Sevgili kurşun kalem severler, aça aça küçülmüş kalemlerinizi ne yapıyorsunuz?Kullanılamayacak kadar küçülen kalemler çoğunlukla çöpü boyluyor olmalı, değil mi?Her sene yaklaşık 15 milyar kurşun kalem üretiliyor. Bunu takiben, kurşun kalem artıklarının atık oluşumunun büyük bir kısmını kapladığını söylersek elbette yanlış olmaz.
2012 yılında bir grup MIT öğrencisi,kurşun kalem atıklarını azaltmak için alternatif bir kalem tasarladı: Kelime anlamı filiz olan, tohumlu kalem “Sprout”. Ucu tamamen doğal grafit ve kilden yapılan kalem sedir ağacından üretiliyor. Kalemin arkasında silgi yerine bitki tohumlarıyerleştirilen bir kapsül var.Kapsülün ise içinde fesleğen, lavanta, nane, domates, biberiye, kekik gibi bitki tohumlarını barındıran on iki farklı çeşidi var.
Sprout kalem normal kurşun kalemler gibi kullanılıyor. Ancak, ucunu suya değdirmemek gerekiyor; zira kalem dikim vaktinin geldiğini zannederek tohum atmaya hazırlanabilir. Yazılamayacak kadar küçülen Sprout kaleminizi ise nihayet toprağa ekipsulayabilirsiniz.
Sprout World’ün CEO’su Michael StausholmCNN’e yaptığı konuşmada, o zamanlar sürdürülebilir şirketlerle birçok iş yaptığını, ancak müşterilere sürdürülebilirliği açıklamanın zor olduğunu ve bunu kolaylaştıracak bir ürün aradığını söylüyor. Bunun üzerine Sprout kalem fikrini çok beğenip MIT öğrencileri ile ortak oluyor ve 2013’ün Nisan ayı boyunca Danimarka’da 70 bin kalem satılıyor. 2014 yılında ise, bu doğa dostu kalem Avrupa genelinde satışa çıkıyor. Sprout World’ün şimdiki amacı ise Amerika’nın da sürdürülebilirliği benimsemesine yardımcı olmak.
Sekizli Sprout kalem seti 19,95 Dolara satılıyor. Ancak Stausholm, kalemleri her öğrencinin kullanabilmesi için daha düşük fiyatta satılmasını umuyor ve şöyle söylüyor: “Ürünümüzle dünyayı kurtaramayacağımızı biliyoruz. Misyonumuz, insanların en azından satın aldıkları şeylerde bilinçli olmalarını ve yeniden kullanılabilir ürünlere yönelmelerini sağlamaktır.”
Sprout’çuların tek bir derdi var: Kapsül eriyip tohumlar toprakla buluşunca, geriye kalan ahşap parçanın dönüştürülüp yararlı bir hâle getirilmesi nasıl sağlanabilir? Bu konu ile ilgili herkesten yaratıcı fikirler bekliyorlar.
Antarktikaüzerindeki ozon deliği 2006’da kaydedilen rekor büyüklüğe tekrar yaklaşıyor ve şu anda Kuzey Amerika kıtasından daha geniş.
Çıkartılan yasalar ve oluşturulan kısıtlamalar, ozon tabakasına zarar verenkloroflorokarbongibi kimyasalların atmosferdeki miktarını azaltmıştı. Ancak bu kimyasallar, bahar ve yaz dönemlerinde kutuplarda yoğunlaşarak mevsimsel bir delik oluşturmaya devam ediyor. Antarktika üzerindeki ozon deliği, ekim ayı itibariyle kabaca 26 milyon kilometrekareyeulaştı. Bu durum, ozon deliğinin dokuz yıl önceki boyutundan sadece biraz daha küçük olduğu anlamına geliyor.
Alman Uzay Ajansı’nın yayınladığı videoda bu yılki ozon deliğinin oluşumu görülebiliyor. Bilim insanları, ozon deliğinin şu anki boyutuna ulaşmasından, güney kutbuna sıcak hava taşıyan olağandışı hava akımlarını sorumlu tutuyor.
Ozon gazı yeryüzünde bulunduğunda oldukça zararlı. Sisin içindeki temel madde olan ozonun oluşmasının sebebi; fosil yakıt yakan enerji santralleri ve motorlu araçlar. Ancak ozon atmosferde bulunduğu zaman koruyucu bir bariyer görevi görüyor ve güneşten yayılan zararlı radyasyonu geri yansıtıyor.
2006 yılının eylül ayında ozon deliği kaydedilen en geniş ve en derin boyutuna ulaşmıştı. Bilimsel araştırmalar, ozon deliğinin2040 yılından önce yok olmayacağını öngörüyor.
Teoloji ve dinkavramlarının kökenlerini izlediğimizde Sümerlere kadar gitmemiz gerekmektedir. Haliyle yazılı insanlık tarihiyle hemen hemen yaşıt kavramlardır. Dünya üzerindeki dinlere baktığımızda hemen hepsinin iki farklı temeli barındırdıkları ya da bu temel üzerine ayrıştıkları söylenebilir. Bunlar dinlerin teolojik perspektiften yorumlanması ve dinsel perspektiften yorumlanması sonucu oluşmuş ayrımlardır denebilir. Bu ayrımın temelini ise teolojik perspektif ve başlı başına teolojiyi somut ve tasviri bir tanrı arayışındaki “tanrı bilimi”olarak tanımlayabilirken, dinsel bakış açısından tanrının bilinemez olduğu ve yalnızca edimleriyle anlaşılabilecek bir “kabul ve varsayım”eksenine oturtulması oluşturmaktadır.
Yunan felsefesine bakıldığında teolojik perspektifin Platon, Sokrates ve Aristo’nun görüşlerinde etik, ahlak ve varlık felsefesiyle ne kadar girift olduğunu görmek mümkündür. Bu giriftliğe rağmen Yunan felsefesinde, Tanrı gündem dışı ve lüks bir maddedir. Mitolojik tanrılar bir kenara bırakıldığında teolojik tanrıların çok fazla konuşulmayan ve üzerinde durulmayan bir felsefi sorun olduğu Yunan filozofları incelendiğinde görülebilir. Haliyle Yunan filozofları için birMaslow hiyerarşisioluşturulduğunda Tanrı kavramı o kadar da elzem ve temel bir basamakta yer almamaktadır. Aslında yazının temel sorun ve sorularından olan “Dinsiz ahlak mümkün mü?”sorusunun- her ne kadar kendi adıma retorik bir soru olsa da- cevabı Yunan filozofları tarafından çoktan verilmiştir. Aristo’dan Pluton’a, Epiküros’dan Sokrates’e tüm hayatlarını etik ve ahlak üzerine sorular sorarak geçiren bu filozoflar hemen hemen tüm değerlendirmelerini Tanrıya ihtiyaç duymadan yapmışlardır.
Yahudilikile milli bir tanrıya geçilmesi ve hristoloji ile koca evrende ve anlamlar kümesinde yalnızca dünyayla ilgilenen bir tanrıya geçilmesi ile Tanrıya yönelik felsefi soruların alanı daraltılmış ve dinlerin odağı erdem kavramı ve ritüellerin düzenlenmesine kaymıştır. Haliyle teoyu logosdan azad eden dogmatik dinler ile birlikte Tanrının felsefe ve sosyal bilimlerdeki yeri yalnızca inancın etkileri üzerinden ilerlemeye mahkum edilmiştir. Bu yüzdendir ki Yahudilik ve Hristiyanlığın başlattığı bu sosyolojik değişimin Hume, Nietsche, Kant ve diğerleri ile düşünce dünyasına sirayet etmesinin ardındaninanç bireysel bir kavram, din ise politik bir kavram haline gelmiştir. Hume’un agnostisizmine ve Nietsche’nin “Tanrı öldü” söylemine bu çerçeveden bakmakta bu yüzden fayda vardır.
Tüm bu gelişmelerle birlikte Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam, odağını dinin kozmik yönünden erdem ve ritüelleryönüne çevirmiştir. İşte dinin ahlak üzerindeki tahakkümü bu değişime hemen ayak uyduran sosyo-politik değişimlerle birlikte tam da bu noktada başlamıştır. Bu noktada Sokrates’in ünlü sorusu akıllara gelmektedir: “İyi şeyler tanrının hoşuna gittiği için mi iyidir, iyi olduğu için mi tanrının hoşuna gider?” Dinlerin bu sosyo-politik tahakkümüyle birlikte bir edimin iyiliğini belirleyen şey yıllardır üzerine koyarak ilerleyen felsefi etik ve ahlak tartışmaları değil dogmatik dinlere göre tanrının hoşuna gidip gitmemesi olmuştur.
Dinin bireyselden politiğe ya da başka bir perspektiften biyopolitiğe geçişi ile ilgili bir önemli ayrımı da dinin İngilizce karşılığı olan “religion” kelimesinin kökenine ilişkin tartışmalarda görmekteyiz. Kimi dilbilimcilere göre “religion” kelimesinin kökü Latince “religare” yani “vekalet” kelimesininden gelmektedir. İslam kültürü ve felsefesinde bunun pek çok yansımasını görmek mümkündür. “İnsan, Allah’ın halifesidir” ayetinden tutunda Hallac-ı Mansur’u ölüme götüren “En-el Hak”felsefesine, Yunus’da Mevlana’da pek çok sufi felsefede bu vekalet vurgusunu görmek mümkündür. Ve hatta mümin kelimesinin kökeni irdelendiğinde Macarca’daki tanık kelimesiyle aynı kökten geldiğini savunan dilbilimciler mevcuttur. Bu tanıklık ise Gazali’ye göre yaygın görüşteki tanrıya tanık olmayla değil sosyal ilişkiler ve edimlerde tanrıyı şahit tutma, tanık gösterme olarak İslam felsefesine yansımıştır. “Religion” kelimesinin kökenine ve anlamına ilişkin tartışmalara döndüğümüzde bir diğer grup ise “religion” kelimesinin kökeni olarak Çiçero’nun metinlerini temel alarak “religio” yani tören kelimesini göstermektedir. Bu görüş dinin ahlak üzerindeki tahakkümünü sürdürmeye dayalı sosyalizasyonun ve bir takım dini ritüellere ve törenlere icabet ettiği için ahlaka ihtiyaçları olmadığını düşünen ideolojinin izdüşümüdür.
Ahlak ve din ile ilgili en önemli çıkarımları ise nörobilimlere baktığımızda yapmamız mümkün. Son on yıla damgasını vuranTanrı Geni kavramı ciddi tartışmaları beraberinde getirmiştir. Araştırmacıların Tanrı Geni olarak ifade ettikleriVMAT2 geni nöropsikolojik çalışmalara göre insanların spritüalizm ve inanma istencine olan bir yatkınlıklarının olduğu ve bunun evrimsel açıdan güçlü bir adaptasyon oluşturduğunu göstermektedir. Ancak yapılan çalışmalar göstermektedir ki kendini dindar olarak tanımlayanlar ile ateist-agnostik olarak tanımlayanlar arasında bu genin aktivasyonu ile ilgili çok ciddi farklar oluşmamaktadır. Bu bulguyu post-modern dünyada spritüalizmin dinin yerini alması ve politikleşen inancın tekrar bireyselleşmesi olarak yorumlamak mümkündür. Yine de spritüalizm dahi ahlak için bir ön koşul mudur sorusu tartışmaya açıktır. Ancak dinin ahlak için bir ön koşul olmadığı bu ve bunun gibi pek çok çalışmayla tekrar tekrar gözler önüne serilmiştir. Özellikle Tomasello ve arkadaşlarının yaptığı çocuklarda ahlak gelişimine ve evrensel bir ahlakın var olup olmadığına ilişkin çalışmalar bunun en önemli örneklerindendir. Ve hatta Franz de Waal’ın bonobo ve şempanzeler üzerinde yaptığı çalışmalar göstermektedir ki ahlaklı olmak için ön koşul insan olmak dahi değildir.
Başlık Görseli: Hans Makart, Allegory of Religious and Profane Painting, Google Art Project
Paris’te gece saatlerinde başlayan yedi ayrı saldırıda çok sayıda insan hayatını kaybetti. Paris’teki saldırıların ardından Fransız hükümeti, Paris’te II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez OHAL ilan etti. Fransız ordusu şehir merkezine indi.
Birbirine yakın zamanlı toplamda yedi saldırı yapıldı. Ölü sayısı giderek artıyor, The Guardian’ın saat 03:01’de bildirdiğine göre sayı 158’e yükseldi. Saldırıyı IŞİD üstlendi. Fransa, tarihinin en büyük terör saldırısını yaşıyor.
00:30 – Diken‘de yer alan habere göre, #Paris‘te üç ayrı saldırı yaşandı. En az 40 kişi hayatını kaybetti, 60’ın üzerinde rehine var.
00:35 –Paris‘teki saldırının ardından görgü tanığı: “Saldırganlar Allahu Ekber diye bağırıyordu”
(Fotoğraf: BBC)
00:44 – Reuters’ın haberine göre, #Paris‘te bir saldırı daha gerçekleşti. Les Halles alışveriş merkezinde silah sesleri duyuldu.
00:48 – Fransız medyasının onayladığı habere göre, Paris’teki saldırılarda bir sivilin kafası kesildi
00:50 – ABD Başkanı Barrack Obama saldırılar ardından konuştu: “Bu, insanlığa karşı yapılmış bir saldırıdır”
01:02 – Fransa’da OHAL: Paris saldırısından sonra tüm sınırlar kapatıldı
01:22 – Reuters’a göre en az 100 kişinin rehin alındığı Batacan Konser Salonu’ndan silah sesleri geliyor. Güvenlik güçlerinin operasyon düzenleyip düzenlemediği netlik kazanmadı.
01: 34 – Diken’in haberine göre, güvenlik güçleri rehinelerin tutulduğu Bataclan Konser Salonu’na operasyon düzenlendi.
01:41 – AFP görgü tanıkları aracılığıyla saldırganların tekbir getirdiğini doğruladı
01:42 –Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Artık terörizimle mücadele konusunda sözün bittiği noktadayız”
01:49 – The Guardian’ın haberine göre Bataclan Konser Salonu’nun içerisinde pek çok sayıda patlama olduğu duyuldu. France Info isimli radyo programına konuşan görgü tanıklarından Samia, insanların binadan yavaşça çıktığını belirtirken pek çoğunun genç yaşta olduğunu ekliyor.
01:57 – Reuters’ın BFM TV’ye dayandırdığı haberine göre Bataclan Konser Salonu’na düzenlenen operasyon sona erdi. 2 saldırganın öldürüldüğü belirtiliyor.
02:13 –IŞİD, Paris’te düzenlenen saldırıları üstlendi.
Bataclan Konser Salonu’nda saldırılar öncesinde gerçekleşen The Eagels of Death Metal konserinden son görüntü
02:30 – Operasyon düzenlenen Bataclan Konser Salonu’ndaki ölü sayısının 100’ü bulduğu söyleniyor
(Fotoğraf: NY Times)
02:38 – Reuters’ın haberine göre ölü sayısı 140’ı buldu.
02:57 – Paris Belediye Başkan Yardımcısı Patrick Klugman: “En az 118 ölü var”
03:00 –The Guardian muhabiri Claire Phipps bölgeden bildiriyor: “Fransa’da OHAL ilan edildi, en az 140 kişi yaşamını yitirdi ancak rakamlar çok hızlı değişiyor. Bataclan’a yapılan polis operasyonunda 2 saldırgan etkisiz hâle getirildi. Hollande, sınırların kapatılması emrini verdi. Bir metal müzik konserindeki dinleyiciler esir alındı, çok sayıda genç birey vardı.”
03:08 – Polis raporlarına göre ölü sayısı 158’e yükseldi.
03:20 –NY Times’ın haberine göre Almanya hükümeti Fransa’ya askeri destek teklif etti.
03:29 – #Fransa Cumhurbaşkanı François #Hollande, en az 120 kişinin yaşamını yitirdiği #Bataclan Konser Salonu’nu ziyaret etti.
03:37 –#Paris’te yaşanan saldırı sonrasında okullar, kütüphaneler, spor salonları, yüzme havuzları ve marketler önümüzdeki gün boyu kapalı tutulacak.
03:53 – #Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo saldırı ardından Twitter hesabından attığı mesajda, Paris için birlik mesajı verdi. Hidalgo, Paris için gösterilen uluslararası destek için teşekkür ettiklerini söyledi.
04:06 –Fransız medyasının bildirdiğine göre, saldırıdan sorumlu 5 kişi etkisiz hâle getirildi. #Bataclan Konser Salonu’na düzenlenen operasyon sırasında 3 polis yaşamını yitirdi.
04:35 –Fransız polisi saldırıyı gerçekleştiren tüm saldırganların öldürüldüğünü açıkladı.
04:48 – NY Times muhabiri Andrew Higgins’in bildirdiğine göre, Bataclan Konser Salonu’nda rehin alınma olayını yaşayan bir kişi, bir saldırganın “Bunların hepsi Hollande’nin müslümanlara yaptıkları yüzünden oluyor” dediğini bildirdi.
05:41 – Le Monde, Paris’te yaşanan saldırıların ardından acil servislerin çalışma raporunu yayınladı:
Paris’e 1,500 asker takviye edildi.
Saldırının ardından yaralılar 36 hastaneye kaldırıldı.
450 itfaiyeci bölgeye sevk edildi
Yol güvenliğinin sağlanması için 150 kişi görevlendirildi.
(Kaynak: The Guardian)
(NOT): Paris’te yakınlarına ulaşamayanlar için acil telefon: 0800406005 (Türkiye’den aramak için başına 0033 eklemek gerekebilir.)
1970’lerin sonlarına doğru, İngiltere ve Amerika çıkışlı punk müziği ve kültürü sonrası post-punk diye adlandırılan yeni bir müzik türü ortaya çıktı.
Punk temelli fakat çoğu zaman daha ciddi, deneysel ve karanlık bir müzik türü olan post-punk; Manchester’daki Factory Records (Tabii ki tam da burada Tony Wilson’ın adını anmadan olmaz) plak şirketinin de etkisiyle palazlanarak dikkate değer bir yayılım gösterdi.
The Velvet Underground’ın sıradanlaşmış Rock ‘n’ Roll kalıplarını yerinden oynatmasıyla başlayan sürecin önemli aşamalarından birisi olarak karşımıza çıkan post-punk; günümüz indie-alternatif müzik türlerinin oluşumu açısından da önemli bir yere sahip.
Sözü fazla uzatmadan; işte karşınızda, 10 post-punk film müziği:
Control (2007): Joy Division – Digital
Post-punk denilince aklımıza şüphesiz ki Joy Division ve grubun vokalisti Ian Curtis gelir. Epilepsi hastası olan Ian Curtis, 1980 senesinde, ezelden beridir yaşadığı varoluşsal problemlerini sonlandırarak kendisini sonsuzluğa bırakmıştı. Deborah Curtis’in (Ian Curtis’in eşi) aktardıkları ile çekilmiş olan bu film izlenmediyse, izlenmeli.
24 Hour Party People (2002): A Certain Ratio – Flight
Factory Records demişken bunlardan bahsetmeyeceğiz de, nelerden bahsedeceğiz? Sex Pistols konseriyle başlayan film; dönemi Tony Wilson gözüyle görebilmek için, izlenmeli.
The Hunger (1983): Bauhaus – Bela Lugosi’s Dead
David Bowie’nin de rol aldığı kült bir vampir filmi ve muazzam şarkı.
Marie Antoinette (2006): New Order – Ceremony
New Order; Ian Curtis’in ölümü üzerine Joy Division’ın diğer grup elemanları tarafından oluşturulan new wave grubu. Elektronik müziğin şekillenmesini sağlayan gruplardan birisi olarak önemli bir yeri vardır New Order’ın. Şarkıya gelince; Joy Division albümü için yapılmış olan bu şarkının, bir Joy Division albümünde yer alabilmesi daha mutlu ederdi.
Shaun Of The Dead (2004): The Smiths – Panic
Morrissey.
Donnie Darko (2001): Echo & The Bunnyman – The Killing Moon
Boğazı düğüm düğüm eden film ve şarkı.
Batman Returns (1992): Siouxsie & the Banshees – Face To Face
Filmi izleyenler; Batman ile Catwoman’ın, Bruce Wayne ve sekreter kimlikleriyle yüz yüze dans ettikleri sahneyi hatırlarlar. Şarkı, Post-punk ile goth-punk arasında yaşanan geçişgenliğin bir “mozaik”i.
Kaboom (2010): Interpol – Song Seven
https://www.youtube.com/watch?v=QBrQ_jzwmRo
Absürtlüğün dibini gören bir film ve Joy Division’ın açtığı yolda ilerleyen bir grup.
Silence Of The Lambs (1991): The Fall – Hip Priest
“Filmin neresinde çalıyor yahu bu şarkı?” diyenleri duyar gibiyim. Final sahnesinde Jodie Foster, katilin evine girerken arka fonda bu şarkı çalıyor. Mark E. Smith’in sıra dışı vokali ile baş başa kalmak gibisi yok.
The Crow (1994): The Cure – Burn
Goth-punk ve post-punk bahsi geçiyorken, tabii ki The Cure’ün da adı anılmadan olmazdı. Ve gotik konseptli, kült filmler serisi The Crow.
Ve bonuslar!
The Twilight Saga New Moon gibi güzide bir filmde yer aldığı için ilk 10’a alamasam da; Editors’ü ve bu şahane şarkıyı es geçemem.
İlk 10 içerisinde iki aynı grup olmasın diye liste dışı bıraktığım Joy Division’un kült şarkısı Love Will Tear Us Apart; cici bir film olan Wristcutters: A Love Story’de arz-ı endam ediyordu:
Ve, Kings Of Convenience’ın The Eternal coverı ile sert bir kapanış:
Singapur merkezli Ingehoven Architects ve A61, Marina Bay bölgesi için merkezi iş alanının bir uzantısı olan 360 hektarlık bölüme rezidans kuleleritasarladılar. Marina olarak isimlendirilen tasarım, her kattaki güryeşillikleriyle muhteşem dağ görüntüsüne sahip olmakla övünecek.
Peyzaj firması Gustafson Porter, şehre ait bu rezidansı bölgenin yeşil makyajı haline getirecek.
Proje; geniş bahçeleri, yeşil duvarları, şelale ve çatı bulut ormanlarıyla birlikte bir avluyu çevreleyen dört kuleden oluşuyor.
Proje, hızla nüfusun arttığı yoğun iş merkezi alanında en büyük kentsel yeşil sığınakolacak.
Etrafı betonlarla çevrili bir alan için sessiz, sakin yeşil bu bölge “Yeşil Kalp” olarak adlandırılıyor.
Dezeen haberine göre, dalgalı balkonlar ve bir ramba ile avlunun merkezindeki havuza ve şelaleye, alışveriş merkezinden de rezidanslara ve ortak yeşil çatıya ulaşılıyor. Rezidansın en üstünde yer alan teras katlar, bulut ormanları olarak adlandırılıyor.
Projenin tasarımcıları Dezeen’e şöyle konuştu: “Bulut Ormanlarında, aktivite ve hareketlilikten kaçmanın yanı sıra gün içinde ve akşamları rahatlıkla sosyalleşilebilir de.” Bu “dağ” görüntüsünün aynı zamanda yeşilin tırmandığı, kuşlara ve böceklere yaşam alanı sağlayan bir görsellik oluşturduğunu da eklediler.
Tasarımcılar sadece kentsel tasarıma bir çözüm getirmediler, aynı zamanda bitkiyle ve iklimle bütünleşen güzel ve yaratıcı bir modern mimarlık örneği de sergilediler.
İngiliz futbol takımı Forest Green Rovers, 31 Ekim’de resmen, dünyanın ilk vegan futbol takımı oldu. Menülerinden eti 2011’de çoktan çıkarmış olan ve geçtiğimiz temmuz ayında aynısını balık eti için yapan takım, hafta sonu hayranlarına tamamen bir vegan deneyimi yaşatmak için süt ürünleri ve bal da dahil hayvansal tüm ürünleri bıraktılar.
Takımın sahibi Dale Vince, Rovers’ın internet sayfasında “Oyuncularımıza, hayranlarımıza ve çalışanlarımıza et servis etmeyi yaklaşık dört sezon önce bıraktık” dedi. Zaten 2010’da kulübün başına geçtiğinde takımın renklerini siyah beyazdan yeşil siyaha değiştirmesi de bu nedenle şaşırtıcı değildi.
Vince “Vejetaryen ve vegan yiyecekler arasındaki fark aslında oldukça az; bu fark bir sıçramadan ziyade bir adım. Şu zamana kadar yemeklerimizin çoğu zaten vegandı ve bu sezon küçük bir adım attık. Et ve süt ürünleri endüstrisi dünyadaki tüm uçak, araba ve gemilerin toplamının daha fazlası emisyonundan sorumlu” dedi.
“Bu, inanılmaz bir hayvan zulmünü ve afallatıcı sayıları içeriyor:Sadece İngiltere’de her yıl bir milyarı aşkın ve her gün üç milyon hayvan yeniyor ve bu sayılara balıklar dahil bile değil. Bu hayvanların her biri kısa ve perişan bir hayat sürdürüyor ve yine hepsi, vücutlarından bize sağladıkları gıdalardan daha fazla yiyecek tüketiyorlar.
Örneğin; inekler, tahıl ve soya gibi bitkilerden edinilen proteini ürettiklerinden 10 kat daha fazla miktarda alabiliyorlar; 10 kilogram içeri, 1 kilogram dışarı, bu resmen delilik. Ve tabii ki the WHO’nun açıklığa kavuşturduğu gibi kanserin başlıca nedeni olan et; insan sağlığı için çok zararlı.”
“Bu bulguları açık hale getirmek ve bitkisel diyetlerin neye benzediğini ve nasıl bir tadı olduğunu ortaya koymak işimizin önemli bir kısmını oluşturuyor.”
Bravo! Vince ve the Forest Green Rovers’ın veganlık üzerine gösterdikleri mücadele için onları kutluyor, diğer spor kulüplerinden de aynı hareketi bekliyoruz.
Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediğiGezici Festival, 21’inci yolculuğuna hazırlanıyor. 26 Kasım – 10 Aralık 2015 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak festival, her yıl olduğu gibi Ankara’dan yola çıkacak. Festival, 26 Kasım – 2 Aralık’ta Çankaya Belediyesi’nin katkılarıyla Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek başkent gösterimlerinin ardından, 4-7 Aralık tarihleri arasında Nilüfer Belediyesi’nin katkılarıyla Bursa’ya konuk olacak ve yolculuğunu, 9 – 10 Aralık’ta Kastamonu Üniversitesi Medya ve İletişim Topluluğu’nun katkılarıyla Kastamonu’da tamamlayacak.
(Koza)
Gezici Festival’in klasikleşen Dünya Sineması Bölümü, bu yıl da farklı ülkelerden en yeni ve çarpıcı filmleri seyircisiyle buluşturmaya devam ediyor. Türkiye’deki ilk gösterimini festivalde yapacak filmlerden Olağanüstü Öyküler (Extraordinary Tales), sinemaseverler kadar Edgar Allan Poe seven okurların da ilgisini çekecek. Tanınmış İspanyol canlandırma sanatçısı Raul Garcia, Poe’nun en tanınmış beş hikâyesini, karanlık evreninin psikolojik derinliğini en iyi ifade eden çizerlerden ve görsel sanatçılardan esinlenerek farklı bir biçem ve ruhla yorumluyor. Film; Sir Christopher Lee, Bela Lugosi, Julian Sands ve Roger Corman tarafından seslendiriliyor. Bosnalı kadın yönetmen Ines Tanovic imzası taşıyan
Gündelik Yaşantımız (Our Everyday Life)
Gündelik Yaşantımız (Our Everyday Life), savaş sonrası ülkenin sorunlarına, Saraybosnalı sıradan bir aileye odaklanarak bakıyor. Film, En İyi Yabancı Film dalında Bosna Hersek’in Oscar adayı. Slovak yönetmen Ivan Ostrochovsky’nin yönettiğiKoza, ailesini bir arada tutmak umuduyla ringlere dönen emekli Roman boksörün dokunaklı hikâyesini aktarıyor. 1996 Atlanta Olimpiyatları’nda yarışan Peter Baláž ve Olimpiyat madalyalı Ján Franek gibi profesyonel sporcu olan amatör oyuncuların rol aldığı film; Vilnius Film Festivali En İyi Film ve CICAE Sanat Sineması Ödülü, goEast Film Festivali En İyi Yönetmen ve Fipresci Ödülü, Indie Lisboa Bağımsız Film Festivali Özel Mansiyon ödüllerine sahip. Film, En İyi Yabancı Film dalında Slovakya’nın Oscar adayı.
Sundance Film Festivali Oyunculuk Jüri Özel Mansiyonu, Berlin Film Festivali C.I.C.A.E Ödülü ve Panorama İzleyici ödüllerini toplayan Annemle Geçen Yaz(Second Mother), aynı zamanda Brezilya’nın Oscar adayı. Anne Muylaert’in yönetmen koltuğunda oturduğu filmde, varlıklı bir ailenin evinde hizmetçilik yapan Val’in üniversiteye hazırlanan kızının çıkagelmesi sonucu gelişen olaylar anlatılıyor. Film, son dönemde çekilen benzerleri ile kıyaslandığında sınıf çatışmasını en yalın ve en çarpıcı biçimde anlatan filmler arasında gösteriliyor.
Annemle Geçen Yaz (Second Mother)
Cannes Film Festivali’nde Eleştirmenler Haftası Büyük Ödülü’nü ve Fipresci Ödülü’nü alan, Santiago Mitre imzalı, Arjantin yapımı Paulina da festivalde izlenebilecek filmler arasında. Filmde, kariyerini geride bırakarak Arjantin’in yoksul bölgelerinden birinde öğretmenlik yapmaya başlayan Paulina’nın, yörenin dinamiklerini anlama ve mücadele etme öyküsü anlatılıyor. Gezici Festival’in bu yılki iddialı filmlerinden biri de, Türkiye’deki ilk gösterimi festivalde gerçekleşecek Tikkun(Avishai Sivan). Dindar bir Yahudi olan Kudüslü Haim’in banyoda geçirdiği bir kaza sonucu sorgulamaya başladığı inançları üzerine odaklanan bu hikâye, Locarno ve Kudüs Film Festivallerinden ödüllerle döndü. Eleştirmenlere göre daha ilk filmiyle İsrail’in Lars von Trier’i olmaya aday Avishai Sivan, Tikkun’da bir inanç krizi sarmalını çarpıcı ve sert biçimde anlatıyor.
Tikkun (Avishai Sivan)
Ünlü İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino’nun Oscar ve Altın Küre ödüllü Muhteşem Güzellik’ten (2013) sonra çektiği Gençlik (Youth), Michael Caine’in canlandırdığı besteci Fred ile Harvey Keitel’in canlandırdığı yönetmen arkadaşı Mick’i tatilleri boyunca izliyor. İki yaşlı adam, İsviçre’de lüks bir spa tesisinde ölüm, yaşlılık, sanatçılar, prostat, Miss Universe ile gençlik anılarından söz ediyor, kendilerini ve hayatı gözden geçiriyorlar. Dünya prömiyerini Cannes’da yapan ve güçlü oyuncu kadrosuyla dikkat çeken Gençlik’te Rachel Weisz, Jane Fonda, Paul Dano yan rolleri paylaşıyorlar. Altın Palmiyeli Taylandlı yönetmen Apichatpong Weerasethakul’un imzasını taşıyan Saltanatın Mezarlığı(Cemetery of Splendour), yalnız bir ev kadını olan Jenjira’nın öyküsünü beyazperdeye taşıyor. Bir grup askerin gizemli bir uyku hastalığına yakalanmasının ardından, klinikte onlara bakarak sağlıklarına kavuşmaları için çabalayan Jenjira, uyanamayan askerleri, psişik güçleri aracılığıyla yakınlarıyla temasa geçiren medyum Keng ile yakınlaşır. Filmde; gerçeklik, fantastik öğeler, rüyalar, hayaletler ve bilinçaltı iç içe geçiyor.
Evcil hayvanları terk etmek hiçbir zaman güzel bir şey değil, fakat hasta ve korkmuş haldekikör bir köpeği terk etmek gerçekten akıl almaz bir hareket. Maalesef Kaliforniya’da bir parkta imdadına yetişilen sevimli pitbull Poly’nin başına gelen bu.
Terk edilmiş olmasının yanı sıra, Poly aynı zamanda kalp ve cilt problemlerinden muzdarip. Bulunduğunda, yakın zamanda doğum yaptığı anlaşılan Poly’nin yavruları ne yazık ki bulunamadı. Neyse ki Poly, kalıcı bir ev bulana kadar koruyucu bir aileye yerleştiren Santa Barbara County Hayvan Servisleritarafından bulundu. Poly’nin veteriner masraflarını karşılamaya yardımcı olmak isteyenler için bir internet sitesi de kuruldu.
Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde sokağa çıkma yasağı bugün 11’inci gününe girdi. Operasyonlar ve çatışmalar devam ederken, ilçedeki kargaşa ortamı sadece erkek ve kadınları değil masum çocukları ve ilçedeki korunmasız sokak hayvanlarını da olumsuz etkiliyor.
Ülkenin geri kalan bölümlerinden Silvan’da olanlara karşı kayıtsızlık da sürüyor. Silvanlılar seslerinin duyulması çağrısı yaparken, bölgede operasyonların bir an önce durması ve müzakerelerin başlayarak ölümlerin önüne geçilmesi çağrıları yapılıyor.
Özellikle 1 Kasım seçimleri sonrasında çatışmaların yoğunluğunun arttığı Silvan’da bilanço her geçen gün kötüleşiyor. İlçedeki sokağa çıkma yasağı 11’inci gününe girerken bu yasağın ilçe sakinlerinin günlük yaşamını artık ciddi şekilde sekteye uğrattığı bildiriliyor. İlçedeki savaş ortamı sadece askerleri, polisleri veya gerillaları değil ilçe sakini olan yaşlıları, engellileri, çocukları ve sokak hayvanlarını da etkiliyor.
(Fotoğraf: CNN Türk)
Bir ilçe ölüm korkusunu her an ensesinde hissederken hem ilçede hem bölgede hem de ülkenin batısındaki barışı savunan kesimler tarafından, her iki tarafa da operasyonların ve saldırıların bir an önce durdurulması çağrısı yapılıyor. Son olarak dün Diyarbakır’da binlerce kişinin katılımıyla gerçekleşen kitlesel bir yürüyüşte müzakere masanın yeniden kurulması ve savaş ortamının sonlandırılması çağrısında bulunuldu. Diğer yandan sivil ölümlerin, açlığın, göçün ve ölüm korkusunun yaşandığı Silvan’da dün, aralarında HDP Eş Başkanı Figen Yüksekdağ’ın da bulunduğu HDP heyeti polis müdahalesi ile karşılaştı. Müdahale sırasında Yüksekdağ’ın başını sıyıran gaz fişeğinden şans eseri kurtulduğu fotoğraflarla anlaşılıyor.
Ülkenin batısı doğuda olanlara kör ve sağır
Ülkenin doğusunda bir şehirde, binlerce insanın yaşadığı bir şehirde, adeta bir iç savaş yaşanırken ülkenin diğer bölgelerinde ise kahredici bir sessizlik ve kayıtsızlık ortamı mevcut. Silvan’da yaşananlar ana akım medyada yeterince yer bulamazken sosyal medyada ise çatışmalara ve ölümlere dair bir bilgikirliliği yaşanıyor. İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin gibi büyük illerde Silvan’da olanlara dair protesto eylemleri yapılmasına rağmen bu eylemler kitleselleşemiyor ve yapılan barış çağrıları yeterince yankı bulamıyor. Gezi Direnişi sonrası oluşan empati ortamı ve devlet kaynaklı manipülasyonları sorgulama refleksininin gittikçe zayıfladığı, yaşanan bu olaylar karşısındaki tepkisizlikten de anlaşılabiliyor.
Olaylara herkes genelde yakın olduğu görüş ve kesim perspektifinden yaklaşırken, çağrıların çift taraflı yapılması büyük önem arz ediyor. Şu kesin; devlet ve hükümet güçleri bir an evvel operasyonları durdurmalı. Şehirdeki gençler ve silahlı kesimler, operasyonların durdurulmasıyla birlikte geri çekilmeli. Taraflar karşılıklı silahları susturmalı, diyalog ve müzakere süreci başlatılmalı. Silvan’a ses vermek, kardeşlik elini uzatmak ve olan bitenden bihaber milyonlara, barışa nasıl varabileceğimizi anlatmak şu an ülke hatta coğrafya için en kritik vazifelerden biri olarak öne çıkıyor.
İnsan dışındaki canlılar ve doğa da geri dönülmez zararlara uğruyor
Savaş ortamında her zaman en büyük acıyı çekenler masum çocuklar ve korunmasız, insan dışı diğer canlılar olur. Ülkenin batısında düşük yoğunluklu çatışmaların yaşandığı Gezi Direnişi’nde de atılan gazlar sonucu binlerce kuş, köpek ve kedi zarar görmüş, hayatını yitirmişti.
Cizre ve Silvan’da da benzer olayların yaşandığı haberleri geliyor. Evrensel Gazetesi’nde bugün çıkan bir yazıda, ilçede sokakların hayvan cesetleri ile de dolu olduğu yazıldı. Yazıda şu ifadelere yer verildi: “Sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde mahallede olan Jinha muhabiri Sarya Gözoğlu, mahalleye tanklardan, zırhlı araçlardan top atışları yapıldığını belirterek, ‘bütün sokaklar taranıyor. Keskin nişancılar geceleyin termal kameralarla bakıp ısı kaynağı görür görmez ateş ediyorlar. Sivil insan da olabilir, bir hayvan da olabilir. Sokaklar hayvan cesetleri ile dolu’ dedi.”
Çok geç olmadan tekrar müzakere masasına
Bu karmaşa ve kaos ortamından çıkmanın tek yolu, artık silahlarla değil tekrardan sözle, diyalogla iletişimi tesis etmek. Gerçek kardeşliğin tesisinin ilk adımı olarak yeni sivil bir anayasanın kurulması geliyor. Devletin bekası için insanın ikinci plana atıldığı bir anayasaya yerine bireyin özgürlüğünün ve haklarının ön plana alındığı sivil anayasaya gereklilik her geçen gün artıyor. Eğer bu adımlar atılmazsa, kazanan sadece silahlar olacak, ölümler devam edecek. 35 günlük bebekten 75 yaşına kadar insanlar ve evinden uzakta askerlik görevini belki de zorunlu olarak yapan insanlar ölmeye, öldürülmeye devam edecek.
Biz de buradan Gaia Dergi olarak, tek ihtiyacımızın barış içinde yaşamak olduğunu haykırıyoruz ve her iki tarafın da silahla verdiği mücadeleye, operasyonlara ve saldırılara son verme çağrısını yapıyoruz. Bu ateş başka yerleri de sarmadan ve çok geç kalmadan.