik etme fırsatını kaçırmış gibi görünmüyor. Bizlere de bugünü Satın Almama Günü ilan etmek düşüyor.

black friday 3

Satın Almama Günü kapsamında, boykotun yanı sıra, çeşitli etkinlikler de yapılıyor. Toplu kredi kartı imha etme şenlikleri, sokak partileri ve kendin-yap sergileri bunlardan sadece birkaçı. Ayrıca dünyanın pek çok şehrinde, Black Friday’in etkisini en çok gösterdiği yerlerde, “zombi yürüyüşleri” ile tüketicilere ayna tutulmuş oluyor. “Whirl-mart” (3) adli bir başka protesto biçimi ise alışveriş arabalarını boş bir şekilde kasa sırasına sokarak tüketimi yavaşlatmaya çalışıyor.

Black Friday, aşırı tüketimi teşvik ederek tüketim kültürünün hem maddi (doğa ve hayvan sömürüsü, kölelik ve yari kölelik biçimleri dahi alabilen işçi sömürüsü, gelir eşitsizliği…) hem de fikirsel (seksizm ve homofobinin yüceltilmesi, yerel kültürlerin asimilasyona tabii tutularak yok edilmesi, ırkçılık…) zararlarını bünyesinde toplamış görünüyor.

black friday 2

Türkiye’de Black Friday, henüz bayram alışverişlerini ve sevgililer günü gibilerini geçmese de giderek yayılıyor. Bunun karşısında ise örgütlü bir organizasyon yok. Ancak, Black Friday özelinde olmasa bile, sömürü-üretim-pazarlama-tüketim-israf döngüsünü kıracak alternatif pratik ve söylemler üreten yerli bir harekete, Bombalara Karşı Sofralar’a göz atmakta fayda var.

(1) Amerika kıtasının Avrupalı koloniciler tarafından işgalinin kutlandiği, bereket bayramı.
(2) İlk olarak 1961 yılında Philedelphia Eyaleti’nde ortaya çıkmış, esasen 2000’li yıllarda oldukça etkili olan ve Noel alışveriş sezonunun açılmasını müjdeleyen gün.
(3) Whirl=döndürmek, tekerlekli aracı ilerletmek; mart= mağaza. ABD merkezli perakende satış devi Walmart’a ithafen.

Türkiye basın özgürlüğünde 149. sırada, 30 gazeteci cezaevinde

0
Türkiye, dün gece saatlerinde tutuklanıp Silivri’ye yollanan Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara temsilcisi Erdem Gül’ü konuşuyor. Terör örgütüne yardım ve yataklık, casusluk, devlet sırrını ifşa etme gibi suçlamalarla tutuklanan Dündar ve Gül, Türkiye’de tutuklanarak hapse giren ilk gazeteciler değiller.

Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun verilerine göre Türkiye’de cezaevinde bulunan gazeteci sayısı dün itibarıyla 30’a yükseldi. Bu sayı yalnızca sarı basın kartı bulunan gazeteciler. Gerçek sayı ise bundan daha yüksek, çünkü bağımsız gazeteciler de gözaltına alınıyor, darp ediliyor ve tutuklanıyorlar.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Merkezi’nin raporuna göre, Türkiye’de cezaevine gönderilen gazeteciler hakkındaki davalar genellikle örgüt üyeliği ya da örgüte yardım ve yataklık etmek suçlarıyla açılmış. 

GAZETECILER, SON ZAMANLARDA GAZETECILERE YONELIK ARTAN BASKI VE SALDIRILARI PROTESTO ETMEK AMACIYLA, BEYOGLU TUNEL'DEN GALATASARAY MEYDANINA YURUDU. YURUYUSE ISTANBUL MILLETVEKILLERI DE DESTEK VERDI. (FOTO:MURAT DELIKLITAS/ISTANBUL-DHA)

Zaman’ın haberine göre, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (Reporters Without Borders) yayınladığı 2015 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye, 180 ülke arasında 149. sırada bulunuyor. 2014 yılında 154. sırada bulunan Türkiye, 40 gazetecinin şartlı da olsa serbest bırakılmasının ardından 1,71 puanlık yükselişle 5 sıra yükseldi, ancak özellikle 7 Haziran’dan bu yana yaşanan gelişmeler Türkiye’de basın özgürlüğüne dair herhangi bir umut kalmadığını gösteriyor.

Özellikle doğu bölgesinde yaşanan çatışmalar, ablukalar, ev hapisleri, ölen siviller, askerler ve polisler batıda bir karşılık bulabilmiş değil. Bunun en büyük sebebi de kalemleri kelepçeleyen idareciler. Ana akım medya her şey güllük gülistanlık gibi davranadursun, 7 Haziran’dan itibaren ülkedeki kaos ortamında 145 asker, 234 sivil yaşamını yitirdi. İnsanlar kendi yakınlarının, çocuklarının ölülerini buzdolaplarında bekletti, hastaneye gidebilmek için beyaz bayrak kaldırdı. 

Can Dündar'ın tutuklama kararı
Can Dündar’ın tutuklama kararı

MİT TIR’ları davası ise bu ülkedeki kaosu kimin istediğini açıklayan cinsten. Mersin’de aylar önce ilk ifşa olayı yaşandığında konuşan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bölgeye insani destek gönderildiğini açıklamış, daha sonra bu yardımın Türkmenlere gönderildiğini söylemişti. Cumhuriyet’in ulaştığı görüntülerin ardından yayınladığı haberde, taşınanların insani yardım değil; silah ve mühimmat olduğu ortaya çıkarılmıştı. Bunun üzerine Erdoğan, “Silahsa silah, ne olmuş yani” demişti. Dündar ise dünkü savunma metninde bu cümleyi vurgulayarak “Cumhurbaşkanı ‘Silahsa silah ne olmuş yani’ diyorsa ben de haberse haber ne olmuş yani diyorum” dedi.

Anayasa’nın 28. maddesine göre basın hürdür, sansür uygulanamaz. Gezi Direnişi sürecinde medyanın nasıl da üç maymunu oynadığını, penguen belgeselleri yayınladığını hatırlıyoruz. Çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemlerine hangi perspektiften bakıldığına olarak doğru bir söylem olduğu aşikar. Ustalık dönemi denilen şu dönemde, Türkiye’nin başı beladan kurtulmuyor. Dış ilişkilerde tam anlamıyla bir çöküş, iç işlerinde sürekli bir korku, ekonomide göz boyama ve rantlar imparatorluğu. Eğer ustalık bu kriterlere bağlıysa, “devlet büyükleri” gerçekten çok ustaca bir dönemden geçiyor.

Latuff Erdoğan

BBC’nin haberine göre, 2012 yılında bir rapor yayınlayan Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, o dönemde Türkiye’deki basın özgürlüğü hakkında bir araştırma yapmıştı ve araştırmanın sonuçları hakkındaki yorumları, dünyada Türkiye’nin hangi konumda olduğunun net belirlenmesi açısından bizlere yol gösteriyor: “Türkiye dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi.”

Önümüzdeki günlerde neler olacağı bilinmez, burası Türkiye, ancak bilinen bir gerçek var: Bundan sonra direniş daha da keskinleşecek, beraberlikler daha da güçlenecek.

Hazırlayan: Burak Avşar

Gezegenin akciğerlerine darbe: Amazon ormanları yok olma tehlikesinde

0

Dünyanın en geniş yağmur ormanlarındaki tehlike altındaki türler için yapılan ilk kapsamlı araştırmanın sonuçları korkutuyor. Bu araştırmanın sonuçlarına göre, Amazon ormanlarındaki devasa ağaç çeşitliliğinin yarısından fazlası yok olma tehlikesi ile yüz yüze. Sayılarında düşme beklenen ağaçlar arasında önemli besin kaynakları arasında olan Brezilya fındığı, kakao, açai de bulunmaktadır.

Şu anda madenciler, çiftçiler ve keresteciler dünyanın en çok çeşitliliğe sahip ormanlarının yok olmasının yüzde 12’sinden sorumlu ve bu hızla devam edilirse 15 bin ağaç türünün yüzde 57’si tehlike altında olacak. Fakat el değmemiş alanlar ile şu anda tartışmalı olan alanlar ileri aşamalarda varlığını sürdürebilirse tehlike altındaki türler toplamın üçte birine indirilmiş olabilir.

East Anglia Üniversitesi’nden ve bu çalışmayı gerçekleştiren 21 ülkeden 158 araştırmacının içinde olan Profesör Carlos Peres, “1950’lerden beri bu tehlikenin varlığı biliniyordu; fakat türlerin teker teker nasıl etkilendiğine dair bir araştırma yoktu. Amazon havzasının yarısını kaplayan koruma alanları ve tartışmalı topraklar güvende gibi gözükse de aslında baraj inşaatları, madencilik, kontrol edilemeyen yangınlar ve küresel ısınmanın tetiklediği kuraklık yüzünden tehdit altında” diye belirtiyor.

Bolivya ve Peru’da kesimle artış gösteriyor

Amazonların yüzde 60’lık bir kısmı Brezilya sınırları içindedir. Geçen on yıllık süreçte Brezilya, ağaç kesimlerini net bir şekilde azaltsa da Bolivya ve Peru’da kesimler artış göstermektedir. Toplamda ise her gün 4 bin 500 tane futbol sahası kadar alan yok olmaktadır.

Brezilya ve havzaya dahil olan diğer ülkeler ilerleyen zamanlarda önlem alsa bile koruma alanlarının yönetim planı ve koruma bütçesi eksikliği, bölgede yerleşik donanımlı personel olmayışı bu alanların geleceğini riske atıyor. Bir yandan da gittikçe artan nüfus daha fazla ormanlık alanın yok edilmesine neden oluyor. Hayvan otlatma, soya ve palm yağı ihtiyacı için daha fazla ormanlık alan tahrip ediliyor.

Science Advances dergisinde yayınlan bu çalışma, önceden Amazon için yapılan bin 500 çalışmayla kıyaslanarak oluşturuldu. Bu kıyaslama esnasında bölgenin önceki ve şimdiki ormanlık alan haritaları karşılaştırıldı; böylece ilerleyen zamanlarda toplam ağaç türleri nasıl değişecek, hangi türlerde azalma gerçekleşecek, öngörüldü.

Fotoğraf: William Milliken / Science Advance
Fotoğraf: William Milliken / Science Advance

Bu çalışmayla ağaç popülasyonlarındaki değişim hangi türlerin tehdit altında olduğunu gösterdi. International Union for Conservation of Nature (Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği / IUCN) standartlarına göre ağaç türlerinin güncel sayısı ve çeşitliliği ile gelecekte öngörülen değişimi göz önüne alınarak kırmızı listeye dahil edilecek tehlike altındaki türler tespit edildi. Geçmiş 10 yıl içinde bu listeye tropikal Güney Amerika’dan bin 275 bitki türü eklenmişti. Bu çalışma sonucunda, Amazon bölgesinden listeye eklenecek yeni türlerin bu sayının on kat daha fazlası olacağı tahmin ediliyor.

Sonuçlar Amazon bölgesine dahil ülkeleri korkutur mu bilinmez. Eğer 2050’ye kadar ormansızlaştırma kontrol edilmez ise bilim insanlarının öngörüsüne göre Brezilya fındık ağaçlarının yüzde 63’ü, Acai palm ağaçlarının yüzde 72’si, kakao ağaçlarının yüzde 50’si yok olacak.

Başlık Fotoğrafı: Nacho Doce / Reuters
Kaynak: The Guardian 

Sinemayı özel kılan bir film: Sarmaşık

0

Deniz bitti, gemi durdu, duran gemi artık gemi değildir…

Ülkemizde düzenlenen film festivalleri içerisinde bir nevi omurga görevi üstlenen Gezici Festival, 21’inci serüvenine dün itibariyle başlamış bulunmakta. Birbirinden kaliteli ve bol ödüllü filmlerin seyirci karşısına sunulduğu festivalin ilk seyirliği ise Tolga Karaçelik imzalı Sarmaşık filmi oldu.

Öncelikle kendim adıma konuşacak olursam; Sundance ve Altın Koza gibi önemli festivallerde olumlu izlenimler bırakan Sarmaşık filmiyle buluşmak beni fazlasıyla mutlu etti. Özellikle de 2010 senesinde çektiği Gişe Memuru filmiyle sinemamıza unutulmaz bir gidemeyen adam kazandıran yönetmen, ruhsal betimlemeler ile soyut sahnelerin iç içe geçirdiği bu üslubu sayesinde birçok otorite tarafından tam puan almayı başarmış ve bizleri heyecanlandırmıştı. Yönetmenin aradan geçen beş sene sonunda karşımıza çıkardığı ikinci filminde ise zorunlu bir düzen içerisinde mahsur kalan insanların kendi sınırlarını zorladığı güç çatışmalarına tanıklık ediyoruz.

Filmin genel konusuna değinecek olursak; Sarmaşık isimli bir gemi tahliye olacağı liman için Angola’ya gider. Lakin sefer esnasında iflas eden armatöre bir türlü ulaşılamamasıyla birlikte, maaşını alamayan personel gemiyi terk etmek zorunda kalır. Olası tehlikelere karşı gemiyi korumak adına beklemekte olan altı personel ise filmin gidişatını aniden değiştirerek sinema perdesine unutulamayacak bir hiyerarşi mücadelesi vereceklerinin farkında bile değiller. İlk başlarda yatarak para kazanmanın cazibesine kapılan gemi tayfası; açlık ile belirsizliğin gittikçe gün yüzüne çıkmasıyla birlikte hem zihinsel hem de gemi içerisindeki güç dengelerini teker teker kaybetmeye başlayacaktır.

Sarmaşık Film 2

Sarmaşık filminin seyirciyi tavlayan iki önemli noktasının bulunduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan ilki mevcut konusunun evrensel düzeylere ulaşabilecek ortak bir noktaya doğru ilerlemesi, ikincisi ise varılan bu noktanın aşırı gerçeklikten çok sarsıcı bir simgeselliğe bürünmesidir. Özellikle de görüntü yönetimindeki gölge oyunları ile izleyeni öykünün içerisine çeken gerici müzikler, filmin dinamikliğini dengede tutmayı başarmış.

Öyküsündeki sarsıcı mükemmelliğin yanı sıra, filmin oyunculuk performansları da övgü dolu cümleler hak ediyor. Özellikle de filmin her sahnesinde yer alan Nadir Sarıbacak; ilerleyen dakikalar ile birlikte zirve noktasına ulaştırdığı Cenk karakteriyle sinemamıza damga vuracak bir performans sergilemiş. Öte yandan sene içerisinde Barış Atay imzalı Eksik filminde ödül kazanan Özgür Emre Yıldırım, Nadir Sarıbacak ile sağladığı uyumu filmin final sahnesine kadar başarıyla ilerletiyor.

Sarmaşık Film 3

Özetle Sarmaşık; kişiyi sinema salonundan ayrıldıktan sonra uzun bir süre takip edecek kalitede bir film. Üstelik insan nefsinin göreceli boyutlarını simgesel kurgusallıkla pekiştirmeyi başaran yönetmen, geçiş yaptığı her yeni sahnesine tedirginlik saçan metaforlar yerleştirmiş. Bu sebepten dolayı da ortadaki sarsıcı öyküsünü insan üstü oyunculuk performanslarıyla harmanlayan bu film, kazanmış olduğu ödüllerin hakkını sıkıntısızca veriyor. Ülkemizdeki ikinci sınıf komedi filmlerine teslim olan sinema salonlarına uğraması şimdilik biraz zor gözüken film, karşınıza çıkar çıkmaz izlenilmeyi hak eden sağlam ve sarsıcı bir sinema şölenine sahip.

Şimdiden herkese bol sinemalı güzel günler dilerim…

Not: Bu sene Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gösterimlerini sürdüren Gezici Festival, ufak tefek aksaklıklara rağmen zil sesiyle başlatmış olduğu film sunumlarıyla seyircisini farklı bir sinema atmosferine dahil etmeyi başarmış.

Çevreci Domates Çeri’nin yaratıcısı Gonca Mine Çelik ile bir söyleşi

1

Mine’yi üniversiteden beri tanırım, çünkü ikimiz de o yıllarda “go” oynardık -hani şu uzak doğu kökenli strateji oyunu-. Fakat Mine’yi daha yakından tanımam, onun bir doğa-aşığı ve ayrıca bir illüstratör olduğunu öğrenmem için aradan yıllar geçmesi gerekiyormuş.

O yıllar geçip de ben işi gücü bırakıp kırsalda hayatı keşfe çıktığımda Mine de TaTuTa ağıyla birkaç çiftlik gezmiş, sonra da Ormanevi Kolektifi‘ne katılmış ve zaten kırsalda yaşıyordu. Kafamda bir sürü soruyla onu ziyarete gittim. Nasıl yapmalı da bir köye yerleşmeli? Nasıl geçineceğim? Çiftçilik zor mu?

Çevreci Domates Çeri 2Sıcak bir temmuz ayında Mine’yle birlikte domates tarlasında çapa yaptığımızı hatırlıyorum. Ortada henüz Çevreci Domates Çeri yoktu. Mine köyde nereye giderse gitsin yanında eskiz defterini de götürür ve sık sık doğada karşılaştığı şeyleri harika bir biçimde resmeder, çocuklarla yaptığı çalışmaları anlatır ve beni de heyecanlandırırdı.

Fazla değil, bir yıl kadar sonra Çevreci Domates Çeri ortaya çıktı ve Türkiye’de çocuklar için yazılmış ender ekoloji kitaplarından biri oldu. Dahası, heyecan verici bir ilki gerçekleştirerek minik doğaseverlere kitapla birlikte biraz toprak (torf) ve çeri domates tohumları hediye ediyor!

Mine’yle bu sempatik kahraman Çevreci Domates Çeri’nin ortaya çıkışı ve Mine’nin kırsalda yaşam deneyimlerini konuştuk:

Çevreci Domates Çeri 4
Doğukan Sarıkaya: Öncelikle, bu kitabın fikri nasıl ortaya çıktı? Karakterlerin bir hikâyesi var mı?

Gonca Mine Çelik: Senin de söylediğin gibi, fikir domates tarlasında çalışırken çıktı sanırım. Çıkmış daha doğrusu, o sıra farkında değildim. Ne zaman ki iş ciddiye bindi, kitabı yazmam, bundan önce de bir karakter yaratmam gerek, gözlüklü bir domates çıkıverdi ortaya! Bunun yanında başka karakterler de yarattım ve çocuklara sunarak fikirlerini aldık, en çok Çeri ile Tuki beğenildi. Ceki sonradan katıldı aralarına ki kendisi aslen “jumpingspider” olarak bilinen, benim de uzun zamandır dikkatimi çeken çok renkli bir türdür. Kitapta da renkli bir karakter olarak ortaya çıkıyor, bir arkadaşım “Ceki Çeri’den rol çalıyor” yorumunu getirmişti hatta.

D. S.: Kitabı yazmadan önce neler yaptın? Bir ara TEMA’da Minik TEMA Koordinatörlüğü yapıyordun. Oradaki proje nasıldı?

G.M.Ç.: TEMA’da 3 yıl boyunca Erken Çocukluk dönemine yönelik bir doğa eğitimi projesini yazıp koordine ettim. Çok değerli işler yaptık orada da. Minik TEMA projesinin de Türkiye’de bir ilk olduğunu söyleyebilirim. Çocuklara bütün yıl doğada ve sınıfta uygulayabilecekleri etkinlikler ile bu etkinlikleri destekleyen materyaller dağıttık. Türkiye’nin dört bir yanında uygulandı proje, binlerce çocuğa ulaştı. Halen uygulanmaya devam ediyor.

Çevreci Domates Çeri 1
D.S.: Sonrasında kırsala geçtin. Kırsal deneyimlerin nasıldı biraz anlatabilir misin?

G.M.Ç.: Aslında bu kısım anlatmakla bitmez! Elbette çok fazla şey öğrendim bu süreçte, hayata dair. Hayatta kalma becerilerinden ne kadar yoksun yetiştiğimizi anladım her şeyden önce. Bunun yanında, “yaşam” ve özellikle “ölüm” kavramından ne kadar uzak yaşadığımızı.  

Sonra zayıf sandığım ve şehirde sürekli hastalanan bünyemin aslında ne kadar güçlü olduğunu öğrendim. Kendi bedenimi ve gücümü yeniden keşfettim adeta. Başta “yapamam” dediğim şeyleri bir bir yaptım. E bu arada birazcık da kilo aldım, yanaklarım pembeleşti, gücüm yerine geldi!

Velhasıl, köy hayatına dair anılarım anlatmakla bitmez. Ara ara söyleşilerim oluyor bununla ilgili. İstanbul Permakültür Kolektifi düzenleyecek yakında, sonrasında Ankara’ya gelme planım var biliyorsun. Denk gelen olursa bu vesileyle davet etmiş olayım. 

Çevreci Domates Çeri 5D.S.: Kitabın yazılma ve basılma sürecinde yeniden şehirdesin. Kendi domatesini yetiştirmeyi, şehirdeki hayatınla kıyasladığında neler söyleyebilirsin? Kırsalı özlüyor musun?

G.M.Ç.: Kırsalı özlüyorum elbet, şimdi sen sorunca bile içim cız etti. Çok fazla şeyi özlüyorum kırsala dair. Arkadaşlarımla güruh halinde açık havada mis gibi çalışmayı, birlikte yemek pişirip yemeyi, müzik yapıp eğlenmeyi… Şehir hayatı bunlarla kıyasla çok kısır tabii. Yine de şu anda şehirde olmam gerekiyormuş demek ki diye düşünüyorum. Hem kim bilir, belki yakında yine kesişir yolumuz oralarda? 

D.S.: Kitapta özellikle vurgulanan “yerel tohumların kurtarılması” meselesi… Ki bence inanılmaz derecede önemli bir konu. Bu konuda neler söyleyebilirsin?

G.M.Ç.: Tuki bu konuya biraz iyimser yaklaşsa da ben Çeri’ye hak vermeden edemiyorum. Bu önemli bir konu. Yerel tohumları korumamız, çoğaltmamız, GDO’ya karşı durmamız gerek. Toprağın, gezegenin ve bizim sağlığımız söz konusu. Amerika’da küçük çiftçilere kendi tohumunu kullanıyor diye dava açılıyor. Bu durum küreselleşmeden tüm önlemleri almak gerek. Bu nedenle tohumla ilgili çalışan sivil toplum kuruluşlarını, dernekleri, organizasyonları çok önemsiyorum. Bu kurumları daha çok desteklemeli, gönüllü çalışmalara hayatımızda daha çok yer açmalıyız diye düşünüyorum.

D.S.: Kitabını okuyan çocukların tepkileri nasıl? En çok neye eğleniyorlar ya da şaşırıyorlar? Tohum konusunda nasıl bir farkındalık kazanıyorlar? Aynı şekilde ebeveyn tepkileri nasıl kitabına?

G.M.Ç.: Henüz yayınlanalı çok olmadı ama ilk gelen tepkiler çok heyecan verici. Kitabın bir yerinde Ceki, Tuki’nin burnuna ağ örüp aşağı sallanıyor. Sanırım en çok o sahneye gülüyorlar. Benim çizerken çok önemsemediğim bir detaydı ama çocukların neye güleceğini bazen kestiremiyorsun. Tohum meselesi ise bence asıl çocukların kendi tohumundan domates yetiştirdiğinde somutluk kazanıyor ve çocuğun hayatında bir gerçeğe dönüşüyor. O tohumu sulamak, filizlenmeyi görmek, günden güne onu gözlemleyip gerçek bir domatese dönüştüğüne tanık olmak, çocuk dünyasında büyük bir olay. Henüz soyut işlemler döneminde olan bu yaş çocuklarına tohumun ne kadar mucizevi bir şey olduğu daha iyi anlatılamaz bence. Yayınevi’nin de bu konudaki çabası çok önemliydi, kitabın yanında toprak ve tohum verme fikrini birlikte hayata geçirebildiğimiz için çok mutluyum. Ebeveynlerin tepkileri de çok güzel. E domatesi bedavaya getiriyorlar daha ne!

Çevreci Domates Çeri 3

D.S.: Bahsettiğin gibi kitaba çok olumlu tepkiler geliyor. Kitap basıldığından beri neler oluyor? Kitapların çocuklara daha kolay ulaşması için yaptığınız çalışmalar var mı? Bir de şunu sormak istiyorum aslında, bu süreçte ebeveynlerden ya da okullardan desteğe ihtiyacın oluyor mu?

G.M.Ç.: Belki yaygınlaşması için desteğe ihtiyaç olabilir. Aslında kitabın beğenilmesi, desteği de yanında getiriyor. Çocuklar zaten her şeyi herkese anlatır. Hele ki beğendilerse! Kitabı isteyen çocuklara ulaştırma konusunda ebeveynler ve öğretmenler önayak olursa daha ne isterim. Kitap okullara dağıtıldığı gibi internet üzerinden de satışa sunuluyor.

Bir de şunu ekleyeyim, okullara belirli bir sayıda sipariş verildiğinde yayınevi okulda bir etkinlik düzenliyor. Çeri kostümlü tiyatrocu/drama eğitmeni arkadaşlarımız çocuklarla fen ve doğa etkinlikleri yapıyor.

D.S.: Yeni kitaplar için aklında bir şeyler var mı? Sonraki kitaplarda bizi neler bekliyor?

G.M.Ç.: Aklımda çokça fikir uçuşuyor. Bazısı ekolojiyle ilgili, bir tanesi böceklerle ilgili, bir diğeri Go’yla ilgili. Çeri’den sonra hangisini hayata geçirme şansım olur henüz bilemiyorum. Birlikte bekleyip görelim.

D.S.: Çok teşekkürler. 

G.M.Ç.: Biz teşekkür ederiz. (Çeri, Tuki, Ceki ve ben)

Bilimde yeni ufuklar açacak “Grafen malzemesi” 100 kat daha ucuza elde edildi

1

Her geçen gün yeni bir haberle karşımıza çıkan grafenin, bir atom kalınlığıyla, esnekliğiyle, mükemmel iletkenliğiyle harika bir malzeme olduğu artık neredeyse herkes tarafından biliniyor. Bu malzemenin enerjiden, medikal alanlara ve endüstriye devrimsel yenilikler getireceği de varılan ortak görüş. Buna rağmen, grafenin yaygınlaşmanın karşısındaki en büyük engel yüksek üretim mâliyetiydi.

Bilkent Üniversitesi ve Glasgow Üniversitesi araştırmacılarının ortak çalışması sonucu yeni geliştirilen bir metodla yüksek kalitede grafenin 100 kat daha ucuza üretilmesi sağlandı. Araştırma, 18 Kasım’da Nature Scientific Reports’ta yayınlandı.

Bilimde yeni ufuklar aáacak Grafen malzemesi 100 kat daha ucuza elde edildi (2)

Grafen genellikle kimyasal buhar biriktirme (CVD) işlemi sonucu üretiliyor ve bu işlem için pürüzsüz yüzeyli platinyum, nikel, titanyum karbür gibi pahalı malzemelere ihtiyaç duyuluyor. İşleme sonucu üretilen grafen, kaliteli olsa da yüksek mâliyetli oluyor. Bu sebeple, günümüzde birçok üretim metodu mâliyeti düşürmeye odaklı geliştirilse de tam bir çözüm bulunamamıştı. Bu çalışmaların bir kısmında, bilim insanları bakır kullanarak fiyatı düşürmeye başladılar. Ancak metalin işlenmesi gerektiğinden yine istenilen fiyata erişilemedi. Bunun yerine araştırmacılar, lityum iyon pillerde kullanılmak üzere ucuz şekilde üretilen “bakır folyo”yu kullanarak grafen üretip üretemeyeceklerini incelediler. Daha fazla işlenme gereği olmadan, bakır folyo kullanarak yüksek kalitede tek atomlu grafen yaprakları elde edildi.

Bilimde yeni ufuklar aáacak Grafen malzemesi 100 kat daha ucuza elde edildi (5)

Araştırmacılardan Dr. Ravinder Dahiya, “Kullanılan bakırın metrekare başına 1 dolara mâl olduğunu öte yandan günümüzde grafen üretmek için kullanılan bakırın metrekare başına 115 dolara mâl olduğunu” ifade ediyor. Daha da önemlisi; testler sırasında grafen yaprakların, optik elektrik özellikler göstermesi sonucu, tranzistörler için pahalı metodla üretilenden daha uygun bir malzeme olduğu ortaya çıktı.

Bu yeni teknik sayesinde grafen, yüksek teknoloji filtreleri/mâlzemelerinde, medikal cihazlarda ve birçok yeni alanda kullanılabilecek. Bu çalışmalar, akıllı şehirlerden mobil sağlık hizmetlerine geniş alanlarda kendini gösterecek. Dr. Dahiya, “Çalışmamız sonucunda yüksek kaliteli grafeni düşük mâliyetle ürettik ve çok değişik alanlarda satın alınabilir elektronik cihazların oluşturulmasına bir adım daha yaklaştık” diyor ve ekliyor: “Araştırmalarımın büyük çoğunluğu sentetik deri üzerine. Grafen maddesi aşırı esnek ve iletken yüzeylerle, günümüzde mümkün olmayan hassasiyette protezler elde etmeyi sağlayabilir.”

Anlaşılan grafenin yepyeni kullanım alanlarıyla kendini geniş bir alanda göstermesi tahmin ettiğimizden de yakın. Üstelik Türkiye’den bir üniversitenin bilimsel katkılarıyla!

Kaynak: Nature, Science Alert, GizMag, Electronics Weekly

Kent bahçeciliği: Kendi tarlanız, her yerde

Balkonunuzda, terasınızda veya evinizin önündeki bahçede tarım yaparak evinizin tüm meyve sebze ihtiyacını karşılayabildiğinizi düşünün. Kent bahçeciliği en kısa tanımıyla, bir ailenin kendi bahçesinde veya balkonunda tamamen doğal yöntemlerle, genetiği bozulmamış tohumlarla ve hormonsuz olarak tarım yapmasıdır.

Modern toplumda kentte yaşayan insanların doğadan uzaklaşması gerektiği, tarımsal üretimin yalnızca kent dışındaki alanlarda yapılabileceği gibi bir algı yerleşmiş durumda. İşte bu algıyı kırmak için en önemli yöntemlerden biri kent bahçeciliği.

Bugün dünyada yaklaşık 800 milyon kişi bir kent bahçesine sahip ve kent bahçeciliği yapıyor. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere pek çok kuruluş, sivil toplum örgütleri ve doğal yaşamı savunan gruplar destek veriyor. Hatta özellikle tarımsal üretimin kısıtlı olduğu bazı ülkelerdeki hükümetler ve yerel yönetimler de kent bahçelerinin yaygınlaşması için çaba harcıyor.

 

Tarihi 1600’lü yıllara kadar uzanıyor…

Bir trend olarak hızla yayılıyor olsa da aslında kent bahçeciliğinin tarihi 1600’lü yıllara kadar uzanıyor. O tarihlerde İngiltere’de toprak “çitleme” yoluyla soylulara tahsis edilmeye başlanmıştı. Bunun sonucu olarak da köylülerin toprak üzerinde hiçbir hakkı kalmamıştı. Toprakların işlenebilmesini mülk sahiplerinin arzusuna bırakan bu gelişme, bir “çıkış” yolu getirdi beraberinde; köylüler boş arazileri tarlalara ve bahçelere dönüştürmeye başladılar. Kent bahçeciliğinin doğuşu olarak bu oluşumu kabul edebiliriz.

1893-1897 yıllarına geldiğimizde ise Amerika’da başlayıp tüm dünyaya yayılan ekonomik krizin dünya genelinde işsizlik ve yetersiz beslenme sorunlarını ortaya çıkardığını görüyoruz. Bir çözüm olarak Detroit Belediye Başkanı Hazen Stuart Pingree, boş alanlarda tarım yapmayı destekledi; bu yıllarda kurulan bahçeler “Pingree’s Patato Patches” adıyla anıldı. Bu kent bahçeleri, yetersiz yiyecek sorununu büyük ölçüde azalttı.

kent bahceleri 5

Nüfus artışı ve kentte yaşam oranının yükselmesi ivme kazandırdı

Amerika’da bir başka gelişme daha oldu aynı dönemlerde. 1860-1910 yılları arasında nüfusun 31,4 milyondan 91,9 milyona yükselmesi ve halkın yüzde 46’sının kentlerde yaşamaya başlaması, hem suç oranlarında artışa hem de beslenme ve barınma ihtiyaçlarına ulaşma konusunda gerginliklere yol açtı. Bu sebeple Kuzey Amerika’da City Beautiful Movement (Güzel Kent Hareketi) adı altında bir şehir ve bölge planlama reformu ortaya çıktı. Bu reformun katkıları arasında şehirlerde kent bahçelerinin kurulması da vardı.

city beautiful movement

Fransa’da da Sanayi Devrimi sonucunda kırdan kente göç eden kişiler ve yoksul işçiler boş alanları işleyerek ailelerinin sebze ve meyve ihtiyaçlarını sağlamak amacıyla kent bahçeleri kurdular.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika, Kanada ve İngiltere gibi ülkelerde filizlenen Zafer Bahçeleri de, kent bahçeciliği tarihinde önemli bir adım. Vatandaşların çabalarıyla yapılan bu bahçelerde amaç, gıda üretimi üzerindeki baskıyı azaltarak dolaylı yoldan savaşa destek olmaktı.

20’nci yüzyıla gelindiğinde kent bahçelerinin Amerika’da ve Avrupa’nın birçok ülkesinde ivme kazanmaya başladığını söyleyebiliriz.

kent bahceleri 4

10 kata kadar tasarruf sağlıyor, sürdürülebilirliğe katkıda bulunuyor

Kent bahçesine sahip olmak daha sağlıklı ve doğal beslenmek, antioksidan miktarı yüksek taze meyve ve sebzeler tüketmek demek. Üstelik kent bahçeciliğinin aile ekonomisine de ciddi faydaları var. Sebze ve meyve fiyatlarının el yaktığı günümüzde kent bahçeciliği yaparak 10 kata kadar tasarruf sağlamak mümkün. Çünkü kent bahçeciliği sebze ve meyvelerin tarladan sofranıza ulaşıncaya kadar olan tüm taşıma, benzin ve depolama masraflarını, pazar ve market kâr paylarını ortadan kaldırıyor. Aynı zamanda, evsel atıkların kompost yapılarak gübre olarak kullanılmasını mümkün kıldığı için, çöp miktarında düşüşler meydana getiriyor.

kent bahceleri 7

Kent bahçeciliği ekolojik dengenin bozulmamasına ve sürdürülebilirliğe de katkı anlamına geliyor. Kent bahçeleri, taşıma ve depolama gerektirmediği için fosil yakıtların kullanımını düşürüyor, sera gazı salınımını ve karbon ayak izini azaltıyor.

Yeşil alanların artışı daha fazla yağmur yağmasını sağlayarak, bu şekilde kuraklığın önlenmesine katkıda bulunuyor. Kent bahçelerinin sayısının artmasıyla şehrin havası daha temiz oluyor.

Jimi Hendrix: “Sevginin gücü, güce olan sevgiye üstün geldiğinde, dünyamız barışı tanıyacaktır”

1

“İşin gerçeği ne biliyor musun? İşin gerçeği şu ki şimdi bir araya gelme zamanıdır! İnsanlar başkalarını suçlamaktan vazgeçebilseler. Bunun ne kadar sinir bozucu olduğunu görmek mümkün. Siyah insan beyaz insanla 200 yıldır kötü muameleye maruz kaldığını tartışıyor. Evet öyle, fakat şimdi geçmişten konuşmanın değil bir şeyleri düzeltmenin zamanı. Geçmişin çok kötü olduğunu biliyoruz, ama onu konuşmak yerine bir şeyleri düzeltelim!”

Meşhur 27 Club’ın en gitarcısı, güzel mi güzel “Guitar God” unvanıyla öpülmüş Jimi Hendrix, 73 yıl önce bugün (27 Kasım 1942’de), doğdu! Gitarın ilahı, sevginin ve barışın öncüsü Jimi’yi, sözleri, hayata bakışı ve rengarenk müziği ile bugün tekrar yaşatıyoruz.

DR1028_Jimi_HENDRIX

İstenileni dolduramayan müzisyen, gitarist, söz yazarı, besteci tanımları değil; bir düşünür, bir ekol, bir ışıktı. 30 küsür yıl önceki şartlara ve kısacık kariyerine rağmen müziğe, gitar tarihine kattıkları ile peşinden gelenlere, bize halen “Jimi yaşıyor!” dedirtecek lezzetteki gruplara yol gösteren oldu.

Dönemindeki kendini sanata adamış birçok kişi, her alanda savaş çocuklarıydı. Savaşın çiçek çocukları. Doğduklarında veya büyürler iken, İkinci Dünya Savaşı sonrasında tükenmiş anne babalar, ülkeler, şehirler ve dahası ile iç içelerdi. Yaptıkları müzikle bir araya gelip dönemin hippi akımcıları oldular ve aşkı, sevgiyi, barışı tüm dünyaya öğretmeye uğraştılar. Dünyayı değiştirebilme inancıyla dopdolu yüreği ve Jimi de onlardan biriydi. Müzik, bu amaçta tek aracı oldu.

Jimi Hendrix 4

Purple Haze/Atlanta Pop Festival

Gelmiş geçmiş en iyi gitarist sayılması ve “onun gitarda denemediği hiçbir şey yoktu”lu tüm sözler, üstün yeteneği ve yaratıcılığından gelir. Solak olması ama sağ gitarı ters çevirip çalması, diliyle, dişiyle; sırtında, kafasında çalması en bildiğimiz farklılıklarıdır. Elektro gitarı en iyi anlayan kişi olduğu da söylenir. Bobinler ve manyetiklerin elektrik sinyalleri üzerine çok kafa yoran Jimi, gitarı bir enstrümandan çok elektronik bir cihaz olarak düşünmüştür. Müziği teoriye, notalara bağlı kalarak değil, duygularıyla çalar. Bu yüzdendir ki aynı parçayı her defasında farklı yorumlar, farklı çalar.

“Biz gitarcılar yolun bir tarafında koca bir binada seviyemize göre alt alta üst üste otururuz, Jimi yolun karşısında daha büyük bir binada tek başına oturur.”—Neil Young

Jimi Hendrix 1

Voodoo Child/1969

“Bir şekilde ayaktaysan, yataktan kalkıp sokağa çıkabiliyorsan sorun yok. Bunun şerefine dans edebiliriz hatta. İşin gerçeğini bilmek istersen, yapabileceğin en iyi şey müzik dinlemek. Dünyanın gidişatındaki büyük değişiklikler genellikle sanat ve müzik vasıtasıyla gerçekleşir. Dünyayı müzik değiştirecek. Eğer bir şeyi değiştirmek istiyorsan bunu ancak müzikle yapabilirsin Müzik yalan söylemez anlıyor musun? Yanlış yorumlanabileceğini kabul ederim, fakat yalan söylemez.”

“Hayatın hikâyesi göz açıp kapamadan sona erer, aşkın hikâyesi merhaba ve elvedadır, tekrar buluşuncaya dek.” Sevgilisi Monika’nın yanında yazdığı The Story Of Life’a ait olan bu sözler Jimi’nin son sözleriydi. Şarkıyı doğru zaman gelmeden kimseye söylememesi için Monika’yı tembihlemiş ve şarkısını besteleyemeden hayata gözlerini yummuştur. “Hayatımın en büyük hatası, Jimi’yi o haplarla yakaladıktan sonra onu tekrar yalnız bırakmak oldu. Odaya tekrar girdiğimde haplar dökülmüştü, 9 hap da eksikti.”

Jimi Hendrix 3

Hey Joe

Katıldığı bir programda “Sen dünyanın en iyi gitaristisin” dediklerinde kızarıp, “Hayır, ben sadece bu sandalyede oturan iyi bir gitaristim” cevabıyla pek mütevazi, sesinden de pek bir utanan Jimi hep yanımızda. Strat’ın çiçek çocuğu… Nota bilmeden, enfes yeteneği ile sürdürdüğü barış, kardeşlik, sevgi ve daha yüreğinden öpülesi bütün görüşlerini, çocukken çöpte bulduğu gitar ile tüm dünyaya ulaştıran Jimi’nin yerini kimse dolduramayacak.

“İnsanların ölüleri seviş biçimleri tuhaf. Sana biraz değer vermeleri için önce ölmen gerekiyor. Bir kez öldün mü sonsuza dek yerin sağlam. Ben öldüğümde plakları çalmaya devam edin.”